Etiket: Anne

  • Kardeş Kıskançlığı

    Kardeş Kıskançlığı

    Kıskanma insanın doğasında olmasına rağmen bazı durumlarda kontrol edemedİğimiz bir hal olarak karşımıza çıkar.Mesela kardeş kıskançlığı denilen durum tam da bunun açıklaması şeklindedir aslında..

    Kardeşler arası kıskançlık; rekabet kavramını geliştirmek, mücadele etmek, hayata hazırlamak ve baş etmeyi öğretmek gibi durumları sağlıklı bir şekilde öğretme İhtimalini alabilirken, bu durum kardeşler arası kontrol edilemediğinde aşırı  ve zarar verici durumlar haline gelebilir. Aslında anne babanın elinde olan bu durumu yaratmak da aile içerisindeki dengeleri sağlıklı bir şekilde dağıtmak da yine anne babanın elindedir. Bu dengeleri dağıtırken otoritenin kimde olduğunu anne babanın ve çocuğun hakları, sorumlulukları gibi kavramların atlanılmaması gerektiği çok önemli bir detaydır.Mesela anne baba kardeş isteğini çocuğa göre değil kendi ekonomik ve duygusal alt yapısına bakarak karar vermeli ve buna göre davranmalıdır. Bu hem çocuk için hem de anne baba için evde çatışmadan uzak, sağlıklı ve mutlu bir ortamın oluşmasına olanak sağlayacaktır.

    Annenin hamile kaldığını öğrendiği andan itibaren çocuğa bu haberi doğru bir şekilde verilmesi ve anne babanın davranışlarına yansıtması gerekiyor. Çocuğun soracağı sorulara karşı anne babanın önceden hazırlıklı olması hatta anne baba kendi içinde prova yapıyor olması bu sürecin daha sağlıklı bir şekilde sonlanmasını sağlayacaktır.

    Çocuğun yaş aralığı dikkate alınarak soracağı sorulara karşı anne baba önceden hazırlıklı olmalı, Çocuğun zihninde canlanması için basit ve somut ifadeler kullanmalı. Çocuğa kardeşi hakkında baskı yapıcı tutum ve davranışlardan kaçınmalıdır. Emir cümleleri kullanılmamalı; yapmak zorundasın, o senin kardeşin, sevmek zorundasın gibi…

    Nedenleri

    -Anne babanın sevgisini kaybetme korkusu 

    -Kendi biricikliğini geri plana atıldığı hissi

    -Bakım veren anne-babanınn eskisi gibi ona zaman ayırmayıp onun isteklerine cevap veremeyecek bir hal alma 

    -Var olan mevcut düzenin dağılma hissinin yarattığı huzursuzluk

    Belirtileri

    Altına kaçırma

    -Şiddet (fiziksel, psikolojik, duygusal )

    -Ağlama

    -Tırnak yeme, parmak emme

    -Uyku problemi

    -Bebeksi konuşma ve davranışlar

    -Dikkat çekmek için yapılan mantıksal açıklaması olmayan hareketler yapmak

    -Fiziksel bir rahatsızlığı olmadığı halde varmış gibi söyleme

    -Huzursuz mutsuz ve hırçın olabilme.

    Çözüm Yolları

    -Anne baba ve çocuk otoritesinin belirlenmesi

    -Hamile kalındığında anne baba tarafından çocuğa aktarmak

    -Yeni doğacak çocuğun eşya ve oda seçiminde büyük çocuktan yardım, destek alınması ve fikirlerine önem verilmesi

    -Anne kardeşi emzirirken büyük kardeşle de aynı zamanda duygusal bir bağ kurmalı

    -Kardeş kararını büyük çocuğa söylerken herhangi bir tören ya da ödül sistemi kullanılmamalı gayet doğal; biz anne baba olarak bu kararı verdik. Senin de bilmeni isteriz. Gibi ifadeler kullanılmalı.Unutulmamalıdır ki bu kararı veren anne-babadır.Bu kararı çocuğa bıraktığı zaman erkek olsun kız olsun şöyle olsun böyle olsun gibi istekleri bitmeyecek ve istemediği bir cinsiyet doğduğu zaman onu kardeşi olarak benimsemesi uzun süreblir.

    -Büyük kardeşte gerileme (bebeksi davranma, altını ıslatma…) varsa mutlaka geç kalınmadan bir uzmandan yardım alınmalı ki var olan sorun büyümesin ve sonradan daha korkunç şekilde karşınıza çıkmasın .

    -iki çocuk arasında yaş farkı fazla olunca büyük çocuğa küçük çocuğun annesiymiş gibi ağır sorumluluklar vermekten kaçının.

    -Bebeğin bakımında verilen sorumluluklar daha hafif olmalıdır.

    -Kardeş ile ilk karşılaşması mümkünse bebeğin yatağında yatar hale getirildikten sonra olmalıdır.

    Kıskançlık doğaldır ancak aşırısı normal olmayan bir hal alır.Anne babanın baş edemediği noktada kardeşlerin bir arada yaşamalarını sağlıklı ve devamlı hale getirmek için destek alması aile ve çocuk için çok önemlidir.

  • Çocukluklarda yeme sorunları ve bozuklukları

    Çocukluklarda yeme sorunları ve bozuklukları

    Beslenme çocukta anneyi emmekle başlayan bir durumdur. Bu beslenmek dışında anne ile kurulan bağın da göstergesidir.

    Emme döneminde çocukla kurulan sıcak temas ,tensel etkileşim çocuğun beslenmesi ile oluşan fiziksel gelişimi kadar psikolojik gelişimi için de önem taşımaktadır. Annenin bebekten aldığı sinyalleri iyi okuması önemlidir. Beslenme esnasında aceleci olmama, doyduğu halde ısrarcı olmama gibi.

    Genelde aile çocuğun memeden kesilme döneminde yaşanan sorunlar ya da sonrasında yemek yemede ki sorunları için başvurmaktadır. Memeden kesme olayında annelerin dikkat etmesi gerek bazı durumlar vardır. Çocuk memeyi bırakmak istemeyebilir. Şöyle ki artık anne sütü yetersiz ve çocuk doymuyorsa, annenin emzirmesine engel bir durum varsa, işe başlaması gerekiyorsa, en önemlisi çocuğun artık memeden kesilme dönemi geldiyse bu konuda annelere iş düşmektedir.

    Anne sütü ile beslenme bazı otörler tarafından 24 ay diye belirtilmektedir. Şartlar uygun ise 12 aydan sonra ek gıdalarla bu devam edebilir. Fakat şartlar uygun değilse memeden kesme söz konusudur.

    Memeden kesmede birden memeyi bıraktırmak çok mümkün olmayabilir. Bu nedenle meme uf oldu gibi söylemler, ya da memeye acı, tadı kötü şeyler sürerek memeden kesmeye çalışmak doğru değildir. Memeden aşamalı olarak kesmek en uygun yoldur. Emme sıklığını ve süresini kısaltarak başlamak uygun olacaktır. Özellikle gece emzirmelerini en son aşamada kesmek , her istediğinde memeyi vermemek, dikkatini dağıtmak, beslenmede babaya da görevler vermek, emme yerini sabitlemek, her yerde her şekilde emzirme eyleminden vazgeçmek uygun yollardır.

    Ek gıdalara geçildikten sonra aile çocuğum yemiyor diye gelebilir. Yeme ile ilgili fizyolojik bir sorun varsa yutma bölgesinde sorunlar, mide bağırsak sorunları bunlar emzirme döneminde ortaya çıkmış durumlardır ve gerekli müdahaleler yapılmalıdır. Böyle bir tıbbi sorun yokken çocuk gıdalara tepki göteriyorsa tutumsal olarak sorunlar olabilir.

    Çocuk beslenmeye tepki gösterebilir. Bu onun bireyselleşme çabası olabilir. Ya da beslenmeyi size bir takım isteklerini yaptırmak için kullanmayı öğrenmiş olabilir.Bu durumları inatlaşma olarak algılayıp direnç göstermek çözüm olmayacaktır.

    Unutmayalım ki gelişim sürecinde çocuklarda bir çok alanda davranış değişiklikleri olabilir. Bazı tatları sevme, bazı tatları sevmeme ayrıntıları oluşabilir. Ve gelişim sürecinde büyüme oranına göre aldıkları gıda miktarlarında artma azalma olabilir.

    Öncelikli olarak çocuğumuzun bireyselleşmesine izin vermeyi kendimize öğretmeliyiz. Yemek yeme ile ilgili net tutumları belirleyip ev içinde var olan tüm büyükler olarak duruma aynı mesafede durmakta fayda vardır.

