Etiket: Anne

  • Cinsel Eğitim Ne Zaman Başlar?

    Cinsel Eğitim Ne Zaman Başlar?

    Cinsel eğitim anne karnında başlar. Bebeğin cinsiyetine göre annenin bebeğe verdiği olumlu ya da olumsuz duygu ilerde bebeğin cinsel kimliğine de ciddi anlamda etkiler. 0-6 yaş çocuklarında gelişim üç evreden oluşur;

    1- ORAL DÖNEM (0-18 AY)

    Bu dönemde anneyle bebek bir bütündür hatta bebek altıncı aya kadar anneyi kendi parçasıymış gibi düşünür. Bebeğin ihtiyaçları tam ve zamanında giderilmeli anneden bağlanma duygusunu tam anlamıyla almalıdır. Bebek altıncı ayından sonra artık kendi bedeninin kendi varlığının annesinden ayrı bir parça olduğunun farkına varır. Burada annelerin yapması gereken en önemli şey onu aynalamak yani bebeğinin varlığını hissedip ona da hissettirmesi ve onun yaptığı her doğru davranışı onaylaması çok önemlidir. Anne bebeğini karşılıksız koşulsuz sevmeli ve her ihtiyaç duyduğunda bebeğinin yanında olmalıdır. Bebeğini emzirirken gözüne bakışı, onu tutuşu ve o andaki ona verdiği duygu bebeğin kişilik gelişimindi birebir etkilidir. Altını değiştirirken “ne kadar da kötü kokuyorsun, yine mi çiş yaptın “ şeklinde olumsuz şeyler söylememelidir.

    Çünkü bebekler-çocuklar somut düşündükleri için (egosantrik düşünce yapısına sahip oldukları için) bedeninden çıkan her şey için de yine kendi bedeninin bir parçasıymış gibi düşünür ve çişine söylenen olumsuzlukları kendine söyleniyormuşçasına algılayabilir. Bu duygu da onda “istenmiyorum, kabul görmüyorum” düşüncesine neden olabilir. Bebekler beş altı aylıkken diş çıkarırlar, sekiz dokuz aylıkken sürünmeye başlayabilirler ve on, onikinci aylarda da yürümeye başlarlar (bu her çocukta farklılık gösterebilir). Aslında bu artık anneden ayrışma bağımsızlaşmaya atılan ilk adımdır. Ona optimal yakınlık uzaklık mesafesini yani güvenme duygusunu vermesi çok önemlidir. İlk yürümeye başladığı zamanlarda düşüp kalkmasına olumlu ya da olumsuz çok aşırı tepkiler verilmemelidir.

    Yine bu dönemde anne bebeğiyle kesinlikle yatmamalı ilk altıncı aya kadar bebeğin beşiği annenin odasında olması ve daha sonra bebek başka bir odaya ayrılması bebeğin kendine olan bağımsızlığını güvenini kazanması anlamına da gelir ve böylelikle anne babanın yaşadığı cinsel ilişkiye tanık olmamış olur. Bu tanıklık çocuğu cinsel kimliğini olumsuz etkileyen faktörlerden biridir.
    Bebeği memeden kesme ise birinci yaşın sonunda olmalıdır. Keza diş çıkarıp yürümeye başlamasıyla aslında onun bağımsızlığını kazanması ama bir yaşından daha uzun süre emzirilmesi onu yine anneye bağımlı kılması anlamına gelir ki bu da çocukta bağlanma problemlerine neden olabilir.

    2- ANAL DÖNEM

    18-36 arası ayları içerir. 0-18 ayını sağlıklı bir şekilde geçiren bir çocuk artık yürüyebilen ve ihtiyaçlarını karşılayacak kadar konuşabilen bir duruma gelmiştir. Bedenen ve ruhen gelişimini tam anlamıyla kazanan bir çocuk artık tuvalet eğitimini almak için hazırdır. Tuvalet eğitimi de 18-36 ayları içerisinde verilmelidir. (erken ve geç kalınmış tuvalet eğitimi çocuğa biyolojik ve psikolojik zararlar verir.)
    • Çocuk çişinin geldiğini hissettiriyor ve hatta söylüyorsa
    • Çocuk çişini saklanarak yapıyorsa ( utanma duygusu)
    • Çişini uzun süre tutuyorsa
    • Sabah altı kuru uyanıyorsa, artık tuvalet eğitimi verilmeye başlanabilir.
    Çocuklara tuvalet eğitimi verilirken de baskı, zorlama, dayak, olumsuz cümleler kesinlikle kullanılmamalıdır. Kız çocuklarında annenin model olması, erkek çocuklarında da babanın model olması ve bunun normalleştirilmesi, sakin ve sabırlı bir şekilde yapılması çok önemlidir. Tuvalet eğitimini de tam anlamıyla alan çocuk artık bağımsızlaşmıştır. Bağımsızlaşan bu çocuğa yapabileceği sorumlulukları almasına izin verilmeli ve ona her anlamda destek olunursa kendine güvenli ve sağlıklı bir kişilik geliştirebilir.

    Çocuklar cinsel organlarını tuvalet eğitimi sırasında daha iyi tanır ve ilgilenirler. Tuvaletini yaparken tuvaletin mahrem bir yer olduğunu anneden başka kimsenin yanında bulunamayacağını ve özel organlarının anneden başka kimseye gösterilemeyeceği mesajı verilmelidir. Anne çocuğa “çişini yaptıktan sonra beni çağırabilirsin seni kapıda bekliyorum” diyerek çocuğunun çişini kendi başına yapmasını ve bitirdikten sonrasında da ona yardım edip temizliğini sağlamalıdır. Yine bu dönemde çocukla yatılmamalı yatağın ve yatak odasının mahrem olduğu mesajı verilmeli ve çocukların odalarına kapılarını çalarak izin alarak girilmelidir (ebeveynler olarak çocuklarımızın odamıza izinsiz girmelerini istemiyorsak). Yine bu dönemde erkek çocuklarımıza 2-6 yaşlarında sünnet yaptırılmamalıdır (kastre olmak). Sünnet yaşı ya 0-2 yaştır ya da 6 yaşın üzeridir.
    Optimal uzaklık çocuğa verilmeli çocuğun başı beklenmemeli onu görebileceğimiz ve onunda bizi görebileceği mesafede durmak, yanlış sözler kullanmamak özgüvenini geliştirmesinde ve sosyalleşebilmesinde çok önemlidir.

    3- FALLİK DÖNEM (ÖDİPAL)

    2,5-5 yaş dönemidir. Çocuğun her anlamda kendi kendine yetebildiği, yürüyebildiği, koşabildiği, konuşabildiği, yemek yiyebildiği, tuvalet ihtiyacını karşılayabildiği, bedenen ve ruhen kendisini tam anlamıyla ifade edebildiği, anne babaya ihtiyacının azaldığı artık yaşıtlarıyla oyun oynayabildiği, anaokuluna gidip sosyalleşebileceği bir dönemdir. Çok meraklıdır. Keşfetmeyi çok sever ve bolca sorular sorup anne babayı bunaltır. Çocuğumuzun gözünün içine bakılarak konuşmalı her sorusunu erinmeden cevaplandırmalı yine her zamanki gibi ona değer ve önem verdiğimizi onu her koşulda çok sevdiğimizi hissettirmeliyiz.

