Etiket: Anne

  • Doğum Psikoloğu (Doula) kimdir?

    Doğum Psikoloğu (Doula) kimdir?

    Doğum psikoloğu ne yapar, nasıl çalışır?

    Dünyada doğum öncesinde ve doğum sonrasında çalışan psikologlar var. Fakat bundan farklı olarak Dünya’da ilk Türkiye’de doğum anında doğuma giren psikologlar çalışmaktadır. Doğum psikoloğu, doğum sırasında doğumu bütün yönleriyle ele alan ve doğum ekibinin, gebenin, bebeğin ruh sağlığını koruyacak olan bir psikoterapisttir. İhtiyaç kısmına baktığımızda çok yeni bir alan olduğu için doğum psikoloğunu nasıl bulabilirim, ne kadar gerekli diye düşünebilirsiniz. Yanımda olur mu? Olursa bana destek verir mi? gibi sorular gelebilir aklınıza…

    Burada hikâye gebelik sürecinde başlıyor. Psikologların önerdiği ise mümkünse kadının gebe kalmadan önce kendi süreçleriyle çalışmış olması ama bu her zaman mümkün olmayabiliyor. O yüzden de gebelik sürecinde gebeyle çalışmaya başlıyoruz. Terapiler 3-4 seans sürüyor, anne adayı, baba adayı ve hatta anneanneyle de görüşülüyor. Bunun nedeni ise RNA‘lar dediğimiz kuşaklar arası aktarımların olması. Yani anneanneniz annenize hamileyken siz de anneanneniniz karnında küçük bir hücreydiniz. Çünkü kadınların yumurtalıkları anne karnında oluşmaya başlıyor. Anneannenizin nasıl bir gebelik süreci geçirdiği sizi de etkiliyor. Gebelik süreci 3 kuşağı da etkileyen bir süreç aslında. Anneanneyle görüşmemizin nedeni de buradan gelecek olan kayıtları toplamak çünkü doğum anında tüm o korkular, kaygılar, travmalar daha fazla ortaya çıkmaya meyilli. Biz de bu çalışmayı yaparak bebeğe aktarılmasını engellemeye çalışıyoruz. Eğer doula doktorla tanışmıyorsa, bir muayeneye gebeyle birlikte gidiyor çünkü doğum sadece gebe, baba ve bebekten ibaret değil aslında doğum ekibine de destek vereceği için onlarla da tanışmak durumundadır.

    Sonra o süreçle ve aileyle ilgili tüm bilgileri cebine koyuyor, doğum esnasında ortaya çıkabilecek herhangi bir tıkanıklık, doğumun uzaması, doğumun durması gibi durumlarda o bilgileri doğumun yararına kullanıyor. Bazen küçük seanslar, gevşemeler, zihin alanı çalışmaları yaptırarak doğumu durduran, akışını bozan durumlara müdahale ediyor. Doğum takımının rahat, huzurlu ve keşke demeden ayrılmasını sağlıyor.

    Doğum destekçisi (doula) ne iş yapar?

    Kelime anlamıyla doğumda annenin yanında olan ona destek veren kişidir. Eski doğumları hatırladığınız zaman annenin yanında doğum yapmış tecrübeli kişiler gelir onlara el verir, yapabilirsin gibi ona destek verirlerdi. Hatta rahat doğum yapmış kadınların doğum yapacak kadınlarla deneyimlerini paylaştıkları ritüeller vardı. Şimdi modern doğumda bu yoğun çalışan şehirlerdeki hastanelerde maalesef bu bire bir destek büyük bir ihtiyaçtır giderilememektedir. İşte doula denilen kişiler aldıkları eğitimle, doğum bilgisi ve doğumda ilaç dışı rahatlatıcı teknikleri öğrenirler. Ve ailelere destek olurlar. Tıbbi bir sorumlulukları yoktur. Tıbbi hiçbir şeye karışmazlar. Tek hedefleri, ailelerin doğum tercihlerine saygılı olarak onu doğum boyunca birebir ve kesintisiz desteklemektedir. Masaj yaparlar, nefes çalıştırırlar, bazen aromaterapi kullanırlar. Bazen bazı pozisyonları gösterirler. Ebe ve doktorla çalışan sağlık dışı kişilerdir. Doğuma katıldıklarında sezaryen oranlarının azaldığı gözlenmiştir.

    Psikolojik olarak doğuma nasıl hazırlanılmalıdır?

    Doğuma hazırlıkta fiziksel ve zihinsel hazırlıklarla beraber en önemli hazırlanma psikolojik hazırlıktır. Hatta bazen gebenin psikolojisi tüm fiziksel ve zihinsel hazırlığı bile olumsuz anlamda etkileyebilir. O yüzden  psikolojik hazırlık çok önemlidir.

    Bazıları doğuma hazırlığın gebelik esnasında ve hatta doğuma yakın olmasını sanar. Fakat asıl hazırlık gebelikten bile önce başlamalıdır.

    Psk. Aslı Çağla Döner

    Klinik Psikolog ve Aile Danışmanı

    Özel Optimed Hastanesi

  • Cinsel kimlik gelişiminde belirleyici unsurlar

    Uygun cinsel kimliğin gelişebilmesi için kuşkusuz uygun biyolojik gelişim gereklidir. Ancak, biyolojik olarak erkek ya da kız olmak, eşeysel organların yerinde ve normal yapıda olması, iç salgıların da buna uygun biçimde salgılanması sağlıklı cinsel kimlik gelişimi için yeterli değildir.

    Çekirdek cinsel kimlik çocukluğun ilk bir buçuk, iki yılında; genel olarak cinsel kimlik duygusu ise yaşamın ilk dört yılında yerleşmektedir. Bu yaştan sonra cinsel kimlikte değişme çok güç, belki de olanaksızdır.

    Cinsel kimliğin gelişmesinde yaşamın ilk yıllarındaki deneyimlerin etkisi büyüktür. Çocukluk çağındaki öğrenmeler, ilk ilişkiler ve özdeşimler cinsel kimlik gelişimini etkiler; ona biçim verir. Örneğin; erkek çocuk kız gibi yetiştirilebilir; kız çocuk erkekleri ve erkeksi davranışları benimseyebilir, erkekle özdeşim yaparak tüm benliği ile erkek gibi gelişebilir.

    Bireyin ilk sevgi nesnesi annesidir. Cinsel ya da cinsel olmayan ilk olumlu, doyurucu ilişkiler anne, daha sonra baba ve kardeşlerle olan ilişkilerdir. Bu ilişkilerde sürekli ağır bozukluklar yoksa yetişen çocuğun ileride olumlu sevgi ilişkileri kurma olasılığı yüksektir.

    Uygun özdeşim örneklerinin bulunuşu ya da bulunmayışı, cinsel kimliğin gelişmesinde en önemli etkenlerden biridir. Erkek çocuğun baba ya da baba yerinde olan erkek; kız çocuğun anne ya da anne yerine geçen bir kadın ile özdeşim yapma olanağı bulunması; erkek çocuğun babayı, kız çocuğun anneyi benimsemesi; onun özelliklerini benliğine sindirmesi sağlıklı cinsel kimlik gelişimi için zorunludur. Sık görülen cinsel korkular, saplantılar ve sapmalar bu özdeşimin yapılamayışından kaynaklanır.

    Sağlıklı özdeşimi engelleyen ya da saptıran önemli engeller:

    Aile içinde uygun özdeşim örneklerinin bulunmayışı, bulunsa bile çocuğa anne ya da babanın ya da onların yerinde olan önemli kişilerin çocukla özdeşim örneği olabilecek nitelikte ilişki kuramaması

    Bozuk, sapık, nevrotik, psikotik davranışlar gösteren anne-baba

    Anne-babanın birbirini sevmemesi, saymaması, aşağılaması

    Aile içinde sevgi yoksunluğu

    Aile içinde şiddet

    Aile içinde çocuğa cinsel sataşmalar, çocukla cinsel ilişkiler

    Ailenin kendisini kızına kötülemesi, kadını aşağı, horlanan birey bir yaratık olarak tanıtması

    Babanın kızını sevmemesi, oğlunu ileri derecede ürkütmesi ya da ihmal etmesi gibi durumlar özdeşimi olumsuz yönde etkileyebilir.

