Etiket: Aile

  • İlkokul Çocuklarında Sorumluluk

    İlkokul Çocuklarında Sorumluluk

    Sorumluluk kişinin yaşına,gelişim durumuna ve cinsiyetine göre değişen yapılması gereken ve beklenilen davranışlardır.Bütün aileler çocuklarının sorumluluk sahibi olmasını, kendi kararlarını vermesini, özgüvenli hareket etmesini ister ve bunun için çabalar. Çocuklara kendi yaşlarına uygun sorumluluk vermek onların gelişimi için önemlidir. Sorumluluk insanlarda aşamalı olarak gelişir. Sorumluluk duygusu zaman içerisinde öğrenilen ve kazanılan bir beceridir.

    Çocukların sorumluluk becerilerini geliştirme, gelişimleri için önemlidir. Ayrıca sadece çocuklukta değil yetişkinliklerinde de sorumluluk duygularının iyi gelişmiş olması onlar için avantaj sağlayacaktır. Çocukların sorumluluklarını geliştirmeleri için anne ve babanın gerekli davranışları yapmaları için fırsat vermelidir. Çocuklardan istenilen davranışlar için model oluşturulması ve davranışların pekiştirilmesi de çok önemlidir. Annesinin ve babasının sorumluluk sahibi olduğunu  görmelidir. Yani eğer çocuk annesini yere çöp atarken görürse kendisi de aynı davranışta bulunabilir.

    Bir çok aile çocuklarının yorulacaklarını ya da yapamayacaklarını düşünerek onlara sorumluluk kazandıracak görevler vermekten kaçınırlar. Bunlar çocuk için aslında bir kayıptır çünkü sorumluluk duygusu bir anda kazanılmadığı için çocuklara okul çağından daha önceki dönemlerde küçük görevler verilmelidir. Aksi takdirde bir çocuğa ilk defa okul zamanında sorumluluk verildiğinde çocuğun bu duruma alışması zor ve zahmetli olacaktır. Çocukların eşyalarına sahip çıkması, ödevlerini zamanında yapması ya da derslerine çalışması en temel sorumluluklarıdır. Eğer bir çocuğa küçük yaşlarda sorumluluk duygu yaşamadıysa okul hayatında bu konuda zorluklar yaşayabilir. Ödevlerini  yapmak onlar için eziyet halini alacak çünkü çocuklar ödev yapmanın onlar için önemli olduğu düşüncesine varmak zaman alacaktır.

    Çocuklara yaşlarına göre görevler vermek onlar için önemlidir. Farklı yaşlardaki çocukların aynı derecede sorumluluk yüklenmesi hem çocuk için hem de ailesi için zor olabilir. İlkokul yaşlarındaki bir çocuğun tek başına yapması gerekenler dört yaşındaki bir çocuktan farklıdır. İlkokul yaşlarındaki bir çocuk bazı sorumlulukları yerine getirmesi gerekir, bunlar;

    Tek başına giyinip soyunabilmek, ayakkabılarını kendi bağlayabilmek, okul ve sınıf kurallarına uyabilmek, odasını ve eşyalarını toplayabilmek, ödevleri zamanında yapabilmek, kişiler eşyalarına okulda ya da dışarıda sahip çıkması, sofranın hazırlanmasına ve toplanmasına yardım etmesi şeklindedir.
    Aileler çocuklarına olumlu yaklaşmalı ve eğer çocuklar yanlış bir şey yapsalar bile onlara gurur kırıcı şekilde konuşmamaları gerekir. Ailelerin buradaki en büyük amacı çocuğa bir işe başlama ve onu zamanında bitirme duygusunu kazandırmak olmalıdır.

    Çocuklara sorumluluk duygusu yüklerken onları motive etmek çok önemlidir. Aileler çocukları motive ederek çocukların isteklerini arttırabilir. Eğer çocuk görevlerini isteksiz yaparsa sorumluluklarıyla ilgili olumsuz duygulara kapılabilir. Onlarla oyun aracılığı ile iletişim kurulabilir. Müzik dinlerken oyuncak toplamak ya da ödül yoluyla teşvik etmek etkili yollardır. Çocuklar genellikle bir görev verildiğinde ne yapacaklarını bilemeyebilirler. Onların görevlerinde daha kontrol sahibi olmaları için görevlerini kolaydan zora göre derecelendirebilir.

    Çocuklar herkesin sorumlulukları olduğunu bilmedir. Aksi taktirde sadece kendisinin sorumlulukları olduğunu düşünüp hırçınlaşabilir. Ayrıca çocuklar sorumlulukları üzerinden tehdit edilmemelidir. Çocuklara görevlerini yapmadığında ceza vermek yerine görevlerini tamamladıklarında onları takdir eden ‘aferin, tebrikler, teşekkür ederim’ gibi sözler söylenmelidir. Yani çocuklara eğer ödevlerini yapmazsan televizyon izleyemezsin demek onlarda olumlu etki yaratmaz.

  • Okul Fobisi

    Okul Fobisi

    2-3 yaş grubu çocuklarının, bağlandıkları kişilerden ayrılmaları halinde bir dereceye kadar ayrılma korkusu göstermeleri normal bir gelişimsel özelliktir. Ayrılma korkusu; çocuğun anne-babadan ya da bağlandığı diğer kişilerden ayrıldığında ya da ayrılma tehlikesi bulunduğunda gelişim düzeyine uygun olmayan ve beklenenden aşırı kaygı ve korku duymasıdır. Okul fobisi daha ziyade çocuğun okula giderken ebeveynlerinden ayrılmaya karşı verdiği bir çeşit ayrılma korkusuna bağlı olarak gelişen tepkidir. Çocuk okula gitmeyi reddeder ya da isteksiz görünür.

