Etiket: Aile

  • Ergen Terapisi

    Ergen Terapisi

    Ergenlik çocukluk ile yetişkinlik arasındaki bir geçiş dönemidir. Bu dönemde biyolojik değişimlerle beraber kişide psikolojik değişimler de görülmeye başlanmaktadır. Ergenlik dönemindeki en önemli değişimlerden biri ergenin kimlik arayışı içerisinde olmasıdır. Bu dönemde yaşadığı duyguların şiddetinde artma görülmeye başlanır ve duygu durumları hızlı bir şekilde değişir. Öncesine göre kıyasla daha fazla hayal kurmaya başlar. Ergenlikte arkadaşa verilen değer önem kazanmaktadır. Ergenin arkadaşlarıyla ilişkisi kurması sosyal gelişimi açısından gereklidir. Anne-babanın görüşlerini, fikirlerini kabul etmez, arkadaşlarının düşünceleri ve değerleri ergen için önem kazanmaya başlar. Bu sırada anne-baba ile birlikte vakit geçirmek yerine, içe dönebilir ve yalnız kalmayı tercih edebilir. Bağımsız davranmak ister. Bağımsızlığı için sergilediği davranışlar engellenirse anne-baba ile çatışma yaşayabilir. Bu dönemde gerginlik, huzursuzluk, karamsarlık gibi duygularını anlayacak, ergenin yaşadığı bu durumların bu döneme özgü ve kalıcı olmadığını anlatacak ve onu bu davranışlarından ötürü yargılamayacak bir anne-babaya ihtiyaç duyar.

    Ergenlik döneminde özellikle ergenin sosyal ilişkileri, ders ve başarı konularında motivasyon, aile içi ilişkiler ve ilişkilerde yaşanılan çatışmalar gibi konular ön plana çıkmaktadır. Lise son sınıfta okuyan gençler üzerinde yapılan araştırmada en çok aşağıdaki konularda anne-babaları ile çatışmaya girdikleri saptanmıştır:

    1. Anne babası tarafından eleştirilmek,

    2. Sağlık durumları ile çok ilgilenilmesi,

    3. Evde temizlik konusunda titiz davranılması,

    4. Bir konunun çok uzatılması,

    5. Aşırı şekilde nasihat edilmesi,

    6. Üstlerine çok düşülmesi,

    7. Anne-babanın onu anlamaması,

    8. Akşamları eve geç gelmeye izin verilmemesi,

    9. Evde azarlanması,

    10. Anne-babasının her şeyini öğrenmek istemesi,

    11. Anne-babası tarafından dağınık olduğunun söylenmesi,

    12. Okuldaki ders başarısının tenkit edilmesi

    13. Ailesinin ona baskı yapması

    14. Anne-babanın tartışması.

    Erikson’a göre çocukluk ve ergenliğin olumlu geçmesi, yetişkinliğe de yansıyacak ve bireyin sağlıklı bir yetişkin olarak yaşamasını sağlayacaktır.

    Ergenin terapideki en temel ihtiyacı güvende hissetmektir. Ergen ilk önce güven duygusunu hissetmelidir. Seanslarda güven, gizlilik, saygı kritik noktalardır. Psikoloğun yanında seans içerisinde anlaşıldığını hisseden birey kendisini ve yaşadığı durumları daha rahat açacaktır. Ergenin kendisinin de rızası alınarak, aile işbirliği ile süreç yürütülür. Ergene ve ailesine ilk olarak terapinin ne olduğu anlatılır. Terapist ile ergen arasında terapötik ilişki kurulabilmesi açısından gizlilik ilkesi hassas ve önemli bir noktadır.

    Ergenin kendi hayatının sorumluluğunu alması, kendi hayatı üzerine düşünüp karar verebilmesi ve bu kararı oluşturan unsurların neler olduğunu belirleyebilmek önemlidir. Terapide ergenin kendi yaşadığı problemlerini kendi başına çözme kapasitesine güven duyup bunu geliştirebilmesine yardımcı olunur. Ergenin hayatı ile ilgili istekleri, beklentileri ve hedeflenen değişim ne olduğu belirlenir ve gerçekçi bir zeminde süreç planlanır.

    Ergenlik dönemine özgü, normal gelişim dönemine özgü sorunlar aileleri endişelendirebilmektedir. Burada dikkat edilmesi gereken noktalardan biri yaşadığı durumun ergenin hayatındaki işlevselliğini etkileyip etkilemediği ve sıklığının artıp artmadığıdır. Hem ergenin kendi hayatını hem de aileyi etkileyen durumlar değerlendirilir. Kişinin ihtiyacı ve sorunun niteliğine göre sürecin ne kadar süreceği veya ne sıklıkta görüşüleceği değişebilmektedir.

    Ergenlik döneminde görülebilen problemler;

    • Kaygı Problemleri

    • Öfke Problemleri

    • İlişki Problemleri

    • Takıntılar (Obsesif- Kompulsif Bozukluk)

    • İletişim Problemleri

    • Aile İçi Çatışmalar / Problemler

    • Alkol / Madde Kullanımı

    • Duygu Durumundaki Değişimler

    • Akademik Başarısızlık

    • Sınav Kaygısı

    • Yeme Bozuklukları

  • Ergenlik Dönemindeki Çocuğuma Nasıl Sınır Koyabilirim?

    Ergenlik Dönemindeki Çocuğuma Nasıl Sınır Koyabilirim?

    Çocuklar küçük yaşlardan itibaren ebeveynlerinin rehberliğine ihtiyaç duyarlar çünkü kendileri için neyin yararlı ve önemli olduğunu bilemezler. Bu yüzden, ebeveynler çocuklarına hem erken çocukluk dönemlerinde hem de ergenlik döneminde rehberlik etmeli ve yaşadıkları ortamı sağlıklı bir kişilik gelişimi için güvenli hale getirmelidir. Bu yüzden, ebeveynler, bazı kural ve sınırlar koyarak ergenlik dönemindeki çocuklarını korumalı ve onları toplumun kurallarına uyumlu yetiştirmelidir.

    Eğer bir evde etkili bir disiplin sağlanamıyorsa bu aile üyeleri arasındaki ilişkilerden kaynaklanıyor olabilir. Anne ve babanın disiplin yöntemindeki tutarsız davranışları, ailenin ergen üzülmesin diye otorite figürü olmaktan çıkmaları gibi birçok faktör disiplin yöntemlerinin etkisinin azalmasına sebep olabilir. Fakat etkili bir disiplin yönteminden önce çocuğa koşulsuz sevgi ve kabul gösterilmesi gerekmektedir.

    Günümüzde yaygın olarak, ergenler serbest bırakıldığında ya da risk alıcı bazı davranışlar sergilediğinde, bu durum aile ve toplum tarafından“özgüveni yüksek birey” olarak tanımlanmalarına neden olabilir. Aynı zamanda, kural ve sınır koyan anne babaların da ergenlere daha az ilgi ve sevgi gösterdikleri düşünülür. Fakat düşünülenin aksine kural ve sınırlara sahip olan aileler ergenlik dönemindeki çocuklarının hayatını düzene koyarak çocuklarının kendilerini güvende hissettiği bir ortam yaratmış olurlar. Bu hususta dikkat edilmesi gereken nokta, sınırlar ve kurallar oluşturulurken ergenin de sürece dahil edilmesi gerektiğidir. Örneğin; akşam eve gelme saati kararlaştırılırken mutlaka ergenin de fikri alınmalı ve talepleri göz önünde bulundurulmalıdır. Böylece, sürece dahil olan ergen kurallara uyma konusunda daha istekli ve hassas davranacak ve bunun sonucunda herhangi bir aksilik ile karşılaşıldığında davranışının sorumluluğunu alacaktır.

    Ergenler, yetişkin olmaya çalıştıkları bu süreçte yaşamlarını sürdürdükleri çevrenin kurallarını bilmeye ihtiyaç duyarlar. Bu yüzden, ne yapıp ne yapamayacaklarını, neyi ne dereceye kadar yapıp yapamayacaklarını bilmek isterler. Çünkü sınırları belirlenmiş bir dünya özünde kendilerini daha da güvende hissettirir. Ebeveynleri tarafından ergenlere sınırlar konulması, anne ve babalarının gerektiğinde kendilerini koruyabilecek yetkinlikte olduğuna dair onlara mesajlar verir. Ergenler, içinde bulundukları dönem gereği bazen sınırları zorlayabilirler fakat kendilerini güvende hissetmek ve dünyayı anlamlandırabilmek için hayatlarında sınırlara da ihtiyaç duyarlar.

    Sınırlar konulurken anne ve babaların konulan kurallar ve sınırlar konusunda anlaşması ve tutarlı olması, sınır koymanın yanı sıra sınırların nasıl uygulanacağı konusunda dikkat edilmesi gereken diğer bir noktadır. Anne ve babalar istikrarsız davrandıklarında ergenler de istedikleri zaman ebeveynlerine ısrarcı davranarak istediklerinin olması konusunda zorlama yapabilirler. Evdeki kurallara uymakta zorluk çeken ergenler aynı davranışları ev dışındaki sosyal ortamlarda da devam ettirebilirler. Aynı zamanda çocuğa rehberlik eden anne ve baba figürleri istikrarsızlık sebebiyle güvenilirliklerini kaybedebilirler.

    Ergenlik döneminde en işlevsel sınır koyma yöntemlerinden biri ergenin yaptığı davranışın bedelini ödemesidir. Bedel ödeme, ergenlerin yaptıkları seçimlerin ya da davranışlarının sorumluluğunu almaları; bu davranış ve sorumlulukların iyi ya da kötü sonuçları ile yüzleşmelerine olanak tanınmış olmasıdır. Örneğin; ergen çocuğu olan bir aile düşünelim. Ergen birey eve en geç gelme saati 18.00’i erken buluyor ve bunun 19.00’a çıkarılmasını talep ediyor. Böyle bir dönemde ebeveynler ile bir aylık deneme süreci yapılabilir. Bu bir aylık süreçte ergen bireye akşam 19.00’da evde olabileceği, bunun bir deneme süreci olduğu ve saate uygun hareket edip etmemesine göre durumun tekrar değerlendirileceği bildirilir ve bu bir aylık süreçte ergenin eve gidiş geliş saatleri, bu durumun ergeni nasıl etkilediği gözlemlenir. Bir ayın sonunda da uygun koşullar tekrar değerlendirilebilir. Bu süreci değerlendirecek olursak; çocuk önce ailesine talebini bildirmiş, ailesi çocuğun talebinde ona bir seçim hakkı tanımıştır. Bu seçimin içeriği ergene iki şey sunmaktadır. Eğer ergen yeni belirlenen saate uygun hareket ederse, eve geliş saatini esnetme fırsatı olacaktır. Fakat bir aylık süreçte aksaklıklar yaşanırsa ve yeni belirlenen saatten daha geç bir saatte eve gelirse eve geliş saati aynı kalacaktır. Bu durumda ergen birey kendi seçimlerinin ve sorumluluğunun iyi ya da kötü bir şekilde bedelini ödemiş olacaktır.

