Etiket: Anne

  • Anne Baba Olmaya Hazır Mısınız?

    Anne Baba Olmaya Hazır Mısınız?

    Anne-baba olmak dünyanın en güzel işi olsa da önceden düşünülmesi ve doğru zamanda karar verilmesi gereken zorlayıcı bir konudur. Bir aile,bir bütün olmak… Peki ,gerçekten buna hazır olmak demek ne demek? Ne yönden ve nasıl bir hazırlık gerektirir ki anne baba olmak? Sadece ebeveyn rolünü üstlenmek değil,aynı zamanda bu rolün hayatınıza kattığı sorumlulukları karşılayabilme gücüne,özveriye,bilgi ve beceriye sahip olabilmektir anne-baba olmak. Bunca görev ve fedakarlığı üstlenecek olmak bazı kişilerde heyecan ama aynı zamanda da kaygıya sebep olabilir. Onlar için bu yeni insan ve yeni deneyimler, üzerinde düşünülmesi gereken bir karar olacaktır. Bazılarında ise tam aksi olabilir.Onlar daha rahat bir şekilde bu yeniliğe kapılarını açabilirler.

    ANNE-BABA OLMAYA HAZIR OLMAK İÇİN NE YAPILMALI?

    Hamilelik süreci annenin yaşamında ki en büyük değişimdir.  Gerek fiziksel gerekse duygusal açıdan yaşanan bu değişim süreci aslında anne baba olmaya hazırlık süreci olarak düşünülebilir. 9 ay boyunca her gün hissedilen yeni bir his,edinilen yeni bir deneyim,o 9 ayın sonunda bebeği kucağınıza aldığınız an için yapılan ön hazırlık aslında. Bebeğin ilk 6 yılki gelişim özelliklerini tanımak,ona sağlıklı ortamı hazırlamak ve bebeğiniz geliştikçe ona destek olmak çok önemlidir.  Anne-baba olmaya hazır olabilmek için 0-6 yaş gelişim özelliklerini bilmeli, okumalı veya bu konuda eğitim alınmalıdır. Hamilelik dönemine girmeden önce anne adaylarının hayatında ve alışkanlıklarında bazı değişiklere karar vermesi oldukça güç olabilir. Sağlıklı bir hamilelik dönemi ve sonrası için bu değişimlere ihtiyaç olduğu unutulmamalı. Sigara, alkol gibi bağımlılık yapan zararlı maddeler kullanan anne adayları hamile kalmaya karar verdikleri zaman bu tür alışkanlıklarından vazgeçmelidir. Düşük doğum yapma ,bebekte zihinsel veya bedensel gelişim geriliğine sebep olma gibi ciddi etkileri olduğunu bilmekte fayda var.

    ANNE- BABA OLMA FİKRİ KAYGIYIDA BERABERİNDE GETİREBİLİR!!

    Bazen bir bebek sahibi olma düşüncesi kaygı verebiliyor. Hamilelik süreci nasıl geçecek, nasıl bir doğum olacak, doğum anında veya sonrasında bebeğe bir şey olur mu? gibi düşünceler anne -baba olma kararının ertelenmesine neden olabiliyor. Aile bireylerinin /eşin desteği, hamilelik dönemi ve sonrası hakkında bilgi edinme ve psikolojik destek alarak bu kaygı önlenebilir.

  • Homoseksüellikte Aile Faktörü

    Homoseksüellikte Aile Faktörü

    Homoseksüellik gelişimsel bir problemdir ve temelinde  baba oğul ilişkisinde yaşanan sorunlar vardır. Bu sorunlar çocuğun cinsiyet kimliğini içselleştirememesine neden olabilir. Erkek çocuk normal olarak erkeksi  kişilik geliştirebilmek için erkeksi modelle özdeşim kuracaktır. Erkek çocuk büyüyüp geliştikçe aşamalı olarak anneden uzaklaşıp babaya yakın olma ihtiyacı hisseder.  Bu dönemde baba ile kendini benzeştirir,erkeklik özelliklerine sahip olmak için açık ve alıcı durumdadır ve babaya özel ilgi gösterir (onun gibi olmak ister). Sonuç olarak babaya bağımlılık duygusu artar,ondan onay ve kabul bekler. Anneden kopmanın verdiği  özgürlük ve güçlülük hissi babada vücut bulur. Baba şefkatli ve kabul edici olduğunda erkek çocuğun kendini feminenlikten ayırması ve maskulen alana girmesi yönünde etkili olcaktır. Bu sayede erkeklikle özdeşleşcek ve muhtemelen heteroseksüel olacaktır.

    Babanın,oğlunun erkeklik duygusunun gelişmesi için önemi büyüktür. Çocuk bir kez baba ile özdeşleştiğinde diğer erkekleri model almaya açık hale gelir. Erkek çocuğun cinsiyet kimliğinin belirlenmesinde baba oğul arasındaki duygusal yoğunluğun katkısı fazladır. Her çocuk model aldığı babanın kişilik özelliklerini,değerlerini ve davranışlarını içselleştirir ve egosunu şekillendirmeye başlar.  İlişkideki baskı ve cezalandırma yerine baba sıcaklığı,sevgi ve ilgi özdeşime pozitif katkı sağlar. Erkeklik cinsiyetinin gelişimi için o sıcaklık şarttır. Eğer çocuk babasını destekleyici,ödüllendirici olarak algılayarak büyür ve gelişirse o çocuğun homoseksüel özellikler göstermesine ket vurmuş olunur ve erkekliği benimseyerek büyümesine babanın büyük katkısı olmuş olur. Babanın evdeki varlığının pasif kalması homoseksüelliğin önemli bir faktörüdür. Tabi ki de sevgi tek başına yeterli olmayabilir. Baba sevgisini verirken aynı zamanda çocuğu erkek özerkliğe teşvik etmelidir. Homoseksüellğin başlıca nedeni babanın pasif olması ya da yokluğu değildir,çocuğun erkek figüre karşı savunmacı kopma tutumu geliştirmesidir. Çocukluk döneminde baba oğul az vakit geçirirse ve baba arka planda kalırsa,çocuğu feminenliğe itebilecek sonuçlar ortaya çıkabilir. Babaya öfkeli şekilde büyüyen çocuklar erkek modeli reddederler ve feminen bir duruş sergilerler. Babanın, kimlik oluşumuna yardımcı olabilmesi için öncelikle kendi kimliğinde yeterince güvenli hissetmesi gerekir. Birçok erkek çocuk cinsiyet özdeşim döneminde babayı reddedebilir fakat baba sağlıklı,duygusal olarak esnek ve çabuk toparlanabilen biriyse ilişki tekrardan oluşacaktır.

    Anne Faktörünün Önemi

    Homoseksüel erkeklerin çocukluk yaşantısına bakıldığında aşırı yakın,baskıcı,korumacı anne figürü görmek mümkün. Baba oğul ilişkisini baltalayan,özerkliği sabote eden bir baskınlık homoseksüelliğe neden olan bir faktördür. Anne aşırı korumacı,şefkatli,sevecen,kontrol edici ve fazla yakınsa buna karşın baba uzak,pasifse veya hiç yoksa erkek çocuğu feminen özdeşime yakın bulmak büyük bir ihtimaldir. Homoseksüel annelerinin çoğu kaygılı ve kırılgan yapıdadır dolayısıyla zayıf kişiliğe sahiptirler. Zayıflıklarının sonucu olarak oğulları üzerinde güçlü bir manipüle edici etki kurarlar. Anne ile yıkıcı bir ortaklık söz konusu olduğunda çocuk babayı dışlayıcı bir tavra sahip olacaktır buda çocuğu erkeksilikten uzaklaştıran etkili bir faktördür. Günümüzde babalar evden uzakta,oğullarından kopuk yaşadıkları için anne hep baba oğul arasında ara bulucu rol üstlenir böylece çocuk babasını feminen gözle görür. Homoseksüellik faktörü olarak,annenin baskınlığı veya aşırı ödüllendirici olması ve ebeveynlerden birinin narsist ihtiyaçlarının karşılanmasına dayalı bir ilişki kurulması etkilidir. Erken çocuklukta aşırı korumacı anne, baba ile problem yaşayan çocuğun babadan kopması ve anneye sığınması için etkili bir faktördür. Anneden ayrılarak bireyleşmede baba devreye girmelidir. Anne oğul arasındaki ilişki güçlü ama baba her ikisine de uzaksa çocuk özdeşimi anneden yana olur ve kadınsallığa yönelir. Ayrıca,anne babanın erkekliğini yok sayıp onu zedelerse,babanın model olma arzusuna ket vurmuş olur.

    Anne-Baba İlişkisinin Önemi

    Kötü bir aile hayatı ve ebeveyn ilişkisi ile homoseksüellik arasında ilişki olduğunu düşünebiliriz. Homoseksüellerin anne babalarının evlilik ilişkilerinin yıkıcı ve sapkın oluşu ve ebeveynler arasında üstünlük mücadelesi olduğu sıkça görülür. Parçalanmış bir evlilik ve aile varsa homoseksüelliğin var olması da mümkündür. Erkek çocuk cinsiyet özdeşim döneminde hem anne hem de babanın yardım ve iş birliğine ihtiyaç duyar. Cinsiyet bozukluğu yaşayan erkek çocuklar boşanma nedeniyle babanın olmayışıyla erkek figürüyle daha az irtibatta olur. Bu nedenle erkeksiliği özdeşleştiremez. Sağlıklı bir şekilde tatmin ve emniyet duygusu yaşayan karı koca diğer gereksinimleri gidermek için çocuğu kullanmazlar. Tatminsiz ve güvensiz bir evlilikte çoğu anneler eşlerinin yokluğundan dolayı oluşan duygusal boşluğu oğullarında telafi etmeye çalışırlar. Karı koca arasında sevgi bağı varsa,baba oğluna kadın erkek ilişki konusunda sağlıklı bir model olur ayrıca karısına çocukla sürdürmek isteyeceği emniyet duygusunu sağlamış olur. Eğer kadın kocasını küçük görüp,onun erkekliğini zedeleyip aşağılarsa çocuk erkekliği reddedecektir.

    Geçmiş Travmaların Önemi

    Gelişim sürecinde çocuğun babası tarafından reddedilmeyi yaşaması veya babanın belirgin kişilik bozukluklarına sahip olması çocukluk döneminde travmalara sebep olabilir. Bazen baba sevgi dolu olsa bile samimiyetle çocuğu kabullenemeyebilir buda babanın kendi yaşamındaki travmalardan olabilir ve çocuğuna yaptığı bazı aktarımlar çocuğun cinsiyet gelişiminde tersliklere sebep olabilir. Babanın kendi babasına veya abisine beslediği çözümlenmemiş nefret,düşmanlık hislerini çocuğuna aktarır ve çocuğunun bireyleşmesini tehtit olarak görür. Kendini tehtit altında hisseden baba oğlunun cinsiyet kimliğinin gelişiminde güvensizlik ve ret hissini hisseder. Her şeye rağmen baba eğer duygusal açıdan esnekse kendini çabuk toparlayabilir ve oğlu ile ilişkisini düzenleyebilir.