    Okul fobisi olan çocuklar, okula olan isteksizliklerini tipik bir şekilde bedensel yakınmalarla dile getirirler. Okul fobisi olan çocukların mide bulantısı, karın ya da baş ağrısı, beti benzi atma, solgunlaşma, nefes almada düzensizlik, titreme şeklindeki bedensel şikayetleri genelde sabahtan uyanır uyanmaz görünmekte ve okula gitmemelerine karar verilir verilmez de kendiliğinden kaybolmaktadır.

    Eğer çocuklara okula öğleden sonra, ertesi gün ya da bir hafta sonra gitmeleri önerilirse aynı tür şikayetlerinin okula gitme zamanı yaklaştıkça yinelendiği görülür. Çocukta ağlamaklı olma, sözlü mazeretler ve karşı çıkma gibi direnme tepkileri ile aşırı ölçüde korkma, öfke nöbetleri ve uyku sorunları da görülebilir. Çocuğun bedensel şikayetlerini ve direnmelerini ortadan kaldırmak üzere; öğretmen değiştirme, çocuğu daha az başarılı bir sınıfa alma ya da başka bir okula gönderme sadece geçici bir süre için sonuç verir.

    Okul Fobisinin Temelindeki Etkenler

    Bu etkenlerin başında, yaygın bir baskının egemen olduğu bir aile ortamı gelmektedir. Bu tarz ailelerde çocuklar aşırı özen içinde büyütülür, sürekli olarak çocukları memnun ederek sevgilerini kazanma çabası ve tüm gereksinimlerini karşılama söz konusudur. Bu çocukların sürekli olarak korundukları dikkati çeker. Bu ebeveynler özellikle çocuklarının bedensel yakınmaları ile yakından ilgilidirler.

    Bunların dışında, çocuğun doğuştan gelen aşırı duyarlılık, incinebilirlik ve duygusal tepkisellik göstermesi, çekingen, utangaç ve ürkek mizaca sahip olması, ebeveynden birinin evden uzakta (şehir dışında vb.) çalışması, aile bireylerinden birinin ciddi bir hastalığının olması, ailenin yeni bir bebeğinin olması, ev, okul ya da yaşam koşullarında bazı değişiklikler meydana gelmesi okul fobisine neden olan diğer etkenlerdir. Okul fobisi olan çocuklar başarı kaygısı olan, aşırı onay bekleyen ve ailesine bağımlı çocuklardır.

    Anne Babaya Pratik Öneriler

    -Çocuğunuzun davranışlarındaki ayrılma korkusu yönündeki herhangi bir değişikliği ayırt etmeye çalışın.

    -Okula gitmediği için çocuğunuzu suçlamaktan kaçının.

    -Bu sıkıntılı durumun geçici olduğunu, başka bazı çocuklarda da görüldüğünü, iyileşebilir bir durum olduğunu ve zamanla geçeceğini anlatın.

    -Çocuğun düzenli olarak okula gitmesini sağlayın, devamsızlık yapmasını engelleyin.

    -Okula gitmesi konusunda ailenin tüm fertleri olarak kararlı ve ısrarlı olun.

    -Okula gitmesini engelleyen problemler evden kaynaklanıyorsa en kısa sürede çözmeye çalışın.

    -Bağımlı olduğu ebeveyn yerine okula diğer ebeveynin götürmesini ya da okul servisiyle gitmesini sağlayın.

    -Sınıf öğretmeniyle görüşün, endişelerinizi anlatın, tavsiye ve görüşlerine dikkat edin

    Daha fazla bilgi ve yardım alabilmek için uzmana başvurmak gereklidir.

  • İnternet Bağımlılığı

    İnternet Bağımlılığı

    Bağımlılık en geniş anlamıyla, bir maddenin ya da etkinliğin yaşamı ve sağlığı olumsuz etkilemesine karşın kullanımının devam etmesidir. Genel olarak ruhsal ve fiziksel bağımlılık olarak ikiye ayrılabilir.

    Ruhsal bağımlılıklar arasında; teknolojik bağımlılıklar, internet bağımlılığı, hız-adrenalin bağımlılığı, bir insana olan bağımlılık vb. sayılabilir. Teknolojik bağımlılıklar, insan-makine etkileşimine dayanır. Televizyon izleme gibi pasif bir bağımlılık şeklinde olabileceği gibi, bilgisayar oyunları oynama, internet kullanma gibi aktif bir bağımlılık şeklinde de olabilir.

    Fiziksel bağımlılıklar ise; sigara, alkol, uyuşturucu bağımlılığı vb. şeklinde görülmektedir.

    İnternet Bağımlılığı, genel olarak internetin aşırı kullanılması isteğinin önüne geçilememesi, internete bağlı olmadan geçirilen zamanın önemsizleşmesi, yoksun kalındığında aşırı sinirlilik hali ve saldırganlık görülmesi ve kişinin iş, sosyal ve ailevi hayatının giderek bozulması olarak tanımlanabilir.

    İnternet bağımlılığının toplumdaki yaygınlığı %6-14 arasındadır. Özellikle genç yaş grubunda, dikkat eksikliği-hiperaktivite bozukluğu, sosyal fobi, hafif depresyon gibi ruhsal sıkıntılar görüldüğünde veya ailede bağımlılığa yatkınlık olduğunda, riskli internet kullanımının görülebileceği belirtilmektedir.

