Etiket: Alan

  • Özel Eğitim

    Özel Eğitim

    Özel Eğitim

    Özel eğitimnormal eğitimden fayda görmeyen kişilerin eğitimi için kullanılan bir terimdir. Dünya da ve ülkemizde yaygın olarak uygulanmaktadır. Ülkelerin gelişmişliği artıkçaözel eğitimhizmetleri de artmaktadır.

    Özel Eğitim

    Bu alandaki eğitim hizmetlerini iki grupta toplamak mümkündür. Birinci grupta mental davranışsal, işitsel, gelişimsel açıdan yetersizliği bulunanlara uygulanan eğitim olarak toplayabiliriz. İkinci grupta ise zeka ve yetenek bakımından üstün performans gösteren kişilere verilen eğitim olarak toplayabiliriz.

    Ülkemizde en yaygın olarak verilen eğitim 1. Grupta toplanan yetersizliklerden dolayı verilen eğitimdir. Bunları şöyle sıralayabiliriz

    • Mental yetersizlik. Zeka puanı 90 puanın altında olan kişilere verilen eğitim
    • Özel öğrenme güçlüğü olan kişilere verilen eğitim. Bu kişilerin zekaları normaldir ancak bazı alanlarda öğrenme becerileri akranlarına göre zayıftır.
    • Yaygın gelişimsel geriliği olanlar. Bunlar tipik ya da A tipik otizm tanısı almış olan kişiler
    • İşitsel yoksunluğu olan kişiler. İşitme cihazı ya da koklear implant kullanıcıları.
    • Dil ve konuşma bozukluğu olanlar
    • Gelişimsel, anatomik bozukluğu olanlar
    • Görme engelliler
    • Davranışsal bozukluğu olanlar

    Özel eğitimin bir başka alanı ise bir yeteneğinin normalin üzerinde olmasıdır.

    • Üstün zekalılar eğitimi. Bu kişilerin zekası IQ 130 ve üzeri olanları içine almaktadır.
    • Resim, müzik, satranç gibi bir alanda normal insanlara göre çok büyük bir yeteneğe sahip olanlar da farklı bir eğitim almalıdırlar.

    Özel eğitimi kimler vermektedir. Personel olarak bu alan için uzman elaman yetiştiren üniversiteler vardır.Özel eğitimöğretmenliği, işitme engelliler öğretmenliği, üstün zekalılar öğretmenliği, psikolog, fizyoterapist, dik ve konuşma terapisti,odyolog, çocuk gelişimi uzmanı gibi meslek elemanları ve uzmanlar eğitim verme becerisine ve yetkinliğine sahip kişilerdir.

    Özel eğitim kurumsal olarak nerelerde verilmektedir?

    Kamuya ya da özel girişimcilere ait özel eğitim ve rehabilitasyon merkezleri ülkemizde en çok hizmet veren kuruluşlardır. Bunun yanında belli bir engele uzmanlaşmış terapi merkezleri, dil ve konuşma terapi merkezleri, otizm merkezleri, dikkat eksikliği ve hiper aktivite terapi merkezleri, bu alanda büyük hizmetler vermektedir.

  • Bireysel Psikoterapi

    Bireysel Psikoterapi

    Semptomu, bilinçdışında oluşan çatışmanın örtük ifadesi olarak tanımlayabiliriz. Bireysel psikoterapi talebiyle başvuran danışanla yürütülen çalışma ise, bu örtük ifade içerisinde gizleneni arama yoluyla gerçekleşir. Danışan, yaşadıklarıyla ilgili bağlantılar kurarak aklına gelenleri ifade ederken, psikolog da bu yolu onunla birlikte alır ve bağlantıları danışan ile birlikte anlamlandırmaya yönelik bir çalışma yürütür.
    Ergen ve yetişkin danışanlarla uygulanan ve sözel ifadeyi esas alan bireysel psikoterapiye yön veren, çerçevedir. Çerçevenin uygun bir şekilde ilk görüşme esnasında oturtulmasıyla birlikte başlar psikoterapi. Çerçevenin oturtulması ise, zaman ve mekânın tanımlanmasıyla gerçekleşir.
    Psikoterapi sürecinde devamlılık önemli bir unsurdur. Bu nedenle, psikolog ve danışan uygun bir gün ve saat belirlerler. Zamanlılıkla ilgili olan bu unsur, düşünce akışının devamlılığına da gönderme yapmaktadır. Mekânın veya başka bir deyişle, görüşmelerin gerçekleştiği odanın sabit oluşu da, danışana bir alan tanındığı ve bu alan içerisinde aklına gelebilecek herşeyi serbestçe söyleyebileceği düşüncesine dayanmaktadır. Çerçeve bu nedenle, hem danışanın kendini rahatça ifade edebilmesi üzerine düşünülerek oturtulmaktadır, hem de psikoloğun bu zaman ve mekân içerisinde danışana uygun bir alan sunmasıyla ilgilidir. Karşılaşmaların aynı gün, aynı saat ve aynı mekânda gerçekleşmesi, psikoloğun danışana korunaklı ve kendine ait bir alan sağlayabilmesi gibi önemli unsurlara dayanmaktadır.
    Bireysel psikoterapi uygulamasıyla ergen ve yetişkinlerde, oyun terapisi aracılığı ile ise çocuklarda oluşan ruhsal sıkıntılara yönelik anlamlandırmaya ve rahatlatmaya yol açabilecek bu süreçler oldukça dinamik ve önemlidir.