    DİKKAT EDİLECEK NOKTALAR:

    Yemek saatlerini belirlemek,

    Çocuğun tabağına yiyeceği kadar yemek koymak, hatta kendi alabilecek yaşta ise kendisinin almasına izin vermek,

    Yemek yerken bazı kurallar koymak, masada herkesle oturarak yeme, ağızda lokma varken konuşmama, televizyon açmama gibi. Çünkü elimizde kaşık peşinden koşarak beslemek doğru bir yöntem değildir.

    Ara öğünlerde tıkayıcı iştah kesici abur cuburlardan kaçınmak, özellikle süt vermek doğru bir yöntem değildir,

    Beslenmede örnek teşkil etmek, uygun davranışları görerek öğrenmelerinin daha kolay olduğunu vurgulamak isterim,

    Bunu yersen şunu alırım gibi rüşvet anlaşmalarından uzak durmak,

    Yemek alışverişinde çocuğunuza da söz hakkı verin, nasıl sağlıklı gıda alışverişi yapılır öğretin,

    Yemek hazırlama sürecinde çocuğunuza sorumluluklar vermek sofraya oturmayı keyifli hale getirebilir,

    Çocuğunuz kendi çatal, kaşığını kendisi kullanmalı, dökerekte olsa o bireyselliği desteklemekte olumlu bir tutum olacaktır.

    Bunlara rağmen çocukta yeme sorunu devam ediyor ve fiziksel gelişimini engelleyecek düzeyde sorun oluyorsa, gerekli tıbbi incelemeler yapılabilir. Eğer tıbbi bir sorun yok ise çocuğun yemeğe karşı direnci psikolojik açıdan bir uzman tarafından değerlendirilmelidir.

    En belirgin yeme bozuklukları olan BULİMİA ve ANOREKSİYA NERVOZA genelde 16-20 yaş aralığında ve kız çocuklarında daha sık görülse de bazı yayınlarda daha küçük yaşlarda da tanı konulduğu bilinmelidir. Bu bozuklukların gelişiminde de sosyokültürel, sosyoekonomik durumlar, aile tutumları, genetik yatkınlıklar, altta yatan başka psikiyatrik sebepler rol oynayabilir.

    ANOREKSİYA NERVOZA:

    Kişi ne kadar zayıf olsa da kendini obez hisseder,

    Kilo almaktan çok korkar,

    Gerekli vücut ağırlığını koruyamaz, ağırlık beklenen ağırlıktan %15 eksik düzeydedir,

    Hastanın kilo kaybını açıklayacak herhangi bir malabsorbsiyon, diabet, guatr, ilaç kullanımı, malignite vs yoktur.

    BULİMİA:

    Kişinin bir obezite öyküsü olabilir ve kilo almaktan aşırı bir korku,

    Gün içinde yemek yeme eylemi ile ilgili çok uğraşılar olur,

    Tıkanırcasına yeme,

    Yedikten sonra suçluluk, pişmanlık sonrasında kendini kusturma, laksatif kullanımı gibi durumlar izlenebilir.

    Her iki durumda da tıbbi değerlendirmeler yapılmalıdır. Bu iki yeme bozukluğunda belirtiler zaman zaman iç içe geçebilir.

    Laboratuar sonuçlarında kansızlık, kan hücrelerinde azalma, elektrolit denge bozuklukları gibi sonuçlar görülür.

    YEME BOZUKLUKLARINDA SOMATİK BELİRTİLER:

    Menstrüasyon kesilmesi,

    Cilt altı yağlanmada azalma,

    Metabolizma sorunları, kabızlık, kanama vs,

    El ve ayaklarda solukluk ve soğukluk,

    Cilt renginde değişimler,

    Bulimiklerde kusmaya bağlı yemek borusunda tahrişler, dişlerde bozulmalar gibi belirtiler izlenmektedir.

    Bu yeme bozukluklarında genelde genç kendisi yardım aramaz, çünkü yaptığı şeyin doğru olduğu inancı baskındır. Yeme bozukluğu sinsi başlayabilir ani kilo kaybı, günlük yaşantıda değişim, işlevsellikte bozukluklar ve fiziksel enerjide değişimler olmadığı için ailelerde fark edemeyebilir.

    Yeme bozukluklarında iyi bir tıbbi değerlendirme, yaşamsal durumları öncelikle düzenleme ve aile ergen işbirliğini sağlayarak çeşitli terapi yöntemleri uygulanmaktadır.Gerekli durumlarda ilaç tedavisi de kullanılmaktadır.

  • Sosyal medya ve çocuk

    Sosyal medya ve çocuk

    ✔️Bu konunun iki boyutu var. Birincisi ailelerin çocuklarını sosyal medyada paylaşması, diğeri çocuk ve ergenlerin kendi hesaplarını oluşturup sosyal medyayı kullanması. Peki risk ? Bence her iki boyutunun da riskli yanları var.

    ✔️Ailelerin sosyal medyada çocuklarını paylaşmalarının bir boyutu onaylanmak, takdir edilmek olsa da bence riskli olan tarafı rekabet-haset duyguları ile başa çıkamayıp çocuklarını aracı olarak kullanmaları.

    Bakın ne kadar akıllı bir çocuğum var, bakın bu da aldığı belgeler diye gözümüze sokmaları. Bunu gören diğer ailelerin de kendilerini kaybedip çocuğuna dönüp ‘bak görüyor musun takdir almış yine ya sen?’ diyebilmeleri, çocuklarını kıyaslamaları, zaten rekabete dayalı olan eğitim sisteminde çocuğuna daha da kendilerini yetersiz hissettirmeleri.

    Tabiki çocuğumuzun başarısını, iyi taraflarını paylaşabiliriz ancak sınırsızca deşifre edilmesi bence hem o çocuk için hem de diğer çocuklar için risk teşkil ediyor.

    ✔️Yine ailelerin paylaşımlarının bir boyutu ‘doğal hallerimizi paylaşıyoruz’ savunmasıyla çocuklarının iç çamaşırlı ya da kabaca mahrem hallerini paylaşmaları, özellikle ergenliğe yakın dönemde fiziksel değişimler yaşayan çocuklarının plaj hallerini sınırsızca paylaşmaları hem çocuğun mahremiyet duygusunu zedeliyor hem de sosyal medyada gezinen riskli kişilerin görmesine neden oluyor.

    Çocuğumuz sokakta yürürken eteğini açsa ‘kızım napıyosun’ derken, eteğini açmış bir halinin fotoğrafını paylaşırken imtina etmiyoruz. Çocuğumuzun da kafasını karıştırmış oluyoruz.

    ✔️Sosyal medyada çocuğunu allayıp pullayıp fotografını çekip paylaşan, aslında ‘bakın bu güzellik benim eserim’ diyen anneler grubu var bir de. Çocuğunun her halini videoya çeken anneler. Hani artık konsere gittiğimizde konseri telefonsuz izleyemiyoruz ya, o an konserde olduğumuzu kanıtlıyoruz ya bunun gibi ‘bu çocuk benim’ i kanıtlarcasına çocuğunun büyüdüğünü ekrandan izliyor bazı anneler. Ne yazık ki az değiller, çoklar. Anı biriktirmenin ötesine geçip anı oluşturamıyorlar. Buradan o annelere sesleniyorum;) ‘Şu telefonu kenara bıraksanız, mesela saklambaç oynasanız ve bunu hiçbirimiz bilmesek.

    ✔️Çocuklarımıza gelelim. Artık onlar tablette oyun oynayarak değil youtube kanallarını izleyerek eğleniyorlar. Kendi yaşında bir çocuğun ailesinin çektiği videoları izleyip dönüp size ‘bana da kanal açsana’ diyebiliyorlar.

    Sonra biz ne diyoruz ‘neyimiz eksik biz de sana açalım, aman içinde kalmasın’ diyoruz, yetinmeyip arkadaşlarımıza haber salıyoruz, kanal açtık bi’ takip etseniz de gönlü kırılmasa ? Şu ‘içinde kalmasın’ konusu beni derinden etkiliyor. İçinde kalsın çocuğumuzun, yoksa nasıl hayal kuracak, nasıl motive olacak??

    ✔️Tıpkı onlar da bizim gibi olmaya çalışıyorlar, kendilerini sosyal medyada var etmeye çalışıyorlar. Ancak durum farklılaşıyor, çocuğumuzun profilini gören sapkın kişiler çocuğumuza ulaşabiliyor, çocuğumuzu riske sokabiliyor.

    Peki neden; ilişkilerimizdeki sınırsızlığı da sosyal medyadaki sınırsızlığı da çocuğumuz görüyor, alışıyor, normalize ediyor. Mahremiyet kavramının temelleri çocuklukta atılıyor, o nedenle anne baba olarak bizlerin sorumluluğu çok büyük.

