Etiket: Aile

  • Çocuklarda anemi ( kansızlık )

    Anemi periferik kandaki hemoglobin kitlesinin veya hemoglobin konsantrasyonunun normalin altında olmasıdır.Hemoglobin ve hematokrit değerlerinin yaşa göre farklılık göstermesi pediatrik yaş grubunda çok önemlidir. Bu nedenle anemili bir çocuğu değerlendirirken yaşa göre saptanmış Hb ve Htc normal değerlerinin göz önüne alınması gerekir(labratuvar normal sonuçları genelde yetişkinler için oluşturulmuştur)

    SOLUK ÇOCUKTA HANGİ HASTALIKLAR OLABİLİR?

    1.Anemiler

    2.Sistemik hastalıklar

    3.Ödemle seyreden hastalıklar

    4.Normal çocuk

    ANEMİNİN SINIFLANDIRILMASI

    Çocukluk çağı anemileri nedenlerine veya eritrosit büyüklüklerine göre sınıflanabilir

    Etkili eritrosit(alyuvar-kırmızı kan hücresi) yapımının yokluğu

    1.Kemik iliği yetersizliği

    2.Eritropoetin (kan yapımını uyaran madde)yapımının azalması

    3.Eritrosit olgunlaşma bozuklukları

    Hemolitik Anemiler(alyuvarların bazı kalıtsal nedenlerle parçalanması)

    Kan Kaybı(kaza,mide-barsak hastalıkları,parazitler,inek sütü alerjisi,böbrek taşı,vs)

    ANEMİ TANISINDA ÖYKÜ

    Vücudun telafi edici yeteneklerine bağlı olarak kronik anemili bir hasta aynı hemoglobin değerine sahip akut (ani gelişen) anemili bir hasta kadar belirti vermeyebilir.Daha önce saptanmış anemi atakları kalıtsal anemilerden birini, daha önce kan sayımları normal bir hastada ilk defa ortaya çıkan bir anemi ise yeni bir nedeni düşündürür.

    Başlama zamanı, aile öyküsü, ayrıca doğum öyküsü ve yenidoğan dönemin ayrıntılı öyküsü önemlidir.Kalıtsal bir sebep söz konusu ise anemi çoğunlukla çocukluk çağında başlarAneminin sık görülen semptomları huzursuzluk, çarpıntı, ve cilt rengindeki solukluktur. Anemik bebekler aşırı ağlama ve iştahsızlık ile gelebilirler. Tersine kronik anemili hastalar ise kompanse edebilirler ve anlamlı şikayetleri olmayabilir

    Mide-barsak yolundan kanama olup olmadığı çocuğun kakasının renginde değişikliğe, kakada kan görülmesine, barsak hareketlerinin durumuna, kabızlık veya ishal olup olmadığına dair sorular sorularak hekim tarafından durum anlaşılabilirAdet gören kız çocukları farkında olmadan fazla kan kaybediyor olabilirler. Bu nedenle mensturasyonun süresi, kanamanın miktarı ve sıklığına dair bilgi edinilmelidir

    Diyetteki demir, folik asit ve B12 miktarı kansızlıkta oldukça önemlidir. Çocuğun ne tür yiyeceklerle beslendiği, mama alıyorsa demir destekli olup olmadığı, yanlız anne sütünü ne kadar süre aldığı, ek gıdalara başlama zamanı ve gıdaların içeriği mutlaka iyice sorgulanmalıdır . Ek olarak günde ne kadar inek sütü aldığı ve toprak-yün-buz yeme öyküsü de göz önüne alınmalıdır.

    Annenin ve bebeğin kan grupları, kan değişimi veya anne karnında bebeğe kan transfüzyonu, doğumdan hemen sonraki dönemde ortaya çıkan anemi teşhis için önemli ip uçlarıdır.Bebeğin kaç haftalıkken doğduğu önemlidir zira prematüre(erken doğan)bebekler demir veye vitamin E eksikliğine bağlı olarak anemiye girebilirler. Sarılık olması ve fototerapi gereksinimi ailesel bir hemolitik anemiye işaret edebilir.

    Ailede herhangi bir anemi öyküsü derinliğine araştırılmalıdır.Sarılık, safra taşları ve dalak büyümesi olan aile bireyleri saptanmalıdır. Safra kesesi ve dalağı alınmış aile fertlerinin olup olmadığının bilinmesi ailesel hemolitik anemili diğer kişilerin açığa çıkarılmasına yardım eder. Irk ve etnik köken de ayırıcı tanıda önemlidir. Örneğin talasemi sendromları Akdeniz ve güneydoğu Asya kökenlilerde daha sıktır.

    TEDAVİ: Nedene yöneliktir.