  • Hasta çocuklara yaklaşım

    Günümüzde çocuk ve ergenlerin hastalıklarının değerlendirilmesinde, sadece biyolojik boyut değil psikolojik ve sosyal boyutlar da ele alınmakta, hastalığa biyopsikososyal açıdan yaklaşılarak hem biyolojik, hem ruhsal hem de sosyal destekler verilmeye çalışılmaktadır. Çünkü günümüzde çocuk ve ergenlerin hastalıkları sırasında ruhsal, sosyal ve/veya birtakım davranışsal sorunlar yaşadıkları daha iyi bilinmektedir. Hasta çocuk ve ergenlerde biyopsikososyal bakış açısını unutmamak tanı ve tedavi sürecinin daha rahat geçmesine büyük katkıda bulunacaktır.

    Bu bölümde akut ya da kronik hastalığı olan çocuk ve ergenlerin ruhsal ve davranışsal açıdan nasıl tepkiler gösterdikleri, bu tepkilerde nelerin rol oynadığı, hastalığı olan çocuk ve ergene sahip ailelerin öğrenmek isteyebilecekleri bazı sorulara yer verilmesi amaçlanmıştır:

    HASTA OLAN ÇOCUK ve ERGENLER HANGİ YAŞTA, EN SIK NASIL TEPKİLER GÖSTERİRLER?

    0-6 yaş grubu

    -Ayrılık kaygısı (anneden ya da bakımveren yakın kişilerden ayrılırken yoğun sıkıntı yaşama, ağlama); özellikle ilk 3 yaşta sıklıkla karşılaşılan bir durumdur.

    -Regresyon (gerileme, bebeksileşme): Çocuğun bulunduğu yaşta kazanmış olduğu çoğu becerilerini yapamama durumudur. Tuvalet eğitimini almışken yeniden altına kaçırmaya başlama, yemeği kendi başına yiyebilirken annesinin yedirmesini isteme, bebeksi konuşma, parmak emme gibi.

    -Yeme ve uyku düzeninde değişiklikler: Her zamanki uyku saatinde uyuyamama, gece sık uyanma, kabus görme, iştahında azalma, yemekte seçici olma gibi.

    -Sağlık ekibi tarafından uygulanan tıbbi işlemlerden korkma. İğne uygulaması, ilaç verilmesi gibi.

    -İçe kapanma.

    6-11 yaş (okul dönemi)

    -Okul sorunları: Derslerde başarısızlık, okula devamsızlık, akranları tarafından alay edilme, küçümsenme, dışlanma, damgalanma gibi.

    -Korku ve kaygılar: Yalnız yatamama, karanlık korkusu, ölüm korkusu, ebeveynlerini kaybetme kaygısı gibi.

    -Sıkıntı, yalnızlık duyguları.

    -Uyku ve yeme problemleri gibi sorunlar yaşanabilir.

    Ergenlik dönemi

    -Ergenlik döneminde; gelişim dönemi özellikleri olarak ergenler görünümleriyle çok yoğun uğraştıkları için vücut şekil değişikliklerinden kaynaklanan sıkıntılar yaşayabilirler (mevcut hastalığa bağlı gelişebilen cilt rengi değişiklikleri, kol-bacakta kaza sonucu eksiklik, yürüme bozuklukları gibi).

    -Bağımsızlıklarını kazanmaları gereken bir dönemde sağlık ekibine, anne-babaya yeniden bağlı kalmak ergeni huzursuz edebilir.

    -Okulda problemler yaşayabilirler.

    -Bazen sahip oldukları hastalık nedeni ile depresyona girebilir, özkıyım (intihar) girişiminde bulunabilirler,…

    ÇOCUK VE ERGENLERİN HASTALIKLARINDA NEDEN FARKLI RUHSAL VE DAVRANIŞSAL TEPKİLER GÖRÜLÜR?

    Çocuk ve ergenin hastalık karşısında verdiği ruhsal ve davranışsal tepkiler pek çok faktöre bağlıdır:

    1.ÇOCUKLA İLGİLİ FAKTÖRLER

    1.a.Çocuğun yaşı,

    1.b.Çocuğun içinde bulunduğu psikolojik ve sosyal gelişim basamaklarının özellikleri,

    1.c.Çocuğun mizacı,

    1.d.Çocukların hastalıklar karşısında kullandıkları savunma düzenekleri.

    2.HASTALIKLA İLGİLİ FAKTÖRLER

    2.a.Hastalığın oluş şekli,

    2.b.Hastalığın seyri,

    2.c.Tedavi şekli ve hastaneye yatışlar,

    2.d.Hastalığın dönemi.

    3.AİLE İLE İLGİLİ FAKTÖRLER

    4.ÇEVRESEL FAKTÖRLER

    1.ÇOCUKLA İLGİLİ FAKTÖRLER

    1.a.Çocuğun yaşı

    Çocukların olayları algılama şekilleri yaşlara ve bilişsel gelişim düzeylerine göre farklılıklar gösterir. Örneğin; 2-7 yaş arasındaki çocuklar kendi deneyimlerine güvenir ve onlara göre hareket ederler. Durumu genelleme yetenekleri zayıftır ve hastalık karşısında mantıklı düşünemezler. 2-7 yaşında hasta olan ya da hastanede yatan çocuğun özerkliği çeşitli derecelerde (yeme, giyinme, oyun şekli,…) kontrol altına alınmış olduğundan işe yaramazlık ve çaresizlik duygusu gelişir. Ayrıca bu yaşta çocuklar hastalığın, yanlış davranışlar nedeni ile kendilerine verilen bir ceza olduğunu düşünürler. Bu nedenle, bu dönemde çocuklara açıklama yaparken suçlayıcı olmamaya özen gösterilmelidir. Hastalığının kendisinin suçu olmadığı vurgulanmalıdır.

    Çocuklara açıklama yapılırken gelişim dönemlerinin özellikleri yanı sıra hastalık ya da yapılan tıbbi girişimler hakkında çocuğun inançlarına da dikkat etmek gerekir. Örneğin; kendinden kan alınacağı zaman tüm kanının alınacağına ve kanının biteceğine inanan bir çocuğa ’korkma çok az bir acı duyacaksın’ demek çocuğu rahatlatamaz.

    İlerleyen yıllarda (7-11 yaş) hastalıklar karşısında mantıksal düşünce gelişir. Yani hastalık hakkında ilgili uzman doktor tarafından yeterli ve doğru açıklama yapılırsa hastalığın nedenini, tedavi şeklinin gerekliliğini daha iyi bir şekilde anlarlar.

    Çocuğa hastalık açıklanırken yaşına ve anlayacağı düzeye göre resim, fotoğraf, hikaye, diğer hastalar araç olarak kullanılabilir. Anlayabileceği şekilde empatik yaklaşımla (kendimizi onun yerine koyarak duygu ve düşüncelerini anladığımızı hissettirebilme) uygun sözcükler seçilerek yapılmalıdır.

    1.b.Çocuğun içinde bulunduğu psikolojik ve sosyal gelişim basamaklarının özellikleri

    Yenidoğan döneminde bebekler annelerinin (bakımveren kişinin) duygularını yansıtırlar. Anne huzurlu ise bebek huzurlu, anne huzursuz ise bebek huzursuz olabilir. Bu nedenle annede bir ruhsal sorun var ise (doğum sonrası depresyon gibi) öncelikle anneye destek verilmelidir.

    1-3 yaş arasındaki çocuklar için güven duydukları ortamda bulunmaları çok önemlidir. Özellikle ayrılıklara ve alışkın oldukları ortamın değişmesine karşı çok hassastırlar. Aileden ayrılmaktan, hastanede yatmaktan, tıbbi işlemlerden korkarlar.

    3-6 yaşında ortaya çıkan hastalık çocukların anne-babayı model alma (özdeşim) yeteneğini, sosyalleşme sürecini bozabilir. Çocukların girişimcilik duygusu zedelenebilir ve buna bağlı olarak pasif ve ebeveynlerine daha bağımlı, korkak, kaygılı bir çocuk olabilirler.

    Okul dönemindeki hastalıklar başarı, sosyalleşme sorunlarına yol açabilir.

    Ergenlerde hastalık, bağımsızlığın kaybolması ve gelecekle ilgili planların bozulmasına, fizik görünümlerinin değişmesine (örneğin;saç kaybı, kilo değişmeleri, cilt rengindeki kararmalar), akran ilişkileri ve okulda sorunlar yaşanmasına, izolasyon hissine, ümitsizlik ve yetersizlik duygularına yol açabilir.

    1.c.Çocuğun mizacı

    Mizaç; çocukta doğuştan var olan duygusal yatkınlıktır. Mizacı değerlendirilen çocuklar kolay çocuk (yeni durumlara kolay uyum sağlama yeteneğine sahip olan), zor çocuk (hastalığı ve tedaviyi kabullenmede zorluk yaşayan) ve yavaş ısınan (zamanla yeni duruma uyum sağlayabilen) çocuklar şeklinde gruplandırılırlar.

    1.d.Çocukların hastalıklar karşısında kullandıkları savunma düzenekleri

    Savunma düzenekleri; kişinin ortama uyumunda ve kişilik gelişiminde oldukça önemlidir. Savunma düzeneklerinin tamamı bilinçdışı olarak (çocuk ve ergenler bunu bilerek ve isteyerek yapmazlar) gelişir ve çocuk ve ergenlerde yaygın olarak kullanılırlar. Savunma düzeneklerinin bazıları sağlıklı çocuk, ergen, erişkinde de bulunur. Burada daha çok hastalığa sahip çocuk ve ergenlerde karşılaşılanlara değinilecektir;

    Regresyon (gerileme, bebeksileşme); çocuğun kazanmış olduğu yetilerini kaybetmesi, gelişimin geri dönemindeki özellikleri göstermeye başlamasıdır. Her hastalık ve hastaneye yatış regresyona neden olur. Çünkü hasta olan çocuklar yatağa yatırılır, beslenir, yıkanır ve giydirilir.

    Yadsıma (inkar etme); çocukların hastalıklarını yok saymaları, inkar etmeleridir. Bu savunma düzeneği tedaviye uyumu güçleştirir.

    Yansıtma; çocukların hastalık ile ilgili duygu ve düşüncelerini başkasına yansıtmalarıdır. Örneğin; hastalığa duyduğu öfkeyi arkadaş, kardeş veya ebeveynine yansıtabilir.

    Akla uygunlaştırma (mantıklı bahaneler bulma düzeneği); çocukların hastalıklarından dolayı yapamadıkları şeylere kendilerince mantıklı bir mazeret bulabilmeleridir. Örneğin; hastalığından dolayı ders çalışamayan bir çocuğun, bunu aldığı eğitimin yetersizliğine bağlaması.

    Yalıtma (yaşanan olayların duygusal yanlarının bastırılmasıdır); hastalığı olan çocuklar bu savunma mekanizmasını kullandıklarında kaygı, üzüntü, umut, öfke gibi duygularını göstermezler. Çevreden hastalığı çok kolay kabullendikleri düşünülür.

