Etiket: Aileler

  • Terapi Sürecinde Çocuk ve Aile

    Terapi Sürecinde Çocuk ve Aile

    Bir aile, çocuğu ile ilgili danışmanlık hizmeti almak istediğinde çoğunlukla spesifik olarak bir konu hakkında yaşadıkları zorluklar üzerine başvururlar. Kimi aileler ise belirgin bir problem yaşamayıp sadece takip amaçlı çocuğu ve kendileri için destek alarak ilerlemek isterler.

    Bizler Psikolog olarak öncelikle ailelerin ihtiyaçlarını önemser ardından süreç dahilinde etik çizginin izin verdiği ölçüde hareket etmeye çalışırız. En öncelikli prensibimiz “zarar vermemektir” olarak öğrendiğimiz için aileleri ve kendimizi hem maddi hem manevi olarak korumaya çalışırız.

    Peki, yaşanılan zorluklar üzerine danışmanlık talebinde bulunan aileler ve çocukları ile çalışma şeklimden biraz bahsedecek olursak! Özellikle sene başı olması sebebiyle sıklıkla gördüğümüz “ayrılma kaygısı”, “okula alışamama”, “okula gitmek istememe” konularından yola çıkabiliriz. 3-6 yaş grubunda Eylül, Ekim aylarında en fazla karşılaştığımız ve destek alınmak istenen konu okula uyum süreci olur. Ailenin ifade ettiği şey: “Hiçbir şekilde okul fobisi oluşsun istemiyorum, okula uyumunu nasıl sağlayabiliriz?” şeklindedir.

    Aile ile ilk görüşmeyi gerçekleştirirken mümkün seviyede detaylı anamnez (yaşam öyküsü) almaya çalışırım. Yaklaşık altmış dakikalık bir süre zarfında bir ailenin öyküsünü, yaşam stillerini, sosyal yapılarını, tutumlarını, aile bağlarını öğrenmeye çalışırım. Yaşanılan zorluklar da tüm bu etmenlerin bir şekilde etkisi olduğunu düşünürüm. 

    Eğer okulöncesi döneminde yer alan bir çocuğunuz varsa bu süreci bir trenin vagonları olarak düşünebilirsiniz derim. Bu trenin lokomotifi ise çocuğunuz. Eğer siz okul ile ilgili bir problem yaşıyorsanız bu tren vagonlarından sadece birini temsil eder. Ve bu noktada diğer vagonlarla var olan ilişkiye geçmek gerekir. Çocuğun uyku, yemek, tuvalet düzeninden tutun aile bireylerinin davranışlarına kadar uzanan ilişkilere bakılır. Yani bir problem salt bir şekilde problem değildir. Muhakkak ilişkili olduğu sebepler olur. İşte tam da bu noktada ailenin süreci bir bütün olarak nasıl ele alacağı devreye girer. 

    Çünkü psikologlar, çocuğun hayatında gelişim düzeyine uygun olmayan yaşantıları düzenlemeyi ve bununla ilişkili olarak gelişen problemi aile ile işbirliği yaparak çözmeyi amaçlar. Okul fobisi oluşmasından korkulan bir sürece bütüncül bir çerçevede destek sağlamak isterken, ailelerin bunun gerekliliğine gerçek anlamda inanması gerekir. Bu süreçte işbirliği ve sabır ile hareket edilir. 

    Özetle; her bir problemin dokunduğu bir diğer etkene dikkat etmek çok değerlidir. Bir problemi sadece bir problem olarak düşünemezsiniz. Çok değerli bir hocam kaygının tedavisi için şöyle ifade etmişti: “Bir insan asansör korkusuyla size danışmaya geldiğinde, tamam sizin asansör korkunuzu tedavi edelim diyemezsiniz. Çünkü kaygı virüs gibidir. Bir yerden tedavi ettiğinizi sanarken diğer noktadan başka bir kaygı olarak ortaya çıkar. O nedenle öncelikle kaygı mantığını kişiye kavratmanız gerekir ve bir nevi problemin köküne inmektir bu.”

  • Sınav Başarısızlığı

    Sınav Başarısızlığı

    Ailelerin tutum ve davranışları çocukların eğitim hayatını olumlu ya da olumsuz yönde etkileyebilir. Ülkemizde iyi bir eğitim için zorlu sınav süreçleri yaşanmaktadır. Bu sınav süreçlerinde, özellikle ailelerin, çocuklarına destek olmaları gerekmektedir.  Çocukların davranış ve duygularında sağlıklı bir gelişim süreci sağlamak için ailelere büyük görev düşmektedir. Özellikle sınav dönemleri sadece çocuklar için değil aileler için de zorlu bir süreçtir. Sınav kaygısının yarattığı sınav başarısızlığı ile aile tutumları arasında ilişkilendirme yapılabilinir. Aileler, çocuklarına sevgi ve saygılı tutumlar gösterdiklerinde çocuklarının gelişimlerini olumlu yönde etkileyebilirler. Bu durum sonucunda ise çocuklar sorumluluk almakta zorluk çekmedikleri gibi amaç ve hedeflerini kendileri yönetebilirler. Ailelerin bu tutumu çocukların özgüven kazanımı ve ifade becerisini geliştirmekte, yaşanabilecek çatışmaları azaltmaktadır.   Aileler çocuklarına kendilerini daha iyi ifade edebilecekleri özgür ortamlar sağlamalılardır. Özellikle ders çalışmasını olumlu yönde etkileyecek faktörlerden biri olan çalışma odası, çocuğun dikkatini dağıtmayacak şekilde olmalıdır. Ayrıca aileler, çocuklarının okul ortamlarında yaşadığı sorunlara çözüm odaklı yöntemler bulmalılardır. Bu durumun daha etkili ve yeterli olması için aileler Danışma Merkezlerinden veya Rehberlik Merkezlerinden yardım alabilirler. 

