Etiket: Anne

  • Çocuğa cinselliği anlatma

    Anne beni leylekler mi getirdi?

    Çocuklarla sohbet etmek, onların küçük beyinlerinden geçenleri anlamaya çalışmak çoğu insana keyif verir. Kardeşlik, paylaşmak, hayvan sevgisi, doğa sevgisi gibi konular ise en sevdiğimiz başlıklardır. Ancak çocuklar çok meraklıdır ve her şeyi sorgularlar. Kız erkek farklılığı, nasıl dünyaya geldikleri, bebeklerin nasıl olduğu gibi üreme, cinsiyet ve cinsellikle ilgili sorular gelmeye başladığı an panikleyip, ne yapacağımızı bilemediğimiz durumlar birçok kişinin başından geçmiştir.

    Peki Meraklı miniklere verilecek cevaplar neler olmadır?

    Paniğe kapılmayın

    Özellikle okul öncesi çocuklar cinselliğe erişkinlerin yüklediği anlamları yüklememekte, sadece anlamını bilmediği kavramları öğrenme çabasında oldukları unutulmamalıdır.

    Basit ve detaya girmeden açıklamada bulunun

    Çocuklara yaşlarına uygun, ihtiyaç duydukları kadar, basit bir anlatımla, dürüstçe yanıtlar vermek, meraklarının giderilmesi önemli bir adımdır. Merakını gideremeyen çocuk farklı kaynaklardan yanlış bilgi edinebilir, bunun sonuçları ise çocuğun ruhsal gelişimine olumsuz etki etme riskine sahiptir.

    Vajina ve Penis demekten korkmayın

    İki yaşından itibaren çocuklara cinsel organların isimleri doğru öğretilmelidir. Kız çocuk cinsel organı vajina, erkek çocuk cinsel organı penis olarak adlandırılmalı, cinsel organlar için takma isimler kullanılmamalıdır.

    “ anneciğim kardeşimde benim gibi ayakta mı çiş yapacak”

    Kardeşi yeni doğmuş, iki üç yaşındaki bir çocuğun sorusu karşısında kadın ve erkek vücudunun farklı olduğu basit bir dille çocuğa anlatılmalıdır.

    Örneğin: “ çocuklar kız veya erkek olarak doğarlar. Kızların özel bölgesine vajina, erkeklerin ise penis denir. Anne babalar bebek doğduğunda, bebeğin özel bölgelerine bakıp, bebeğin cinsiyetini öğrenirler. Bebeğin cinsiyetinin ne olacağına biz karar veremeyiz” gibi ifadeler kullanılabilir.

    “Anne ben nasıl oldum, nereden geldim?”

    3-4 yaş çocuğundan gelen bu tip bir soru karşısında, çocuğun aslında üreme hakkında bilgi edinmek istediği düşünülebilir. Bu yaştaki bir çocukla üremenin detayları elbette konuşulamaz, ancak ihtiyacı olan bilgi paylaşılmalıdır. Çok basit olarak kadın vücudundaki anatomik yapılardan bahsedilebilir.

    Örneğin: “ vücudumuzda göz ve kulak gibi bazı organlarımızı görebilirken, mide, kalp gibi bazı organları göremeyiz. Annelerin göbeklerinin içinde uterus (rahim) adında bir organ var. Bu organ içi boş bir topa benzer. Bebek küçük bir mercimek tanesi şeklinde oraya yerleşir ve dışarı çıkmaya hazır hale gelinceye kadar uterusta büyür. Yeterli ağırlığa ulaşınca, dışarıya çıkar, buna da doğum deriz”

    “Bebekler nasıl dünyaya gelir? Ben nasıl doğdum? Karnını kesip mi aldılar?”

    Çocuklar yaşları büyüdükçe daha detaylı bilgi edinmek isteyebilirler. 4-5 yaş çocuğun doğum ile ilgili soruları bazı benzetmeler kullanılarak anlatılabilir.

    Örneğin: “ Bebek annenin göbeğinin içindeki organda, yani uterusta, yeterince büyüyünce, bulunduğu alana sığamaz. Artık doğmaya hazırdır. Uterus bebeği vajinaya doğru iter. Vajina; uzun, esnek bir tüpe benzer. Bebek geldiğinde kasılıp gevşeyerek bebeği dışarıya doğru iter ve bebek doğar. Diş macunu tüpüne bastırdığımızda nasıl macun dışarı çıkıyorsa, bebeklerde vajinanın kasılıp gevşemesiyle dışarı doğru hareket ederler ve dünyaya gelirler.”

    Çocuğun bitip tükenmeyen ayrıntılı soruları karşısında uygun bir açıklama yapmak gerekir.

    5-6 yaş çocukların merakları bir adım öteye gidip biraz daha ayrıntı istemek yönünde olabilir. Çocuk annenin karnında büyüdüğünü öğrenmiştir ancak annenin ve babanın sadece istemesiyle bebeğin olduğu gibi yanlış bir inanca kapılabilir.

    Anne benim bir kardeşim olsun istiyorum?

    Anne baba olarak bizimde istememiz gerekiyor.

    Peki eğer sizde isterseniz kardeşim nasıl olacak? Hastaneden mi getireceğiz?

    Babanla benim yapmam gerekiyor?

    Nasıl bebek yapacaksınız?

    Örneğin: “Anne ve baba bebeği birlikte yaparlar. Babadan gelen küçük bir hücre; bunun adına sperm denir ve anneden gelen çok küçük bir hücre; bunun adına da yumurta denir, annenin içinde birleşiyorlar. Birleşen hücreler, ilk olarak minicik, mercimek tanesi küçüklüğünde bebeği oluşturuyor. Minicik bebek annenin göbeğinin içinde uterus adı denilen bir yere yerleşiyor. Uterus içi boş bir topa benzer. Bebek orada büyüyor ve dışarıda yaşayabilecek ağırlığa gelince, annenin vajinasından dışarıya çıkıyor”.

    “Baba spermini anneye nasıl veriyor? Ama nasıl yumarta ve sperm birleşiyor”

    Ama, ama gibi sürekli soruların geldi dönem 6-7 yaş grubu çocuklardır. Çocuklar daha ayrıntılı bilgi almak isterler.

    Örneğin: “yaratıcımız anne ve babaların yeni bebekler yapabilmesi için çok muhteşem bir düzenleme yapmıştır. Kadın ve erkek birbirine uyumlu iki puzzle parçası gibidir. Babanın sperminin anneye geçebilmesi için, anneye yeterince yakın olması gerekir. Spermlerin babanın penisinden çıkıp annenin vajinasına gidebilmesi gerekir. Annenin vajinası spermleri güvenli bir şekilde saklar, korur ve annede bulunan yumurtaya ulaşmasını sağlar. Babanın penisinden gelen sperm, annenin vücudunda yer alan yumurtaya kadar hareket eder ve bebek oluşması için birleşirler”.