    Diğer bir yöntem ise, ayrıcalıkların kaldırılmasıdır. Ayrıcalıkların kaldırılması, sınır koymanın daha zor olduğu ve uyarı ve bedel ödeme gibi yöntemlerin işe yaramadığı ailelerde kullanılabilir. Ayrıcalıkların kaldırılması yöntemi ergenin herhangi bir ayrıcalığından televizyon programı izleme, cep telefonu kullanma, bilgisayar oyunu, sinemaya gitme ve benzeri ayrıcalıklı bir aktivitesinden mahrum bırakılmasıdır. Ayrıcalıkların kaldırılmasındaki diğer önemli bir etken ise sürenin uzunluğudur. Sürenin çok uzun olması ergene bu yaptırıma neden maruz kaldığını unuttururken, sürenin çok kısa tutulması yaptırımı işe yaramaz bir hale getirebilir. Örneğin; ergene 1 gün boyunca cep telefonunu kullanmaması gibi bir sınırlama konabilir ya da bir akşam televizyon izlemesi sınırlanabilir. Fakat dikkat edilmesi gereken bir husus vardır ki senede bir gün ya da uzun aralıklı olan aktiviteler için (örn.: doğum günü kutlaması) sınırlama getirilmemelidir.

  • Çocuk İstismarı

    Çocuk İstismarı

    Gözler görmeye, kulaklar duymaya hazır mı acaba?

    Son 3 yılda 13 bin çocuğun istismar mağduru söylenmektedir. Acı ama gerçek. Dünyanın her köşesinde bazen gün yüzüne çıkan bazen de hiç bilmediğimiz olaylar yaşanmakta. Çocuk gelinler, küçük anneler, çocuk pornocuları ve maalesef daha birçokları.

    Üzülerek söylemekteyim ki sıkça duyduğumuz bir takım soruların cevaplarını ne kadar biliyoruz?

    Çocuk istismarı nedir?

    Cinsel istismar neye denir?

    Cinsel istismar içerisinde çocuk istismarını saptamak en zor olanıdır. Çünkü daha çocuktur ve belki de kendini ifade edemeyecek ya da ne olduğunu henüz kavrayamayacak kadar küçüktür. Saptanamamasının en kritik noktası ise; yetişkinler tarafından bildirilmemesi ve üzerinin örtülmesidir. Konuyla ilgili yetkilileri bilgilendirmek utanılacak bir durum değildir. Aksine ne kadar çok gün yüzüne çıkarsa o kadar farkındalık da artacaktır.

    Çeşitli cinsel istismar bulunmaktadır.

     Bunlar:

    1.      Seksi konuşma

    2.      Teşhir

    3.      Röntgencilik

    4.      Cinsel dokunma

    5.      Oral-genital seks

    6.      Interfemoral ilişki (korku ve acı duyulan cinsel ilişki)

    7.      Seksüel penetrasyon (objelerle, dijital, genital, anal)

    Aile içi ve aile dışı cinsel istismarlar bulunmaktadır. Aile içi cinsel istismar da ensest dediğimiz, evlada yönelik olan cinsel istismarlar ve diğer akrabalardan da kaynaklı istismarlardır. Üvey babalar ve birlikte yaşanan partnerlerde aile içi sayılırlar.

    Aile dışı cinsel istismarlar ise; aileyle hiç bağı olmayan bireyler tarafından yapılan istismarlardır.

    Geçmişten günümüze hep “aman sus, sen bilmezsin, sen küçüksün, karışma, konuşma” şeklinde bir çocuk yetiştirme şekli olduğundan çocuklar sorgulamıyor ve araştırmıyorlar. Her zaman itaat etmeye hazır söyleneni koşulsuz yapan bireyler haline gelebiliyorlar. Elbette ki her ailenin yetiştirme şekline göre bu değişkenlik gösterebilmektedir.

    Peki, çocuklarımıza neler öğretmek gerekir?

    ·         “Yalnız yerler güvenli değildir!

    ·         Tanımadığı kişilerden şeker, oyuncak, çikolata v.b. gibi şeyler almamalıdır!

    ·         Aileden izinsiz arabalara binmemelidir!

    ·         Yardım gerekiyorsa, üniformalı birinden yardım istemelidir!

    ·         Kendi adını, annesi ve babasının adını, telefon numarası ve ev adresini bilmelidir!

    ·         Su birikintisi, kuyu, nehir veya denize ailesi yanında olmadan girmemeli ve yaklaşmamalıdır!

    ·         İstemediği şeylere HAYIR diyebilmelidir!

    ·         Tedirginse oradan uzaklaşmalı ve bağırmalıdır!

    ·         Birinin dokunmasından rahatsızlık duyuyorsa HAYIR DOKUNMA diyebilmelidir!

    ·         Bir çocuğun sesi ALARMı olmalı, ÇIĞLIK ATMAyı öğrenmelidir!

    ·         Başkalarının söylediklerini ailesi ile paylaşması gerektiği öğretilmelidir!

    ·         Bir yere gitmeden önce ailesine sormalı, söylemelidir!

    ·         Büyük biri çocuktan yardım isterse ailesine danışmalıdır!”

    Çocuklar; güvende olmaya hakları olduğunu, bedenlerinin kendilerine ait olduğunu bilmelidirler. En önemlisi de bazı sırların hiçbir zaman saklanmaması gerektiğini onlara öğretin.

  • Çocuklarda Davranış Problemleri

    Çocuklarda Davranış Problemleri

    Ebeveynlerin en zorlandığı konuların başında çocuklarda ortaya çıkan davranış problemlerle başetme biçimleridir. Ebeveynler davranış problemleri karşısında nasıl tutum sergileyeceğini bilememektedir. Çoğunlukla davranış problemini bastırmak için fiziksel şiddete başvurmaktadır. Fiziksel şiddete maruz kalan çocuk başka davranış problemleri ortaya çıkararak işin içinden çıkılmaz bir kaosa doğru sürüklenmeye başlarlar.

    Davranış problem karşısında aile paniklemeden çıkış sebebini araştırmalıdır. bu davranış gelişimsel sürecin bir parçası mı yoksa tutumlardan kaynaklanan bir davranış şeklimi, çocuk bize bir şeyler mi anlatmak istiyor. Bunun iyi analiz edilmesi gerekmektedir. sebebbini anlamadığımız davranışa yaklaşımımız olumlu sonuç vermeyebilir.
    Ebeveynlerin bocaladığı noktalardan bir tanesi sert bir tutum mu sergileyeyim yoksa yumuşak bir tutum mu hangisi iyi sonuç verir diye denemeye başlarlar. Aslında hiçbirisi… Önemli olan dengeyi sağlamaktır. Bir nesneye fazla kuvvet uygularsanız yerinden fazla oynatırsınız. Eğer az kuvvet uygularsanız yerinden hiç oynatamazsınız. Gerektiği kadar kuvvet uyguladığımızda istediğimiz sonucu alabiliriz.
    Davranış problemini anlayıp analiz ettikten sonra çocuğun yaşına ve düzeyine göre ödül ceza yöntemleri kullanabiliriz. Çocuğun sevdiği şeylerin ve sevmediği şeylerin listesini yapmakla işe başlayabilirsiniz. Günlük veya haftalık bir çizelge yapabiliriz. Davranış problemi ortaya çıkmadığı gün veya saatler dilimine gülen yüz, çiçek v.s gibi sosyal ödüller verilebilinir. Gün içerisinde veya haftada belirli bir sayıya ulaştığında hazırlamış olduğumuz arzu listesindeki ödüllerden birine hak kazanmış olacaktır.

    Davranış problemi ortaya çıktığında aile abartılı tepki göstermemeli, ailenin tepkisini fark eden çocuk bunu aileye karşı kullanabilir. Aileler biz elimizden geleni yapıyoruz ama hiçbir değişiklik yok diye aceleci bir tavır sergileyebilirler.

    Davranış problemi Çocuğun mizacına ortaya çıkışından ne kadar süre sonra müdahale edildi. Ne şekilde müdahale edildi. Davranış problemlerinin sönme süresini belirleyen unsurlardandır.

    Uygulamaların her aşamasında çocuğa anlayabileceği bir şekilde sözel olarak aktarımda bulunulması gerekmektedir. Karşılaşacağı uygulamalar ve yaşayacağı süreci bilen çocuk uygulamalardan haberdar olduğu için bir sürpriz ile karşılaşmadığı için kendini güvende hisseder ve daha sonraki herhangi bir programa daha çabuk uyum sağlayıp kendi kendini kontrol etmeyi, kendi disiplinini geliştirmeye başlayabilir.
    Çocuklarda en çok görülen davranış problemleri aşağıdaki gibidir.
    -Yalan söyleme.
    -Alt ıslatma.
    -Parmak emme.
    -Tırnak yeme.
    -Uyku problemleri.
    -Aşırı inatçılık.
    -İçe kapanıklık.
    -Vurma.
    -Yeme Problemleri.
    -Okul uyum sorunları.
    -Küfür etme.
    -Kardeş kıskançlığı.
    Davranış problemlerinin sosyal boyutu da vardır. Bazı davranış problemleri sosyal çevreye de bağlıdır. Sosyal çevreye bağlı problemler ailelere daha korkutucu veya başedilmesi daha zormuş gibi gelse de aslında her davranış problemi gibi çözülemeyecek bir sorun değildir.

    Uç bir örnek olarak ” küfür etme” davranışını ele alırsak. Küfür Çocuğun sosyal çevreden veya ebeveynlerden öğrendiği bir davranış biçimi olabilir. Çocuk küfür ettiğinde aşırı bir tepki verir veya ilk etapta çocuğun söylediği yeni bir şey olduğu için gülücüklerle yada alkışlarla karşılarsa çocuk bu davranışı sürdürmeye devam eder. Baskıcı bir tutumda çocuk istediği olmadığı zaman aileye karşı kullanabileceği bir koz geçmiştir eline.Gülücükle karşılanan durumda ise çocuk sosyal ödülünü almak için küfür davranışına devam edecektir. sonraları bu davranış ailenin hoşuna gitmese de çocuk bu davranışı devam ettirebilir.

