Etiket: Alan

  • Popüler adı disleksi

    Özgül Öğrenme Bozukluklar(ÖÖB)ı tanının genel adıdır.Halk arasında özellikle Disleksi olarak bilinen öğrenme bozukluğu aslında üç alanda görülmektedir.

    DİSLEKSİ: Okuma bozukluğu,

    DİSGRAFİ: Yazma bozukluğu,

    DİSKALKÜLİ; Matrmatik alanındaki bozukluktur. Bu bozukluklar tek başlarına yada birlikte görülebilmektedir.

    ÖÖB bir zeka sorunu değildir.Çocuğun yaş düzeyine uygun zeka seviyesinde olmasına rağmen yukarda belirtilen alanların biri veya birkaçında sorun olması anlamına gelmektedir.

    ÖÖB olan çocuklarda genel olarak :

    -Gelişim süreçlerinde geç konuşma veya konuşma bozuklukları,

    -Motor gelişimde gecikmeler,

    -Yön ve zaman kavram gelişiminde sorunlar,

    -Hareketlilik veya yavaşlık,

    -Öğrenme süreçlerinde isteksizlik,

    -Sorumluluk kazanmada sorunlar,

    -Dikkat gibi öğrenmeyi etkileyen beyin fonksiyonlarında bozukluklar,

    -Zamanı kullanma ve organize etmede gerilikler,

    -Mantık yürütme ve olayları düzgün sırayla anlatabilmede problemler,

    -Davranış sorunları gibi belirtiler izlenmektedir.

    ÖÖB çocuk genelde okula başladıktan sonra ,yani akademik gelişim sürecinde öğretmenler ve aile tarafından farkedilmektedir.Oysa öğrenme yaşam boyu süren ve çocuğun doğumuyla başlayan bir süreçtir.Çocuğa yeterli uyaranlar verilmesi,rol model özelliklerinin doğru işlenmesi,çocukla iletişime yönelik oyunlar oynanması,yaşıtlarıyla yeterli ortamlar sağlanması,anne babanın çocukla etkin vakit geçirmesi çocuğun fiziksel,sosyal,psikolojik ve bilişsel gelişimi için çok değerlidir.

    ÖÖB aslında belirtilerini bebeklik dönemi itibariyle yukarda belirttiğim gelişim süreçlerindeki aksaklıklar ile göstersede genelde çok farkedilmez ve zamanla düzelir inancı genel olarak hakimdir.

    Okul sürecine giren çocuk ÖÖB sıkıntısı içinde ise,

    -Okula gitmek istememe,bedensel şikayetler,

    -Aşırı öfke,saldırganlık,

    -Kaygılar,korkular,

    -Uyku ve iştah gibi genel ihtiyaçlarda bozulmalar,

    -Arkadaş uyumunda yani sosyal etkileşimde sorunlar,

    -Yapamadığı alanlarda sık uyarı alması gibi nedenlerden dolayı içe çekilmeler,

    -Performans kaygısı gibi bir çok problemle karşımıza gelebilir.

    Eğer çocuk akademik anlamda sorun yaşıyorsa tembel, çalışmıyor, ilgisiz gibi gerçekçi olmayan yaklaşımlar ile beklemek çocuğa daha çok zarar verecektir. Çünkü birçok alanda iyi olan çocuğun okuma, yazma, matematik alanında sorun yaşaması onun kontrolünde olan bir durum değildir.

    ÖÖB’nun nedenleri araısnda genetik yatkınlık, beynin öğrenme alanlarında kanlanma veya fonksiyonel sorunlar olduğu yönünde bir çok çalışma mevcut olsada tam oalark nedeni bilinmemektedir. ÖÖB olan çocuklarda özellikle Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) görülme oranıda normal popülasyona göre daha yüksektir. Bunun yanında depresyon,kaygı bozuklukları, takıntı bozukluğu, tikler gibi başka psikiyatrik tanılarda duruma eşlik edebilir.

    ÖÖB olan çocukların erken farkedilmesi ve uzman tarafından gerekli değerlendirmelr yapılması çok önemlidir. ÖÖB tanısı alan çocukların bir an önce yetkin özel eğitimcilerle özel eğitime başlaması sağlanmalıdır. Bunun yanında eşlik eden DEHB veya başka bir psikiyatrik durum var ise bunlara yönelik psikiyatrik takip ve tedavininde birlikte yürütülmesi önemlidir.

    Çocuğunuzun yukarda belirttiğimiz alanlarda sorunu var ise lütfen geçer diye beklemeyin. Çünkü ÖÖB tedavisi olan bir durumdur.Doğru eğitimle çözülebileceğini unutmamanız dileğimle….

  • Günümüz Hayatı ve Bireysel Ruh Sağlığını Korumak

    Günümüz Hayatı ve Bireysel Ruh Sağlığını Korumak

    Herkese merhaba,

    Günümüz hayatı dediğimde aklınıza şu an tanıklık ettiğiniz, deneyimlediğiniz ve akışında yer aldığınız yaşamı getirebilirsiniz. Bu şekilde yakın zamanda olan bitenleri kendi zaman kavramınız için yoğurmak ve yorumlamak daha kolay olacak.

    Bireyin psikolojik yakınma ve şikâyetlerini odağına alan klinik psikoloji bilimi, müdahalelerini 2 ana alanda ilerletmek üstüne kuruluydu. Bunlar, koruyucu-önleyici müdahale ve psikoterapötik müdahale olarak adlandırılmaktaydı.

    Koruyucu önleyici faaliyetlerin odağında mevcut ruh sağlığındaki sorunlar ile ilgili değil, olası sorunların oluşmasına ortam hazırlayan etmenlere yönelik bilgilendirme, bu etmenleri ortadan kaldırma veya yeniden şekillendirme yer almaktadır. Psikoterapötik müdahale ise daha çok bir psikolojik rahatsızlık veya sorun ortaya çıktıktan sonra şikayet edilen belirtiler doğrultusunda yapılan müdahaleye yönelik bir adımdır.

    İnsanlık yakın tarihinde dünya savaşlarından sonra bu iki yöntemden neredeyse sadece psikoterapötik müdahale gündemdeydi. Çünkü savaşlardan birincil olarak etkilenen kişiler yani askerler ve onların aileleri, olan bitene tanıklık edenler, duyum alanlar çeşitli psikolojik şikâyetler ile klinik hizmet veren sağlık birimlerine başvuruyordu ve bu şekilde yoğun bir başvuruyu karşılama noktasında psikoterapötik müdahale haricinde bir seçenek işlevsiz kalmış durumdaydı. Bu duruma bağlı olarak yapılan maddi manevi bütün yatırımlar o süreçten günümüze psikoterapötik müdahaleler üzerine yoğunlaşmıştır. Bundan dolayı koruyucu önleyici müdahale gittikçe odaktan uzaklaşmıştır ve bu alanla ilgili çalışmalar azalmıştır.