    Anaokuluna giden çocuklar cinsiyet merakı nedeniyle evcilik oyunları doktorculuk oyunları oynayarak tuvalette birbirlerinin cinsel organlarına bakarak aradaki farkı anlamaya ve sorgulamaya başlarlar.

    Dört yaşından itibaren utanma duygusu hem davranışlarla çocuğa hissettirilmeli genital bölgelerinin açık olmamasına ilişkin davranışlar çocuğa hissettirilmeli ebeveynler kendileri de bu davranışları uygulayarak çocuğa örnek olmalıdır. Dört yaşındaki bir çocuk artık bağımsızlaştığı için ona iyi dokunuş ve kötü dokunuş oyunu ile bedenimizi nasıl koruyacağımızı öğretebiliriz(uygulamalı olarak anlat).

    CİNSELLİKLE İLGİLİ ÇOCUĞUMUZUN SORDUĞU SORULARA NASIL CEVAP VERMELİYİZ?
    1- Çocuğunuz soru sorduğunda cevap verin.
    • “Büyüdüğünde sana söylerim” veya “ Sen nereden duyuyorsun böyle şeyleri “ diyerek onu engellemeyin.
    • Çocuğunuz bir daha sormayabilir ve güvenilir olmayan kaynaklardan yanlış şeyler öğrenebilir.
    • Çocuğunuza soru sorması nedeniyle memnun olduğunuzu belli edin. “Bu soruyu bana sorduğun için teşekkür ederim” diyerek onu ödüllendirin.

    2- Döllenme ve doğum hakkında konuşurken şüpheli, belirsiz veya gerçek olmayan ifadeler kullanmayın.
    • Çocuğunuz insanlar hakkında öğrenmek isterken hayvanları örnek olarak vermeyin.
    • Bu kafa karıştırıcı, baştan savmacı bir tutumdur.

    3- Çocuğunuz soru soracak kadar büyükse doğru yanıtları ve doğru sözcükleri öğrenecek kadar da büyüktür.
    • Çocuğun ne sorduğunu anladığınızdan emin olun.
    • Çok fazla bilgi veriyor olmaktan korkmayın yaşına ve gelişim düzeyine göre sorularını cevaplandırın.
    • Soruyu sorulduğu zaman yanıtlayın.
    • Sorunun cevabını tam anlamıyla bilmiyorsanız biraz ondan zaman isteyin.

    4- Bilgilendirirken yaşına uygun resim ve kitaplar kullanın.
    • Benzetmeler kullanırken dikkatli olun.
    • Çocuklar soru sordukça sorularını doğru ve anlaşılabilir bir şekilde cevaplarsanız ya da bir şekilde cevaplanırsa hem merakı giderilecek hem de arkadaşlarından yanlış bilgi edinmeyecektir.
    • Çocuğunuza bilgi verirken penis vajina yumurta sperm terimlerini kullanmaktan çekinmeyin.

    CİNSEL EĞİTİM NEDEN BU KADAR ÖNEMLİDİR?

    • Cinsel eğitimi sadece cinsel bilgilerin verildiği cinsel ve üreme organlarının tanıtıldığı ve doğum olayının anlatıldığı bir konu olarak algılamak yanlıştır.
    • Cinsel eğitim sayesinde çocuk kendi bedenine ve karşı cinsin bedenine saygı duymayı öğrenir.
    • Bu durum, ileriki yaşantısında kendi cinsiyetindekilerle ve karşı cinsten kişilerle sağlıklı, düzeyli iletişim kurmasına neden olur.
    • Çocuğun kendi bedenini ve özelliklerini tanıması kendine güvenini artıran bir özelliktir.
    • Cinsel eğitimi aşama aşama ve yaşına uygun alan çocuğun sonraki yaşamında karşı cinsle kurduğu ilişkilerde daha dengeli olduğu bilinmektedir.

  • Boşanma Kararı Çocuklara Nasıl Anlatılmalı

    Boşanma Kararı Çocuklara Nasıl Anlatılmalı

    Farklı sebeplerle bir araya gelen aile üyeleri zamanla aralarında anlaşmazlıklar, uyuşmazlıklar yaşayabilirler. Sorunlu devam eden bir evlilik için kimi zaman en iyi çözüm o evliliği sonlandırmaktır. Ebeveynlerin yaşadığı ayrılık sonrası çocuk veya çocuklar anne babanın birlikte göstereceği sevgi, ilgi, paylaşım ve dayanışma içindeki iletişim kurabilme becerilerinden yoksun kalacaktır.

    Boşanma kararı almış ebeveynlerin bu kararını uygularken çocuklarının ruh ve beden sağlığını düşünmeleri gerekir. Bu kararı almadan önce çocukların anne ve babalarının tartışmalarından uzak olması yapılması gereken ilk aşamadır. Çocuklar mümkün olduğunca tartışmalardan uzak tutulduktan sonra sırada boşanma kararının çocuklara bildirilmesi gelmektedir. Çocuklara boşanma kararını anne ve baba birlikte, eşit konuşma hakkı alarak vermelidir. Çocuklarla bu konuşmayı yaparken öncelik, çocukların önceki yaşamının değişmeyeceğine dair sevgi ve güven bağlarının kurulmasıdır. Hayatlarında bir değişikliğinin olmayacağına, çocuğunun velayetinin hangi ebeveyninde olursa olsun diğer ebeveynine istediği zaman ulaşabileceğine, çocuğun ebeveynleriyle birlikte sağlıklı vakit geçirileceğine dair güven çerçevesinin içine çocuklar alınmalıdır. Çocukların verdiği tepkilere göre konuşma gidişatı izlenmelidir. Çocukların yaşı, gelişim seviyesi, o yaşa gelinceye dek yaşadıkları, içinde bulunduğu kişilik durumuna göre ayrılık nedenleri anlatılmalıdır fakat yine de çocuğa tüm bu bilgilendirme yaparken çocuğun kaldıramayacağı, sindiremeyeceği fazla bilgilendirmelerden uzak durulmalıdır. Çocukların soracakları sorulara dürüstçe cevaplar verilmeli, soruların cevapları sonraya bırakılmamalı veya çocuklar “şimdilik cevaplar”dan uzak tutulmalıdır. Çocukların bir kısmı bu konuşmadan sonra anne ve babasının kendisinin yüzünden ayrıldığını düşünüp yaptığı yaramazlıklara ve sorumluluklara yönelik davranış değişikliğinde bulunabilir, bir kısmı da anne ve babasını yeniden barıştırmaya yönelik girişimlerde bulunabilir.