    Demir,B 12 veya folik asit eksikliği varsa ilaç tedavisi uygulanır ve çocuğun beslenmesi düzenlenir..Mide-barsak hastalığı,alerji,adet kanamasında problem,barsak paraziti varsa önce bunlara yönelik tedaviler uygulanır.Hemolitik kansızlıkta biraz daha karmaşık tedaviler gerekebilir.

  • İnfantil kolik ( gaz sancısı )

    Yaşamın ilk ayında başlayan aşırı ağlamalar KOLİK (GAZ SANCISI) olarak adlandırılmaktadır. Kolik ağrısı haftada en az 3 gün, en az 3 saat ve 3 haftadan uzun süren ağlamayı içermekte ve bu durum ÜÇLER KURALI olarak bilinmektedir. KOLİK (GAZ) sancısı olan bebekler genellikle sağlıklı ve gelişim problemi olmayan bebeklerdir. Koliğin görülme sıklığı %5-25 olarak saptanmıştır. Genelde 6. haftada başlar ve genelde akşam üstleri öğlenden sonra başlar. Bebeklerin belirtileri yüzünü kızartma, ellerini yumruk yapma, bacaklarını karnına çekme, sırtını geriye atma ağrılı bir yüz ifadesi olur. Karın sert, şiş ve gaz çıkarma olabilir. Ağlama birden ve ani başlar. Kolik (Gaz sancısı) genellikle 2. haftada başlar ve çoğu kez 4. ayda sonlanır. Kolik bu süreden uzun sürerse bu duruma beslenme ve uyku problemleri eşlik ettiği görülür. İlk 3 ay koliği olmayan ve 3. aydan sonra koliği gelişen olgular ise BAKICIYA BAĞLI GELİŞEN SIKINTI SENDROMUtanımına uymaktadır.

    Unutulmamalıdır ki bazı hastalıklar kolik şeklinde başlayabilir. Ayırıcı tanıda bu hastalıklar düşünülmelidir. Bu hastalıklar; İdrar yolu hastalığı, inek sütü alerjisi, doğumsal glokom, laktoz intoleransı, hırpalanmış bebek sendromu. Gastroözefagial reflü hastalığı, koroner arter anomolisi annenin ilaç kullanımı sayılabilir.

    Irk, ailenin sosyoekonomik düzeyi, sigara, ailede alerji öyküsü ile kolik arası ilişki bulunamamıştır. Ailenin deneyimsizliği, annenin doğum sonrası depresyonu da kolik sebebi olarak gösterilememiştir.

    İnfantil Kolikte (Gaz sancısında ) suçlanan 3 neden vardır;

    1.Sindirim sistemi ile ilgili olanlar:

    Gaz sancısı olan bebekte ağrılı nöbetler sırasında ayakları karna çekme ve acılı yüz ifadesi olması sindirim sistemi ile ilgili nedenleri gündeme getirmiştir. Kalın barsak gazlarının çoğu bakterilerin diyetteki karbonhidratları kullanması ile ortaya çıkan gazlardır. Ancak tam olmayan laktoz emilimi kalınbarsaktaki gazları artırabilir. Laktaz enzimi eklenmesi veya tam hidrolize mama ile besleme gaz sancısı olan bebeklerde sorunu çözmede maalesef çare olamamıştır. Yine inek sütü alerjisinin kolik nedeni olabileceği de tartışmalıdır, çünkü sindirim sistemi uyarılmasına bağlı kusma ve ishal kolikte görülmez. Ayrıca koliği (gazı ) olan ailelerin çocuklarında alerji öyküsü de diğer çocuklardan farklı değildir. Anne sütünden süt ve süt ürünlerinin çıkarılması ile belirtilerin azaldığına dair çalışmalar vardır. İnek sütü bazlı mamalar ile beslenenlerde aminoasit bazlı mamaya geçişin gaz sancısını %40 azalttığı bildirilmiştir.

    Sindirim sistemi hareketlerinde değişiklikler de gaz sancısı nedeni olabileceği tam olarak kanıtlanmamıştır. Bitki çaylarının gaz sancısını azaltması bu tezi desteklemektedir.

    Sindirim sistemindeki hareketlerindeki değişikliklerinin gaz sancısı yaptığı tezi ortya atılmış, fakat bu bebeklerin sindirim sisteminin transit geçiş zamanı diğer bebeklerden farklı olmağı gösterilmiştir.

    Gastrointestinal hormonlardan prostaglandinler düz kas kasılmasını etkiler gaz sancısı sebebi olabilirler, yine motilin isimli sindirim sistemi hormonu doğum anında gaz sancısı gelişen çocuklarda daha yüksek saptanmıştır. Sigaranın bu hormon düzeyini artırıp gaz sancısı yaptığı bilinmektedir. Motilin isimli hormon ince barsak hareketlerini artırır ve ide boşalmasını artırır sonuçta sancı gelişir.