    Çocuklara cinsel ilişki sembolize edilerek anlatılmalıdır

    6-7 yaşırda ki meraklı çocuklar sıkça bilmedikleri konularda detaylı bilgi isteyebilirler. Eğer çocuk cinsel ilişki ile ilgili detaylı bilgi isterse cinsel ilişki sembolize edilerek anlatılabilir.

    Örneğin: “Penis, annenin vajinasına uyacak şekilde uyarlanmıştır. Giydiğimiz eldivenler ellerimize nasıl uyuyorsa ve tam gelip giyiyorsak, penis ve vajina da birbirleri ile uyumludur.”

    Birbirini seven, âşık olan, yeterince büyümüş kişilerin bebek yapabileceği çocuğa anlatılmalıdır

    Birbirini seven, âşık olan kişilerin sadece bebek yapma amacıyla değil, birbirlerine sevgilerini gösterme amacıyla da birlikte olabileceği anlatılabilir. Bunun için yeterince büyümüş olmak, doğru kişilerle, her iki tarafın onayı ve izniyle olması gerektiği vurgulanmalıdır.

    8-9 yaş Cinsel istismar, tecavüz gibi terimlerin çocuğa temel anlamları ile anlatılması gereken bir yaş dilimidir.

    8-9 yaş, çocukların cinselliği en çok merak ettikleri ve öğrenmeye çalıştıkları yaş grubudur. İnternet, sosyal medya ve arkadaşları aracılığıyla bilgiye kolay ulaşılan bir dönemde doğru bilgi verilmesi gerekir.

    Örneğin: “ Birbirini seven, âşık olan kişiler yeterince büyüdüklerinde seks yapabilirler. Eğer biriyle seks yapmaya karar verirsen, o kişinin seni en az annen baban kadar seviyor olduğundan emin olmalısın. Tecavüz ise; bir kişinin başka bir kişiyi tehditle, korkutarak, onayı olmadan seks yapmaya zorlamasıdır. Bu durum yanlıştır ve seks yapmaya zorlayanlar cezalandırılmalıdır.”

    9-11 yaş ergenliğe girilmeye başlayan bir yaş dönemidir.

    Çocuklar soyut düşünmeye başlamışlardır. Seks, cinsellik ile ilgili tabuları bir kenara bırakıp, çocuğun aklındaki sorulara yanıt verebilmeliyiz.

    12 yaş ve sonrası

    12 yaş itibariyle çocuklar kendi beğenilerini oluşturmaya başlarlar ve bu durumda çocuğun sağlıklı bilgi edinip edinmediği kontrol edilmelidir. Çocuğun soruları önce dinlenilmeli, neyi ne kadar bilip bilmediği öğrenilmeli, aklındaki sorular yanıtlanmalıdır. Seks ve cinsellikle ilgili kendi değer yargılarımız ve düşüncelerimiz çocukla paylaşılmalı, rahat bir ortamda konuşulmalıdır.

    Uzm. Dr. Figen Karaceylan Çakmakcı

    Çocuk ve Ergen Psikiyatristi

  • Okul isteksizliği

    OKULA GİTMİCEEEEEM !!!!!

    “Çocuğum 6 yaşında bu yıl ilkokula başladı. Okula çok büyük bir arzu ile hazırlanmasına rağmen ilk günün sabahından beri okula gitmek istemediğini söyledi. Tüm çabalarıma karşın sınıf içine sokamadım. Benimle birlikte kalmak istiyor yanımdan hiç ayrılmıyor. Şu an okula gitmiyor. Eskiden de bana bağlı bir çocuktu ancak okula başladıktan sonra bu bağlılık daha da arttı. Okula götürmek için çocuğu zorlamalı mıyım ? Nasıl hareket etmeme tavsiye edersiniz ?”

    Yeni öğretim yılının başlamasıyla birlikte ailelerin sıkça karşılaştığı bu durum okul korkusu olarak tanımlanabilir.Bazı çocuklar okula başlamadan önce çok istekli görünseler dahi okul zamanı geldiğinde bu istekleri kalmaz ve okula gitmek istemezler. Okul korkusunun en önemli belirtisi okulda oluşan yoğun sıkıntı ve huzursuzluk hissidir. Bu nedenle çocuk okula gitmek istemez ve okulda yalnız kalamaz. Özellikle ilkokula başlayan çocuklarda görülen Okul Korkusu anneden ayrı kalma ve terk edilme kaygısıyla ilişkilidir. Annenin yokluğunda kendisine ve annesine zarar geleceği ve terk edileceği endişesini yaşar. Çocuk, hiç tanımadığı bir ortamda hiç tanımadığı insanlarla, hiç tanımadığı bir başka yetişkinle ki bu insan aynı zamanda otoriteyi temsil eden bir kişidir (öğretmen) birden bire yalnız bırakıldığını gördüğünde korkar ve endişelenir. Yoğun sıkıntı yaşar. Eğer çocuğa sorulmuş olsa o bu tedirginlik yerine, ailesinin sıcak evinde olmayı tercih eder.

    Elbette çocuğun anne veya babadan ilk uzun süreli ayrı kalışı okulun ilk günüyse çocuk okulu sevmeyecektir. Çünkü ilk kez bu “okul” onu ailesinden ayırmıştır. Bu yüzden ailelerin okul öncesi çağdan itibaren bu aşırı bağımlılığı ortadan kaldırmak için çeşitli alıştırmalar yapmaları gereklidir. Çocuğunuzun yanından ayrılırken; neden ayrıldığınızı, nereye gideceğinizi ve ne zaman geleceğinizi belirtmeli ve bu açıklamalara sadık kalmalısınız. Zamanı uzattığınızda terk edildiğini düşünecektir. “Olsun geldim ya” deseniz bile o her gidişinizde ya geri dönmezse diye kaygılanacaktır. Çocuğunuzun okul korkusunu aşmasında okulun da büyük bir rolü vardır. Öğretmen, okulu sevdirmeli, okulun ne işe yaradığını çocuğun algılayacağı bir biçimde anlatmalıdır.

    “Eğer siz, çocuğunuzu okulda yalnız bırakacağınız için kaygılıysanız çocuğunuzdan rahat olmasını
    beklemeyin”

    Okul Korkusunda en sık görülen nedenler:

    Okul korkusunun kaynağı genellikle anneden ya da anne yerine geçen kişiden ayrılma korkusudur.

    Ayrı kalma kaygısı anne ve babada varsa çocuk bu kaygıyı öğrenmiştir.

    Çocuk kendi yokluğunda anne ya da babasına bir şey olmasından korkmakta ya da kendisini terk edip gideceklerinden korkmaktadır.