    Bu durumda, aşırı internet kullanımının gerçekten ayrı bir bozukluk mu olduğu, yoksa altta yatan başka bir psikiyatrik bozukluğun bir belirtisi mi olduğu iyi ayırt edilmeli ve tedavisi buna göre planlanmalıdır.

    İnternet Bağımlılığının Belirtileri:

    – Her gün internet’ e bağlanmak, bağlı iken zamanın farkında olmamak, sorulduğunda ise inkar etmek

    – İnternet dışı uğraşlara ilginin kaybolması

    – Sosyal faaliyetlerde azalma, dostları tarafından anlaşılamama duygusu, spor faaliyetlerinden uzaklaşma ve kondisyon kaybı

    – İş verimliliğinin düşmesi

    – Sürekli uykusuz kalma ve yorgunluk

    – Alışverişlerin sadece internet üzerinden yapılması

    – Aile fertlerine yeterli zamanı ayıramama nedeni ile aile bağlarının zayıflaması

    – Günlük yaşamdaki diğer iş ve kişilerin, internetteki yaşama engel olduğu düşüncesi

    – Bilgisayar kullanımı nedeniyle yakın ilişkilerde anlaşmazlık ve sorun çıkmas

    İnternet Bağımlılığını Önleyebilmek İçin Ailelere Pratik Bilgiler:

    – Bilgisayarı evinizde tüm aile bireylerine açık bir alana yerleştirin. Bilgisayarı çocuğun odasına koymak, kapıyı kapattığı an kendi kendine kalıp, istediği an istediği ortama ulaşma özgürlüğünü sağlar.

    – Çocuğunuzun örnek alacağı ilk kişi sizsiniz. Öncelikle kendi internet kullanımınızın diğer etkiliklerinizle dengeli olup olmadığını ve internet alışkanlıklarınızı denetleyin.

    – Çocuğunuzun internet kullanımını yasaklamayın, bir süre sınırı ve belirli kurallar getirin ve bunlara uymasını sağlayın.

    – Çocuğunuzla bir anlaşma yapın ve bu kurallar çerçevesinde davranmazsa, internet kullanımını yasaklayacağınızı açıkça belirtin.

    – Çocuklarınızla bilgisayarda beraber zaman geçirin. Bilmediğiniz konularda onlardan yardım isteyin, ki bu davranış onları çok mutlu edecektir, bildiğiniz şeyleri de çocuğunuzla paylaşın.

    – Çocuğunuza internet üzerinde ulaşılan bilgilerin ya da görülen her şeyin doğru olmadığını, bilginin doğruluğunu sorgulaması gerektiğini ve nasıl sorgulayacağını öğretin.

    – Çocuğunuza hiçbir zaman bir başka kişiye ya da web sitesine herhangi bir kişisel kimlik bilgisi vermemeyi öğretin.

    – Çocuğunuzda internet bağımlılığının belirtilerini araştırın. Çocuğunuzun internet kullanımının okuldaki performansını, sağlığını, ailesiyle ve arkadaşlarıyla ilişkilerini etkileyip etkilemediğini değerlendirin.

    Çocuğunuz internet bağımlılığı belirtileri gösteriyorsa, profesyonel destek almak gerekebilir.

  • Nefrotik sendrom; sadece alın yazısı mı?

    Nefroloji Uzmanı Dr Kadir Gökhan ATILGAN, halk arasında idrarda köpüklenme görülmesi ile dikkat çeken ya da sadece kontrol amaçlı alınan idrar tahlillerinde tespit edilen ve erken fark edilmezse böbrek sağlığını olumsuz etkileyen “Nefrotik Sendrom Kliniği'nden” bahsediyor.

    Nefrotik Sendrom, idrar tetkikinde 300mg/gün 'ün üzerinde proteinin tespit edilmesidir. Kitabi olarak tabiri; 24 saatlik idrar sonucu ile uluslararası standart kabul edilen 173cm boyunda kişi için günlük 3500mg protein kaybı olarak tarif edilir. Primer nefrotik sendrom kliniği olabileceği gibi başka hastalıklara bağlı olarak ta tablo karşımıza çıkabilmektedir. Hatta gebelik döneminde preeklampsi tablosu içinde ya da primer nefrotik sendrom olarak görülebilmektedir. Tabloya hakimiyet ve klinik seyrinin kontrol altında tutulabilmesi, kronik böbrek yetmezliği sürecine gitmesini önlemek adına günde 300 mg ve üzeri protein kaybının idrarda görülmesi nefroloji takibini gerektirmektedir. Hastalık çok nadiren titiz kişilerin dikkatini çeken idrarda köpüklenme görme ile fark edilir. Benzer bir tablo olan nefritik sendrom tablosunda da tabloya proteinüri ile birlikte idrarda mikroskop seviyesinde ya da gözle görülebilen düzeyde kan görülmesi mevcuttur. Tarifini kola rengi veya et çalkantı suyu gibi tarif ederler. Bunun harici olarak sadece idrar tetkiki ile fark edilebilen bir durumdur. Hastalığın ilerlediği ve proteinüri durumunun günlük 3,5gramın üzerine çıktığı vakalarda özellikle ayak sırtı ve bacaklarda olmak üzere ellerde yüzde ve hatta sırtta kuyruk sokumu diye tarif edilen presakral bölgede dahi parmak basmakla çukurlaşan ve düzelmeyen ödem diye tarif ettiğimiz şişlikler görülür.