    Yüceleştirme; çocukların sağlık koşulları elverdiğince enerjilerini toplum içinde kabul edilen, yaratıcı ve yapıcı eylemler için kullanmalarıdır. Örneğin; eğitsel, sanatsal, bilimsel, sportif etkinlikler.

    2.HASTALIKLA İLGİLİ FAKTÖRLER

    2.a.Hastalığın oluş şekli

    Çocuktaki hastalığın doğuştan ya da sonradan kazanılmış olması psikolojik ve sosyal açıdan farklı durumlara yol açabilir. Doğuştan itibaren hastalığı olan çocuklarda doktora gitmek ve tedavi almak, hastalıkla yaşamak hayatlarının bir parçası haline gelir. Normal gelişim aşamalarını yaşayan çocuklar ise sonradan hastalığa sahip olduklarında tedavi ekibine, tedavi şekline ve hastalığın getirdiği kısıtlamalara daha zor uyum sağlarlar. Her iki durumda da çocuklarda depresyon, uyum bozuklukları, travma sonrası stres bozukluğu, çeşitli kaygı bozuklukları, davranım bozukluğu gibi ruhsal sorunlar yaşansa da bu sonradan hastalığa sahip olanlarda genellikle daha sık ya da daha şiddetli seyredebilmektedir.

    2.b.Hastalığın seyri

    Hastalığın akut (ani başlangıçlı ve kısa süreli) ve kronik olması da çocukların ruh sağlıkları için önemli etkenlerdir. Kronik hastalıklar; kalıcı yetersizlik bırakabilen, uzun süre boyunca bakım ve gözetim gerektirebilen hastalıklardır. Çocuklarda çeşitli kronik hastalıklar görülebilir (epilepsi, zeka gerilikleri, doğuştan kalp hastalıkları, otizm, böbrek yetmezliği, kanserler, şeker hastalığı gibi).

    Kronik hastalığı olan çocuklar; akranları tarafından kabul görme güçlüğü yaşayabilirler. Bu durumlarda sağlıklı çocuğa sahip ebeveynlerin tutumları da önemlidir. Çünkü bazı ebeveynler hasta çocuklarla kendi çocuklarının oynamasına, bir arada bulunmasına ve aynı sınıfta okumasına izin vermezler. Dolayısı ile sağlıklı çocuğa model olacak olan anne-babadan, hastalıklı çocukların dışlanması gereken mesaj alınır.

    Kronik hastalığa sahip çocuklar; okul başarısında daha çok düşüklük yaşarlar (okula devamsızlıklar, ailenin tutumları, bazı hastalıklarda bilişsel yetilerin etkilenmesi gibi nedenlerden dolayı).

    2.c.Tedavi şekli ve hastaneye yatışlar

    Tedavi sürecinde acı veren girişimler, ağrı ve bilinmezlikler çocuklarda sıkıntı oluşturabilir.

    Özellikle okul öncesi dönemde hastaneye yatışlar çocuklar üzerinde olumsuz etkiler gösterir. Küçük çocuklar neden ve sonuç ilişkisini tam olarak kavrayamadıkları için hastaneye yatışlarını ceza olarak da algılarlar. Güven duydukları ev ortamından tamamen farklı ve pek çok kez de acı veren tıbbi girişimlere uğradıkları ortama uyum sağlamaları, ebeveynlerden ayrılmaları küçük çocuklarda önemli stres kaynaklarıdır. Çocukların hastaneye yatışlarında da sıklıkla gördüğümüz savunma düzeneklerinden birisi regresyondur (bebeksileşme). Küçük çocukların hastaneye yatışı; yeni edindikleri ve çok değerli olan yeteneklerinin ellerinden alınmasına neden olur. Bu da çocuklarda çaresizlik ve işe yaramazlık duygusunun gelişimine yol açar.

    Hastaneye yatan ergenlerin tepkileri farklı şekillerde olabilir;

    1.Pasif ergenler: Tedavi ekibine uyumludurlar. İçlerinde yaşadıkları endişe, kaygıları ifade edemezler.

    2.Asi ergenler: Tedaviye uyumsuz olan ergenlerdir. Bu nedenle tedavi süreçleri gerektiği gibi gidemez.

    3.Olgun ergenler: Zihinsel güçleri, süreci anlamaları ve başa çıkabilmeleri için yeterlidir.

    Hastaneye yatan ergende hastalığın tipi de önemlidir. Çünkü ergenler fiziksel görünüşlerine son derecede duyarlıdırlar. Dış görünüşlerinde farklılıklar yaratan hastalıklar her iki cinsiyetteki ergenler için sıkıntı oluşturabilir. Ergenler özgür ve bağımsız olmak isterler. Bu nedenle hastaneye yatışlarında ek bir stres yaşarlar. Çünkü yeniden ebeveynlerine, sağlık personeline bağımlı hale gelirler. Ergenlik döneminde akran ilişkileri de çok önemlidir. Hastaneye yatan ergenler bundan da yoksun kaldıkları için sıkıntı yaşarlar. Ergenler hastanede yatarken çocuklardaki gibi regresyona uğrayacaklarından endişe duyarlar, bu nedenle çocuk yerine konmaktan, kendilerine çocuk gibi davranılmasından hoşlanmazlar.

    Tüm bu değerlendirmelere karşın hastaneye yatan her çocuk ve ergenin sıkıntı yaşayacağını söylemek doğru olmaz.

    2.d.Hastalığın dönemi

    Hastalığın hangi dönemde olduğuna göre de çocuk ve ergenlerdeki tepkiler değişebilir.

    Hastalığın başlangıcında, şaşkınlık ve inkar belirgin olarak yaşanır. Erken ve doğru tanı hasta-hekim ilişkisinde güveni sağlamaya yardımcı olur. Sık hastaneye yatışlar, yoğun tetkikler kaygıyı arttırabilir. Çocuğun hastalığının öğrenildiği dönemde yakın çevresindekilerin tutumları da oldukça önemlidir. Çocuğa öncekinden çok fazla iyi davranılır, uyması gereken kurallar kaldırılır, her şeyine evet denilir, kızılması gerekirken ses çıkarılmaz ise hasta kimliğini çocuk kolaylıkla benimseyebilir. Hasta iken çocuk ve ergenlerin tabii ki sevgi ve şevkat ihtiyacı artabilir. Ama bu hiçbir zaman çocuk ve ergenin hastalık öncesinden farklı toleransa sahip olması anlamına gelmemelidir. Aksi halde hastalığın iyileşmesi daha uzun zaman alabilir, iyileşme olsa bile çocuk ve ergen psikojenik nedenle bilinçdışı olarak yeni hastalık belirtileri gösterebilir (elim tutmuyor, yürüyemiyorum, başım ağrıyor gibi).

    Tedavinin başlaması; tedavinin uygulanış şekline ve sıklığına göre sıkıntı oluşturabilir. Tedavinin sonucunda iyileşme ve hastalık öncesindeki sağlıklı durumuna dönme var ise tedavi süreci çocuklar tarafından daha iyi tolere edilir. Tedaviye yanıt uzun zaman alıyor ve/veya uygulanan tedaviye kısmi (yetersiz) yanıt alınıyor ise tedavi ve hastalığa uyum daha güç olur.

    Hastalık tekrarlayıcı gidiş gösteriyor ise çocuk ve ergende tedavi ekibine karşı güvensizlik, çaresizlik ve umutsuzluk duyguları, depresyon ve kaygılar daha sık görülebilir.

    Yavaş ilerleyen hastalıklarda ilerleme hızı hastalığa uyum ve psikososyal açıdan önemlidir.

    Hastalığın tüm tıbbi girişimlere karşın ölümcül aşamasına geldiğimiz terminal dönemde; çocuk ve ergenin yaşam kalitesi ön planda tutulmalı, gereksiz tetkik ve girişimlerden kaçınılmalıdır.

    3.AİLE İLE İLGİLİ FAKTÖRLER

    Ailenin tipi,

    Ailenin işlevselliği,

    Evlilik ilişkileri,

    Anne-babanın ebeveynlik niteliği,

    Anne-babanın kişilik özellikleri,

    Ailenin hastalığa verdiği tepki,

    Aile bireylerinin hastalıktan etkilenme düzeyi,

    Hasta çocuğa verilen bakım ve psikososyal destek,

    Kardeş durumları,

    Anne-babanın eğitim düzeyi,

    Ailenin kültürel özellikleri,

    Çocuğun hasta olduğunu öğrenen ailede ilk yaşanan evre; ‘şok ve şaşkınlık’tır. Bu dönemde en sık kullanılacak savunma düzeneği ise inkardır (hastalığın olmadığının, yanlış tanı konulduğunun düşünülmesi). Daha sonra ‘suçluluk, kızgınlık ve içerleme evresi’ gelir. Bu evrede görülen kızgınlığın önemli bir kısmı tedavi ekibine yansır. Niçin ben? Soruları sorulur. Bu dönemden sonra üzüntülü dönem yaşanır (bazen depresyon gelişebilir) ve daha sonra son dönem kabullenilmesi aşaması gelir. Ancak her çocuk, ergen ve ebeveynlerde bu evreler tamamlanmayabilir. Aile bir evrede örneğin inkar evresinde kalabilir. Bu da tedavi sürecinde önemli gecikmelere yol açabilir.

    Kardeşler özellikle hastalığa uyumda, hasta çocukla benzer stresi yaşarlar. Kardeşler özellikle hastalığın yoğun döneminde en çok ihmal edilmiş bireyler olduklarından ebeveynlere kardeşler konusunda da önemli görevler düşmektedir.

    4.ÇEVRESEL FAKTÖRLER

    Tedavi ekibi,

    Okul ortamı,

    Yakın akrabalar,

    Akranlar,

    Hastalıkla ilgili dernek ve kuruluşlar

    Çocuğun kendine güveninde, tedavi ekibine güveninde, doğru bilgi sahibi olmasında, hastalığa karşı umutsuzluk ve çaresizlik duygularını hissetmemesinde,…sağlık ekibi ile çocuk arasında kurulan ilişki son derece önemlidir.

    Çocuklar için okul; hem akademik hem de sosyal açıdan önemli bir ortamdır. Hastaneye yatan çocuklar için hastane okul projelerinin genişletilmesi çocukların psikososyal ve akademik gelişimleri açısından önemlidir.

    Yakın akraba desteği; yurdumuzda hem çocuk bakımında hem de anne-babalara psikososyal destek vermede oldukça önemlidir.

    Ergenlik döneminde; normal ruhsal gelişim açısından akran ilişkileri oldukça önemlidir. Bu nedenle olumlu arkadaşlık ilişkisi tedaviye uyumu ve gencin ruh sağlığını olumlu yönde etkileyecektir.

    ÇOCUKLARDA ÖLÜM KAVRAMI HANGİ YAŞTA GELİŞİR?