    Anne ve baba çocuğu kendilerine bağımlı yetiştirmişlerse, çocuğun özgüvensizliği okuldan korkmasına neden olur.

    Çocuk yalnız başına kendisini güvensiz hissetmektedir.

    Okul korkusu geliştiren çocuklar genellikle başarı kaygısı olan, uslu, uyumlu, aşırı onay bekleyen çocuklardır. Bu kişilik özelliklerine sahip çocuklarda tetiği çeken bir etken hastalığı başlatır (ailede hastalık, ailede sosyoekonomik bir kriz, kardeş doğuşu, göç, bir kayıp, okul veya öğretmen değişikliği, okulda onurunu, bedeninin tehdit eden bir durum gibi).

    Bu nedenlerden de anlaşılacağı gibi erken çocukluk döneminde sürekli anne- baba desteği almış, sorumluluk verilmemiş, sorumluluk almadığı için özgüveni gelişmemiş çocukların Okul Korkusu yaşaması daha olasıdır. Ama bu her şeyin sonu değil elbette. Çocuklar doğru bir yaklaşımla her şeyi daha hızlı öğrenebilirler. Bunun için tutarlı ve samimi olmak yeterlidir. Çocuğunuza okulu sevdirebilirseniz ve okula ne olursa olsun gitmesini sağlarsanız okula alışabilir.

    Okul korkusu sıklıkla okula yeni başlayan çocuklarda görülür. Ancak daha ileri yaşlarda görülme olasılığı da vardır. Aile içi sorunlardan, okuldaki olumsuzluklardan ya da sınıfta yaşadığı bir kaygıdan kaynaklanabilir.

    BELİRTİLER:

    İsteksizlik, alınganlık ve sinirlilikte artış varsa,

    İştahsızlık ve uykuda huzursuzluk varsa,

    Okula karşı ilgisiz ve tepkisiz davranıyorsa,

    Okulda ve evde nedensiz yere ağlamaya, kavga etmeye ve dikkat çekmeye çalışmaya başladıysa,

    Evde kalmak ve okul ödevlerini kaçırmak arasında seçim yapamayıp aşırı kaygılı olduysa,

    Sık sık hasta olmadığı halde baş veya karın ağrısı bahane ederek şikayet ediyorsa,

    Okula giderken ağlama, hastalanma ya da okula gitmeyi istememe davranışları geliştiriyor ve evde kalmasına izin verilince bunlar birdenbire kayboluyorsa,

    Okula gitmediği için suçluluk duyuyorsa,

    Okula devam ettiği zamanlarda iyi bir öğrenci olabiliyorsa; okul korkusundan şüphelenilebilir.

    Çocuğunuza sevginizi her işini
    yaparak değil, ona sorumluluk
    vererek gösterin”

    ÖNERİLER:

    Okula gitme konusunda ödün verilmemeli, mutlaka okula gitmesi sağlanmalıdır.

    Çocuğa, okulun amacını açıklamak, okula gitmesi konusunda ailenin tüm fertlerinin kararlı ve tutarlı olması işe yarar. Okula gitmemesi halinde yapılan çalışmalardan geri kalacağı ve bunun kendisi için bazı aksaklıklara yol açacağını anlatmaya çalışılmalıdır. Çocuğun kendini terkedilmiş ve yalnız hissetmesine yol açacak davranışlardan kaçınmalıdır.

    Korkusu yüksek bir seviyede ise ilk hafta okula birlikte gidip dönüşte almaya geleceğinizi belirtebilirsiniz. Tutarlı olursanız onu terk etmeyeceğinizi anlar.

    Okula gitmediğinden dolayı çocuğu suçlamamalı, korkusu ve gözyaşlarıyla alay edilmemelidir.

    Vedalaşmaları çabuk ve kısa süreli tutarak, gerekli açıklamaları yapıp, ayrılıkların doğal olduğu hissettirilebilir.

    Ona gününüzün nasıl geçeceğini anlatıp, onunla gününün nasıl geçtiği hakkında konuşmak her ikinizi de rahatlatabilir.

    Çocuğa okula gitmesi gerektiği, zaman geçerse bu korkuya birde derslerden geri kalmış olmanın korkusunun ekleneceği söylenmelidir.

    Çocuğun endişeleri, duyguları üzerinde konuşmak, hem sıkıntısını paylaşmasını hem de anlaşıldığını hissedip rahatlamasını sağlar.

    Bu sıkıntılı durumun geçici olabileceği, kendisiyle aynı durumda olan başka çocuklarında olduğu anlatılabilir.

    Okulla işbirliği yapılmalıdır.

    Boş zaman ve oyun becerileri kazandırarak anne babaya bağımlılık azaltılabilir.

    Arkadaş toplantıları düzenleyerek, sosyal beceriler kazanmasına fırsat tanınabilir.

    Anne babanın beklenti düzeyini gerçekçi kılıp çocuğa zaman tanıması korkuyu yenmesini kolaylaştırabilir.

    Çocuğun kendini terk edilmiş ve yalnız hissetmesine yol açacak davranışlardan kaçınılmalıdır.

    Önerilenler doğrultusunda davranmanıza rağmen okul korkusunun devam etmesi halinde bir çocuk psikiyatristine başvurulması ve yardım alınması gerekebilir. Yapılan bir yanlış okul korkusunun devam etmesine ve sorunun büyümesine yol açabilir.