    Boşanma sonrası düzen değişikliği yaşayan çocuklar ebeveynlerinden duygusal destek beklemektedir ama özellikle boşanmanın ilk evrelerinde ebeveynler de yaşanılan bu sürece dair adaptasyon aşamasında olduğu için çocuklarda yoksunluk görülebilir. Sevgi, güven eksikliği yaşayan bu çocuklar ebeveynlerinden alamadığı yardımı arkadaşlarından, akrabalarından, öğretmenlerinden almaya çalışır. Bilinçli anne babalar boşanma kararı almadan önce bu durumu psikologlarla görüşüp ne yapılacağına dair fikir alıp çocuğunun yardım almasını sağlayarak bu dönemi atlatmasını sağlarlar. Eğer çocuk bu aşamada psikolog desteği alıyorsa boşanma sürecinde yaşanması olası sıkıntılardan daha kolay aşımı söz konusu olacaktır.

  • Çocuklarda beyin gelişimi ve korunması

    BEYNİN YAPISI

    Beyin yapısı ve fizyolojisi itibariyle oldukça karmaşık ve hassas olduğu için vücudumuzun en iyi korunan organıdır. Oluşum açısından diğer memeli hayvanlarla benzerliklerimiz olmasına rağmen insan beyni insanı diğer bütün canlılardan farklı kılar. Merkezde beyin olmak üzere bütün vücudumuzu bir ağ gibi saran bu muhteşem sistem farklı gelişim basamakları ve donanıma ihtiyaç duyar.

    Bir memeli hayvan (örneğin inek yavrusu) doğumdan çok kısa süre sonra ayağa kalkıp annesini emmeye ve yürümeye başlamasına rağmen insan yavrusu sinir sistemi yeterince gelişmemiş olarak doğar ve ebeveynlerine bağımlıdır. Beynin ve sinir sisteminin ana işlevsel gelişimi doğum öncesi son iki ayda başlamak üzere en önemli gelişim aşamaları doğum sonrasında tamamlanır. Genetik yapı ve çevresel etmenlerin katkılarıyla beyindeki sinir hücreleri (nöronlar) yeni deneyimlerle iletişimini kuvvetlendirir ve beyin giderek olgunlaşır.

    BEYNİN FİZİKSEL OLARAK KORUNMASI

    Beyinin sağlıklı gelişimini tamamlayabilmesi için yapısal, fizyolojik ve fonksiyonel olarak korunmalı ve hem gerçek hem mecazi anlamda iyi beslenmelidir.

    Beyinin oluşumu ve gelişimi anne karnında başlar. Gebeliğin ilk üçüncü haftası sonunda oluşmaya başlayan beyin doğuma kadar gelişimini devam ettirir. Sağlıklı bir gebeliğin sürdürülmesi ve zamanında tamamlanması bütün vücut organlarının olduğu gibi beyinin de sağlam olması için kaçınılmazdır.

    Zamanından çok erken doğum, annede çatı uygunsuzluğu, bebeğin anne karnındaki yerleşim anormallikleri (örn. makat gelişi), kordon dolanması, annede hipertansiyon, diyabet gibi hastalıkların olması, çoklu gebelikler, zor ve uzamış doğumlar, doğum travmaları yenidoğan bebeğin beyninde oksijensiz kalmaya neden olabilecek ve hasar yaratabilecek riskli durumlardır. Uygun yaşta gebelik, doktor kontrolünde gebelik takibi, annenin sağlıklı beslenmesi, gebelik süresinde annenin ilaç, radyasyon, travma ve enfeksiyonlardan korunması fetüs beyninin korunması için alınacak başlıca önleyici tedbirlerdir. Gelişmiş bebek yoğun bakım ünitelerinde uygulanan başın soğutulması (hipotermi) tedavisi sorunlu doğan ve beyin hasarı açısından risk altında ki bebekler için beyni koruyucu en etkin tıbbi tedavidir.

    Fiziki yapı kafatasının kompakt anatomisi sayesinde koruma altındadır. Ancak başta travmalar, bazı ilaçlar, zehirler hasar verebilmektedir. Bu hasarları daha olmadan bazı basit tedbirler ve öngörü ile önleyebilmek mümkündür. Örneğin yeni hareketlenen bir çocuk için evde eşyaları çarpmaya karşı ayarlamak, ev kazalarına karşı tedbir almak, açılır çekmece, elektrik prizleri, pencere ve kapıları muhafaza etmek, düşebilecek dolapları ve ev eşyalarını duvara sabitlemek bunlardan bir kaçıdır. Otomobilde bebeklerin bebek koltuğu olmadan, küçük çocukların emniyet kemeri takabilecek yaşa gelmeden ön koltukta seyahat etmemesi, bisiklet sürerken kask kullanılması, çok soğuk ve çok güneşli yerlerde başına şapka takılması da dışarıda beyni fiziki korumak için alınması gereken tedbirlere örnek oluşturur.

    SAĞLIKLI ÇOCUK YETİŞTİRME

    Doğumdan sonra çocuğun büyüme gelişmesini etkileyen en önemli faktör beslenmedir. Yeterli beslenmeyen, yanlış beslenen bebeklerin beyin gelişiminin durduğu bilimsel olarak gösterilmiştir. Anne sütü dışında beyni geliştiren özel bir besin yoktur.

    Daha çok yaşa uygun, vitamin ve minerallerden zengin, doğal ve dengeli bir beslenme önerilir. Bugün gelişmiş ülkelerde çocuklar daha iyi beslenmekte, daha iyi sağlığa uygun koşullarda büyümekte, hastalıklardan daha iyi korunabilmekte, daha iyi eğitim görmüş anne-babalar tarafından büyütülmektedir. Ülkemizde de zaman içinde bu çarpıcı gelişme çocukların büyüme ve gelişiminde önemli bir rol oynamakta, olanakların ve ebeveynlerin farkındalığının artması ile geçmiş yıllara göre vücut ve beyin açısından daha sağlıklı çocuklar yetiştirmekteyiz.

    SOSYAL MEDYADAN BEYNİN KORUNMASI

    Çocukların beyni ilk iki yaşta en hızlı olmak üzere keşfetmeye ve öğrenmeye odaklı yoğun bir yapılanma içindedir. Kendinin farkında olma, vücut parçalarının keşfi, etrafını tanıma, yabancı olanı ayırt etme, kendini ifade etmeye başlama, kaslarını kontrol etme-yönetme, hareketlenmeye başlama ve dünyayı keşfetme aşamalı olarak gelişir.

    Bütün bunlar algılarının artması, elde ettiklerini analiz edebilmesi ve tepki gösterebilmesiyle mümkün olur. Özellikle bu dönemde doğal olmayan aşırı uyaranlar sağlıklı duyusal gelişimi etkiler. Her yeni doğan bebek insanlığın bugüne kadar olan birikimi ile karşılaşır. Televizyon, tablet, telefon vs. ekranları ve programlarının hızlı akışı bu dönemdeki bir çocuğun algı ve analiz edebilme kapasitesinin çok üzerindedir.