    7 yaşın altındaki çocuklar ölümü geri dönüşülebilir olarak algılarlar. 9 yaş ve üzerindeki çocuklarda ise ölüm kavramı erişkin düzeyde gelişmiştir ve geri dönüşsüz olduğu kavranmıştır. Ancak ölümcül hastalığı olan çocuklarda ölüm kavramı, hastalığın tanı ve tedavi sürecinde yaşanan psikolojik stres ve deneyimler (ölüm tehditi, benzer hastalıktan bir arkadaşının ölümü,…) nedeni ile daha hızlı ve erken gelişebilir.

    ÖLÜM ÇOCUKLARA NASIL AKTARILIR?

    Çocuğa ölüm olayı, zihinsel ve ruhsal olgunlaşma düzeyi göz önünde bulundurularak açıklanmalıdır.

    Okul öncesi (4-5 yaşından küçük) çocuklar, insan vücudunu biyolojik anlamda tanımadıkları için ölümü beden işlevlerinin sona ermesi olarak algılayamazlar. Örneğin; Kalbin sevme ile ilgili olduğunu düşünen bir çocuğa yapılan ‘öldü çünkü kalbi çalışmaz hale geldi’ şeklindeki bir açıklama ölüm kavramını anlamaya katkıda bulunamaz.

    4-6 yaş arasındaki çocuklar insan bedenini biyolojik bir varlık olarak algılamaya başlarlar. Bu nedenle çocukların ölüm olgusunu anlaması ve baş edebilmesi için, yaşam döngüsü ve beden işlevlerini biyolojik kavramlarla açıklayan bilgilerin verilmesi yarar sağlar. Bu anlatımlarda ölümün yaşamsal bir döngü olduğu ve bedensel işlevlerin son bulduğu uygun ve basit bir biçimde anlatılmalıdır. Yani ölen bir kişinin nefes alamayacağı, yemek yiyemeyeceği, oyun oynayamayacağı, düşünüp hissedemeyeceği,… açıklanmalıdır.

    HASTALIĞI OLAN ÇOCUĞA AÇIKLAMA YAPILMALI MIDIR?

    Hastalığı olan çocuktan tanıyı gizlemek, korku ve kaygıları önlemez. Çünkü çocuk ve ergenler hastalıklarının nasıl olduğunu diğer çocuklarla konuşarak, kulak misafiri olarak, çevresindeki kişilerin yüz ifadelerine bakarak,… anlamaya çalışırlar. Ayrıca çocukların korkularını ifade etmelerine izin verilmediği zaman, hastalıkla ilgili hiç konuşulmadığı zaman çok daha fazla olumsuz düşüncelere sahip olabilir, daha yoğun kaygı yaşayabilirler. Hastalıkları gizlenen çocuklar daha fazla karmaşa, yalnızlık, belirsizlik ve güvensizlik duygusu yaşarlar. Hasta olan ergen de düzenli olarak bilgilendirilmeli, anne-babaların hem birbirleri ile hem de çocuklarıyla hastalık hakkında konuşabilmeleri sağlanmalı, duygu ve düşüncelerini paylaşabilecekleri ortam hazırlanmalıdır. Bu şekilde hem hasta çocuk/ergen hem de ebeveynler tanı ve tedaviye daha kolay uyum sağlar.

    KRONİK (SÜREGEN) HASTALIĞI OLAN HER ÇOCUKDA RUHSAL SORUN GÖRÜLÜR MÜ?

    Kronik hastalık sonrası gelişen ruhsal bozuklukların yaygınlığı %10-30 olarak bulunmuştur. Çocukta ruhsal sorunların oluşmasında yukarıda belirtildiği gibi bireysel, genetik, çevresel, ailesel, kültürel… pek çok faktör rol oynar.

    ÇOCUKLARDAKİ HASTALIK NASIL AÇIKLANMALIDIR?

    Açıklama tanı koyan hekim tarafından, mümkünse her iki ebeveyne birlikte yapılmalıdır. Böylelikle ebeveynlerin hastalığı kabullenmeleri, hastalığa karşı duyulan öfkeyi ve suçlamaları birbirlerine yansıtmaları önlenmiş, hastalık ile ilgili kaygılar her iki ebeveyn tarafından paylaşılmış olur. Çocuğa yapılacak açıklama da benzer şekilde tanı koyan hekim ve/veya ebeveynler tarafından yapılabilir. Çünkü açıklamayı yapan kişilerin çocuğun tanıdığı ve güven duyduğu kişiler olması önemlidir. Böylece hastalığın sürecinde de çocuk kendini daha güvende hissedecektir. Eğer sadece anne-baba hastalığı açıklayacak ise, anne-babaların açıklama yapmadan önce, hastalık hakkında doğru kaynaklardan yeterli bilgiye sahip olmaları çok önemlidir. Çocuk ve ergene hastalığı söyleyen kişilerin duygularını (korku, kaygı,…) abartılı şekilde göstermemeleri çok önemlidir. Bu nedenle anne-baba hazır oldukları an hastalığı çocukları ile paylaşmalıdırlar

    AMELİYATLAR ÖNCESİ ÇOCUKLARA AÇIKLAMA YAPILMALI MI?

    Çocuklar aileleri ile birlikte ameliyata hazırlanmalıdır. Hastalığın özelliği, hastanede geçecek süre, yapılacak ameliyat ve sonrası aileye açıklanmalıdır. Çocuğun anlama kapasitesine göre, yapılacak olanlar, ameliyat ortamı (doktorların neden maske taktığı gibi) çocuğa anlatılmalıdır. Böylelikle çocukların kendi hayal dünyalarında çok daha korkutucu işlemlere maruz kalacaklarını ve çok acı çekeceklerini düşünmeleri önlenebilir. Aileler çocuklarını hastaneye götürürken; evde çocukların çok hoşlandığı oyuncakları da yanlarına almaları özellikle küçük çocuklardaki stresin azalmasına katkıda bulunabilir. Üç yaşın altındaki çocuklara ameliyat günü açıklama yapmak çocuklardaki stresin daha az olmasını sağlar.

    KRONİK HASTALIK TANISI ALAN ÇOCUK VE ERGENE NASIL DAVRANILMALI?

    Çocuk ve ergenin hastalık hakkında bilgilenmelerine olanak sağlanmalıdır. Bu konuda kısıtlamalar ya da çevreden duyacağı yanlış bilgilendirmeler kolaylıkla olumsuz düşüncelere ve umutsuzluk duygusunun gelişmesine yol açabilir.

    Hastalık açıklandıktan sonra, çocuk ve ergenler istediği sürece hastalık hakkında konuşabilecekleri, olumlu ya da olumsuz duygu ve düşüncelerinin paylaşabilecekleri ortam sağlanmalıdır. Burada anne-babalara önemli görev düşmektedir. Çünkü çocuk veya ergenler bazen anne-babayı üzmemek için hastalık ile ilgili konuşmaktan kaçınabilirler.

    Anne-baba ve yakın aile çevresinin çocuktaki bebeksi tavırları desteklememesi ve aşırı duygusal davranmaması çok önemlidir. Çünkü çocuk ve ergenin mevcut bedensel hastalığına eğer ‘hasta kimlik duygusu’ eklenirse ruhsal olarak yeterince güçlü olabileceklerini söylemek pek mümkün olmayacaktır. Eğer hasta çocuk ve ergen çok fazla korunup kollanır ise ev dışındaki her ortamda daha çok uyum sorunu yaşayacaklardır. Çünkü hiç kimse ev ortamındaki gibi çocuk ve ergenlere aşırı toleranslı ve duygusal davranmayacaktır.

    Tıbbi zorunluluk olmadıkça çocuk ve ergen günlük aktivitelerine eskisi gibi devam edebilmeli ve olabildiğince akranları ile aynı ortamlarda bulunmalıdır.

    Hastalığın sürecinde çocuk ve ergen dışında anne-babanın da gerektiğinde ruhsal destek alabilecekleri hatırlatılmalı ve gereğinde yönlendirme yapılmalıdır. Çünkü hasta çocuk ve ergenin karşısında güçlü ebeveynin olması geleceğe dönük güven duygusunun artmasını sağlayacaktır.

    KRONİK HASTALIĞI OLAN ÇOCUĞA OKULDA NASIL DAVRANILMALIDIR?

    Öncelikle öğretmenlerin hastalık hakkında bilgilendirilmeleri önemlidir. Çünkü bazen öğretmenlerden de tıbbi destek istenebilir ve gözlemlerini almak önemli olabilir.

    Öğretmenlerin olabildiğince diğer çocuklara davrandığı gibi hasta çocuğa davranması gerekmektedir (burada tıbbi olarak çocuk ve ergenelerin yapamayacakları elbette göz önünde tutulmalıdır). Çünkü çok farklı bir şekilde ve toleranslı davranılan çocuk ve ergende, dersler ve çevreye uyum için gereken çaba azalır ve akran grupları tarafından daha çok dışlanabilirler.

  • Anne Kalbi Çocuğun Okuludur!

    Anne Kalbi Çocuğun Okuludur!

    Anne kalbi çocuğun okuludur!

    Anne deyince aklınıza neler geliyor? Benim aklıma şefkat gösteren,ne yaparsan yap yinede affeden,bazen ağlatan ama yinede senden ve sana bakım vermekten vazgeçmeyen,korku anında üzgün anında veya hayal kırıklığına uğradığını hissettiğinde kollarına koştuğun o sıcak insan, ANNE.

    Anneliğin tanımını yapmak için uzun araştırmalar yapmaya ya da sayfalarca kitaplar okumaya gerek olmadığı düşüncesinde hem fikir olduğumuzu tahmin etmek zor değil. Peki, anne kalbinin tanımını yapmak için neye ihtiyaç var? Deneyimlerimize olabilir mi? Anne karnına düştüğümüz andan annemizle geçireceğimiz son güne kadar olan ki deneyimlerimize. Tabi ki bebeklik ve çocukluk çağımızda annemizin bize öğrettiği, hayatımız boyunca bize eşlik edecek olan ve ergenlikte de yetişkinlikte de her alanda kullanacağımız o değerli dinamikler sayesinde edineceğimiz deneyimler.

    İşte o dinamikler anne kalbinde yani okulumuzda öğrendiğimiz bilgiler bizim sosyal yaşamımızda ki iletişim becerilerimizi, ikili ilişkilerimizde, akademik ve iş ortamlarındaki özgüvenimizi ve özellikle duygusal sağlığımızın gelişimini oluşturan temel taşlardır.

    Sadece doğuran değil…

    Çocuğun yaşamının ilk yıllarında anne, çocuk ile güvenli bağlanmayı ve doğru iletişimi kurabildiği takdirde bebekte güven duygusu gelişecektir. Çalışan anneler, veya annesini kaybetmiş çocukların hayatında onlara bakım veren baba-dede-anneanne-babaanne vs. bu konuyla ilgili endişeli olabiliyorlar, fakat korkmayın! Sadece doğuran değildir çocukla güvenli bağlanmayı sağlayabilen ve onu kalbinde büyütebilen. Eğer çocuklar ihtiyacı olduğu zaman ağlayabiliyorsa, size koşup kollarınızda rahatlayabiliyorsa, kimliğine ve duygularına saygı duyarak dinlenilebiliyorsa, her gün mutlaka en az 30 dakika  özel vakit ayırıp oyunlar oynanıyorsa yani ihtiyacı olan saygı,şefkat ve regülasyonu sağlayabiliyorsanız çocuğunuzla güvenli bağlanmayı kurmamanız neredeyse imkansız.