    Uzm. Dr. Figen Karaceylan Çakmakcı

    Çocuk Psikiyatrisi Uzmanı

  • Çalışan Anne ve Baba ile İlk Bağ

    Çalışan Anne ve Baba ile İlk Bağ

    Zamanımızda çalışan annelerin sayısı az değil. Gündüz vaktinin çoğunu işte geçiren anne (veya baba/ilk bakıcı) eve geldiğinde çocuğuyla hoşça eğlenmek ve hasret gidermek isterken problemler başını alıp yürüdüyse aranızdaki iletişimi kuvvetlendirerek çocuğunuza ve kendinize ve hatta ailenizin diğer üyeleri için iyilik yapabilirsiniz. Çalışan annelerin çocuklarında genellikle huysuzlanma, inatlaşma, duygu sömürüsü yaparak istediklerini elde etme, yemeğini kendine başına yememe, ve uykuya girişte zorluk gibi sorunlar baş gösterebilir. Size düşen görev sorunları gidermeye koyulmaktansa, öncelikle sorunların altında yatan sebepleri anlamaya çalışmak olmalıdır. Kendinize sorarak başlayın. Sizce çocuğunuz niçin zaten az olan zamanınızı zorlaştıracak sorunlu davranışlarda bulunuyor? “Beni görünce şımarıyor” bu durumu aydınlatmak için çok sığ bir cevap olurdu. İşin gerçeğinin çoğu vakada şöyle olduğunu görüyoruz: Küçük yaşlardaki çocuklar siz işteyken sizleri fazlasıyla özlerler. Onları her bırakıp işe gittiğinizde, gün boyunca hafif de olsa bir huzursuzluk içinde kalırlar. Sizi gördüklerinde de hem size öfkelidirler, hem de özlemişlerdir. Bu ikircikli durumda yaramazlık yaparak aslında bir şeylerin çok da yolunca gitmediğini anlatmaya çalışırlar. Onlar minicik yüreklerinde “size duydukları özlem” ile günboyu nasıl baş edeceklerini bilmiyorlardır. İşte bu yüzden kreşte yemeğini sorunsuz yiyen Ayşe, evde köfte çatalıyla arkasından koşturmanız için size onunla ilgilenme fırsatı veriyordur, hem de öfkesini gösteriyordur. Sabah kalkınca siz işe gittiğiniz için sizi göremeyen Ercan da, hiç sabah olmaması, sizinle geçirdiği gecenin bitmemesi için uykusu gelse de bir türlü uykuya dalmıyordur. Çocuklar bizlere söyleyeceklerini davranışlarla gösterirler. Onların yaramazlıklarını size inat için yaptıkları olumsuzluklar olarak görmeden önce davranışlarının arkasındaki sebepleri görmeye çalışmalısınız. Çalışan anneler/babalar iş için evden ayrılırlarken onlarla özel bir vedalaşma oyunu yaratıp, her vedalaşma ve kavuşmada aynı mimik, ses tonu ve hareketleri yaparak ayrılıkları ve kavuşmaları birbirleri ile ilişkilendirebilirler. Böylece çocuğunuz için beklemeye değer eğlenceli bir miras bırakmış olur ve her gidişten sonra bir gelişiniz olduğunu da çocuğunuza göstermiş olursunuz. Başka bir yöntem ise işe giderken size ait bir eşyayı onun himayesine bırakıp her gelişinizde onu çocuğunuzdan geri istemektir. Çocuğunuz böylece sizi özlediği zamanlarda sizi temsil eden minik eşyanızla kendini avutmayı öğrenebilir. Çalışan anne ve babaların, çocuklarının “ayrılık” durumlarında yaşadığı stresi yenmesinde ona nasıl yardımcı olabileceklerini kısaca özetledik. Sizden ayrılmak istemeyip, siz eve gelince de sizinle itişmesi çok beklendiktir. Yukarıda yazılanların yanı sıra, çocuğunuzun neler hissedebiliyor olabileceğini onun yerine söyleyerek ona ayna olmak da yaşadığı stresin azalmasına yardımcı olacaktır.

  • Hamilelikten Önce Terapi Şart

    Hamilelikten Önce Terapi Şart

    Hamileliğinizi doğacak bebeğinizin tatlı telaşıyla geçirmeniz en doğal hakkınız. Oysa ruhsal sıkıntılarla geçen hamilelik dönemi ve üzerine de zaten eklenecek olan diğer faktörler (hormonal değişiklik, duygusal iniş ve çıkışlar, görünüşünüzdeki değişikler ve s.) maalesef bir çok anne adayının hayatını kabusa çevirebiliyor. Dünya sağlık örgütünün verdiği rapora göre gelişmiş ülkelerde hamile kadınların %10’u, lohusa kadınların ise %13’ü ruhsal rahatsızlıklardan mağdurken, gelişmekte olan ülkelerde bu oran daha yüksektir (%15.6 hamilelik dönemi, %19.8 lohusalık dönemi) (Fisher et al., 2012). Çok ilerleyen vakalarda psikiyatrik takip gerektiren bu vakalarda yarar-zarar oranı ölçülerek gebelik sürecinde ilaç başlatılan durumlar da sıklıkla karşılaştığımı durumdur. %2-%3 oranında doğum anomalilerine sebep olduğu gerekçesiyle gelişmiş ülkelerde aksi mümkün olmadıkça psikiyatrik ilaçlar reçete edilmez. (Merck Manual, 2007)

    Ayrıca, ruhsal sağlığı yeteri kadar iyi olmayan anne adaylarında en sik karşılaştığımız durum ise doğumu takip eden lohusalık döneminde geliştirdikleri ruhsal sıkıntılardır. Doğum sonrası en kötü senaryo annenin ağır depresyon veya psikoz nedeniyle kendine ve bebeğine zarar vermesi kabul görmüşken, basit görünen ama ister annenin, isterse de bebeğin hayat kalitesini etkileyen durumlarla çok sık karşılaşırız. Ayrıca yeni doğan bebeğin annesine ihtiyacının en fazla olduğu dönemde anne ve bebeğin sağlıklı bağlanması da çok önemlidir.

    Bu durumlardan kaçınmak için ruh sağlığı uzmanı olarak hamilelikten önce ruhsal çatışmalarınızı çözmenizi öneririm. Baş etmekte zorlandığınız travmalar, fobiler, ataklar, duygusal halleriniz hamilelikte tamamen kontrolden çıkmadan baştan tedbir almak en sağlıklısı olacaktır.

    Ayrıca hamileliğiniz suresince kendinizi nötr hissetseniz dahil terapilerinize ara-ara devam etmenizi öneririm. Hormonlara bağlı olarak duygusal iniş ve çıkışlara bağlı olarak ortaya çıkan değişim bazen anne adaylarını korkutabiliyor ve bu değişimleri farklı yorumlama eğiliminde olabiliyorlar. Bu değişimleri terapistinizin izlemesi önemli bulduğum kadar, gebelik sürecinde olan anne adaylarımızın doğum sonrası onları bekleyen değişimlere de ruhsal olarak hazırlanmalarını öneririm. Bebeğinizi dünyaya getirmeye karar verdiyseniz, bu mucize dönemin tadını çıkarmanız çok önemlidir. Çünkü hamilelik biopsikososyal bir dönemdir.