    Diyabet , ailevi akdeniz ateşi, hipertansiyon, romatizmal hastalıklar olarak gruplandırdığımız ; romatoid artrit, SLE, ankilozan spondillit gibi hastalıkları olan hastalar her kontrollerinde böbrek tutulumu yönünden takibi açısından idrar tetkiki istendiği için nefrotik sendromun erken tanısı mümkün olabilmektedir. Tersi olan durumlarda yaşanabilmektedir. Yani adı geçen proteinüriye neden olan hastalıklar idrarda proteinüri ve hatta ödemlerle gelen hastanın zeminde başka bir hastalık olabilme durumunu taradığımız tetkikler sonrası çıkabilmektedir.

    Esas olarak bu yazıda primer yani diğer hastalıklar sonrası olmayan nefrotik sendrom tablosunu konuşacağız. Nefrotik sendrom ; idrarda protein görülmesi, ellerde-yüzde-bacaklarda ödem kan tablosunda albumin ,protein düşüklüğü , kolesterol ve lipidlerin yüksekliği ile seyreden klinik tablodur. Böbrek biyopsisi ile alt grupları olan Minimal Değişiklik Hastalığı(MDH), Membranöz Glomerulonefrit(MmGN), Fokal Segmental Glomerulosklerozis(FSGS), MembranoProliferatif Glomerulonefrit(MPGN), Amiloidozis tablolarından hangisi olduğu ve patolojinin verdiği histolojik bilgilere göre hastalığın hangi evresinde olduğumuzu öğrenir ve ona göre tedavi modelimizi belirleriz. Tercihan tedavide özellikle ağır proteinüri yoksa şayet, konservatif tedavi dediğimiz düşük doz Ace inhibitör veya ARB grubu antihipertansifler ile destekleyici tedavi verilir. 3-3,5gram/gün'den fazla proteinüri varsa eğer kortikosteroid ve siklofosfamid, siklosporin, mikofenolat gibi savunma sistemini baskılayıcı ilaçlarla tedavisi düzenlenir.

    Hastalığın ailesel seyreden formları mevcuttur. Ama çoğu vakada aile öyküsü, altta yatan bir hastalık tespit edilmez. Özellikle MPGN ve FSGS tablosunda birinci derece aile bireyleri ile sekonder nefrotik sendrom tablosunda ise ailevi akdeniz ateşi olarak bilinen FMF kliniğine bağlı amiloidozis vakalarında aile hikayesi özellikle sorgulanmalı, klinik tabloları yoksa bile özellikle birinci derece aile üyelerinin tetkik edilmeleri uygun olacaktır.

  • Evlilik ve Çift Terapisi

    Evlilik ve Çift Terapisi

    Psikoterapinin bir dalı olan aile ve çift terapisi çiftler ve aileler arasındaki yakın ilişkinin düzenlenmesi, değişim ve gelişiminin sağlandığı terapi yöntemidir. Özellikle eşlerde oluşan çatışmalar ve problemli dönemler aile yapılarını yıpratabilmek de ve çözüme kavuşamadığın da daha büyük problemleri de beraberinde getirebilmektedir. Aile ve çift terapisinde tüm aile içi iletişim bağları güçlendirilerek sağlıklı iletişim gelişimi sağlanmaktadır.

    Çift ilişkileri, evlilik problemleri, ruh sağlığı problemleri, kötü madde kullanımı, kayıp ve travmalar, duygusal istismar, ihmal etme ve şiddet uygulama gibi tüm problemler ele alınmaktadır. Aile ve çift terapisinde eşler mutlaka olmalı ayrıca bir çok terapi esnasında tüm aile bireylerinin de olması terapilerin kısa zamanda hızlı etki etmesine destek sunmaktadır.

    Ayrıca evlilik ve çift terapisi evlilik arefesinde olan çiftlerin geleceklerinde mutlu bir birliktelik geçirmeleri açısından oldukça faydalı olacaktır. Bu terapilerde çiftler birbirlerinin bilmedikleri yanlarına şahit olurlar ve birbirlerini çok daha iyi tanıma fırsatı bulurlar. Hayatınızı paylaşacağınız insanı bir uzman eşliğinde iyisiyle kötüsüyle tanımak size evliliğinizde çok kritik hataları yapmamayı da öğretecektir.

    Bunun yanı sıra çiftler birbirlerinin isteklerini ve beklentilerini daha iyi görecek ve birbirlerine karşı çok daha sağlıklı bir yaklaşım geliştireceklerdir. Çiftler bu terapilerde kendilerinin dahi farkında olmadıkları özelliklerinin farkına varır ve ne yapılması gerektiğiyle alakalı bilgi sahibi olurlar. Hatalarını ve birbirlerine karşı yaptıkları ancak bir hata olmadığını düşündükleri davranış ve söylemlerini görme ve düzeltme imkanı bulurlar. Bu yönüyle evlilik terapisi yapılacak evliliğin sağlam temeller üzerine ve bilinçli bir şekilde yürütülmesine katkı sağlamaktadır.

  • Aile İçi İletişim Sorunları

    Aile İçi İletişim Sorunları

    Aile içi iletişim sorunları çağımızın en büyük sorunlarından biridir. Modern hayatın getirdiği sürekli çalışmak zorunluluğu ne kendimize ne de ailemize yeterince zaman ayıramamıza neden olmaktadır. İşten yorgun argın eve gelen bireyler biraz olsun rahatlamak ve günün yorgunluğunu üstlerinden atmak için kendi benliklerine çekilmektedirler.

