Daha önceki yazımda boşanmanın çocuklar üzerine olumsuz olabilecek etkilerinden bahsetmiştim. Bu haftaki yazımda da boşanmanın çocuklar üzerinde oluşabilecek olumsuz etkilerini azaltmak için neler yapabiliriz bunlardan bahsetmek istiyorum. Öncelikle boşanma kararı, travmatik bir sürece dönüştürülmeden ve ebeveynler hazır olduğu bir anda birlikte çocuğa yaşına uygun bir düzeyde açıklanmalıdır. Bu kararın anne-babanın birlikte alması ve anlaşarak ayrılması çocuğun üzerinde oluşabilecek olumsuz etkileri azaltmamızı sağlayacak faktörlerden biridir. Anne-babanın zaman zaman anlaşamadıkları ve bu nedenle ayrı yaşamaya karar verdikleri ancak kendisinin istediği zaman her ikisinde de kalıp her ikisini de ne zaman görmek isterse görebileceği, anne-baba olma durumunun değişmeyeceği belirtilmelidir. Bu durumun ona olan sevgilerinde bir azalma yaratmadığı mutlaka belirtilmelidir. Çünkü her çocuk baktığımızda bir sevginin meyvesi olmak ister ve anne-babanın birbirini sevmediğini düşünmek,” artık beni de sevmiyorlar” ya da “ben birbirini sevmeyen iki insanın çocuğuyum beni nasıl sevebilirler ki…” gibi farklı bir algılama yaratabilir. Bu durumda anne-baba olmanın böyle bir şey olmadığı, ömür boyu devam ettiği, ömür boyunca ondan vazgeçmeyecekleri ve her zaman hayatında olacakları belirtilmelidir. Anne-babanın birbirine olan sevgisinin bitmesi, ya da birbirlerine öfkeli olmalarından daha çok bir takım konularda anlaşamadıkları ön plana çıkarılmalıdır. Bunun yanı sıra ayrılma kararı ile ilgili ne anne ne de babanın bireysel karar vermediği, bu duruma birlikte karar verdikleri ortada bir suçlu olmadığını da belirtmek gerekir. Diğer türlü çocuk ayrılmayla ilgili annesini ya da babasını ya da kendisini suçlayabilir. Bu durum da öfkeli davranışlara neden olabilir. Tüm bunlar ayrılmayla ilgili olumsuz etkileri azaltabilecek başlangıçlardır. Bunların dışında çocuğun varolan hayat şartlarının ve hayat kalitesinin değişmemesi de olumsuz etkileri azaltabilecek diğer bir faktördür. Yapılan en büyük hatalardan birisi de çocuğun annesinde ya da babasında kaldığı süreç içerisinde anne veya babasının özellikle de aile büyüklerinin çocuğa, annesi veya babası ile ilgili olumsuz şeyler anlatması, karşı tarafı ayrılıkla ilgili suçlaması, tekrar barışmayla ilgili çocuğa fikirler ve hatta sorumluluklar vermesi olacaktır. Çünkü bu durumda çocuk artık çocuk olma rolünden çıkıp, kendisinden beklenen önemli bir görevi, sorumluluğu yerine getirmenin yükü altında kalmış bir yetişkin pozisyonuna sokulmuş olacaktır ve durum psikolojik olarak çocuğun altından kalkabileceği bir durum değildir. Barışmak isteyen bir taraf varsa, çocuğu kullanarak karşı tarafla ilgili bilgi almaya çalışması ya da karşı tarafla görüşebilmek için çocuğa sorumluluklar vermesi gerçekten yapılabilecek en tehlikeli ve hatalı şeylerden biridir. Lütfen sevgili ebevenler sizleri özellikle bu durumdan kaçınmanız için uyarmak istiyorum. Karşı tarafa herhangi bir mesajınız varsa lütfen bunu çocuk kanalıyla değil bizzat kendiniz belirtin. Bunun dışında yine aile büyüklerinin ya da çevredekilerin sorduğu “Anneni mi seviyorsun yoksa babanı mı?” gibi tamamiyle itici, saçmasapan ve çocuğu tercih yapmaya zorlayan sorular olabiliyor. Lütfen çocuğunuzu bu tür konuşmalardan uzak tutunuz ve bu tarz konuşan kişileri uyarınız. Tüm bunlara dikkat ettikten sonra çocuğun yeni hayat koşularıyla ilgili anne-baba arasında tutarlı kararlar alınması doğru olacaktır. Çocuğun ders yapma süresi, yatma saati gibi kuralların anne ve babada kaldığı dönemlerde tutarlılık göstermesi de çocuğun annesi de babasına da eşit mesafede olmasını sağlayacak ve aralarındaki güven ilişkisini koruyacaktır. Söz gelimi hafta içi sürekli annede kalıp sadece ders çalışan ve diğer gün okul olduğu için erken yatmak zorunda olan bir çocuk hafta sonu babasında kaldığında derslerden uzak, sürekli oyunla ve eğlenceyle zaman geçiriyor, yatma saatine de dikkat edilmiyorsa, çocuk annesinde kalmaktan çok babasını tercih edebilir ve bu durumu olumsuz anlamda kullanmaya başlayabilir. Bu şekildeki bir durum çocuğun anneyle de etkili zaman geçirmesini engelleyecektir. Yahut ayrılma durumuna zaten üzüldüğü düşünülen bir çocuğu daha fazla üzmemek için her istediğini yapmak da onun sınırlar konusunda zorlanmasını sağlayacaktır. Boşanmış anne-babalarının çocuklarının en fazla ihtiyaçları olan şey denge ve güven ilişkisidir. Bu nedenle çocuğun hayatıyla ilgili düzenlemelere anne-babanın konuşarak birlikte karar vermesi ve çocuğa açıklaması gerekir. Çocuk ile ilgili sorumlulukları da anne-baba eşit olarak anlaşarak paylaşmalıdır. Aksi takdirde bu ilişki sağlanamaz. Yine bunların dışında çocuğun hayatıyla ilgili bir karar alınacağı zaman, çocuğun hayatındaki doğum günü, mezuniyet gibi özel günlerde bir araya gelinmesi çocuğun anne-babasını hala iletişim halinde görmesi olumsuz etkileri azaltabilecek faktörlerden biridir. Boşanma süreci gerçekten özellikle çocuk açısından hassasiyet gösterilmesi gereken bir süreçtir ve bu konuyla ilgili anne-babanın bir uzmandan destek almaları da sürecin daha olumlu gelişmesine katkı sağlayacaktır.
Etiket: Anne
-
İlkokula başlarken beklentier
Okula Başlarken
Günümüzde okula başlamak çocuklar kadar ebeveynleri içinde yeni bir sayfanın açılması anlamındadır. Çocuk için ilkokul çoğu zaman bilinmezlerle doludur
• Acaba anaokula benziyor mu?
• ilkokulda da oyun oynanıyor mu
• En sevdiğim arkadaşım da benim sınıfımda mı olacak
• Yeni öğretmenim nasıl biri. Anaokul öğretmenim gibi beni çok sevecek mi?
• Ders dedikleri zor mu acaba ?
• Okula gidince büyük adam olucam. Büyük adam ne peki?
• Eve gittiğimde oyun oynayabilecekmiyim ? Yoksa hep ders mi çalışacam
• Derslerim iyi olmazsa annem babam beni yine sever mi ?
• Ben okulda iken kardeşim ne yapacak hep annemin yanında mı olacak ?
• Annem beni okulda unuturmu ?