    Bugün geldiğimiz noktada güncel psikoloji bilimi insanı biyo-psiko-sosyal bir varlık olarak tanımlamakta. Yani biyolojik, psikolojik ve sosyal ihtiyaçları olan insanın, bu ihtiyaçları nitelikli bir şekilde giderildiğinde bütüncül ruh sağlığından söz edebileceğimize değinmektedir.  Bu durum aslında dünya savaşı kadar uluslararası büyük durumlar olmadığı sürece yeniden koruyucu önleyici faaliyetlerin yolunu dünyada ve ülkemizde yeniden ve yavaş yavaş açmış durumda. Alanında uzman kişilerin ileriye dönük araştırma ve deneyimlerinden yola çıkılarak birçok konuda (psikolojik travma, çocuk&ergen ruh sağlığı, çocuk hakları, insan hakları, kendi kendine yardım, yardım edene yardım gibi) bütüncül konularda önleyici ve koruyucu faaliyetler yeniden literatürde ve raflarda yerlerini almış durumda. Bu noktada bu hizmetlerden faydalanırken hizmeti sunan kişilerin konu ile ilgili bilgi birikimi ve akademik seviyesi büyük bir önem arz etmektedir. Çünkü işinin ehli olmayan kişiler tarafından bu konuda zarar verici noktalara varacak genellemeler yapılabiliyor. Bu hizmetleri alan kişilerin buna dikkat etmesinde büyük yarar var.

    Şu an günümüzdeki ruh sağlığı verilerine bir ışık olmasını kestirmek güç olmakla birlikte, son dönemlerde yapılan araştırmalar uzun soluklu ve kararlı bir ilerleme ile biyo-psiko-sosyal ihtiyaçlarımızı gidererek renkli ve doyumlu bir yaşam deneyimlemenin hayli mümkün olduğunu gösteriyor.

    Biyolojik sağlığınız kadar, psikolojik ve sosyal sağlığınıza da önem verdiğiniz, gönlünüzce bir hayat yaşamanız dileğiyle…

  • Çocuğumun gelişimini nasıl doğru destekleyebilirim?

    Çocuğumuzun gelişimini doğru desteklemek istiyorsak temelde üç alana bakmalıyız. Birinci alan bireysel özeliklerdir. Çocuğumun doğası neye yatkın ve neyi yaparken keyif almakta ona bakılması gerekir. Bu konu çok tartışıldığı için ben daha çok diğer iki alana odaklanmak istiyorum.

    İkinci alan ise çevrenin çocuğa verdiği mesajlardır. Aile, okul, izlediği filmler, vakit geçirdiği oyunlarda nasıl mesajlar alıyor ona bakmamızı gerekir. Çevre çocuğa geride olduğu, sıradan olduğu mesajlarını mı yoksa kendine özgü keşfedilmeyi bekleyen taraflarının olduğunu mu vurguluyor. İzlediği kahramanlar süper güçleri olan asla ulaşamayacağı figürler mi yoksa sıradan insanların neleri değiştirebildiğinin hikayeleri ile mi büyüyor çocuğumu… Bu mesajlar zamanla onun zihinsel kalıplarını değiştirecektir. Çocuğumuzun gözlük numarasının giderek bozulması ve gerçeği daha net görememesi gibi düşünebilirsiniz bu süreci. Çocuk aldığı mesajlarda sen güçsüzsün, başarısızsın mesajlarını aldıkça yaşadığı zorlukları başa çıkılamaz şeklinde yorumlayacaktır.

    Üçüncü alan ise bu çevreyide düzenleyen büyük sistemdir. Büyük sistem gücü kimlere veriyor, neyi değerli, neyi değersiz kılıyor, neye odaklanmayı hedef olarak bireylere sunuyor ve bu sistemin kural koyucuları size nasıl bir rol biçiyor bu alana odaklanmak gerekir.

    Bu üç temel alanında farkında olarak çocuk yetiştirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Tüm süreci bir çiçeğin büyümesine benzetirsek, çiçeğin tohumu bireysel özellikleri, içinde bulunduğu saksı, toprak ve diğer çiçeklere göre konumu yakın çevreyi, içinde bulunduğu iklim, yağmur ve güneşin durumu ise büyük sisteme benzetilebilir. Tüm bu üç alandaki ufak ama doğru yönlendirmeler çocuklarımızı kendi öykülerinin kahramanlarına dönüşmelerini sağlayabilir. Kalın sağlıcakla…

  • Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu ve yönetici işlevler

    Bir senfoninin icrası gibidir yönetici işlevler… Birinci kemanlar… İkinci kemanlar… Çellolar… Vurgulu çalgılar… Trombonlar… Tubalar…kontrbaslar… viyolalar ve daha bir çok enstrümanın ahengidir iyi bir senfoni. Müthiş bir eserin icrası için sırasıyla ve tam zamanında bazı enstrümanlar başlamalı… bazıları susmalı… Bazıları yeniden başlamalıdır… İyi bir orkestra şefi bütün bu enstrümanları takip edebilmeli, yerine göre sürdürebilmeli ve yeniden başlatabilmelidir. Üstelik salondan gelen ilgisiz sesleri de bastırabilmelidir…Yönetici işlevler beynimizin orkestra şefidir. Bazı işlevleri başlatır; bazılarını durdurur. Bazılarının sesini arttırır. bazılarının sesini azaltır. Tüm bunların tam olarak olması gereken zamanda yapar…

    Yönetici işlevlerin en önemli işlevlerinden birisi durdurmadır (inhibisyondur). Aslında beyin büyük ölçüde inhibisyon becerisiyle işlev görür.. Birim zamanda en hafif haliyle binlerce uyarı alan beyin hücreleri bu uyaran kalabalığının yanıtlarını bastıramamış olsaydı tam bir kaos yaşanırdı benimizde… İste dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olan çocuklarda bu inhibisyon işlevleri belli alanlarda belli oranlarda bozulmuştur…

    Eğer motor (hareketle ilgili) alanları durduramazsanız sürekli hareket halinde olursunuz. Eğer konuşma ile ilgili alanları durduramazsanız fazla konuşursunuz… Duygularınızla ilgili alanları durduramazsanız ani yoğun ve ayarsız duygusal tepkiler verirsiniz.. Bilişsel alandaki alanları durduramazsanız hiç düşünmeden davranırsınız veya soruyu tam okumadan yanıtı yapıştırırsınız. Kendinizi durduramazsanız geleceği hiç düşünmeden şimdide yaşarsınız… Dışarıdan gelen ilgisiz uyaranları bastıramazsanız dikkatinizi sürdüremezsiniz… Tüm bunları yapamazsanız kendinizi düzenleyemezsiniz.

    “İlim ilim bilmektir…

    İlim kendin bilmektir

    Sen kendin bilmezsen

    Ya nice okumaktır”

    Yunus Emre

    Kendini düzenlemenin ilk adımıdır kendini izleme… Kendini izlemeyenin kendisiyle ilgili farkındalığı olmaz. İnsan düşüncelerini duygularını ve davranışlarını hatta dış görünümünü izlemelidir. Kendisiyle ilgili farkındalığı olan kişi bir süre sonra gelecekteki amaçları için, düşüncelerini, davranışlarını hatta duygularını manipüle etmeyi öğrenir. Kendini düzenleme becerisi dediğimiz bu durum sosyal ilişkilerde, iş yaşantısında, hatta sevgili ilişkisinde, kısaca hayatın kendisinde başarının anahtarıdır.

    Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunun diğer bir boyutu dikkati sürdürmekte olan güçlüktür. Özellikle monoton ve zihinsel performans gerektiren ödevlerde bu kişiler dış veya iç uyaranlarla kolayca dağılırlar. Aslında bu durum yüksek algı düzeyinden kaynaklanmamaktadır. Sadece ilgisiz uyaranları bastırmadaki güçlüklerinden kaynaklanmaktadır. İşin kötüsü bir kez dağıldıklarında tekrar organize olup işlerinin başına dönmeleri uzun zaman alır; yani oyalanırlar. Bu durum daha çok “ne yaptığını veya yapacağını” unutmalarından kaynaklanır. Bu ise bize yine yönetici işlevlerin önemli bir parçasını oluşturan diğer bir enstrümanın iyi çalışmadığını gösterir: işleyen bellek becerileri.

    İşleyen belleğin özelliği, bir çok bilgiyi gündemde tutup zamanı geldiğinde bunları işleme sokmasıdır. Başka bir deyişle ne yaptığımıza kılavuzluk eden bellek işlevidir. Bilgisayarın RAM belleğine benzer birazda. Eğer bu bellek iyi çalışmazsa bu kişi bir matematik sorusunun içinde kaybolabilir. Toplama yaparken işlem çıkarma olarak devam edebilir. Sevgiliyle buluşmaya giderken, durum arkadaşlarla bir şeyler içmeye dönüşebilir.

    Tüm bunlar, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğuna basit bir dikkatsizlik gibi bakmak bu kişilerin yaşadığı tüm sorunları görmezden gelmek demektir. Üstelik bu kişiler, kendilerini durdurma güçlükleri, kendilerini düzenleyememeleri ve ne yapacaklarını unutmaları nedeniyle çoğu kez eleştiri alırlar. Bu durum tembellikle, iyi terbiye edilmemeyle, inatçılıkla veya başkaldırıyla karıştırılır. Oysa dağınıklık organize olamama, oyalanma veya diğer belirtiler bir seçim değildir. Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu, genetik ve nörokimyasal temelleri olan bir bozukluktur. Bu kişilere sürekli kızılması aslında “niye kahverengi gözlüsün yeşil gözlü değilsin” tarzında bir kızmaya benzer. Birisine kahverengi gözlü olduğu için kızamazsınız. Diğer taraftan kendini düzenleme becerilerinin kazanılması dahil yukarıdaki becerilerinin hepsinin elde edilmesi annelik babalık becerilerinin yetersizliğinden veya beceriksizliğinden kaynaklanmamaktadır. Yani dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu bir terbiye sorunu değildir.

    Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğuna sadece bir dikkat dağınıklığı olarak bakmak onu küçümsemek olur. Aslında bu durum tüm yaşantının etkilenmesi demektir. Çünkü bu kişiler kendilerini ve yaşantılarını düzenleyemezler.

    Kendisini düzenleyemeyen bir çocuk dağınıktır, oyalanır, dalgınlık tarzında unutkanlıkları olur. Bu durumda evde anneden babadan daha fazla olumsuz uyarı alır. Sokakta sırasını bekleyemez, dikkat gerektiren oyunlarda iyi değildir, ani duygusal tepkileri vardır. Arkadaşları tarafından dışlanır. Okulda ödevini unutur, derste başka şeyler düşünür, dikkatsizce hatalar yapar; öğretmenleri uyarır. Sonuçta iyi bir çocuk, akıllı bir çocuk, evde, sokakta, okulda sürekli olumsuz uyarı alır. Olumsuz uyarılara ilk tepkilerden birisi karşı gelmedir. Yapısal olarak inhibisyon sorunlarıyla birlikte, bu kadar olumsuz uyarı çocukta karşı olma karşı gelemeye neden olur. Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunda karşı olma karşı gelme yaklaşık yüzde 60-70 oranında gözlenir. Rakam hiçte az değildir. Karşı gelmeler, zaman içinde davranış sorunlarına dönüşebilir. Kavgacılık, kurallara uymama, okuldan kaçma… Okuldan kaçarsa sokağın risklerine maruz kalır: kazalara maruz kalma, madde kullanma, çeteleşme… Bilimsel araştırmalar tüm bunların dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olan çocuk ve ergenlerde daha fazla olduğuna işaret ediyor. Diğer taraftan dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olan bir grup çocukta, bu olumsuz uyarılar ve ani duygusal tepkiler ile kendisiyle veya yaşamla ilgili olumsuz düşünce şemaları gelişmeye başlar: “Hiç bir şeyde başarılı olamıyorum. Başarılı olamayacağım. Kimse beni sevmiyor. Yaşamak çok kötü” gibi… Bu düşünce yapısı, kaygı ve depresyona zemin hazırlayan bir düşünce yapısıdır. Ergenlik döneminde dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olan kişilerde daha yüksek oranda kaygı ve depresyon görülür. Dikkatsizlik, motivasyonsuzluk ve psikiyatrik eş bozukluklar nedeniyle bu kişilerin okuyarak meslek edinme şansları daha azdır. Genellikle dürtüsellikleri nedeniyle ilk cinsel deneyimlerini daha erken yaşarlar. Daha erken evlenip çocuk sahibi olurlar. Sorunlar erişkin döneminde de devam eder. Örneğin dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olan erişkinlerde, daha fazla aile içi çatışma, dürtüsel bir şekilde çocuğunu cezalandırma, boşanma, kaza yapma ve kazaya maruz kalma, ehliyetin ceza sonucu alınması, park cezaları, hız sınırı aşımı cezaları, otoriteyle çatıma, kaygı, depresyon, madde kullanımı, iş değiştirme, işten atılma ve parasal sorunlar gözlenir. Özellikle “zamanla sınırlı” olan görevlerin son tarihini kaçırmaları daha olasıdır.

    Bu kadar risk söz konusu olduğundan bu durum mutlaka tedavi edilmelidir. Çocuk ve ergenlerde, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunun tanısını bir çocuk ergen psikiyatrisi koymalıdır. Çünkü dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu tıbbi bir bozukluktur ve diğer tıbbi durumlardan ve psikiyatrik bozukluklardan ayırt edilmelidir. Çocuk ergen psikiyatrisinde dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunun başarılı bir tedavisi vardır. Tedavinin en önemli kısmını ilaç tedavisi oluşturur. Tedavide başarısında, hekim, çocuk, aile ve öğretmen iş birliği oldukça önemlidir.

  • Karne sendromu atıldı mı?

    Şimdi tatil dönemi nasıl geçirilmeli?

    Türkiye çapında tüm çocuklar karnelerini aldı ve 3 ay sürecek yaz tatili dönemi başladı. Karne ile birlikte gelen sevinç, gurur ve bazen de üzüntü var. Önemli olan üzüntünün az ve geçici olması. Burada da görev her zaman olduğu gibi yine anne ve babalara düşüyor. Ebeveynler çocuklarını suçlamak yerine başarısızlık unsurlarını daha geniş açıdan ele almalı ve çocuklarını yapıcı şekilde yönlendirmeli.