    Gördüğünü algılayabilmek ve anlama sırasında çok yoğun bir çaba sarf eder ve geri kalan dünyaya algılarını ve duyularını kapatır. Aşırı odaklanma yaşar. Çocuğun böyle programlar karşısında sabitlendiğini gören ebeveynler (sağlıksız bir tercih ile) çocuğu sakinleştirmek ve yemek yedirmek için bu programları (örn reklamlar) kullanırlar. Oysa çok fazla odaklanmaya çalışmak beyni yorar ve beyin sağlıklı gelişimini kısıtlar. Sonuçta devam eden bu durum çocukların ciddi iletişim ve dil problemlerine, sosyalleşme, öğrenme ve analiz yeteneklerinde sorunlara yol açabilir. Bu nedenlerle çocukların İlk iki yaştan önce mobil cihazlarla ilişki kurması tavsiye edilmez.

    BEYNİN SOSYAL ANLAMDA KORUNMASI ve AİLE

    Gelişmekte ve dünyayı tanımakta olan çocuk beyni soysal ve psikolojik anlamda da korunmalıdır. Ailesinde şiddet olan, sözlü veya fiziksel şiddete maruz kalan ve sevgiden yoksun büyüyen çocuklarda beyin gelişiminin geri kaldığı bilimsel çalışmalarla kanıtlanmıştır. Öte yandan çocuk yetiştirmede mutlu ve bilinçli bir annenin çocuğa verebileceği katkılar çok fazla olur. Günümüzün değişen şartları nedeniyle iş-güç, sosyal medya ve trafik çok fazla vakit harcamaya ve çocuklara ayrılması gereken zamanın azalmasına yol açmaktadır.

    Her şeye rağmen ülkemizde geleneksel alışkanlıklar nedeniyle annelerin çocuklarıyla olabildiğince vakit geçirdiğini genelde toplumsal bir sorun olmadığını görüyoruz. Asıl bu konuda babalara çok iş düşmektedir. Çocuk yetiştirmede bütün yükü anneye bırakmamalı babalar da sorumluluk almalıdır. Çocukların beyin gelişiminde annenin rolü çocuklar tarafından kanıksanmıştır. Fakat babaların çocuklarla zaman geçirmesi, oyun oynaması, rol model olması ve eğitimine katkıda bulunması çocukların beyin gelişimde önemli fark yaratır. Aile içi ve dışı iletişimin iyi olması çok önemlidir. Mutlu ebeveynler mutlu çocuklar yetiştirir.

  • Çocuk Cinayetlerinin Altında Ne Var?

    Çocuk Cinayetlerinin Altında Ne Var?

    İstanbul Fatih’te bir babanın 9 yaşındaki oğlunu öldürmesi ardından benzer bir haber Adıyaman’dan geldi. Adıyaman’da Z.S isimli anne tedavi altında olan 4 yaşındaki kızını boğmaya çalışarak, küçük kızın beyin ölümüne sebep oldu.

    Yaşanan son olay çocuk cinayetlerini yeniden gündeme getirdi. Peki son zamanlarda sıkça karşımıza çıkan bu dehşetin altında ne yatıyor? Çocuk katili olan anne ve babalar cinayeti hangi psikoloji içinde işliyor?

    Çocuk katili olan anne babaların analizini yapabilir misiniz?

    Şiddete maruz kalanların ve şiddete tanıklık edenlerin şiddet gösterme eğilimlerinin daha yüksek olduğunu düşünüyoruz. Şiddet uygulamanın bireysel nedenlerine de bakmamız gerekir. Şiddete meyilli kişilerin aşırı kontrolcü, empati kuramayan, dürtü kontrolü bulunmayan, kuşkucu, aşırı tepki gösteren, ego zayıflığı bulunan veya anti-sosyal kişilik bozukluğu olan bireyler olduğunu araştırmalar göstermektedir.

    Anne ve babalar çocuklarını nasıl öldürebiliyor ya da nasıl bir ruh hali içerisinde bu yolu denemeye karar veriyor?

    Bu soruya birden fazla cevap vermek mümkün. İlki annenin toplumdan dışlanma korkusu olabilir. Özellikle gayri resmi birliktelik sonucu olan çocukların (tecavüz, istenmeyen gebelik vb.) çocuk yaşta anne olan ve bakım verme becerisi bulunmayan anneler, toplum tarafından dışlanacağını düşünerek bu yola başvurabiliyor.

    Bir diğer neden ise çocuğa bakacak maddi durumun olmaması. Özellikle baba tarafından kabul edilmeyen gebeliklerde veya babanın ilişkisini bitirmek istemesi sonucunda annelerin bu yola başvurduğunu görebiliyoruz.

    Tabi ki bu durumun altında yatan psikolojik nedenleri de göz ardı edemeyiz. Özellikle ergenlik çağı ve beliren yetişkinlik döneminde yaşanılan hamileliklerde annenin psikolojik iyilik durumuna bakılmalı. Çocukluğundan itibaren şiddet mağduru olan annenin, istenmeyen veya hazır bulunuşluğu tamamlanmamış gebelik sürecine başlaması ruhsal durumunu olumsuz etkilemektedir.

    Bir insanı çocuk katili olmaya iten ne olabilir?

    Gelişim bebeklikten başlayıp ölüme kadar devam eden bir süreçtir. Bu süreçte özellikle ilk çocukluk, erken çocukluk ve ergenlik döneminin bireyin yetişkinlik dönemindeki davranışlarında önemli etkileri olduğunu düşünüyoruz. Olumsuz yaşam deneyimlerine, aile içi şiddete, ihmal ve istismara maruz kalan çocukların diğer çocuklara oranla yetişkin olduklarında şiddet meyilli, anti-sosyal davranış örüntüleri görülen veya psikiyatrik rahatsızlarının daha fazla ortaya çıkabileceğini söyleyebiliriz.

    Hamilelik süresi ve doğum sonrasında annelerle yapılan araştırmalarda ülkemizde doğum sonrası depresyonun (postpartum) yaygın olduğunu görüyoruz. Hamilelik öncesi ve sonrasında, çocuklu bir hayata başlangıç, bireyin yeterlilikleri, korkuları, kaygıları veya eksiklikleri konusunda mutlaka psikolojik destek almalarını öneriyoruz.

  • Korkular

    Korkular

    Bilinmeyen şeyler korkutucudur. Özellikle anne babadan ayrı kalmak küçük yaşlarda çocukta korku yaratır. Anne babalar bilmeyerek çocuklarında korkular oluştururlar. Anne çocuğunun yaramazlık yapmasını engellemek için “yaramazlık yaparsan bırakır giderim”, “seni dilenciye veririm” şeklinde korkutmaya çalışır. Çocuklar için en dayanılmaz korku anne babadan ayrı kalmaktır. 4 ile 6 yaş arasında korkular çok fazladır.