    Bu durum zamanla ilişkilerin zayıflamasına ve aile üyelerinin birbirleri ile iletişimlerinin azalmasına yol açmaktadır. Zaman geçtikçe bu iletişimsiz ortamda bireyler kendilerini yalnız hissetmeye başlarlar. Durum zaman geçtikçe daha vahim bir sonuca doğru sürüklenir. Bu gibi durumlarda çiftler boşanmaya kadar giden yıpratıcı bir sürece girmeye başlarlar.

    Tüm bunları yaşamamak adına yapılması gereken, çiftler ne kadar yoğun olurlarsa olsunlar birbirlerine kısıtlı da olsa zaman ayırmalı ve problemlerini paylaşmalıdırlar. Unutmayın karşınızdaki kişi eşiniz. Yani bu hayatı iyisiyle kötüsüyle paylaşacağınıza dair birbirinize söz verdiğiniz kişi. İzin verin sıkıntınızı paylaşsın size destek olsun.

    Ev içinde birbirinize arkadaşça davranmalı, eşit yapıda davranarak sosyal rolleri eşitlemeli ve aile içi disiplini sağlarken hiç bir aile bireyini kırmadan şefkatli ve ilkeli davranabilmenize yardımcı olmalıyız. Eşler arasındaki sorunların ve çocukların sosyal yönlerini kabullenmelerine destek olmakta, aile içi empati duygusunun artmasına katkı sağlamalıyız.

  • Ergenlerde Depresyon : Maskeli Depresyon

    Ergenlerde Depresyon : Maskeli Depresyon

    Ergenlik, çocuklukla yetişkinlik arasında kalan bir ara dönemdir. Ergenlik dönemi, duygusal oluşumların, zihinsel değişimlerin ve fiziksel olgunluğun bir bileşenidir. Bu dönem, heyecanlandırıcı ve canlandırıcı aynı zamanda ürkütücü ve karıştırıcıdır.
    Ergenlik dönemi, genel olarak 11-21 yaş dönemi arasında yaşanan dalgalanmaların yoğun olarak yaşandığı gelişim açısından zor bir geçiş dönemidir. Bu dönemde; fiziksel, duygusal ve psiko-sosyal bir çok değişim ve gelişim yaşanır. Genel olarak bu dönemde ergenin duygularında istikrarsızlık olduğu gözlenir. Duygularını abartılı ve coşkulu yaşar. Diğer dönemlere göre daha yoğun olarak hayal kurar, gerçeklikten zaman zaman uzaklaşır. Zaman zaman yalnız kalma isteği içinde olabilir. Kendini yorgun hissederek buna bağlı olarak çalışmaya karşı isteksizliği dikkat çekebilir. Bedensel değişikliklere bağlı olarak çekingen olabilir. Kendini saklama ve bu değişimlerden çevreyi haberdar etmeme isteği ile birlikte, arkadaşlığın bu dönemde çok önemli bir odak noktası olduğu gözlenir. Ergenin bu dönemde ,beğenilme ve taktir edilme ihtiyacı ön planda olduğu için, bu ihtiyaç aile içinde giderilmediği taktirde aile dışına yönelme sıklıkla gözlenir.

    Ergenlik dönemi, insan gelişiminin en hızlı büyüme evrelerinden biridir. Ergenin somut yapısıyla ilgili olarak en önemli gelişmeler boy ve ağırlık artışı, iskelet ve kas gelişimi, iç salgı sistemindeki gelişme ve çeşitli organlarda görülen büyümelerdir. Bu dönemde yaşanan fiziksel ve hormonel değişiklikler içinde belirgin olarak gözlemlenen, erkeklerde; ses kalınlaşması, kızlarda ise; göğüs gelişimi ve belirli bölgelerde görülen yağlanmalardır. Duygusal ve davranışsal alandaki değişimler incelendiği zaman; bu dönemde ailenin dengeli ve uyumlu çocuğu gider yerine, zor beğenen ve tepkilerini ani veren, duygularını iniş çıkışlı yaşayan, sevinç ve öfkesini abartılı olarak gösteren, bazı durumları kendisi ve etrafı için çok çabuk sorun haline getirebilen, derslere ilgisi azalmış, kişisel istekleri artmış, kendine verilen hakları yetersiz bulan, kural tanımayan, dağınık, yalnız kalmayı ve gizliliği tercih eden, bir gruba dahil olmaktan hoşlanan ve çoğunlukla arkadaşlarıyla birlikte olmak isteyen bir birey gelir.

    Bu dönemde ergenlerin, anne-baba ile ilişkilerindeki bağımlılık giderek azalır. Kendi kararlarını kendileri verme ve özgür olma isteğinin yanında, tümüyle bağımsız olmaya da hazır değillerdir. Bu nedenle, ailelerin öneri ve yönlendirmelerine de gerek duymaktadırlar. Ergenler istekleri doğrultusunda anne-babalarıyla bazı ufak tefek çatışmalar yaşayabilecekleri gibi bu çatışmalar zaman zaman öfke patlamalarına da dönüşebilir. Anne babalar bu patlamaları kendilerine yapılmış bir saygısızlık veya bir başkaldırı gibi görmemelidirler. Bu durumda onun sakinleşmesini beklemek ergene anlaşıldığı hissini verecektir.

    Yaşanan ve yaşanabilecek çatışmalar ergenlerin büyüyüp söylecek sözü olan birer birey olduklarının bir göstergesidir. Ancak aileler tarafından, çatışmaların uygar bir şekilde, kırıcı ve örseleyici olmadan yapılabileceği düşüncesi ergene kazandırılmalıdır. Çocukların ergen olduğu bu çağlarda büyük olasılıkla anne babalar da sorumlulukların getirdiği sorunlarla başa çıkmaya çalıştıkları bir dönem yaşamaktadırlar. Karşılıklı anlayış ve hoşgörüyle ergenler, ilişkilerinin daha az sorunlu olacağı yönünde cesaretlendirilebilirler.