    “Karne”nin çocuk ve ebeveynler üzerindeki etkileri

    İyi ve çok iyi gelen bir karne ile sevinmek ve gururlanmak ebeveynlerin ne kadar hakkı ise iyi gelmeyen bir karneden de bazı çıkarımlar yapmak gerekiyor. Acaba sorun çocukta ve çalışma gücünde mi? Okul ve öğretmen ile aile iletişiminden mi? Bunlar detaylı bir şekilde irdelenip nedenler tespit edilmeli ve sonucunda da gerçekçi çözümler getirmeli.

    Gerçekçi çözümler oluşturulurken çocuğun gelişimi, entelektüel (zihinsel) özellikleri, beğeni ve istekleri ile özel beceri alanlarının göz önünde bulundurulması gerekiyor. Bunlar da hoşgörülü, özgür bir yaşam ortamında ortaya çıkar. Aynen hayatın kendisi gibi çocuklar ve gençler de çok renkli ve çeşitlidir. Her biri başlı başına bir değerdir. Bizim kültürümüzde çocuklarımız çok değerlidir ancak birey ve insan olarak kendine özgün oldukları çoğu kez unutuluyor.

    Kıyaslamanın getirdiği değersizlik hissi

    Karne aslında çocuk ya da ergenin değerlendirildiği bir belge. Değerlendirmede daha çok notlarla ya da en yeni şekli ile iyi – çok iyi şeklindeki derecelendirme ile çocuğun zihinsel yetileri, kişisel gelişimi ve beceri alanları değerlendiriliyor. İyi ya da çok iyi ile derecelendirilen alan bize çocuğun o alanlarda gerek donanımının gerekse de becerilerinin iyi olduğunu ifade ediyor. İyi olarak derecelendirilmeyen alanlar ise hem aile hem öğretmenler için üstünde daha çok durularak nedenlerinin araştırılması ve altta yatan nedene göre de çocuğun ileri eğitim ve öğretimi için hatta meslek seçimi için yönlendirilmesi gerekiyor.

    Yaşayan milyonlarca insanın hiçbiri diğerine benzemediği gibi her çocuğun da zihinsel kapasitesi, kişisel gelişim derecesi ve becerileri az ya da çok birbirinden farklıdır. Yani hepsinin her alanda aynı olması beklenemez. O halde özellikle ebeveynlerin sıklıkla yaptıkları “kıyaslama”nın yanlışlığı da aşikardır. Ayrıca bu yanlış çocuk üzerinde en hafifi ile değersizlik, suçluluk duygularına yol açar. Hiç kuşkusuz her anne-babanın en değerli varlığı çocuğudur ve o değerli varlığın ruh ve beden sağlığı da yine anne-babalar için en baştaki isteğidir. İşte bu gerçekten yola çıkarak çocuk ve ergenlerimizin ilk önce sağlıklı, mutlu ve sonra başarılı olmalarını dilemek, dilemenin ötesinde sağlamamız gerekiyor.

    Nasıl bir tatil?

    Tatilden anlaşılan da her aile için farklı olabiliyor. Bazıları için geniş aile büyüklerinin yanına gitmek, bazıları için sahile denize, yaylaya gitmek, bazıları için ise bir dost ağabeyin yanında çalışmak olabiliyor. Her türlü tatil çocuk ve ergen için özel deneyimler kazandırıyor.

    Genç ve çalışan anne-babaların senelik tatil izinleri çocukların uygun yaz tatilleri ile tam da uyuşmayabiliyor. Ancak bizim kültürümüzde geniş aileden yardım almak gibi özgün ve güzel örf ve adetlerimiz var. Bu çocuk ve ergen için de kaçınılmaz bir fırsat oluyor. Rutin yaşamın dışında akrabalarla farklı bir zaman dilimi ve yaşam geçirmek gerek bireysel gerekse de sosyal gelişimine umulmadık olumlu katkılar sağlıyor.

  • Ergenlik Döneminde Gençlerle Nasıl İletişim Kurmalı?

    Ergenlik Döneminde Gençlerle Nasıl İletişim Kurmalı?

    Ergenlik dönemi oldukça hızlı bir değişim ve dönüşüm sürecidir. 0-6 yaş döneminde temeli atılmış olan kişilik, en az o dönemdeki kadar hızlı ikinci bir gelişim evresine girmiştir; Ergenlik. 0-6 döneminde karşılaştığımız anne-baba tutumları kişiliğimizin temellerini atar. Ergenlik döneminde ise 0-6 yaş döneminde ekilmiş olan tohumların büyüyüp serpildiğini ve bir kişilik şeklini aldığını görürüz. Dönemin doğası gereği bu dönemdeki genç, kimlik oluşturma ve arayış içerisindedir ve kendini kanıtlama ihtiyacı içine girer. Ebeveynlerden bağımsız bir kişilik ile birey olmayı deneyimlemeye çalışır. Erken çocukluk deneyimlerine ve ebeveyn tutumlarına bağlı olarak bu bireyleşme ve kimlik oluşturma süreci daha uyumlu ve iletişime açık bir şekilde geçirilebileceği gibi; iletişime kapalı, tepkili bir hal de alabilir.

    Bu dönemde gencin kendi kimliğini kanıtlamaya çalışması, fikrinin ve duruşununun altını çizme ihtiyacı ve arkadaş ortamına yönelerek orada farkedilen olmak istemesi oldukça doğal ve sürecin bir parçasıdır.

    Ebeveynler ergenlik dönemindeki çocuklar ile iletişim kurmakta zorlandıklarından, onlara ulaşamadıklarından sıkça şikayet ederler ya da genci suçlar, davranışlarını anlamsız bulurlar. Pek çok genç de bu dönemde ebeveynlerinin kendisini anlamadığından bahseder ve onlardan uzaklaşır.

    Peki daha sıcak, daha sakin, köprüleri yakmadan sağlam tutacak ya da ergenlik dönemine dek kurulamamış ise köprüleri inşa etmeye yarayacak iletişim yolları nelerdir?

    Onun ilgi alanları ile ilgilenin, merak duyun.

    İnşaa etmeye çalıştığı kimliğini ilk siz tanıyın. Böylece pek çok yeni sohbet konunuz olacaktır. Onun size bir şeyler öğretmesine izin verin! Keyif aldığı şeyleri, vaktini ayırdığı alanları, etkinlikleri ondan dinleyin.

    Suçlayıcı ve eleştirel mesaj vermekten kaçının.

    Niyetiniz bu olmasa dahi, sözleriniz ona ne mesaj veriyor buna odaklanın. Devamlı suçlamak, karşı tarafı kendini savunmak zorunda bırakacaktır. Yeni inşaa etmeye başladığı kimliğini yıkılmaktan korumak için size gardını alacaktır. Bunun yerine ona size yanıt verebileceği, kendini anlatabileceği sorular sorun.

    Aşağılayıcı ve küçümseyici tavrı bırakın.

    Onun becerilerini, kendi başına yapabileceklerini küçümsemek yerine bu alanlarda onu destekleyin. Size ihtiyaç duyduğu zaman geldiğinde, kendisi size yönelecektir.

    Doğal davranmaya çalışın.

    Ne kendinizi arkadaşları gibi ergen ve onun yaşıtı gibi davranmaya zorlayın ne de aşırı otoriter olmaya.