    ❌Unutmayalım mahremiyeti bilmeyen çocuk tacize daha da açık hale gelir ? ‼️

  • Boşanma Sürecinin Çocuklar Üzerindeki Etkisini Nasıl Azaltabiliriz?

    Boşanma Sürecinin Çocuklar Üzerindeki Etkisini Nasıl Azaltabiliriz?

    Hayatın en tatsız süreçlerinden biri olan boşanma süreci ne yazık ki ülkemizde son zamanlarda çok sık görülmekte. Aile içerisinde şiddet, ekonomik olumsuzluklar, sağlık problemleri, şiddetli geçimsizlik, aile içi iletişim bozuklukları, aldatma gibi bir çok neden çiflteri ayrılık sürecine getiriyor. Böylesi yıpratıcı yorucu yaşanmışlıklar ise boşanma sürecini kaçınılmaz kılıyor. Boşanma süreci resmi prosedürlerin yerine getirilmesi, mal paylaşımları, yeni yaşam planlarının yapılması ve en önemlisi de çocuklara durumun izahının yapılmasını gerekli kılan bir süreç.

    Bu yazımızda boşanma sürecinde çocuklar üzerinde oluşabilecek olumsuz durumları en aza indirgemek için dikkat edilmesi gereken konulardan, durumun çocuklara nasıl izah edilmesi gerektiğinden bahsedeceğiz.

    Çocuklar için anne-babaları onları varoluş kaynakları, yaşam destekleri, problem çözücüleri, güven, huzur, mutluluk kaynaklarıdır. En kötü anne-baba dahi çocukları için aynı anlama sahiptir.

    Hep deriz ya ‘ ne olursa olsun o benim annem- babam.’

    Çocuk için bu kadar varoluşsal öneme sahip olan anne -babanın boşanacağı bilgisi, çocuklarda varoluş süreçlerinin devamlılığı hakkında kaygılar oluşturur. Ve çocukların bir çok olumsuz duygu ve davranışı deneyimlemesine neden olur.  Bu nedenle bu kadar derin kaygı yaşayabilecek olan çocuğa boşanma sürecinin ve sonrasının net bir şekilde izah edilmesi gerekmektedir. Aksi halde çocuğun kaygısı artarak daha olumsuz sonuçların oluşmasına neden olabilir.

    Öyleyse; Boşanma bilgisi çocuk ile nasıl paylaşılmalıdır ?

    Öncelikle anne ve baba konuşmayı gerçekleştiriken bir arada olmalıdır. Tüm negatif duygularını bir kenara bırakarak, durumu olabildiğince doğal bir durummuşcasına anlatmalıdır.  Şayet olumsuz duygularınızı, stresinizi, eşinize karşı duyduğunuz öfkeyi bu ortama yansıtırsanız çocuğun durumu algılayışı da buna bağlı olarak olumsuz etkilenir.

    Konuşmayı gerçekleştirirken dikkat etmeniz gereken bir diğer önemli husus ise yapılacak konuşmanın çocuğun karakterine ve yaşına uygun bir şekilde  yapılmasıdır. Okul öncesi ve ilkokul döneminde olan bir çocukla yapılacak bir konuşmada çocuğun zihninde durumun daha iyi netleşebilmesi için daha somut örnekler verilebilir.

    Örneğin ‘ Hani sen bazen Ali ile anlaşamıyorsun, onunla eğlenceli oyun oynayamadığın için  onlara gitmek istemiyorsun ya, biz de bazen babanla bazı konularda anlaşamıyoruz ve beraber olduğumuzda güzel vakit geçiremiyoruz.’ gibi bir açıklama yapılabilinir.

    Ergenlik döneminde olan veya biraz daha büyük yaş grubunda çocuklarla ise daha çok durum değerlendirmesi yapılarak bir konuşma gerçekleştirilebilinir.

    Örnek konuşma

    “Yetişkinler bazen birbirlerini farklı şekilde sevmeye başlayabilirler veya bazı konularda anlaşamayabilirler. Bu nedenle ayrı yaşamak isteyebilirler. Fakat çocuklar ve anne-babaları her zaman özel bir bağ ile birbirlerine bağlıdır. Bazen çocuklar  ve anne babalarıda aynı fikirde olmayabilirler ve bu yaşamın bir parçası. Anne-babalar asla çocuklarını sevmekten vazgeçmezler. Ve anne-babalar çocuklarından boşanmazlar. Bu sadece karı-kocalar arasında olur. Biz de annenle/babanla bazı konularda anlaşamadığımız için ayrı yaşamaya karar verdik.”

    Konuşma gerçekleştirildikten sonraki bir diğer önemli konu çocuğunuzu yeni yaşamında oluşabilecek değişiklikler hakkında yeterli bilgiyi vermek olacaktır. Muhtemelen çocuğunuzun zihninde aşağıdaki sorular yanıt arayacaktır:

    Ben kiminle yaşayacağım ?

    Annem/babam nerede yaşayacak?

    Hangi okula gideceğim ?

    Buradan gidecek miyiz ?

    Tatillerde yine bir arada olacak mıyız?

    Arkadaşlarımı görebilecek miyim?

    Siz küsmü olacaksınız ?

    Bu sorular ve oluşabilecek diğer soruları  net bir şekilde cevaplamanız çocuğunuzun zihninde oluşabilecek stresi ve kaygıyı azaltacaktır.

    Tüm bu süreçler içerisinde çocuğunuzda şok, üzüntü, hayal kırıklığı, öfke veya kaygı gibi duygu durumlarıyla karşılaşabilirsiniz. Bu duyguları arttırmamak adına çocuğunuzun yanında tartışmayın, çatışmayın, yasal süreçler hakkında konuşmayın, bir diğer ebeveynin  diğer aile üyeleri tarafından kötülenmesine müsaade etmeyin. Durum ve gerçeklik her ne olursa olsun kişilerin çocuğun anne ve babası olduğunu unutmayın.

    Mümkün oldukça çocuğunuzun günlük rutinlerini  bu süreçte bozmayın. Yaşamını olabildiğince bu süreç öncesi gibi sürdürmesine müsade edin. Oluşabilecek değişimleri mümkün oldukça yavaş yavaş ve aşamalı gerçekleştirin. Bu süreçte elbetteki anne-babalarda bir çok olumsuz ve karmaşık duygu durum içerisinde olacak. Ancak mümkün oldukça dışarıda arkadaşlarınızla görüşerek veya bir uzman desteği alarak süreci yönetmeye çalışın.

    Çocuğunuzu duygusal olarak rahatlatmak amacıyla yeri geldikçe aşağıdaki hususlarda bilgilendirebilirsiniz.

    Bu durum senin hatan değil. Anne/baba arasında oluşan bir durum.

    Anne-baban ayrılsa bile her zaman senin annen/baban olmaya devam edecek.

    Biz seni korumaya, her ne olursa olsun yanında olmaya devam edeceğiz.

    Her şey yolunda gitmeye devam edecek.

    Annen ve baban her zaman seni sevmeye devam edecek.

    Yine süreç içerisinde çocuğunuzun duygularını kontrol edemediği dönemler olabilir. Böylesi durumlarda çocuğunuzun duygularını önemsediğinizi bu duygularının normal olduğunu  ve bunun bir süreç olduğunu söyleyebilirsiniz.

    Örnek konuşma

    “Kızım/oğlum bu durumun senin için ne kadar üzücü olduğunun farkındayım. İstersen seni daha iyi hissettirecek şeyleri konuşabiliriz. Annen de baban da seni çok seviyor ve bu süreci bizlerde  yaşadığımız için çok üzgünüz.”

    Çocukların duygularının aileleri için önemli olduğunu duyma ihtiyacı duyabilirler bu süreçte. Bu nedenle bunu çocuğunuza hissettirin. Duygusal tıkanmalar yaşadığınızda çocuğunuzun duygularını kelimelere dökmesine müsade edin veya yardımcı olun.

    En önemlisi ise en büyük destekçisi olun.

    “şimdi ne yaparsak mutlu hissedersin? eğlenceli birşeyler yapalım mı?” gibi sorularla konuyu ve dikkatini farklı yönlere çekerek stresini azaltabilirsiniz.

    Boşanma süreci boyunca anne-babalar olarak sizlerinde ruhsal ve fiziksel sağlığınıza dikkat etmeniz oldukça önemli bir husus. Sizler ne kadar sağlıklı olursanız ve duygularınızı doğru bir şekilde yönetirseniz bu süreci daha kolay bir şekilde sürdürebilirsiniz.