  • İnfertilite(Kısırlık)

    İnfertilite(Kısırlık)

    İnfertilite(Kısırlık) Tanı ve Tedavi Sürecinin Yaşamınızda Etkilediği Alanlar

    İnfertilite(kısırlık) bir yıl veya daha uzun süre korunmasız cinsel ilişki sonucunda gebeliğin oluşmaması olarak tanımlanır.İnfertilite çocuk sahibi olamamakla açıklanan, bir yaşam krizi olarakta tanımlanabilir. İnfertilite sürecinin uzun ve karmaşık bir süreç olabildiği; tıbbi boyutunun yanı sıra; ilişkisel, kültürel, sosyal ve psikolojik olarak da pek çok farklı boyutlarının olabildiği görülmüştür.İnfertilite tanı ve tedavisi; sadece bir kadın ya da erkeği bireysel olarak değil; çift olarak ilişkilerini ve işlevselliklerini de etkilemektedir.
    Ne zaman çocuk sahibi olacakları ile ilgili sorularla karşı karşıya kalmak; aile büyüklerinin torun sahibi olmaya dair istekleri, etrafta çocuk sahibi görece mutlu ailelerin bulunması diğerlerinden uzaklaşmayı ve böylelikle yalnız kalınan bir süreci bereberinde getirebilir. Çevredeki kişilerin çocuk sahibi olunamamasına ilişkin yorumları, tutum ve davranışları; çiftler üzerinde sosyal olarak damgalanmaya sebep olabilir. Böylelikle çiftler ne yaşadıklarını açıkça paylaşmaktan kaçınır bir hale gelebilirler. Bu nedenle; çiftlerde yüksek oranda stres ve anksiyete gözlenebilir.
    Çiftlerden biri diğerine oranla tedavi için harekete geçme, konuyla ilgili daha fazla konuşma, doktora gitme vs. gibi konulara karşı daha fazla eğilimli ise bu çift ilişkisinde baskı oluşturabilir. Çocuk sahibi olamamanın çiftlerden birine dayalı olarak ortaya çıktığı tespit edilmişse, tanıyı alan birey eşi tarafından terk edileceği endişesi yaşayabilir yada anne- baba olmayı kendisinin engellediği düşüncesiyle suçluluk hissedebilir. Çiftlerin cinselliğe yükledikleri anlam değişebilir ve zamanla sadece ‘tedavi için cinsellik’ gibi bir anlama dönüşebilir;gelecekte birlikte devam edip etmemeye yönelik bir yol ayrımıyla karşı karşıya kalabilirler. İnfertilite çiftlerin hayatına fiziksel, psikolojik, sosyal ve maddi boyutlarda etki ederek pek çok alanda kayba sebep olabilir. Umutsuzluk ve çaresizlik gibi duyguları içerisinde barındırarak birey ya da çiftlerin aileye katılacak bir çocuğa dair hayallerini yitirmelerine sebep olabilmekte ve bir yas süreci başlatabilmektedir. Birey ya da çifte dair geçmişte çözümlenmemiş duygusal konular tetiklenebilmekte; bireyin benlik saygısına ve kimliğine zarar veren bir süreci başlatabilmektedir.Duygularını susturma, yokmuş gibi davranma; bunları takiben yeme ve uyku düzeninde bozulma, konsantrasyon güçlükleri gözlenebilir.Bu aşamada çiftlerden her ikisi de çaresizliğe ve kontrol kaybına bir cevap olarak ani öfke patlamaları, ağlama nöbetleri ve duygusal dalgalanmalar yaşayabilirler.
    Tedavi prosedürünün gerekliliklerini izleme zorunluluğu iş hayatında zaman konusunda sıkıntılara sebep olabilmekte ve iş saatlerinde esneklik gerektirebilmektedir. Bireyler için çalışma ortamında bebek bekleyen arkadaşlarının olması da zorlayıcı olabilmektedir.
    Ekonomik kaynakları tedavi için kullanma; diğer alanlardaki harcamalara sınırlandırmalar getirme de bir diğer stres alanını oluşturabilir.
    Bazı kişiler dualarının karşlılıksız kaldığı ya da geçmişlerine yönelik anlamlı bir açıklama bulma arayışına girerek, cezalandırmayı gerektirecek hatalı davranışları düşünmeye yönelebilmekte yaptıkları şeyler nedeniyle cezalandırıldıkları şeklinde dini ya da spiritüel alanlarda kriz yaşayabilmektedir.