Göründüğü gibi çocuklar için bir sürü belirsizlikle doludur okul. Belirsizliklerde her zaman kaygının öncüsüdür. Bu nedenle anne babanın okulda ne yapacakları ile ilgili çocukları ile konuşması anlatması ve öncesinde öğretmen ile tanışması okulunu görmesi önemli ayrıntılardır. Ama burada önemli olan bir noktada ebeveynlerin okulu nasıl gördüğüdür. Okul anne baba için ne ifade ediyor?
• Çocuğum okulda başarılı olacak mı? (başarının ölçütü acaba ne)
• Derslerde başarılı olmak (sadece notlar mı ölçüt ) komşunun çocuğu, kardeşleri, anaokul öğretmenin dedikleri anne babaları ne kadar etkiliyor?
• Arkadaşlarıyla iyi geçinmek
• Sınıfın düzenine uymak -Çocuğum okulda mutlu olacak mı ?
Buraya daha bir çok soru ekleyebiliriz. Ama en önemlisi bunların birlikte olduğu zaman ortaya çıkacak olan mutluluktur. Mutlu olmak için çocuk bunları birlikte yapmak zorundadır. Bu durum ona yeni bir yük getirir. Çünkü bu dönemde sosyal ilişkileri daha önce yaşadığından farklıdır. Artık en hızlı koştuğu için ya da çok zıpladığı için eskisi kadar rağbet görmemektedir. Dersleri de iyi olmalıdır ki arkadaşları onu dışlamasın, öğretmeni daha çok sevsin, anne babası da mutlu olsun. Yani mutlu olma kavramı artık eskisi kadar kolay olamamaktadır. Bu daha oyun çağını bitirmemiş ve asla bitmesini istemeyen bir çocuk için oldukça zordur. Artık anne babaların yaşadığı hayatın provasını yapmaya başlamışlarıdır. Bu sizin de tahmin ettiğiniz gibi 60 -66aylık çocuklar için daha da çekilmez hale gelebilir. Aslında birinci sınıf çocuğundan beklenmesi gereken okulda uyumlu olması, okuma- yazmayı öğrenmesi ve yakın olabildiği birkaç tane arkadaşının bulunmasıdır. Bunları başarabilen çocuk sosyal ilişklerini, öğretimi 1. Sınıf için başarmış olacaktır.
Yine anne ve babalara dönersek onlar da okul açılmasıyla birlikte kendi çocukluğundan olan yükleri de bazen çocuklarına yansıtabilirler.
• Ben çok zor okudum ama onu özel okula yolluyorum o benim gibi zorlanmasın
• Ben okuyamadım, bu nedenle hayatta çok zorlandım. o benim gibi olmasın okullarını hepsini tek tek bitirsin
• BENİM çocuğum benim gibi başarılı olmalı.
Bazende çocuğun sorumluluğu tamamen annenin üzerindedir (babanın iş yoğunluğunun fazla olması, şehir dışında çalışması, babanın kişilik özellikleri, aile yapısı vb). Yani çocuğun başarısızlığı durumunda ilk hesap sorulacak kişi annedir. Anne bu durumda çocuğuna daha kaygılı yaklaşabilir. Yani kendi hayatımızda ki yükler çocuğu da yüklendiği zaman kaygımızı beklentilerimizi, yapamadıklarımızı çocuğa yüklemiş oluruz. Bu çocuk her yaşta taşınması oldukça ağır bir yük olup bazen bu yükü hayatı boyunca taşıyabilir.
Okul görüldüğü gibi çoğu zaman sadece çocuğun değil ebeveynlerin hayatında da yeni bir sayfa açar. Bu sayfanın güzelce dolması için ebeveynlerin ilk önce çocuklarının yapabildiklerini görmeleri, onun hala bir çocuk olduğunu unutmadan davranmaları, öğrenmenin sonu olmayan bir merdiven olduğu ve basamakları tek tek çıkması gerektiğini ve ebeveynler mutlu oldukça çocuğun mutlu olabileceğini unutmadan davranmaları gerekmektedir.
-

Çocuk ve Ergenlerde Depresif Belirtiler ve Aile İlişkisi
Çocukluk çağında depresyon belirtilerinin varlığı, yakın bir zaman öncesine kadar kabul edilmemekteydi; çocuğun gelişimini tamamlamamış bir birey olması ve kendini bir yetişkin kadar ifade edemiyor oluşu bunun başlıca sebebiydi. Günümüzde, yapılan araştırmalar göstermektedir ki çocuklukta da depresif belirtilerin varlığı sıklıkla gözlemlenebilir. Erkek ve kız çocuklarında depresyon tanı oranları açısından herhangi bir fark yoktur fakat depresif bozukluğun görülme oranı kızlarda 12 yaşından sonra yükselirken. başlarken, erkeklerde 9 yaşından sonra düşmeye başlar.
Ergen ve çocuklarda depresyon varlığı incelendiğinde, ailede en az bir kişinin de depresyon belirtilerine sahip olduğu görülür. Özellikle çocuk ve ergenlerin 1. Dereceden yakın olan anne ve babalarda gözlenen, tedavi edilmemiş depresyon; çocuklardaki depresif belirtileri %50 oranında arttırmaktadır. Annenin veya babanın depresif tutumları, model alarak davranışsal ve duygusal gelişimini sağlayan çocuk ve ergenlerin de olumsuz duygu, düşünce ve davranışları benimsemesine sebep olur.
Çocuklarda depresyon; uyku ve yeme bozuklukları, tepkisizlik, konsantrasyon bozuklukları ile kendini gösterir. Anne ve babaların depresif tutumları eşliğinde psikolojik tedavi sürecine başlayan çocukların, ailelerinin de psikoterapiden geçmesi önemlidir. En azından terapi sürecinde iş birliği içerisinde olmaları gerekir. Her iki ebeveynde de depresyon varlığının oluşu, çocukluk çağı depresyonuna yakalanma riskini büyük oranda arttırır.
Aile ortamının olumsuz olması, ergenlikte intihar düşüncelerini de arttırmaktadır. Cezalandırıcı, iletişim kurma becerisinden uzak ve sürekli ergenle çatışan anne babalar, olumsuz duygu durumu arttırırlar. Aile çatışması, anne ve babaların ergen çocuklarının davranışlarını kontrol etmek istemelerinden de kaynaklanır. Ergenlik döneminde intihar düşüncesi oldukça önemli ve dikkate alınması gereken bir depresyon belirtisidir. Risk altındaki gençler ve çocuklar büyük bir dikkatle takip edilmelidir. Mutlaka psikolojik destek almalıdır. Psikolojik desteğin yanı sıra aile tutumunun olumlu hale getirilmesi için aile terapileri de önemlidir.
Depresyonla başa çıkmada sosyal destek önemlidir, sosyal desteğin işe yaraması için aile ve arkadaşların destekleyici ve olumlu yaklaşımlar içerisinde bulunması gerekir. Burada kast edilen depresif bireyin her dediğini yapmak ve onu gerekli gereksiz durumlarda sürekli onaylamak değildir. Sadece anlaşıldıklarını, sevildiklerini ve korunduklarını bilmeleri bile depresyonla başa çıkmaları için onlara iyi gelecektir. Ergenlik dönemi, erkek ve kızlarda hormonların etkisinin yoğun olduğu ve kimlik arayışlarının yaşandığı bir dönemdir. Anne babaların önce kendilerindeki sorunların, sonra da çocuklarındaki sorunların farkına varabilmeleri önemlidir.