  • Beni Bırakma Anne

    Beni Bırakma Anne

    Selçuk altı yaşındayken Yıldız isminde bir kardeşi dünyaya gelir. Annesi Öznur hanım hemşire, babası Nevzat Bey ise ögretmendir. Yıldız’ın doğumu ailedeki birçok şeyi değiştirmiştir. Öznur hanım işiyle evi arasında adeta mekik dokur olmuştur, kızının ihtiyaçlarını eksiksiz yerine getirebilmek için elinden gelen herşeyi yapar. O minicik bebeğin dış dünyayla tek bağlantısı annesidir. Aglamasının nedenini bir çırpıda çözer acıktığı için ağlıyorsa karnını doyurur ,uykusuzluktan ağlıyorsa uyutur onu memnun etmek için ugraşır dururdu.

    Aradan yıllar geçti. Yıldız artık dört yaşına gelmişti. Sevimliliği herşeyi elde edebilmesi için yeterliydi. Annesi işteyken halasında kalıyordu. Anne ve babasının işten dönüşü onun için bayram gibiydi. Annesine aşırı bağımlı bir çocuktu. Annesiyle vakit geçirmek en büyük mutluluğuydu.

    Yine böyle bir günde Öznur hanım canı sıkkın bir şekilde eve dönmüş ve eşine olayı anlatmaya başlamıştı. O hizmet içi eğitim dolayısıyla altı ay şehir dışında olmak zorundaydı. Gitmemesi durumunda işten çıkarılma olasılığı yüksekti. Annesinin gitmesi Selçuğun hayatında çok da birşey değiştirmeyecekti. Ne de olsa o babasının çalıştığı okulda ilkokul dördüncü sınıfa devam eden kocaman bir delikanlıydı artık. Oysa Yıldız sadece dört yaşındaydı ve abisine oranla annesine daha büyük bir ihtiyaç duyuyordu. Annelerinin yokluğunda çocuklar nerede kalacaktı? Günlerce üzerinde düşünülen bu durum sonunda bir karara bağlandı. Selçuk babasıyla birlikte evde kalacak; Yıldız, Edirne’deki annneannesinin yanına götürülecekti.

    O haftasonu Yıldız anneannesine bırakıldı. Anne ve babası zaman zaman kızlarını görmeye gidecek ama sürekli yanında olamayacaklardı. Yemekler yenildi, sohbetler edildi. Artık gitme vakti gelmişti. Anneannesi, küçük kızı komşuya götürdü. Annesi, babası ve abisi de evlerine döndü.Yıldız eve döndüğünde ev bomboştu, sadece birşeyi merak ediyor ve çığlık çığlığa ağlıyordu. Tek bilmek istediği annesinin nerede olduğuydu. Her yere baktı ama kimseleri bulamadı. Onu bıkakıp gitmiş olamazlardı. Ağlarsa onu mutlaka almaya gelirlerdi. Tüm beklentileri anneyi geri almaya yönelikti. Anneanne çaresiz kalmıştı ne yaptıysa torununu susturamamış tüm girişimleri olumsuz sonuç vermişti. Gittikçe daha yüksek sesle ağlıyor, kendini yerden yere atıyordu. Bu bir hafta boyunca böyle devam etti. Yıldız neredeyse aralıksız ağlıyor, yalnızca uyurken susuyordu.

    Küçük kız, zaman geçtikçe daha da umutsuzlaşıyordu. Annesini bir daha hiç göremeyeceğini düşünüyordu. Çaresizdi, gülmüyor, oyun oynamıyor sadece anneannesinin zoruyla yemek yiyordu. Anne ve babasının fotograflarını gördüğünde anne deyip boynunu büküyordu. Uykuları düzensizdi. Aşırı salgırgandı. Kimsenin onunla ilgilenmesini istemiyor, ailesi tarafından reddedildiğine inanıyordu.

    Yaklaşık bir ay sonra anneanne Yıldız’ın kulağının arkasında büyük bir şişlik olduğunu fark etti, kızını telaşlandırmamak adına da durumu onlara aktarmadan Yıldız’ı bir doktora götürdü. Ancak verilen ilaçlar işe yaramadı, aksine şişlik gittikçe büyüyordu. Anneanne çaresiz bir şekilde kızını arayıp durumu haber vermek zorunda kaldı. Öznur hanım, gözyaşları içinde kızının yanına koştu. Tüm suç onundu. İş için bile olsa kızımdan ayrı kalmamalıydım diye düşündü. Yıldız annesine o kadar kızgındı ki yüzüne hiç bakmıyor, o yokmuş gibi davranıyordu. Annesi sarılmak istediğinde ağlıyor ve buna asla izin vermiyordu.

    Endişelenen aile, Yıldız’ı bir araştırma hastanesine götürdü. Burada biyopsi yapıldı. Yapılan değerlendirmeler sonucunda bu şişlik; anneden ayrı kalmanın vermiş olduğu üzüntünün dışa vurumu olarak açıklandı ve aileye kızlarının depresyonda olduğu söylendi. Öznur hanım çok pişmandı, ne pahasına olursa olsun bir daha kızından hiç ayrılmayacaktı. 

    Nasıl Olurdu Da Dört Yaşındaki Bir Çocuk Depresyona Girebilirdi?

    Oysa ki, ağırlıklı olarak yetişkin rahatsızlığı olarak bilinen depresyon 4 – 11 yaşlarındaki çocuklarda ve hatta bebeklerde bile görülebilir.Oyun oynamada isteksizlik, uyku ve yemek problemleri, umutsuzluk, olağan aktivitelere ilginin azalması, enerji eksikliği, sosyal soyutlanma, iletişim eksikliği, öz saygı eksikliği çocukluk depresyonunun tipik belirtilerindendir.

    Tıpkı Yıldız’ın tedavisinde olduğu gibi ilaç tedavisi ve psikoterapi ya da her iki tedavi şekli bir arada çocukluk depresyonunun tedavisinde etkili olmaktadır.

  • Sigaranın Çocuk Sağlığı Üzerinde Etkileri

    Sigaranın Çocuk Sağlığı Üzerinde Etkileri

    Sigara (tütün) kullanımının yol açtığı ölümler, dünyada ikinci sırada yer almaktadır. Dünya üzerinde yılda yaklaşık on milyon insan bu nedenle yaşamını yitirmektedir. Sigaranın neden olduğu ölümler ve hastalıklar dışında da ciddi bir ekonomik kayıp olduğu da bir gerçeklik olarak karşımıza çıkmaktadır. Sigaranın yol açtığı hastalıklar tedavisine harcanan sağlık giderleri oldukça yüksektir.

    Sigarayla ilgili yapılan 40 binden fazla araştırma sonucunda Koah, kroner kalp rahatsızlığı, felç, lösemi, kronik bronşit, kısırlık gibi çoğu ölümcül olmakla beraber 30 dan fazla hastalığın nedeni olduğu saptanmıştır. Solunan sigara dumanında katran, karbonmonoksit, nikotin, hidrojen siyanür, formaldehit , arsenik, amonyak ve metan gibi son derece zehirli olan 4 binden fazla zararlı kimyasal madde bulunuyor ki bunların 50 den fazlası doğrudan kanser nedenidir. Yapılan bazı araştırmalarda 2030 yılında 17 milyon insanın kanser nedeniyle yaşamını yitireceği öngörülmektedir.

    Nikotin, tütün bitkisinin böceklerden korunma amacıyla yararlandığı bir alkaloid’dir ve yıllarca böcek ilacı olarak kullanılmıştır. Bağımlılık yapan bir madde olan nikotin   kan dolaşımının hızlanmasına, böbrek üstü hormonun salgılanmasının artmasına sebep olur. Karbonmonoksit, solunum sisteminde oksijen yerine hemoglobine bağlanır, hücrelere taşınır ve hücrelerin oksijen gereksinimlerinin karşılanmasını engellemiş olur.

    Sigara kullanmamasına rağmen sigara dumanına maruz kalan kişiler, yani pasif içiciler , sigara dumanı içerisindeki amonyum, formaldehit, vinil klorid, arsenik ve hidrojen siyanid gibi maddeler solunmaktadırlar. Her ne kadar daha çok yetişkinlerin kullandığı bir madde de olsa, dumanına bebek ve çocuklarında maruz kalması bebek ve çocukların sigaradan en fazla etkilenen gruplar arasında yer almasına sebep olmaktadır.

    Sigaranın bebek üzerindeki etkisi henüz anne karnında iken başlar. Gebelik döneminde içilen sigara, düşük riskini içmeyenlere göre oldukça arttırır. Yine Sigara içen gebelerde plasentanın yapısının bozulması ve bebeğin yeteri kadar beslenememesine sebep olur. Bu durum düşük doğum ağırlığına ve gelişim geriliğine sebep olabilir. Bebek plasentadan yeteri besini alamadığı için anne karnında başlayan gelişim geriliği doğduktan sonrada bakım ve tedaviyi gerektirir.