    Aile içinde ve toplumda cinsel konulara karşı aşırı tutumlar cinsel kimlik gelişimini etkileyebilir.

    İleri derecede suçlamalar,

    Ağır günah duygusu,

    Suçüstü yakalanma endişeleri,

    Anne babanın çocuğun gelişmekte olan cinsel organlarıyla fazla ilgilenmeleri,

    Aşırı denetleme, ergenlik öncesi ve sonrası çağda bir miktar gizliliğin (mahremiyet) tanınması;

    Yanlış bilgi verme, – örneğin özdoyurum (mastürbasyon) ile akıl sağlığı, cinsel güçsüzlük olabilir korkusunun aşağılanması

    Çocuğu çapkınlığa itici, kışkırtıcı tutumlar cinsel korkular ve çekingenliklerle yüklü cinsel kimlik gelişimine yol açabilir.

    Dr.Ertuğrul Güler

  • “BENİ YEMEZ DEMİ ANNE”

    “BENİ YEMEZ DEMİ ANNE”

    3 yaşındaki kızım elektrik süpürgesi çalışınca alelacele koltuğun üstüne çıkıp kendisi için güvenli olduğunu düşündüğü bir pozisyon aldı. Bu davranış 2-3 aydır sürekli olan, biraz da şaşkınlık yaşadığım bir durumdu. Panik yapmadan acaba ne ola ki diye düşünürken şaşırtıcı başka bir olay daha yaşadım. Çocuk psikiyatrisi uzmanı olarak mutlaka sizinle bu durumu paylaşmam gerektiğini düşündüm. Bir akşam kızımla birlikte Legolarıyla oynarken birden oyunu bırakıp yerden kalktı ve tekrar kendisi için güvenli olduğunu düşündüğü koltuğa çıkıp beklemeye başladı.  “Ne oluyor, şimdi ne oldu” dememe kalmadan “çöp kamyonu geçiyor” dedi ve ekledi “beni yemez demi anne” deyip yardım arar gözlerle bana bakıyordu. O anda; “evet biz de her çocuğun yaşadığı çocukluk çağı korkularını yaşıyorduk” diye aklımdan geçirdim. Meğer benim ufaklık 2-3 aydır elektrik süpürgesinin veya çöp arabasının gelip kendisini yiyeceğinden korkup o ortamdan uzaklaşıyormuş.  

    Korku, çocuğun gelişim sürecinde var olan bir duygudur. 6 aydan itibaren bir bebek yabancı nesneler, yerler ve kişilere karşı korku geliştirebilmektedir. Birincil bakıcıları (genellikle anne ve baba) olmaksızın bebek farklı ortamlara tepkiler verir. Yeni tanıdığı, tanıştığı kişilere ağlayarak yaklaşır, anneyi arar. Bu doğal gelişim sürecinin bir sonucudur. Bebeğimizin çevreye olan algısı artmış ve tanıdık-tanımadık sınıflandırmalarını değerlendirmeye başlamıştır artık. Yabancılık çekme ve ebeveynden ayrılmaktan kaçınma 2 yaşa kadar devam eder.

    Okul öncesi yaş grubu çocuklar (1-7 yaş) somut düşünce evresinde oldukları için gerçek – hayal ayrımını yapamazlar. Soyut düşünce süreçleri gelişmediğinden olayları somut bir bakış açısıyla değerlendirirler. Gerçek dışı senaryolar üretmeye ve bunlara inanmaya meyillidirler. Bizim için çok komik gelse de 3 yaşındaki bir çocuk gerçekten çöp kamyonunun onu yiyebileceğini, elektrik süpürgesinin onu içine çekebileceğini, klozete oturunca sifonun çekilmesiyle kendisinin de içinde kaybolup gidebileceği konusunda aşırı derecede korku yaşayabilirler.

    2 – 5 yaş arası çocuklar ebeveynden ayrılık ve terk edilme dışında farklı korkular geliştirmeye başlarlar. Bu korkular; çeşitli hayvanlar, yüksek ses ve karanlığa yöneliktir.

    Gelişim dönemi korkularında anne babalara düşen görev bu korkuları doğal olarak algılamak ve bu korkulara odaklanmamaktır. Basit ve sade bir dille çocuğun korkusunun dinlenmesi ve ona güvende olduğu mesajının verilmesi önemlidir. Böyle olduğu takdirde çocuk anne babanın tepkilerinden, korkuların yersiz olduğu mesajını alır. Tam tersi durumlarda ise, örneğin anne ve babaların bu korkulara odaklanması halinde, “bir şey yok, eğer çok korkuyorsan yanımda kal….” Şeklindeki tepkileri çocukların aklında çeşitli sorular bırakabilir. Örneğin çocuk; “bak annem/ babam da bu korkuyu önemsiyor, demek ki gerçekten kötü bir şeyler var” şeklinde düşünebilecektir. Eğer gece yatarken çocuğumuz karanlıktan korkuyorsa hafif bir ışık açık bırakılıp odasında yatması sağlanmalıdır. Eğer korku objesi bir hayvan ise; anne babalar bu korkuyla başa çıkmayı çocuklarına aldıkları oyuncaklarla sağlayabilirler. Aynı zamanda çevrede karşılaşılan hayvanlara karşı anne babaların çekingenliği de çocuklar tarafından dikkatlice gözlenecek ve öğrenilecektir ki; bu durum korkuların doğal korkudan patolojik korkulara (fobilere) geçişine neden olabilmektedir.

         İlkokul çağlarına gelindiğinde, çocuk gelişimsel olarak farklı korkularla yüzleşebilmektedir. Bu korkular ebeveynlerin ölümü, okulda aşağılanma gibi daha çok soyut kavramlara yöneliktir. Bu dönem korkularıyla başa çıkmada çocuğun geçmiş yaşantısı ve ebeveynlerinin tutumları önem kazanmaktadır. İlkokul çağları çocuğun soyut düşünce yeteneğinin geliştiği, sosyalleşme ve bireyselleşmenin önem kazandığı dönemdir. Bu dönemde çocuk artık kişiliği ve kimliğini çevreye kanıtlama, ebeveynden uzaklaşma eğilimindedir. Ebeveynlerinin daha önceki dönemlerde verdiği sorumluluk alma becerileri, çocuğun bireyselleşmesini destekleyecek, hızlandıracaktır. Elbette ki bu yeni dönemde oluşan sosyal yaşama ilişkin korkular doğaldır.

    Az korkulu günler dileğiyle.

     

                                                                       Uzman Dr. FİGEN KARACEYLAN ÇAKMAKCI

       Çocuk ve Ergen Psikiyatri Uzmanı

  • Aile İçi İletişim ve Sağlıklı İletişim Önerileri

    Aile İçi İletişim ve Sağlıklı İletişim Önerileri

    Aile İçi İletişim ve Sağlıklı İletişim Önerileri

    “Hayattan ne isteriz”? Sorusuna çok çeşitli cevaplar verilebilir ancak “mutlu bir ailesinin olması” dileği belki de en iyi bilinenidir. Mutlu bir ailenin sağlanabilmesi için aile kurumunun da temel gereksinimleri bulunmaktadır.

    Ailenin Temel Gereksinimleri Nelerdir?

    Ailenin temel gereksinimlerini 7 alt başlıkta inceleyebiliriz.

    1.Değerli olma duygusu: Aile içindeki etkileşim çocukları “ben değerliyim” ya da “değersizim” duygusuna götürür. Bu gereksinim aile içinde yerine getirilmezse çocuk yollarla bu duyguyu elde etmeye çalışır. Ergenlik çağındaki erkek çocukların çete kurarak çoğu kez ölümle sonuçlanan çatışmaları da, kendilerini önemli görmeyen aile ortamlarına bir tepki olarak yorumlanabilir. Ben değerliyim” duygusunu aile içinde elde eden birey kendisini kanıtlamak için aşırı davranışlarda bulunmaya gerek duymayacaktır.