    Bu dönemde, ergenin duygu-durumunda gözlenen en büyük değişikliklerden biri ise, depresif duygu durumunda artıştır. Ergenlik dönemindeki depresif duygu durumu genellikle kısa süreli yaşanır. Ergen, kendini üzgün ve kötü hisseder ancak bu durum normal hayatına devam etmesini engeller nitelikte değildir.

    Depresif bozukluğu tam olarak yaşayan bir ergen ise, kendini değersiz hisseder, arkadaşlarından ve sosyal ortamdan uzaklaşmayı tercih eder, enerjisi ve yaşam motivasyonu yaşıtlarına göre düşüktür, çabuk öfkelenir, eleştirilere karşı aşırı tepkiler verebilir, genellikle üzüntülü ve mutsuz ruh halinde gözlemlenir, özgüveni düşüktür, ideallerine ulaşamayacağına inanır, yapacağı işler ve hayatı konusunda karasızdır, konsantre olmakta zorlanır ve çabuk unutur, genel huzursuzluk hali yansıtır, yemek yeme ve uyku alışkanlıkları düzensizdir, otorite figürüyle ilgili sorun yaşar, madde bağımlılığı ve intihar eğilimi gösterebilir. Ergenin, depresyon bozukluğu göstermesinin nedenleri arasında; çocukluktan gelen sevgi yoksunluğu, yalnızlık duygusu, ölüm, ayrılık, çocukluk döneminde fiziksel ve cinsel tacize maruz kalma, sosyal beceri eksikliği, kronik ve genetik hastalıklar gibi travmatik süreçler, bunlara bağlı olarak ölüme merak, yakınlarını üzmek isteği yer alır.

    Depresif duygu durumu birkaç saat içinde değişebileceği gibi birkaç gün de sürebilir. Depresif duygu durumunun sürekli olması, ergenin okul başarısının düşmesine, aile ve arkadaşlarıyla iletişim problemleri yaşamasına ve madde kullanımına neden olabilmektedir.

    Gençlik çağında depresyonun ortaya çıkmasına neden olan üç önemli faktörden bahsedilebilir. Bunlar; biyolojik, psiko-sosyal ve bilişsel-davranışlar faktörlerdir.
    Biyolojik etkileri inceleyen çalışmalar değerlendirildiğinde; tek yumurta ikizleri ve evlat edinilmiş çocuklarla yapılan çalışmalar sonucunda depresyonda kalıtımın önemli bir faktör olduğu bulunmuştur.

    Depresyonun ortaya çıkma nedenleri arasında görülen psiko-sosyal faktörler incelendiğinde ise; çocukluk çağında yaşanan boşanma, ayrılık, aile bireylerinden birinin kaybı ve yaşanan sosyo-ekonomik güçlükler gençlik çağı depresyonunun ortaya çıkma riskini arttırmaktadır.

    Bir diğer faktör olan bilişsel-davranışsal faktörler incelendiğinde, kişisel beceriler, benlikle ilgili çarpıtılmış düşünceler ve stres, gençlik çağı depresyonu için çalışılan konular arasındadır. Bu çalışmalardan yola çıkarak yapılan araştırmalarda, düşük hareket düzeyi ve kişiler arası iletişimin yetersiz kalması depresyonun süreklilik kazanma riskini arttırmaktadır.

    Depresyon birtakım değişik rahatsızlıklarla birlikte seyredebileceği gibi tek başına da görülebilen ve tedavi edilmesi gereken bir rahatsızlıktır.Karşılaştığımız duygulanım bozuklukları arasında ergenlerde depresyon da sıklıkla görülmesine rağmen, belirtilerin, erişkinlerde karşılaştığımız klinik belirtiler kadar belirgin olmaması ergenlerdeki depresyonun – eşlik eden bozukluklar- semptomlarıyla karşımıza çıkmasına neden olmakta ve maskeli depresyon olarak ortaya çıkmasını sağlamaktadır.

  • Boşanma Süreci

    Boşanma Süreci

    Her aile ve çift boşanma kararı öncesinde, boşanma süresinde ve sonrasında zorlu birtakım süreçlerden geçer. Bu durum, ilerleyen aylarda aile bireylerini farklı yönlerde etkiler. Duygusal karışıklığa eklenen maddi sorunlar tüm aile bireylerine yansır. Dolayısıyla ailenin yaşam tarzını da değiştirir. Ayrılık çok yeni bir durum olduğundan, bireylerin zihinleri devamlı bu konu ile meşguldür. Zamanla yeni bir hayat kurma gerçeği ile yüz yüze kalınmasına dönüşür.

    Boşanmanın ilk yılı yetişkinler için oldukça zordur. Boşanmış olmak kadınların ve erkelerin önemli ruhsal sorunlar yaşamasına neden olur. Boşanma sürecine, yüklenen anlamlar (“Başarısız oldum”, “Hayatımda hiçbir şeyi iyi yönetemiyorum” vb. düşünceler), çevrenin algısına yönelik atıflar (“Komşularım bana farklı bakacaklar”, “Ailem akrabalara anlattıklarında gözlerinden düşeceğim” vb.) çocukluktan gelen bir takım “değerlilik”, “sevilebilirlik”, “yeterlilik” şemalarını hareketlendirecektir. Bu durum zamanla, ruhsal sıkıntıların daha da derinleşmesine ve gündelik yaşam kalitesinin düşmesine neden olur.