    İletişimde dürüst ve açık olun.

    Sorun ne ise geçiştirmeden, adını koyarak onunla konuşun.

    Konuşma isteği ondan geldiğinde, ertelemeyin ya da geçiştirmeyin.

    Gerçekten onu dinleyin ve ona zaman ayırın. Göz kontağı kurun. Konuşma isteği ondan geldiğinde iletişim daha kolay olacaktır.

    Kendine özel bir alanı olmasına izin verin.

    Bu alan fiziksel olduğu kadar psikolojik de olmalı. Her şeyi bilmeye çalışmayın. Özel alanına saygı duyun.

    Ondan istedikleriniz ve ona tepkilerinizde tutarlı olun.

    Tutarsız tepkiler çocuğunuza zarar verir, sizi anlayamaz ve neyle karşılaşacağını bilemediğinden kendini korumak için kendini kapatır.

  • Sorunsuz Ev Ödevleri İçin İpuçları

    Sorunsuz Ev Ödevleri İçin İpuçları

    ‘’Ödev Zamanı’’ Çocuğa Anlatılmalıdır.

    *Okulların açılmasıyla birlikte, ebeveyn ve çocuğun birlikte karar vereceği ‘’ödev zamanı’’ uygulamasına başlanmalıdır.

    *’’Ödev zamanı’’nın anlamı, niçin gerektiği, saat kaçta başlayacağı, kaçta biteceği, kaç dakika çalıştıktan sonra mola verileceği anlaşılır ve net olmalıdır.

    *Çocuğun konulan kuralı anladığından emin olunmalı, bu zamana uyduğu takdirde sonucunda neler kazanacağı, uymadığı takdirde neler kaybedeceği mutlaka baştan konuşulmalıdır.

    *Anne baba konulan kuralda kararlı, ısrarcı ve tutarlı olmalıdır.

    ‘’Ödev Zamanı’’ Tanımlanmalıdır

    *Ödev zamanının süresi, mola zamanları, başlangıç saati ve bitiş saati belli olmalıdır.

    *Ödev zamanı her gün aynı saatler arasında olmalı, zorunlu olmadıkça değiştirilmemelidir.(ör: her gün 17:00-18:00 arası gibi)

    *Ödev zamanının ne kadar süreceği çocuğun yaşına ve dikkat süresine göre belirlenmeli ve ödev zamanı iki üç parçaya bölünmelidir.

    *Çocuk dinlenmiş olmalı ve bütün ihtiyaçları ödev zamanı öncesinde karşılanmış olmalıdır.

    *Ödev zamanı erken bir saat olmalı, ödev bittikten sonra çocuğun kendisine ait özel bir zamanı kalmalıdır.

    *Çocuğun görebileceği bir noktada mutlaka saat olmalıdır. Böylelikle çocuk zamanını kendi kontrol edebilir.

    *Ebeveynler günlük rutinlerini ödev zamanına göre ayarlanmalıdır.

    Çocuk Ödevlerini Yaparken Mutlaka Ona Destek Olunmalıdır

    *Ödev zamanında çocuğun ödev yapmaya başlayıp başlamadığı mutlaka kontrol edilmelidir.

    *Ödev zamanında ara sıra çocuğun yanına gidilerek neler yaptığı kontrol edilmelidir. Planladığı gibi ödevler uygun bir biçimde yapılıyorsa, çocuğun çabası övülmeli, gitmiyorsa sorunun ne olduğu konuşulmalıdır.

    *Ödevler zamanından erken tamamlanmış olsa bile, kalan süre akademik uğraşlarla tamamlanmalıdır.

    *Ödevin tamamlanıp tamamlanmadığı kontrol edilmelidir. Ödevdeki her hatanın görülmesi, beklenti düzeyinin yüksek olması, çocuğun motivasyonunu kırıcı yaklaşımlardır. Hatalar öncelikle çocuğa sorulabilir. Eğer çocuk hataları bulmakta zorlanıyorsa ona yardımcı olunabilir. Yazısı konusunda eleştirmek,ödevlerin en ince ayrıntısıyla kontrol edilmesi,çocuğu ödev yapmaktan uzaklaştırdığı gibi,’’ödevim yok’’yalanlarına da davetiye çıkartır.Ayrıntısı ile ödev kontrolü öğretmen sorumluluğunda olmalıdır.

    Çocuk İçin Uygun Çalışma Köşeleri Oluşturulmalıdır

    *Çocuğun ödevini en rahat yapacağı,onayladığı ve istediği bir yer,birkaç denemeden sonra ödev alanı olarak belirlenebilir.Ödev alanı iyi aydınlanan,rahat,görsel ve işitsel uyarıcılardan arındırılmış bir ortam olmalıdır.Belirlenecek alan her çocuğa göre değişebilir.Çocuğun tercihi ve kişilik özellikleri mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır.Mutlaka sessiz olacak,mutlaka masa olacak gibi kesin kurallar olmamalıdır.

    *Ödev alanı günlük ödev saatlerinde sadece çocuğa tahsis edilmelidir.

    *Yakındaki televizyon,radyo vb.ödev saatinde kapatılmalıdır.

    *Ödev alanı çocuğa özel bir hale getirilmeli,orayı sahiplenmesi sağlanmalıdır.

    Ödev Savaşları Yapmaktan Kaçınılmalıdır

    *Çocukla ödev savaşları yapmak yerine öncelikle ödeve başlama ile ilgili stratejiler öğretilmelidir.Ödevlerin yapılmıyor olması,eksik yapılması ya da yetiştirilememesi belki de çocuğun ödevlerini nasıl yapacağını bilmiyor olmasından kaynaklanıyordur.

    *Çocuğun ödevleri planlamasına yardımcı olunmalıdır.Yapılması gereken ödevler nedir?Hangileri kolay gözüküyor?Hangileri daha zor gözüküyor?Zamana yaymak gerekir mi?Hangi yardımcı araç gereçlere ihtiyaç duyuyor?Hangisini önce yapmalı?Bütün bu bakış açıları çocuğa Öğretilmelidir.Ancak bu alışkanlık haline gelmemeli,bir süre sonra çocuktan bunu kendisinin yapması beklenmektedir.

    *Ebeveynler ödevlerle ilgili önerilerde bulunabilir.Öneriler ödevlerin ebeveyn tarafından yapılmasına kadar gitmemeli,yapılmayan ödevlerde çocuğun kendisinin çözüm üretilmesi beklenmelidir.

    Çocuğun becerisine uygun ödevler verildiğinde,belirlenmiş ödev saatleri olduğunda,uygun ortamlar yaratıldığında aslında ödev yaptırmak hiç zor olmaz.Belki de bugünden sonra yapılması gereken ödev yapma ile ilgili kuralların konulması,çocukla bunun konuşulup ortak bir noktaya varılması olabilir.

    Sınırları ve kuralları belirleyen öncelikle ebeveynlerdir.Şikayet etmek yerine önce çözümler için adım atıp,gelişmeler için beklenmelidir.Yerimizde saydıkça,adım atanın karşı taraf olması gerektiğini düşündükçe,daha uzun yıllar ödev gibi bir çok alanda çocuğumuzla ve başkalarıyla sorun yaşamaya devam ederiz.