  • Bebeklik ve erken çocukluk döneminde beslenme ve anne sütünün önemi

    Yenidoğanın beslenmesi sosyal etkileşimin ilk örneklerinden olması nedeniyle de önemlidir. Yeni doğanların birçoğu beslenme sırasında gözelerini açık tutar. Emzirme, formül mama ile beslemeye göre, anne ile göz teması kurmaya daha uygun pozisyon sağlar. Bireysel farklılıklar olmasına karşın, emzirme anne ve bebek arasında yakınlık için bir fırsat yaratır ve anne bebek ilişkisine olumlu etkisi vardır. İzlem çalışmalarında anne ve bebeğin karşılıklı dokunmasının, annenin bebek ile göz teması kurma süresinin emzirerek bebeklerini besleyen annelerde, formül mama ile besleyenlere göre, daha fazla olduğu tespit edilmiştir. Emziren anneler, çocuklarını beslemelerini tamamladıktan sonra bile sıcak ilişkilerini daha uzun sürdürmektedirler. Emziren annelerin, anksiyetelerinin (gerginlik ve bunaltılarının) daha az olduğu, daha sakin, stresiz oldukları bildirilmiştir. Emzirme anne için “antistres” etkiyi başlatmaktadır. Emzirmede anne-bebek arasındaki yakınlığın, çocuğun gelişimine olumlu etkisi olduğu düşünülmektedir. Yapılan çalışmalarda yaşamın ilk üç ayında beslenme sırasında anne bebek etkileşimi ile daha sonra bebeğin anneye bağlanması arasında önemli korelasyon bulunmuştur. Anne sütüyle beslenen çocuklar, formül mama ile beslenenlere göre çeşitli enfeksiyonlara daha az yakalanırlar, ayrıca bu çocukların okul çağında sistolik kan basınçları daha düşüktür, ve bilişsel gelişimleri daha iyidir, zeka ve dil gelişimi testlerinde daha yüksek puanlar aldıklar gözlenmiştir, üstelik anne sütünü alma süresi arttıkça bu yararlı etki daha da belirginleşmektedir.

    Emzirmenin olduğu dönemde annenin beslenmesi ve alışkanlıkları bebek açısından büyük önem taşır. Örneğin, anenin aldığı alkol, ilaçlar, sigaranın etken maddeleri, kafein gibi birçok kimyasal madde anne sütüne geçerler. Bu nedenle bu maddeler emzirme dönemlerinde kullanılmamalıdır. Kullanılması zorunlu olan ilaçlar doktor kontrolünde alınmalıdır.

    Bebek emzirmesini olumsuz etkileyen durumlardan birisi bebeğin burun tıkanıklığıdır. Bu nedenle bebeklerin hasta kişilerle temasları ve aynı ortamda bulunmaları önlenmelidir. Tıkanıklığın olduğu durumlarda emzirmeden önce 2-3 damla serum fizyolojik damlatılması burun tıkanıklığını engeller.

    Çocuğu emzirme çocuğun ihtiyacına göre olmalıdır. Genellikle doğumdan sonraki ilk günlerde her iki memeden beşer dakika emzirmek yeterlidir. Daha sonra çocuğun isteğine göre emzirme süresi yirmi dakikaya çıkarılabilir. Bebek açlığını uyanıp ağlayarak belli eder. Öğün araları ilk ayda 1-1,5 saat kadar sık veya 4-5 saat kadar uzun aralıklı olabilir. Yeni doğan döneminde 6-10 arasında öğün varken, ilk aydan sonra 5-6’ya 3-5 aylıkta 4-5’e iner. Birçok bebek yaklaşık ikinci aydan sonra geceleri beslenmeden 7-10 saat sürekli uyuyabilir.

    Bebeği emzirilecek yerin sıcaklığı uygun olmalıdır; bebeğin elbiseleri bebeği sıkmamalıdır ve bebeğin altı temiz olmalıdır. Emzirmeden önce anne sabunla ellerini iyi bir şekilde yıkamalıdır. Meme uçları ve etrafı kaynamış ılık suyla ve temiz bir bezle silinmelidir. Bebek ve anne en rahat pozisyonda emzirmeyi gerçekleştirmelidir. Bunun için en rahat pozisyon annenin sırtını dayayabileceği bir koltuk veya sandalye olabilir. Emzirirken, memenin ucu ve kahverengi bölgesi tamamıyla bebeğin ağzına girmeli ve damağıyla temas etmelidir. Bu şekilde emme refleksi uyarılmış olunur. Çoğunlukla ilk 5 dakikada bebek yeter şekilde sütü vücuduna alır; ancak memeyle çocuğu bir arada tutmak duygusal ve dokunsal ihtiyacı bakımından gereklidir. Emzirme sonunda bebek dik bir şekilde kucağa alınarak sırtına hafif masaj yapılmalıdır. Bu şekilde gaz çıkarılması gerçekleşir. Emzirmeden sonra bebek yatağına yatırılmalıdır. Emzirmeden sonra göğüs hafifçe sıkılarak geride kalan süt boşaltılmalıdır. Sonra göğüs tekrar silinerek tülbentle kapatılmalıdır.

    İlk 4-6 ayda, anne sütünün yanında D vitamini verilmesi önerilir. Anne sütünün olmadığı veya yeterli olmadığı durumlarda anne sütüne en yakın içeriği olan formül bebek mamaları kullanılmalıdır. Anne ve çocuk için çocuğun beslenmesi, beslenmeden öte duygusal sosyal bir paylaşımdır. O nedenle anne çocuğunu beslemesi sırasında sıcak, yakın ve olumlu bir ilişki kurmalıdır. Çocukla göz temasını kesmemelidir. Çocuğunu beslerken başka etkinliklerle uğraşma, başka kişilerle konuşma, okuma ya da TV seyretme gibi durumlar yeme sırasındaki duygusal sosyal paylaşımı azaltarak çocukların daha az gıda almasına ya da gıda reddine neden olabilir. Dört ile altıncı aydan sonra anne sütü tek başına bebeğin günlük ihtiyaçlarını karşılamaya yetmez; bu nedenle anne sütünün yanında ek gıdalara geçilmelidir. Bebeğe yeni bir gıda ilk kez verileceği zaman bebek bu gıdaya alışana kadar çok küçük miktarlarda verilmelidir; miktar yavaş bir şekilde arttırılmalıdır. İlk başlanan gıdalar düşük allerjik düzeyi olan gıdalar olmalıdır. Bebekler istemedikleri gıdayı almaya veya isteklerinin dışında daha fazla yemeye zorlanmamalıdırlar.

  • Yaşamın ilk üç yılında genel gelişim

    İLK ÜÇ SENE – Dönem 1 (0-1 ay)

    Bu dönemde annenin temel görevi, bebeğinin temel ihtiyaçlarını (beslenme, sevgi, dokunma, temizlik, dışkılama, uyku gibi) sağlamak ve bebeğini fiziksel ve çevresel tehditlerden korumak, bebeği ile yakın duygusal ve sosyal temas kurmaktır. Anne bütün bunları yaparken, bebek ile kurduğu sıcak göz teması, çıkardığı yumuşak sesler, dokunma, okşama, sarılma, kucağa alma, emzirme sırasındaki annenin takındığı yüz ifadesi bebeğin duygusal ve sosyal ihtiyaçlarını giderir.