    İnfertilite Tanı ve Tedavi Sürecinde Psikososyal Destek

    İnfertilite tanısı ve tedavi sürecinin pek çok alana etkisi göz önünde bulundurulduğunda çift için zorlayıcı bir deneyime dönüşebildiği görülmektedir.İnfertilite tanısı çiftlerden sadece birine konmuş olsa dahi bu çiftlerin her ikisininde üstlenmesi ve birlikte götürmesi gereken bir süreçtir. Bu noktada tıbbi tedaviye ek olarak çiftin psikolojik destek alması; çiftin çocuk sahibi olamamayı nasıl tanımladıkları, alternatif bir tedavi yöntemine birey ve çift olarak nasıl baktıkları, karar süreçleri, bu durumun çift olarak ilişkilerine ne şekilde yansıdığına ilişkin değerlendirmelerin yapılabilmesinin yanı sıra; tanı ve tedavi sürecinin beraberinde getirdiği stresle baş etmede ve tedavi sürecinde psikolojik olarak dayanıklılıklarını arttırmada önemli bir yerde duracaktır. Bununla birlikte güvenilir kaynaklardan süreçle ilgili bilgi almak; bununla ilgili eğitim ve seminerlere katılmak sürece dair belirsizlik algısını azaltacak; benzer deneyimi yaşayan çiftlerle birarada olmak sosyal izolasyonu kırmaya yardımcı olacaktır.

  • Elektromanyetik radyasyondan korunmak için pratik öneriler

    Cep telefonlarının yaşamımıza bu kadar fazla girmesi, kablosuz internet ağları, mikrodalga fırınlar, monitörler, LCD televizyonlar ve hatta uzun saçlı çocuklarımızın banyosundan sonra kullandığımız saç kurutma makineleri… Ev aletleri babaannelerimizin anlamakta güçlük çekeceği kadar hızlı bir şekilde dijitalleşiyor ve manyetik cihazlarla iç içe hale geliyoruz. Bizler bu cihazları kullanmayı zaman içinde öğrenir ve cihazların evrimleşmesine şahit olurken yavrularımız bu ortamın içine doğuyor, yaşam çocuklarımız için bu cihazların içinde başlıyor ve evrimin bir parçası oluyorlar…

    Hayatımızda bu kadar elektronik cihaz varken bunların yaydığı elektromanyetik dalgalardan ne kadar etkileniyoruz ve korunmak için neler yapmalıyız? Elektromanyetik alanın canlıların sağlığı üzerine olumsuz etkilerini gösteren birçok araştırma vardır. Buna karşın, elektromanyetik alanın insan sağlığına zararlı olmadığını gösteren birçok araştırma sonucu da bulunmaktadır. Bundan da bilim çevrelerinde bu konu üzerinde ortak bir fikir birliği olmadığı anlaşılmakla birlikte elektromanyetik alanın insan sağlığına ne gibi etkileri olduğu toplumda önemli bir kaygı ve merak konusudur.

    Bu konuda bir rehber hazırladık:

    Öncelikle elektromanyetik radyasyon kaynakları nelerdir?

    Sabit telekomunikasyon cihazlarının (baz istasyonları ve cep telefonu) antenleri,

    Radyo, televizyon ve telsiz verici istasyonlarının antenleri,

    Elektrik iletim hatları ve trafo merkezleri,

    TV, bilgisayar ekranları,

    Radar sistemleri,

    Uydu iletişim sistemleri (mesela uydudan yer belirleyen ve son zamanlarda moda olan navigasyon cihazları)

    Tıpta kullanılan bazı cihazlar, (“yavrularımız bu ortamın içine doğuyor” demiştik, değil mi?)

    Peki birey olarak neler yapabiliriz bir de buna göz atalım?

    • Elektrikli aletleri kendinizden mümkün olduğunca uzakta çalıştırın. Elektromanyetik etki mesafe ile hızla azalacaktır.

    • Kullanmadığınız aletleri ya kapalı tutun ya da fişten çıkarın. “Stand by” konumunda kaldığı sürece elektromanyetik kirlilik yaratacaktır.

    • Düşük radyasyonlu bilgisayar ekranı kullanmaya özen gösterin ya da ekran filtresi kullanın.

    • Ekonomik (halojen ve flüoresan) lambaları mümkünse kullanmayın, kullanmıyorsanız kendinizden uzakta tutun; gece lambası ve okuma lambası olarak kullanmayın. Halojen lambalar yüksek akımlar kullanırlar.

    • Eski telefon hatlarına bağlı telsiz telefonların çıkış güçleri çok yüksek değil; ancak cep telefonlarında durum bunun tam tersi.

    • Araç telefonlarının antenleri araçların tepesinde olmalı, yanlarında ya da pencerede değil.

    • Dinlendirici bir uykuya geçmek için en ideal koşul yatak odasında TV ve radyo bulunmamasıdır.