    ANNELERE TAVSİYELER;

    1. Çocuğunuzla birebir ilgileneceğiniz zamanlar belirleyin.

    2. Koşulsuz sevginizi ona hissettirin!

    3. Yaptığı olumlu davranışları onaylayın, olumsuz davranışları sıklıkla dile getirerek, kızarak, uyararak pekiştirmeyin.

    4. Ben dili kullanın!

    5. Çocuğunuzun ne kadar değerli olduğunu ve onun, sizin hayatınızdaki önemini ona ifade edin ve hissettirin.

    6. Ağabey-abla-kardeş ya da akranları ile asla kıyaslamayın!

    7. Çocuğunuzun çabası karşısında sakin ve yapıcı olun, ona cesaret verin.

  • Çocuklarda Bağlanma

    Çocuklarda Bağlanma

    İnsanlar kendileri için önemli olan kişiler ile duygusal bağlar kurma eğilimindedir. Bu gereklilik doğum anından itibaren bebeklerde rahatlıkla gözlemlenebilir bir bebeğin annesinin sesini duyunca ağlamayı kesmesi bağlanmaya verilebilecek en güzel örnektir. Bağlanma kuramı gelişim psikolojisinde önemli bir yer tutar. Bebek doğduğu andan itibaren kendi ihtiyaçlarını karşılayamaz ve bir bakıcıya ihtiyaç duyar, bu kişi genelde çocuğun annesidir. Bebek bu kişi ile duygusal ve olumlu bir bağ kurmak ister bu zihinsel çalışan modele bağlanma denir. Bebek bu kişi ile yakın kalarak hayatta kalma şansını da arttırır. Ek olarak bebek bu kişiyi bir güvenlik üssü olarak kullanarak çevreyi yavaş yavaş keşfetmeye başlar. Bağlanma kuramı, anne ve bebek arasında doğumdan itibaren oluşan sosyal ve duygusal bağlardır (Bowlby, 1980,1982; Ainsworth, 1989). Bu bağlar özellikle çocuğun ileriki hayatında sosyal ve duygusal yönden çok önemli bir yer tutar. Annenin davranışına göre bebeğin zihninde belirli davranış paternleri oluşur ve bu paternler ile bebek kendi ve başkaları hakkında benlik modelleri üretir. (Baker, 2003; Bretherton, 1990; Vaughn, 2006;). Bu yüzden annenin bebek ile ilişkisi çok önemlidir bebeğe zamanında yanıt vermeli, ona sıcaklık sağlamalı, düzenli beslemeli ve ona bir güvenlik üstü oluşturmalıdır.

    Bağlanma davranışını gösteren belirli davranışlar vardır bunlardan bir tanesi bebeğin bağlandığı kişi ile ilişki de olmaya çalışması, onu sürekli araması, kokusunu hissedince veya sesini duyunca rahatlamasıdır. Eğer bağlandığı kişi bebeğin yakınında yoksa da bunu hissetmesi ve ağlamak gibi tepkiler göstermesi. Bir diğer davranış ise bebek bağlandığı kişi ile daha sıcak ve güvende hissederken başka kişiler ile huzursuz hissedebilmesi bağlanmanın varlığına delil olan en temel davranışlardır.

    Bağlanma genelde dört farklı gruba ayrılır bunlar:

    1. Güvenli bağlanmış bebekler: Bu bebekler çevreyi keşfetmek için anneyi güvenlik üssü olarak kullanırlar. Çevreyi incelemeye, çevredeki oyuncaklarla oynamaya bayılırlar. Yabancı birisini gördüklerinde bakım veren kişiye yönelirler. Bakım veren kişi ile yeniden bir araya geldiklerinde kolayca sakinleşirler. Onunla pozitif bir iletişim içerisindedirler, ona güler ve kucağına tırmanırlar. Bakım veren kişi ile yeniden bir araya geldiklerinde çevreyi keşfetmeye devam ederler.
    2. Güvensiz kaçınan bebekler: Genelde bakım veren kişiye karşı ilgisiz gibi görünürler. Bakım verenden kaçınırlar ve onunla çok az ilişkiye geçerler. Yabancılara ve bakım veren kişiye de benzer tepkiler verirler. Dikkatlerini daha çok oyuncaklara vermeye çalışırlar. Bakım veren kişi ile yeniden bir araya geldiklerinde tepki göstermezler.
    3. Güvensiz dirençli bebekler: Bu bebekler sıklıkla anneye yapışırlar, ayrılma anında direnç gösterirler, birleşme anında ise bakım verene kızarlar, ağlarlar ve tepki göstermeye devam ederler.
    4. Güvensiz dağınık bebekler: Çok güvensiz, dağınık ve şaşkındırlar. Ayrılma esnasında davranışlarında çelişkiler gözlemlenir. Anneden ayrıldıkları anda sersemlemiş ve şaşkın gözükebilirler. Anne kucağına aldığı anda ise uzaklara bakar ve tepkisiz davranırlar.
  • Boşanma ve Çocuk

    Boşanma ve Çocuk

    “ İki ayrı insan” tarafından oluşturulan aile, bunun doğal sonucu olarak, çatışma ve uyumsuzluk potansiyelini de taşır. Bazen aile sorunları çözme mekanizması olarak çalışırken, bazen sorun üreten bir mekanizma haline gelebilir. Bunun sonucunda aile boşanma kararı alarak evlilik birliğini sonlandırmaktadır.

    • Geçimsizlik
    • Alkol- Uyuşturucu- Kumar bağımlılığı
    • Aldatılma
    • Aile dışı kişiler ile olan sorunlar

    Günümüzde her 5 çiftin 1 tanesi boşanmaktadır. Boşanma oranı %20. Çocukların iyiliği için bir arada kalmak çok nadir işe yaramaktadır. Bazen bir arada kalmak çocuklara anlaşamayan eşlerin birlikteliğinden daha fazla zarar vermektedir. Özellikle

    • Kasıtsız sessiz kalmalar
    • Sürekli bağırış çağırış
    • Fiziksel şiddet
    • Psikolojik şiddet
    • Cinsel şiddet gibi travmatik olaylara maruz kalmış çocuklar, boşanmış ailelerin çocuklarından daha uyumsuz ve sağlıksız tepkiler ortaya koyabilir.

    Bu nedenle ………… tek yolu evliliği sona erdirmektir. Bu karar alındıktan sonra da anne-babaya düşen çocuğun uyumunu kolaylaştıracak uygulamalarda bulunmaktır.

    Boşanmanın çocuk üzerinde yaratacağı etki çocuğun yaşına, boşanmadan önceki ve boşanmadan sonraki şartlara ve çocuğun kimde kaldığına bağlıdır. Yaşa göre etkilenme ve bu etkilenmenin yaratacağı sorunlar ve bu sorunların ileriki yaşama etkileri farklılık gösterir.

    Örneğin 0-6 aylık bir dönemde boşanma gerçekleşirse çocuğun etkilenmesi anneyle kalıp kalmadığına göre farklılık gösterir. Çocuğun 6 aylıktan sonra anneden ayrılması çok ciddi ve etkileri ömür boyu sürecek sorunlara neden olur.

    3-6 yaşta aynı şekilde çocuğun anne/babasından ayrılması çok ciddi ruhsal duygusal ve sosyal sorunlara yol açar.

    Boşanma sürecinde çocuğun ruhsal dünyası

    1-3 yaşındaki çocukta; anne babadan birinin evden ayrıldığını anlar ancak sebebini kavrayamaz

    • Eskisine göre daha sık ve çok ağlama
    • yapışma/ ayrışamama
    • uyku sorunları
    • altına kaçırma, parmak emme
    • Ebeveynden ayrıldığında endişe ve kaygı
    • öfke patlamaları
    • ısırma
    • rahatsız edici davranma
    • boşanma öncesi dönemdeki gibi, günlük yaşam rutinini bozmadan olduğu gibi korumak
    • endişeli görünmekten kaçınmak
    • güvenli bir ortam yaratmak
    • çocukla birebir zaman geçirmek

    3-6 yaş arası; boşanmanın anlamını tam olarak anlayamaz ama anne/ babasının hayatında eskisi gibi yer olmadığını fark eder.

    • yaşananlardan dolayı kendini suçlama
    • yoğun öfke duygusu
    • birlikte yaşadığı ebeveynine karşı hırçın, öfkeli ve huysuz
    • uyku sorunları
    • korkulu rüyalar
    • ayrı kaldığı ebeveynini istediği zaman ziyaret edebileceğine dair güven hissi vermek ve bunu düzenli olarak gerçekleştirmek.
    • ayrı kaldığı ebeveyni ile telefonda görüştürmek
    • çocukla anne baba olarak farklı zamanlarda farklı etkinliklerde bulunmak
    • birlikte geçirilen zamanları fırsata çevirip => çocuğu konuşmaya ve iletişim kurmaya cesaretlendirmek
    • duygularını ifade edebileceği faaliyetler yapmak
    • boşanmadan onun sorumlu olmadığını; bakımının sürekli ve düzenli olarak yerine getirileceğini; onu hiçbir zaman yalnız bırakmayacağını anlatmak

    6-11 yaş (okul dönemi); boşanma olgusunun ne olduğunu anlamaya başlar. Anne babasının artık birlikte yaşamayacağını ve birbirlerini eskisi gibi sevmeyeceklerini anlar.

    • kendisini aldatılmış hisseder
    • evden gidenin geri döneceğini ümit eder
    • evden gidenin artık kendisini istemeyeceğini düşünür
    • arkadaşlarını görmezden gelebilir
    • kimsenin onu okuldan almaya gelmeyeceğini düşünerek kaygılanır
    • uyku düzeni bozulur
    • uyuma güçlüğü çeker
    • öfke patlamaları görülebilir. Hırçınlaşabilir
    • birlikte özel zaman planlamak
    • ev dışında anne babayla ayrı ayrı programlar gerçekleştirmek
    • çocukla yüz yüze iletişim için fırsatlar yaratmak
    • ev dışında aktif olabileceği olanaklar sağlamak
    • olan bitenle ilgili tüm sorularını cevaplandırmak, iletişim kanallarını açık tutmak
    • depresyon ve korku tepkilerine duyarlı olup, bunlar görüldüğünde hemen ve uzun süreli yardım almak
    • günlük yaşam alışkanlıklarını aynen devam ettirmek
    • duygusal boşalımı için cesaretlendirmek

    Boşanmayı takiben kısa vadede çocukta ne gibi etkiler görülür?