    Beklenmeyen ya da mecburi boşanma durumlarında, yetişkinin geçmişte takılı kaldığı bir gelişim basamağına dönmesine ya da kişiliğinden beklenmeyen tutumlara girmesine itebilir. Bazı yetişkinler çaresiz hissettiklerinden, çocukları dahil başkalarının bakımına muhtaç hale düşebilir. Bazı durumlarda ise ailedeki roller değişebilir, çocuklar ebeveynin bakımını üstlenirler ve onların dertlerini dinler. Bu durum, çocukta yanlış bir gelişime ve ebeveyninden ötürü yanlış bir gerçek anlayışını benimsemesine neden olur.

    Tüm bu durumlar, boşanmanın hemen sonrasında kişinin kendisini etrafından soyutlamasına ya da tam tersi önceki zamanlardan farklı olarak sosyal yaşamını aşırı yaşamasına neden olur. Boşanmanın yarattığı karmaşık duyguları (boşanmanın yarattığı mutsuzluk ve öfke duygularını) ise bazı bireyler kabul etmezler. Ancak bu duyguların zamanla değişeceği, bu sürecin bir uyum süreci olduğunu görmek tek başına oldukça karmaşık ve zordur. Çeşitli faaliyetlerle meşgul olmak herkese iyi gelebilir, ancak geçmiş yaşantıda takılı kaldığımız durumları, yaşanılan duygu durum bozukluklarını, çocuğumuza boşanma sürecini “en sağlıklı” nasıl aktarabileceğimizi ve boşanma süreci sonrasında yeniden günlük işlerimizi “kaldığımız yerden” nasıl devam ettirebileceğimizi uzman eşliğinde almamız, süreci kolaylaştırır. Eğer tüm bunlardan kaçmak diğer sorunlardan kaçmak için yapılıyorsa bu durum depresyonu ancak bir süre için ertelemeyi sağlar. Ancak sonunda, sorunlar çözümsüz kaldığı için çöküntü kaçınılmaz olur.

    Birçok birey, boşanma sürecini tek başına atlatmaya çalışmaktadır. Zamanla bu süreci yönetebileceğine inanmaktadır. Ancak geçmişte yaşanılan her bir travma (büyük olması gerekmez), bir sonraki kuracağınız ilişki ya da çevrenizde iletişime geçtiğiniz kişilerle olan diyalogunuzu etkilemektedir. Bu süreci kabullenememe, yaşanan pişmanlık duyguları , gelecekle ilgili yoğun kaygılar , ne yapacağını bilememe , bir türlü adım atamama gibi duygular yaşanır. Bu duygulardan uzaklaşmak kişi için zordur. Psikolojik destekle bu süreç daha kısa sürede ve daha az zararla atlatılabilir. Gelecekle ilgili plan yapma, yaşamdan ve ilişkilerden yeni şeyler bekleme , bunlar için çaba gösterme kişinin artık sağlıklı olduğunun bir göstergesidir. Ancak sağlıklı ilerlenebilmesi için, geçmişte yaşanılan “kısır ilişki döngüsünün değişmesi”, “bağlanma stillerinin ele alınması”, “duygusal ve fiziksel travmaların yaralarının sarılması” ve benzeri örüntülerin çalışılması bireyi güçlü kılar. Hayatında daha sağlıklı ilişkiler kurmasına ve tüm yaşam alanına (işine, ailesine, arkadaşlarına vs.) olumlu yansımasına neden olur.

  • Aile İçi İletişimin Çocukluktan Yetişkinliğe Yansıması

    Aile İçi İletişimin Çocukluktan Yetişkinliğe Yansıması

    Aile, bireylerin temel davranışlarını öğrendiği ve kişilerin birbirleriyle iletişim kurmayı öğrendiği yerdir. İlk sosyal deneyimimizi aile içinde yaşarız. İlk iletişim bebeğin anne rahmine düştüğü anda başlar. Bireye bakım veren kişi tarafından sevilme, okşanma, temas, beslenme ve barınma ihtiyaçları tam karşılandığında “temel güven duygusu” oluşur. Tam tersi bir durum sergilendiğinde bakım veren kişi tarafından sevgi aşılanmadıysa, beslenme ve barınma ihtiyaçlarını yerinde ve zamanında almadıysa. Gerektiğinde oyun oynanmadıysa, ağladığında olumsuz bir tepki ya da tepkisiz kalındıysa, “temel güvensizlik duygusu” oluşur ve bireyin ileriki yaşantısında ikili ilişkilerinde de sorunlara sebep olabilir.

    Çocuklar oldukça duygularını açma ve ifade etme konusunda şeffaftırlar.  Ancak ebeveynleri tarafından bastırılan söyledikleri ifadelerden dolayı susturulan çocuklarda duygularını açmakta ve gerçekleri söylemenin onlar için zararlı olacağı bir algısı oluşur ve gizlemeye başlarlar. Çocuklarını davranışlarından dolayı azarlayan, eleştiren, onların duygu ve düşüncelerini önemsemeyen, kendi istedikleri düşünce ve davranışlarında olmalarını isteyen ve baskılayan ebeveynlerin çocuklarının kendine güvenmeyen, değersiz, tedirgin birey olarak yetişirler. Ebeveynleri tarafından desteklenen, duygu ve düşüncelerine önem verilen ve ifade etmesi için ortam sağlanan çocuklarda kendine güvenen, girişken ve insan ilişkilerinde başarılı bireyler olarak yetişir.