    Çocuklar anne babalarının veya büyüklerinin uslu dursunlar diye uydurdukları şeylerin gerçek olduğuna inanırlar. Büyükler korkuyu bir disiplin aracı olarak kullanmaktadırlar. Anne baba¬lar veya büyükler yaramazlık yapan, uyumayan çocuğu “öcü gelir” diye korkuturlar. Ancak bu kolay bir yoldur. Çünkü bunu duyan çocuğun hemen sesi kesilmektedir. Hatta korkutmanın dövmekten daha fazla yaptırım gücü vardır. Özellikle doktorla korkutulan çocuklar hastalandıklarında anne baba çok zorlanır. Yemeğini yemeyen çocuğa “şimdi ilaç veririm” şeklinde yapılan korkutma ise ilaç alması gerektiğinde aşılmaz sorunlar yaratır. Örneğin, iğneci veya hemşireyle korkutulan çocuklar aşı olacaklarında çok korkarlar, tepki gösterirler. Bir başka sorun yaratan korku da sünnetçi korkusudur.

    En küçük şeyden korkan, paniğe kapılan, kendine güvenini kaybeden anne babaların çocukları da onlara benzerler. Anne bazen çocukların peşinde “aman düşecek”, “hastalanacak”, “dayak yiyecek” şeklinde düşüncelerle çocuğu kısıtlar, engeller, aşırı koruyucu, kollayıcı tutuma girer. Çocuğu çevrenin, insanların tehlikeli olduğuna inandırır. Çocuk fazla korunduğu için beceriksiz ve pısırık hale gelir.

    Bazen de korkutma Tanrı’yı işin içine karıştırarak olur: “Tanrı seni cezalandıracak” gibi sözler, çocuk Tann’yı kafasında nasıl canlandıracağını bilmediği için, onda daha fazla korku geliştirir.

    Bir de duruma bağlı olan korkular vardır. Örneğin eve hırsız girmesi, çocuğun kaza geçirmesi gibi durumlar, çocukta korku durumları ortaya çıkarır. Böyle durumlarda çocuğun korkusu dinlenilmeli, ciddiye alınmalıdır. Annenin aşırı koruyucu ve kollayıcı tutumundan vazgeçebilmesi için bir çocuk psikoloğundan yardım alınmalıdır.

    GECE KORKULARI

    4-6 yaşları arasında çocuklar korkulu rüyalar görürler. Bu gibi durumlarda çocuk anne babanın odasına gelir ve onlarla yatmak ister. Bu durumda çocuğu azarlamak, kızmak sakıncalıdır. Çocuğu alıp odasına götürmek ve dalıncaya kadar birlikte kalmak onu sakinleştirmeye çalışmak gördüklerinin gerçek olmadığını anlatmak uygun olacaktır.

    Çocuk anne babanın cinsel ilişkisine tanık olmuş ise, bunu annesinin saldırıya uğraması şeklinde yorumlayabilir. Bu olaydan dolayı ya annesini korumak için ya da bu olayın yeniden olmaması için annesiyle yatmak ister. Uykuya dalmak istemez ya da anne babanın büyük kavgalarına şahit olmuş çocukta “eğer uyursam yine kavga ederler, ben önleyemem” şeklinde bir düşünce gelişir. Böyle durumlarda çocuğa kızmamak uykuya dalıncaya kadar yanında yatmak, sakin ve sevecen davranmak uygundur.

    OKUL KORKUSU

    Bu sorun, çocuk ilkokula başladığında ortaya çıkabileceği gibi okulun herhangi bir döneminde de görülebilir. Hatta yuvaya başlayan çocuklarda da görülür. Çocuk anneye âdeta yapışır, onu bir türlü bırakmak istemez, ağlar, annenin yanında kalmasını İstediğinden anne günlerce, sınıfta çocuğun yanında oturur.

    Ya da çocuk birden bire okula gitmek istemez; zorlanırsa, midesi bulanır, kusar, zorlamalara direnir. Yoldan veya okuldan döner gelir. Neşesizleşir, uykusu bozulur, iştahı kesilir. Ödevlere ilgisi kalmaz. Her sabah somatik bir belirti ortaya çıkartır. Örneğin, başı, karnı ağrır veya bulantısı olur, ateşi yükselir, hatta kusar. Evde rahattır. Ağır vakalarda ise çocuk evde bile huzursuzdur. Bunun kaynağı genellikle anneden ayrılma korkusudur. Okul korkusu görülen çocuklar genellikle uslu, sessiz, uyumlu, anneye aşırı bağımlıdırlar. Böyle durumlarda dayak ve korkutmalar sonuç vermez. Bu korku ortaokulda, lisede de görülebilir.

    Anne babalar okul korkusu gösteren çocuğu okuldan uzak tutmamalıdırlar. Evde kalış uzadıkça okula dönüş güçleşir. Anne baba kararlı ve tutarlı davranmaya çalışmalıdır. Öğretmene durum anlatılmalı, işbirliği sağlanmalıdır. Çocuk sınıfa girmese de okula gitmeli, bahçede dolaşmalıdır. Çocuğun korkusu ciddiye alınmalıdır. Okula götürülmesi çözümün yarısı demektir. Birkaç günde düzelmiyorsa, gecikmeden bir psikoloğa gidilmelidir

  • Ergenle başetmenin yolları- kirpiye sarılmak

    Çocukluk ile yetişkinlik arasındaki denem olan ergenlik çoğunlukla hem anne-babalar hem de çocuklar için oldukça zor bir dönemdir. Ergenlik, çocukların kendi kimliklerini oluşturdukları, kendilerini anne-babalarından ayırdıkları ve aile dışında önemli ilişkiler kurdukları bir dönemdir.

    Ergenlik bir yas sürecidir ve mutlu ergen yoktur. Ergenler çocukluktan ayrılmanın yasını yaşarlar. Hüzün, yas,mutluluk iç içedir. Ergenlik değişim demektir, büyümek demektir, başkalaşım ve dönüşüm demektir. Ergenlik bazılarına göre ‘’ikinci doğum ‘’ demektir. Eğer bu dönemde ergenler yaralanırlarsa, bu yaranın izlerini ömür boyu taşırlar. Doğal olan bu süreci anlayarak ve önemseyerek geçirmenin, ergenin kimlik oluşumunda önemli etkisi olur. Anne- babalar için bir ergeni anlamak ve sevmek kirpiye sarılmaktan farksızdır. Kirpiye sarılırken nasıl yaklaşalım, nasıl davranalım?

    DİNLEYİN

    Tamamen farklı görüşte olsanız bile, çocuğunuzu her zaman dinleyin. Anne ve babasının dinlemeye hazır olduğunu hisseden ergen düşünce, duygu ve problemlerini anlatacaktır. Anne ve baba ergenin ilgi alanı ve hobilerinin neler olduğunu merak edip bu konuda ergeni yargılamadan bilgi almaya çalışmak , onun hobileri ile ilgilendiklerini göstermek ergenle iletişimde yarar sağlayacaktır.

    DAVRANIŞ İLE ÇOCUĞU BİRBİRİNDEN AYIRIN

    Sizi rahatsız eden şey ile onu yapan kişiyi birbirine karıştırmayın. Öfkenizi çocuğunuzun tüm kişi olarak varlığına değil davranışları üzerinde odaklamaya gayret edin.