    Her davranış problemi karşısında ebeveynler sakin kalmayı başarabildiğinde çocukta sakin kalmayı öğrenmeye başlayacaktır. Ebeveynlerin tutumlarının değişmediği durumlarda çocuktan değişimi beklemek iğneyle kuyu kazmak gibidir. Biz değişelim ki çocuklarımızı değiştirebilelim.

  • Çocuğun ruhsal gelişiminde anne-baba tutumlarının etkisi

    Anne babaların ilk görevleri çocuğun bakımını sağlamak, onu korumaktır. Çocuk büyüdükçe ana-babaların işlevi çocuğun davranışı denetleme, yönlendirme, cesaretlendirme etrafında yoğunlaşır. Çocuğun gelişimi, sağlıklı bir insan olabilmesi için duygusal gereksinmelerinin de karşılanması çok önemlidir. Toplumsal gereksinmeler, duygusal gereksinmelerle sıkı sıkıya bağlıdır. Çocukların gerek yaşıtlarıyla gerekse aile içinde bireylerle iyi ilişkiler kurabilmeleri için fırsatların sağlanması ve bunların geliştirilmesi de ana babaların görevidir. Ana babaların işlevi çocuklarına en geniş anlamda bilgi sağlamayı ve beceri kazanmayı öğretmektir. Sonuç olarak denilebilir ki tüm bu gereksinmeleri yeterli olarak karşılanabilirse sağlıklı nesiller yetiştirmek mümkün olacaktır.

    İnsanın en önemli gelişim dönemleri sırasında birlikte olduğu ve sürekli etkileşim içerisinde bulunduğu anne ve babanın tutumlarının önemi kişiliğin sağlıklı oluşmasındaki önemi yadsınamaz. Anne-baba-çocuk ilişkisi, temelde anne ve babanın tutumuna bağlıdır. Tutum doğrudan gözlenebilen bir özellik değil, davranışa hazırlayıcı bir eğilimdir.

    Ancak ana babaların veya onların yerine geçen kişilerin çoğu kez açık olmayan, hatta kendilerinin bile farkında olmadıkları hatalı tutumlar sergiledikleri bilinmektedir. Bu hatalı tutumlar ve ortaya çıkardıkları sorunlar aşağıda özetlenmiştir.

    Aşırı Koruyucu Tutum:

    Koruma ve himaye etme normal bir annelik ve babalık davranışıdır. Ancak koruma ve kollama davranışının çocuğun kendini gerçekleştireceği faliyetleri engelleyecek şekilde yaygınlaştırmak aşırı koruyucu ebeveyn davranışı olarak değerlendirilmektedir. Bu tutumla çocuklara aile içinde devamlı korunmaya muhtaçmış gibi davranılır, ana-baba çok müdahelecidir, çocuğa kendi kararlarını vermesi için yeterli zemin hazırlanmaz. Adler’e göre aşırı korunup şımartılan çocukların hiçbir engelle karşılaşmalarına izin verilmemiş ve yetenekleri gereğince gelişmemiştir. Yetişkin yaşama yeterince hazırlık yapma olanağı bulamamıştır. Aile dışındaki kişilerle ilişki kurmazlar. Bu çocukların bir diğer özelliği de başkalarından çok kendilerini düşünmeleridir ve bu da sosyal duyguların gelişmediğinin belirtisidir. Çocuğa gösterilen sürekli koruyuculuk onun dünyayı düşman bir çevre olarak algılamasına, çocukta her zaman güçlüklerden korkma gibi bir duygu belirmesine, sadece hayatın olumlu yönleriyle karşılaşacak şekilde yetiştirildiğinden güçlükler karşısında beceriksiz tavırlar almasına, herhangi bir işi yalnız başına yapmaları gerektiğinde başarı gösterememelerine, günlük yaşamdaki değişikliklerden kaygı duyup, ilerideki yaşamda sürekli bir koruyucu aramalarına neden olur. Bu çocuklar yetişkin yaşama ulaştıklarında kendilerinin katkıları olmasa da toplumun kendisine bir yaşam sağlamakla yükümlü olduğuna inanırlar. Dolayısıyla toplumun vermediği hakları kendilerine tanımaya kalkışırlar, sonuçta pek çok hatalar ve başarısızlıklar yaşarlar.

    Aşırı Baskılı –Otoriter Tutum :

    Otoriter ana-babalık etme, çocuklarla tartışmadan, anlaşmadan, onların isteklerini hiçbir şekilde kabul etmeksizin ana babalar tarafından kararlaştırılan kural ve emirlerin çok sıkı uygulanmasıdır. Otoriter ailelerde iletişim boyutundaki davranışlara bakıldığında:

    İletişim konuları sınırlıdır, çocuk ebeveynin konuşmalarına katılmaz, babayla iletişimde çoğu kez anne tampon olur, sürpriz/kritik sorulara anne veya baba genellikle kaçamak cevap verir, çocuğun öğretmeni hakkında kötü söz söylemesine izin verilmez, çocuğun anne babaya kızmasına izin verilmez , çocuğa karşı ebeveyn tarafından sıcak hitaplar kullanılır ve fazla yakınlık gösterilirse çocuk haddini aşar veya zayıf karakterli olur diye düşünülür , kararların çocuk tarafından sorgulanmasına izin verilmez. Sosyal ilişkiler boyutunda ise çocuk ebeveynin uygun görmediği bir kimseyle arkadaşlık edemez, çocuk bu ilişkide ısrarcı olursa ceza uygulanır, hiçbir arkadaşının evine gidemez, fazla oyun ve spor çocuğun derslerindeki başarısını etkiler diye düşünür ve bu konuda kısıtlama getirir, çocuğun değil kendisinin uygun gördüğü mesleğe girmesine çalışır, çocuğun nerede olduğunu ve ne yaptığını bilmesi şarttır, çocuğun ne yediği ne kadar yediği ile yakından ilgilenir, çocuğa duygularını her zaman kontrol etmesini öğretir çocuğun ana-babanın bilmediği sırları olmamalıdır diye düşünür, çocuk ‘’ben’’ in uzantısıdır, ‘’ben’’i iyi yansıtmazsa beni karalar inancındadır. Fiziksel ceza en iyi disiplin şeklidir diye düşünür, çocuğa karşı sözel saldırganlığa sık sık ve en ufak bir istenmedik davranış karşısında başvurur, kullandığı ceza türlerinden birisi de sevgisini kısmaktır, en büyük suç büyüklere karşı gelme, onların ısrar ettikleri konuda onlara itaatsizlik diye düşünür azarlama ve negatif eleştirilerin çocuğu daha iyiye götürdüğüne inanır.

    Böyle bir ortamda yetişen çocukta ise otoriteye tam itaat, yabancı olan herşeye karşı güvensizlik, dünyayı ve hayatı tehtid edici olarak görme düşüncede katılık ( siyah-beyaz düşünce ), kudrete aşırı hayranlık ve zayıflığı aşırı hoş görme, kendi bastırılmış dürtülerini başkalarına yansıtma gibi otoriteryen kişilik yapısına uygun özellikler gelişir.

    Aşırı baskı ve sıkı disiplin anlayışıyla yetiştirilen çocuklarda genel olarak üç tür tepki görülür :

    1 . Çocuğun sinmesi , aşırı derecede uysal ve söz dinler görünmesi,

    2. Açıkça karşı koymak ve her türlü otoriteye başkaldırmak ,

    3. Baskı , korku ve tehtidin olduğu yerde tamamen sinmek, kendini rahat hissettiği, kendisine yumuşak ve ılımlı davrananların yanında başkaldırmak .

    Bunun yanında otoriter tutumun fazlaca uygulanmasının, çocukta dışsal denetim odağına neden olarak aşağılık duygusunu arttırdığını, zengin bir toplumsal ilginin gelişmesini engellediğini, çocukta bağımsızca bir girişimde bulunmada kendisine güven duymama hissine sebep olduğu ve bu yüzden olumsuz benlik kavramına yol açtığı bilinmektedir (Maccoby-Martin 1983)

    İhmal Eden Ana –Baba Tutumu :

    İhmal, ana-babanın çocuğa bakma ve koruma yükümlülüklerini gereğince yerine getirmemeleri biçiminde tanımlanabilir. Zuravin ve Grief (1989), geniş ve dar anlamda, aile davranışını içine alacak şekilde ihmal tiplerini sıralamışlardır. Bunlar çocuğun sağlığına önem vermemek, 7 günlük bakımını reddetmek veya geciktirmek, yol göstermemek, terk etmek, uygun bir ev ortamı sağlamamak, evdeki risklerden ve hastalıklardan korumamak, beslenmesine dikkat etmemek, eğitimine önem vermemek, sorun davranışlar gösterdiğinde aldırmamak, duygusal açıdan çocuğun istendiğini, sevildiğini hissettirmemek, bir anlamda onu reddetmek şeklindedir. İhmalin dolaylı ve dolaysız belirtilerinden söz edilebilir. Dolaysız belirtiler pislik ve bakımsızlık şeklinde kendini gösterebilir. Dolaylı belirtiler ise büyüme geriliği. sık hasta olma, beslenme bozukluğu şeklinde ortaya çıkar. Buna fiziksel ve zihinsel gelişme geriliği de eşlki edebilir. Alen ve Oliver ihmal edilen çocukların dil gelişiminin geri kaldığını bulmuşlar, ihmalin dil gelişiminde çevreye güvensizlikten daha çok rol oynadığı üzerinde durmuşlardır. İhmal edilen çocuklarda alkol ve madde bağımlılığı, agresyon, kendine saygı ve kendini denetim azlığı, kabul edilmez sosyal davranışlarda bulunma yüksek oranlarda gözlenir.

    Aşırı Hoşgörülü Tutum :

    Ana-baba çocuğun isteklerini hiçbir denetim ve sınırlama getirmeksizin daima kabul ederler.

    Baumrind’in bir çalışmasında bu tutumda ebeveynlerin çocuklarının cinsel ve saldırgan dürtülerini de içeren tüm dürtülerine karşı kabul edici ve toleranslı davrandıkları, daha az ceza uyguladıkları, otoritelerini kullanmaları gerektiğinde dahi bundan kaçındıkları, yaşına uygun görevleri konusunda bile çok az istekte bulundukları, çocuklarına bütün durumlarda kendi davranışlarını ayarlama ve kendi kararlarını almada izin verdikleri bulunmuştur. Bu tutumun sürekliliği, çocuğun gereğinde duygu, istek ve dürtülerini denetleyebilme yeteneğinin gelişimini olumsuz etkiler, agresif davranışların artmasına neden olur.