    Kişilik yaşamın bütünüyle şekillenir ve oluşur. Kişiliğimizle de insan ilişkilerimizde kurduğumuz iletişim şekillenir. Davranışlar insanın kurduğu iletişim sonucunda gelişir. Davranışlar iki yönlüdür; olumlu ve yapıcı yönde “sevgiye” dayalı ya da olumsuz yıkıcı “öfke” ve “nefrete” dayalı tutum olarak biçimlenir.

    Çocukluk ve ergenlik döneminde yaşanılan olumsuz deneyimler, sevilmeyen değer görmeyen mesajı iletir.  Sevilen bir insan kendini olumlu değerlerle algılayacağı için, olumlu bir benlik geliştirecektir. Kendini seven, kendinden hoşnut insan başkalarını da sevecek, kendine ve başkalarına hoşgörü gösterebilecek, yıkıcı ve zarar verici eylemleri onaylamayacak ve benimsemeyecektir. Gerçek sevgi kişilerin davranışlarında ölçülü ve sorumlu olmayı beraberinde getireceği için, aşırılık ve uygunsuzluk görülmeyecektir.

    Sağlıklı bir aile iletişim, üyelerinin birbirlerini anlamalarından oluşur ve aralarında kuvvetli bir bağ oluşturur. Ayrıca çocuklara doğru bir iletişim öğretilmiş olur. Aile içinde sağlıklı iletişimin varlığı ailenin diğer kişilerle iletişimi de olumlu yönde etkiler. Bireycilik, bencillik, paylaşamama, öfke, yargılama, kötümserlik, yalnızlık duygusu azalır. Böyle bir ailede karşısındakini anlamaya çalışma, birlikte karar verme, hatalara karşı tolerans ve sevgi hakimdir. Sağlıklı iletişimin var olduğu ilişkilerde tek bir otoriter güç olmaz. Bu güç uygun yer ve zamanda üyelerce paylaşılır. Sağlıklı iletişim kurabilen ailelerde kriz ve stres ile baş etmede kolaylaşır.

    Aile üyelerinin birbirinin hakkına saygı göstermediği baskı uyguladığı, tehlikeye maruz bıraktığı ihmal ettiği sevgi göstermediği durumlarda istismar ve şiddet ortaya çıkmaktadır. Bu durum aile içi  etkileşimi olumsuz yönde etkiler. Aile içinde olumlu etkileşim sağlanmazsa aile dağılır, varlığını sürdüremez. Anne ve baba yaşı, evlilik ve ebeveynliğe hazır oluşluk, anne ve babanın sağlık düzeyleri, birbirlerine olan saygı ve güvenleri, yetiştirilme biçimleri, ekonomik ve sosyal güvenceleri, çocuğun istenip ya da istenmemesi, sağlık düzeyi, cinsiyeti, aile üyelerinin beraber geçirdiği zaman, kullandığı mekan, aileyi örseleyen ölüm, iflas gibi stres yaratan olaylar, aile içi etkileşimi etkileyen başlıca etkileyen faktörlerdir.

  • Aile İçi İletişimin Önemi

    Aile İçi İletişimin Önemi

    Aile içi iletişim, çocukların anne-babalarıyla, birbirleriyle, eşlerin birbirleriyle ya da çocuklarıyla, duygu ve düşüncelerinin birbirine karşı aktarımında önemli bir yere sahiptir. İletişim karşıdaki kişiyi tanımakta, ortak anlayış oluşmasına izin verir. Mutlu ailelerde samimiyet hep birlikte olmaktan oluşan yakınlık çoğu zaman konuşma ihtiyacını unutturabilir, aynı zamanda konuşmaların sürekli kavgaya döndüğü ailelerde ise çatışmalardan kaçmak için aile içi konuşmadan uzak durulabilir. Fakat mutluluğun sürekliliği ve sorunların çözülebilmesi için karşılıklı konuşmadan daha etkili bir yol yoktur. Ailedeki iletişimin çocuk için önemi büyüktür. Ebeveyn ve çocuk ilişkisinde, sağlıklı bir diyalog içerisinde olabilmek ve problemlerin çözümü sadece duygu ve fikirlerin birbirlerine aktarılmasıyla mümkün olabilir. Böyle bir iletişimin sağlanamadığı, sorunların ertelendiği, duygu ve düşüncelerin bastırıldığı aile ortamı sağlıklı değildir. Aile içinde çocuklar ile sağlıklı iletişim kurabilmek, onların kişilik gelişiminde katkı sağlamak için dört iletişim kaynağının önemi büyüktür. Bunlar; göz ile iletişim: çocuğun gözlerinin içine doğrudan bakarak, çocuğun duygusal doyuma erişmesini sağlamak, bedensel iletişim: anne-babanın çocuklara el veya vücut ile temasıdır. Bu temas yalnızca ihtiyaç anında yardımda bulunmak anlamında değil duygusal bakımdan seni destekliyorum, aferin gibi ifadeleri de içeren dokunmadır, odaklaştırılmış ilgi: bu kaynak da çocuğa bütün dikkatinizi vererek, önemsendiğini ve sevildiğini hissettirecek şekilde onunla ilgilenmenizdir.Çocuğun olumlu bir benlik geliştirmesinde aile bireyleriyle olan iletişimi yadsınamaz bir gerçektir. Çocuğun kendi benliği hakkındaki yorumlarını daha olumlu şekilde geliştirmesini sağlamak amacında olan ebeveynlerin kendi iletişim biçimlerini değerlendirmeleri gerekir.