    Aileler çocuklarının çalışma isteklerini arttırıp onları cesaretlendirererek kaygılarını giderebilirler. Ailelere düşen en büyük görevlerden biri, çocuklarından beklenti içine girerken onlara olan güven duygularını kaybetmemeleridir. Bununla birlikte çocuklarının kapasitelerini farkında olup beklentilerini bu kapasiteye göre oluşturmalılardır. Çünkü birçok aile kendi amaç ve isteklerini çocuklarına yükleyerek onlardan beklenti içine girebilir ve bu durum çocukların kaygılarını arttırabilir. Aileler,  bir uzman yardımıyla çocuklarının kapasitelerini anlayabilirler. Bir başka deyişle bu durum beklentileri kontrol altına alarak çocuklarını zorlamamakla ilişkilendirilebilir. Aile tutumları olumsuz olduğunda, sınav kaygılarında artış görülebilmektedir. Aynı zamanda, çocukların sınavlardan başarısız olma korkuları, bireysel ve ruhsal sorunlar sonucunda da ortaya çıkabilir. Bu psikolojik gelişim döneminin olumlu geçebilmesi için ailelerin çocuklarına psikolojik destek sağlamaları oldukça önemlidir. Özellikle ailelerin çocuklarını olumlu yönlendirmeleri ve onlara inanıp teşvik etmeleri, çocukların kaygı ve stres düzeylerini azaltabilir. Her çocukta belli bir düzeye kadar olması gereken kaygı durumu bulunmaktadır. Olması gerekenden yüksek kaygı durumunun nedeni aslında çocukların kendilerine olan özgüvensizlikleriyle ilişkilendirilebilir. Bu özgüvensiz durum ailelerin tutumları sonucu oluşabilir. Bu yüzden diyebiliriz ki, yüksek kaygı durumu başarıyı olumsuz yönde etkilediği gibi sınav başarısızlığına da sebep olabilir. Çocuklar ailelerinin beklentilerini karşılayamamaktan ve eleştirilmekten korkabilirler. Bu gibi durumlar çocuklarda özgüvensizliğin artışına sebep olabilir. 

    Bununla birlikte, ailelerin çocuklarını başka çocuklarla karşılaştırmamaları gerekir. Karşılaştırma sadece çocuğun kendisiyle yapılmalıdır. Çocukların suçlanarak eleştirilmesi de sınav başarısızlığına sebep olabilir. Özellikle, aşırı koruyucu, mükemmeliyetçi, baskıcı tutarsız ve ilgisiz aileler çocukların sınavda başarısız olmasına sebep olabilir. Bu yüzden,  Demokratik aile tipi çocukların psikolojik gelişimi için en önerilen aile tipidir. Bu aileler, çocuklarından beklentilerini yüksek tutmalarına rağmen çocuklarına karşı sıcak ve duyarlı davranış sergilerler. Hem çocuklarına kurallar koyar hem de çocuklarının fikirlerine değer vererek onlarla fikir alışverişi yapabilirler. Demokratik aileler, çocuklarına destekleyici tutum gösterirler ve yakın ilişkiler kurarlar. Bu sayede çocukların öz yeterliliği ve özgüveninde artış gözlemlenebilir. Çocukların sınav sürecinde başarısızlık kaygısını azaltmak için temel gereklilik mutluluklarıdır.  Bu yüzden aileler çocuklarıyla ilgilenerek onları sorgulamaktan kaçınmalıdır. Çocukların zamanı etkin kullanmaları, konsantrasyon sağlamaları, doğru planlamalar yapmaları, rekabet kontrolü sağlamaları ve dikkat eksikliğini engellemeleri sınav başarısızlıklarını azaltabilir. Kaygının dengeli hale getirilmesi durumunda da başarıda artış gözlemlenebilir. Çocukların motivasyonunu arttıracak bir diğer etken ise sınavda başarısız olmaları durumunda da ailelerinden herhangi bir sevgi eksikliği görmeyeceklerini biliyor olmalarıdır. Çocuklara, aileleri tarafından gösterilen empati ve inanç, sınav kaygı durumunu engelleyebilen başka bir sebep olarak gösterilebilir. Bu yüzden diyebiliriz ki, çocukları dinleyerek onlara anlayış göstermek sınav kaygısını azaltabilir.  Son olarak ailelerin çocuklarına olan yapıcı konuşma tarzları ve sınavların bir ‘’son’’ olmadığını belirtmeleri de sınavda başarıyı yükseltebilecek bir faktör olarak gösterilebilir. Özetle, ailelerin çocuklarına bu zorlu sınav süreçlerinde uyguladıkları her türlü psikolojik destek, güven, sevgi, saygı ve anlayış tutumları çocukların sınavda daha büyük başarı göstermesini sağladığı gibi sınav kaygı durumlarını da azaltabilir.

  • Ergenlerde Madde Kullanımı

    Ergenlerde Madde Kullanımı

    Ergenlik dönemi çocuk olmaktan yetişkin olmaya geçilen, kimlik kazanımı yolunda rol karmaşasının yaşandığı merakın yanında kaygıyla dolu bir dönemdir. Bu dönemde çocuklar ailelerinden uzaklaşırken kendi sosyal ortamlarını kurmaya ve orada istenen kişi olmaya çabalarlar. Madde kullanımının başlangıcı çok büyük oranda bu sosyal ortamlarda olmaktadır. Araştırmalara göre ilk defa madde kullananların çoğunluğunu 18 yaşın altındaki gençler oluşturuyor. Uzmanlar, gençleri madde kullanımını denemeye iten başlıca nedenleri şöyle sıralıyorlar:

    • Merak,

    • Sosyal ortamda kabul edilme arzusu,

    • Stres,

    • Yaşamındaki duygusal zorluklar,

    • Kaçma arzusu.

    Uyuşturucu maddeler beyni doğrudan etkileyerek bağımlılık oluştururlar. Bu fiziksel bağımlılığa çoğu zaman yukarıdaki faktörler eşlik eder ve birinci denemeden sonra rahatlama yaşayan genç için ikinciyi denemek kaçınılmaz hale gelir. Bağımlılık düzeyi arttıkça, uyuşturucuya ulaşamadığı dönemlerde krizler yaşamaya başlar kişi ve depresyon, kaygı bozukluğu, saldırganlık, uyku bozuklukları, yeme sorunları gibi bütün sistemini etkileyen yan sorunlar geliştirmeye başlar. Dahası, genç yaşta başlanan madde kullanımının, müdahale edilmediğinde, yetişkinlikte bir bağımlılık olarak devam etme ihtimali hayli yüksektir.

    Yeşilay’ın 2016 raporuna göre Türkiye’de madde kullanımı giderek artıyor, özellikle de gençlerde. İyi yanından bakmaya çalışırsak, tedavi talebi de aynı şekilde artıyor. Dolayısıyla, tespit edildiğinde düzeltilme şansı oldukça yüksek. Raporda, madde kullanımının tespiti için şu işaretlere dikkat edilmesi gerektiği belirtiliyor;

    • Notların çok düşmesi,

    • Kanlanmış gözler,

    • Sebepsiz yere kahkahalar,

    • Çevreye olan ilgisinin azalması,

    • Özbakımında azalma,

    • Göz temasından kaçınma,

    • Sürekli olarak acıkma hali,

    • Nefesinin veya kıyafetlerinin duman kokması,

    • Sürekli olarak birşeyler gizlemesi,

    • Normalin dışında yorgunluk hali,

    • Evden kaçma.

    Elbette ki bu faktörler tek başına veya birlikte, madde kullanımının kesin kanıtı olarak alınmamalılar fakat ailelerin biraz daha dikkatli olması ve çocuklarıyla iletişimlerini arttırmaları için önemli işaretler olarak görülüyorlar. Bunu anlamanın en iyi yolu çocuğunuzla doğrudan ve yakından bir iletişim içinde bulunmaktır.