  • Fobiler

    Fobiler

    Hayatımızda bizim güvenliğimizi, duygularımızı tehdit eden tehlikeler karşısında korku duyarız. Yaşadığımız korku sayesinde tehdit edici uyarana karşı gerekli tedbirleri alırız ve kendimizi korumuş oluruz. Bu durum kişinin kendini koruması ve güven içinde yaşaması için gereklidir. Örneğin, eve hırsız girmesinden korkarız ve evimize hırsız girmemesi için gerekli önlemleri alırız.

    Ancak fobiler, bir düşüncenin, objenin ya da durumun varlığından kaynaklanan uzun süreli ve mantıksız korkulardır. Örneğin kişi kediden korkar ve kedi gördüğünde aşırı tepkiler verebilir. Kedinin ona bir zarar vermeyeceğini bilse de kendine engel olamaz ve ciddi seviyede tedirginlik, anksiyete (kaygı) ve stres hisseder. Bu fobi bireyin anından zevk almasına engel olabileceği gibi, bazı durumlarda kişinin ortamdan kaçmasına bile neden olabilir. Oluşan tepki ve anksiyete, uyaranla orantısız şekilde meydana gelir. Fobinin yarattığı baskı nedeniyle, fobiye sebep olan uyarana maruz kalmamak için birey ciddi bir kaçış isteği hisseder. Hatta bazı durumlarda fobiye sebep olan uyaranla karşılaşma ihtimali bile kişinin korkuyu hissetmesi için yeterlidir. Fobiler bireyin yeteneklerini, davranışlarını, hayatını ve özgürlüğünü kısıtlayabilir. Fobilere sahip yetişkin kişiler, fobinin neden olduğu korkunun mantıksız ya da aşırı olduğunun farkında olsalar bile kendilerine engel olamayabilirler, kendilerini çaresiz hissedebilirler ve bu durumun üstesinden gelmek için yardıma ihtiyaç duyabilirler. Kendileri başa çıkamadıkları bu tür sıkıntılarda bir terapistten yardım alabilirler.

    Fobileri 3 alt grupta inceleyebiliriz

    1) Agorafobi (açık alan korkusu)

    2) Özgül Fobiler

    3) Sosyal Fobi

    Agorafobi:

    Agorafobi, açık alan korkusu olarak bilinir.

    Agorafobisi olan bireyler:

    Toplu taşıma araçlarıyla seyahat etmekten ,

    Geniş ve açık alanlardan ,

    Kapalı alanlardan (AVM’ler, sinemalar),

    Kalabalıklar ya da sırada beklemekten,

    Dışarıda ya da evde yalnız olmaktan tedirgin olabilirler ve şiddetli bir anksiyete hissedebilirler. Terleme, baş dönmesi, çarpıntı, yutkunmakta zorluk, göğüs ağrısı, bulantı veya ölüm korkusu gibi panik atağa oldukça benzer semptomlar sergileyebilirler.

    Bu semptomlar kişinin sosyal yaşantısını negatif etkileyebilmektedir. Bu sebeple kişi bu gibi ortamlardan kaçınmak için çaba sarf edebilir, eve ve diğer güvendiği bireylere bağımlı bir hale gelebilir. Bu durumda da kişinin yaşantısı, özgürlüğü ve geleceği olumsuz şekilde değişebilmektedir.

    Özgül Fobiler:

    Fobilerin, korkulan durum ya da objeye göre değişen türleri vardır.

    Hayvan fobileri: Köpek korkusu, yılan korkusu, fare ya da böcek korkusu gibi korkular bu sınıfa girer. Hayvan fobileri en yaygın görülen fobilerdir.

    Durumsal fobiler: Durumsal fobiler, uçmak, otomobil kullanmak, toplu taşımayla yolculuk yapmak, tünel ya da köprülerden geçmek, kapalı alanda kalmak gibi korkuları kapsar.

    Doğal fobiler: Doğa olayları kaynaklı fobiler, fırtına korkusu, yükseklik korkusu ya da sudan korkmak gibi korkulara neden olabilir.

    Kan-iğne-sakatlık fobileri: Bu fobiler, kan görmek, yara almak, medikal prosedürler ve iğne korkusu gibi korkulardır.

    Diğer fobiler: Düşme korkusu, yüksek ses korkusu, palyaço korkusu gibi belirli objelere göre değişen fobiler de bu kategoriye girer.

    Bir kişi, birden fazla fobiye sahip olabilir.

    Sosyal Fobi: Bu fobiye sahip bireyler sosyal durumlara karşı yoğun anksiyete (kaygı) hissederler ve sosyal durumlardan kaçınmaya çalışırlar. Eğer sosyal durumlara maruz kalırlarsa kafa karışıklığı, baş dönmesi, kalp çarpıntısı, terleme, titreme, yüz kızarması, kas gerilmesi gibi belirtiler gösterebilirler.

    Anksiyete, diğerleri tarafından eleştirilme, seyredilme, hata yapma, rezil olma yargılanma korkularından kaynaklanır. Sosyal fobisi olan bireylerin çoğu korkularının mantıksız olduğunu bilirler ama bunların üstesinden gelemezler, kendilerine engel olamazlar. Tedavi edilmezse bireyin hayatı birçok alanda negatif etkilenir. Örneğini kişinin hayatı okul, iş, sosyal hayatı ve ilişkileri de dahil olmak üzere kısıtlanır. Birden çok korkuyu aynı anda yaşayabilirler. Korkulardan bazıları şöyle sıralanabilir;

    • Başkalarının önünde yemek veya içmek
    • Başkalarının önünde çalışmak veya yazmak
    • Dikkatin odağı olmak
    • Sosyal ortamlara girmek
    • Topluluk önünde konuşmak
    • Toplulukta soru sormak veya rapor vermek
    • Telefonda veya yüz yüze konuşmak

    Bilişsel davranışçı terapi fobilerin tedavisi için, bilişsel davranışçı terapinin duyarsızlaştırma ya da maruz bırakma tekniklerinden yardım alınabilir. Bunun yanında bazı durumlarda terapi ve ilaç tedavisi eş zamanlı ilerleyebilir.

  • Üstün Yetenekli Çocuklarda En Sık Karşılaşılan Sorunlar ve Etkili Ebeveyn Tutumları

    Üstün Yetenekli Çocuklarda En Sık Karşılaşılan Sorunlar ve Etkili Ebeveyn Tutumları

    Üstün yetenekli çocuklar, bazı özel alanlarda yaşıtlarına göre daha iyi performans ortaya koyan ve bu
    alanlarda yüksek başarı elde eden çocuklardır. Tüm kültürlerde ve tüm sosyo-ekonomik düzeylerde
    üstün yetenekli çocuklara rastlamak mümkündür.

    Üstün yeteneklilik insanda var olan yetenek, yaratıcılık ve motivasyonun birleşmesinden oluşur ve üstün
    yetenekli birey, bu üç alanı geliştirerek herhangi bir alanda önemli başarılar sergilerler. (Renzulli, 1986)

    Bu kişilerde yüksek akademik başarı, sanatsal ve sportif faaliyetlerde yeteneklilik, grup ilişkilerinde
    liderlik, icat etme ve keşfetmeye dönük merak ve ilgi gibi özellikler görülür. Üstün yetenekli çocuklar
    standart zeka testlerinde yaklaşık olarak 130 ve üstü alan çocuklardır.