-

Çocuğun yemek yeme davranışında anne psikolojisinin önemi

Çocuklarda yeme bozukluğunun gelişmesinde anneni ruh halinin, anne çocuk arasındaki etkileşimin, annenin yeme alışkanlığı ve tutumunun çok önemli olduğunu görmekteyiz.
Kendi duygusal sorunları nedeniyle gerginlik, sıkıntı, huzursuzluk yaşayan anneler bu durumu çocuklarına yansıtabilmektedir ve bunun sonucu olarak karşılıklı bir etki-tepki mekanizması devreye girer. Bebeğin beslenmeye karşı isteksizliği annenin daha endişeli, gergin ve huzursuz olmasına yol açar. Anne bu ruh haliyle ya yeme işlemini fazla uzatır veya gereğinden erken keser ve bu da çocuğun daha fazla gergin ve sinirli olmasına yol açar.
2004 yılında yapılan bir çalışmada çocuklarıyla yeme sorunu yaşayan annelerin çocuklarıyla yakınlık kurma ve temas kurma gibi büyümeyi destekleyen davranışların azaldığını göstermiştir.
Başka çalışmalarda bu tip sorunlar yaşayan çocukların anneleriyle daha az kaliteli zaman geçirdikleri, daha az oyun oynadıklarını göstermiştir.
Çocuklar daha besleyici olması nedeniyle anne babaları tarafından belirli yemekleri yemeleri için zorlandıklarında tam tersi çocukta o besini yemeye karşı ilginin azaldığı bilinmektedir.
Bu tip zorlamalar çocukta açlık tokluk gibi sinyallerin algılanmasında da sorunlar ortaya çıkmasına neden olabilmektedir.
Beslenme sırasında bazı annelerin yaptığı hatalardan biri de çocuk kendisi yiyebileceği halde çocuğu beslemeye çalışması ve çocuğun ellerini ve çevreyi kirletmesinden duyduğu kaygıyı çocuğa yansıtmasıdır. Bu tip davranışlar çocuğun özerklik duygusunun gelişmesini engelleyebileceği gibi, çocuğun da kaygı düzeyini arttıracak ve huysuzlaştıracaktır. Unutmamalıdır ki anne ve çocuk arasında yoğun bir duygusal bağ vardır ve annenin kaygısı çocuğa bulaşır.
Sonuç olarak yeme sorunları yaşayan bebeklerin anneleri önce kendi kaygı ve sıkıntılarıyla baş etmeyi öğrenmeli, çocukla yemek dışı paylaşımlarını arttırmalı, çocuklarının özerklik duygularının gelişmesini engellememeli ve kendilerininki de dahil belli bir yeme düzenin oluşmasını sağlamalıdırlar.
Uzm. Dr. Gökçe Küçükyazıcı
Çocuk ve Ergen Psikiyaristi
-

Yatakta misafir var

Yaşamın ilk 1 yılı, çocukta “temel güven duygusu” nun geliştiği dönemdir. Çocuk hayatının bu ilk yılında annesinin yanında olmasına, sevgi gösterilmesine, bakım verilmesine çok ihtiyaç duyar. Çocuğun gereksinimlerini ifade etme, dış dünyayı tanıması ve beslenmesinde en önemli aracı bu dönemde ağız ve dudaklardır. Bu nedenle emzirmenin de sadece çocuğun beslenmesi açısından değil, hem anneyle tensel bir temas sağlaması , hem de gerginliklerinin giderilmesi açısından önemi büyüktür. Bu dönemde annenin çocuğun ulaşabileceği en yakın yerde olması, çocuğun bu gereksinimlerinin sağlanmasında önemlidir. Annesi ihtiyaç duyduğunda yanında olmayan bir bebek ciddi bir kaygı ve gerginlik yaşamakta, annesi yanına geldiğinde rahatlama olmaktadır.
Çocukta ‘temel güven duygusu’nun oluşabilmesi için özellikle hayatın ilk bir yılında ayrılık dönemlerinin kısa süreli olduğunu ve annesi yanında olmasa bile bir süre sonra geleceğinin ve ayrılıkların geri dönüşümlü olduğunu öğrenmesi gerekir. Bu öğrenildikten sonra çocukta güven ve umut duygusu gelişir. Bundan sonraki dönemde çocuk için ayrılıklar daha az kaygı verici bir hal almaya başlar ve çocukta yarattığı gerginlik eskiye göre çok daha kolay katlanılabilecek düzeylere iner. Çeşitli nedenlerde hayatın bu ilk yılı uzun süreli ayrılıklar ve ilgisizlik ile geçerse çocuk ileriki yıllarda yakın ilişkilerinde güvensiz, sıcak ilişki kuramayan ,kaçıngan, içe dönük veya empatiden yoksun bir yapı sergileme eğiliminde olur.
İşte tüm bu nedenlerle ve ayrıca çocuğun uyku uyanıklık alışkanlığı, beslenme alışkanlığının oluşturulması ve annenin buna uyum sağlamayı öğrenebilmesi için hayatın özellikle ilk bir yılında birlikte yatılmasına ihtiyaç vardır.
Bu yaştan sonra çocuk artık anne baba ayrı odada olsa da , kendisine kolayca ulaşabildikleri takdirde ayrı kalabilmeye alışabilmektedir. Kısaca şunu söylebiliriz ki eğer imkanlar elveriyorsa çocuk 1 yaşından sonra artık anne babadan ayrılmaya hazır hale gelebilmektedir.
Temelde çocuk için ayrı odada yatabilme becerisinin gelişmesi, tıpkı yürümek, koşmak, kaşık tutabilmek gibi çok keyif verici, bağımsızlaşmayı ve bireyselleşmeyi gösteren ve özgüveni arttırıcı gelişmelerdir. Çocuğun ayrı bir odada yatabilmesi özellikle kreşe ve okula başlama süreçlerinin rahat geçirilmesini sağlamaktadır. Başlangıçta çocuk için kaygı yaratabilecek ‘kendi odasında yatma deneyimi’ zaman geçtikte ve tekrarladıkça kaygının giderek azalmasıyla birlikte gurur verici bir eyleme dönüşecektir.
Bu geçiş dönemlerinde anne babaya düşen görev çocuğun yaşayabileceği endişeyi anlayabilmek, destekleyici ve cesaretlendirici olmaktır. Çocuğun herhangi bir başarısız deneyiminden sonra ebeveynin de kaygılanması ve katı davrandıkları düşüncesiyle suçluluk duygusuna kapılması, çocuğun bir sonraki girişimi için cesaret kırıcı olacaktır. Örn. Kendi odasında yatmaya başlamış bir çocuğu herhangi bir korkulu rüya sonrasında tekrar ebeveyn odasına geri almak yanlış bir davranıştır. Bunu yerine bir süreliğine yatağının yanında oturularak ve çocuk başı okşanıp rahatlatıldıktan sonra uyumasını sağlamak daha doğru davranış olacaktır. Ayrıca çocuğun odasının ayrılmaması, çocuk , anne ve babanın yatış saatlerinde değişikliklere neden olacak, ebeveynler ayrı odalarda yatmak durumunda kalabilecek, bu da anne baba ilişkisini olumsuz etkileyecektir.
Çocukların yalnız yatmak istememesinin çok çeşitli nedenleri vardır. Bunların bir kısmı çocuğun gelişimsel dönemiyle ilgili olabileceği gibi bir kısmı da ebeveyn tutumları ve yaşam olaylarıyla ilişkilidir.