    Ergenlik dönemi, bir özne olarak görülme, saygı duyulma ve anlaşılma ihtiyacının en yoğun olduğu dönemlerden biridir. Çocukluktan çıkıp yetişkin olmaya çalışan birey, artık çocuk olmadığını, kendi duyguları düşünceleri olduğunu ve bir yetişkin kadar söz sahibi olduğunu göstermek ister. Fakat aileler açısından, o henüz kendi kararlarını verebilecek olgunlukta olmayan bir çocuktur çünkü fiziksel olarak öyle görünmektedir. Ergenler ile ailelerinin çatışmaları çoğunlukla buradan doğar. Bir özne olarak görülmeyen ergen, bunu sosyal ortamında göstermek için riskli davranışlarda bulunmaya meyil eder. Ailesi buna dair yasak koyduğunda da bu onun kendi kararını vermesi için bir şans gibi görülür ve o yasağı çiğneyerek, örneğin evden kaçarak, onlardan ayrı bir kişi olduğunu gösterir ailesine. Buna mahal vermemek için ailelerin yapması gereken şey çocuklarıyla anlayışa ve saygıya dayalı bir iletişim sürdürmektir. Gözünüze ne kadar küçük görünürse görünsün, çocuğunuz küçük hissetmiyor olabilir, sözlerinin ve kararlarının ciddiye alınması onun için önemli olabilir ki ergenlik dönemindeki biri için şüphesiz önemlidir. Onun duygularını, belirli bir konudaki düşüncelerini ilgiyle merak ettiğinizi göstermek, çocuğunuzun kendisini göstermek için başka ortamlar aramasının önüne geçecektir.

    Bunun için geç kalınmış gibi görünen zamanlarda bile denemek önemli olabilir. Yukarıda belirtildiği gibi, madde kullanımı kadar tedavi talebi de gençler arasında artış göstermektedir. Dolayısıyla çocuğunuzun madde kullanımından şüphelendiğiniz noktada yapılabilecek en iyi şey ona destekleyici ve anlayışlı bir biçimde sormaktır. Zira sosyal destek madde kullanımı tedavisinde en önemli araçtır.

    Tespit edildiğinde bunun için fiziksel ihtiyacı önlemek adına uygulanan ilaç tedavisinin yanı sıra çeşitli psikolojik tedavi teknikleri de takip edilebilir. Çocuklara kendi istekleri doğrultusunda bireysel terapi uygulanabileceği gibi aile üyelerinin tümünün dahil edildiği aile terapisi de izlenebilir. Bireysel terapide de çocuk yalnız değildir elbette, ailelere düşen rol büyüktür. Gençlere sorunlarıyla baş etmekte daha fonksiyonel teknikler bulmada yardımcı olunurken, ailelere de psiko-eğitim verilip, etkin iletişim kurma, dürüst, destekleyici ve anlayışlı bir tutumda olmaları ile ilgili veya tedavi sonrasında yeniden tekrarlanmaması için dikkat etmeleri gereken noktaların belirtildiği bir süreç izlenmektedir. Aile terapilerinde ise aile içi çatışmalar ve iletişim sorunları ile çevreden kaynaklı sorunlar doğrudan ele alınmaktadır.

  • Depresyon Nedir?

    Depresyon Nedir?

    Artık günümüzde herkes yaşadığı günlük problemleri, endişeyi, üzüntüyü depresyon olarak algılıyor ve de aktarıyor. Oysa ki depresyon tanımı daha derinlemesine ve çarpıtılmış düşüncelerin içinde barındığı bir tanımdır.

    Her insanın zaman zaman kendini kötü hissettiği, karamsarlığa düştüğü, moralinin bozulduğu dönemler olabilir. Fakat bu durum gelip geçicidir. Günün belirli saatlerinde ortaya çıkabilir daha sonrasında ortadan kalkabilir. Depresyonun bu durumdan farkı 2 haftalık bir süreyi kapsayıp, değersizlik, kendine zarar verme, aşırı uyku hali ya da uykusuzluk, aşırı yeme ya da yemeden kesilme, ilgi kaybı, hayattan zevk alamama, sosyal hayatında ve günlük aktivitelerini yerine getirmede zorlanma ya da aksama durumudur.

    Depresyon da olan bir kişi uykuda bölünmeler yaşayabilir, boşluk hissi olabilir, hedef belirlemekte sıkıntıya düşebilir. Aslında uyku problemleri bütün rahatsızlıkların başlangıcı denebilir. Depresyonda olan kişi gece uyusa dahi uyku bölünmelerine maruz kalabilir ve bundan dolayı enerji düşer yorulmalar artar. Bunların yanı sıra depresyonda değersizlik ve suçluluk duygularında artış görülür.

    Depresyon insanın kendi başına çözmesi mümkün olan ya da gelip geçici bir durum olarak görülmesi ve ertelenmesi son derece yanlış bir tutumdur.

    DEPRESYON NASIL ORTAYA ÇIKAR?

    Depresyon, beyindeki kimyasal dengenin bozulması durumudur. Bu bozulmalardan kaynaklı olarak duygu, düşünce ve bedensel işlevlerde bozulmalar ortaya çıkar.

    Depresyon ortalama her toplumda altı kişiden birinde görülen bir rahatsızlıktır ve genellikle genç yaşlarda ortaya çıkar. Kadınlarda daha çok rastlanır.

    Aslında tek bir olayı depresyona bağlamak çok sağlıklı bir düşünce değildir. Depresyon birçok faktörün birleşimi sonucu kişide belirtileri gösterir. Tedavi edilmeyen bir depresyonun süresi 6 ile 24 aya kadar uzayabilir.

    Bir kişiye depresyon teşhisi konulabilmesi için detaylı bir psikolojik muayene gereklidir. Net bir tanı konulabilmesi için ek bilgilerden yararlanabilir.

    SADECE PSİKOTERAPİ DEPRESYONUN DÜZELMESİNDE ETKİLİ MİDİR?

    Eğer ki depresyon düzeyi hafifse sadece psikoterapi ile tedavi yeterli gelebilir. Fakat kişi ağır bir depresyonda ise ilacın yanı sıra psikoterapi daha sağlam sonuçlar verir bu da bir uzman psikolog tarafından çalışmayı gerektirir. En sık kullanılan yöntem bilişsel terapidir. Bu terapide daha çok çarpıtılmış düşünce ve inançlar üzerine çalışma yapılır.

    AİLELER BU KONUDA NELER YAPMALIDIR?