    • Elektrikli saat / radyo / alarm'ı başucunuzda bulundurmayın (pilli kullanmayı tercih edin). Elektrikle çalışan radyolu çalar saat kullanmayınız. Kullanmak zorundaysanız başımızdan mümkün olduğunca uzakta tutunuz. Odada herhangi bir alet kullanılmadığı sürece odaya gelen elektrik akımı kesebilirsiniz.

    • Yatak odasında başucunuzdaki duvarla komşunuzda bir elektronik aletin bitişik durmamasını sağlamaya çalışın

    • Cep telefonu kullanmadığınız surece kapalı tutun. Gerekmedikçe cep telefonları kullanmayın. Üzerinizde açıkken bulundurmayın. (Kalp üstünde, bel ve göğüste bulundurmayın.) En iyisi cep telefonu kullanma çılgınlığına son verin.

    • Açık telefonu kendinizden en uzak mesafede bırakın. Tercihen 1m mesafeden kulaklıkla konuşun. Acil durumlar dışında yanınızda açık taşımayın veya hep kapalı tutun, gerektiğinde siz arayın. SAR<1 W/kg olan cep telefonlarını tercih edin.

    • Yatağınızı EM alanlardan olabildiğince uzağa koyunuz.

    • Elektrikli battaniye kullanmayın ya da yatmadan önce yatağınızı ısıtarak kullanın.

    • Tüm TV ve bilgisayarların arkalarında EM elektromanyetik alan daha büyüktür. Komşunuzda bu aletlerin nereye yerleştiğine dikkat edin.

    • Lap Top bilgisayarlar (LCD ekran) şarjlı kullanıldığında düşük EM alana sahiptir (uzakta şarj edilmelidir).

    • Saç kurutma makinesinin manyetik alanı çok yüksektir ve hipofiz bezinden melatonin salgılanmasını etkiler. Sürekli kullanmak yerine aralıklarla kısa süreli kullanın. Akşamları kullanmayın.

    • Evinizdeki ve işyerinizdeki elektrik ve manyetik alanları ölçtürün.

    • Mikrodalga fırın çalışırken en az 1 m' den uzakta durun. Gerekmedikçe kullanmayın.

    Fotokopi makinelerinden (yüksek manyetik alan) en az 50 cm uzakta durun.

    • Elektrikli tıraş makinesi kullanmayın veya şarjlı kullanın veya jilet tercih edin.

    • TV ekranlarından (ön ve arkasından) en az 2 m uzakta bulunun.

    • Elektrikli daktiloları kullanmadığınızda fişten çıkarın.

    • Çamaşır / bulaşık vs. makineleri çalışırken yakınında bulunmayın.

    • Cep telefonu baz istasyonlarının evlerinizin çatısına ve okullara veya yakın çevrenize takılmasına izin vermeyin. (Yeni Zelanda, ABD ve İngiltere'de bu konuya halk sahip çıktı. İngiltere' de istasyonlara yakın evler daha ucuza satılıyor.)

    Uzm Dr Erdem UZUNOĞLU

    (Prof. Dr. Nesrin Seyhan, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyofizik Anabilim Dalı Başkanı ve Faruk Levent,Medikal Teknik Dergisi, Haziran 2010 kaynak alınarak hazırlanmıştır)

  • Klostrofobi

    Klostrofobi

    Kapalı alanlarda kalma korkusu olarak tanımlanabilen klostrofobi çocuk, ergen ya da yetişkin bireylerin kapalı, küçük ve karanlık alanlara girmesine engel olmaktadır. Bu tür alanlara girildiğinde nefessiz kalacaklarını ve boğulacaklarını düşünerek endişe krizi yaşayan kişiler genelde çocuk yaşlardan kalan bir travma yaşıyor olabilirler. Her 100 kişiden 10’unda görülen bu sorun insanların sosyal hayatlarını olumsuz yönde etkilemektedir. Kadınlarda erkeklere oranla iki katı fazla görülen sağlık sorunu tedavi edilebilen bir durumdur. Kapalı alan korkusu olanlar genel olarak,

    * Asansöre binemez.

    * Yeraltı trenlerinde yolculuk edemez.

    * Kapalı tünellere giremez ve

    * Uçakla seyahat edemez.

    Boğazlı kazak giyememe, kravat takamama ve gömlek giyince daralma hissi yaşama bu hastalığa yakalananların maruz kaldıkları sorunlar arasında yer almaktadır.

    Uzman Gözüyle Tedavisi Zorunlu Olan Bir Sorun

    Geçer diye düşünülen ancak zaman içinde daha da artabilen semptomlar bu sorununun sosyal hayatı ciddi şekilde etkilemesi ile sonuçlanabilir. Asansöre binemeyen kişiler plazalarda işe giremez, metroya binemeyen kişiler işe geç kalır ve uçağa binemeyen kişiler dünyayı tanıma fırsatını elinden kaçırır. Tedavinin erken başlaması sürecin çok daha hızlı ve kolay bir şekilde sonuçlanmasını sağlayacaktır. Hastalığa dair belirtilerin sizde olduğunu düşünüyorsanız derhal bir uzmana danışmak zorundasınız. Klostrofobi belirtileri arasında,

    * Aşırı terleme,

    * Kalp atışlarında artış,

    * Boğulma hissine kapılma,

    * Dubarların üzerine geldiğini düşünme ve

    * Titreme sayılabilir.