    İkili Çıkmaz:

    Bateson ve ark. İlk kez 1956’da tanımladıkları hatalı ana-baba tutumudur. Burada, ana-babanın aynı anda iki veya daha çok , birbirleriyle çatışan va uyuşmayan mesajlar vermesi ve çocuktan da bu mesajlar doğrultusunda hareket etmesinin beklenmesidir.

    Demokratik Tutum:

    Bu tutuma sahip ana-babalar çocuklarını ayrı bir kişi olarak kbul edip değer vermekte ve bağımsız bir kişilik geliştirmelerini teşvik etmektedirler . hem çocuğun hem de ebeveynin doğruları tanınmaktadır . Bu ailede iletişim konusunda sınır yoktur , çocuk ebeveyninin konuşması sırasında kendi fikrini söyleyebilir , çocuk düşüncelerini evde ebeveynini baskı korkusu olmadan rahatça açabilir , çocuk cinsellikle ilgili, tanrı ile ilgili sorularını , ülke ve okuldaki düzen ile ilgili eleştirilerini evde dile getirebilir . Anne baba çocuğun görüşlerine saygı duyar , onu görüşlerini ifade etmek için teşvik eder , aile için planlar yaparken genellikle çocukların tercihini öğrenir ve bunu göz önünde tutar , çocuk arkadaşlarını kendisi seçer , ebeveynce uygun olmayan bir ilişki söz konusu olduğunda çocukla konuşulur , uygun görülmeyen bir ilişkide çocuk ısrarcı olursa bu ısrarın nedenleri birlikte araştırılır , ebeveyn çocuğun arkadaşlarını tanımaya çalışır , çocuk ve arkadaşlarıyla birlikte faliyette bulunur . çocuk çalışma ve oyun temposunu kendisi belirler . Aile çocuğun kendi eğitimi ile ilgili girişimlerini destekler çocuğa görevler ve aile sorumlulukları verir, başı derde girdiğinde sorunu , yapabildiğince kendisinin çözmesini bekler , meraklı olması , araştırması , soru sorması için teşvik eder , başına gelebilecek kötü şeyler için çocuğu uyararak kontrol eder , çocuk kendisine yakışan konusunda kendisi karar verir, çocuğun birçok kararı kendisinin vermesine izin verir , çocuğun denediği ya da başardığı şeyler için onu taktir ettiğini bilmesini sağlar , iyi olduğu zaman çocuğu ödüllendirmenin , kötü olduğu zaman onu cezalandırmaktan daha iyi olduğunu bilir.

    Hatalı Ana –Baba Tutumlarının Nedenleri :

    Evlilikte Anlaşma:

    Yapılan araştırmalar ;karı-koca ilişkisinin doyuruculuğu ve eşlerin kendi yaşamlarından memnun olup olmamalarının , çocuklarından beklentilerini ve çocuğa dönük davranışlarını etkilediğini göstermektedir Evliliklerinden mutlu olan annelerin , mutsuz olanlara kıyasla çocukları ile daha çok konuştukları , onlara daha aydınlatıcı ve olumlu yanıtlar verdikleri , çocuklarına daha az karıştıkları görülmüştür . Eşler arasında anlaşmazlık varsa bu birlikteliğin ürünü olan çocuğa da olumsuz duyguların beslenmesi olasıdır . Bazen ilişkileri düzene sokmak amacıyla dünyaya getirilen çocuk bunu başaramamışsa düşmanca duygulara hedef olabilir . Çocuğunu reddeden mutsuz anneye sahip bir çocuk en azından ihmal ediliyor demektir . Ayrıca yaşamlarında eşleri çok az yer alan anneler , kocası ile özlediği ilişkiyi çocuğu ile giderme yoluna giderek aşırı koruyucu bir tutum içine girebilirler .

    Anne –Babanın Geçmiş Deneyimleri :

    Çocukluğunda karşılıklı saygı ve sevgi ortamında yetişen ebeveyn bu özellikleri öğrenerek gelecek hayatına taşır .Ana babalar kendi çocukluğunda edindiği tutum,inanç, duygy ve davranışları ,kendi çocuğu ile olan ilişkisine taşır . Bu tutum ve inançlar her ana-babanın kendi çocukluğundaki gelişiminin , aile yapısının , ailesinde nasıl geliştiğinin ve gelişirken kendi uyumsuzluklarının nasıl yorumlandığının sonucudur .

    Steele çalışmasında kendi beklentileri doğrultusunda davranmayan çocuğunu , her davranışında cezalandıran , tutarsız davranışlar gösteren anneleri incelemişler ve bu annelerin çoğunun kendi anneleri tarafından da aynı şekilde muamele gördüklerini dolayısı ile kendine saygısı düşük , hayal kırıklığına uğramış , kızgın bir kişilik geliştirdiklerini bulmuşlardır . Anne geçmişteki olumsuz deneyimlerini hatırlamasa bile , bu deneyimler bilinç altına işleyerek onun bugünkü davranışlarına etkili olabilmektedir . Sevgi ve sıcaklıktan yoksun ailelerde büyüyen bazı anneler ise kendi çocukluklarında yoksun oldukları sevgiyi çocuklarına verirlerken aşırı şekilde davranabilmektedirler .

    Çocuğun Özellikleri :

    Anne babanın nasıl bir çocuk istediklerini konusunda daha doğumdan önce hayali bir çocuk kavramı oluşur . Dünyaya gelen çocuk beklentilere uygun olmadığı taktirde reddetme davranışı gelişebilir . prematüre doğanlar , hasta ve sakat olanlar bu gruba öncelikle girerler . Ayrıca çocuklarının sayı , cinsiyet ve kişilik özelliklerinden memnun olan anne baba daha uygun tavırlar içinde olabilirler . Çocuğun olumlu veya olumsuz davranışlarının annenin tepkilerinde önemli rolü vardır . Her konuda olumsuz davranan , reddeden , ağlayan çocuğun özellikleri bireysel özelliklerinden kaynaklanabilir . Ancak bu durumda annenin olumsuz davranışı çocuğun olumsuz davranışlarını artırır.

    Ayrıca annelerin ilk çocuklarının ölümü , uzun zaman hiç çocuklarının olmaması , çok güç bir doğum , çok güç bir hamilelikten sonra çocuğa sahip olma aşırı hoş görülü ya da koruyucu tutum geliştirlmesine de neden olabilir .

    Dış ve İç Stres Faktörleri :

    Ekonomik yetersizlik, yoksulluk , işsizlik , borçlanma , iyi beslenememe , yetersiz ev koşulları,

    anne babanın sosyal çevreden kopmuş olmaları , erken ana babalık ve duygusal olarak yetişkinliğe ulaşmamış olmak , çiftlerden birinin alkol veya uyuşturucu bağımlısı olması , hapse girmesi , aile fertlerinden birisinin kronik rahatsızlığı veya ölümü aile içinde kriz yaratarak anne babayı aşırı duyarlı hale getirip , dayanıklılığını azaltırlar .

    Toplumun Kültürel Değerleri :

    Çeşitli toplumlarda farklı inanışlar yüzyıllardır ana babanın çocuklarına olan tutumlarını etkilemiştir . Bu açıdan bakıldığında Türkiye’de ataerkil , geniş ve geleneksel aile yapısı yaygındır . Baba diğer aile üyelerini idaresi altına alan ailenin başıdır , ve anne gereğinden fazla koruyucudur . Bu şartlarda erkeğin karar alması yaygındır . Erkek dış dünya ile ilgili iken kadının yeri ev , çocuk bakımı , eve ait işlerdir .Türkiye’de disiplinin yaygın anlamı utandırma iz bırakma , çocuktan doğa üstü olmasını bekleme , dövmedir . Tükiye’de yapılan çalışmalar özellikle geleneksel aile yapılarında fiziksel cezalandırma yöntemlerinin sıklıkla uygulandığını ve bunun toplumun büyük kısmı tarafından geleneksel olarak getirildiğini göstermektedir . fakat diğer taraftan Türk ailesi genellikle çocuğa karşı sıcak ve sevecendir , sevgi ve kontrol birliktedir. Ayrıca son yapılan çeşitli çalışmalarda alt , orta ve üst sınıf ebeveynler arasında fiziksel cezadan kaçınma ve disipline bakışta demokratik eşitlikçi olmaya eğilimin arttığı bulunmuştur .

    Ana-Baba Tutumları ve Çocuğun Ruhsal Sorunları Arasındaki İlişki :

    Model alma gibi öğrenme teorileri davranım bozukluğunun gelişimini ve temelini açıklamada önemli bir ilgi görmüştür . Saldırgan çocukların ana babalarının da saldırgan olduğunun bulunmasıyla bu hipotez kuvvetlenmiştir. Bandura ve Walters antisosyal ergenlerin ailelerinin normal grup ergenlerin ailelerine göre daha çok fiziksel cezayı kullandıklarını ve saldırgan davranışlara daha çok meyilli olduklarını bulmuşlardır . Saldırgan ve antisosyal davranış gösteren ergenlerin kendileri gibi saldırgan ve suçlu kardeşleri ve babaları olduğu saptanmıştır .davranım bozukluğu olan çocukların evlerinde yapılan doğal gözlemlerde bu çocukların ana –babalaının açıklamasız ve belirsiz istemleri tehtitkar ve sinirli bir tavırla ifade ettikleri ve bunun son derece fazla olduğu görülmüştür .davranışlarında tutarlılık da yoktur ayrıca çocukların agresif ve uygunsuz davranışlarına genelde izin verdikleri görülür .Bu ebeveynler normal gruplardan çok daha fazla eleştirici ve negatiftirler .Araştırmaların büyük bir kısmı güç kullanma ve cezalandırıcı ebeveyn tutumu ile çocukta ortalamanın üzerinde bir saldırganlık arasındaki ilişkiye dikkat çekmektedir .Anne babanın hem kendi içlerinde hem de biribirleri arasındaki tutarsızlıkları çocukların sınırlarını tanımamalarına olur . Bu tutarsızlık çocuğun davranışlarına da yansıyarak değer yargılarının sağlıklı oluşumunu güçleştirir.