    Öncelikle her insanın dilinde her ne kadar ‘depresyondayım’ kelimesi var olsa da gerçek bir depresyon belirtisinin göz ardı edilmemesi son derece önemlidir. Eğer ki kişide daha önce görülmeyen bir mutsuzluk, üzüntü hakimse bir uzmanla görüşmek, durumu atlamamak gerekmektedir. Özellikle kişi bunu ertelese de yakın çevresi ya da ailesi durumu fark ettiği anda önlem alması son derece önemli bir davranıştır. Bu durumun bir hastalık olduğunu ve tedavi sayesinde ortadan kalkabileceğini ailelerin bilmesi gerekmektedir. Ailelerin yargılamaktan uzak bir tutum halinde olmaları ve onları anladıklarına dair davranış sergilemeleri bu süreçte oldukça önemlidir. Eleştiri veya durumlarını onaylama (gerçekten kötü görünüyorsun) oldukça yanlış bir tutumdur.

    Eğer depresyon ağırsa ve ilaçlı bir tedavi uygulanıyorsa, ilaçların aksatılmaması, kontrol altında tutulması, iyileşti diye yarıda kesilmemesi gereklidir. Çünkü ilaç yarıda kesildiği an depresyon özelliklerinin tekrar baş gösterme ihtimali oldukça yüksektir. Aile doktor ile iletişim halinde olmalı, kendi bildiklerini uygulamaktan kaçınmalıdır. Depresyonda olan kişiye teşvikte bulunmak belki de tedavinin en önemli noktalarından biridir. Çünkü kişi eski aktivitelerini yerine getirmekte güçlük çekebilir bu noktada ailelerin zorlamadan anlayışlı bir şekilde karşı tarafı teşvik etmesi son derece önemlidir. Fakat bunu yaparken şu noktaya değinmek oldukça önemlidir. ‘Fazla baskı yapmak kişiyi her zaman olumlu anlamda motive etmez.’ Eğer ki depresyonda olan kişi gerçek anlamda aktiviteyi yerine getiremeyeceği düşüncesi içerisindeyse baskı ve ısrar her zaman güzel sonuçlar vermez.

    Depresyonda olan kişiye karşı tavır ve tutum oldukça önem taşımaktadır. Durumunu küçümsemek ya da ‘şımarıklık yapıyorsun’ gibi ithamlarda bulunmak onaylanan hareketler değildir. Kişiye en büyük destek yakın çevresinden ve ailesinden geleceği için ailelerin bu konuda bilinçlenmeleri ve doktoruyla iletişim halinde olmaları son derece önemli bir davranıştır.

  • Neden Evlenince Eşim Değişti?

    Neden Evlenince Eşim Değişti?

    İnsan yaşamındaki ilk doğum anne rahminden çıkmak ise ikinci doğumumuz da tıpkı ilk doğum gibi yeni bir yaşama merhaba dediğimiz “Evlilik ” yaşantısıdır. 
    Eşinizle uzun bir flört döneminden sonra evlenmiş olsanız bile aynı çatının altında yaşamaya başladıktan sonra her iki tarafın da birbirini şaşırtan tutum ve davranışları ortaya çıkar. Bu süreç genelde ” evlendiğim insan çok değişti ” ya da “sen artik benim tanıdığım kişi değilsin ” ya da ” sen farklı biri oldun..” vb  benzer cümlelerle tanımlanır. 
    Evlilik sizi iki kişi olmaktan çıkartır, ailelerin, akrabaların da dahil olduğu sosyal bir bütünün parçası konumuna  sokar ve bir sistemin içine alır. Yani evlilik sistemik bir olgudur. Her iki tarafın da birbirini etkilediği bir döngü gibidir. 
    Yaşamımızdaki yakın ilişkiyi deneyimlediğimiz ilk ilişki örüntüleri anne, baba ve kardeşlerimizle kurduğumuz ilişkilerdir. Erişkinlik dönemine geldiğimizde, çocuklukta kurduğumuz ilk ilişkilere benzeyen tek yakin ilişki ise “Evlilik ilişkisidir”.  Evlilik bağının kurulmasının ardından bireyler orjinal ailelerindeki ebeveyn ve kardeş ilişkilerinin benzerlerini evlendiği kişiyle kurmaya çalışır. Çünkü beynimiz alışkanlıklarına bağlıdır ve yaşadıkları arasında  benzerlikler kurmayı sever. Evlenen kişiler orjinal ailelerindeki ilişkilerinde yaşadığı, ancak bilinç dışına atip unuttuğu ve  evleninceye  kadar farkında olmadığı  ilişki problemlerini kendi evlilik ilişkisinde yeniden canlandırır. Aslında bilinç dışının yaklaşımı olan bu tutumun amacı kendimizi bir diğer ilişki içinde iyileştirmek ve yaralarımızı onarmaktir. Ne var ki.. sonuç ciddi evlilik problemlerine dönüşür.. 
    Özellikle de bebek sahibi olmak, maddi sıkıntılar, iş kaybı, ailelerden yeterince destek görememek, aileler arasi çatışmalar ya da aile büyüklerinden birinin vefatı gibi yaşamı etkileyen önemli olaylar sonrasında evlilikteki ilişki sorunları daha fazla tetiklenir. 
    Böyle durumlarda çiftlerin hem kendilerini hem eşlerini ve aralarındaki ilişkiyi anlayabilmeleri giderek güçleşir.. Her evliliğin böyle zor dönemlerden geçmesi neredeyse kaçınılmazdır. Böyle dönemlerde çiftlerin ilişkilerine dair kaygıları giderek artar ve önlerindeki seçenekleri göremez hale gelirler. Çoğu zaman boşanmanın tek seçim yolu olduğu düşünülür. Oysa çözüm için başka seçenekler de vardır. Zorlu dönemlerde geçerken çiftlerin, farklı  seçenekleri de görebilmeleri, içinde bulundukları durumu ve birbirlerini anlayabilmeleri  için profesyonel bir evlilik terapisi almaları en akilci seçenektir.

  • Sınav kaygısı (stresi)

    Sınav Kaygısı

    Sınav kaygısının belirtileri nelerdir?

    Temel belirti başarıyı etkileyecek kadar yoğun yaşanan ‘KAYGI’ dır. Sınavlarda da başarılı olmak için belirli bir düzeyde kaygıya gerek vardır. Bu gerekli düzeyde yaşanılan kaygı kişiyi çalışmaya, planlar yapmaya iter ve yararlıdır. Fakat bu kaygı düzeyi çok yükselip genci tabiri caizse ‘boğmaya’ başladığında, yaşanılan kaygı sınav puanlarını ve yazılı notlarını düşürmeye ve çalışma süreci olumsuz etkilenmeye başlar.