    İLK ÜÇ SENE – Dönem 2 (2-7 ay)

    İkinci dönemde dikkati çeken durum bebek ve bakım veren arasındaki karşılıklılığın artmasıdır. Dış dünya ile ilgili farkındalık –olasılıkla görme becerilerinin artması ile- artar. Yaklaşık 6. Ayda görme keskinliği erişkinin görme keskinliğine yaklaşır. Yaşamın ilk aylarında bebekler seçici bir şekilde insan yüzüne bakmaya başlarlar. Her gün defalarca yapılan insan yüzüne “bakma tecrübeleri” ile bebek farklı yüzleri ayırt edebilir hale gelir. Yaklaşık 2. nci ayda bebekler annelerin sevgiyle çıkardığı seslere yanıt verir; duygusal yanıtları ayırt etmeye başlar. Bebeklerde yaklaşık 3. ayda ortak dikkat gelişmeye başlar. Ortak dikkat, dikkatin bir sosyal eşi ile üçüncü bir obje veya olay aracılığı ilişkili bir şekilde koordine edilebilmesidir. Bu şekilde, iş birliği, dil becerileri, sosyal beceriler gibi bir çok alanda gelişim için temeller atılmış olunur. Ortak dikkat becerilerinin farklı formları bebekliğin 3-18 aylarında gelişir. Burada tecrübelerini, ilgi ve zevklerini paylaşma motivasyonu vardır. Genellikle 9-12. aylarda ortak dikkatin başlatılması gelişmiş olur. Yaklaşık 5. nci ayda el, göz ve ağız hareketleri koordine duruma gelir ve bebek elini bir eşyaya uzatıp ağzına götürme yeteneğine kavuşur. Bu sırada anneyi ve kendini ayrı bir kişi olarak görmeye başlar. Buna benzer oyunlar ve tekrarlayan yaşam tecrübeleriyle bebekler sürekliliği ve kesinliği kanıtlanmış bir anneye sahip olduklarını anlarlar ve annelerinin kısa süreli gitmelerinden olumsuz etkilenmezler. Altı aylıktan küçük bebek alıştığı yüzü yabancıdan ayırt edemez. Kendisiyle ilgilenen, hareket eden her insana gülümseyebilir. Altıncı aydan sonra tanıma başlar ve anneyi güvenilir nesne olarak benimser. Bunun sonucunda ayrılık kaygısı başlar ve yaklaşık üç yaşına kadar sürer. İlk yıllarda anne ayrılığı, çocuk için en örseleyici olaydır.

    İLK ÜÇ SENE – Dönem 3 (7-18 ay)

    Yaklaşık 7-9 ncu aylarda karşılıklı iletişim, sosyal tercih ve aileye ait olmaya yönelik bir değişim gözlenir. Bu aylarda bebek kendi düşünce, duygu, mimik ve seslerinin başkaları tarafından anlaşıldığını fark eder. Örneğin bebek ulaşamadığı bir nesneyi elde etmek için, nesneyi işaret ederken bakım verene bakarak yardım ister. Tüm bunlar gerçekleşirken sosyal tercihler kurulmaya başlar ve giderek belirginleşir. Yaklaşık 6-8 nci aylarda seperasyon anksiyetesi (ayrılık kaygısı) görülmeye başlar 14-18 nci aylarda pik yapar ve bundan sonra giderek azalır. Bununla ilişkili olarak yaklaşık 8.nci ayda yabancı anksiyetesi görülmeye başlar 24.ncü ayda pik yapar ve daha sonra giderek azalır. Yaklaşık 12 aylık iken bebekler yürümeyi öğrenirler; bu durum bağımsız hareket edebilmenin yeni bir formudur; bu şekilde çocuğun dünyası genişler. Bebek “yatay varoluş” durumundan “dikey varoluş” durumuna geçmiştir. İlk yılın sonları ve ikinci ilk yarısında bebekler araştırmalarını daha çok niyetine bağlı olarak gerçekleştirmeye başlarlar. Genellikle bebeklerde, 12-18 aylardaki rudimenter de olsa iletişimsel konuşma vardır. On ikinci ayda birçok bebek birkaç kelimenin anlamını bilir ve yaklaşık 5-6 ifade edici (ekspresif) kelimesi olabilir. Bebekler 18 aya ulaştığında, şaşırtıcı bir şekilde birçok kelimenin anlamını bilirler ve tek kelimelik cümlelerle iletişim kurabilirler. İfade edici (ekspresif) kelimeleri ikiye katlanarak yaklaşık 10’a çıkar. Melodik ve jargonlu konuşmaları bükünlere (inflections; ses tonun değişmesi) benzer; konuşma sırasında sırasını bekledikleri gözlenir.

    İLK ÜÇ SENE – Dönem 4 (18-36 ay)

    Dördüncü dönemde bir sembolün bir nesneyi temsil ettiği kavranmaya başlanır ve bu avantaj dil yeterliliğin büyük ölçüde arttığının habercisidir. Yaklaşık 18’nci ayda sembolik tasarımlar (symbolic representation) bebeğin bilişsel ve sosyal dünyasını değiştirir. Yaklaşık 12 aydan önce, bir nesnenin zihinsel tasarımlarını akılda tutabilmeye başlarlar ve nesne sürekliliği il ilgili adımlar atılmış olur. Bebeğin dünyasına sembollerin girmesiyle semboller ile düşünmenin ve sembolik ve hayali oyunun temeli atılmış olunur. Örneğin bir kibrit kutusu bir arabayı; oyuncak bir bebek gerçek bebeği sembolize eder. Kelimelerin kullanılıyor olması, bebeğin dünya ve diğerleri ile etkileşiminde niteliksel bir değişimin olduğunun göstergesidir. Bebeğin ekspresif dil kapasitesi 18’nci aydan 24ncü aya gelindiğinde, yaklaşık 10’dan 50-75’e çıkar. Yaklaşık 30 aylık çocukta 300 kelime gözlenir ve 36. Ayda yaklaşık 500-1000 kelimeye ulaşarak 3-4 kelimeli cümleler kurulmaya başlar.

    Yürüyebilme, işeme ve dışkılama kaslarının kontrolünün sağlanması bebeğinotonomisini arttırır. Çocuğun kakasını tutması ya da bırakması çocuğa seçim yapabilmeyi getirir; özerklik duygusunu pekiştirir. Ortalama 16-18 nci aylarda dış dışkılama kaslarını (sfinkterini) istemli sıkma-gevşetme yeteneğine ulaşan çocukta tuvalet eğitimi başlar ve annenin sabırlı, sevgi dolu, destekleyici yaklaşımı sonunda idrar ve dışkılama kontrolü kazanılmaktadır. Bilişsel alanda da cümlelerle konuşma gelişmeye başlar ve sembolik oyun başlar. Bu dönemde, özerklik ile utanç-kuşku arasında çatışma yaşayan çocuk, sonunda irade gücü (kendinde doğru olanı yapacak gücü bulma) ve otonomi kazanmaktadır.