    Bebeklikte olağan dışı ataklık, uzun dikkat süresi, geniş hayal ve imgeleme gücü, uykuya daha az ihtiyaç
    duyma, enerjik olma, gelişimsel dönüm noktalarına daha hızlı ilerleme, keskin gözlem yapma, aşırı
    merak duyma, güçlü bellek, erken ve olağanüstü dil gelişimi,hızlı öğrenme yeteneği, aşırı duyarlılık, akıl
    yürütme ve problem çözme becerisi, mükemmelliyetçilik, sayılar, bulmacalar ve yap-bozlar ile oyun
    becerisini geliştirme, kitaplara aşırı ilgi duyma, soru sorma, ilgi alanının oldukça geniş olması, gelişmiş
    mizah duygusu, eleştirel düşünebilme, icatlar yapabilme, aynı anda birkaç işi yapabilme,
    yoğunlaşabilme, yaratıcılık gibi özellikler üstün yetenekli çocukların erken dönemlerinde sık gözlenen
    özelliklerdir.(Jackson & Klein, 1997; Davis & Rimm, 1998).

    Üstün yetenekliler alanında çalışan kişilerin belirlediği en yalın tanı ölçütleri şunlardır (Akarsu, 2001):
    1) En az bir yetenek alanında yaşıtlarının üstünde performans gösterme
    2) Dili etkili kullanma
    3) Merak ve bazı konulara yoğun ilgi gösterme
    4) Çabuk öğrenme
    5) Güçlü bellek
    6) Yüksek düzeyde duyarlı olma
    7) Özgün ifade biçimlerine sahip olma
    8) Yeni ve zor deneyimleri tercih etme
    9) Kendisinden büyüklerle arkadaşlık yapma
    10) Yeni durumlara çabuk uyum sağlama
    11) Okumaya düşkün olma

    Üstün yetenekli çocuklarda gözlemlenen özellikler tüm çocuklarda belli ölçülerde gözlemlenebilen
    özelliklerdir. Üstün yeteneğin bir göstergesi olabilmesi için bu özelliklerden birçoğunun ilgili yaş grubunun
    doğal olarak gösterdiği ölçülerin üzerinde bir düzeyde çocukta gözleniyor olması gerekmektedir (Akarsu,
    2001)

    Üstün yetenekli çocuklar uzun süreli dikkatlerini sürdürebildikleri ve bellekleri daha etkili

    kullanabildiklerinden algılama, kavrama ve öğrenme hızları daha iyidir. Bu sebeple olaylar arası neden-
    sonuç ilişkisi kurma, soyut kavramları somut durumlara indirgeme, genelleme veya analiz etme gibi gibi

    bilişsel özellikleri gelişmiştir. Meraklı ve ilgilidirler, sorgulamaya yatkın düşünme tarzları onları yeni şeyleri
    keşfetmeye veya yeni şeyler icaat etmeye yetenekli kılar.

    İyi düzeydeki bilişsel özelliklerinin yanında sosyal ve duygusal olarak da parlak zekaya sahip
    çocuklardan farklılık gösterirler. Başkalarının duygu ve düşüncelerini anlama, niyetlerini sezme
    konusunda oldukça iyidirler. Mükemmelliyetçi yapıları onların bir çok konuda farkındalıklarını arttırır.
    Duygusal derinliği olan çocuklardır.

    Elbetteki çocuğun iyi düzeyde bilişsel becerilere sahip olması veya belli alanlarda yetenekli olmasında
    kalıtımın büyük payı olsa da; sosyal beceri, duygu düzenleme, benlik ve kişilik gelişimi gibi alanlarda
    önemli rolü oynayan belirleyici faktör, çevredir. Çevresel faktörlerin çekirdeğini ise aile tutumları oluşturur.
    Özetle üstün yetenekli çocukların başarıya yatkın kalıtım zemini ancak etkili aile tutumları ile
    desteklenirse, çocuk için tam bir mutluluk ve başarı söz konusu olacaktır. Aksi durumda çocuk için
    avantaj olan bu zengin iç yapı, çocuğun kişilik gelişiminde ciddi dezavantajlara dönüşebilir.

    Şöyle ki,
    – Mükemmeliyetçi ve kararlı kişilik yapıları kendilerinden yüksek beklentiye girmelerine ve kendilerini
    hırpalamalarına yol açabilir.
    – Sorgulayıcı olmaları otoriteyle çatışmalarına neden olabilir.
    – Okulda kolayca elde ettiği başarı, düzenli ders çalışma alışkanlığını baltalayabilir.
    – Diğer çocuklardan daha çabuk öğrenmeleri ve kendini ifade etme isteği, sınıf ortamında düzeni
    bozmaya ve arkadaş ilişkilerinde dışlanmaya neden olabilir.
    – Diğer çocuklardan önde gitmeleri, akranlarını küçümseme gibi bozucu duygular geliştirmelerine sebep
    olabilir. Grubun da çocuğu “kendini beğenmiş” olarak etiketlenmeye başlamasıyla kutuplaşma artabilir.
    – Tek düzelikten kolayca sıkıldıkları için, etkinliklerde dikkatleri kolayca dağılabilir ve işlerini tamamlama
    da sorunlar ortaya çıkabilir.
    – Çabuk öğrendiklerinden dolayı bir süre sonra birçok işi kendi bildikleri gibi yapma konusunda ısrarcı
    olabilirler.
    – Duygusal yapılarından dolayı başarısızlıktan veya reddedilmekten yoğun olarak etkilenebilirler.
    – Yüksek farkındalıklarından dolayı da olumsuz duygularla (değersizlik ve başarısızlık gibi) baş etmede
    sıkıntı yaşarlar ve derste konuşmak, iftira atmak, rakip gördüğü kişiyi diğerlerine karşı örgütlemek gibi
    uygunsuz davranışlar sergileyebilirler.

    Bu gibi durumların artışı ile duygularını ve davranışlarını düzenlemekte giderek başarısız olan üstün
    yetenekli çocuklar ergenlikle birlikte olumsuz benlik inşaa etmeye ve sorunlu kişilik özellikleri edinmeye
    yatkın hale gelirler. Çocuğun geleceğinde onu iyi yerlere taşıyabilecek bu önemli yetenekler, etkili aile
    tutumları ile desteklenmediğinde belki başarılı ancak sosyal olarak uyumsuz, akranları tarafından
    sevilmeyen, kalıcı ilişkiler kuramayan biri haline gelecektir. Unutulmamalıdır ki kişisel mutluluğun
    anahtarı sağlıklı bir kişiliğe sahip olmaktır.