    Kaygı sürecin tetikleyen ana faktör ise olumsuz ve gerçekçi olmayan düşüncelerdir. ‘Başarısız olacağım, rezil olacağım, yapamayacağım’ şeklinde zihinde dönüp duran düşünceler gencin unutkanlık yaşayarak çalıştıklarını hatırlayamamasına, dikkatini sınava verememesine, okuduğunu anlayamamasına neden olabilir. Kalp çarpıntısı, terleme, titreme, hızlı nefes alıp verme, yüzün kızarması, kaslarda gerginlik, baş ağrısı, baş dönmesi ve mide bulantısı şeklinde fizyolojik belirtiler görülebilir. Gerginlik, ağlama, sinirlilik gibi duygusal semptomlar sıklıkla eşlik eder. Fakat şunu unutmamak gerekir çocuktan çocuğa bu belirtilerin sayısı ve şiddeti değişiklik gösterir.

    Peki sınav kaygısının sebepleri nelerdir?

    Tüm psikiyatrik hastalıklarda olduğu gibi sınav stresi de bir ya da birden çok farklı nedenden kaynaklanabilir. Gencin kişilik yapısı ve düşünme şekli, ailenin tutumu, ülkemizin sınav sitemi, sınava hazırlık süreci, okul ve dershane yaşamı ve arkadaş ilişkileri başlıca faktörlerdir.

    Sınav kaygısı yaşayan kişiler çoğunlukla sınavda yaşamaktan korktuğu ‘akademik’ başarısızlığı genelleyerek bunu ‘kişiliğinin başarısızlığı’ olarak algılarlar. Bu kişiler çalışma sürecinde ‘BAŞARISIZLIĞA’ odaklanmışlardır. Gerçekçi olmayan düşünce ve inançlarla başlayan bu süreç sonrasında duygulara ve davranışlara yansır ve giderek kötüleşir. Bu nedenle özellikle sınava yönelik olumsuz düşünceler sorunun temelinde yer alırlar.

    Çocuklarını doğru motive etmeye çalışan aileler de maalesef bilmeden bu süreci daha da kötüye götürecek hataları sıklıkla yaparlar. “Senin için o kadar masraf yaptık, kazanamazsan paralar çöpe gidecek” şeklindeki konuşmalar, arkadaşları ile kıyaslamalar, çalışma programındaki eksiklere yönelik ‘“az ders çalışıyorsun, herkes kazanacak sen kazanamayacaksın” şeklindeki yaklaşımlar sıklıkla yaşanır. Aşırı kontrol, çocuklarının koydukları kurallara koşulsuz uymasını beklemek gibi katı tutumlar da oldukça fazladır. Bu şekilde aile kaygısını çocuğa yansıtmış olur.

    Sınav kaygısını azaltmanın yolları

    Gençler sınav kaygısı ile başa çıkmak için neler yapabilirler?

    Öncelikle çoğumuzun kabul edeceği nokta sınav maratonun çok yoğun ve yorucu yaşandığı bir eğitim sistemimiz var. Sınav sistemi ya da ülkenin eğitim koşulları değişinceye kadar öncelikli olarak gençlere ve ailelere düşen görev bu sınav süreci sevmeseler bile ‘gereğini’ yapmaları. Ülkemiz koşulları içerisinde eğer bir sınav sistemi uygulanmasa da idi oluşacak tablo şu anki tablodan çok daha karmaşık ve adaletsiz olacaktı. “En güzel günlerinde ders çalışmak zorunda mıyım?” şeklindeki düşünceler çalışma sürecinden kişiyi soğutabilir. Bu nedenle daha mutlu, daha özgür ve daha saygın bir gelecek sınav sürecini ‘kabullenmekle’ başlamalıyız. Yaşam kuralları maalesef hem gençler hem de yetişkinler için bir takım ertelemeleri zaman zaman zorunlu kılar.

    Diğer önemli adım ise çalışma sürecini planlamaktır. Çoğu öğrenci doğru ders çalışma yöntemlerini ve planlı çalışmanın önemini maalesef bilmiyor. Doğru ve esnek bir çalışma programı kısa sürede ‘verimli’ çalışmanın anahtarıdır. Bu programın içerisinde mutlaka sosyal faliyetler yer almalıdır. Bu konuda rehberlik servislerinde doğru desteği mutlaka gençler ve aileler almalılar.

    Daha öncede bahsettiğimiz olumsuz düşünceleri olumlularla değiştirmek işe yarayacaktır. ‘Başarısız olacağım’ yerinde ‘elimden geleni yapacağım’, ‘Herkes benden daha kötü alacak yerine ‘hak ettiğimi alacağıma inanıyorum’ şeklinde olumlu düşünceler kötüye gidecek süreci engelleyebilir.

    Ailelere neler önerilebilir?

    Ailelerin bakış açılarında değişim yaratmak ve çocuklarıyla ilgili beklentileri ‘gerçekçi’ sınırlara indirmek çoğunlukla gereklidir. Aileler sınırlarının farkında olmalıdırlar. Güven ve sorumluluk vermeli, önemsemeli, eleştiride bulunurken mutlaka çocuğun olumlu yönlerini de vurgulamalıdırlar. Onların içinde bulundukları durumu ve hissettiklerini anlamaya çalışmak yani ‘empati’ yapmak çok önemlidir.

    Sınavı ölüm kalım meselesi haline getirmeme, onlara sınav sonucu ne olursa olsun ‘biricik ve değerli’ olduklarını hissettirme, sonuca bakmaksızın onlara sevgi vermeleri gerekir. Bu desteği verirken içi boş ‘kazanamazsan da sağlık olsun’ yerinde davranışlarla desteklen içten bir mesaj olması önemlidir. Çocuklarımızın bizim gerçekte neyi beklediğimizi ve neyi kast ettiğimizi hissettiklerini akıllarından çıkarmamalılar. Ayrıca asla kıyaslama yapmamalıdırlar. Bu şekilde çocuklarının omuzlarındaki yükü bir miktar azaltabilirler.

    Saygılarımla

    Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğuna ilişkin diğer yazılara ulaşabilmek için tıklayınız.

    Bu yazının tüm hakları psikiyatricocuk.com’a aittir. “www.psikiyatricocuk.com” biçiminde açık kaynak gösterilmek kaydıyla yayınlanması için tarafımıza başvuru yapılabilir.

    Açık kaynak göstermeden yapılan alıntılar için yasal takip yapılacaktır. ©

  • Şehirli gençler

    Şehirli gençler; gelişen teknoloji, erken yaşta cinsel ilişki, uyuşturucu, internetten dünyaya açılma, fazla özgürlük ve bunun getirdiği yalnızlık, gençler bu ikilemler arasında şehirde bir savaş veriyorlar.