    Çocukken ailesinden şiddet görenlerde daha sık görülen bu sorun psikoterapi yöntemi ile kolay bir şekilde atlatılabilir.

    Kapalı Alan Korkusunun En Sık Görüldüğü Yaşlar

    Çocukluğunda odaya kapatma cezası alanlarda ve evde tek başına bırakılanlarda 30’lu yaşlarda görülmeye başlayan sorun özellikle başlangıç seviyesinde bir uzman kontrolünde kısa sürede sonuca kavuşmaktadır. İleri seviye sorunlarda psikolojik tedavinin yanı sıra ilaç tedavisi de uygulanabilir. Kapalı alan korkusunu geçiştirerek veya ondan kaçarak hiçbir yere varılamayacağı bilinmelidir. Terapi esnasında korkular ile yüzleşme ve kaygılarla mücadele çalışmaları yapılarak hayatın her türlü durumda düzene girmesi amaçlanır. Sorunların üstüne gitmek ve yardım almak en doğru karar olacaktır. Kişinin günlük yaşamının kalitesini düşürecek olan klostrofobi sorunu gevşeme ve nefes egzersizleri eşliğinde ortadan kaldırılabilir.

    Ufuk Kılıç

    Bu yazının telif hakkıUfuk Kılıça aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Ufuk Kılıç ve ekibi olarak içinde bulunduğunuz durumun değerlendirilerek ileri düzeyde faydalanmak istiyorsanız memnuniyetle sorularınıza cevap verebiliriz. İsterseniz doktortakvimi üzerinden online randevu alabilirsiniz.

  • UÇAK KORKUMU NASIL YENERİM?

    UÇAK KORKUMU NASIL YENERİM?

    Kortuğunuz şey muhtemelen başınıza gelmeyecek ama başınıza gelebilme ihtimali ile korkularınız eğer bu korkularınız bitiremezseniz yaşamınızda sizi süpürecek”

    Adil Maviş

    Aviofobi ya da Aviatofobi; Wright kardeşlerin temellerini atmış olduğu, insanoğlunun, belki de dünyanın küreselleşmesine sebep olan en büyük icatlardan biri olan uçak ve uçmaktan korkma durumu. Aviofobi elbette ki çeşitli sebeplerden dolayı bireylerin bünyesinde baş gösterebilir. Geçmişte yaşadıkları ve uçak, uçmak ile ilgili herhangi bir olumsuz deneyim, duydukları ya da izledikleri görsel veya işitsel olumsuz materyaller, dinledikleri hikayeler, yakınlarının başına gelmiş olan herhangi bir olumsuzluk durumu ve benzeri pek çok unsur bireyin bünyesinde aviofobi ya da aviatofobi olarak bilinen uçma ve uçak korkusunun meydana gelmesine neden olabilmektedir.

    17 Aralık 1903 tarihinde, Kaliforniyalı (ABD) Wright Kardeşler’in elinden çıkan ilk motorlu ve insanlı uçak olan “Wright Flyer” havada başarılı bir şekilde süzülmüştü. Bugün, tam 113 yıl sonra, dünya genelinde binlerce havalimanı, milyonlarca uçak ve milyarlarca yolcu bulunuyor. Ağ tabanlı bir görsel veri aracı olarak hizmet vermekte olan “Chartsbin” web sitesinin 2010 yılında açıkladığı rakamlar doğrultusunda, doksan dokuzu Türkiye’de bulunmak üzere dünyada toplam 43.982 adet havalimanı bulunuyordu. Bu sayı her geçen gün arttı ve şüphesiz ki artmaya da devam edecek. Çünkü insanoğlunun geliştirdiği teknoloji, dünyayı iyice küçültmekte ve ulaşılır kılma konusunda hızla ilerliyor.

    Chartsbin’in verileri, Amerikan İstihbarat Teşkilatı (CIA) tarafından geliştirilen “Factbook” sistemi kullanılarak oluşturulmuştur. Bu sayede, sunulan verilerde, ülkelerdeki en küçük, hangi amaçla kullanılırsa kullanılsın fark etmeksizin bütün havalimanları hesaba katılmıştır.

    Peki ya siz, böylesine mucizevi bir gelişmeden ve teknolojiden, uçmaktan ve uçaktan korktuğunuz için faydalanamıyor musunuz? Neyse ki, gelişmeler yalnızca teknoloji veya havacılık alanı ile sınırlı kalmıyor, psikoloji ve psikolojik tedaviler de bugün 113 yıl öncesinde olduğundan çok daha pozitif bir etki ile sonuçlanıyor. Uçma ve uçak korkunuzu, profesyonel bir yardım alarak oldukça tatmin edici bir sürede yenebilirsiniz.