    2.Güven ortamı: Aile içindeki bireyler kendilerinin aile içinde emniyette olduğunu, dışarıdaki tehlikeli olayların aile içine girmeyeceği duygusunu sağlamak ister. Bu duygu da aile içinde kazanılması gereken bir duygudur. Unutulmaması gereken bir konuda çocuğun ev içinde ne kadar güven altında olduğudur. Özellikle şiddete maruz kalma açısından TV, yaşına uygun olmayan internet ortamının yaratabileceği tehlikeler düşünülerek ev ortamı yapılandırılmalıdır. TV karşısında yemek yenilmesi, ev ortamının televizyona göre dekore edilmesi, aşırı şiddete yönelik haber programları, çocuk ve gençleri özendirecek magazin programları çocuklar için evin güvenliğini bozacak etkenler olabilmektedir. Kendisini güven içinde bulmayan çocuk ailenin dışında bir yere yönelerek aile ile olan bağlarını koparabilir.

    3.Yakınlık ve dayanışma duygusu: Aile içinde temel güven ve dayanışma varsa aile dışında bireyin karşılaştığı stres oluşturan olumsuz olaylar çok da yıkıcı olmaz. Güven duygusunun yaşandığı aile dış dünyanın yaratmış olduğu sıkıntı ve kaygılarından kendisini koruyabilir. Bu tür aile içinde olan bireyler kendilerine olduğu gibi çevresine de güvenirler. Eğer aile içinde güven ve dayanışma sağlanmamışsa bu insanlar yoğun stres ve gerginlik yaşarlar. Bu kişiler kendilerine dahi güvenemezler. Dolayısıyla çevresinde yakın ilişkiler kuramazlar.

    4.Sorumluluk duygusu: Sorumluluk duygusu aile sistemi içindeki gelişmeye başlar. Anne ve babalar davranış ve sözleri ile sorumluluk duygusunu ifade ederler. Aile içinde sadece anne baba değil herkes sorumluluk duygusunu paylaşır. Elbette ki çocuklara yaşları oranında sorumluluk verilmelidir. Tüm sorumluluğu kendi üzerine alan, çocuğunu sorumluluktan kurtaran anne ve babalar kendi yaşamını biçimlendirmekte zorlanan sürekli başkalarının yönetiminde olmaya yönelik bireyler yetiştirirler. Bu tür tutumlar sonucunda yetişmiş bireyler yaşamlarında yer alan olaylardan da sürekli başkalarını sorumlu tutarlar.

    Sorumluluk Duygusu Nasıl Kazandırılır?

    Sorumluluk erken çocukluk döneminden başlayarak çocuğun yaşına, cinsiyetine ve gelişim düzeyine uygun görevler vermekle başlar. İki buçuk yaşından başlayarak döke saça da olsa çocuğun çorbasını kendi başına içmesine fırsat vermek, oyuncaklarını toplamasını beklemek, kendi odasında kendi yatağında yatmasına ortam hazırlamak sorumluluk konusunda çocuğu cesaretlendirici ve destekleyici bir ortam sağlar. Böyle bir ortam çocuğun kendi kendisine yetmesine ve kendi kendini yönetmesine fırsat vereceğinden onun kendine olan güvenini de arttıracaktır.

    Tam tersine koruyucu yaklaşım; çocuğun kendi kendine yeten, bağımsız bir birey olmasını engeller. Çocuk veya genci korumak, onu kanatları altında büyütmek, yarar yerine zara verir. Benlik saygısının tohumları, sorumluluk verilirse gelişir.

    Aile içindeki etkileşim çocuğu ya “ben değerliyim” ya da “ben değersizim” duygusuna götürür.

    Çocuğun kendisini “ben değerliyim” diye algılayabilmesi ve önemli olduğunu hissedebilmesi için öncelikle yakın çevresinden sosyal kabul görmesine ihtiyacı vardır. Bu ortamın oluşturulması için de çocuğa uygulama olanağı vermek gerekir. Dilediği gibi giyinen, giysisini kendi seçen, dilediği resimleri yapan, yemeğini baskısız şekilde yiyen, kişiliğine saygı gösterildiğini gören ve kendini özgürce ifade edebilen çocuk “ben değerliyim” diye düşünür. Çocuğun önemli ve değerli hissetmesi onu yeni atılımlara ve başarılara götürür.

    5.Zorluklarla mücadele ederek onların üstesinden gelmeyi öğrenme:Çocuğa her şey hazır verilmemelidir. Sorumluluk duygusunun gelişimi ile ilgili anlatılanlar zorluklarla mücadele etme ile ilgilidir. Çocuğun içinde bulunduğu gelişimsel dönem göz önünde bulundurularak çocuk kendi sorunları ile baş başa bırakılabilmelidir. Bu yaklaşım çocukların sorunlarla mücadele ederek, uğraşmasına olanak vermek, kendisine güvenli, sorun çözme becerileri gelişmiş bireyler olarak yetişmeleri için gereklidir. Karşılaştığı her zorluğa aşırı yardım eden ana babaların çocukları sürekli başkalarına muhtaç, kendilerine güvensiz olur. Böyle kişiler yetenek becerilerini keşfedemezler.

    6.Mutluluk ve kendisini gerçekleştirme ortamı:Aile ortamı bir mutluluk ortamıdır. Şimdiye kadar anlatılan gereksinimlerin karşılanması mutlu olmayı getirir. Evde değerli olduğu duygusunu tadan birey mutlu olur ve yaptığı şeylerden doyum alır, kendini gerçekleştirme olanağı bulur. Aksi durumda kendisini çocuğuna ya da eşine adayan anne kendi gelişimini askıya aldığında ya da bıraktığında yoksunluk yaşayarak ya da kendisini, gençliğini feda ettiğini düşünerek mutsuzlaşacaktır. Evdeki bireylerden birinin bu konudaki mutsuzluğu diğer bireyleri de etkileyecek ve aile mutluluğunu engelleyecektir. Oysa kendini adayan bireyin kendini adama amacı büyük olasılıkla ailesini daha mutlu etmekti.

    7.Sağlıklı manevi yaşamın temellerini oluşturma ortamı:Katı din kuralları altında yetiştirilmiş çocuk sürekli yargılanacağı, cezalandırılacağı korkusunu yaşar. Kendi yaşantı ve deneyimlerini zenginleştirecek iç ve dış dünyasını araştırıp keşfedeceği yerine körü körüne itaati, kendi düşünce ve duygularından utanmayı öğrenir. Sağlıklı manevi yaşam ailenin çocuğuna verebileceği en önemli süreçtir. Sağlıklı bir manevi temeli olan insanlar kendisi ile barışık, insan ilişkileri olumlu ve kuvvetli saygılı bireyler olarak yetişirler.

    İletişim

    “İnsanlar konuşa konuş anlaşırlar” atasözümüz kişiler arası iletişimin önemini vurgular. İletişim, karşımızdaki kişilerle çok yönlü bir mesaj alışverişidir. Bu mesajlar sözlü olabileceği gibi, sözel olmayan biçimlerde de karşımızdakilere iletilebilir. Mesajlarımızı karşımızdakilere iletirken mimiklerimiz, jestlerimiz, diğer bir deyişle, vücut dilimiz, iletişimimizin çok önemli bir boyutunu oluşturmaktadır.

    Araştırmalar verilmek istenen mesajın % 65’inin sözel olmayan yollarla( beden dili, mimikler vb.), % 35’inin ise sözel biçimde iletildiğini göstermektedir.

    Etkili İletişim İçin Neler Gereklidir?

    Etkili İletişimin İçin;

    1- Saygı Duymak: Karşımızdaki kişilere saygı duymak onların varlığını kabul etmek, önemli ve değerli olduklarını hissettirmek, olduğu gibi benimsemek anlamını taşır.

    2- Doğal Davranabilmek: Abartıdan uzak, olduğu gibi davranmaktır.

    3-Empati:İletişimin belki de en önemli öğesidir. Bir anlamda, dış dünyayı karşımızdaki kişinin penceresinden görmeye çalışmaktır. Kurulan bu duygu ortaklığı, iletişimi güçlü kılar.