    Bu çelişkiler arasında aileler çocuklarını nasıl yetiştirecekleri konusunda endişe içindeler. Önceden çocukken olan hakimiyetleri ergenlik yaşında artık yavaş yavaş kaybolmakta çevresel etkilerin baskısı gitgide artmaktadır. Anne babanın öğretileri çevre ve internet bilgileriyle gitgide inandırıcılığını yitirmekte. Bu duruma çözüm bulmakta aile için çok zor.

    Aileler ipleri ellerinde tutmak istiyorlar fakat yapamıyorlar. Anne babaların kendi yetiştikleri çevrede mutlak bir aile ve mahalle hakimiyeti varken günümüzde bu neredeyse imkansız durumdadır. Eskiye göre gençler daha cesaretli ve her şeyi denemek istiyorlar.

    Ailelerin en büyük yanılgısı gençleri korkutarak kendilerince zararlı alışkanlıklardan uzak tutmaya çalışmaktır. Gençler çevre ve internetten edindikleri bilgilerle bu korkularını kolaylıkla aşmaktadırlar. Bunun sonucu olarak aileler inandırıcılığını kaybetmektedir. Yani gençler artık içeceğine ilaç koyarlar deyince çok korkmamaktalar.

    Peki aile ne yapması gerekir. Gençlerle normal insanlar gibi hiçbir şeyi saklamadan konuşmalıdır. Olayın risklerini gencin fikirlerini alarak konuşmalıdır. Gençler bu tür maddelerin tehlikelerini bile bile kullanırlar. Bu yüzden korkutmak çok işe yaramaz. Genel olarak korumacı değil kendi sorumluluklarını kendine verdiğimiz, fikirlerine değer verilen çocuklar, genç yaşlarda çok sorun yaşamazlar. Madde kullanımı konusunda da kendini korumayı bilecektir. Tabi çeşitli psikiyatrik hastalıklarda hastalığın tedavisini de yapmak gerekir.

    Geleneksel ailelerde yetişmiş gençler farklı çevrelerde daha modern ailelerin gençleriyle karşılaşınca bu etkileşimden doğan sorunlar yaşayabilir. En bariz örneği geleneksel bir aileden genç bir kızın sevgilisi olması hoş karşılanmaz, ailesi tarafından bu konuda baskı görür.. Bazen özgürlükleri kısıtlanır , bu yüzden okuldan alınan gençler bile olur.

    Daha modern ailelerde bu sorun olarak yaşanmayabilir. Bu kültürel geçiş döneminde ailelerin eli kolu bağlıdır. Gençlere verilen kötü arkadaş öğütleri çok işe yaramaz aksine daha fazla arkadaşlarına bağlanırlar. Bu sorunlar sadece bizim ülkemize özgü değil bütün şehirleşen toplumların özelliğidir. Şehirlerin büyümesi ile ailelerin gençler üzerindeki otoritesi azalmaya başlamış. Gençler daha dik kafalı olmuşlardır. Buda aileleri daha endişeli hale getirmiştir.

    Şehirler büyüdükçe gençleri kontrol etmek zorlaşmıştır. Aileler çocukluk dönemlerinde ilerinin gençlerini çeşitli hobilere , olumlu alışkanlıklara, spora yönlendirmelidir. Ergenlik döneminin getirdiği boşluk ve kimlik arayışını bunlarla doldurması sağlanabilir. Anne babanın artık ergene bir çocuk gibi değil, bir birey gibi davranması gerekir.

    Ergenlik döneminde gençler radikal fikirlere kayabilir. Buda tamiri imkansız problemlere neden olabilir. Tahmin edilebileceği gibi kişilikleri oluşurken bu radikal örgüt ve düşünceler kişiliklerinde ki boşlukları dolduracaktır. Dünyanın çeşitli yerlerinde aşırı radikal örgütlerin eleman topladığı ülkelere bakarsak gençlerinin hep arayış içinde olduğunu görürsünüz.

    Bu örgütlerdeki gençler bireyselleşememiş kişilerdir, bu eksiklerini bir örgütün altında daha ulu değerler için mücadele ederek kapatmaya çalışırlar.

    Yeni şehirli aile modelinde köyde kasabada olan geniş aile modelleri yoktur artık. Anne baba bir nevi yalnızdır. Bu nedenle toplumun eğitim ve öğretim mekanizmaları çalışması gerekir. Özellikle anne baba eğitimleri devletin yapması gereken bir görev olmalıdır. Okulların artık öğretim dışında çocukların eğitiminden de sorumlu olmalıdırlar. Bizim ülkemizde okullar ne yazık ki bu konuda kendilerini çok sorumlu hissetmezler. Aileler ve okullar çocukların okul başarısına kitlenmiş dururdadırlar. Okullarda psikolojik problem ya da uyumsuzluk yaşayan gençleri tespit etmek için güçlü rehberlik servisleri şarttır. Ayrıca öğretmenler bu konularda devamlı mesleki eğitim görmeleri gerekir.

    İyi bir toplum iyi yetiştirilmiş gençlerden geçer. Bu nedenle gençlerin yetiştirilmesi bütün toplumun ortak görevi olduğu bilinmesi gerekir. İlerdeki toplumsal sorunları önlemenin en kolay yoludur.

  • Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu Olan Çocukların Ailelerinde Görülen Psikolojik Sorunlar

    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu Olan Çocukların Ailelerinde Görülen Psikolojik Sorunlar

    Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB) aşırı hareketlilik, dikkati sürdürmede güçlük ve yetersiz dürtü kontrolü gibi ana belirtilerin gözlemlendiği bir durumdur.  Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunun görülme sıklığının, çocuk nüfusuna bakıldığında %3-5 arasında olduğu bildirilmiştir.

    Ülkemizde yapılan bir çalışmada dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunun yaygınlığı %5 olarak bulunmuştur ve erkek çocuklarda daha sık görülür. Yakın bir zamana kadar dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, sadece çocuk ve ergenlere özgü bir durum gibi görülse de artık yetişkinlik döneminde de görülebileceği konusunda araştırmalar vardır. Hatta genetik yatkınlık ve ailede dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu öyküsü, çocukluk çağındaki teşhislerde önemli rol oynar.

    Yapılan araştırmalara göre, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan çocukların ailelerinde depresyon ve anksiyete (kaygı) belirtilerinin görülme sıklığı yüksek orandadır. Bunun yanı sıra, “panik atak” olarak bilinen panik bozukluk ve agorafobi (halka açık yerlerde bulunmaktan, açık alanda bulunmaktan korkmak) belirtileri de bu ailelerde yüksektir.  Panik bozukluk, Anksiyete bozukluklarından biridir. Anksiyete bozukluğu olan anne babaların çocuklarında, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu tanısı daha fazladır.

    Yapılan araştırmalar, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan çocukların ailelerinde görülen en yaygın hastalığın panik bozukluk olduğunu gösterir. Fakat genel olarak diğer anksiyete bozukluklarına sahip bireylerin çocuklarında dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunun daha sık görüldüğünü gözler önüne serer.