    Uçma korkusu, tekil bir unsur olmak zorunda değildir. Yani, birçok farklı etkenin bir araya getirerek sebep olabileceği ya da etkisini azaltıp arttırabileceği bir duygu durumuna da dönüşebilmektedir. Temel olarak “uçmaktan korkmak” eyleminin potansiyel sebepleri saymakla bitmeyecek olsa da, bunlardan başlıca olanları şu şekilde sıralanabilmektedir;

    • Hipsifobi, Altofobi ve Akrofobi (yükseklik korkusu)

    • Klostrofobi (kapalı yer, dar alan korkusu)

    • Aeroakrofobi (yüksek ve açık mekan korkusu)

    • Aeronausifobi (uçak tutması ve uçak tutması sonrası kusma korkusu)

    • Agorafobi (açık alan ve kalabalıktan korkma)

    Uçağın kaçırılması ya da terörist eylem korkusu, gelişen teknoloji ile hayatımıza giren Nomofobi, yani “cep telefonu aracılığı ile gerçekleştirilen iletişimin kesilmesi” korkusu ve benzeri sayısız psikolojik etken, bireylerin basitçe “uçmaktan ya da uçaktan” korktuklarını düşünmelerine sebebiyet verebilmektedir. Psikolojik etkenlerin neredeyse tamamı, olumsuz ya da olumlu fark etmeksizin birbiri ile bağlantılıdır, kümeler halindedir. Bu durum, işleri daha karmaşık bir hale getiriyormuş gibi gözükse de, aslında tedavi sürecinde çözüm odaklı çalışmayı da teşhis koyma sürecini de hızlandırmaktadır.

    Kısacası uçma ve uçak korkusu, yalnızca tanatofobi ya da tantofobi (ölmekten korkma ve ölüm korkusu) yüzünden oluşmamaktadır ve sanıldığının aksine çok daha kompleks bir yapıya sahip olabilmektedir. Zira, havayolu aracılığı ile seyahat etmenin demiryolu, karayolu ve denizyoluna nazaran çok daha güvenli olduğu, dünden bugüne istatistiki veriler ve kaza/ölüm oranları dahilinde defalarca kanıtlanmıştır ve kanıtlanmaya da devam etmektedir. Bir uçağın ve uçma eyleminin teknik yapısını öğrendikçe, pilot ve kabin memurları gibi havayolu hizmetlilerinin ne kadar güven verici testlerden ve uygulamalardan başarılı sonuçlar ile ayrıldığına tanık oldukça dahi uçuş korkunuzda büyük bir ölçüde azalma olacaktır.

    Ancak, uçak ve uçma korkunuzun sebebi, açıklamaya çalıştığımız gibi, yalnızca uçak ve uçma eylemi ile alakalı olmayabilir. Pek çok fobi gibi, bahsi geçen fobinin de kompleks yapısında yer alan farklı sorunlar, yaşadığınız bu duygu durumunun kaynağı olabilmektedir. Bu bağlamda yer alan sorunlarınızı ve korkularınızı, yani fobilerinizi de gelişmiş psikoloji ve psikiyatri teknikleriyle birlikte, profesyonel bireylerden yardım alarak çözmeniz son derece olasıdır.

    Adil MAVİŞ

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Hassas Bağırsak Sendromu

    Hassas Bağırsak Sendromu

    KARIN AĞRILARINIZ PSİKOLOJİK TRAVMALARIN BELİRTİSİ OLABİLİR

    Karınız ağrıyor, bağırsak alışkanlıklarınızda belirgin değişiklikler oluyor. Bazen günlerce tuvalete çıkamıyorsunuz. Karnınızda şişkinlik yediklerinizde hazımsızlık mı oluyor ve zaman zaman ağrılarınız oluyor? Doktora gittiniz ve size bir teşhis koymakta güçlük mü çekiliyor. Siz de “Hassas bağırsak sendromu” olabilirsiniz.

    İrritabl Bağırsak Sendromu ( İBS) Sinirsel Bir Hastalık Mı?

    Bunun cevabını vermeden önce karın bölgesinin ne kadar hassas bir merkez olduğunu anlamak lazım ve günümüzde karın faaliyetlerinin geçtiği alana ikinci beyin gözüyle bakan uzmanların sayısı her geçen gün artmaktadır.

    İBS ve İkinci Beyin

    İkinci beynimiz bir tür duygularımızın beyni olarak da kabul edilebilir; sezgi, korku, aşk gibi konularda karında bir hareketlenme olur.

    Mantığın kararlarını dinlemez. Kendi sezgisel mantığını kullanır. Sezgisel kararlar, ikinci beynin eseridir.

    “Aklım almıyor” diyerek yaşadığınız pek çok kararlardan bu ikinci beyin sorumlu. Bu durumda emir komuta zinciri kopuyor ve bedenimiz birinci beyini dinlemeden hareket kararı veriyor. Akıldışı gibi görünen eylemlerin altında yatan bilimsel gerçek budur belki de.