    4-Etkin Dinleme: İyi bir dinleyici, iletişim kurduğu kişinin yalnız söylediklerini değil, yüzü, eli, kolu ve bedeniyle yaptıklarını da dikkat eder, çünkü yüz ifadeleri, el ve kol hareketleri, bedenin duruş tarzı, sesin tonu gibi sessiz mesajlar kullanarak da, iletişim kurulur. Etkin dinleme dinleyenin, anlatılanı yalnız duyduğunu değil, aynı zamanda doğru olarak anladığını da gösterir. Bu yüzden bu yöntem en sağlıklı iletişim yöntemi olarak kabul edilmektedir

    İletişim sadece konuşmak değildir. İletişim aynı zamanda;

    ó Neyi,

    ó Ne zaman,

    ó Nerede,

    ó Nasıl, söyleyeceğini bilmek,

    ó Olayları basite indirgeyerek sunabilmek,

    ó Akıcı bir dille ve karşınızdaki kişiyle göz kontağı kurarak konuşabilmek,

    ó Dikkati yoğunlaştırabilmek ve karşınızdaki kişinin verilen mesajı anlayıp anlamadığını kontrol edebilmektir.

    Etkili iletişimin temelinde bireyin kendisini tanıması, kendi değerlerinin ve tutumlarının farkında olması ve kendine güven yatar. İyi bir iletişimci ipuçlarını anında görür (jestler, mimikler, beden duruşu) ve onları gerçekçi olarak değerlendirir. Etkili iletişim için etkin dinleme, tepki verme, olumlu yaklaşım ve ben dili kavramları önem taşımaktadır.

    Aile İçi İletişim

    Ebeveyn-Çocuk İlişkisi Nasıl Olmalıdır?

    Her aile sağlıklı ve başarılı çocuklar yetiştirmek ister. Sağlıklı çocuklar yetiştirme bilinci gelişen teknolojiyle olumlu yönde gelişirken ne yazık ki başarı beklentisi giderek artmakta çocuk adeta erken büyümek yaşından büyük sorumluluklar almak durumunda kalmaktadır. Çocuklarına mümkün olduğunca iyi bir gelecek sağlamaya çalışan anne-baba onları iyi okullarda okutmak için varını yoğunu ortaya koyar tüm özverisini çocuğuna verir. Ancak çocuğun sağlıklı bir kişiliği nasıl geliştireceği üzerinde fazlaca düşünülmeyen bir konudur. Aslında hayatta her şey başarı değildir. Önemli olan çocuğun içinde bulunduğu dönemi sağlıklı yaşayabilmesi ve sağlıklı bir kimlik oluşturabilmesidir.

    Çocuğun yaşadığı dönemlerin özellikleri dolayısıyla ihtiyaçları birbirinden oldukça farklıdır. Çocukluk döneminde anne-babayla uykuya dalmak isteyen çocuk ergenlik döneminde böyle bir isteği talep etmeyecektir. Yine anne-babasıyla gezen çocuk ergenlikte değil anne-babasıyla gezmek arkadaşlarıyla birlikte iken ebeveynleriyle karşılaşmayı dahi istemeyecektir.

    Ergenlik dönemi başlı başına bir değişim gelişim sürecidir ve bu dönemde ergenin fiziksel özelliklerinin yanında giyim-kuşam, yeme alışkanlıkları, arkadaş tercihleri, ders çalışma alışkanlıklarında da farklılıklar gözlenebilir.

    Dolayısıyla çocukla iletişimde çocuğun yaşı, cinsiyeti ve kişilik özellikleri oldukça önem taşımaktadır. Çocukluk döneminde olası tehlikelere karşı açık tavır koyabilen ebeveynler ergenlik dönemiyle birlikte çocuğu üzerindeki denetimi uzaktan yapabilmelidir. Arkadaş seçiminde kontrollü ama baskıcı davranmamalıdır. Unutmayalım özgürlük sınırsızlık demek değildir.

    Çocuk aileyi yansıtır. Aile içindeki bireylerin kişilik yapısı çocuğun kişiliğini şekillendirir. Yani aile iletişim becerilerini kullanamıyorsa çocukta iletişim becerilerini kullanamaz. Dolayısıyla çocuk hem ailede hem de sosyal çevrede sürekli çatışma içine girer. Anne babasının kendisini dinlediğini gören çocuk önce, kendisine değer ve önem verildiğini, kabul edildiğini, buna bağlı olarak da sevildiğini düşünür. Aynı zamanda çocuk duygularını ifade etme olanağı bulduğundan “anlaşıldım” duygusunu yaşar ve rahatlar. Bu durum, hem benlik saygısının artmasına, hem de kendisini dinleyen kişiye yakınlık duymasına neden olur. Bu sağlıklı mesaj akışı çocuğun ailesiyle bağını güçlendirir ve iletişimin devamını sağlar.

    Etkin dinlemede ebeveyn çocuğun kendi başına düşünmesine yardım eden kişi rolündedir. Sorumluluk çocuğa bırakılmıştır. Ebeveyn sadece çözüm bulma konusunda ona yardım eder.

    Çocuklar dinlenmemeleri ve ciddiye alınmamaları konusunda aşırı duyarlıdırlar. Dinlenmediklerini hemen fark ederler. Uzun süre dinlenmeyen çocuklar savunmaya geçebilirler, işbirliğine yatkın olmazlar ve içlerine çekilebilirler.

    Israrlarına rağmen annesinin kendisini dinlememesi üzerine ellerini ısıran çocuk örneği vardır. Çocuklar çoğunlukla dinlenmeme nedeniyle çalma, saldırganlık, kendine zarar verme davranışlarıyla “Lütfen beni dinle. Duygusal bir kırıklık yaşıyorum, dikkatini bana ver” mesajını iletmektedirler.

    İletişim Engelleri Nelerdir?

    Çocuklarla ebeveynlerin kurmuş oldukları iletişim bazen sağlıklı iletişimi zorlayan engellerle dolu olabilmektedir. Bazı örnekler verecek olursak;

    ó Sıklıkla Emir Cümleleri Kurmak;

    Yaşantımızı gözden geçirerek kurduğumuz emir cümlelerini yakalamaya çalışalım. “Kalk, yüzünü yıka, sütünü bitir, dişlerini fırçala, ağzın doluyken konuşma, ödevini bitir, televizyonu kapa, büyüklerinle konuşurken sesini yükseltme, öğretmenini dinle…….” gibi uzayan emir sözcüklerini yakalamamız zor olmayacaktır. Adeta askerlik eğitiminin hepimizin bildiği “yat!-kalk!-sürün!” kalıbı gibi sürekli emir veren insanlar haline gelebiliriz. Oysa askerlikteki itaat hayati önem taşıdığı için asker yat emrinden sonra kalk emri gelene kadar başka bir davranıma geçmemek durumundadır.

    Peki, acaba bizim istediğimiz şey evimizi asker ocağına çevirip, nizami askerler yaratmak mıdır? Tabiî ki değil. Çocuklarımızın korkudan söyleneni yapmasını değil kendisi için gerekli olanı düşünmesine ve bulmasına yardımcı olmalıyız.

    ó Gözdağı Vererek Konuşma Biçimi;

    “Okulunu bitirmezsen sana para mara yok”,” ödevini bitiremezsen televizyonu unut” ,”sütünü içmezsen cüce kalırsın”, “terliksiz dolaşırsan hastalanırsın” gibi. Bazen işimizi kolaylaştırmak için bir davranışı bitirmesini koşula bağlayabilir ya da gözdağı vererek korkutarak istediğimiz davranışı yapmasını sağlayabiliriz. Televizyon izlemesini istemediğimiz halde onu şarta bağlayarak daha da çekici hale getirebiliriz. Ayrıca korku, boyun eğme, itaat etme davranışı yaratabilir ya da“deneme” isteğini tetikleyebilir. Gücenme, kızgınlık, öfke ve düşmanlık duygularının oluşmasına neden olabilir.