    Depresif belirtiler taşıyan ebeveynler ve dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan çocuklar arasında anlamlı bir ilişki vardır.  Bununla beraber dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan çocukların ailelerinde zamanla gelişen bir alkol ve madde kullanımı da zaman zaman görülür. Bu durum bağımlılık boyutunda değildir fakat bazı aileler tarafından sağlıksız bir başa çıkma yöntemi olarak kullanılır.

    Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan çocuklar, dikkatlerini ve motor becerilerini arttırabilmek, dürtülerini kontrol edebilmek ve akademik başarılarını arttırabilmek için yoğun çaba sarfedebilirler. Anne ve babaların da psikolojik olarak sağlıklı bireyler olabilmesi, çocuklara oldukça yardımcı olacaktır.  Günümüzde anksiyete (kaygı) seviyesi oldukça yüksektir, depresif belirtilerin varlığı da fazladır. Bunun sebebi pek çok stresöre yani strese sebep olan olaya maruz kalmaktır.

    Depresyon ve anksiyeteden önce, en basit haliyle stresle başa çıkmak için çeşitli mekanizmalar geliştirmek oldukça önem taşır. Çocuklara yardımcı olmak isterken kendimizi ihmal etmememiz gerekir. Sosyal destek (aile, arkadaşlar, yakın ilişki kurulan diğer kişilerin varlığı), egzersiz ve sağlıklı yaşamı benimsemek stresle başa çıkmaya fayda sağlar. Psikolojik destek almak da sağlıklı bir yaşam sağlar. Çocuklara sorunlarında yardım edebilmek için bizlerin de fiziksel ve ruhsal açıdan sağlıklı bireyler olmamız gerekir.  Unutmayın, uçaklarda bile bir kaza esnasında hayatta kalabilmek için oksijen maskesini önce yetişkin kendine takar, sonra çocuğuna takar. Aileler sağlıklı olursa çocuk daha da sağlıklı bir birey olur.

  • Çocuğunuzu Çözümlemede Oyunun Etkisi

    Çocuğunuzu Çözümlemede Oyunun Etkisi

    Oyun oynamak, aileler için çoğunlukla boşa geçen zaman olarak algılansa da oyunun; çocuğun, bilişsel, duygusal, sosyal ve fiziksel gelişimine, dikkat becerisi, dil gelişimi ve psikolojisi için oldukça büyük bir katkısı vardır. Oyun çocuklar için önemli bir ihtiyaçtır. Sadece çocuğa değil, çocuğunu tanıma konusunda ailelere de destek sağlamaktadır. Çünkü oyunlar çocuğun duyguları, istek ve arzuları, korkuları ve kaygıları hakkında ip uçları vermektedir. Sözel olarak dile getirilemeyen her şey oyunla su yüzüne çıkmaktadır. Çocuklar içlerinde birikmiş olan enerjiyi, toplumsal açıdan da kabul görmüş olan bu yolla dışarı atarlar. Dışarı atılamayan enerji, zamanla saldırganlık yoluyla atılmaya başlanacağı için; oyun, aslında enerji atımı için de seçilmiş en doğru yoldur.

    Bunun yanı sıra, aileler çocuklarını oyun esnasında gözlemlediklerinde çocuğun psikolojisi hakkında da bilgi sahibi olurlar. Örneğin, oyun sırasında hoş olmayan durum ve tutumların sıklıkla tekrarlanıyor olması, çocuğun psikolojik sorunları hakkında ailelere bilgi verir. Onu tanımaya ve çözümlemeye yardım eder.

    Çocuğuyla iletişim kurmak isteyen aile, önce onunla oyun oynamalıdır. Bu, hem aradaki bağı, iletişimi güçlendirirken; hem de çocuğun problem çözme yetisini geliştirir. Oyun esnasında sıklıkla karşısına çıkan rahatsız edici durumları fark eder ve bunları değiştirmenin yollarını arar. Bu rahatsız edici durumlar aslında yalnızca oyunda değil, aynı zamanda çocuğun günlük hayatındaki gerçek sorunlarıdır. Oyun yoluyla çözümledikleri gerçek hayatında çözümledikleridir. Bu yolla onları daha iyi anlayabilir ve tanıyabilir, onlarla daha kolay ve etkili iletişim kurabiliriz. Aileler bunları bildikleri zaman; çocukla oyun oynamanın sadece onu mutlu etmek ya da zaman geçmesini sağlamak için yapılan bir aktivite olmadığının bilincinde olup hem çocuğun gelişimine katkısını sağlayabilir, hem de onunla etkili iletişim kurmanın yolu olduğunu bilirler.

    Bunun yanı sıra, ailelerin en çok yakındığı konulardan biri; çocuğun oyuncaklara ilgisinin çabuk bittiği konusudur. Çocukların sahip olduğu tek şey yalnızca oyuncaksa ilgisi çabuk biter. Çocuğun ihtiyacı olan oyuncaktan önce oyun alanıdır. Onun kurduğunuz oyun alanınız, eline verdiğiniz bir bebekten ya da arabadan daha çok ilgisini çekmektedir. Onunla kurduğunuz oyun alanında bazen elinizde oyuncak bile olmasına gerek kalmaz. Hayal aleminde ürettiği bir objeyi elinde tuttuğunda sizin o objeyi görmenize gerek yoktur. Onun için o obje vardır ve değerlidir. Bir çok oyuncaktan da daha çok ilgisini çekmektedir. Ona oyuncak değil, oyun alanı ve ilginizi verin. Çocuklar kimin onlarla gerçekten zaman geçirdiğini, kimin ise baştan savma yaptığını sezerler.

    Oyun esnasındaki aile tutumları da çocuğun kişiliğini belirler. Örneğin; hoşgörülü ve anlayışlı aileler çocuklarına koyulan kuralların nedenlerini açıklarlar, kontrol etme durumunu gerekli noktalarda kullanır, aşırı kısıtlamadan kaçınırlar. Bu ailelerin çocukları dışa dönük, özgün ve yaratıcı olur. Baskın ve aşırı otoriter aileler, çocuklarına sebep ve gerekçe sunmaksızın kurallar koyar ve bu kuralların dışına çıkmasına izin vermezler. Bu ailelerin çocukları pasif, içe kapanık, silik ve zaman zaman saldırgan olurlar. Kızılan, azarlanan, vurulan, itilen çocuklarda ise daha fazla saldırganlık belirtileri vardır. Çocukla oynanan oyun esnasında; çocukla güç savaşına girmemeye, oyun ve durum hakkında açıklayıcı yorumlar yapmaya, problemleri tek başına çözmesi konusunda onu teşvik etmeye, onunla ve oyunla gerçekten ilgilendiğinizi göstermeye özen gösterin.