    Emziren annelerin sigara kullanımı kandaki nikotin oranının artmasına ve buda süt oluşumunu sağlayan prolaktin hormonunun azalmasına neden olur. Annenin kanındaki nikotinin bebeğe de geçtiği ve bebeğin kanındaki nikotin oranının arttığı yapılan araştırmalarda göstermiştir.

    Sigara dumanına maruz kalarak büyüyen bebek ve çocuklarda toksik maddelerin etkisiyle mikroplara karşı savunma mekanizmaları zayıflamaktadır ve mikroplarla oluşan bronşit ve zatürre gibi akciğerler hastalıklarına daha sık rastlanılmaktadır. Sigara dumanına maruz kalarak büyüyen bebek ve çocuklarda orta kulak iltihabı çok sık olarak görülmektedir. Sık orta kulak iltihabı geçiren çocuklarda süreğen kulak iltihabı yerleşmektedir. Çok sık kulak iltihabı geçiren çocukların kulak zarları da iltihaptan etkilenmektedir ve buda  ileriki yaşlarda çocuğun işitme fonksiyonunda kayıplara neden olabilecektir. Ebeveynlerinin sigara kullandığı bebek ve çocuklarda bronşit ve astım riski oldukça artmaktadır.

    Günümüzde sigara kullanan yetişkinlerin büyük bir kısmı çocuk yaşlarda model aldığı kişi veya kişilerin sigara kullanıyor olmasından etkilenerek sigaraya başlamıştır. Toplumumuzda sigara ve zararlarıyla ilgili son yıllarda yapılan çalışmalar ve kanuni kısıtlamalar yeni nesil bebek ve çocukların daha az maruz kalacağı ve model almayacağı bir bilinç oluşmasında oldukça etkili olmakla birlikte henüz tam bir farkındalık oluşturulamamıştır. Sigara kullanımının çocuklarına da zarar vereceği bilinciyle davranmaya çalışan bazı ebeveynler farkında olmadan başka hatalar yapmaktadırlar. Balkonda veya mutfakta sigara içmeyi evin içerisinde içmiyormuş gibi  algılamak yanlıştır. Evin herhangi bir bölümünde içilen sigara dumanı o evde yaşayan bebek ve çocukları yine de oldukça etkileyecektir. Anne ve babaların gözden kaçırdığı en büyük olumsuzluklardan biride, balkonda ve mutfakta sigara içerken çocuğunu sigara dumanından koruma refleksiyle içerde bırakması ve çocuğu uzak tutabilmek için eline tablet, telefon vs vermesi yada televizyon karşısında oturtmasıyla çocuklarda psikososyal gelişimde oldukça olumsuz etki yaratan ve bağımlılık seviyesine varabilecek sonuçlar doğurabilmektedir. Bu durum maalesef çoğu yetişkin tarafından gözden kaçmaktadır. Ayrıca sigara, anne / babaların çocuklarıyla daha az zaman geçirmesine ve kaliteli, nitelikli zaman ayırmamasına sebep olan durumlardan biridir.  

    Sigaradan olumsuz etkilenme anne karnında başlar, bu sebeple ilk önlemin anne adayına uygulanması, gebelik döneminde kesinlikle sigara kullanılmaması ve sigara dumanına maruz kalınmaması oldukça önemlidir. Doğum sonrası çevresel etkilenim için gerekli önlemler alınmalı, anne baba sigara kullanmamalı ve evde kesinlikle sigara içilmemeli, içtirilmemelidir. Çocukluk döneminde rol model olacak kişi ve kişilerin, anne, baba, öğretmen…sigara kullanmaması, model alınacak kişilerin sağlıklı davranışları önce kendinde sergilemesi çocuğun gelişimi için önem arz etmektedir.

    Çocuklar anne babasının aynası gibidir, ilk rol modelleri ebeveynleridir. Çocuklarının yapmasını istemediği bir davranışı ebeveynlerinin de yapmaması çok önemlidir. Doğru model olunursa doğru davranış öğretilmiş olur.

  • Çocuklardaki korku duygusu

    “BENİ YEMEZ DEMİ ANNE”

    3 yaşındaki kızım elektrik süpürgesi çalışınca alelacele koltuğun üstüne çıkıp kendisi için güvenli olduğunu düşündüğü bir pozisyon aldı. Bu davranış 2-3 aydır sürekli olan, biraz da şaşkınlık yaşadığım bir durumdu. Panik yapmadan acaba ne ola ki diye düşünürken şaşırtıcı başka bir olay daha yaşadım. Çocuk psikiyatrisi uzmanı olarak mutlaka sizinle bu durumu paylaşmam gerektiğini düşündüm. Bir akşam kızımla birlikte Legolarıyla oynarken birden oyunu bırakıp yerden kalktı ve tekrar kendisi için güvenli olduğunu düşündüğü koltuğa çıkıp beklemeye başladı. “Ne oluyor, şimdi ne oldu” dememe kalmadan “çöp kamyonu geçiyor” dedi ve ekledi “beni yemez demi anne” deyip yardım arar gözlerle bana bakıyordu. O anda; “evet biz de her çocuğun yaşadığı çocukluk çağı korkularını yaşıyorduk” diye aklımdan geçirdim. Meğer benim ufaklık 2-3 aydır elektrik süpürgesinin veya çöp arabasının gelip kendisini yiyeceğinden korkup o ortamdan uzaklaşıyormuş.

    Korku, çocuğun gelişim sürecinde var olan bir duygudur. 6 aydan itibaren bir bebek yabancı nesneler, yerler ve kişilere karşı korku geliştirebilmektedir. Birincil bakıcıları (genellikle anne ve baba) olmaksızın bebek farklı ortamlara tepkiler verir. Yeni tanıdığı, tanıştığı kişilere ağlayarak yaklaşır, anneyi arar. Bu doğal gelişim sürecinin bir sonucudur. Bebeğimizin çevreye olan algısı artmış ve tanıdık-tanımadık sınıflandırmalarını değerlendirmeye başlamıştır artık. Yabancılık çekme ve ebeveynden ayrılmaktan kaçınma 2 yaşa kadar devam eder.

    Okul öncesi yaş grubu çocuklar (1-7 yaş) somut düşünce evresinde oldukları için gerçek – hayal ayrımını yapamazlar. Soyut düşünce süreçleri gelişmediğinden olayları somut bir bakış açısıyla değerlendirirler. Gerçek dışı senaryolar üretmeye ve bunlara inanmaya meyillidirler. Bizim için çok komik gelse de 3 yaşındaki bir çocuk gerçekten çöp kamyonunun onu yiyebileceğini, elektrik süpürgesinin onu içine çekebileceğini, klozete oturunca sifonun çekilmesiyle kendisinin de içinde kaybolup gidebileceği konusunda aşırı derecede korku yaşayabilirler.

    2 – 5 yaş arası çocuklar ebeveynden ayrılık ve terk edilme dışında farklı korkular geliştirmeye başlarlar. Bu korkular; çeşitli hayvanlar, yüksek ses ve karanlığa yöneliktir. Gelişim dönemi korkularında anne babalara düşen görev bu korkuları doğal olarak algılamak ve bu korkulara odaklanmamaktır. Basit ve sade bir dille çocuğun korkusunun dinlenmesi ve ona güvende olduğu mesajının verilmesi önemlidir. Böyle olduğu takdirde çocuk anne babanın tepkilerinden, korkuların yersiz olduğu mesajını alır. Tam tersi durumlarda ise, örneğin anne ve babaların bu korkulara odaklanması halinde, “bir şey yok, eğer çok korkuyorsan yanımda kal….” Şeklindeki tepkileri çocukların aklında çeşitli sorularbırakabilir. Örneğin çocuk; “bak annem/ babam da bu korkuyu önemsiyor, demek ki gerçekten kötü bir şeyler var” şeklinde düşünebilecektir. Eğer gece yatarken çocuğumuz karanlıktan korkuyorsa hafif bir ışık açık bırakılıp odasında yatması sağlanmalıdır. Eğer korku objesi bir hayvan ise; anne babalar bu korkuyla başa çıkmayı çocuklarına aldıkları oyuncaklarla sağlayabilirler. Aynı zamanda çevrede karşılaşılan hayvanlara karşı anne babaların çekingenliği de çocuklar tarafından dikkatlice gözlenecek ve öğrenilecektir ki; bu durum korkuların doğal korkudan patolojik korkulara (fobilere) geçişine neden olabilmektedir.