3 -5 yaş arası çocuklar psikoseksüel gelişim dönemine uygun olarak cinsiyet farklılıkları ve cinsellikle ilişkili konular üzerine daha ilgilidirler. Bu dönemde kız çocuklar babaya daha düşkün, erkek çocuklar anneye daha düşkün tavırlar sergileyebilir. Anneye babaya dokunmak, onların farklılıklarını gözlemek gibi davranışlarda bulunabilirler. Bu yaşta çocuk kendi cinsiyetinden ebeveyniyle özdeşleşme gösterir. Onların aralarında yatmak isteyebilir. Tüm bunlar normal gelişimin bir parçasıdır.
Korkular: Çocuklarda belli yaşlarda belli korkulara daha fazla rastlarız. Özellikle 3-4 yaşlarda karanlık, canavar, dolaptan yaratık çıkacağı, hırsız gibi korkulara sıkça rastlanır. Bu durum çocuklarda yalnız yatmayı reddetme davranışına neden olabilir. Burada anneye veya bakımveren kişiye düşen görev çocuğun uykuya dalışını kolaylaştırmak için yardımcı olmaktır. Çocuğa odasında masal okuma, ninni söyleme, saçını okşamak, sevdiği bir oyuncağını yanına koymak gibi yaklaşımlar çocuğa rahatlık ve ve güvende olduğu hissini verirler.
Altı yaş sonrası korkularda tekrar bir artış gözlenir. Çocukların çevrede anlatılan öykülerin, filmlerin vs. çok fazla etkisinde kaldıkları görülür. Soyut düşünce tam gelişmediği için ölüm korkuları, ebeveynin yaşlanacağı vs. gibi korkular çocuklarda ebeveynden ayrılma kaygısını ortaya çıkarabilirler. Çocukların bu konuyla ilgili kaygıları üzerinde anlayacakları bir dille fazla ayrıntı içermeyen ancak tatmin edici bir açıklama yapılmalı ve güven verici bir tavır sergilenmelidir. Örn. çocuğun ölüm ile ilgili sorduğu bir soruya, “ölüm uykuya dalıp uyanmamaktır” gibi verilebilecek yanlış bir cevap çocukta uyumak istememe, anneye yapışma vs. gibi ters sonuçlar doğurabilecektir.
Sıklıkla bu tür korkular normal gelişimin bir parçası olarak kabul edilir ve eğer çocuğun yaşam kalitesini bozacak düzeyde değilse ek bir destek almadan kendiliğinden ve doğru yaklaşımlarla düzelme eğilimindedir.
Yaşam olayları:
Çocukların yaşamlarında karşılaştıkları, bir kardeşin doğması, taşınma, ebeveynin boşanması, ölümler, kreşe veya okula başlama gibi her yeni durum tıpkı erişkinlerde olduğu gibi kaygı verici olmaktadır. Bu gibi durumlarda çocuklar kazanmış oldukları yalnız yatabilme, tuvalet becerileri vs. gibi becerilerini kaybedebilmekte, yaşından daha düşük tavırlar sergileme, uyku iştah değişiklikleri , parmak emme ve tırnak yeme davranışları gösterebilmektedir. Bu gibi süreçlerde çocuğun bu tip davranışları anlaşılmaya çalışılmalı, yaşanan sürecin zorluğuna göre sabırlı davranılmalı ve çocuğun eski becerilerini tekrar sergileyebilmesi için yüreklendirici olunmalıdır. Özellikle hem ebeveyn hem çocuk için ciddi derecede stres yaratan durumlarda aile bireyleri uzman desteği almaktan kaçınmamalıdır.Ebeynlerin tutum hataları:
Kaygılı, evhamlı ve aşırı koruyucu kollayıcı anne babaların çocuklarında yalnız yatamama sorununu daha fazla görmekteyiz. Burada anne çocuğa bağımlı bir tavır sergilemekte ve davranışıyla çocuk annenin bu davranışını aynı şekilde model olmaktadır. Özellikle küçüklüğünden itibaren sık solunum yolu enfeksiyonu geçiren, alerjisi olan, veya başka bir sağlık sorunu olan çocukların anneleri tarafından sıklıkla yanlarından ayırılmadıkları, bu davranışın da iyi niyetle de olsa anne-çocuk arasındaki bağımlılığı pekiştirdiği, çocuğun bireyselleşmesini ve güven duygusu gelişimini olumsuz etkilediği bilinmektedir. Ayrıca bu çocuklarda kreşe ve okula başlamakta sıklıkla zorluk da yaşanabilmekte, ciddi ayrılma kaygısı yaşayabildikleri görülmektedir.
Anne-babaların yaptıkları bir başka tutum hatası da çocukların korkularını farkında olmadan tetiklemektir. Burada yapılan hata sıklıkla uyumaya direnen çocukların korkutulması şeklindedir “Uyumazsan öcüler gelir seni alır” gibi söylemler kesinlikle kullanılmamalıdır.
Bir diğer hatalı ebeveyn tutumunu da sıklıkla boşanmış veya çalışan anne babalar sergilemektedir. Her iki durumda da ebeveyn çocuklarına yeterince zaman ve ilgi göstermediklerini veya birlikte kaliteli vakit geçiremediklerini düşünerek bir çeşit suçluluk duygusuyla çocuklarını yanlarında yatırmakta ve bu şekilde farkında olmadan çocuğun bireyselleşmesini engellemektedirler.
Ebeveyn burada şunu bilmelidir ki, çocukla akşam eve geldiklerinde geçirdikleri kaliteli birkaç saat veya boşanmış bir çiftse hafta sonları birlikte olacakları süreci sağlıklı geçirmek çocuğun ihtiyaç duyduğu sevgi, ilgi ve güven duygusunu sağlamak için yeterli olacaktır. -

Okul Fobisi
Okulların açıldığı şu günlerde okula uyum sürecinde zorlanan çocukların ailelerine öneriler;
Anne baba ve öğretmen işbirliğiyle ele alınması gereken bu korkuyu yaşayan çocukta, anneden ayrılırken aşırı kaygı, öfke ve stres görülür. Okula gitme söz konusu olduğunda mide bulantısı, baş ağrıları, ateş gibi somatik tepkiler görülebilir. Bu kaygının sebebine bakıldığında ise temelde anneyle kurulan bağın kaygılı yada aşırı kontrollü olduğunu görürüz. Ebeveynlerden ayrı kalma fikri mutsuzluk demektir.
Peki çocuğumuz okula gitmek istemediğinde ne yapmalıyız? Öncelikle ayrılık gerçekleşmeden önce çocuğa ayrılığı kısa ve net şekilde aktarmak gerekir. Çocuğun duygularını ifade etmesine izin vermeli, cezalandırılmamalı, okula gitmesi gerektiği konusunda aile bireyleri ve öğretmen tarafından net bir tavırla bilgilendirilmelidir. Okula gitme konusunda özendirilmelidir.
Okul dönüşü evde neler yapacağınızı aktarmak seçenek sunmak faydalı olabilmektedir.
Okul kapısısın önünde uzun vedalar yerine kısa ve net olan veda ayrılık kaygısını daha aza indirgeyecektir. Anne babalar ağlayan gözlerle bakarken hadi kızım/oğlum gir içeri demesi bir anlam ifade etmeyecektir. Çünkü çocuk annenin gözündeki o yaşı görmüş ve “okula gitmem anemide üzüyor, annemin güvenmediği bir yer burası” şeklinde düşünceler çocuğun kaygısını artıracaktır.