    Boşanma çocukta bir dağılmayı, sosyal değişimi, düzenin alt üst olmasını temsil eder. Dolayısıyla ruhsal ve sosyal çeşitli sorunlar ortaya çıkabilir. Özellikle ilk iki yıl kritik bir dönemdir. Bu kritik dönemde ilk 6-12 ay da çocuklarda sorunsuz bir süreç yaşanır, ikinci 12-24 ay da bu olumsuz etkiler azdır ve çocuk boşanmaya uyum sağlayabilir. Olumsuzluklar: depresif duygulanım ve içe kapanma. Uyum geliştiremeyen çocuklarda ise 2 yılı takiben en çok sinirlilik, sorunlarla başa çıkamama ve dürtüsellik görülebilir.

    Uzun süreli etkiler

    • yetişkin olduklarında daha çok sorun yaşayabilirler
    • kendi evliliklerinde boşanma daha yüksek görülür
    • bağlanma sorunları görülebilir
    • yaşam kalitesinde bozulma
    • ebeveyn- çocuk ilişkilerinde bozulma
    • duygusal desteğin yetersizliği

    Boşanma sürecinde çocukta

    1. suçluluk duyguları; boşanmadan kendisini sorumlu tutma. Bunda çocuğa ebeveynin yeterince açıklama yapmamış olması etkendir. Anne- baba çocukla ilgili kavgalar etmesi, çocuğun kimde kalacağı anlaşmazlık konusu ise, yaşının küçük olması, düşünce biçiminin somut olması ile kendini suçlayabilir. Bu durum çocukta ciddi uyumsuzluklar görülebilir.
    2. Korku
    3. Üzüntü
    4. Gerileme
    5. Okul başarısında düşme
    6. Ebeveyni barıştırma arzusu
    7. Yalnızlık
    8. Reddetme- reddedilme duygusu
    9. Uyku sorunları görülebilir
    10. Somut düşüncede oldukları için şöyle düşünebilirler. Ayrıldığı ebeveyni ziyarete gelmesi gereken günde gelmemişse başka işleri olabileceğini düşünmek yerine; artık sevilmediğini, bu nedenle anne/babasının gelmediğini düşünebilir.
    11. Bağımlı ve yakın oldukları kişileri örnek aldıkları için onların hissettikleri veya düşündüklerini kendi hisleri ve kendi düşünceleri gibi anlatırlar. Bir ebeveyn diğeri hakkında söylediklerini kendi düşüncesi gibi söyleyebilir. Bir ebeveynin diğerine olan duyguları, kızgınlık öfke gibi kendisinin hissi gibi gösterebilir.
    12. çiftlerin birbirlerine olan olumsuz duyguları kızgınlık, kırgınlık, kin, öfke gibi çocuğa aktarıldığında çocuğun kafasında karışık duyguların doğmasına, davranış sorunlarının gelişmesine, kalıcı bağlılıklar geliştirmesine neden olur.
    13. Anne- baba arasındaki çatışmalar: Özellikle boşanma kararı almadan önce artan çatışmalar sıktır. Gerek bu çatışmalardan gerekse çocukların velayeti, ziyaret günleri, ebeveyn sorumlulukları, yeni düzenin oluşturulması, maddi meseleler vs. gibi çatışmalar boşanmanın çocuk üzerindeki en trajik kanıtıdır. Çocukta sosyal uyum sorunlarının ve güvensiz hissetmesinin temellerini oluşturur.

    Boşanma sürecinde çocuk hangi aşamalardan geçer?

    Şok ve Kaos: Çocuk bir anda hiç ummadığı bir haberle karşılaşır. Birçok yoğun duyguyu iç içe yaşar ve kafasını karışır. “Eyvah, annemle babam boşanıyor !”, “Şimdi ne olacak ?”

    İsyan ve Sorgulama: Çocuk, üzüntü ve kızgınlığı bir arada hisseder. “Neden benim başıma böyle bir şey geliyor” diye düşünür.

    Kaygı ve Korku: Belirsizlik çocuğun kafasında birçok soru işareti yaratır; “Ben ne olacağım ?” , “Okulum değişecek mi?”, “Arkadaşlarımı görebilecek miyim?”, Buna paralel olarak da çocuğun kaybetme ve ayrılık korkuları tetiklenir; “Annem evden ayrılıyormuş, ya onu bir daha göremezsem?”, “Babam evden gidecekmiş, ya bir gün annem de giderse?”, “Ya yalnız kalırsam?”…

    Baş etme ve Uyum: Belirsizlikler ortadan kalktıkça, düzenli ve rutin bir yapı oluştukça çocuğun kaygı ve korkuları dinmeye başlar. Sorularını cevaplamak, ihtiyacı olan duygusal ve sosyal desteği sağlamak uyumunu kolaylaştırır. Ve bir süre sonra çocuk durumu anlamlandırır ve kabullenir; yeni koşullara uyum sağlar. Tabii ki bu uyum ebeveynlerin çabasını gerektirir.

    Boşanma kararını çocuklara kim açıklamalıdır?

    Eğer mümkünse ebeveynler birlikte açıklamalıdır. Bu şekilde çocuk durumu daha rahat kabullenecektir ve çocuğun iki ebeveynden de farklı hikayeler duyma olasılığı azalacaktır. Birden fazla çocuk varsa, tüm çocuklara aynı anda açıklama yapılmalıdır. Kardeşlerin varlığı şoku ve üzüntüyü hafifletebilir, güven, destek ve ailenin devamlılığı hissini verir.

    Boşanma kararı ne zaman söylenmeli?

    Boşanma kararı kesinleştiği anda söylenmeli, henüz karar alınmadan boşanmayla ilgili tehditler, ültimatomlar sürekli çocuğa aktarılmamalı ve kafa karışıklığı yaratılmamalıdır. Çocuğun uyum sağlamasına vakit vermek için çok da geç olmadan bu açıklama yapılmalıdır. Açıklamanın ardından çocuğun ağlamasına, üzülmesine, sorular sorup rahatlamasına izin verilmelidir.

    Boşanma kararı aktarılırken içerik ve üslup nasıl olmalıdır?

    Kısa ve öz, samimi ve dürüst, çocuğun yaşına uygun, örnek, benzetme veya resimlerden yararlanılabilir… Konuşma sırasında yakınlık ve temas da önemlidir. Bu kararın ortaklaşa verildiği vurgulanmalı ve bu karara varmadan önce de alternatif tüm yolların denendiği çocuğun anlayacağı dilde ifade edilmelidir…

    Ebeveynlik rolleri ev eş rollerinin birbirinden bağımsız olduğu belirtilmeli; boşanma kararının hayata geçirilmesi ile birlikte eşlerin birbiriyle ilişkilerinin sonlanacağı ancak ebeveyn olarak daima çocukların yanında olacakları tekrar tekrar vurgulanmalıdır…

    Boşanma ile birlikte, çocukların hayatında nelerin değişeceği nelerin aynı kalacağı açıklanmalı; çocuğun kiminle kalacağı, diğer ebeveynle ne zaman, ne sıklıkla ve hangi koşullarda görüşeceği net bir biçimde açıklanmalı; belirsizlikler olabildiğince azaltılarak netlik sağlanmaya çalışılmalıdır…

    Çocuğun boşanmaya uyum sağlaması sürecinde ebeveynlerin neler yapması gerekir?

    Çocukların boşanmaya uyum sağlamasında en önemli etmenlerden birisi, ebeveynlerin boşanma stresiyle başa çıkabilmesi ve çocuğunun bakımını aksatmamasıdır. Ancak, boşanma sonrasında çocuğun bakımı için eski eşinden çok az destek alabilen ya da hiç destek alamayan ebeveynlerin (genellikle anneler) hayatlarını dengede tutmakta zorlandığı ve bu nedenle çocukların uyum problemleri yaşayabildiği görülmektedir
    Çocukların boşanma süreci hakkında açıklamalara ve desteğe çok fazla ihtiyaçları vardır. Boşanma öncesinde ve sonrasında çocuğun soruları asla yanıtsız bırakılmamalıdır ve dürüst bir şekilde cevaplandırılmalıdır.

    • Onları boşanmanın sorumluları olmadıklarına ikna edin.
    • Onları sevdiğinizi ve onlarla her zaman ilgileneceğinizi söyleyin.
    • Diğer ebeveyni okul ve diğer aktivitelere dahil edin.
    • Onların diğer ebeveynleriyle sevgi dolu ve tatminkar bir ilişki içinde olmalarına izin verin.
    • Onların ebeveynler arasında taraf tutmak zorunda kalacakları durumlar yaratmayın.
    • Diğer ebeveyn hakkında bilgi almak için onları sıkıştırmayın.
    • Çocuk yetiştirme masrafları konusundaki tartışmalarınızı onların önünde yapmayın.
    • Diğer ebeveyn hakkında kötü konuşmaktan ve onu diğer ebeveyni incitmek için piyon olarak kullanmaktan kaçının.
    • Tekrar evlenme ya da ilişki kurma sürecinde çocukla iletişim nasıl olmalıdır?
    • İlişkiniz uzunca ve düzenli olana dek yeni partnerinizi çocuğunuzla tanıştırmayın. Sık sık partner değişimine şahit olması çocuğun güvenini sarsabilir, ayrılma ve terk edilme korkularını tetikleyebilir. İlişkiniz sağlamlaşıp çocuğunuzla tanıştırmaya hazır hissettiğiniz zaman, bu konuda çocuğunuzla konuşun ve onu bu tanışmaya hazırlayın.
    • Evlenme kararını açıklarken çocuğa karşı dürüst, açık ve net olun, yaşını gözeterek açıklamalar yapın ancak evlenmek için izin istemeyin.
    • Evlilik hazırlıklarınıza çocukları da dahil edin ve mutlaka evlilik töreninizde bulunmalarını sağlayın.

    Ne zaman yardım almalısınız?

    • Kronolojik yaşından daha küçük gibi davrandığında
    • Uyumsuz ve huysuz olduğunda
    • Üzüntü ve depresyon yaşadığında
    • Suçluluk duyduğunda
    • Uyku ve yeme sorunları olduğunda
    • Kişilik değişimi yaşadığında
    • Okulla ve arkadaşlarıyla problemleri olduğunda
    • Mantık dışı korkular ve dürtüsel davranışlar gösterdiğinde yardım alınmalıdır. Bunun dışında daha farklı sorunlar da karşımıza çıkabilir. Bu gibi durumlarda çocuğun ruhsal sıkıntılarını geleceğe de aktarmaması ve bütünlüğünün korunması açısından uzmanlardan destek almanız önem taşımaktadır.
  • Çocuklarda otizm belirtileri ve tedavisi

    Otizm; çocukta üç yaşında önce başlayan yaygın gelişimsel bozukluktur. Yani çocuğun psikolojik gelişim alanlarının hemen hepsini etkiler. En büyük sorun iletişim ve etkileşim alanlarındadır. Aileler bu konuda çok sıkıntı çekerler. Ailelerin fark etmesi daha çok konuşma dönemine denk gelir. Konuşma başlamayınca aile şüphelenebilir. Bir başka belirtide göz iletişimi kurması zordur yani göz göze bakamaz. Anne arama davranışı çok olmaz; yani annesinin çevrede olmamasına tepki vermez. Bu belirtiler görüldüğünde doktorun görmesi gerekir.