  • Ayrılık Anksiyetesi Bozukluğu Nedir?

    Ayrılık Anksiyetesi Bozukluğu Nedir?

    Okulların açılmasıyla birlikte ailelerin ilkokula yada anaokula başlayacak olan çocuğu ile ayrılma süreci başlamaktadır. Çocuk ilk defa anneden ayrılıp tek başına bir sosyal ortama gireceğinden kaygılanması normaldir. Okul çocuk için daha önce hiç deneyimlemediği bir belirsizliktir. Çocuğun belirsizlikten doğan bu kaygısının anlaşılmasına ihtiyacı vardır. Okula alışma süreci her çocuk için farklıdır. Kimi çocuk çabucak anneden ayrılırken kimisi biraz zorlanacaktır. Okula alışmada ilk 4 hafta uyum sürecidir. Bu süreçten sonra çocuk hala ayrılmakta zorlanıyor, ağlıyor, anneye yapışıyor ve ayrılamıyorsa bunun bir uzman tarafından değerlendirilmesi gerekmektedir. Sorunu ertelememek gerekir. En sık rastladığımız çözüm yolu bir anaokuluna alışamayan çocuğun başka bir anaokuluna gönderilmesidir. Bu yanlış bir çözüm arayışıdır. Çünkü okul reddi bir ayrılık anksiyetesidir. Ayrılık anksiyetesi bozukluğu çocuğun evden ya da sevdiklerinden ayrılacağında yada bununla ilgili beklenti olduğunda çocuğun gelişimsel döneminden beklenmedik düzeyde aşırı kaygı göstermesidir. Çocuk okula gitmeyi şiddetle reddeder. Özellikle sabah saatlerinde genellikle karın ağrısı, mide bulantısı gibi bedensel yakınmalarda bulunabilir. Bağlandığı kişinin başına kötü bir şey geleceği ile ilgili sürekli biçimde aşırı tasalanma gözlemlenir. Ayrılık anksiyetesi bozukluğu denilebilmesi için bu gibi belirtilerin en az 4 hafta sürmesi ve çocuğun işlevselliğini bozması gerekir.

    Aileler zor ayrılan çocuklara nasıl davranmalıdır?

    Ayrılmakta zorlanan çocuğa “bunda korkacak ne var, herkes okula gidiyor” gibi sözler söylemek çocuğun kaygısını azaltmaz. Tam tersine çocuk duygusunun anlaşılmadığını düşünür. Bunun yerine annenin “biliyorum orda yanında ben olmayacağım için biraz korkuyorsun, okula başlayan her çocuk biraz kaygılanır ama okula devam ettikçe bu kaygı azalacak” demesi çocuğu rahatlatır. İlk başta anne ve babanın çocuğu okula bırakma ve okuldan alma saatlerine dikkat etmesi de çocuğun okul hayatına alışması için önemlidir. Çocuğun okul çıkışında annenin orda kendisini beklediğini görmesi onun kaygısının azalmasını sağlar. Okul hayatına alıştırmakta aile ve okulun işbirliği yapması da önemlidir. Ailenin öğretmenle birebir iletişimde olması da yarar sağlayacaktır. Ailenin çocuğu okula göndermede çocuğa destekleyici davranmasının yanında kararlı olması ve çocuğun bunu görmesi de çok önemlidir. Tüm öğrencilere keyifli bir eğitim yılı geçirmelerini dilerim. Sevgiler.

  • Çocukta öfke kontrolü

    Çocukta Öfke

    Öfkenin sözlük anlamı; Engellenme, incinme ya da gözdağı karşısında gösterilensaldırganlık tepkisi, kızgınlık, hışım, hiddet, gazap.

    Hoşnutsuzluğun hakim olduğu kuvvetli bir duygudur. Bir saldırganlık hali değil bir duygu halidir. Öfkeye neden olan faktörler , hayal kırıklığı, engellenme, özgüven kaybı, kişisel beklenti, isteklerin olmaması, sosyal beklentilere uymayan davranışların meydana gelmesi,

    Öfke Yararlımdır, zararlımıdır?

    Öfke insana yararlı olan temel bir duygudur ve evrensel özellik gösterir.

    Öfke sinyalleri içinde bulunulan toplumdaki diğerleri tarafından kolaylıkla algılanır. İnsan toplulukları arasında bu sinyaller ortaktır ve her toplum aynı algılar.

    Mesela yalnış bir davranışında çocuğa kızarak kaşlarını çatan annenin sinyalini çocuk hemen alır. Bu hareket yalnış davranışın devam etmesini engeller. Çocuk bakmasa bile anne ses tonunu alçaktan yükseğe doğru ‘mmmmmh’ sesi çıkarsada amacına ulaşır. Uyarıyı alan çocuk kaygılanır ve duraklar. Duraklayınca annenin uyarısı durur böylece çocuğun kaygısı azalır.

    Davranışın tekrarlamaması için annenin neden kızdığını açıklaması gerekir. Yoksa bu davranış başka zaman tekrarlar.Davranış öğrenmesinin tamamlanması için kızma davranışı açıklanarak bilişsel olarakta yerleştirilmelidir.

    Geri bildirim almadan verilmeye devam eden sinyaller ve ya çocuğun geri bildirim aldığına dair sinyal vermemesi bu harmoniyi bozar.

    Çocuk davranışa devam eder anne otoriteyi sağlamak için daha hiddetlenir ve şiddet uygularsa. Bu durum çocuğa yalnış hareketi neden yapmaması gerektiğini öğretmeyeceği gibi ilişkilerine zarar verir.

    Sonuç olarak:

    Kullanmasını bilirsen öfke gibi olumsuz bir duygu iletişimde olumlu olarak kullanılabilir.

  • Karneyi Okumak

    Karneyi Okumak

    Eğitim-öğretim yılının 1. dönemini bitirmiş bulunuyoruz. Bütün bir dönem boyunca gösterilen çabaların karşılığının alınacağı gün nihayet geldi. Şüphesiz ki anne babalar da çocukları kadar heyecanla bu anı beklediler.

    Peki neden karne ebeveynler için bu kadar önemli? Çünkü karne ile anne-baba kendi ebeveynlik becerilerini de değerlendirdiğinden kendilerinin “başarılı/yeterli” veya “başarısız/yetersiz” olduğuna ilişkin algısını da etkiler. Yüksek notlarla dolu bir karne ile ebeveyn rahatlar ve kendinden, kendi tutumundan, çocuğunun ders çalışma davranışlarından memnuniyet duyar. Ancak düşük notların yer aldığı karnede ebeveynler çocuklarının eğitiminde kendilerini yetersiz hissederek başarılı olamadıklarını düşünürler.  Ebeveynler çocuklarının performansları üzerinden kendilerini değerlendirmeyi bıraktıklarında çocuklarının ruhsal gelişimine olumlu katkıda bulunup aralarındaki iletişim bağını kuvvetlendirebilirler. 