    ÖNEMSİZ KONULARI GÖRMEZDEN GELİN

    Ergen çocuğunuzun görünümü veya davranışları sizi ne kadar rahatsız ederse etsin, sürekli eleştirmekten kaçının. Daha önemli konularda düşüncelerinizi, neyi ve neden tasvip etmediğinizi belirtin ancak onun da sizden farklı görüşte olma hakkına saygı duyduğunuzu gösterin.

    TAKDİR EDİN

    Ergen çocuğunuzun yaptıklarına ilgi gösterin. Onu gerçekten takdir edebileceğiniz fırsatları da görmeye çalışın.

    UZLAŞMA SAĞLAYIN

    Fikir ayrılıkları çıktığında, her iki tarafın da kabul edebileceği bir uzlaşma zemini bulmaya çalışın.En kötü olasılıkla, uzlaşamadığınız konusunda uzlaşın.

    SÜREKLİ SÖYLENMEYİN VE ÖĞÜT VERMEYİN

    Sürekli nutuk çekip söylenmeyin,’’Ben senin yaşındayken …..’’ ile başlayan akıl vermelerden kaçının. Büyük olasılıkla onun yaşındayken onunla ortak yönünüz düşündüğünüzden çok daha fazlaydı. Sürekli öğüt vermek yerine önerilerde bulunmak daha etkili bir iletişim sağlayacaktır.

    ELEŞTİRİLMEYE HAZIR OLUN

    Eleştirilerin hedefi olmaya, yani yaşadığı tüm sorunların, zorlukların nedeni olduğunuz, büyümesine ve eğlenmesine izin vermediğiniz gibi eleştiriler yöneltmesine hazırlıklı olun.

    ÇOCUĞUNUZDAN VAZGEÇMEYİN

    Bu eleştirilerin çoğu yüreğinize işlemesin.Ve çocuğunuzda vazgeçmeyin.Çocuğunuz ‘’evet’’ diyorsa ‘’hayır’’, ‘’hayır’’ diyorsa ‘’evet’’ demek istiyordur unutmayın.Ona sevgiyle sarılırken kirpiye sarılmak gibi acı çekseniz de vazgeçmeyin.

    RUH DURUMU SÜREKLİ DEĞİŞEBİLİR

    Bu yaşlarda, kısmen hormonal değişikliklerden dolayı, kısmen de bu dönemde çok sık yaşanan kaygılara bir tepki olarak ruh durumunda hızlı ve bazen aşırı değişimler olması son derece normaldir. Bunları anlayışla karşılamaya çalışın.

    MUTLU SON

    Ergenliğin son dönemlerinde ergenlerin çoğu anne-babaları ile birlikteliklerinde daha rahat olurlar. Tüm bu dönem boyunca onlara adil ve tutarlı bir şekilde davrandıysanız, büyüme ve olgunlaşmaları için fırsat ve olanak verdiyseniz aile bağları etkilenmeden çıkacak ve yetişkinliğe adım atacaklardır.

  • Hamilelik Kaygıları İle Başa Çıkma Yolları

    Hamilelik Kaygıları İle Başa Çıkma Yolları

    Hamilelik dönemi birçok kadın için mutluluk ve üzüntü, cesaret ve kaygı, yalnızlık ve birliktelik gibi zıt duyguların bir arada olduğu bir duygusal dalgalanma dönemidir. Anne adayı bir yandan heyecanlı bir bekleyiş yaşar ama bu heyecana kaygılar da eşlik eder. Bu dönemde yaşanan korkuların ve kaygıların çoğu son derece olağandır. Bu dönemde yaşanan korkuların ve kaygıların çoğu son derece olağandır. Bu kaygıların bir kısmı vücuttaki fiziksel değişikliklere bağlı, bir kısmı da yaşantılarla ilgilidir. Bu dönem aslında anne adayının kendini, kadınlığını, değişkenliklerini, duygulanımlarını keşfetmesi için ideal bir dönemdir. Yepyeni, farklı bir beni keşfetmek ve içinizde daha önce tanımadığınız duygularla tanışmak bu dönemi aslında benzersiz bir dönem yapar. Hamilelik dönemi kısa süren ama kadının kendisi için değerli bir dönemdir. Annenin yapması gereken kaygıları ve korkuları bu dönemin doğal bir parçası olarak kabullenip, arkasına yaslanıp hamileliğin keyfini çıkartmak olmalıdır. Bu keyifli süreçte kaygılarla ve korkularla ile baş edemiyorsa anne, mutlaka bir uzmandan yardım almalıdır. Unutmayın ki bebeğiniz sizin hissettiklerinizi derinden hissediyor. Dünyaya sağlıklı bir bebek getirmek istiyorsanız bebeğin fiziksel sağlığının yanında ruhsal sağlığını da önemseyin. Mutlu bir annenin hayata pozitif bakan ve kendiyle uyumlu bir bebeği olacaktır. Sürecinizi daha keyifli ve anlamlı yaşayabilmek adına psikolojik destek almalısınız.

    Kaygı ölçeği ile kaygı, korku ve depresyon seviyenizi bilmek ister misiniz?
    Hamilelik depresyonu nasıl atlatılır?
    Doğum öncesi ve sonrası oluşan kaygılarla nasıl başa çıkılır?
    Bu süreçlerde eşlere ne gibi görevler düşer?
    Hamilelik süresince görülen psikolojik problemler nelerdir?
    Gebelikte oluşan fiziksel değişimle nasıl baş edilir?
    Hamilelik sonrası duygu durum değişikliği için ne yapılbilir?
    Doğum sonrası görülen bu duygu durum değişikleri 2 haftadan uzun sürüyor mu?
    Annenin çevresi ile ve özellikle bebek ile iletişimini bozuk mu?
    İştah ve uykuda azalma var mı?
    Karamsarlık, isteksizlik, mutsuzluk, öfke, dikkatsizlik, unutkanlık varsa mutlaka bir uzmandan yardım almak gerektiğini unutmayın.