    ó Sürekli Öğüt Verme, Çözüm Önerileri Getirme;

    “Senin yerinde olsam plan yaparak çalışırdım”, “sütünü bitirdiğinde boyun uzayacak”,”bak sana bir öneri vereyim” gibi cümleler kurabiliriz ve bu konuşma biçiminin çok yararlı yapıcı olduğuna inanırız. Öncelikle düşünmemiz gereken söylediğimiz şeylere acaba benim mi ihtiyacım var sorusunu cevaplamak sonrada istenmeden verilen öğütlerin, yardımın yararlı olmadığını gözlemleyebilmektir. Aksi takdirde bu yaklaşım anneye babaya bağımlı çocuklar yaratabilmektedir. Ayrıca kendi çözüm yollarını oluşturmasına katkı sağlamayacaktır.

    ó Sıklıkla Yargılamak, Eleştirmek;

    “Sen zaten tembelin tekisin”,”zaten başarsaydın şaşardım”,“yine mi bitiremedin” gibi cümleler kurmak yetersiz, aptal hissetme duygularına neden olabilir. Çocuğun olumsuz bir yargıya hedef olma ya da azarlanma korkusuyla iletişimi kesmesine yol açabilir ya da çocuk yargı ve eleştirileri gerçek olarak algılayabilir (Ben kötüyüm!) ya da karşılık verebilir (Siz de daha mükemmel değilsiniz!).

    Bu iletiler çocuk üzerinde diğerlerinden daha fazla olumsuz etki yapar. Bu değerlendirmeler çocuğun benlik saygısını düşürür. Çocuklar hakkında yapılan olumsuz değerlendirmeler çocuğun kendisini değersiz, yetersiz görmesine neden olur.

    ó Çocuğu Sürekli Övmek

    İstendik davranışı yapması durumunda çocuk yerli yersiz her ortamda övülebilir. “Çok güzel……..”, “Bence harika bir iş yapıyorsun…..”Bu durumda çocuk ailesinin beklentilerinin çok yüksek olduğunu düşünebilir ya da kaygı hissedebilir.

    Genel inanç olarak bu durumun çocuğa zarar vereceği hiç düşünülmez. Çocuğun kendilik algısına uymayan değerlendirmelerin yapılması çocukta kızgınlık yaratır. Çocuklar bu iletileri anne babanın kendilerini yönlendirme ve isteğini yaptırma girişimi için kurnazlık olarak yorumlarlar.

    Siz böyle söyleyince sanki ben daha çok mu çalışacağım?”

    gibi düşünebilirler. Ayrıca övgü başkalarının yanında yapılıyorsa çocuğu utandırabilir ya da aşırı övgü sonucunda çocuk buna alışır ve övülmeye gereksinim duymaya başlar.

    ó Ad takmak, alay etmek:

    “Koca bebek….”, “Hadi bakalım Süpermen”, “Geri zekalı”, “Hadi sende sulu göz”, gibi cümleler kurmak çocuğun gelişiminde değerli hissetmesine yol açmaz. Sevilmediği kanısının oluşmasına yol açabilir, kendilik gelişiminde olumsuz etkileri olabilir. “Aşkım, Sevgilim ”gibi sevgiliye söylenecek sözlerin söylenmesi anne ya da babayla ilişkisinin sınırlarını belirlemesinde, cinsel normlarının oluşumunda sıkıntılar yaşamasına neden olabilir.

    ó Sürekli Soru Sormak, Sınamak, Sorgulamak:

    “Neden?….Kim?…..Sen ne yaptın?……Nasıl?…..”

    Soruları cevaplama genellikle eleştiri veya zorunlu çözüm getirdiğinden çocuklar genellikle hayır demeye, yarı doğru cevap vermeye, kaçmaya yönelir veya yalan söyler

    Sorular genellikle soru soranın nereye varmak istediğini açıklamadığından, çocuk korku ve endişeye kapılabilir

    Ailenin endişelerinden doğan sorulara cevap vermeye çalışan çocuk kendi sorununu, gözden kaçırabilir.

    Çocuk sorgulanıyor hissine kapıldığında bu durum onda güvensizlik, kuşku oluşturur.

    ÖNERİLER

    1. Çocuğunuza zaman ayırın. Çocuğunuzla geçmiş zamanasla boşa geçmiş zaman değildir.

    Çocuğu sevmek, ona bolca ve pahalı oyuncak almak değil onunla ortak faaliyetleri paylaşmak, ona zaman ayırmak, onunla oyun oynamaktır. Çocuğu sevmek sözle sevgiyi ifade etmenin ötesinde, eylemle bu duyguyu ona yaşatmaktır.

    2. Çocuğunuzla birlikte olduğunuz zaman tüm dikkatinizi ona yoğunlaştırın. Bu nedenle de, başka bir işle meşgulken değil, kendinizi rahat hissettiğinizde çocuğunuzla ilgilenerek, anne ya da baba olmanın keyfini çıkarın.

    3. Aşağılamak, suçlamak, çocuk adına karar vermek yerine, çocuğu dinleyin.

    4. Dinlendiğini düşünen çocuk kabul edildiğini, dolayısıyla sevildiğini düşünen çocuktur.

    5. Göz kontağı kurarak, gülümseyerek kabul belirtisini beden diliyle pekiştirin. Böylelikle çocuk “kişiliğine saygı duyulduğunu ”düşünerek iletişimini sürdürür.

    6. Anne ve babasının kendisini dinlediğini gören çocuk duygularını ifade etme olanağı bulur. Aldığı tepkilerle “anlaşıldım” duygusunu yaşar. Böylelikle rahatlar.

    7. Çocuğunuza karşı davranışlarınızda tutarlı olun. Kendi içinizde çelişkili davranışlarda bulunmanız ya da anne ve babanın birbiriyle çelişen biçimde davranması, çocuğu “doğruyu bulma” konusunda zorlar.

    8. Çocuğunuzu başka çocuklarla karşılaştırmayın. Çocuk, anne babası tarafından önemsenmek, değerli bir insan olarak kabul edilmek ihtiyacındadır. Onun diğer çocuklarla karşılaştırılması, kendini değerli bir insan olarak görmesini engeller. Çocuğun kendine özgü, bağımsız bir birey olarak kabul edilmesi, ruh sağlığının temelini oluşturur.

  • Emzirmeye başlarken..

    Yeni doğan bebeğinizi doğum salonunda kollarınıza aldığınız ilk an, emzirmeye başlamak için harika bir andır. Başlangıçta, vücudunuz kolostrum adı verilen özel bir süt üretecek, az miktarlardaki bu süt bebeğinizin enfeksiyonlardan korunmasına yardımcı olacaktır. (Bebeğinizin midesi çok küçük olduğundan, doyması için bu az miktarlar yeterlidir. Midesi büyüdükçe, sütünüz de değişir ve daha fazla miktarda süt üretmeye başlarsınız.)
    Bebeğinizin tüm vücudunu, göğsü göğsünüze gelecek şekilde çevirin. Meme başınızı bebeğinizin üst dudağına değdirin. Ağzını genişçe açtığında, bebeğinizi memenize doğru çekin ve memenizi alttan destekleyerek tutun. Bebeğinizin ağzı yalnızca meme ucunu değil, meme başı çevresinin (baş çevresinin etrafındaki daha koyu bölgenin) mümkün olduğunca geniş bir kısmını içine almalıdır.

    Yeni doğan bebeğiniz meme başınızı bulmakta veya burada kalmakta zorlanırsa paniklemeyin. Emzirme süreci sabır ve bolca pratik ister. Bir hemşireden size nasıl emzireceğinizi göstermesini istemekten veya hastanede kaldığınız süre içerisinde bir emzirme danışmanlığı ziyareti talep etmekten çekinmeyin (birçok hastanede kadrolu danışmanlar vardır).
    Bebeğiniz prematüre doğduysa, onu hemen emziremeyebilirsiniz. Bu durumda, sütünüzü pompayla çekip, biriktirmeye başlamalısınız. Bebeğiniz emzirilmek için yeterli güce ulaşana kadar, bu sütü biberon yardımıyla alacaktır.