    Anne-babanın çocuklarıyla iletişiminin sadece akademik başarı temelli olması çok sağlıklı değildir. Çocukla iletişimin temeli “ders çalışma” ve “notlar” ile ilgili olduğunda çocukta “ben çok ders çalışırsam ve yüksek notlar alırsam annem babam beni sevecek” algısı yerleşecektir. Oysa çocuk her ne olursa olsun anne babası tarafından koşulsuz-şartsız sevildiğini bilmelidir ki, çocuk kendini değerli, önemli ve varlığının kabul edildiğini hissedebilsin ve olumlu bir kendilik algısı geliştirebilsin.

    Akademik başarının ön planda olduğu ailelerde kötü bir karne hoş karşılanmayacağı ve kabul edilmeyeceği için çocuk “utanç”, “suçluluk”, “yetersizlik” ve “beceriksizlik” vb. duyguları daha yoğun yaşar. Bu ise, depresif duygu durumunu tetikleyerek depresyona yol açabilir. Ayrıca bu tarz ailelerde çocuk iyi notlara ve karneye sahip olsa da daha iyisinin olunması mesela “tüm notların 100 olması” gibi beklentiler bulunabilmektedir. Bu da çocuğun performans kaygısı yaşayarak kaygı bozukluğu geliştirmesine neden olabilir. 

    Aslında karne, hangi derslerde başarılı olunduğunu ve hangi derslere daha iyi çalışılması gerektiğini gösteren bir yol haritasıdır. Bu yol haritasını iyi okuyarak eksiklikleri tespit edip gidermeye çalışmada çocuğa rehberlik edilmeli gerekirse bir uzmandan destek alınmalıdır. Akademik başarıyı; algılama seviyesi, dikkat becerisi, bilgiyi kaydetme-saklama ve hatırlama becerileri, motivasyon, öğretim sistemi ve anne-baba tutumu gibi pek çok faktör olumlu veya olumsuz etkileyebilmektedir.

    Akademik başarısızlığın nereden kaynaklandığı bilinirse ona göre eğitim planı oluşturulabilir ve akademik başarının gelişimi desteklenebilir.

  • Çocuğuma Tuvalet Eğitimi Nasıl Verebilirim?

    Çocuğuma Tuvalet Eğitimi Nasıl Verebilirim?

    Anne babaların en çok merak ettiği ve sorduğu sorulardan birisi de çocuklarına tuvalet eğitimini nasıl verecekleridir. Pek çok anne babanın da bildiği gibi, tuvalet eğitimi çocuk gelişiminin önemli aşamalarından biridir. Tuvalet eğitimi birçok anne baba için oldukça kaygı verici bir süreçtir. Tuvalet eğitimindeki ciddi problemlerin birçoğu çok kaygılı anne ve babalardan kaynaklanmaktadır. Çocuğunuza tuvalet alışkanlığı kazandırırken çocuğun fiziksel ve ruhsal olarak tuvalet eğitimine hazır olmasının yanı sıra çocuğunuza karşı olan tutum ve davranışlarınız tuvalet eğitimini etkilemektedir. İlk olarak çocuğunuzun tuvalet eğitimine hazır olup olmadığını gözlemleyin. Başka annelerden farklı şeyler duymuş olabilirsiniz. Ancak her çocuğun bir diğerinden farklı olduğunu unutmayın. Peki çocuğunuzun tuvalet eğitimine hazır olup olmadığını nasıl anlarsınız?

    • Çocuğun ıslak ya da kuru bezinden rahatsız olması,

    • Gündüzleri en az 2 saat kuru kalması,

    • Kakasını gizlenerek yapması ve yaptıktan sonra haber vermesi,

    • Öğlen uykularından kuru kalkması,

    • Söylediğiniz basit şeyleri anlaması ve uyması,

    • Dil gelişiminin kendisini ifade edebilecek düzeyde olması,

    • Tuvaleti geldiğinde bunu mimikleriyle, duruşuyla, işaretlerle veya sözel olarak ifade etmeye başlamışsa çocuğun yeterli kas kontrolünü kazandığı ve tuvalet eğitimine hazır olduğu düşünülebilir.

    Çocuğunuz bu işaretleri gösteriyorsa tuvalet eğitimine başlayabilirsiniz. Ancak bu süreci nasıl yönettiğiniz oldukça önemlidir. Öncelikle tuvalet alışkanlığını kazandırırken çocuğa tuvaleti gösterip ne işe yaradığını, artık bez kullanmayacağınızı, bu sürecin nasıl olacağını anlatabilirsiniz. Kitaplardan ve oyuncaklardan yararlanmanız oldukça faydalı olacaktır. Tuvalet eğitimi verirken belirli bir düzen izlemek çocuğun bu alışkanlığı kazanmasında faydalı olacaktır. Gündüzleri “tuvalet zamanı geldi bir bakalım” diyerek saat başı tuvalete oturmasını sağlayabilirsiniz. Daha sonra tuvalete çıktığı zamanları not alarak diğer günlerde ona göre tuvalete oturtabilirsiniz. Böylelikle hem kendisi hem de siz farkındalık sağlamış olursunuz. Ancak bu süreçte baskıcı ve zorlayıcı olunmaması gerektiğini unutmamalısınız. Sürekli tuvaletin geldi mi diye soru sormaktan kaçınmalısınız. Çünkü bu çocuğun direnç göstermesine sebep olabilir.

    Çocuğunuzun tuvalet eğitimine hazır olduğunu gözlemleseniz bile tuvalet alışkanlığını bir anda kazanmasını beklememelisiniz. Eğitime başlamadan önce ve eğitimi verirken çocuğu hiçbir zaman korkutmamalı, zorlamamalı ve baskıcı olmamalısınız. Çok baskı ve denetleme çocuğunuzun bu dönemde takılı kalmasına, verme ve bırakmayı zorluk olarak görmesinden dolayı cimriliğe, aşırı mükemmeliyetçiliğe, bağımlı kişiliğe, tatmin olmamaya, aşırı titiz bir kişi olmasına neden olabilir. Çocuğunuzun bir birey olduğunu ilk hissettiği bu dönemde doğru yaklaşım çocuğunuzun kendine güvenen bir birey olmasını sağlayacaktır. Unutmamalısınız ki bu süreçte sabırlı ve kararlı olmalısınız. Sizin çocuğa yaklaşımınız ve tutumunuz gelecekteki karakterinin temellerini oluşturacaktır.

    Bu dönemde sıkıntı yaşadığınız bir durum olursa, ihmal etmeden uzman bir kişiden destek almanız faydalı olacaktır.