  • Bebeklerde kabızlık

    Yeni anne babalar için bebeğin gülücükleri, rahat, düzenli uykusu kadar kaka alışkanlıkları da bebeğin mutlu ve sağlıklı oluşuyla ilgili göstergelerdendir. Bebeğin düzenli aralıklarla kaka yapması yeterli beslendiğini destekler. Yine de kaka yapma düzeninin bebekten bebeğe değişebileceği, anne sütü ile beslenen sağlıklı bir bebeğin her beslenme sonrası kaka yapabileceği gibi, haftada bir veya daha uzun arayla dışkılamasının da sorun olmayabileceğini belirtmeliyiz. Yine de hayatın ilk haftalarındaki, yalnız anne sütü alan bir yenidoğan için seyrek dışkılama büyük olasılıkla yetersiz beslenme bulgusu kabul edilir. Kabızlık tanımı sert, taneli ve zorlu dışkılama olarak algılanmalıdır. Yalnız anne sütü ile beslenen bir bebekte kabızlık görülmesi oldukça nadirdir. Ancak formül mama ile beslenen bebeklerde durum biraz daha farklı. Formül mamalar inek sütünden yapıldığı için bebekte sert ve zorlu kakaya yol açma olasılığı daha fazla. Anne babalar katı gıdaların beslenmeye eklendiği 4- 6 ay sonrası bebeğin kaka formu, kıvamı, rengi veya sıklığında değişikliğe hazır olmalılar. 0-4 ay arası bebekler günde 3- 4 kez kaka yaparken, ek gıdalara geçilen bebekte bu sıklık genellikle günde 1- 2 keze düşecektir. Kabızlık sonucu sertleşmiş kakanın dışarı atılması zorlaşır, bebekte anal çeperi hasarlayarak taze kanamaya yol açabilir. Bu da karşımıza kakaya veya beze bulaşmış taze kırmızı kan olarak çıkar. İştahsızlık da kabızlık bulgularından biri olabilir.Kabızlık nedenleri: Bebekte inek sütü allerjisi olması, formül mama ile beslenen bebekler için kabızlık nedenidir. Anne sütü alan ve inek sütü allerjisi olan bebekler de annenin diyetinde bulunan inek sütü ürünleri ve hatta dana etine reaksiyon olarak kabızlık gösterebilirler. 6 ay sonrası bebeğe verilen ek gıdalar kaka alışkanlığının temel belirleyicisi olarak karşımıza çıkar. Elma suyu, muz, pirinç, bazen patates veya yoğurt suçlu olabilir. 7. ay sonrası bebek ev yemeklerinin bir kısmı ile tanışınca kabızlık etkeni besini saptanmak güçleşebilir. Sertleşmiş kaka sonucu anal bölgede oluşmuş çatlak veya yırtık sebebiyle duyduğu ağrı bebeğin kakayı daha da tutmasına sebep olur. Bu bir kısır döngü olarak karşımıza çıkar. Tiroid bezinin az çalışması anlamındaki hipotiroidi tablosu da uzamış kabızlık yapabilir. Zamanında tedavi edilmezse gelişim ve zeka geriliğine yol açabileceği için ayırıcı tanıda akılda tutulması gerekir. Kabızlık Tedavisi: Kullanılan mamanın hipoallerjenik özel mamalarla değiştirilmesi veya annenin olası allerjenik besinler ve inek süt ve süt ürünlerini diyetinden çıkarması besin allerjisi olan bebeklerde kabızlığı düzeltecektir. Ek gıdalara geçmiş bebeklerde armut, kayısı püresi, brokoli, kabak gibi sebzeler, diyette lif içeriğini arttırmak, tam tahıl kullanımına dikkat etmek önerilir. Yeterli su alımı desteklenmelidir.

  • Raşitizm hastalığı

    Raşitizm gelişmekte olan ülkelerde daha çok görülmektedir.

    Raşitizm Hastalığı nedir?
    Raşitizm, büyüyen kemiğin yetersiz mineralizasyonu nedeniyle gelişen kemik hastalığıdır. Kemik büyümesinin tamamlanmasından sonra gelişen mineralizasyon kusuruna ise osteomalazi denilir. Kemik mineralizasyonunu sağlayan başlıca mineraller, kalsiyum (Ca) ve fosfordur (P). Bu minerallerin vücut sıvılarında ve dokularda yeterli miktarlarda bulunmasını D vitamini sağlar.

    D vitamini başlıca iki kaynaktan sağlanır: • Diyet kökenli ergosterol (vit.D2) • Deride ultraviyole (UV) ışınları ile D vitaminine dönen provitamin D3 (7 dehidrokolesterol)

    D vitamini önce karaciğer daha sonra böbrekte işleme tabi tutulup, aktif hale geldikten sonra etki gösterir.

    Hastalığın oluşum sebepleri nelerdir?

    Raşitizm, daha ziyade gelişmekte olan ülkelerin hastalığıdır. Özellikle sütle beslenen, esmer tenli süt çocuklarında ve hızlı büyüme dönemlerinde D vitamini eksikliği gelişir. Prematüre bebeklerde eksik depo ile doğdukları ve hızlı büyüdükleri için erken dönemde D vitamini eksikliği görülür. Doğumsal raşitizm ise güneşten yeterince yararlanamayan ve yetersiz beslenen annelerin bebeklerinde görülür. Yetersiz alım dışında, D vitamininin aktifleşmesini bozan karaciğer ve böbrek hastalıklarında, bağırsak emiliminin bozuk olduğu hastalıklarda, veya bazı antikonvülzan ilaçların kullanılması durumlarında da raşitizm gelişebilir.

    Hastalığın klinik bulguları nelerdir?
    Raşitizm, en sık 3 ay-2 yaş arasında görülür. Süt çocukluğu döneminde kafa kemiklerinde yumuşama, bıngıldakta genişlik, kaburgalarda kıkırdak birleşme yerinde tespih tanesi şeklinde oluşumlar, göğüs kafesinde çöküklük, el-ayak bileklerinde genişleme olur. Diş çıkmasında gecikme, geç oturma ve yürüme söz konusudur.

    Kaslarda hipotoni olması nedeniyle karın şiş ve yanlara doğru yaygındır (kurbağa karnı). Terleme ve solunum yolu enfeksiyonlarına yatkınlık vardır. Baş, gövdeye göre büyük olup; yatma yönüne göre düzleşme gösterir. Yürümeye başladığında çocukta parantez bacak gelişir. Ağır olgularda kanda kalsiyum (Ca) düşüklüğüne bağlı kasılmalar meydana gelir.

    Hastalığın tanısı nasıl konur?
    Klinik bulgular, D vitamini alım öyküsü yanı sıra kanda kemik metabolizması ile ilgili parametreler, kan D vitamini düzeyi, uzun kemiklerin epifizlerinin değerlendirileceği grafiler ile konulur.

    Hastalığın tedavisi nasıl yapılır?

    Tedavi için D vitamini takviyesi yapılır. D vitamini günlük veya tek depo doz şeklinde verilebilir. Beraberinde kalsiyum (Ca) desteği de eklenmelidir. Vitamin dozu, doktor tarafından belirlenmelidir. Yüksek veya gereksiz D vitamini kullanımı, özellikle böbrek üzerinde zararlı etkiye neden olur.

    Hastalıktan korunmak için neler yapılabilir?
    D vitamini doğal olarak çok az yiyecekte bulunur. Yeni doğan bebekte D vitamini düzeyi, anneninkinin %80’i kadardır. Annenin depoları boş ise bebek eksik düzeyle doğar. Bu nedenle hamilelikte anneye D vitamini desteği önerilmektedir. Anne sütüne D vitamini geçişi çok az olup; anne sütü alan bebeklere D vitamini takviyesi gereklidir.