Her konuda olduğu gibi okul konusunda da tehdit ve rüşvet daha fazla sorun yaratacaktır. Tehdit ve rüşvet uygulamayın “başarılı olursan sana telefon alacağız” bir rüşvet iken “başarısız olursan bir daha sinema yok.” bir tehdittir. Sakin ve kararlı okula gitmesi konusunda istikrarınız göstermeniz yeterlidir.
Çocuğun sınıfa katılımı aşamalı olarak gerçekleştirilmeli. ( günde 2 saatle başlayıp okulda kaldığı süre ler yavaş yavaş uzatılabilinir) Ancak çocuk mutlaka okula gitmelidir.
Sevgi somutlaştırılarak anneye ait bir eşya çocuğa emanet edilip, annenin varlığını hissetmesi sağlanılabilir.
Çocuğun yaşıtlarıyla güzel vakit geçirilmesi sağlanmalı.
Anne baba çocuğa evde kendi öğrencilik fotoğraflarını göstererek örnek olabilmelidir.
Çocuğun okula gideceği gün, aile üyeleri sıradan bir günmüş gibi davranmalıdır, özel bir tören haline getirildiği takdirde çocuk bunun anormal bir davranış olduğunu düşünecektir.
Çocuğun yaş düzeyine göre beraber çanta hazırlamak, alışveriş yapmak, saat kurmak gibi aşamalar üzerinde durmanız sorumluluk bilincini destekleyeceği gibi okula gitme fikrini eğlenceli hale getirebilir.
Çocuğun yanında öğretmenle ilgili eleştirel konuşmalar yapılmamasına dikkat edilmelidir.
Evde birlikte zaman geçirin. En az yarım saat çocuk liderliğinde geçirilen iki üç kişilik oyunlar etkinlikler sizinle çocuğunuz arasındaki iletişimi güçlendirecek, gerginliğinizi azaltacaktır.
Ailenin öğretmenin çabaları sonuçsuz kaldığında ve çocuktaki yakınmalar birkaç haftada fazla sürdüğünde bir uzmandan yardım alınabilinir.
-

Çocukta depresyon

Depresyon çocuklarda sık görülen, ciddi,tekrarlayıcı, çocuğun sosyal ilişkilerini ve okul performansını ciddi ölçüde azaltan, ancak tedaviye iyi yanıt veren,tedavi edilmediği takdirde kronikleşebilen ya da intiharla sonuçlanabilen bir hastalıktır. Son 30 yılda çocuklarda ve gençlerde intihar girişimlerinin artması ilginin bu yaş gruplarına yönelmesinde etken rol oynamıştır. Depresyon çocuk ve gençlerde oldukça sık görülen bir bozukluktur. Okul öncesi her yüz çocuktan birinde, okul çağı çocuklarında her yüz çocuktan ikisine, ergenlik döneminde her yüz çocuktan 8’inde görülmektedir. Yani her sınıfta ortalama 1-2 çocuk depresyon riski altında demektir.
Çocuklukta başlayan depresyonların birçoğunun çocukluk ve erişkinlik dönemlerinde de sürdüğü gözlenmiştir. Bu bozukluk ne kadar erken başlarsa kalıtımsal etkenlerin o kadar etkin olduğu kabul edilmektedir. Ayrıca hastalık ne kadar erken yaşta başlarsa gelişimi o kadar olumsuz yönde etkileyeceği ve kişinin hastalıkla geçireceği yıllar artacağı için olumsuz etkilerin daha fazla olacağı düşünülmektedir. Bu nedenle bu hastalığın erken fark edilmesi açısında anne-baba ve öğretmenlere büyük görevler düşmektedir. Daha önce psikiyatrik bozukluğu olmayan bir çocukta belirtiler aniden başlarsa bunu fark etmek daha kolay olabilir ancak belirtiler sinsi başlarsa bu durum gözden kaçabilir.
Çocuklardaki depresyonlarda erişkindekilerden faklı olarak baş ağrısı, karın ağrısı, mide bulantısı, halsizlik gibi bedensel yakınmalar daha fazla görülür.
Çocukta depresyonda görülen yakınmalar genellikle şunlardır;
-Konsantrasyon ve dikkat bozukluğu
-Öğrenme güçlüğü
-Değersizlik düşünceleri
-Kendine güvende azalma
-Heyecan
-Çabuk ve sık ağlama
-Alınganlık
-Çevreye ilgide azalma
-Yalnızlık hissi
-Sevilmediği düşüncesi
-Ders başarısında düşme
-Uyku bozuklukları
-Mutsuz yüz ifadesi
-İştah değişiklikleri
-Düşünmede yavaşlama
-Karar vermede zorluk
-Eskiden zevk aldığı şeylerse mutlu olamama
-Gelecekle ilgili karamsarlık veya beklentisinin olmaması
-Oyun oynamada azalma
-Konuşmada azalma
-Can sıkıntısı
-Çabuk yorulma
-Merak duygusunda azalma
-Kendine kızma
-Kendini beğenmeme
-Kolay sinirlenme
-Gece korkuları
-Alt ıslatma
-Sık hastalanma (bağışıklık sisteminin zayıflaması nedeniyle)
Eğer öğretmenler öğrencilerinde bu belitilerin birkaçını bile görüyorlarsa aileyi uyarmalıdırlar.
Çocuklarda depresyonu başlatan nedenler genellikle sevilen bir kişinin kaybı,anne-baba boşanması, geçimsizliği, alışık olduğu bölgeden taşınma gibi önemli değişiklikler, hastane yatışı, kronik bir hastalığının varlığı,ailenin uygunsuz yaklaşım tarzları (ilgisiz, çocuktan beklentisi yüksek, aşırı eleştirici ve aşırı kollayıcı ailelerin çocuklarında daha sık depresyon görülür) olabilir.
Özellikle birinin kaybı, anne yoksunluğu, anne-babadan ayrılma sonucu ortaya çıkan yas kolaylıkla depresyona dönüşebilmektedir.
Daha 13 yaşına gelmeden babaları ölen çocuklarda depresyonun daha çok ortaya çıktığı görülmektedir. Anne babada ciddi depresyon olan çocuklarda da model alma yoluyla öğrenme ve anne babanın yetersizliğine bağlı depresyonlara sık rastlanmaktadır.
Ayrıca dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, öğrenme güçlüğü, alt ıslatma, konuşma güçlüğü, kaygı bozukluğu gibi sorunları olan çocuklar da yetersizlik duyguları nedeniyle depresyona adaydırlar. Arkadaşları tarafından örneğin konuşması nedeniyle alay edilen veya yaramaz olduğu için dışlanan, öğrenme sorunları nedeniyle tembel olarak nitelendirilen çocuklar zamanla özgüvenlerini kaybederek depresyona sürüklenebilirler. Bu nedenle öğretmenlerin bu tip çocukları gözlemlemeleri, sınıf içinde çocuklar arasındaki ilişkileri izlemeleri, çocukları birbirlerini dışlamamaları konusunda eğitmeleri, yardımlaşmaya paylaşmaya özendirmeleri zorlanan çocukların uyumunu kolaylaştıracaktır. Ayrıca çocukların olumlu yanlarını ön plana çıkaracak ortamlar yaratmaları, üstesinden gelebilecekleri sorumluluklar vererek başardıklarında onore etmeleri çocukların özgüveninin artmasında faydalı olacaktır. Çocuklarla birebir görüşerek kendilerini ifade edebilecekleri ortamlar yaratmak, yardım alabilmeleri için rehber öğretmenle iletişim kurmalarını sağlamak, aileleri bilgilendirmek ve gerekirse rehber öğretmenle işbirliği yaparak aileyi ve çocuğu bir uzmana yönlendirmek gereklidir. Bilinmelidir ki depresyondaki çocuğun tedavisi dört ayaklıdır; doktorun yapacakları, ailenin yapacakları, öğretmenin ve rehber öğretmenin yapacakları ve çocuğun kendisinin yapacakları. Depresyon tedavisinin mümkün olması ve ele alınmadığı takdirde çocuğun hem sosyal hem akademik hem fiziksel açıdan olumsuz etkilenmesine neden olarak yaşam kalitesini düşürmesi nedeniyle mutlaka düzeltilmesi gereken bir durumdur.