    İnsan sadece bedenden ibaret olmadığını ruhsal alanlarda ve bilinçaltında bizi yöneten bir organdan bahsediyorsak bu karın bölgemiz olacaktır.

    Birinci ve İkinci Beyin Farkı

    Birinci beyin; kararı bağımsız olarak kendisinin verdiğini sanırken, ikinci beyinin kendisine gönderdiği bilgi deposundan geri bildirim aldığının farkına varmıyor. Birinci beyin gözlemcidir ve karar verirken gereğinden fazla enerji harcar. ikinci beyinle verilen kararlar daha çözümseldir. Sonuçları itibarıyla daha uyumlu bir yaşam sağlar.

    İkinci beynin fiziksel faaliyet etkinlikleri bilimsel olarak incelenirken işin içine ruhsallık ve bilinmeyen alanlarımız giriyor; çünkü sezgi, korku, aşk gibi konular ruhsal alanımız içindedir. Rüyalar da bu alanın içinde yer alıyor.

    İBS Tedavisinde Hipnoterapi

    Hipnoz iritabl (hassas) bağırsak sendromu (İBS) tedavisinde bilinçaltından yararlanarak iyileşmeyi sağlayan en önemli yöntemdir. Gothenburg Üniversitesi (İsveç) Sahlgrenska Akademisi öğretim üyeleri tarafından 346 hasta üzerinde hipnoterapinin İBS hastaları üzerindeki etkileri araştırılmış ve Gastroentologların çaresiz kaldığı bu hastalıkta %40 oranında etkilerinin azaldığı ve iyileşme olduğu gözlemlenmiştir.

    “Karnımızda beyindeki karışık yapı gibi kompleks hizmet veren bir yapı işbaşındadır. Hücre yapısı, birbiriyle iletişim kuran sinir ağı ve etken maddaleri sayesinde beynin bir ikizi gibi çalışır. Yoğun duygusal işlerlerin işlendiği süreçte (Karar verme, korku, üzüntü, sevinç gibi yüksek yoğunlukta hissedilen duygularda sistem kendini korumaya alır ve bağırsak duvarında sinir hücreleri ile kaplı olan alan kasılmaya ve bağırsaklardaki faaliyetleri sabote ederek sempatik sinir sisteminin maddelerini, uyarıcı ve korucu salgıların dengesini bozmaya başlar.

    Okula yeni başlayan çocuklarda görülen karın ağrıları, karnımızda kelebeklerin uçuşması, yanma, baskı hissetmemiz hep bu uyaranların sonucunda gerçekleşir. Yaptığımız araştırmalar da hipnoterapiye cevap veren hastalarda %50’den fazla iyileşme olduğunu gözlemdik.” Diyor

    Tıbben çözümsüz gürülen İBS gerektiğinde ilaç, hipnoz desteği, otokontrolü sağlayacak bilişsel terapilerle birlikte daha kolay iyileşebilir.

    Özetle;

    60’a yakın hastalık listesinde tedavinin en önemli parçasının şimdiye kadar farkında olmadığımız ikinci beyin bölgesindeki aksamalardan kaynaklandığı anlaşılmıştır.

    Hastalık hastalığı gibi kontrolü elimizde olmayan dürtüsel davranışlarımızın pek çoğu birinci beyin değil, ikinci beyin olduğu ortaya çıkmış.

    İkinci beynin rahatlatılması ve dikkatle alınması her türlü hastalıklarda daha hızlı iyileşmeyi sağlayacaktır. İkinci beyin ile etkileşime girmeyi kolaylaştıran en önemli araç hipnoterapidir.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Çocuğumun Gelişimini Nasıl Doğru Destekleyebilirim ?

    Çocuğumun Gelişimini Nasıl Doğru Destekleyebilirim ?

    Çocuğumuzun gelişimini doğru desteklemek istiyorsak temelde üç alana bakmalıyız;

    Birinci alan bireysel özeliklerdir. Çocuğumun doğası neye yatkın ve neyi yaparken keyif almakta ona bakılması gerekir. Bu konu çok tartışıldığı için ben daha çok diğer iki alana odaklanmak istiyorum.

    İkinci alan ise çevrenin çocuğa verdiği mesajlardır. Aile, okul, izlediği filmler, vakit geçirdiği oyunlarda nasıl mesajlar alıyor ona bakmamız gerekir. Çevre çocuğa geride olduğu, sıradan olduğu mesajlarını mı yoksa kendine özgü keşfedilmeyi bekleyen taraflarının olduğunu mu vurguluyor. İzlediği kahramanlar süper güçleri olan asla ulaşamayacağı figürler mi yoksa sıradan insanların neleri değiştirebildiğinin hikayeleri ile mi büyüyor çocuğum… Bu mesajlar zamanla onun zihinsel kalıplarını değiştirecektir. Çocuğumuzun gözlük numarasının giderek bozulması ve gerçeği daha net görememesi gibi düşünebilirsiniz bu süreci. Çocuk aldığı mesajlarda “sen güçsüzsün, başarısızsın” mesajlarını aldıkça yaşadığı zorlukları başa çıkılamaz şeklinde yorumlayacaktır.