    Emzirmeye başladıktan sonra, bu sürecin acılı olmaması gerektiğini unutmayın. Bebeğiniz memeye tutunduğu zaman, memenizdeki hisse dikkat edin. Bebeğinizin ağzı, meme başının altındaki çevre kısmının büyük bir parçasını kaplıyor olmalı, meme başınız ise bebeğin ağzının arka kısmına yerleşmelidir.
    Bebeğinizin memeye tutunması canınızı yakıyorsa, ağzını memenizden ayırın (serçe parmağınızı bebeğinizin diş etleri ile memenizin arasına yerleştirerek) ve tekrar deneyin. Memeye doğru bir şekilde tutunan bebeğiniz, işin geri kalanını zaten kendi başına halledecektir.

    Ne sıklıkta emzirmeli?

    Sık sık. Ne kadar çok emzirirseniz, o kadar sütünüz olur. 24 saatte sekiz ila 12 kez emzirmeyi hedef alabilirsiniz.
    Amerikan Pediatri Akademisi’ne (AAP) göre, emzirmede bir düzeni sıkı sıkıya takip etmek yerine, yeni doğan bebeğinizi aşırı duyarlılık veya hareketlilik ya da meme başınızın etrafında aranma gibi erken açlık belirtileri göstermeye başladığı her seferde emzirmelisiniz. Ağlama da bir açlık belirtisidir – ideal şartlarda, bebeğinizi ağlamaya başlamadan önce emzirmeye başlamalısınız.
    İlk birkaç gün boyunca, bebeğinizi emzirmek için nazikçe uyandırabilirsiniz. Bu durumda, bebeğiniz emzirmenin yarısında uyuya kalabilir. (Bebeğinizi emzirme sırasında uyanık tutmak için, kundağını açabilir veya bir kat kıyafetini çıkarabilir.) Bebeğinizin yeterli sıklıkta beslendiğinden emin olmak için, onu son emzirmenizden en geç dört saat geçtikten sonra uyandırın.

    Konforlu bir emzirme için…

    Beslenme süreleri özellikle yenidoğan aylarında 40 dakikayı bulabileceğinden, emzirme için rahat bir alan seçin. Bebeğinizi, kollarınızı ve sırtınızı ağrıtmayacak bir pozisyonda tutun. Bebeğinizin başını elinizle desteklemeniz işe yarayabilir ama seçeceğiniz pozisyon, her zaman sizin rahat etmenize bağlıdır.
    Oturarak emziriyorsanız, bebeğinizi bir emzirme yastığıyla destekleyebilirsiniz. Birçok anne, rahat etmek için ayak taburesi kullanıyor. Emzirirken oturabilir veya uzanabilirsiniz, ama bebeğiniz ve siz rahat edene kadar emzirmeye başlamayın, çünkü bu pozisyonda bir süre kalmanız gerekecek.

    Neler yemeli?

    Emzirirken ihtiyaç duyacağınız tek şey, normal, sağlıklı bir beslenme düzenidir. Kendi beslenme düzeniniz mükemmel değilse bile, bebeğiniz için süt üretmeye devam edebilirsiniz. Ancak, dengeli beslenme süt kalitenizin ve miktarının mümkün olan en yüksek düzeye ulaşmasını sağlayacaktır. Kalori saymak yerine, açlığınızı dinleyin ve su dengenizi koruyabilmek için, gün boyunca sıvı alın.
    Emzirme sırasında, vücudunuz gündüz ve gece boyunca bebeğinize süt üretmek için çalışacağından, diğer birçok anne gibi kendinizi daha aç hissetmeniz normaldir. Ara öğünlerde sağlıklı atıştırmalıklar tüketmek (ki hamilelikte de böyle yapmış olabilirsiniz) açlığınızı yatıştırmak ve enerjinizi yüksek tutmak için güzel bir yöntemdir. (Genel bir kural olarak, emziren çoğu anne, emzirmeyen annelere göre günde 200 ila 500 kalori daha fazla tüketmeye ihtiyaç duyar.)
    Kafein tüketiminizi fazla abartmayın, çünkü kafein sütünüzle bebeğinize geçer ve bünyesinde birikme yapabilir. (Uzmanlar, kafein alımınızı günde 300 mg, yani bir fincan kahve ile sınırlandırmanızı tavsiye eder.)
    Ayrıca, emzirme sırasında alkol tüketiminizi de sınırlandırmanız gerekir, çünkü alkol de anne sütüne geçer.
    Emzirme dönemindeki bebeklerin çoğu, annelerinin baharatlı yiyecekler tüketmesine aldırış etmez. Aslına bakılırsa, bazı uzmanlara göre bebekler bu çeşitlilikten hoşlanabilir. Tüm bebekler için sorun yaratacak belirli bir gıda yoktur.Yani gaz yapacak diye kuru baklagil süt ve süt ürünleri yememek doğru değldir,dengeli besleneceksiniz. Bu nedenle, yediklerinizi hemen sınırlandırmanız gerekli değildir. Ancak, belirli bir yiyeceği (örn. süt ürünlerini) tükettiğinizde bebeğinizin daha gazlı veya huzursuz olduğunu gözlemliyorsanız, şüphelendiğiniz yiyeceği bir süre bırakıp, bebeğinizin bu yiyeceği almadan daha rahat edip etmediğini belirlemeyi deneyin.

    Karşılaşabileceğiniz sorunlar

    Bazı anneler emzirmeye kolaylıkla ayak uydurup, herhangi ciddi bir fiziksel veya duygusal sorunla karşılaşmaz. Ancak, birçok yeni anne emzirmeyi öğrenmekte zorlanabilir. Şevkinizin kırıldığını hissediyorsanız, yalnız değilsiniz.
    Bebeğinizin sürekli talepleri yüzünden hiçbir şeye yetişemediğinizi ve uykusuzluktan yorgun düştüğünüzü hissedebilirsiniz. Kafanızda sorular da olabilir: Bebeğim yeterince süt alıyor mu? Meme başlarımda yaralar olmalı mı? Emzirme ne kadar sürmeli? Bebeğim emzirme sırasında uyuyakalırsa onu uyandırmalı mıyım?
    Kadınlar bebeklerini yüz yıllardır emziriyor olsa da, emzirme süreci her zaman kolay olmayabilir. Birçok kadın, en baştan bazı zorluklarla karşılaşır. İlk altı haftada karşılaşabileceğiniz en yaygın emzirme sorunları şöyledir:

    Angorjman (memelerin aşırı dolu olması ve rahatsızlık vermesi)

    Mastit (meme enfeksiyonu)
    Bu sorunlar karşısında sessiz kalmayın. Yukarıdaki sorunlardan herhangi birini yaşıyorsanız, ağrınız varsa veya fiziksel rahatsızlığınız emzirmenizi engelliyorsa, doktorunuzu arayın.

  • Anne karnında yeterli beslenemeyen bebekler “ekonomi” yapıyor

    Plasenta, bir tarafta anne rahminden gelen kan akımları, diğer tarafta ise göbek kordonundaki kan akımı ile anne rahmindeki bebeğin beslenmesini sağlıyor. Bazı hamileliklerde ise bu kan akışı yetersiz olabiliyor. İşte böyle durumlarda bebek yetersiz kan alımını algılıyor ve bu duruma adapte olmak için kan dağıtımını yeniden organize ediyor. Yani bu bebekler aldığı besini tüketme konusunda ekonomik bir programlama yapıyor. Ancak bu “ekonomik” programlama; bebeklerde düşük kiloyla doğuma neden olurken hayatları boyunca karşılarına çıkabilecek pek çok hastalığın da belirleyicisi olabiliyor.

    Anne karnında yeterli beslenemeyen bebeklerde kalp damar hastalıkları görülüyor

    Bir bebeğin herhangi bir nedenle anne karnında iyi beslenememesi sonucu yeni bir programlama yapmasına anne karnında “intrauterin programlanma” denilir ve bu da metabolizmada kalıcı değişikliklere neden olarak ileride kardiyovasküler, metabolik ve endokrin hastalıklara yatkınlık yaratabiliyor. Bilimsel bir araştırmaya göre, tansiyon yüksekliği ve kalp rahatsızlığı olan kişilerin, doğum kilolarının çok düşük olduğu belirlenmiş. Araştırmaya dahil edilen kişilerin yıllar süren takipleri sonucunda; kalp hastalıklarının, doğum kilosu 2.5 kg’ın altındaki kişilerde daha fazla görüldüğü tespit edilmiştir.