-
İştahsız çocuk ve reçete!
Az besin tüketen, zor ve seçici yemek yiyen çocuklara iştahsız çocuk denir. Ailede özellikle annede ciddi kaygılara yol açar. Anneler, çocuğun kilosunun ve yeme alışkanlıklarının O’nun gelişimini ve ilerideki yaşam tarzını etkileyebileceği yönünde endişelere sahipler. Biz çocuk hekimleri içinse önemli olan; Ailenin bu konudaki algısının gerçeği yansıtıp yansıtmadığı ve altta yatan organik bir hastalık olup olmadığıdır. İşin aslında iştahsız çocukların boy ve kiloları yaşıtlarına göre daha düşük olabilir. Ancak hayatta kalma güdüleri vücutlarının ihtiyacı olan gıdayı kendileri için uygun olan miktarlarda tüketmelerini sağlayacaktır. O’na güvenin … *İştahsızlığın temeli anne karnında başlar. Annenin gebeliği ve sonrasında da emzirme döneminde annenin beslenmesinde yer alan tat ve kokular, gebelikte amnion sıvısı ile sonrasında da süt yoluyla bebeğe geçer. Bu geçiş bebeğin ek gıdaya adaptasyonunu belirler.
*Yapılan çalışmalara göre; Anne sütü kısa süreli alan çocuklarda iştahsızlık daha fazla olur.
*Sindirim sisteminin yeterli olgunluğa erişmeden, erken ek gıdaya başlama besin allerjisi riskini ve iştahsızlığı kolaylaştırır. Böyle çocuklar yeni bir gıdaya zor alışırlar.
*Uzun süren püreli beslenme, katı gıdaya geç başlama ve aile bireyleri ile sofrada birlikte yemek yemeye geçişin geç olması da iştahsızlığa zemin hazırlar.
*Çocuk acıkma belirtisi göstermeden belli aralıklarla beslenmeye çalışmak da bu süreci tetikler. Özellikle erken doğan çocukların anne babalarında bu tür kaygılar sık görülür.
*Boğulma, zorlayarak beslenme gibi yemek saatlerinin travmatik sürecide iştahsızlığı tetikleyebilir.
SÜRECİ YÖNETME , TUTUMLAR
Yemeye zorlamak, tehdit,rüşvet hiçbir zaman iyi bir fikir değildir. Her zaman kaybedersiniz.
Sizin göreviniz ona sağlıklı yiyecek seçeneklerini uygun zaman ve uygun yerde sunmaktır.
Onun ise ; Neyi, ne kadar yiyeceğine izin vermektir.
Eğer sağlıklı seçenekler sunarsanız ; kendileri için gerekli yeterli besini kendiliğinden seçerler. Çünkü hayatta kalma güdüleri ihtiyacı olan gıdayı en uygun miktarda tüketmelerini sağlayacaktır. Bu yüzden onun doğal iştahına güvenmeniz ve yemeğini kendisinin düzenlenmesine izin vermeniz çok önemlidir. Onu zorlarsanız vücudun açlık-tokluk sinyallerini tanımasına ve vücuduna saygılı olmasına engel olursunuz. Buda ileride obezite ve hatta sigara bağımlılığı gibi bağımlılıkların oluşmasını sağlar.
Ne yiyeceği konusunda zorlamaya, kandırmaya ve hatta yorum yapıp tehdit etmeye gerek yoktur. Sizin göreviniz sağlıklı yiyecekler sunmaktır ! Gece 23:00 ‘de o istedi diye makarna yapmak değildir !
Bazı çocuklar belli yiyeceklere karşı nefret geliştirebilir yada zaman zaman belli yiyecekleri çok arzulayabilir. Bu seçimler fiziksel ihtiyaçlarını yansıtır, endişelenmeyi gerektirmez..
Bazı çocuklar karışık yemeklerden hoşlanmaz o yiyecekleri teker teker daha zevkle yer. Bazıları yiyeceklerin görüntüsünden ve kıvamlarından etkilenir. Mesela karabiber serpilmiş yemek kirli gelebilir yada dışkıdan korkan bir çocuksa dışkıya benzettiği hiçbir yemeği yemez. Bazen de kardeşi olan çocuklar bebek maması gibi yemek isteyebilirler.
Bu tür mızıldamaları sorun edip çatışma haline getirmezseniz bir süre sonra kendiliğinden geçer. Bu süreçte ona yardımcı olmak yemeğin görüntüsünü değiştirip cazip hale getirmek yeterli olur.
Bir çoğumuz iş yada sosyal nedenlerle yemek yediğimiz için vücudumuzun açlık, tokluk sinyalini kaybetmişizdir. Üstelik çoğu zaman yemeğimizi sağlıksız ve hazım sorunlarına yol açan gıdalarla geçiştiririz. Aslında çocukların vücutlarının besin ihtiyacını belirleme ilişkileri biz yetişkinlerden daha iyidir.
Kabul etmek zor olsada arada sırada yemek yiyen 4 yaşındaki çocuğunuz optimum besini alırken, günde 3 öğün yiyen bizler ihtiyacımız olandan daha az yada daha çok besin alıyor olabiliriz.
İŞTAHSIZ ÇOCUĞA ÇÖZÜM
1) Anne – Baba (YANİ SEN ) : Neyi ,Ne zaman, Nerede vereceğine
Çocuk (YANİ O ) : Ne kadar , Neyi yiyeceğine karar vermeli !
2) Yaşına uygun ve küçük miktarlarla başla ! sevmediği yiyeceği zorlama sonratekrar dene!
3) Gürültüsüz sakin ortamda besle!
Mama sandalyesinde ve masaya yakın tut! tv-oyuncak gibidikkatdağıtıcılardan uzak dur !
4) Öğünler arası 3-4 saat (O’nun açlık sinyallerini öğren )
Öğünler arası atıştırmaya izin verme!
Öğün arası meyvesuyu-sütü kısıtla , susadığında sadece su ver.
5) Yemeğe 15 dakika içinde başla! 30 dakikayı geçme !
6) Yemek saati eğlenceli olmalı, çocuklar taklitle öğrenirler bu nedenle iyi bir rol model olmak adına yemekte eğlenceli zaman geçir ! Seni kızgın ve mutsuz görmek onu etkiler.
Baskı, ikna, yalvarma, rüşvet, tehdit yok ! Yiyecekle ödüllendirme !Yiyecek dışı ödüller olabilir.
Öğünler arası oyun, iştahı açar ancak ağır oyun olmamalı yorgunluk yapar
Bağımsız yemesine izin ver ! çevreyi kirletmesine göz yum !