    Depresif çocukların ailelerinde ise ebeveyn-çocuk çatışması , aile içi çatışma , evliliğe ait çatışma vardır . Depresif çocukları anneleri , çocukları ile ilgili düşük etkileşimleri olduğunu belirtmektedirler . Bu çocukların ebeveynleri dominant ve kontrol edicidirler ve çocuklarına alınan kararlarda daha az söz verirler . Çocuklarına karşı eleştirel ve negatif tarzda bir iletişimde bulunurlar . Depresif çocukların ana-babalarının çocuklarını daha az ödüllendirdiği daha fazla cezalandırdığı ve çocuklarının başarıları için daha yüksek standartlar koydukları belirtilmiştir . Ayrıca depresif ebevynlerin çocukların duygusal ve fiziksel ihtiyaçlarına daha az dikkatli ,daha negatif duygulu oldukları , çocukları ile daha az aktivitede bulundukları , çocuklarıyla iletişimde güçlük çektikleri ve bunların etkisiyle çocuklarında da depresyon görülme riskinin daha yüksek olduğu bulunmuştur .İntihar eğilimli hemen hemen tüm gençlerde ailede problem olduğu bulunmuştur. Bütün araştırmalar intihar düşüncesi ve girişimi , gerek intiharla ölüm olaylarında en önemli anahtarı en önemli suçluyu aile olarak işaretlemektedirler. Bu gençlerin aileleriyle ilgili olarak üç tutum üzerinde özellikle durulmaktadır .

    Ailede ilişki yokluğu: Bu aile içinde izolasyon, aile bireylerinin birbirleriyle ilişkilerinin kopukluğu veya hiç yokluğu anlamına gelir. Böyle bir ailede yetişen çocuk büyük bir olasılıkla utangaçtır, içine kapanıktır, yalnızdır sonuç olarak da tpoluma uyumsuzdur .

    Ailede olumsuz ilişkiler :Ana baba arasında uzun süreli vurucu kırıcı tahrip edici ilişkilre söz konusudur. Ailede sürekli dayak, dövme, dövüşme, temel eğitim ve iletişim aracıdır. Alkolizm sıktır. Böyle ailelerde yetişen çocuklarda depresyon ve kendine dönen bir saldırganlıkla intihar çok sıktır .

    Ailede krizler: Bazı ailelerde gençlerden yeteneklerinin ve zekalarının üzerinde başarı beklenmesi ve bu gerçekleşmeyince anne baba sevgisinin kaybedildiği korkusu genci intihara itebilir.

    Ana-baba tutumları ile ruhsal sorunlar arasındaki ilişkilerle ilgili bir başka çalışma demokratik-otoriter ve ilgisiz olarak algılanan ana-baba tutumlarının çocuğun kaygı düzeyi ile ilgisinin araştırılmasıdır. Araştırma sonuçlarına göre demokratik ana-baba tutumu i hem durumluk hem de sürekli kaygı durumu arasında olumsuz bir ilişki varken, ilgisiz ana –baba tutumları ile olumlu yönde ilişki vardır. Ayrıca aşırı destek gören bireylerde nevrotik savunma mekanizmalarının daha çok kullanıldığı belirtilmiştir.

    Hatalı ana baba tutumları gencin kendinin ,ailesinin, yakın çevrenin, giderek toplumun ondan beklediklerine tümüyle ters düşen, herkesin kendisine yönelik umutlarını boşa çıkaran karanlık bir geleceğe yönelmesine yani ters kimlik geliştirmesine neden olabilir.

    Ergenlik dönemi yaşanırken bütün gençler temelde şu savaşımı vermektedirler: Kişiliğindeki güçlü ya da sağlıklı yanları ön plana kendisini olabilecek en olumlu biçimde var etmek ve toplum tarafından da öyle tanınmak. Gencin geleceği konusunda büyüklerin fazlasıyla kaygılı ve kuşkulu oldukları bir ev ortamında, gencin de kendi geleceği ve kim olacağı konusunda kuşkuya kapılması beklenir bir şeydir. Böyle ailelerde gence yerli yersiz yöneltilen sert ve giderek acımasız uyarılarsa çok zaman ters teper. Hastalıklı ölçüde hırslı ebeveynlerin gencin önüne koydukları hedeflerin onun gözünde ulaşılmaz olması durumunda da, ayrıca aile içinde tanınmanın, farkedilmenin, özel bir yer edinmenin tek yolunun ters kimlik edinmekten geçiyormuş gibi görünmesi durumunda da böyle bir seçim gündeme gelebilir.

  • Aile İçi Şiddet

    Aile İçi Şiddet

    Şiddet özellikle de aile içi şiddet önemli bir toplumsal problem olarak karşımıza çıkmaktadır. Yılda 1,6 milyondan fazla insan şiddet yüzünden hayatını kaybetmektedir (World Health Organization [WHO], 2002).

    Kişilerin beslenme ve bakım gereksinimlerini karşılayan, güven duygusu veren, beden ve akıl sağlığını koruyan ve geliştiren bir birim olması gereken aile, çoğu kez, her çeşit şiddetin beslendiği ve uygulandığı tek odak olmaktadır (Ünal, G. (2005). Türkiye genelinde ailelerin %85’ inde fiziksel veya sözel şiddetin yaşandığı saptanmıştır (Akın, 2013).

    Aile içi şiddet, aile bireylerinden biri tarafından bulunduğu ailedeki bir başka üyenin hayatını, fiziksel ve psikolojik, sağlığını, bağımsızlığını tehlikeye sokan kişiliğine ve kişilik gelişimine büyük boyutlarda hasar veren eylem veya ihmaldir (Türk Tabipler Birliği, 2004).

    Aile içerisinde şiddet davranışı genelde 5 alt grupta değerlendirilir (Arın, 1996).

    Fiziksel Şiddet.

    Fiziksel şiddet kaba kuvvetin korkutma, sindirme veya ceza amaçlı kullanılmasıdır. Örneğin annenin çocuğuna tokat atması, kulağını çekmesi, eşlerin birbirine vurması, tekme atması fiziksel şiddet kapsamındadır (Uçar, 2003).

    Cinsel Şiddet.

    Cinsel şiddet, cinselliğin bir tehdit, sindirme, kontrol etme amacıyla kullanılmasıdır (Artuk, 2002). Kişinin eşi istemediği halde eşini birlikte olmaya zorlaması, eşinin cinsel bölgelerine zarar vermesi, eşini yabancılar ile ilişkiye zorlanması, kişinin isteği dışında biriyle evlendirilmesi cinsel şiddete örnek gösterilebilir (Öztan, 2004).

    Ekonomik Şiddet.

    Ailede sahip olunan ekonomik kaynakların veya paranın, kişi üzerinde korkutma, tehdit veya yaptırım aracı olarak bilinçli bir şekilde kullanılmasıdır. Ekonomik şiddete kadının çalışmasına ya da iş hayatında gelişmesine engel olmak, para vermemek veya kısıtlı para vermek, ailenin gelir ve gideri konusunda bilgi vermemek, ekonomik bir konuda eşin fikrini almamak, çalışmayı reddedip eşinin parasını harcamak gösterilebilir (Mutlu, 2006).

    Sözel Şiddet.

    Muhataba karşı kullanılan kelimeler, seslenme biçimi, ses tonu kişiyi korkutma, sindirme, cezalandırma ve kontrol etme amacıyla kullanılıyorsa burada sözel şiddetten bahsedilebilir. Sözel şiddetin ana örnekleri hakaret etmek, aşağılamak, tehdit etmek, başkalarıyla kıyaslamak, küçük düşürmektir (Mutlu, 2006).

    Psikolojik Şiddet.

    Psikolojik şiddet, duyguların ve duygusal ihtiyaçlarının, karşı tarafa baskı uygulayabilmek amacıyla istismar edilmesi, bir yaptırım ve tehdit amacıyla kullanılmasıdır. Eşini eve kapatmak, insanlarla görüşmelerini engellemek, giyeceği kıyafetleri konusunda baskı yapmak, eşini örtünmeye zorlamak psikolojik şiddet örneğidir (Uçar, 2003).

    Bu anlamda şiddet fiziksel, cinsel, sözel ve psikolojik unsurlar içerdiğinden, aile içi şiddet denildiğinde sadece fiziksel şiddetin düşünülmemesi gerekir. Aile bireylerinin birbirine bağırması, hakaret etmesi, baskı kurması halinde de ortada bir şiddetin olduğunun bilinmesi gerekir (Akın, 2013).

    Aileler içerisinde kullanılan şiddet türlerinden bağırma ve azarlama ebeveynler ve çocuklar arasında en çok kullanılan şiddet biçimi olduğu ortaya çıkmıştır. Çocuklara yönelik şiddet türleri arasında baskıcı ve sözel şiddet türleri (harçlık kesme, ev hapsi, televizyon yasaklama, dayak, bağırmak gibi) öne çıktığı görülmektedir. Eşler arasında en yaygın olan şiddet türü ise yüksek sesle bağırmak şeklinde belirtilmiştir (Rıttersberger, 1997; akt.Ünal, 2005).

    Kadına Yönelik Şiddet

    Kadın şiddete maruz kaldığı ilk zamanlarda şaşırır, şoka girer ve yaşadığı bu şiddetin varlığını kabul edemez. Bu olanları aniden gelen geçici bir öfkenin sonucu olarak görür ve şiddetin devam edeceğini düşünmez. Şiddeti açıklamayı ya da yardım istemeyi yaşadığı şiddet sürekli bir hal aldığında kabul eder (Karaduman, Uyanık ve Karakaya, 1993).

    Kadının şiddeti tanımadaki engelleri şu şekildedir: şiddetin sıradanlaşması, şiddete sessiz kalınması, hep yakın bir zamanda şiddetin son bulacağı beklentisi, benim nasılsa bu şiddeti durdurmaya gücüm yetmez düşüncesi, çaresizlik duygusu (Karaduman, Uyanık ve Karakaya, 1993).

    Şiddete maruz kalan kadın bu olaydan sonra şiddeti yabancılardan gizler. Kadında şiddet görmekten dolayı oluşan utanç duygusu ya da daha fazla şiddet görebileceği korkusu olayı gizlemenin önemli nedenleri arasındadır (Arat, 1995).

    Şiddetin sürekli bir hale gelmesi ile birlikte, aile içerisinde şiddete uğrayan kadınlar, bu olay karşısında çözümsüz kalmakta, şiddetten utanmakta, psikolojik ve fiziki olarak ağır bir şekilde yıpranmakta ve bu şiddetin izlerini hayatları boyunca taşımaktadırlar (Başaran, 2002).

    Aile içi şiddetin meydana gelme sebebi büyük ölçüde bir güç ilişkisi etrafında oluşan genel toplumsal şiddettir. Örneğin Türkiye’de kadına uygulanan şiddetin sebebi olarak kadınların uygunsuz davranışları gösterilmektedir. Erkekler eşlerinden kendilerine karşı saygılı davranılması gibi bir beklenti içerisindedirler ve saygısızlıkla karşılaştıklarında şiddetin meşru olduğunu düşünmektedirler (Başaran 2002).