    İnek sütü, tahıllı gıdalar, sebzeler, meyveler hatta yumurta bile çok az D vitamini içerir. Bu nedenle yeterli D vitamini içeren mama alan bebekler haricinde, tüm süt çocukları D vitamini desteği almalıdır. Bunun yanı sıra güneş ışığının dik gelmediği saatlerde kol, bacak ve yüzün günde yaklaşık 30 dakika güneşlendirilmesi, günlük D vitamini gereksinimini sağlar (cam UV ışınlarını geçirmez). Süt çocukluğu döneminde günde 400 ünite, yeterli ve dengeli beslenmeyen çocuklara da 6 yaşına kadar D vitamini verilmelidir. Prematüre bebeklerin D vitamini dozları, doktor tarafından belirlenmelidir. D vitamini metabolizmasının bozulduğu hastalıklarda da D vitamini raşitizm gelişmesinin önlenmesi için gereklidir. Hızlı büyüme dönemlerinde de doktor kontrolünde D vitamini takviyesi önerilmektedir.

  • İnfantil kolik (bebeklerde karın ağrısı) nedir, ne zaman başlar?

    İnfantil kolik yani karın ağrısı bebeklerin % 10–% 30’unda görülen, genellikle akşam saatlerinde, nedeni açıklanamayan, yüksek sesle ve susturulamayan ağlama ile kendini gösteren bir tablodur.

    Kolikli bebek, öğleden sonra, özellikle akşama doğru huzursuzlaşır. Akşam saatlerinde bu huzursuzluk yerini ağlamaya bırakır. Bu sırada bebek bacaklarını karnına doğru çeker, yumruklarını sıkar, yüzü kıpkırmızı olur. Gözlerini sımsıkı kapatır ya da kocaman açar, kaşlarını çatar. Bağırsak hareketleri artar ve gaz çıkarabilir. Yeme ve uyku düzeni bu ağlama nöbetleri sırasında bozulabilir. Bebek, memeyle savaş halindedir. Yaklaşık iki üç saat süren bu durum, gecenin ilerleyen saatlerinde bebeğin yorulup uyumasıyla sona erer.

    Genellikle, ikinci-üçüncü haftalarda başlayan kolik, dört-altı hafta arasında en şiddetli noktasına ulaşır ve üçüncü aydan sonra azalarak kaybolur. Haftada en az üç gün ve genellikle aynı saatlerde ortaya çıkar.

    NEDENLERİ?

    İnfantil koliğin nedeni tam olarak anlaşılamamıştır. Bebeğin mide-barsak ya da sinir sistemi olgunlaşmasının henüz tamamlanmamış olmasından kaynaklandığını savunan görüşler vardır. Bebeğin dış dünyaya uyum sürecinin bir parçası olarak da kabul edilebilir. Annelerin beslenme özellikleri, kaygılı oluşu bebeğin koliğini tetikler. Bebeğin doymuş olduğu halde her ağladığında açtır endişesiyle emzirilmesi, bir meme tam boşalmadan diğerine geçilmesi, bebeğin memeye doğru yerleştirilememesi nedeniyle hava yutması, gazının çıkarılamaması da koliğin etkisinin artmasına neden olur.

    Ne zaman doktora gitmek gerekir?

    Önemli olan ağlama nöbetlerine neden olabilecek başka bir hastalığın bulunup bulunmadığının saptanmasıdır. Bebeklerde fıtık, barsak düğümlenmesi, gıda allerjileri, reflü gibi sindirim sistemi hastalıkları, başta orta kulak iltihabı ve idrar yolu enfeksiyonları olmak üzere çeşitli enfeksiyonlar, böcek ısırıkları, travmalar, kabızlık, popoda çatlak, gözde sıyrılma, boğulmuş parmak, diş çıkarma dönemleri de çok ağlamaya neden olur ve bebekte kolik sorunu olduğu düşünülebilir.

    Bu durumların ayırt edilebilmesi için “gaz sancısı” demeden önce bebeğin doktor kontrolünden geçmesi gerekmektedir. Hekiminiz muayene ve gerekirse bazı tetkikler ile ağlama krizlerinin nedenini ortaya koyacaktır. İnfantil kolik tanısı, ancak bebekte başka hastalıkların olmadığının saptanmasıyla konulur. Gün boyu devam eden huzursuzluk, ateş, kusma, emmede azalma, vücutta döküntüler gibi eşlik eden bulgular varlığında ise, hızla doktor kontrolü gerekmektedir.

    Krizleri önlemek için neler yapılabilir?

    İnfantil kolik, bebeklere uzun dönemde hiçbir zarar vermez ama anne ve babalar için aşılması zor bir durumdur. Maalesef kesin bir tedavisi yoktur. Etkilerini azaltmak için bebeğin memeye ‘doğru’ yerleştirilmesi, beslenirken hava yutmaması, gün içinde karnına saat yönünde masaj yapılması gibi önlemler alınabilir. Doktor tavsiyesiyle bir takım ilaçlar ve bitkisel çaylar, belirli miktarlarda kullanılabilir. Sık karşılaşılan bir uygulama olan bebeğe şekerli su/şerbet vermek uygun bir davranış değildir.

    Anne sütü ile beslenen bebeklerde annenin çay-kahve gibi kafein içeren gıdalardan uzak durması, sigara kullanmaması, çok baharatlı ve acılı gıdalar tüketmemesi önerilir. Yine anne sütü alan bebeklerde, bebeğin yakınmalarının yoğun olduğu günlerde annenin diyetini gözden geçirmesi ve bu durumla ilişkilendirebildiği bir gıda varsa, bu gıdayı bir hafta kadar diyetinden çıkararak bebeği gözlemlemesi önerilebilir. Özellikle süt ve süt ürünleri, gıda allerjisi olan bebeklerde kolik şeklinde kendini gösterebilir. Mamayla beslenen bebeklerde doktor önerisi ile özel mamalar kullanılabilir. Anne sütü alan bebeklerde ise anne sütüne devam edilmelidir. Bazı özel durumlarda doktor önerisi ile annenin diyetinde uzun süreli değişiklikler yapılabilir. Ancak bilinçsiz yapılan değişikliklerin süt kalitesinde azalmaya ve annenin beslenmesinin bozulmasına neden olabileceği unutulmamalıdır.

    Kriz anında neler yapılabilir?

    Bebeğin farklı bir nedenle ağlamadığından emin olduktan sonra, bebeği soğukkanlı bir şekilde kucağa almak, ten teması sağlamak, ortamı değiştirmek, ninni söylemek, sarılmak, elektrik süpürgesi-saç kurutma makinesi gibi sürekli sesler dinletmek, anne karnındayken işittiği seslere benzeyen müzikler dinletmek, karnına ve ayaklarına ılık havlu koymak, masaj yapmak, arabayla gezdirmek bebeği rahatlatabilir. Bebeğin ağlaması kontrol edilemediğinde ve iş çığrından çıktığında uyaranları azaltmak ve başkasından yardım istemek çok yararlıdır.

    Her bebek farklı uygulamalardan fayda görür. Bazen bir gün bebeği rahatlatan uygulama, diğer krizde etkisiz kalabilir. Ebeveynler bu durumun geçici olduğunu, bebeğin önemli bir hastalığının bulunmadığını, canının yanmadığını bilerek sakin kalabilmeli ve sabırla nöbetlerin geçmesini beklemelidir.

    Unutmamak gerekir ki infantil kolik bir hastalık değil, normal gelişimin bir parçası olarak kabul edilmektedir.