    Oyuncak seçiminde ise yapılan en büyük hatalardan biri; “Çocuğum hiçbir şeyden eksik kalmasın.” Diye düşünülerek yapılan yanlış oyuncak seçimleridir. Çok fonksiyonlu, karmaşık ve pahalı oyuncakların çocuğun gelişimine hiçbir etkisi yoktur, onu yalnızca mutlu eder. Oyuncak ne kadar fonksiyonluysa çocuğa o kadar az iş düşer ve çocuğun hayal gücünü devre dışı bırakır. Oyuncak, çocuğu oyalasın diye değil, hayal gücü gelişsin diye alınmalıdır.

    Oyun konusunda ailelerin de dikkat etmesi gereken durumlar vardır. Örneğin; yaşınız kaç olursa olsun çocuğunuzda etkili ve verimli oyun oynamanız gerekmektedir. Genellikle çocuk, oyunu bitirmek istemez. Buna karşı önlem alabilmek için, oyunu bitirmeden 10 dakika önce onu, “10 dakika sonra ben oyunu bırakacağım.” Diye uyarın ve söylediğiniz zaman dilimi geçtiğinde “Benim oyunu bitirme zamanım geldi. Seninle oyun oynamak çok keyifliydi.” Diyerek oyunu sonlandırıp, odayı terk ederken yapılan itirazları görmezden gelin. Oyun esnasında çocuk oyuncakları atıp, kırıp, zarar veriyor olabilir. Bu durumlarda ona engel olmaya çalışmak daha fazla yıkıcı davranış sergilemesine sebep olmaktadır. Bu yüzden sergilediği atma ve kırma durumlarını görmezden gelip, kafanızı başka yöne çevirip yeni bir oyuncakla ilgilenebilirsiniz. Eğer durum görmezden gelemeyeceğiniz kadar ciddiyse, “Oyuncaklarını atacaksan, oyunu bitirelim.” Diye bir cümleyle oyunu bitirin. Çocukla oyunlarınızın çoğunda yenilin. Onu kısıtlamak yerine ona katılın. Çocuğunuza sizinle birlikte yapmaktan en keyif aldığı şeyi sorarak bunu daha sık yapmaya özen gösterin. Yalnızca ev içerisinde değil, dışarıda da oynamasına izin vererek doğayla iletişime geçmesine izin verin. Çocuklarınıza çok pahalı oyuncaklar alırken iyi düşünün. Aldığınız oyuncakla bozar diye oynamasına izin vermezseniz hem sevinci hem de girişimciliği kısıtlanmış olur. Sizin işlerinize yardım etmelerine izin verin. Ve en önemlisi çocuğunuzla geçirdiğiniz zamandan keyif almaya ve onunla verimli zaman geçirmeye özen gösterin.

  • BOŞANMA KARARI ÇOCUĞA NASIL AÇIKLANMALI?

    BOŞANMA KARARI ÇOCUĞA NASIL AÇIKLANMALI?

    Aileler için açıklanması en zor konulardan birisi çocuklarına boşanma kararlarını anlatmaktır. Ebeveynlerin kendi ilişkilerine dair almış oldukları bu karar, çocuğun hayatı üzerinde önemli bir etkiye sahip olabileceği için bu konunun çocuk ile sağlıklı bir şekilde konuşulup sürecin en iyi şekilde yönetilebilmesi çok önemlidir.

    Boşanma konusunu çocuklarla konuşurken ailelerin dikkat etmeleri gereken en önemli nokta çocukların bakış açısını göz önünde bulundurarak, yaşına ve gelişim düzeylerine uygun stratejiler geliştirmektir. Özellikle küçük yaştaki çocuklar boşanma sürecinin nasıl olduğunu, neden yaşandığını ve ebeveynlerin ne hissettiklerini anlamakta zorlanacaklardır. Çünkü küçük yaştaki çocuklar olaylara kendi bakış açılarından bakarak olayların merkezi olarak kendilerini görürler. Bu nedenden ötürü küçük yaş çocukları kendilerini boşanmadan ötürü sorumlu tutabilir ve suçlayabilirler.

    Çoğu çocuk ailelerinin bir gün barışacağını düşünüp bunun için bazı şeyleri düzeltmeye çalışıp çözüm yolları bulmaya çalışırlar. Bazı çocuklar ise anne babalarının boşandığını diğer insanlara söylemekten çekinip bu durumu yalnızca kendilerinin yaşadıklarına inanabilirler. Yani çocukların boşanmaya dair düşünceleri çocuktan çocuğa göre değişiklik göstermektedir.

    Aileler ayrılık kararını vermeden önce bazı çocuklar boşanma ihtimalinden şüphe duyabilir, bazılarında ise bu karar şok edici bir etkiye sahip olabilir. Boşanma kararı çoğu çocuğu derinden etkiler fakat özellikle küçük çocuklar için bu karar daha çok incinmelerine sebep olmaktadır. Bu nedenle ailelerin bu süreçte çocuğun tepkilerini iyi gözlemleyip ona uygun şekilde davranmaları gerekmektedir.

    Çocuğa boşanma kararı açıklanırken ebeveynler çocuğa terk edilmediklerinin güvencesini vermeli ve iki ebeveyninde her zaman birlikte bir bağ içerisinde olacağı anlatılmalıdır. Anne ve baba bu konuşmayı birlikte yapmalıdır. Anne babanın ortak bir dil kullanmaları ve ortak bir tutum içerisinde olmaları çocuğun onlara duyduğu güvenin devamı için yardımcı olacaktır. Boşanma ile birlikte anne ve baba olma görevlerinin değişmediği ve bu kararın verilmesinin çocuk ile ilgisi olmadığı açıklanmalıdır.

    Ayrılık kararını çocuğa yaş durumuna en uygun cümlelerle anlatmak, her zaman onu seveceğinizi hissettirmek, görüşme düzeninin nasıl olacağına hep birlikte karar vermek çocuğa kendini daha iyi hissettirmesi açısından önemlidir. Ebeveynlerin bu dönemde kendi aralarındaki sorunları çocuğun önünde konuşmamaları için özen göstermeleri gereklidir.

    Ebeveynlerin dikkat etmesi gereken bir diğer önemli nokta ise, ailelerin boşanma konusunda diğer ebeveynleri suçlayıcı bir şekilde konuşmamalarıdır. Çocuğa her iki tarafında iyi bir ebeveyn olduğunu anlatmak ve boşanma kararının bir suçlusu olmadığını bilmesini sağlamaya çalışmak gerekir. Böylece çocuk için zaten duygusal anlamda zor olan bir süreç daha da zorlaşmamış olacaktır. Çocuğunuzun bu süreci en az hasar ile sağlıklı bir şekilde atlatmasını sağlamaya çalışmak gerekir.