    Bireyin davranışlarından bağımsız olarak maruz kaldığı şiddet, çocukluk yaşantılarıyla bağdaştırılabilir. Giyim tarzından, yaptığı yemeğin lezzetine kadar her türlü olayın kadına yönelik şiddete sebep olduğu gösterilebilir. Mağdur bu gibi olaylarda başına gelenleri çocukluğu ve ebeveynlerinin tepkileri ile özdeşleştirir. Şiddete uğrayan birey, kendisini yaptığı kötü bir davranış sebebiyle aile tarafından cezalandırılan çocuk gibi hisseder (Ulutaşdemir, 2002; Vahip, 2002; Günay, Çınar ve Keskin 1999).

    Çocuğa Yönelik Şiddet

    Aile içindeki şiddete görsel ya da işitsel olarak maruz kalan çocuklara sessiz, unutulmuş ya da görünmez kurbanlar adı verilmektedir. Bu çocuklar duygusal kötüye kullanılma kategorisine alınmaktadır. Doğrudan şiddete maruz kalmasalar da bu çocuklar diğer kötüye kullanılmış ya da ihmal edilmiş çocuklarla aynı belirtiyi göstermektedir (Edleson 1999).

    Ebeveynler arasındaki şiddete herhangi bir şekilde tanık olan çocuklar direkt olarak şiddete maruz kalmasa bile saldırganlıklarında artma uyku, yemek yeme ve kilo ile ilgili sorunlarda dahil olmak üzere çok sayıda sağlık ve davranış sorunları olabilir (Türkbay ve Söhmen 1999).

    Çocukta şiddet davranışlarının ilk belirtileri umursamazlık şeklinde kendini göstermektedir (Dixone ve Browne 2003). Çocuk arkadaşlarına, kardeşine, hayvanlara karşı zalimce davranır fakat sonuçlarından dolayı acı çekmez. Zaman geçtikçe çocuk kendini diğer arkadaşlarında uzaklaştırır ve sosyal ilişkilerini sınırlandırır (Risetock 1995; akt. Ünal 2005).

    Çocuğun aile içindeki şiddetten etkilenmesi annenin dövülmesi bittikten sonrada devam etmektedir. Bu çocuklar yardıma muhtaç olan, yaralanmış bir anneyle baş başa kalıp onun bakımıyla ilgilenmek zorunda kalmıştır. Annesine yardımcı olamayan çocuk yetersizlik, acizlik duygularına kapılmaktadır. Bu olay sadece bir fiziki bakım üstlenme durumu ya da şiddet gören annenin yeterli annelik yeteneklerini ve sorumluluklarını kaybetmesinden dolayı ihmale uğrama ile de sınırlı değildir (Bayındır 2010).

    İçselleştirilen öfke, korku ve çökkünlük duyguları kişinin tutum ve davranışlarını yaşam boyu etkilemektedir. Şiddet ve ihmal sonucu oluşan gelişimsel yapı çoğu kez yine çeşitli biçimleriyle şiddeti doğuran bir saldırganlık kaynağıdır (Vahip, 2002).

    Çocuk şiddet gördüğü aile ortamındaki çökkünlük duygularını içselleştirmektedir. Duygusal olarak çökmüş bir anneden psikolojik olarak ayrılmak ve bireyleşmek çocuk için iki ayrı zorluk taşır. Birincisi anne faktörünü yeterli ölçüde tam olarak doyamayan çocuk tam olarak ne istediğini bilemeden anneye daha bağlanır. İkincisi duygusal olarak çökmüş bir anneyi kendi haline bırakıp da kendi yoluna gidemez, bundan suçluluk duyar (Bayındır 2010, Özmen 2004).

    Şiddet sorununun can alıcı noktalarından biri kuşaktan kuşağa aktarılma özelliğidir. Aile içinde şiddete maruz kalan çocukların çoğu büyüdüklerinde şiddet uygulayan eşlere ya da anne babalara dönüşmeseler de, şiddet uygulayan yetişkinlerinin büyük bölümü çocuklukta aile içi şiddete maruz kalmıştır (Kaufman ve Zigler, 1987).

    Aile içinde erkek çocuk öğrendiği şiddeti ileride eşine ya da çocuklarına uygulayabilmekte kız çocuk ise baba evinde gördüğü ve içselleştirdiği şiddeti eşi ile yaşadığında olağan karşılamaktadır. Aile içinde şiddet ortamında yaşayan kız çocuk için şiddet olgusu katlanılması gereken cinsiyet rolünün bir parçası olarak kabul edilmektedir (Karaduman Uyanık ve Karakaya, 1993).

    Çocuğa uygulanan şiddetin sebebinin genellikle çocuğun davranışı olduğu belirtmekte, söz dinlememe, yaramazlık, saygısızlık, çocuğun yüksek istekleri adı altında şiddete bahane yaratılmaktadır. (Taner ve Gökler 2004).Ailede ilgisizlik, sevgisizlik, iletişim kopukluğu gibi nedenler ve anne babanın depresyonda olması ya da mental rahatsızlıklar da çocuk şiddeti için risk oluşturmaktadır (Şahin ve Beyazova, 2001).

    Aile içerisinde yaşanan şiddet depresyon, insan ilişkilerinde başarısızlık, uyku, yemek problemleri gibi sorunlara neden olmaktadır. Büyüdüğü evde şiddete doğrudan ya da dolaylı yoldan maruz kalan çocuk yakın arkadaşlık ilişkileri kuramamakta, saldırgan davranmakta, özsaygısını kaybetmekte, fiziksel ve psikolojik açıdan yıpranmaktadır (Demir Akça, Akça ve Sönmez, 2016).

    Şiddetin önlenmesi toplumların böyle bir sorunun varlığını ve bu sorunun şiddet mağdurları üzerindeki etkisinden haberdar olması ile başlar. Aile içi şiddetin varlığını ve bunun aile için oluşturduğu riskleri kabul etmek, şiddet karşısında sağlıklı bir yardım sisteminin oluşturulabilmesi için vazgeçilmezdir (Aktaş, 2007).

  • Boşanma Sürecinde Çocukların Yaşadıkları

    Boşanma Sürecinde Çocukların Yaşadıkları

    Boşanma çocukların başına gelebilecek sarsıcı olaylardan birisidir. Onların gelişimini etkileyebilecek bir sürü değişiklik anlamına gelmektedir.

    Ebeveynler içerisinde geçen kavgaların farkında olabilirler ama bunu boşanma kararı uygulanana kadar kabul etmeyebilirler.

    Boşanma sebebi boşanma şeklide çocukların etkilenmesini artıracak unsurlardandır.

    Uzlaşmalı boşanan ebeveyn çocuklarının yaşayacağı süreç ile fiziksel şiddetin veya boşanma sürecinde yaşanacak tartışmaların eksik olmadığı bir ailenin çocuklarının yaşayacakları arasında farklılık gözlenebilir.

    Boşanma sürecinde ebeveynler sükûnetlerini korumalı çocuğun hayatında, yaşam standartlarında ne gibi değişiklik olacağı konusunda çocuğu bilgilendirmelidir.

    Çok büyük değişiklikler olacaksa bunlar kademeli yapılmalı öncelikle çocuğun yeni sürece alışması beklenmelidir.

    Her değişiklik için uyum süreci gerekmektedir. Köklü değişikliklerin hepsine birden alışması çok zor olabilir.

    Ebeveynler kendi büyüklerini(aile) bilgilendirmeli çocuklarla ilgili kararları paylaşmalıdır. Aile büyükleri bu sürece çok dahil edilmemeli. Büyüklerin işin içine girmesi olumsuz gelişmelere neden olabilir.

    Aile büyüklerini çocuklar için iş birliğine açık hale getirilmelidir.

    Boşanma sürecinden sonra eş olunmayabilir ama anne baba olunmaya devam edileceği için çocuk her iki ebeveynle de görüşmeye devam etmelidir. Boşanmanın çocuklar için zor olduğu kadar eşler içinde zorlu bir süreç olabileceği unutulmamalı. Depresyon öfke nöbetleri ortaya çıkarabilir. Bunlar bahşedilemeyecek derecede yüksek olduğunda mutlaka psikolojik destek alınmalıdır.

    Eşlerin psikolojik sorunlar yaşadığı sürede çocuklarında etkilenmesinin daha fazla olabileceği unutulmamalı. Bu süreci siz ne kadar rahat atlatabilirseniz çocuğunuza daha fazla yardımcı olabileceğinizi unutmayın.

    Depresif, çökkün bir anne çocuğa her şeyin kötüye gittiği imajını verir. Çocuktaki kaygılarda artış olur.

    Süreç için çabalayan süreci yöneltmede başarılı olan anne baba çocuğa her şeyin yolunda gittiği izlenimini verebilir.

    Gelişim Dönemlerine Göre Çocuklarda Karşılaşılabilecek Problemler

    0-2 Yaş Döneminde: Çocuğun farkında olmadığını düşünsekte boşanma sırasında ağlama nöbetlerinde sıklaşma uyku ve beslenme sorunları ortaya çıkabilir.

    Boşanmanın çocuklar için zor olduğu kadar eşler içinde zorlu bir süreç olabileceği için çocuk her iki ebeveynle de görüşmeye devam etmelidir.

    3-6 Yaş Döneminde: Okul öncesi dönemi çocuklar boşanma sürecinden en çok etkilenenlerdir. Bu dönemde ailenin odak noktası olarak algılayan çocuk “ben yaramazlık yaptığım için uslu olmadığım için söz dinlemediğim için annem babam kavga ettiler ve boşandılar.” diye algılayabilir. Alt ıslatma, parmak emme, davranış problemlerinde artış, içe kapanıklık gözlenebilir.

    6 yaş döneminde öfkeyi kontrol etmeyi öğrenmeye başlayan çocuk sosyalliğe ilgi duymaya başlar. Boşanma süreci bu döneme denk gelen aileler dikkatli davranmalıdırlar.

    7+13 Yaş Dönemi: Çocuk olağanmış gibi karşılamış görünse de yoğun bir suçluluk duygusu yaşarlar. Anne ya da baba tarafından yana durabilirler. Diğer tarafa karşı suçlayıcı ve de yoğun bir nefret olarak açığa çıkabilir.

    Bu yaş dönemindeki çocuklara boşanma sebepleri açıklanmalı kafasında herhangi bir soru işaretine yer bırakılmamalıdır. Çocuğa yetişkinmiş gibi davranılıp açıklamalar yaşına uygun bir biçimde aktarılmalıdır.

    13-18 Yaş Dönemi: Ergenlikle mücadele etme çağı olduğundan dolayı boşanma sürecinde ilave bir stres kaynağı olabilir.

    Ergenlik sürecinde anne baba ya zaten mesafeli durumda olan genç bu mesafeyi biraz daha uzaklık olarak gösterebilir.

    Sosyal çevreden utanmaya ve arkadaş gruplarından kaçmaya başlayabilir.