    Gelişim alanlarının tek tek incelenip bu alanları geliştirmek için tedavilere başlanmalıdır. Konuşma, iletişim ve etkileşimin geliştirilmesi gerekir. Bu çocuklar büyüdükçe yaşıtlarıyla iletişim kurmakta zorlanırlar. Sosyal ortamlar oluşturup, buralarda yaşıt çocuklarla iletişim ve etkileşim kurması sağlanmalıdır.

    Bir şeyleri biriktirme, renkli, parlak eşyalara aşırı ilgi toplama gibi. Dönen şeylere ilgi vardır; çamaşır makinesi gibi. Suyla çok oynarlar, oyuncaklarla amacına uygun oynayamaz, mesela arabayı sürmek yerine sadece tekerlerini döndürür. Annesi seslense bile bakmayabilir. Odada ki insanın olup olmaması sanki umurunda değildir. Ona tepki vermez. Konuşma hiç başlamayabilir. Başlasa bile gramer hataları ve tonlama hataları olur. Konuşma çok sığ ve kısa cümlelerden oluşur.

    Sosyal uyumu çok bozan bir hastalıktır. Kendine bakımı öğretmek bile çok sorun olabilir. Tuvalet alışkanlıklarını öğretmek diğer çocuklara göre çok zordur. Kişisel bakımı, temizliği, giyip çıkarması çok zor öğretilir. Diğer çocukların çok kolay öğrendiği şeyleri çok zor öğrenir.

    Bu çocuklara özel bir eğitim uygulanması gerekir. Sabırla özel eğitim teknikleri dediğimiz eğitim yöntemlerini kullanarak, adım adım yeteneklerini geliştirmek gerekir.

    Bu süreç anne-baba, doktor ve eğitimcinin beraber çalışması gereken bir süreçtir. Hep beraber eksiklikleri tespit edip ortak hareket edilmelidir.

    Otistik çocuklar bazen sosyal açıdan çok uyumsuz olabilir. Kreşte, okulda saldırgan davranışları olabilir. Yine otizm yanında, hiperaktivite dediğimiz aşırı hareketlilik, sınıfta oturamama olabilir. Bu durumlarda ilaç tedavileri kullanılabilir. Yaşadığı sorunlar nedeniyle depresyon gelişebilir bu konunun da atlanmaması gerekir.

    Yine otistik çocuklar yeni ortam ve durumlara çok zor alıştıklarını unutmamak gerekir. Bazen evdeki ufak bir eşyanın yerinin değişmesi bile onun için çok zor olabilir ve aşırı tepkiler verebilir. Sınıfının değişmesi, evinin değişmesi onun için hep zor şeylerdir. İnsanlara zor alışır; alıştığı insanların mesela öğretmenin değişmesine bile çok agresif tepkiler verebilir.

    Hastalığın nedenleri çok karmaşıktır. Bu konuda çeşitli görüşler vardır. Beynin nörokimyasal sisteminde bozukluklar vardır. Halen bu konuda araştırmalar devam etmektedir.

    Aileler için çok zor bir durumdur. Otistik çocukla beraber ailenin de eğitilmesi gerekmektedir. Anne babayı da tedavi altına alıp, motivasyonlarını çok yüksek tutmak gerekir. Tedavi çocuk ve ailenin yaşam kalitesini arttıracaktır.

  • Okula Yeni Başlayacak Öğrenciler İçin Öneriler!

    Okula Yeni Başlayacak Öğrenciler İçin Öneriler!

    Okula yeni başlayacak çocuklar için öncelikli hedef akademik başarıdan çok çocuğun okula uyumu olmalıdır! Okul başlangıcı çocuğun hayatında önemli bir adım olduğu için okula olumlu bir başlangıç yapmak okul hakkındaki olumlu düşüncelerin gelişimine katkı sağlar.

    Çocuklar alışkın olmadıkları ortamlara girmekte, tanımadıkları kişilerle ilişki kurmakta çekimser kalabilirler, tanıdık yüz ve alıştıkları ortamda ise güvende hissederler. Bu nedenle özellikle anaokulu ve ilkokula yeni başlayacak öğrenciler için uyum süreci daha da hassas olabilir. Önceden okul hakkında konuşmak, çocuğun okulla ilgili duygu ve düşüncelerini paylaşmalarına olanak sağlamak, okulla ilgili bilgi aktarımı, gerekirse gideceği okulun önceden birlikte görülmesi çocuğun kaygısının azalmasına yardımcı olur.

    Aile içinde okul hakkındaki konuşmalar ve aile bireylerinin okul deneyimleri çocuğun zihninde okulun nasıl bir yer olduğuna dair fikir oluşturur. Okul korkulacak bir yer mi?, yoksa sevilebilir mi?, öğretmenler kızar mı?, yalnız kalır mıyım?, ihtiyacım olduğunda yardım alabilir miyim? gibi sorular ve belirsizlikler vardır. Bu nedenle aileler okul hakkında konuşurken çocuğun kaygı, korku ve endişelenmesine sebep olacak konuşmalardan kaçınmalıdır. Okul hakkındaki gerçekçi bilgiler paylaşılmalı, çok olumsuz deneyimler yeni başlayacak çocukların yanında paylaşılmamalıdır.

    Okula yeni başlayacak çocuklar için okul hazırlığı önemsenmeli ve hazırlık için özel vakit ayırılmalıdır. Çocuğun sürece dahil edilmesi, çocuğun okula gitme motivasyonunu artıracağı için hazırlık yapılırken çocuğun tercihleri öncelikli olmalıdır. Defter, kalem, renkli boyalar gibi araçlar ve kırtasiye ürünleri çocuğun zevkine göre seçilmelidir. Hazırlık aşaması, olumlu duyguların eşlik ettiği ve eğlenceli bir etkinlik olduğunda çocuğun okulu benimsemesi ve okulla ilgili kaygılarının azalmasına da katkı sağlanmış olur.

    Anneden ayrılma sorunları, okula yeni başlayan çocuklarda sıklıkla görülen kaygı göstergeleridir. Öncesinde kreş yuva gibi okul öncesi eğitim kurumuna gitmeyen çocuklarda anneden ayrılmak daha da zor olabilir. Çocuğun anneden ilk ayrı kalma deneyimi okul başlangıcı olacaksa okula uyum süreci sıkıntılı ve uzun sürebilir. Bu nedenle, okula başlamadan önce küçük çocukların anneden kısa süreli ayrılıklar yaşamasına fırsat verilmesi okula alışma sürecine katkı sağlayacaktır.

    Okula başlamadan önce çocuğun hayatını etkileyen, önemli yaşam olayları (taşınma, anne babanın vefatı, hastalık, anne baba ayrılığı, kayıplar vb.) veya duygusal sorunlar olmuşsa, bunlarla ilgili gerekli destek ve yardım çocuğa sağlanmış olmalıdır. Okul başlangıcında çocuğun içinde bulunduğu duygusal ve diğer problemlerin varlığı okula uyumu ve süreci olumsuz etkiler.

  • Ruh sağlığının temel kavramı: bağlanma

    RUH SAĞLIĞININ TEMEL KAVRAMI: BAĞLANMA

    Bebeklik dönemi olarak tanımlanan 0-2 yaş arası, çocuğun, fiziksel, zihinsel ve duygusal yönlerden en hızlı geliştiği dönemdir. Bu nedenle, bu dönemde çocuğun sadece fiziksel ihtiyaçlarının karşılanması yeterli değildir. Anne ‘‘yeterince iyi’’ olmalı, yani çocuğunun gereksinimlerinin ne olduğunun farkında olmalı ve yaşadığı endişeleri yatıştırabilmelidir.

    Bağlanmanın çocuk açısından yaşamsal bir değeri vardır. Bağlanma terimi , bebeklerle anne-babaları ya da bakım verenleri arasında kurulan, duygusal olarak olumlu ve yardım edici bir ilişkinin varlığını ifade eder. İlk yıllarda anne ile kurulan bağ, çocuğun gelecekteki kişiliğinin önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Anne-çocuk arasında oluşan karşılıklı sevgi bağının ileriki yaşantıya olan en büyük katkısı, daha sonra diğer insanlarla kurulan tüm ilişkilerde güven duygusunun oluşmasıdır.

    İnsan hayatı için bağlanmanın 3 temel işlevi vardır:

    1. Dünyayı keşfederken geri dönülebilecek güvenli bir liman olma,

    2. Fiziksel gereksinimleri karşılama,

    3. Hayata dair bir güvenlik duygusu geliştirebilme şansı.

    Buna göre; anne tarafından bir ölçüde karşılanan güvenlik duygusu çocuğun dünyayı algılayışını belirler:

    GÜVENLİ bağlanmaya sahip çocuklar anne giderken normal bir gerilim yaşarlar, anne geri döndüğünde ise mutlu ve sevinçli bir karşılama içine girerler.
    KARARSIZ bağlanma tarzındaki çocuklar ise anne giderken aşırı bir üzüntü ve ayrılamama davranışı gösterirken, anne geri döndüğünde anneye öfkeli ve reddedicidir. KAÇINGAN çocuklarda ise, ayrılış anı sakin ve neredeyse tepkisizken, buluşma anneyi reddedici ve uzaklaştırıcı özelliktedir.

    Güvenli bağlanma, duygusal sağlığın bir kaynağı olarak görülür. Çocuğa ‘‘ötekinin’’ onun için orada olacağı ile ilgili güven verir ki, bu da onun ilerleyen yaşamında tatmin edici ilişkiler kurma kapasitesine zemin oluşturur. Güvenli bağlanmaya sahip çocukların anneleri, çocuğun ağlamalarına duyarlı, çabuk güldürebilen, ve de farklı gereksinimlere uygun tepkiler verebilen annelerdir. Kararsız bağlanan çocukların annelerinin ise, genellikle tepkilerinde tutarsız oldukları saptanmıştır. Mesafeli, duygusal olarak zor ulaşılan ve ihmalkar olan annelerin çocuklarının ise kaçıngan bağlanma tarzına sahip oldukları bulunmuştur.

    BEBEKLİK DÖNEMİNDE BAĞLANMA

    Bağlanma, her iki tarafın da birbirlerinin gereksinimlerini karşılamasına bağlı olarak gelişen bir süreç olduğu için iki taraflı bir ilişkidir. Bu bağlanmanın oluşmasında sadece annenin ( ya da bakımverenin ) değil bebeğin de bazı davranışları özellikle etkili olur.

    Bebeğin, anne-babasıyla iletişimde kullandığı ve hayatının ilk dokuz ayında geliştirdiği davranışlara ‘‘ bağlanma davranışları’’ denir.Emme, sokulma/uzanma, bakış, gülümseme, ağlama bebeğin başlıca bağlanma davranışlarıdır.

    Bağlanma sürecinde yaşanan sorunlar nedeniyle bebeklik-çocukluk döneminde yaşanan ruhsal rahatsızlıklar, genel olarak üç başlık altında toplanır ki, bunlar;

    1. Bebeklik depresyonu

    2. Ayrılma anksiyetesi bozukluğu

    3. Tepkisel bağlanma bozukluğu.

    ERGENLİK DÖNEMİNDE BAĞLANMA

    Ergenlik çok önemli bir geçiş dönemidir; bu dönemde çok önemli değişiklikler olur; dolayısıyla bağlanma özellikleri de revizyona uğrar.