    İlkokul çağlarına gelindiğinde, çocuk gelişimsel olarak farklı korkularla yüzleşebilmektedir. Bu korkular ebeveynlerin ölümü, okulda aşağılanma gibi daha çok soyut kavramlara yöneliktir. Bu dönem korkularıyla başa çıkmada çocuğun geçmiş yaşantısı ve ebeveynlerinin tutumları önem kazanmaktadır. İlkokul çağları çocuğun soyut düşünce yeteneğinin geliştiği, sosyalleşme ve bireyselleşmenin önem kazandığı dönemdir. Bu dönemde çocuk artık kişiliği ve kimliğini çevreye kanıtlama, ebeveynden uzaklaşma eğilimindedir. Ebeveynlerinin daha önceki dönemlerde verdiği sorumluluk alma becerileri, çocuğun bireyselleşmesini destekleyecek, hızlandıracaktır. Elbette ki bu yeni dönemde oluşan sosyal yaşama ilişkin korkular doğaldır.

    Az korkulu günler dileğiyle.

  • Çocuğumla Birlikte Uyumak

    Çocuğumla Birlikte Uyumak

    Çocuğuyla birlikte uyumak çoğu anne baba için büyük bir keyiftir, anne babalardan bazen şu cümleleri de duyarız “ onunla birlikte yattığımda onun kokusunu alıyorum, sıcaklığını hissediyorum bu beni çok iyi hissettiriyor “ çocuklar da çoğunlukla bu paylaşımlardan hoşlanırlar, anne babadan ayrılmak istemezler. Annelerin en çok ürettikleri bahanelerden biride “kışın üşümesinler, üstleri açılmasın” diye, diğer zamanlarda ise “gece yalnız yatınca korkuyor, bizimle yatmak istiyor, tek yattığında çok ağlıyor, ”  diye çocuklarını yanlarında yatırmakta, bu durum sonraki zamanlarda da devam etmektedir.  Belli bir yaştan sonra bunu sınırlamak ve anne ile çocuğun ayrışmasını sağlamak, çocuğun bireyselleşmesi ve ruh sağlığı açısından oldukça önemlidir. 

                         Nedenleri neler olabilir?

    Özellikle bebeklik döneminde anne-babalar ya yorgunluktan, ya özlemden, ya da artık pes ettiklerinden dolayı bebek uyumadığında yataklarına alırlar. Daha büyük çocukların anne-babalarının yanında yatma isteği tuvalet ihtiyacından, korktuklarından, güvende hissetme ihtiyaçlarından veya anne-babalarıyla yeterince beraber olamadıklarından kaynaklanıyor olabilir. Yalnız kalmak istememe, çeşitli yaşam olayları (deprem, kazalar, hastalık, boşanma vb.), korkular, anne babaların tutumları, uygun olmayan fiziksel koşullar (fazla ışık, gürültü) bu duruma yol açan diğer faktörlerdir. Anne baba ile yatma konusundaki ısrarın en önemli nedenlerinden biri “korku”dur. Çocuk korktuğunu söyleyerek yatağında yatmak istemeyebilir  ya da gece anne babasının yatağına gidebilir. Çocuklar bu dönemde bilmedikleri  birçok şeyden korkabilirler.  Bunların yansıması olarak korkulu rüyalar görebilirler. İzlediği bir filmden, haberlerden ya da duyduğu bir olaydan etkilenmiş  olabilir. Çocuk anne babası ile yattığında güvende olacağını düşünür ve bu konuda ısrarcı davranır. 

    Anne baba anlaşmazlığının yoğun olarak yaşandığı evlerde de çocuklar anne babalarının evi, dolayısıyla kendilerini terk edecekleri kaygısı ile onlarla birlikte yatmak isterler. Bazen yeni bir çocuğun aileye katılması, büyük çocuğun kıskanmasına yol açar ve çocuk kıskançlığını bastırmak için ana babayla yatmak ister. Çocukların yaşamlarında karşılaştıkları bir kardeşin doğması, taşınma, ebeveynin boşanması, ölümler, kreşe veya okula başlama gibi ciddi yaşam olayları çocuklarda kaygı yaratabilir. Çocuğun tek başına bu kaygıyla başa çıkabilmesi zordur, bu nedenle ebeveynlerine sığınır, bu gibi durumlar da çocuğun anne babasıyla yatmasına yol açar.    

            Çocuğun anne babayla birlikte yatmasının ne tür sakıncaları vardır?

                Anne ve baba ile beraber yatma, öncelikle  çocuğun özgüveninin ve bağımsızlığının gelişmesini engelliyor. Çocuğun kendi yatağında ve kendi odasında uyuması  bireysel gelişimleri için önemli bir adımdır ve buna izin verilmelidir. Çocuğun kendi odasında yatması kendisine dair bir özel alan hissini oluşturacak ve aileler bu şekilde senin kendine dair bir özel alanın var bizim yatak odamızda bizim özel alanımız diyerek çocuğa sahiplenme duygusu verebilirler,  ayrıca sınırlar konusunda önemli bir adım atılmış olur. Çocuk anne ile babanın kendinse dair bir özel alanı olduğunu böylelikle kabul etmeye başlar.  Çocuğun odasının ayrılmaması, hem çocuk hem de anne babanın yatış saatlerinde değişikliklere neden olacak,  ebeveynler ayrı odalarda yatmak durumunda kalabilecek, bu durum eşlerin cinsel yaşamlarını da olumsuz yönde etkileyecektir. Cinsel kimliği gelişmeye başlayan çocuklarında artık anne babalarıyla yatmaları sakıncalıdır. Erkek çocuğun anneyi sahiplenmesi ve aslında o benim eşim demeye çalışması, kız çocuğunun da babayı sahiplenip ben onunla yatmak istiyorum demesi görülmektedir. Bu süreçte beraber çocuğun anne ve baba ile beraber yatması sürdürüldüğünde anne ve babayı sahiplenme ondan uzaklaşamama da beraberinde görülecektir.

    Ebeveynlerin bu konuda sıklıkla  yaptığı hatalar

    Birçok anne baba çocuğun kendileriyle yatmasından hoşnut olabilirler, hatta bunun bir sorun olmadığını düşünenler bile vardır. Özellikle bu durumu boşanmış veya çalışan anne babalarda görünür. Her iki durumda da ebeveyn çocuklarına yeterince  zaman  ve ilgi göstermediklerini veya  birlikte kaliteli vakit geçiremediklerini  düşünerek bir çeşit suçluluk duygusuyla çocuklarını yanlarında yatırmakta ve bu şekilde farkında olmadan çocuğun bireyselleşmesini engellemektedirler. Boşanma durumunda özellikle anneler çocuğun kendini kötü hissetmemesi için kendileriyle yatmasına izin verirler, bu özünde anne için de rahatlatıcı olduğu için sorun olarak görmezler, bana ihtiyacı var diye düşünebilirler. Yine anne açısından da eşinin boşluğunu çocukla doldurmaya çalıştığı söylenebilir. Böyle durumlarda anne babanın bunu görebilmesi ve bu konuda önlem alması gerekmektedir, ancak içinde bulunulan duygusal durum gerçek bir değerlendirme yapmayı zorlaştırmaktadır. Böyle durumlarda bir uzmandan destek almak yararlı olacaktır.

    Çocuğun hastalandığı durumlarda da anneler çocuklarını yataklarına aldığı görülmektedir.  Normalde çocuk kendi yatağında yatarken hastalandığı bir durumda bu düzen bozulmakta ve çocuk bu durumu devam ettirmek istemektedir. Özellikle küçüklüğünden itibaren sık solunum  yolu enfeksiyonu geçiren, alerjisi olan veya başka bir sağlık sorunu olan  çocukların anneleri, çocuklarına bir şey olacak, hastalık tekrar edecek korkusuyla çocuklarını yanlarından ayırmamaktadır.  Bu durum çocuğun anneye bağımlı olmasına yol açmaktadır. Bireyselleşmesini engeller. Kendi odasında yatmaya başlamış bir çocuğu hastalandığı zaman ya da herhangi bir korkulu rüya sonrasında tekrar ebeveyn odasına geri almak ebeveynlerin sıklıkla yaptığı bir davranıştır. Bunun yerine  bir süreliğine yatağının yanında oturularak ve çocuk başı okşanıp rahatlatıldıktan sonra uyumasını sağlamak daha uygun olacaktır.

    Kaygılı, evhamlı ve aşırı koruyucu anne babaların çocuklarında, yalnız yatamama sorunu daha fazla görülmektedir.  Ayrıca bu çocuklar kreşe ve okula başlarken  zorluk  yaşamakta, ciddi ayrılma kaygısı yaşamaktadır.