Aşırı yemek seçiyorsa ilgili besini çok az vererek başla ! Önce sen kendi tabağına koy ve çocuk onları yemeye istekli olduğunu görsün ! O’nu zorlamamalı, en az 10 – 15 kez denenmeli, sevdiği yiyeceği az miktarda karıştırılıp verilmelisin
2-5 yaş arasında ki çocukda büyüme hızı yavaşlar , iştah değişken olabilir.Ancak az ve seçici yesede genelde kendisi için gerekli besini alır. ENDİŞELENME ! SABIRLI OL !
-

Oyun
Anne ve babaların bir çoğu için oyun sadece bir eğlencedir. Bu gün oyunun sadece bir eğlence değil aynı zamanda bir tedavi şekli olduğunu anlatmak istedim. Çocuklarımızın sağlıklı büyümesi ve gelişimi için temel ihtiyaçlar(beslenme,uyku, bakım, sevgi) kadar oyun ve oyuncaklar da gereklidir. Oyun çocuğun vazgeçilmezidir, çocuğu gerçek hayata hazırlayan, hayal gücünü zenginleştiren, fiziksel, psikolojik ve sosyal gelişimini destekleyen araçtır.
Oyun çocuğa ne sağlar?
Oyunda kazandığında özgüveni gelişir.
Duygularını oyun yoluyla dışa vurur, gevşeme rahatlama oyun aracılığıyla sağlanır.
Arkadaşlık kurma, karşıdakini dinleme anlama oyun yoluyla öğrenilir.
Evcilik gibi mış lı oyunlar da çocuk içinde bulunduğu süreci canlandırır ve oyunda çözüm sağlanır.
Oyundaki konuşmaları, gerçek hayatta sözlü ifade becerisini güçlendirir.
Kas becerileri, oyundaki beden hareketleri sayesinde güçlenir.
İşin içinden çıkamadığı durumları oyununa yansıtıp oyununda farklı yollar dener ve bu şekilde problem çözme becerisi gelişir.
Kavramlar uzun-kısa gibi oyun aracılığıyla daha kolay öğrenilir ve kalıcı öğrenme sağlanır.
Ve daha birçok şey oyun sayesindedir. Peki günümüzde hakkını ne kadar veriyoruz oyunun?
Yetişkin olarak bizler dönüp oynadığımız oyunlara, oyuncaklara baktığımızda acaba çocuklarımızdan daha mı şanslıydık? Oynayacak vaktimiz, ortamımız ve arkadaşımız vardı. Mahalledeki komşunun oğlu/kızı güvenilirdi, apartman dairesinin bir göz odası yerine açık alanda koşturabiliyorduk. Şu ansa çalışan anne baba, vakitsizlik ve güvensizlik içine hapsoldu. Evet duyar gibiyim “hocam seçenekleri fazla bir sürü oyuncak alınıyor her ay” oyuncaklar çeşitlendi ancak yaratıcılıktan uzak tekdüze oyuncaklar giriyor evimize. En güzel oyuncak en basit oyuncaktır. Biz evi oyuncak bahçesine çevirdiğimizde ebeveyn olarak, çocuğumuzu mutlu etmiş olmuyoruz kendimizi rahatlatmış oluyoruz. Ve maalesef biz bu işin hakkını veremiyoruz.
Peki ya o zaman oyuncağı nasıl seçecek, çocuğumla nasıl oynayacağım?
Öncelikle oyuncak seçimi yaşına olduğu kadar ilgisine göre de olmalıdır. 3 yaşına kadar oyuncakları daha çok ebeveyn seçerken 3 yaş sonrası kontrollü şekilde kendi seçebilmelidir.
15-18 aylık: çocuk odalar arsında mekik dokumaktadır. Bu nedenle itilen, çekilen, aynı zamanda ses çıkaran oyuncaklar (otomobiller, gitar, ) tercih edilmelidir.
18 ay sonrası: çocuk artık kendini bilim adamı gibi görmektedir. Keşif ve icat yapmak onların en önemli özelliğidir. Bu dönemde farklı boyutlardaki bloklar, kutular ve şekillerden bir şeyler yapmak çok hoşlarına gider.
2-3 yaş: çocuk artık sosyal hayatı görmekte ve bunları hayal etmektedir. Anne-baba olurlar. Çocuklarını beslerler. Bu nedenle bu dönemde çocuklar hayatı dramatize edebilecekleri oyuncaklar alınmalıdır. Bebek, mini oda takımları, kuklalar, tamir aletleri, hayvan setleri vb.. oyuncaklar idealdir. Bu dönemde çocuklar denize götürülmeli kum ve suya olan ilgileri giderilmeli.3-4 yaş: çocukların motor gelişimleri artmaktadır. Hareketten, zıplamaktan çocuklar çok hoşlanmaya başlamıştır. Bu dönemde üç tekerlekli bisikletler, sallanan atlar, yük arabaları, büyük küpler ve bloklar alınmalıdır.
4-6 yaş: çocuklar artık özellikle açık havada oynamaktan ve masa başı oyunların hoşlanırlar. Bu dönemde boyama, yapıştırma, kağıtlardan şekiller yapma, parçaları birleştirme gibi oyunları destekleyen faaliyetler yapılmalıdır. Suluboya, pastel boya, karton, mukavva, ip gibi oyuncaklar tercih edilmedir.
6 yaş sonrası (okul çağı): çocuk artık okula başlamıştır. Oyun ve oyuncak anlayışında önemli değişikler olmaya başlamıştır. Bu dönemde futbol, basketbol, bisiklet gibi oyunlar ve bunlar oynanırken kullanılacak materyaller önem kazanır. Televizyon ve spor etkinlikleri ilgilerini çeker
Oyuncak seçimi kadar oyuncakla nasıl oynadığını da takip etmeliyiz. Oyununa neleri yansıttığı, oyunda neleri ifade etmeye çalıştığı oldukça önemlidir. Çocuğun kronik halde aynı oyuncakla yada aynı oyunu kurması problem olabileceğine işaret etmektedir.
Unutmayalım ki her oyuncağın ve oyunun bir anlamı vardır. Oyun terapisi literatüründen küçük bir örnek verecek olursak;
Biberon: bebeklik dönemine geri dönme, bakım, oralite, başa çıkma konuları, bebekler, kardeşler, idrara çıkma…
Dürbün: ilişki(yakın/uzak), gözetleme, avlanma, bulma, arama, yakınlık, kendini değerlendirme…
Oyuncak ayı: sıcaklık, bakım verme, güvenlik, arkadaşlık, kendini koruma…
Anne babaya öneriler;
-
Çocuğunuza, evde kendisinin oynayabileceği, oyuncaklarını koyabileceği bir köşe hazırlamalısınız
-
Bu köşe oyuncaklarını rahatça alabileceği, oynamak istediğini seçebileceği ve geri koyabileceği şekilde düzenlemelidir,
-
Bu köşede oyuncak sepeti veya oyuncak kutusu, minderler veya çocuğun boyuna uygun sandalyeler bulunabilir,
-
Çocuğa kendi oyuncaklarından kendisinin sorumlu olduğunu yavaş bir geçişle öğretilmelidir. İlk zamanlarda oyuncakları birlikte toplamak bu geçişi sağlar.
-
Çocuk oyun sürecinden birden koparılmamalıdır. Oyununu bitirmesi için ona zaman tanımalısınız.
-
Anne-baba olarak çocuğunuzun oyun oynamasını cesaretlendirmeli, yeni oyunlar öğretmeli ve çocuğunuz oyun oynarken ona eşlik etmelisiniz. Anne-babayla oynanan oyun, çocuğa çıktığı keşif olculuklarında güven verir.