    Kız çocuklarında ebeveynlere karşı ortaya güven sorunu koruyucu birini bulma eğilimine girip karşı cinse yaklaşma olarak görülebilir

    Çocuklu aileler çocuk hangi yaşta olursa olsun bazı problemlerle karşı karşıya kalabilir. Bu süreçte parçalanmış ailenin tekrar yapılandırılmasında gerek gördükleri konularda uzman desteğine başvurmaları kendi sürecinde ve çocuğun sürecinde yardım almaları gelecek hayatlarını ve yaşamlarını kaliteli kılabilir.

  • Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunun tedavisinde altın kural!!!

    Tedavinin aslında en önemli bölümünü bu bozukluk hakkında aile ve çocuğu bilgilendirmek almaktadır. Birçok yerden DEHB’nun klinik belirtilerinin ne olduğu konusunda bilgi edinilmektedir. Fakat ailelerin tedavi konusunda ki kafa karışıklığı maalesef ki halen oldukça yaygındır. Bu nedenle, DEHB ile ilgili yanlış bilgileri ve önyargıları öncelikle konuşmak gerekmektedir. Bozukluğun belirtileri, seyri ve tedavisi hakkında aile ve çocuğunda anlayacağı şekilde gerekli aydınlatmalar yapılmalıdır.

    DEHB nöropsikiyatrik bir bozukluktur ve bu bozukluğun ortaya çıkardığı davranışsal sorunlar beyin kimyası ile ve yapısı ile ilgilidir. Anlaşılır düzeyde beyin çalışmalarından bahsedilmesi ve durumu beynin yapısal ve kimyasal durumunun oluşturduğu güzelce açıklanmalı, bu durumu anne-baba tutumlarının oluşturmadığı belirtilmelidir. Tabi ki de, yanlış ebeveyn tutumları belirtilerin şiddetini arttırmaktadır ve bu durumda ailenin bozukluk hakkında eğitimi çok önemlidir.

    Tedavi konusunda, çocuğun davranışlarını değiştirme eğitimi, anne ve baba eğitimi, tutumsal değişiklikler, aile terapisi, çocuğun yetersizlik alanlarına göre bireysel özellikleri göz önüne alınarak gerekli sosyal beceri ve akademik eğitimler, çocukla bireysel psikoterapi, uygunsuz, amaçsız hareketleri kontrol etmeye yönelik fiziksel aktiviteler gibi müdahaleler göz ardı edilmemelidir. Fakat, bunların hiç birisi tek başına DEHB’nun çekirdek belirtilerinin düzelmesinde etkili değildir. Çekirdek klinik belirtiler için ilaç tedavisi etkisi yadsınmayacak düzeyde fazladır.

    Stimulan ilaç tedavileri, şu an dünyada DEHB’nun tedavisinde birinci sıradadır. Bu ilaçlar ile ilgili çok uzun yıllardır, etkinlikleri ve yan etkileri konusunda ciddi bilimsel çalışmalar vardır ve halende devam etmektedir. Fakat, ilaç seçiminde ilk tercih edilecek ilaç şudur şeklinde net veriler yoktur. Bu konuda ki karar klinik değerlendirmeyi yapan uzman hekimin tecrübesine bağlıdır. Eğer klinik olarak bir stimulandan fayda sağlanmaz ise ikinci tercih yine başka bir stimulan olmalıdır. Çünkü DEHB olan bireylerin yaklaşık %25 i bir stimulana cevap vermezken diğerinden gayet olumlu sonuçlar alınabilmektedir. Ve bu stimulan ilaçların kısa sürede etkin oldukları birçok defa gösterilmiştir. Yapılan son zamanlarda ki çalışmalar özellikle uygun doz ve sürede kullanımda tedavi edici etkilerini de göstermektedir. Takip çalışmalarında bağımlılık yapıcı özellikleri olmadığı tespit edilmiştir.

    İleriye dönük yapılan çalışmalarda, DEHB tanısı almış çocukların yaklaşık %75-80’nin belirtileri ergenlik döneminde de devam ettiği belirlenmiştir. Özellikle tedavi almamış olan çocukların, ergenlik döneminde daha belirgin olarak davran bozukluğu, kaygı bozuklukları, depresyon, bilişsel ve akademik sorunlar, cinsel aktivitelerde erken yaş girişimleri, bağımlılık yapıcı maddelere yatkınlık, kanunlar ile başının derde girmesi gibi durumlar daha sık görülmektedir. Yani stimulanlar ile tedaviler madde bağımlılığına yatkınlığı arttırmaz, aksine bağımlılık yapıcı maddelere yatkınlığı kontrol etmektedir.

    DEHB başka diğer psikiyatrik, nöropsikiyatrik bozukluklar ile sık görülen bir bozukluktur. Örneğin Özgül Öğrenme Bozukluğu, Zeka Geriliği olan bir çocuk sadece ilaç ile tedavi edilemez. Bu yetersizlik alanlarına göre bireysel akademik destekler mutlaka şarttır. Çocuğun depresyon, anksiyete, obsesif kompulsif bozukluk, tik bozukluğu gibi herhangi başka bir ek psikiyatrik durumu varsa mutlaka bu durumlara yönelik gerekli psikiyatrik yaklaşımlar, oyun terapisi, dürtü kontrol çalışmaları, bireysel destekler ve ek ilaç tedavileri de tedaviye eklenmelidir. Epilepsi, konuşma bozukluğu gibi başka durumlar da eşlik ediyorsa, ilgili uzmanlık alanlarına yönlendirilmesi ve gerekli tedavileri alması sağlanmalıdır.

    DEHB kalıtsal özellikleri belirgin bir bozukluk olduğu için, anne, baba, kardeş vs de de DEHB bulguları olabilir. Bu gibi durumlar çocuğa yaklaşımları, onun durumu için ortak çalışmaları olumsuz etkileyebilir. Bu nedenle ev içinde başka DEHB olan birey var ise onların tedavileri konusunda da destek verilmesi ilerlemeler için çok önemlidir.

    Görüldüğü üzere, DEHB tedavisi olan bir bozukluktur. Tedaviye başlamak için altın dönem okul öncesi ve okul başlangıç yıllarıdır. Çünkü tedavi alma süreci ne kadar uzarsa, çocuğun ya da gencin yapısal zorluklardan kaynaklanan davranış sorunları, akademik gerilikleri, sosyal uyum sorunları gibi durumların şiddeti artacaktır. Ve bu durum, çocuğun ya da gencin çevreden sürekli olumsuz tepkiler almasıyla birlikte kendilik algısında bozulmalara yol açacaktır. Durum böyle olduğunda, kişi öfkeli, gergin, ya da içe dönük, yetersizlik hissi gibi olumsuz duygular ile boğuşmak zorunda kalacaktır. Açıkcası, tedavide geç kalınması bireyin ikincil psikiyatrik durumlara maruz kalmasında rol oynayan temel bir durumdur. Böyle olunca bireyin ilerde ki iş hayatı, aile hayatı, sosyal yaşamı da olumsuz etkilenecektir.

    DEHB’nun tedavisin de ki başarı sadece hekime ve ilaca bağlı değildir. Tedavinin olumlu sonuçlar vermesinde aileye ve öğretmenlere de önemli görevler düşmektedir. Tedavinin temel amacı, çocuğun yaşam kalitesini arttırmaktır. Ve bu konuda tabi ki de ilaç tedavileri tek başlarına yeterli olmayacaktır. Gerekli değerlendirmeler sonrasında ilaç tedavisi almasına karar verilen bireylerin kendileri, aileleri ve öğretmenleri ile de işbirliği yapılması altın kurallar içinde değerlendirilmektedir.

  • Otistik spektrum bozukluklarında (osb) alternatif tedavilere dikkat!

    Nöropsikiyatrik bir bozukluk olarak bilinen Otizm günümüzde Otistik Spectrum Bozuklukları (OSB) altında bir yelpazede toplanmıştır. Bu geniş bir yelpazedir. Eskiden görülme sıklığı daha az olarak düşünülen bu durum yakın zamanda yapılan çalışmalarda 10.000 de 60-65′ e kadar çıkmıştır. OSB’nin oldukça sık görülen bir nöropsikiyatrik bozukluk olduğu belirlenmiş olsa da halen neden oluştuğu konusunda net sebepler tespit edilememiştir.

    Nedenleri arasında genetik etkenler üzerinde özellikle durulsada tek başına durumu açıklamadığı için, sindirim sistemi işleyişindeki bozukluklar, çevresel toksinler, otoimmünite gibi nedenlerin de rolü olabileceği varsayımları oluşmuştur. Ve bu gibi etkenler nedeniyle de çeşitli alternatif yaklaşımlar ortaya atılmıştır.

    Özellikle alternatif tedavi yöntemleri,bu alanda çalışan hekimler tarafından değil alan dışı çalışan hekimler ve sağlık çalışanları tarafından günümüzde oldukça rağbet görmektedir. OSB’ de alternatif ya da tamamlayıcı tedaviler biyolojik ve biyolojik olmayan tedaviler olarak tanımlanabilir.

    Biyolojik alternatif tedaviler: Bazı vitamin ve mineral eksikliklerinin tamamlandığı, kazein ve gluten kısıtlayıcı diyetler, omega-3 destekleri gibi göreceli olarak risk teşkil etmeyen biyolojik yaklaşımlarken, hiperbarik oksijen tedavisi,toksinlerden arındırma tedavileri, çeşitli otoimmüniteyi destekleyici immünglobinler vermek, antiviral, antifungal kullanımı gibi etkisinin tam olarak ne olduğu bilinmeyen tedavilere kadar uzanmaktadır. Özellikle OSB’nda bozukluğu düzelten bilimsel destekli bir ilaç tedavisi yokken bununla ilgili ilaç kullanımları da gittikçe yaygınlaşmaktadır. Özellikle avrupa ülkelerinde alternatif tedavilere başvurular da oldukça artı mevcuttur.

    Ülkemizde de son yıllarda bu konuda ciddi artışlar mevcuttur. Son zamanlarda Rusya’da kullanımı oldukça artmış olana Korteksin adlı bir ilaç mevcuttur. Fakat bu ilaç ile ilgili insan üzerinde ciddi bilimsel çalışmalar bulunmamaktadır. Böyle olmasına rağmen,ülkemizde alan dışı çalışan hekimlerin bu ilacı yurtdışından getirterek OSB’li bireylere başladıklarını bilmekteyiz. Ve aşılama karşıtı bir takım çalışmalar ve uygulamalar ağır metallerin maruziyetini azaltmaya yönelik olarak vurgulanmaktadır.