    Eğer anne baba izin verirse ve çocuğuna gerekli alanı sağlarsa, her çocuk bir gün kendi yatağında, kendi odasında, kendi özelinde olmak isteyecektir. Çünkü çocuklar annelerine yapışık kalmak istedikleri kadar çok da bir aynan büyük, özgürleşmek ve bireyselleşmek için mücadele verirler. Buna fırsat tanımayan aşırı koruyu, baskıcı ebeveynler genelde ya çok pasif ve içine kapanık ya da çok asi çocuklarla karşı karşıya kalmak durumunda kalabilirler. Yapılması gereken şey, çocuğun yaşına uygun özgürlüklerini tanıyıp, ona alan vermek, ancak gerektiği yerlerde de sınır koyabilmek, kararlı ve istikrarlı olabilmektir.

  • Çocukta okul korkusu

    OKULA GİTMİCEEEEEM !!!!!

    “Çocuğum 6 yaşında bu yıl ilkokula başladı. Okula çok büyük bir arzu ile hazırlanmasına rağmen ilk günün sabahından beri okula gitmek istemediğini söyledi.Tüm çabalarıma karşın sınıf içine sokamadım. Benimle birlikte kalmak istiyor yanımdan hiç ayrılmıyor. Şu an okula gitmiyor. Eskiden de bana bağlı bir çocuktu ancak okula başladıktan sonra bu bağlılık daha da arttı. Okula götürmek için çocuğu zorlamalı mıyım ? Nasıl hareket etmeme tavsiye edersiniz ?”

    Yeni öğretim yılının başlamasıyla birlikte ailelerin sıkça karşılaştığı bu durum okul korkusu olarak tanımlanabilir.Bazı çocuklar okula başlamadan önce çok istekli görünseler dahi okul zamanı geldiğinde bu istekleri kalmaz ve okula gitmek istemezler. Okul korkusunun en önemli belirtisi okulda oluşan yoğun sıkıntı ve huzursuzluk hissidir. Bu nedenle çocuk okula gitmek istemez ve okulda yalnız kalamaz. Özellikle ilkokula başlayan çocuklarda görülen Okul Korkusu anneden ayrı kalma ve terk edilme kaygısıyla ilişkilidir. Annenin yokluğunda kendisine ve annesine zarar geleceği ve terk edileceği endişesini yaşar. Çocuk, hiç tanımadığı bir ortamda hiç tanımadığı insanlarla, hiç tanımadığı bir başka yetişkinle ki bu insan aynı zamanda otoriteyi temsil eden bir kişidir (öğretmen) birden bire yalnız bırakıldığını gördüğünde korkar ve endişelenir. Yoğun sıkıntı yaşar. Eğer çocuğa sorulmuş olsa o bu tedirginlik yerine, ailesinin sıcak evinde olmayı tercih eder.

    Elbette çocuğun anne veya babadan ilk uzun süreli ayrı kalışı okulun ilk günüyse çocuk okulu sevmeyecektir. Çünkü ilk kez bu “okul” onu ailesinden ayırmıştır. Bu yüzden ailelerin okul öncesi çağdan itibaren bu aşırı bağımlılığı ortadan kaldırmak için çeşitli alıştırmalar yapmaları gereklidir. Çocuğunuzun yanından ayrılırken; neden ayrıldığınızı, nereye gideceğinizi ve ne zaman geleceğinizi belirtmeli ve bu açıklamalara sadık kalmalısınız. Zamanı uzattığınızda terk edildiğini düşünecektir. “Olsun geldim ya” deseniz bile o her gidişinizde ya geri dönmezse diye kaygılanacaktır. Çocuğunuzun okul korkusunu aşmasında okulun da büyük bir rolü vardır. Öğretmen, okulu sevdirmeli, okulun ne işe yaradığını çocuğun algılayacağı bir biçimde anlatmalıdır.

    “Eğer siz, çocuğunuzu okulda yalnız bırakacağınız için kaygılıysanız çocuğunuzdan rahat olmasını beklemeyin”

    Okul Korkusunda en sık görülen nedenler:

    – Okul korkusunun kaynağı genellikle anneden ya da anne yerine geçen kişiden ayrılma korkusudur.

    – Ayrı kalma kaygısı anne ve babada varsa çocuk bu kaygıyı öğrenmiştir.

    – Çocuk kendi yokluğunda anne ya da babasına bir şey olmasından korkmakta ya da kendisini terk edip gideceklerinden korkmaktadır.

    – Anne ve baba çocuğu kendilerine bağımlı yetiştirmişlerse, çocuğun özgüvensizliği okuldan korkmasına neden olur.

    – Çocuk yalnız başına kendisini güvensiz hissetmektedir.

    – Okul korkusu geliştiren çocuklar genellikle başarı kaygısı olan, uslu, uyumlu, aşırı onay bekleyen çocuklardır. Bu kişilik özelliklerine sahip çocuklarda tetiği çeken bir etken hastalığı başlatır (ailede hastalık, ailede sosyoekonomik bir kriz, kardeş doğuşu, göç, bir kayıp, okul veya öğretmen değişikliği, okulda onurunu, bedeninin tehdit eden bir durum gibi).

    Bu nedenlerden de anlaşılacağı gibi erken çocukluk döneminde sürekli anne- baba desteği almış, sorumluluk verilmemiş, sorumluluk almadığı için özgüveni gelişmemiş çocukların Okul Korkusu yaşaması daha olasıdır. Ama bu her şeyin sonu değil elbette. Çocuklar doğru bir yaklaşımla her şeyi daha hızlı öğrenebilirler. Bunun için tutarlı ve samimi olmak yeterlidir. Çocuğunuza okulu sevdirebilirseniz ve okula ne olursa olsun gitmesini sağlarsanız okula alışabilir.

    Okul korkusu sıklıkla okula yeni başlayan çocuklarda görülür. Ancak daha ileri yaşlarda görülme olasılığı da vardır. Aile içi sorunlardan, okuldaki olumsuzluklardan ya da sınıfta yaşadığı bir kaygıdan kaynaklanabilir.

    BELİRTİLER:

    – İsteksizlik, alınganlık ve sinirlilikte artış varsa,

    – İştahsızlık ve uykuda huzursuzluk varsa,

    – Okula karşı ilgisiz ve tepkisiz davranıyorsa,

    – Okulda ve evde nedensiz yere ağlamaya, kavga etmeye ve dikkat çekmeye çalışmaya başladıysa,

    – Evde kalmak ve okul ödevlerini kaçırmak arasında seçim yapamayıp aşırı kaygılı olduysa,

    – Sık sık hasta olmadığı halde baş veya karın ağrısı bahane ederek şikayet ediyorsa,

    – Okula giderken ağlama, hastalanma ya da okula gitmeyi istememe davranışları geliştiriyor ve evde kalmasına izin verilince bunlar birdenbire kayboluyorsa,

    – Okula gitmediği için suçluluk duyuyorsa,

    – Okula devam ettiği zamanlarda iyi bir öğrenci olabiliyorsa; okul korkusundan şüphelenilebilir.

    “Çocuğunuza sevginizi her işini yaparak değil, ona sorumluluk vererek gösterin”

    ÖNERİLER:

    – Okula gitme konusunda ödün verilmemeli, mutlaka okula gitmesi sağlanmalıdır.

    – Çocuğa, okulun amacını açıklamak, okula gitmesi konusunda ailenin tüm fertlerinin kararlı ve tutarlı olması işe yarar. Okula gitmemesi halinde yapılan çalışmalardan geri kalacağı ve bunun kendisi için bazı aksaklıklara yol açacağını anlatmaya çalışılmalıdır. Çocuğun kendini terkedilmiş ve yalnız hissetmesine yol açacak davranışlardan kaçınmalıdır.

    – Korkusu yüksek bir seviyede ise ilk hafta okula birlikte gidip dönüşte almaya geleceğinizi belirtebilirsiniz. Tutarlı olursanız onu terk etmeyeceğinizi anlar.

    – Okula gitmediğinden dolayı çocuğu suçlamamalı, korkusu ve gözyaşlarıyla alay edilmemelidir.

    – Vedalaşmaları çabuk ve kısa süreli tutarak, gerekli açıklamaları yapıp, ayrılıkların doğal olduğu hissettirilebilir.

    – Ona gününüzün nasıl geçeceğini anlatıp, onunla gününün nasıl geçtiği hakkında konuşmak her ikinizi de rahatlatabilir.

    – Çocuğa okula gitmesi gerektiği, zaman geçerse bu korkuya birde derslerden geri kalmış olmanın korkusunun ekleneceği söylenmelidir.

    – Çocuğun endişeleri, duyguları üzerinde konuşmak, hem sıkıntısını paylaşmasını hem de anlaşıldığını hissedip rahatlamasını sağlar.