-
Sizlerin sıcak yaklaşımınız, onunla sık sık oynamanız ve ilgilenmeniz çocuğunuzun daha sağlıklı gelişmesini ve becerileri daha iyi kazanmasını sağlar.
-
Çocuğunuza oyun sırasında, kendi kararlarını kendisinin vermesi için olanaklar sağlamalı, aşırı zorlamalardan kaçınmalısınız.
-
Alınan oyuncak yeterli miktarda olmalı, kardeş/arkadaş kıskançlıklarını göz önünde bulundurmalısınız.
-
Oyuncak seçiminde, oyuncağın çocuğun hangi gelişim alanına hitap ettiğini göz önünde bulundurmalı ve çocuğunuzun yaşına, gelişim düzeyine uygun oyuncakları seçilmeye özen göstermelisiniz.
-
Çocuğunuzun seçim yapabilme yetisini geliştirebilmek için, kendi oyuncağını kendisinin seçmesine, sizinle oynamak istediği oyunu kendisinin seçmesine fırsat verilmelisiniz.
Akıllıca seçilmiş bir oyuncak, çocuğunuzun oyuncaktan ve oyundan en iyi şekilde yararlanmasını sağlar, ancak hiç bir oyuncak anne-baba ilgisinin yerini tutamaz… Ona verebileceğiniz en büyük hediye ilginiz, zamanınız, sevginiz…
-
-

Kardeşim Geldi Düzen Bozuldu
Kıskançlık sevilen birinin, sevilen bir nesnenin bir başkasıyla paylaşılmasına katlanamamaktır. Sevginin olduğu her yerde kıskançlığın olması da normaldir. Ne zamanki bu kıskançlık duygusu insanı kemiren bir tutku haline yani hasete dönüşür o zaman sevgi yok olur. Etrafımızda ya da gazete sayfalarında birbirine zarar veren birçok çift görürüz. Eşini evin dışına çıkarmayan eş, bu kıskançlık duygusunun tutsağı haline gelmiştir. Bir yetişkinin bu duygunun tutsağı (patolojik kıskançlık)olması durumunu açıklamak için çocukluk dönemindeki güvensizlik duygusuna bakmak gerekmektedir.
Kardeş kıskançlığına bakacak olursak çocuğun en değerli varlığı olan annesini bir yabancıdan kıskanmaması anormal olurdu. Anne başka bir çocuğu kucağına almaktadır. Kardeşin dünyaya gelmesiyle birlikte çocukta anneden ayrılma anksiyetesi başlar. Çocuğunuzun, kardeşi ile annesini birlikte gördüğünde yaşadığı duygu, eşinizin yanında bir başkasını gördüğünüzde hissedeceğiniz duygudan farksızdır.
Yeni kardeş olacağını öğrendiği an çocuk iç dünyasında ne yaşar?
Annenin gebeliğinden dolayı çocuğu kucağına almaması, dokunsal temasın azlığı ve tedirginlik çocukta sevilmediği hissini yaratabilmektedir. Annenin sınırlarını deneme girişimleri de “artık beni sevmiyorlar mı acaba?” sorusuna cevap arama çabası olarak başlamış demektir. Çocuk annenin etrafında dolanmaya, anneye daha fazla soru sormaya başlar. Kardeşini annesinin kucağında gördüğü an, eve ziyaretçilerin geldiği zaman işittikleri ise yetişkinlerin ve o beceriksiz kötü bebeğin acımasızlığını ortaya koymaktadır. Tüm ilgiyi üzerine toplamayı hiçbir şey yapmadan başaran o küçük şey kendisinin ikinci plana atılmasına sebep olmuştur. Böyle hisseden çocukta huysuzluklar, tutturmalar, ağlama nöbetleri ortaya çıkar. Bebeğin biberonunu kullanma, altını ıslatma gibi gerileme davranışları görülebilir.
Bazı çocuklarda ise kardeşe aşırı ilgi gösterileri görülebilmektedir. Ebeveyn “benim oğlum/kızım kardeşine çabucak alıştı.” diyebilmektedir. Dikkatle izlendiğinde çocuğun sevgisinin ve aşırılığının samimiyetten uzak olduğunu görebiliriz. Çocuk kardeşinin yanağını okşarken aslında canını acıtmak için de bir çaba içine girebilir. Çocuk kardeşini kıskanmaktan kurtulmuş değil içe atmış bastırmaya çabalamaktadır.
Kardeş kıskançlığının çok doğal olduğunu bilen bir anne, çocuğun verdiği mesajı doğru olarak alır, kendisinin sevgisini yitirmediğini çocuğa göstererek, çocuğun zamanla yatışmasına, bu duyguyla baş etme becerisini kazanmasına yardımcı olur. Bu süreçte kardeşe olan duygular dalgalanmalar gösterecektir. Zaman zaman onu severken zaman zaman da nefret edebilir.
Çocuk kardeşini sevmek zorundaymış gibi bir duygu hissetmemeli, kardeşe karşı olumsuz duygularını dile getirdiğinde suçlanmamalıdır. “senin kardeşin o ayıp, sevilmez mi kardeş, pabucun dama atıldı artık senin” gibi ifadeler çocuğun kardeşine olan öfkesini pekiştirir. Bunlar yerine “ona kızmakta haklısın, bazen bende kızıyorum.” gibi ifadeler ise hem onu şaşırtacak hem de rahatlatacaktır. Anne onu anlıyor demektir.
“kardeşine dokunma, zarar vereceksin” gibi ifadeler onun kardeşe olan öfkesini daha da yoğunlaştırır. Tabii ki kardeşine vurmasına izin vermeyeceğiz ancak bunu sürekli olarak kardeşi koruma ve kendine müdahale şeklinde ya da çocuğu bir reddediş şeklinde değil kısa, net ve kesin bir tutum sergileyerek yapmalıyız.
Kardeşler arasındaki bu kıskançlıkta zaman zaman ebeveynin payı da olmaktadır. Örneğin fiziksel ya da mizaç olarak kendine benzeyen çocukla daha çok özdeşim kuran bir anne girdiği ortamlarda sözel olmasa da davranış düzeyinde özdeşim kurduğu kardeşi daha ön plana çıkaran davranışlarda bulunabilmektedir.
Bazen de iki kardeş bir oyuncağı paylaşamayıp tartışabilir. Anne baba ise kimin haklı kimin haksız olduğunu irdelemeye başlayabilir. Oysa çocukların problemlerini kendi aralarında çözmeleri, problem çözme becerileri kazanmaları için fırsat verilmemiş olmaktadır. Paylaşılamayan oyuncak iki kardeşinde elinden alınarak tarafsız bir tutum kardeşlerin birbirlerine olan tepkilerini azaltacaktır.
Yeni doğan tüm aile fertlerinin yaşamında bir değişiklik yaratacaktır ancak bu değişikliği abla/ağabeye en alt düzeyde yaşatmalıyız. Kardeş olana kadar beraber uyumuş olan anne ve çocuk için yatakları ayırma zamanı kardeşin doğumu olmamalıdır.
Çocuk kardeşi olmasını çok istemiş olabilir ancak doğum sonrası pişman olabileceğini de düşünerek “senin için yaptık kardeşini” gibi sözlerle çocuğun hoşnut olmadığı bu durumdan kendini sorumlu tutmasına izin vermemeliyiz.
Unutmayalım ki yeni doğan kardeşe karşı çocuğunuzun kıskançlık duygusu beslemesi normal ancak bizim tutumlarımız bu kıskançlığın tutkuya dönüşmesini engellemelidir.