    Biyolojik olmayan alternatif tedaviler: Duyu bütünleme tedavisi,yunuslarla yüzmek, müzik terapisi, çeşitli ses ve görsel uyaranların seanslarla uygulandığı tedaviler, davranışsal optometri, kraniyosakral manipulasyonlar, osteopati gibi yöntemler olarak olarak görülmektedir.

    Ülkemizde en çok biyolojik alternatif tedavilere başvuru olduğu ve bunlarında çoğunlukla diyetler, mineral ve vitamin destekleri olduğu ama bunun yanında çeşitli ilaç desteklerininde olduğu bilinmektedir.

    Toksinlerden arındırma yani Şelasyon tedavisinde, OSB’li çocuklarda özellikle civanın nörotoksik olduğu ve bunun vücuttan atılamadığı için belirtilerin oluştuğu yönünde izlenimler vardır.

    Klinik bulugular ve nöropatalojik çalışmalar civa toksitesinin OSB’ye yol açtığını desteklememektedir. Ve ağır metal atımlarına yönelik yapılan alternatif tedavilerin ciddi renal ve hepatik yan etkileri olduğu göz ardı edilmemelidir.

    Hiperbarik oksijen uygulaması için gerekli uygulama alanları ve uygulamanın zorlukları nedeniyle yeterli kontrol grubu çalışmalarının olmadığı unutulmamalıdır. OSB!li çocuklarda beyin kan akımının belli bölgelerde az olduğu çeşitli çalışmalarla gösterilmiştir, aynı zamanda nöronal yapı ve sindirim sisteminde enflamasyona yatkınlık olduğu şeklinde değerlendirmeler mevcuttur. Bu tedavinin bunları düzelteceği yönünde öngörülerle gündeme gelmiş bir tedavi şekli olan hiperbarik oksijen tedavisi uygulama alanı zor bir durumdur.

    Gluten ve kazeinin diyetten çıkarılması sık başvurulan bir alternatif tedavi yöntemidir. OSB’li kişilerde kazein ve gluten proteinlerin parçalanmadığı ve bunların dolaşıma geçerek endojen opioidlere dönüştüğü ve bunlarında OSB belirtilerini oluşturduğu şeklinde açıklanmaktadır. Gluten ve kazein kısıtlama diyetlerinde oldukça fazla gıda engellenmektedir. Öyle ki zaten beslenmede sorun yaşayan bu çocukların aile ile çatışmalarının artması ve davranış sorunlarının ortaya çıkması oldukça sıklıkla mevcutur. Birde bu beslenme şekillerinin aileye getirdiği artı bir maddi sıkıntısıda göz ardı edilmemelidir. Her çocuk sağlıklı beslenmelidir,bu nedenle çocukların tepki gösterdiği gıdalar iyi gözlenmelidir. Rutin uyguklanması gerekiyor gibi yansıtılan gıda testlerinin gerekliliği konusunda alan hekimlerinin tıbbi değerlendirmesi daha uygun olacaktır.

    Bunların yanında diğer ilaç şeklinde uygulanan biyolojik girişimlerin etkinliği ve güvenilirliği ciddi sorundur. OSB’li çocuklara damar içi, ağızdan alma şeklinde çeşitli immünglobülinler, antifungal, antiviral ilaçlar başlanmakta ve bunların gerçekten bilimsel olarak bir kanıta dayanmadan kullanıldığı unutulmamalıdır.

    Özellikle yukarıda da bahsettiğim Korteksin adlı ilaç medyada mucize ilaç olarak lanse edildi fakat bu çalışmayı yapan bilimsel platform bu çalışmanın daha geliştirilerek yapılması gerektiğini vurguladı. Kullanılan ilaç aynı zamanda OSB için spesifik değil nörolojik yıkım yaratan bir çok durum için lanse edilmiştir.

    Maalesef ki bir anne babaya çocuğunun OSB bulgularını taşıdığını söylemek zordur. Ama ne kadar erken tanı konulursa gelişmeler o kadar iyi olmaktadır. Ve bu tanıyı doğru değerlendirmeler ile alan hekimlerinin yapması gerektiği diğer tüm hekim arkadaşlar tarafından da bilinmelidir.

    Aileye durum gerektiği gibi açıklanmalı ve geçerliliği ve güvenilirliği belli olan tedavilere yönlendirme yapılmalıdır. Aileler erken dönemde verilen desteklerin çok önemli olduğunu bilmelidir. Fakat aile doğru bilgilendirilmediğinde elinde ne gelirse, ne duyarsa, internette ne okursa ona koşmaya ve çocuğunun bir an önce iyi olmasına uğraşmaktadır. Ve umut tacirliği yapan bir kesim alan dışı hekim ve sağlık çalışanları bu aileleri maddi ve manevi olarak suistimal etmektedir.

    Bu yazıyı özellikle yazmak istedim.

    Farkındalılığı yüksek anne ve babalar için. Lütfen çocuğunuzla ilgili OSB olma yönünde bir şüpheniz varsa, yada sizi takip eden aile hekiminiz veya çocuk doktorunuz ve aile çevreniz bu yönde uyarılarda bulunuyorsa lütfen ilgili uzmanlık alanı olan Çocuk Psikiyatrisine başvurunuz.

    Unutmayın ki, erken dönem tanılama çocuğunuzun gelişimi için çok önemlidir. Ve hala en güvenilir tedavi yöntemi Özel Eğitimdir. Bu eğitim sistemi erken dönemde aile eğitiminide kapsamalıdır. OSB tanısı almış çocuklar için bilinen bir ilaç tedavisi yoktur. Fakat çocuğun mevcut tanısı yanında dikkatinde ve davranışlarında sorun, uyku bozukluğu, anksiyete ve depresyon bulguları gibi durumlar ek tanı olarak eşlik ediyorsa çeşitli psikiyatrik ilaçlar kullanılabilir. Ama bu tedaviler OSB belirtilerini düzeltmek için değildir.

    Evet, OSB geniş bir yelpaze altında toplanmış nöropsikiyatrik bir bozukluktur. Kişiye göre bir çok nedenden dolayı farklılıklar olabilir. Yani şunu demek istiyorum ‘hastalık yok hasta var.” Her OSB’li bireyi kendi metabolik, genetik, çevresel, ailesel çerçevesinde değerlendirmek önemlidir. Doğru tanı, doğru tedavi en iyi sonuca ulaşmak için temel yoldur.

  • Tik bozuklukları

    Tik bozuklukları


    Tikler bazen aileler tarafından çok önemsenmeye bilir.Fakat tik bozukluklarının çocukların sosyal,psikolojik hatta öğrenme becerilerini bile olumsuz etkileyebileceğini unutmamakta fayda vardır.Tikler motor ve/veya vokal kasların istemsiz,ani,tekrarlayıcı ve ritmik olmayan şekilde kasılmaları sonucunda oluşmaktadır.Tikler genelde 7-12 yaş aralığında görülse de daha erken başlangıçlı yada geç başlangıçlı olan örneklerde mevcuttur.

    TİKLER Motor ve Vokal tikler olarak görülebilir.Motor tikler tek başına,vokal tikler tek başına yada ikisinin bir arada görüldüğü durumlar olarak izlenebilir.

    Motor Tikler: göz kırpma,boyun germe,ağız açma,parmak şıklatma,karnı içine çekme,bacak kol esnetme gibi basitten karmaşığa doğru gitmektedir.

    Vokal tikler: Boğaz temizleme,anlamsız sesler çıkarma,psikojenik öksürük olmayan öksürme,hıçkırma,koprolali tarzında küfür etme olarak yine basitten karmaşığa doğru görülmektedir.

    Basit gelip geçici tikler: Bir veya daha fazla motor veya vokal tiklerin olduğu,en kısa 4 hafta ve en fazla bir yıldan uzun sürmeyen,zaman zaman azalan veya artan tiklerdir.

    Kronik tikler: Bir veya daha fazla motor ve vokal tiklerin olduğu,zaman zaman vokal ve motor tiklerin birlikte görüldüğü bir durumdur.Tikler 1 yıldan daha uzun süre devam etmektedir.Ve tiklerin olmadığı sürenin 3 aydan fazla olmadığı bilinmelidir.

    Tourette Sendromu: Vokal ve motor tiklerin birlikte görüldüğü ve tik çeşitliliğinin fazla olduğu bir kronik bozukluktur.Bu bozuklukta da tikler zaman zaman azalıp artabilirler.

    TİKLERİN NEDENLERİ:

    Basit gelip geçici tiklerde genelde çevresel ve stres faktörleri rol oynamaktadır.Ani korkular,kayıplar,taklit yoluyla öğrenmeler,katı aile tutumları,cezalar gibi nedenler sayılabilir.

    Fakat kronik yani uzun süreli motor tiklerde ve motor ve vokal tiklerin bir arada göründüğü Tourette Sendromunda genetik geçiş,yani ailede tik bozukluğu öyküsü bulunması,beyinde özellikle bazal ganglion bölgesinde bozukluklar olabileceği,beyinde dopamin,seratonin salınımıyla ilgili problemlerden kaynaklanacağı çalışmalar ile gösterilmiştir.

    Tik bozukluklarında aniden başlayan ve herhangi bir neden bulunamayan durumlarda nörolojik değerlendirme,tıbbi değerlendirme uygun olabilir.Aynı zamanda Tik Bozukluklarında Kaygı bozuklukları,Konuşma sorunları,Dikkat Eksikliği Hiperaktivite bozukluğu, Takıntı bozukluğu belirtileri de gözden geçirilmelidir.

    TEDAVİ:

    Tedavide her çocukla ilgili psikiyatrik sorunda olduğu gibi öncelikli olarak aileye durumun bir bozukluk olduğu,çocuğun kontrolünde olmadığı,zaman zaman uyarılarla bir süre konrtol etse de sonrasında bunun daha stres yaratacağı ve tiklerin artacağı belirtilmelidir.Çocuğun belli bir şeye odaklandığında Tv izleme,bilgisayarda oynama vs gibi tiklerin artabileceği de belirtilmelidir.Aileye uyarıcı ve katı tutumların işe yaramayacağı açıklanmalıdır.

    Tedavide ailenin sakin ve destekleyici davranması,çocukla da gevşeme egzersizleri ve davranışı dönüştürme gibi tekniklerle durumu kontrol etme becerileri üzerine çalışmakta fayda vardır.Tik bozuklukları okulda,sosyal yaşamda ve aile içinde sıkıntılara yol açabilir.Ve bu durum çocukta ciddi kaygı,güvensizlik,,duygu durum değişiklikleri yaratabilir.Ve yöntemler ile kontrol mümkün olmuyorsa ilaç tedavisi değerlendirilebilir.