    Düşük doğum ağırlıklı bebeklerde anne sütünün zekaya katkısı daha fazla

    Anne sütünün zekâ ve beyin gelişimine olumlu katkı yaptığı biliniyor Buna karşın düşük doğum ağırlıklı bebeklerde anne sütünün zekâ gelişimine katkısı daha fazladır. Anne sütünün zekâ gelişimine katkısı sadece içeriği ile ilgili olmayıp emzirme ile annede uyarılan hormonlar, anne-bebek bağının daha iyi kurulması ve annenin bebeğe daha fazla odaklanması ile de ilişkilendirilebilir.

    Sağlıklı bir bebek için anne 10-12 kg almalı

    Bir anne adayının, bebeğini sağlıklı bir şekilde doğurması için gebelik boyunca alacağı ortalama kilonun 10-12 kg olması gerekmektedir. Emzirme döneminde annenin kilo vermesi olağandır. Anne normal gıdasını alırken, aşırı kalori almıyorsa kilo vermesi normal bir durumdur. Hamile beslenmesinde mineral, vitamin, karbonhidrat, protein dağılımının dengeli olması ve sebze ağırlıklı, antioksidan gıdaların alımının artırılması gereklidir.

  • Alerji, anne karnında önlenebilir mi?

    Alerji, anne karnında önlenebilir mi?

    Yüzyılın hastalığı olarak karşımıza çıkan, hamilelikte önlenebilen alerji ve astımın, sezeryan doğum yapan annelerin çocuklarında görülme sıklığın %20 daha fazla iken, normal doğumla bu hastalıkların önüne geçilebiliyor.

    Çeşitli alerjik reaksiyonlar ölümle sonuçlanabilmektedir. Alerji; bütün vücudu tutan bir hastalık olup, bebeklikten yetişkinliğe kadar geçen süreçte farklı belirtilerle kendini gösterir. Genetik faktörler de bu hastalıklarda önemli olup, bu hastalıkla mücadelenin anne karnında başladığını unutmamak gerekir. Annenin hamileyken doğal ve yeşil bir ortamda yaşaması, solunum yoluyla doğadaki zararsız mikroplara maruz kalması, bebekte alerji gelişimini azaltan bir etkendir. Hamileyken, çiftlik ortamında olduğu gibi hayvansal ve toprak kaynaklı zararsız mikroplarla temas eden bir annenin, bebeğinin de bağışıklık sistemi gelişir ve alerjiden uzaklaşmayı sağlayan birinci adımdır.

    Normal doğum ise, alerjiyle mücadelede ikinci ve önemli bir adımdır. Annenin doğum kanalındaki sağlıklı floranın mikroplarla temasıyla, bebek bağışıklık sistemini geliştirecek ilk doğal uyarıyı alır. Sezeryan doğumla dünyaya gelen bebekler ise tamamen steril bir ortamda doğdukları ve bu sırada hiçbir mikropla teması olmadığı için, bağışıklık sistemleri alerjiye yatkın hale gelmektedir.

    Mikrop bebeğinize güç verecek

    Bağışıklık sistemini bir terazinin iki kolu olarak değerlendirebiliriz. Bağışıklık sistemi mikroplarla ne kadar çok temas ederse; alerjiden o kadar çok uzaklaşıyor. Tam tersi mikropla mücadele ne kadar kısıtlanırsa; bağışıklık sistemi de alerji yönüne kayıyor. Günümüzde aileler, bir yandan çocuklarını hastalıklardan korumaya çalışırken diğer bir yandan alerjik reaksiyona yatkın hale getiriyor.

    Özellikle ailesinde alerjik hastalık bulunan anne adaylarını uyarmak istiyorum; tıbbi bir zorunluluk olmadıkça, sezeryan doğumun tercih edilmemesi, hayvan ve toprak temasından kaçınılmaması çok önemlidir.

  • Yenidoğan bebek için ilk 48 saat neden önemli?

    Doğumdan sonraki ilk 60 saniyeden başlayarak geçen 48 saatte yapılan girişim ve incelemeler, bebeğin yaşamını tamamen değiştiriyor. Eksik ya da hatalı yapılan uygulamalar yaşamsal sorunlara yol açabiliyor. Gebelik süresince hiçbir sorun olmasa da 10 doğumdan birinde bebek dış hayata uyum sağlamakta zorlanmaktadır.

    Dokuz ay boyunca annesinin karnında rahat, sıcak ve güvenli bir ortamda büyüyen, tüm gereksinimleri annesi tarafından karşılanan ve bu sırada akciğer ile kalp dolaşımı farklı olan bebeğin vücudunda doğumla birlikte dış dünyaya uyum sağlamak için çok hızlı değişiklikler oluyor. Bebek ilk nefesini alması ve kordonunun kesilmesi ile birlikte metabolik dengesini sağlamaya çalışır. Doğumdan sonra eksik ya da hatalı yapılan uygulamalar, yaşamsal sorunlara yol açabilir. 100 bebekten birine kalp masajı yapmak ya da balon-maske ile solutmak gerekmekte olup, her doğumda sorunların önüne geçebilmek için bebekle ilgilenecek bir hekim ve hemşirenin hazır olması gereklidir. Altın dakika olarak nitelendirilen, hayatın ilk 60 saniyesinde bebek soluğunda veya kalbinde problem varsa hemen müdahale edilmesi çok önemlidir.

    Bebeğin ilk aşısı anne sütü

    Doğum sonrası uyumu normal olan bebeklerin ilk muayenesi doğum salonunda yapılabilmekte olup, bu sırada yarık dudak, damak, makatın gelişmemesi ve parmak sayılarında farklılık gibi anomalilerin de kontrolü sağlanmaktadır. Tüm kontrolleri yapılan bebek anneye gösterildikten sonra doğum salonunda anne memesine tutulması gerekir. Emzirme ne kadar erken başlarsa, süt de o kadar erken gelir. Bebeği mikroplara karşı koruyan hücre ve antikorları içeren anne sütü doğumu izleyen günlerde çok zengindir. Anne odasına alındıktan sonra doğumu izleyen bir saat içinde bebeğin mutlaka emzirilmesi gerekmektedir.

    Sezaryanla doğan bebekler adaptasyon sorunu yaşıyor

    Bebeğin ilk 48 saatinde sık karşılaşılan sorunlardan birisi de sarılıktır. Zamanında doğan bebeklerin yüzde 60’ında, erken doğan bebeklerin ise yüzde 80’inde sarılık görülmektedir. İlk 24 saatte meydana gelen sarılıklar patolojiktir ve izlenmesi gereklidir. Fizyolojik sarılık ise ikinci veya üçüncü günde ortaya çıkarak yaklaşık bir-iki hafta sürmektedir. Anne ve bebek arasında kan grubu uyumsuzluğu varsa bu durumun da yakından izlenmesi gerekmektedir. Bebekler kendilerini normal doğuma hazırladıkları için, sezaryen ile doğumda bebekler dış dünyaya adapte olmakta zorlanabilmektedirler. Bebekler ilk idrarını doğumdan sonraki 24 saat, ilk kakayı da 48 saat içinde yaparlar. 48 saat içinde kakanın yapılamaması, barsaklarda tıkanıklık olasılığını düşündürdüğü için mutlaka hekime başvurulması gerekmektedir. Doğumu izleyen günlerde kakanın koyu yeşilimsi-siyah renkte olması da normal kabul edilmektedir.