    Ergenlik dönemindeki bağlanmanın diğer yaş gruplarından farklı olan tarafı, baskın sürecin anne babadan ayrılma ve bireyselleşme, aile dışında yeni ilişkiler geliştirmesidir.

    Erken çocukluk dönemindeki bağlanmanın kalitesi, bu dönemde ergenin akranları ve erişkinlerle sosyal ilişkiler kurma ve geliştirmesi konusunda önemli bir rol oynar. Bu anlamda, ergenlik dönemi bağlanmanın sağlamlaştığı ve pekiştiği bir dönemdir

    Bağlanma stilleri aynı zamanda ergenlikte psikopatolojiye yol açan faktörlerden bir tanesidir.

    Kararsız bağlanması olan ergenlerin sorunlarını abartarak ilgi çekmeye çalıştığı, kaçıngan ergenlerin ise, sorunlarını görmezden gelmeye meyilli olduğu belirtilmiştir

    Anksiyete, depresyon, düşünce bozuklukları ve sosyal kabul görme gereksinimi; kararsız bağlanma tarzına sahip ergenlerde diğer gruplara göre daha çok görülmektedir. Öte yandan davranım bozukluğu, madde kötüye kullanımı ve bunlara bağlı olarak antisosyal kişilik bozukluğu, kaçıngan bağlanma tarzına sahip ergenlerde daha sık görülen psikopatoloji kategorileridir.

    Bağlanma süreci ile ilgilenen pek çok kuramcı, kişinin erişkin hayatında diğer insanlarla kuracağı ilişkilerin niteliğini ve insanlardan beklentilerini belirleyenin, bu kişinin yaşamın erken dönemlerinde annesiyle kurduğu bağlanma ilişkisi olduğunu kabul eder.

    Sonuç olarak;

    Bebeklikten yetişkinliğe yaşam boyu bağlanmanın etkileri göz önüne alındığında, koruyucu ruh sağlığı açısından, anne-bebek bağlanmasındaki kalitenin önemi bir kez daha ortaya çıkar.

    Bu nedenle mümkün olan en erken dönemden başlanarak anne bebek ilişkisine önem verilmesi, uygun desteğin sağlanması ve gerektiği yerde müdahale edilmesi güvenli bağlanmanın gelişmesi için gerekmektedir.

    KAYNAKLAR

    1. Solmuş T. Bağlanma, Evlilik ve Aile Psikolojisi. 1. Basım. İstanbul: Sistem Yayıncılık; 2010. s. 260- 262.

    2. Tüzün O ve Sayar K. Bağlanma Kuramı ve Psikopatoloji. şünen Adam 2006; 19(1):24-39

    3. Soysal AŞ, Bodur Ş, İşeri S. Bebeklik dönemindeki bağlanma sürecine genel bir bakış. Klinik Psikiyatri 2005; 8: 88- 89.

  • Çocuklarda depresyon ve belirtileri

    Çocuklarda depresyon ve belirtileri

    Aslında nasılda yakışıyor gülmek onlara, ama bazen çocuklarımız hiç gülmüyor, mutsuz ve üzgün duruyorlar. Bu durum çocukluk çağı depresyonun bir belirtisi olabilir ve akıllara çocuklarımızın depresyona gerebileceğini getirmektedir. Belki de bazılarımız çocukta depresyon mu olur diye hayretle karşılayabilirsiniz. Ama maalesef ki çocuklarda da aynı yetişkinlerde olduğu gibi depresyon olabilmektedir. Hatta ergenlik döneminde depresyona bağlı intihar ve ölüm oranı çok yüksek bulunmuşdur. Çocuklarda depresyon sıklığı okul öncesinde yaklaşık %1-3 okul sonrası ergenlik döneminde %10-18 olarak bilinmektedir. Çocuklarda depresyonun bir çok sebebi bulunmaktadır. Genel hatlarıyla aşağıdaki gibi sıralamabilir.

    1 Annenin depresyonu (postpartum depresyon): Özellikle doğum sonrası annelerin depresyona girmesi bebeklerde depresyona yol açabilir. Genellikle her hangi bir yaşdaki bir çocukta annenin depresyon yaşaması çocukları da etkileyebilmekle beraber çocuğun yaşının küçükmesiyle risk artar.

    2 Yakın kaybı : Yakınların kaybeden veya ayrılma çocukların ruh sağlını ciddi şekilde bozabilir ve depresyona girmelerine sebeb olabilir. Özellikle anne, baba, kardeş, dede, anneanne vs gibi birinçi dereceden yakınların kaybı daha tehlikelidir. Anne ve babası ayrı olan ve ebeveynlerinde biri veya her ikisiyle yeterli kadar veya hiç görüşmeyen çocuklarda depresyon açısından yüksek riskli grupda yer alırlar.

    3 Yetersiz sosyal çevre : Okula gitmeyen, arkadaş ilişkisi zayıf olan, genellikle yanlız zaman geçirem çoçuklarda depresyon sık görülmektedir.

    4 Yetersiz ebeveyn ilgisi : Başlıca anne olmak üzere ebeveynlerin yetersiz ilgisi, çocuklarına vakit ayırmaması, onların iç dünyalarına hakim olmamaları ve duygusal eksiklik çocukların sorunlarını aşmalarında güçlük yaratmaktadır ve bu durum da çocukların depresyonla karşılaşmalarına yol açmaktadır.

    5 Travmaya maruziyet : Şiddete maruz kalma, hakarete uğrama, cinsel istismar gibi bir çok travma unsuru çocuklarımızın ruh sağlığını derinden etkilemektedir. Bu gibi travmatik durumlardan sonra depresyon belirtileri çok sık gözlenmektedir.

    6 Özürlü doğma veya yeti yitimi : Bir organını kaybetme, körlük, sağırık gibi yeti kaybı veya doğumdan itibaren engelli olma çocukların hayatlarını zorlaştırmakla beraber bu durumu kabullenmeme ve mutsuz ve güvensiz hissetmelerine yol açabilir.

    7 Kronik hastalıklar : Uzun üre hastanede yatma, sürekli ilaç kullanma, sık-sık ameliyat olma veya ağrılı işlemlere maruz kalma gibi durumlar çocuklarda tükenmişliğe sebeb olabilir. Bu gibi şartlarda çocuklar çocukluklarını yaşayamamakta, sürekli ölüm ve ağrı korkusuyla yaşamaktadırlar. Sonuç olarak da ciddi depresif belirtiler ortaya çıkmaktadır.

    8 Genetik geçiş : Ailede tekrarlayan depresyon ataklarına sahip bireylerin bulunması hem çocuklar için kötü bir rolmodel olmakta hemde ırsiyet sebebiyle çocuklarda depresyon görülme ihtimalini artırmaktadır. Böyle ki ebeveynlerinden birinde depresyon görülmesi çocuklarda depresyon riskini iki kat artırırken her iki ebeveynde depresyon varsa bu risk 4 kat artmaktadır.

    Aynen sebeblerde olduğu gibi belirti ve bulgular da farklılık göstermektedir. Çocukluğu kabaca okul öncesi, okul çağı ve ergenlik dönemlerine ayırırsak bu dönemlerde görülen depresyon belirtileri farklılık arzetmektedir.

    Okul öncesi dönemde ağlama, huzursuzluk, inatlaşma, sinirlilik, mızmızlanma, karşı gelmeler, hırçınlık, eşyalara zarar verme, içe kapanıklık, göz teması kurmama, uyku bozuklukları, beslenme problemleri, kabızlık, oyunlar ve oyuncaklara ilgisizlik, ağrıya aşırı hassasiyyet veya duyarsızlık, hareketlerde yavaşlama vs gibi sayılabilinir. Okul öncesi dönemde depresif çocuklarda somatik yakınmalar ( karın ağrısı, baş ağrısı, mide bulantısı vs gibi) ve kaygı bozuklukları (özellikle ayrılık anksiyetesi) diğer dönemlere göre daha fazla görülmektedir.

    Okul çağı dönemde üzgün görülme, isteksizlik, huzursuzluk, okula gitmek istememe, özgüven eksikliği, can sıkıntısı, hareketlerde yavaşlama, okul başarısında düşüş, kygılı olma somatik yakınmalar vs gibi belirtiler sık görülmektedir.

    Ergenlik döneminde tablo mutsuzluk, çöküntü, halsizlik, enerjisizlik, içine kapanıklık, yalnızlık, hiç bir şeyden zevk alamama, kilo kaybı (bazen kilo artışı olabilir), uyku düzensizliği, okul başarısında düşün, dikkat dağınıklığı, motivasyon sorunları, arkadaş ilişkilerinde bozulma, düşük benlik saygısı gibi belirtilerle seyreder.Alkol ve uyuşturucu madde kullanımı, intihar düşünceleri ve girişimleriyle ergenlik dönemindeki depresyonda sık görülük ve depresif tabloyu maskeleyebilir.

    Yukarıda depresyon sebebleri arasında sayılan bir kaç madde değiştirilememesine rağmen bir çok sebep ortadan kaldırılabilinir. Özellikle ergenlik döneminde depresyon sıklığı yüksek olduğu için bu dönemde ailelerin daha dikkatli olması gerekmektedir. En önemli faktörlerden biri ebeveyn çocuk ilişkisidir. Sağlıklı aile ilişkisi çocuklarda depresyonu önler. Ebeveynler hem çocuklarıya hem de kendi aralarında sağlam iletişim kurmalılar. Anne babaların çocukların iç dünyasına girebilmesi ve burada onları tanımaları ve gerekli öğretileri kazandırmaları gerekmektedir. Özellikle okul öncesi dönemde kardeş kıskançlığı, ebeveynlerin farklı davranması ve kıyaslamalar çocuklarda depresyona yol açabilir. Bir diğer önemli etken arkadaş çevresi ve okuldur. İyi bir arkadaş çevresi ve düzgün okul desteği çocuklarda depresyon rskini azaltır. Beslenme şekli ve tüketilen gidalar da önem taşımaktadır. Spor ve diğer sosyal aktiviterde depreyonda önleyici faktörler arasında sayılmaktadır. Ailenin çocuklarda görülen depresyon belirtileri varsa uzmanlara başvurması gerekmektedir. Ayrıca depresyonun diğer hastalıkların bir belirtisi olabileceği veya diğer psikiyatrik hastalıklara eşlik edebileceği de unutulmamalıdır.

    Tedavide psikoterapi ve farmakoterapi (ilaç tedavisi) kullanılmaktadır. İntihar riski yüksek olan çocuklarda yatış yapılabilmektedir. Hastalığın tekrarlanması için düzenli ve uzun soluklu tedavi ayrıca sağlıklı aile ve okul desteği gerekmektedir. Ayrıca depresyona yol açabilecek durumlar ve psikiyatrik hastalıklarda tekrar gözden geçirilmeli ve önlenmelidir.

    Mutlu ve huzurlu yarınlarda buluşmak üzere…