    Üçüncü alan ise bu çevreyide düzenleyen büyük sistemdir. Büyük sistem gücü kimlere veriyor, neyi değerli, neyi değersiz kılıyor, neye odaklanmayı hedef olarak bireylere sunuyor ve bu sistemin kural koyucuları size nasıl bir rol biçiyor bu alana odaklanmak gerekir.

    Bu üç temel alanında farkında olarak çocuk yetiştirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Tüm süreci bir çiçeğin büyümesine benzetirsek, çiçeğin tohumu bireysel özellikleri, içinde bulunduğu saksı, toprak ve diğer çiçeklere göre konumu yakın çevreyi, içinde bulunduğu iklim, yağmur ve güneşin durumu ise büyük sisteme benzetilebilir. Tüm bu üç alandaki ufak ama doğru yönlendirmeler çocuklarımızı kendi öykülerinin kahramanlarına dönüşmelerini sağlayabilir. Kalın sağlıcakla…

  • Karpal tünel sendromu çözümü var

    TEDAVİ:

    Klasik tedavide atelleme, anti inflamatuar ilaç kullanımı, bazen fizik tedavi, kullanılmaktadır.
    KARPAL TÜNEL SENDROMU PEK ÇOĞUNDA TAMAMLAYICI TIP İLE ÇÖZMEK MÜMKÜN.
    Klinik gözlemlerimde en etkin kombinasyon Nöralterapi & Manuel Terapi ve Manyetik Alan tedavisidir. Eğer lokal bir eflamasyon durumu söz konusuyla ozon da kullanılabilinir. Ancak Ozon tedavisi burda ilke seçenekerde değildir.
    Bütüncül bir yaklaşımla bakıldığında KTS altından yatan pek çok sorun olduğunu görürüz. Sorununa kaynaklık eden neden çok nadiren lokal olarak el bildiğinde diğer deyişle lokaldir.
    NÖRALTERAPİ:
    Lokal Tedavi:
    Genellikle önkoldaki fleksör kaslarda tetik nokta saptanır. M.Pronaotor Teresdeki bir tetik noktaya yaptığımız enjeksiyon sonrası hastanın şikayetlerinde azalma saptanır. Kasın gergin olmasına, hipoksiye ve zamanla içinde gergin ve sert bir bant oluşmasına neden olan tetik nokta, tedavi edilmezse, tendinit, gelişmekte ve o bölgedeki eklemi, diğer kasları ve ekstremitenin beslenmesini etkilemektedir.
    Önkolda tetik nokta tedavisi elin perfüzyonunu artıracaktır. Perfüzyon artmasıyla medan sinirinde beslenmesi düzelecektir. Karpal tuneldeki daralma sebebi anatomik (kırık v.s.) değilse nöralterapi çok iyi bir konservatif seçenektir.
    Bunlar incelenirken benim litaratüre kazandırdığım torakal blokaj araştırılmalı ve bulunması durumunda manuel diyagnoz sonucu mobilize edilmelidir.
    Bayanlarda sıkça karşımıza çıkan hormal disfonksiyon araştırılmalı ve giderilmelidir.
    Segmental tedavi: Servikal 5-TH8 segmentlerini içine alacak şekilde quadell uygulanır.
    Gangliyon Stellatum Uygulaması: Tekniğine uygun olarak patolojik taraf gangliyon stellatuma 3 cc , %1 prokain veya Lidokainle uygulama yapılır.
    Bozucu alan regülasyonu : Segment dahilindeki bozucu alanlar tespit edilip regüle edilir. Üst ekstremite sorunlarında ağız içi patolojilerin ( amalgam dolgulari, metal kaplamalar, tonsillektomi skarı v.s.) bozucu alan etkisi mutlaka dikkate alınmalıdır.
    Bunların çözümsüz kaldığı durumda Manuel Terapi yaklaşımı ile boyun omuz ve ön kol başta olmak üzere tüm eksen organ incelenmeli ve sorunun kaynağı tespit edilmelidir.
    Pulsatif manyetik alan tedavisi ağrı durumunda 10 ve 27 HZ olması gerekirken enflamsyon durumunda 1,2 ve 72,5 Hz olmalıdır.
    Hastanın bedensel durumu bir latenz asidozu düşündürtüyorsa Proqunat, Reviqunat veya Vegatest ile bağırsak florasının durumu hangi besinlere karşı bir hassasiyeti olduğu, bedende birikmiş olan yıkım ürünlerini türü ve oranları tespit edilerek şelasyon uygulanmalıdır.
    Daha fazla bilgi için NÖRALTERAPİ kitabıma bakınınız.

    Dr. Hüseyin NAZLIKUL

    Nöralterapi Derneği Başkanı

    Manuel Tıp Derneği II. Başkanı

    Tamamlayıcı Tıp ve Regülasyon Derneği II. Başkanı

    Bilimsel Akupunktur Derneği Onursal Başkanı