    Erken doğumlarda risk artıyor

    Doğumdan sonraki ilk dakikada oksijenlenme süreci gecikirse başta beyin olmak üzere tüm organlar zarar görür. Beyin oksijensiz kaldığında havale görülebilir. Bu durumun sonucunda bedensel ve zihinsel gelişim geriliği ile epilepsi, okul başarısızlığı ya da spastisite gibi ileriye dönük pek çok sorunla karşılaşılabilir. Erken müdahale edilerek yoğun bakım ünitesine alınan bebek 24-28 saat içinde iyileşebilmektedir. Erken doğan bebekleri yaşamın ilk 48 saatinde daha fazla sorun beklemektedir. Erken doğum yapacak olan gebelerin mutlaka yenidoğan ünitesi bulunan merkezleri tercih etmesi gerekmektedir. Anne karnındayken kalbinde veya akciğerinde gelişim bozukluğu belirlenen, barsaklarında tıkanıklık, böbreklerinde anomali saptanan bebeklerin yenidoğan yoğun bakım ünitesi olan merkezlerde doğması önem taşımaktadır.

  • Emzirirken ilaç kullanımı (1)

    Emzirirken ilaç kullanımı (1)

    Emziren bir annenin en çok merak ettiği konulardan birisi de, hastalandığı zaman hangi ilaçları güvenle kullanabileceğidir. Aslında çok genel olarak baktığımızda bu konunun biraz abartıldığını söyleyebiliriz. Çünkü kesinlikle kullanılmaması gereken veya annenin sağlığı için mutlaka kullanılacaksa emzirmenin kesilmesi gereken ilaçlar bir elin 5 parmağını geçmez. Yalnız nadiren gebelikte güvenli olan bir ilacın emzirirken güvenli olmayabileceğini de eklemekte fayda görüyorum.

    Bu yazıdaki amacımız kalabalık listelerle kafanızı karıştırmak yerine bu konudaki genel prensipleri vererek sizleri biraz olsun rahatlatmak ve günlük hayatımızda sıkça kullanılan ilaçları alırken emzirme durumu hakkında bilgi vermek. Çünkü çok ayrıntılı listeleri vermek ancak bir kitap yazarak mümkün olabilir.

    Bebekler büyüdükçe ilacı vücutlarından atma kapasiteleri de artar, bu nedenle, anne sütü alan bir bebek prematüre veya düşük doğum ağırlıklı değilse ve 30 günden büyük sağlıklı bir bebekse genel olarak biraz daha rahat olabiliriz. Ancak prematüre ve düşk doğum ağrılıklı bebeklerde çok dikkatli olmak gerekir. İlacın bebekte yapacağı etkileri anneye ait faktörler, bebeğe ait faktörler ve ilacın tipi tayin eder. Bebeğin günlük aldığı toplam süt miktarı da yine bunu belirleyen faktörler arasındadır. Bu durumda 8, hele de 10 aydan büyük yoğun ek gıda alan bebeklede yine biraz daha rahat olmak mümkündür.

    Krem-pomat tarzı sürme ilaçların, burun damla ve spreylerinin veya soluma yoluyla alınan spreylerin direk kana ve dolayısıyla anne sütüne geçme olasılığı daha az olduğu için, bu tür ilaçlar emziriken en güvenli gruptur. Ağızdan alınan ilaçlara gelince vitamin-minerlaler, basit ağrı kesiciler ve çoğu antibiotiğin güvenli olduğunu söyleyebilirim. Bununla ilgili istisnaları ve daha nadir kullanılan diğer ilaç gruplarına da başka bir yazımızda değineceğiz.

    Kaynak: http://www.medsafe.govt.nz/Profs/PUarticles/lactation.htm#Calculation

  • Yenidoğan döneminde beslenme

    Bebeğin doğumdan sonraki ilk bir ayı yenidoğan dönemi olarak adlandırılır. Bu dönem hem bebek hem de anne açısından çok önemli bir dönemdir. Anne ve bebek arasındaki ilişkinin temelleri bu dönemde atılır.

    Doğumdan sonraki ilk birkaç saat çok önemlidir. Bu dönem yenidoğan bebeğin en aktif olduğu dönemdir. Bebek mümkün olan en kısa sürede anne memesine getirilmeli ve en az 10-15 dakika aktif emmesi sağlanmalıdır. Bebeğin memede kalması aktif olarak emdiği anlamına gelmez. Öncelikle bebeğin memeyi tam kavradığından emin olmak gereklidir. Mümkünse önce annenin rahatı sağlanarak meme hafifçe aşağıya doğru yönlendirilmelidir. Meme başı ve etrafındaki kahverengi kısmın büyük bir kısmı bebeğin ağzını dolduracak şekilde kavraması sağlanmalıdır. Bu durum hem bebeğin etkin emmesi, hem de annenin meme başı çatlağı oluşumunun azaltılması açısından önemlidir. Bebek sol memeyi emerken anne sağ elinin 4 parmağı memenin altında olacak şekilde memeyi desteklemeli başparmağı ile de arada göğsü yukarıdan aşağıya doğru sıvazlayarak hem süt akışını sağlamalı, hem de bebeğin burun deliğinin açık olmasını sağlamalıdır. Arada işaret parmağı ile bebeğin çenesine dokunarak da uyaran vermekte fayda vardır.

    Doğum sonrası ilk günlerde süt az geldiği için bebek çabuk yorulabilir, bu yüzden ara ara bebeğe uyarı verilerek ve göğüs sıvazlanarak bebeğin uyumasına fırsat verilmeden emzirme süresi en az 10-15 dakika olmalıdır. Bebek emerken ara ara 5-10 saniyelik dinlenmesi normaldir. Ancak bu süreyi çok uzatıp uykuya geçmesine müsaade edilmemelidir. Bir meme emzirildikten sonra bebeğin gazı çıkarılmalı, altı değiştirilmeli; sonra diğer memeye geçilmelidir. İkinci memeye geçmeden önce 15-20 dakika kadar ara verilmesi bebeğin gazını çıkarması, çiş-kaka yaparak karnının biraz boşalması ve yediğini biraz sindirmesi için bebeğe zaman verecektir. Bu sürenin sonunda bebeğin altını değiştirmek ikinci memeye geçmeden önce tekrar uyanmasını sağlayacaktır. Yani beslenme ve bebeğin bakımı için toplam 1 saat kadar süre ayrıldığında ve bu süre etkin olarak değerlendirildiğinde bebek iyi beslenmiş ve rahatlamış olduğu için ikinci memeyi emdikten sonra yaklaşık 1,5-2 saat uyuyacaktır.

    Doğum sonrası 3-7. günler arası bazı problemler görülebilir. Bu dönemde anne eve çıktığı için biraz yorgundur. Yeni anneliğin şaşkınlığına bir de meme başı problemlerine bağlı ağrı da eklendiği için bazen emzirme eziyet haline dönüşebilir. Doğru emzirme tekniklerinin uygulanması bu durumun biraz daha hafif atlatılmasını sağlayabilir. Ancak bu dönemde süt yapımı çok arttığı için memelerde gerginliğe bağlı ağrı olabilir. Bebek bazen gerginlikten dolayı memeyi kavramada zorlanabilir ve süt çok olmasına rağmen bebek aç kalabilir. Bu durumda yine öncelikle bebeğin doğru şekilde emzirildiğinden emin olunmalıdır. Eğer bebek emme sonrası huzursuzlanıyorsa, memeye geldiğinde hemen uyuyor, yeterince ememiyorsa, çok kısa aralıklara emmek istiyorsa yeterince beslenemiyor olabilir. Bu durumda beslenme öncesi anne memesi sağılarak biraz yumuşatılır ve süt akışı başladıktan sonra bebeğe meme verilirse daha başarılı olunacaktır.

    İlk 7-10 günü başarılı bir şekilde atlattıktan sonra bebek yaklaşık 2-3 saatte bir düzenli olarak emiyor ve uyuyorsa sonrasında genelde artık uyarı vermeye gerek kalmaz. Bebek artık güçlendiği ve süt yapımı da bebeğe uygun şekilde düzenleneceği için bebeği aynı düzende emzirmeye devam etmek genel olarak bebeğin yeterli beslenmesini sağlayacaktır. Düzenin devam etmesi 15-20 günlükken başlayacak gaz sancısı döneminin biraz daha rahat atlatılması açısından da önemlidir.

    Tüm annelere ve anne adaylarına; bebeğinizle birlikte yeni hayatınıza güzel bir başlangıç yapmanız dileğiyle.