    – Bu sıkıntılı durumun geçici olabileceği, kendisiyle aynı durumda olan başka çocuklarında olduğu anlatılabilir.

    – Okulla işbirliği yapılmalıdır.

    – Boş zaman ve oyun becerileri kazandırarak anne babaya bağımlılık azaltılabilir.

    – Arkadaş toplantıları düzenleyerek, sosyal beceriler kazanmasına fırsat tanınabilir.

    – Anne babanın beklenti düzeyini gerçekçi kılıp çocuğa zaman tanıması korkuyu yenmesini kolaylaştırabilir.

    – Çocuğun kendini terk edilmiş ve yalnız hissetmesine yol açacak davranışlardan kaçınılmalıdır.

    – Önerilenler doğrultusunda davranmanıza rağmen okul korkusunun devam etmesi halinde bir çocuk psikiyatristine başvurulması ve yardım alınması gerekebilir. Yapılan bir yanlış okul korkusunun devam etmesine ve sorunun büyümesine yol açabilir.

  • Çocuklar ve Özgüven

    Çocuklar ve Özgüven

    Hepimizin çokça rastladığı bir durumdur özgüven eksikliği. Birçok ebeveyn çocuğunun çok pasif olduğundan başkalarıyla konuşmaya çekindiğinden yakınır, kimi öğretmen bazı öğrencilerinin derste parmak kaldırmaya çekinmesinden bahseder. Tüm bu süreçlerin arkasında ise farklı faktörler yatar.

    Öyleyse nedir bu faktörler? Ne oluyor da çocuklar özgüven becerilerini geliştiremiyor bir bakalım.

    Bu yazıyı okumadan önce bir ebeveyn olarak veya bir eğitimci olarak etrafınızdaki çocukların özgüvenlerini geliştirmek için neler yaptığınızı bir düşünmenizi rica ediyorum.

    Terimsel olarak özgüven kişinin kendisine yönelik öz değer, öz saygı ve öz beğeni algılarının pozitif olmasıdır. Kişi kendisine karşı değersiz, saygıyı hak etmeyen ve kendi becerinden görüntüsünden memnun olmayan bir bakış açısı geliştirdiğinde öz güven eksikliği baş göstermeye başlıyor.

    Peki ne oluyor da kişi kendisine karşı bu şekilde olumsuz bir algı geliştirebiliyor?

    Bu sorunun cevabı, çocuğun dünyaya geldiği ilk dönem süreçlerine dayanmaktadır. Çocuk annesi ile güvenli bir bağlanma gerçekleştiremediğinde düşünsel olarak değil ancak duygusal olarak ilk olumsuz hisler gelişmeye başlar. Bebeğin ihtiyaçları ihtiyaç duyduğu anda karşılanmadığında, anne ile göz kontağı sağlanmadığında ve bebek annesinden sevgi ve şefkat görmediğinde özgüven eksikliğinin duvarları örülmeye başlar.

    Bu süreci olumsuz olarak etkilemeye devam eden bir diğer faktör ise fazla eleştirel ve kaygılı-tutarsız anne-baba tutumu. Sürekli eleştirilen çocuk bir süre sonra kendisini her şeyi yanlış yapan, beceriksiz, işe yaramaz biri olarak algılamaya başlar. Kaygılı ve tutarsız anne-baba tutumunda ise çocuk ailenin sürekli kaygılı davranışları nedeniyle kendisini geliştiremez, dışarıya açamaz, ailenin sürekli tutum değiştirmesi nedeniyle de sağlıklı kararlar alıp uygulayamaz. Sürekli çatışan ebeveynlerin olduğu aile ortamı da bir diğer önemli faktördür. Böyle bir ortamda çocuk kendisini güvende hissetmeyebilir. Kendisi yüzünden ebeveynlerinin kavga ettiğini düşünerek kendisine yönelik suçlayıcı bir düşünce yapısı geliştirebilir. Çocuğun şiddete uğruyor olması ise benlik ve değerlilik algısını tamamen yok eden bir durumdur. Bu durum çocuğun kendisini değersiz, işe yaramaz, hep sorun çıkaran bir varlık olarak algılamasına neden olur. Özellikle okulda özgüven eksikliğine neden olan konu ise çocuğun akademik zorlukları karşısında ebeveyn desteği alamamasıdır. Örneğin matematikte bir konuyu anlamayan ve bu konudan ödev alan çocuk evde aile üyelerinden destek alamaması durumunda kendini yetersiz, çaresiz ve işe yaramaz olarak algılayabilir bu nedenle de okul ortamında kendisini daha geride tutabilir. Özellikle okul öncesi dönemdeki çocukların, ailelerinin dâhil olduğu inanç sistemi çerçevesinde günah, ayıp, Allah seni çarpar gibi ifadelerle yargılanması da çocuğun kendisine yönelik benlik algısının bozulmasına katkı sağlayacak özgüven eksikliğini destekleyecektir. Toplum ve medya da önemli faktörlerden bir diğeridir. Toplumsal yargılamalar, toplum içerisinde ayrıştırmaların, karşılaştırmaların yapılması, medyanın özellikle ergenlik dönemindeki çocuklar için ideal kişi profili çizmesi ve çocukların bu profile ulaşmak isterken kendilerini kabullenememeleri buna bağlı olarak eksik, beceriksiz, uyumsuz, toplum dışı olarak algılamalarına neden olmaktadır.

    Yukarıda bahsetmiş olduğum bütün faktörler çocukların benlik, öz değer, öz saygı, öz beğeni algılarını bozarak, aile, eğitim ve sosyal hayatını, kendi iç dünyasını olumsuz olarak etkilemektedir.

    Durum bu kadar önemli iken Çocukların özgüvenlerini nasıl geliştireceğiz? Sorularını duyar gibiyim.

    Öncelikle ilk bebeklik döneminde anne ile bebek arasında güvenli bir bağlanma gerçekleştirilmelidir. Bebek annesinden ihtiyaç duyduğu sevgi, ilgi ve bakımı alabilmelidir. Çocuklar yeni bir şeyler öğrenmeye ve keşfetmeye başladığında ise bu davranışları engellenmemelidir. Çocuğun keşfettiği veya yeni öğrendiği konu üzerinde ebeveynler çocuklar yardıma ihtiyaç duyduğunda yardımcı olmalıdır.  Çocuklara başardıkları şeyler için motivasyon ödülleri verilmelidir. Ancak bu ödüllendirme makul olmalıdır. Aferin, Bravo, harikasın gibi motivasyon cümleleri başarıları ardından kullanılmalıdır.

    Tüm bunların yanında iyi bir rol model olmalısınız. Eğer ebeveyn olarak sizlerde kendinizde özgüven eksikliği olduğunu hissediyorsanız unutmayın yanınızda sizleri birebir kopya eden çocuklarınız var bu nedenle çocuğunuzun öz güven eksikliği arkasında sizden almış olduğu davranış modelleri olabilir.

    Çocuklarınıza yönelik haksız eleştirilerde bulunmayın. Yaptığınız eleştirileri açıklayın.

    Çocuklarınızın yapamadıklarından çok yapabildiklerine odaklanın.  Başarılı oldukları alanlara yönlendirerek bu yönlerini geliştirmelerine yardımcı olun.

    Çocuklarınıza iletişime açık olduğunuzu hissettirin. Sizden yardım alabilme konusunda kendilerini güvende hissetmelerini sağlayın.

    Akademik anlamdaki başarısızlıklarını yargılayarak ve etiketleyerek gündeme getirmeyin. Yani tembelsin, akılsızsın gibi kelimelerle etiketlemek yerine bu konuda eksik olan neydi?,  Sence daha başarılı olabilmemiz için neye ihtiyacımız var? gibi sorularla kendi eksiklerini fark etmesini ve bu eksikleri gidermek için motive olmasını sağlayın.

    Yapmış oldukları hatalar karşısında orantısız cezalar vermeyin. Mümkünse hiç ceza vermeyin. Olumsuz davranışı ve sonuçlarını üzerine konuşun. Her zaman yanında olduğunuzu ve onu desteklediğinizi kendisine hissettirin.

    Çocuklarınıza vakit ayırın ona değerli olduğunu, onu önemsediğinizi hissettirin.

    Çocuğunuza ve sınırlarına saygı duyun. Kişisel alanına girdiğinizde izin isteyin. Bu ona özsaygı duygusunu geliştirmesinde yardımcı olacaktır.

    Ve en önemlisi çocuklarınıza sevginizi gösterin bu kendisini kabul edilmiş ve sevilmeyi hak eden biri olarak algılamasını sağlayacaktır.