    Etkili aile tutumlarının en önemli bileşeni çocuğa sınırlar koyabilmektir. Kuralların olmadığı bir ortamda
    çocuk kendini bir süre sonra kaybolmuş hissedecektir. Çünkü sınırlar çocuğun hedefe varabilmesinde
    ona yolu gösteren levhalar gibidir. Üstün yetenekli çocuklara etkili sınır koymada dikkat edilecek bir kaç

    nokta şöyledir:

    1) Verilen özgürlüğü veya sorumluluğu taşıyıp taşıyamadığına dikkat etmek gerekir.
    2) Kurallar oluşturulurken ona da söz hakkı vermek ve duygularını dinlemek gerekir.
    3) Seçip yaparlarken önündeki seçenekleri keşfetmelerine yardımcı olmak önemlidir.
    4) Seçimlerinin sonuçlarını onları kırmadan yüzleştirmek ve bu sonuçları yaşamalarına fırsat vermek
    gerekir.

    Bunun yanında çocuğun duygularını düzenleyemediği olumsuz yaşam olaylarında onunla etkili
    konuşmalar yapabilmek etkili iletişimin olmazsa olmazıdır. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi sık sık
    duygusal taşmalar yaşayan bu çocuklar, duyguları ile baş etmek için rehberliğe ihtiyaç duyar. Özellikle
    size kendilerini açtıklarında yaptıkları en ciddi hatanın kendilerini sürekli diğerleri ile karşılaştırmak
    olduğunu görebilirsiniz. Size “o başarılı ben değilim” “o hep tam puan alıyor, ben hep hata yapıyorum”
    “öğretmen en çok onu seviyor” gibi serzenişlerle gelebilirler. Çocuğun bu karşılaştırmalara girmesi onun
    duygularını daha da yoğunlaştırır. O yüzden çocuğunuzun ifade ettiği durumlarda tam olarak neye
    üzüldüğünü anlamak ve işlevsiz veya hatalı düşüncelerini yakalayıp o düşüncelerden onu
    kurtarabilmeniz gerekir. Örneğin sosyal karşılaştırma yapan çocuktan, kendisine odaklanabilmesi için
    kendi başarı çizelgesini tutması gibi şeyler istenebilir. Böylece başarısız olduğuna dair inancı çürüyecek
    ve sosyal karşılaştırmadan uzak duracaktır.

    Bunların yanında, özellikle ailelerinin çocukların ihtiyaçlarını takip etmeleri ve var olan potansiyellerini
    ortaya koyabilmeleri için alanlar yaratmaları gerekmektedir. Bu resim, müzik gibi sanatsal faaliyeler
    olabileceği gibi bilgi ve becerilerini sınayabilecekleri yarışmalar da olabilir. Tabi bunları yapabilmek için
    ailelerin öğretmenleri ile sürekli bağlantı halinde olması önemlidir. Bazen çocuklar hakkındaki önemli
    bilgilere onları doğal ortamlarında gözlemleyerek ulaşılır, bu da öğretmenin gözlemleri değerli kılar.

    Gelişen dünya ile birlikte bilgi akışının hızlanması ve bilgiyi elde etmedeki kolaylıklar çocukların mental
    olarak kendilerini geliştirmelerine yardımcı olurken, malesef psikososyal gelişimleri arka planda
    kalabilmektedir. Aslında elbetteki en önemli şey akademik başarının yanında çocuğun kendini iyi
    tanıması, ne istediğini bilmesi ve kişisel zaaflarını kontrol edebilmeyi öğrenmesidir. Çocuğa sınırlar
    koymak, duygularını düzenlemeye yardımcı olmak ve kendini gerçekleştirebilmesi için ona uygun alanlar
    yaratma gibi tutumlar sayesinde aile çocuğun psikososyal gelişimini destekleyebilir. Ancak aileler
    genellikle bu ve benzeri bir takım tutumları geliştirirken çocukta yoğun dirençle karşılaşabilirler. Ayrıca
    sıklıkla neye ihtiyaç duydularını ve tam olarak ne istediklerini anlayamayabilirler.Bu sorunların
    çözülemeyişi ile birlikte depresyon, aksiyete bozuklukları, okul fobisi, motivaston kaybı, davranış
    bouklukları gibi sıkıntılar gelişebilir. Bu tip durumlarda aile olarak uzmana başvurmaları önemlidir.
    Nitekim herhangi bir problem çıkmaksızın çocukların düzenli olarak görüştükleri ve güven ilişkisi
    kurdukları bir uzmanın olması onlar için koruyucu olacaktır. Nitekim yukarı da bahsedilen sorunlar ortaya
    çıkma riski yüksek sorunlardır ve her sorunda olduğu gibi sorunu büyümeden çözmek en iyisidir.

  • Çocuğumun gelişimini nasıl doğru destekleyebilirim?

    Çocuğumun gelişimini nasıl doğru destekleyebilirim?

    Çocuğumun gelişimini nasıl doğru destekleyebilirim?

    Çocuğumuzun gelişimini doğru desteklemek istiyorsak temelde üç alana bakmalıyız.

    Birinci alan çocuğun bireysel özelikleridir.

    Çocuğumun doğası neye yatkın ve neyi yaparken keyif almakta ona bakılması gerekir. Bu konu çok tartışıldığı için ben daha çok diğer iki alana odaklanmak istiyorum.

    İkinci alan çevredir.

    Çocuk çevresinden nasıl mesajlar alıyor? Aile, okul, izlediği filmler, vakit geçirdiği oyunlarda nasıl mesajlar alıyor ona bakmamızı gerekir. Çevre çocuğa geride olduğu, sıradan olduğu mesajlarını mı yoksa kendine özgü keşfedilmeyi bekleyen taraflarının olduğunu mu vurguluyor. İzlediği kahramanlar süper güçleri olan asla ulaşamayacağı figürler mi yoksa sıradan insanların neleri değiştirebildiğinin hikayeleri ile mi büyüyor çocuğumuz…

    Yakın çevre çocuğumuzun temel inançlarını değiştirir.

    Bu mesajlar zamanla onun zihinsel kalıplarını değiştirecektir. Çocuğumuzun gözlük numarasının giderek bozulması ve gerçeği daha net görememesi gibi düşünebilirsiniz bu süreci. Çocuk aldığı mesajlarda sen güçsüzsün, başarısızsın mesajlarını aldıkça yaşadığı zorlukları başa çıkılamaz şeklinde yorumlayacaktır.

    Üçüncü alan içinde yaşadığımız sistemdir.

    Büyük sistem gücü kimlere veriyor, neyi değerli, neyi değersiz kılıyor, neye odaklanmayı hedef olarak bireylere sunuyor ve bu sistemin kural koyucuları size nasıl bir rol biçiyor bu alana odaklanmak gerekir.

    Tek bir alana değil tüm çevreden aldığı mesajlara bakmak gerekir.

    Bu üç temel alanında farkında olarak çocuk yetiştirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Tüm süreci bir çiçeğin büyümesine benzetirsek, çiçeğin tohumu bireysel özellikleri, içinde bulunduğu saksı, toprak ve diğer çiçeklere göre konumu yakın çevreyi, içinde bulunduğu iklim, yağmur ve güneşin durumu ise büyük sisteme benzetilebilir. Tüm bu üç alandaki ufak ama doğru yönlendirmeler çocuklarımızı kendi öykülerinin kahramanlarına dönüşmelerini sağlayabilir.

    Kalın sağlıcakla…