    2.Psikososyal nedenler:

    Bebeğin annesinin ve bakıcısının stresli olması soncu gaz sancısının fazla olduğu söylemi artık geçersizdir. Ancak annenin bebeği kucağa alması, göz ve ten teması ve sese daha çabuk yanıt verme, emzik kullanma, ritmik sallama, aşırı uyarıları azaltma yarar sağlayabilir.

    3.Nörogelişimsel nedenler:

    Gaz sancısı olan bebeğin ağlaması tıpkı diğer bebekler gibi 6. haftada pik yapar, öğleden sonra ve akşam artar. Dördüncü ayda düzelmesi gelişimin bir parçası olarak yorumlanmasına neden olmuştur. Ancak gaz sancılı bebeklerin ağrı eşikleri ve duyusal algılamaları diğer çocuklardan düşüktür. Nörogelişimsel bir sebepten ağrı oluşturmayan bir etken bile gaz sancısını tetikleyebilir. Yani karında şişlik, fizyolojik reflü ve sindirim sisteminin hareketleri aşırı algılanıyor olabilir. Gündüz aşırı uyarılma gece ağrılara neden olabilmektedir. Bebek büyüdükçe uyanıkken sessizlik dönemi artar parmak emme gibi durumlar ile bu dönem uzar ve sonuçta kolik kendiliğinden düzelmeye başlar.

    Tanı : Gaz sancısı olan bebeğin annesi ve babası çocuklarına karşı faydalı olamadıklarını düşünüp ve altta yatan bir organik bir neden olduğunu düşünerek hekime gelirler. Hastanın ağlama süreleri sorgulandığında ailenin vereceği iyi bir öykü ile gaz sancısı tanısı konulabilir. Eğer çocukta morarma, solunum sıkıntısı olması, yetersiz kilo alımı, letarji, nörolojik belirti var ise bu bizi infantil kolik ( gaz sancısından ) uzaklaştırır sonuçta organik bir hastalık araştırılmalıdır.

    Tedavi: İnek sütü başlanmış olan veya inek sütü içeren bir mamayı alan bebekte gaz sancılarının gelişmiş olması ve beklenenden uzun sürmesi, kusma periyotlarının olması, vücutta döküntünün ve makattan kanamanın olması inek sütünün diyetten çıkartılmasını gerektirir. Anne sütünden de inek sütündeki alerjen proteinler geçeceğinden anne sütünden inek sütü çıkarılmalı yanıt alınamıyor ise tam hidrolize mamalar verilmelidir. Hastanın bu şekilde öyküsü yoksa ailede stres azaltmaya yönelik uygulamalar ön plana çıkar.

    1. Anne sütüne devam sağlanmalıdır. Annenin diyetindeki alerjenler süt ürünleri, yumurta, buğday, fındık gibi alerjenler çıkartılmalı gaz yapıcı yiyecekler verilmemelidir. Ailede alerji öyküsü varsa tam hidrolize mamaların verilmesi de tartışmalıdır. Bu gibi durumlarda 7 günlük deneme tedavisi yapılabilir.

    2. Gaz sancısını azaltmak için araba ile gezdirme, çamaşır makinesi, saç kurutma makinesi, elektrik süpürgesi çalıştırma, bebek arabasında gezdirme, emzik kullanımı, kucakta taşıma gezdirme, uyaranı engelleme, masajın kesin yararı gösterilememiştir. Ancak hafifçe sallamak, sık besleme, emzik ve bebeğe çabuk yanıt vermek ve iletişim halinde olmak denenmelidir.

    3. Hastaya verilen metsil gibi ilaçlarıngaz sancısını azaltıcı etkisi plasebo ( ilaç olmayan ilaçmış gibi kullanılan ) ilaçlarla aynıdır. Aile fayda görürse kullanmalıdır. Rezene, limon içeren bitki çayları gaz sancısını azaltabilir ancak normal beslenmeyi olumsuz etkileyebilir bu açıdan risklidir. Nane karanfil, zencefil dere otu, meyan kökü, rezene, kimyon gibi bitkileri yağların karışımı gaz sancılarını azaltabilir ancak ne kadar verileceği ve ne ölçüde yararlı olduğu bilinmemektedir.

    Aile yakınlarının rahatlatılması;

    Gaz sancısının verdiği stresin yükün azaltılması empati kurularak sağlanmalı,

    Normal gelişmenin bir parçası olduğu, bir hastalık belirtisi olmadığı, ağlama ne kadar uzun sürerse sürsün çocuğu sarsılmadan, zarar vermeden yine en iyi yardımı çocuğun anne ve babasının kendisinin yapabileceği anlatılmalıdır.

    Ağlama başlama saati, süresi ve kilo alımı ile ilgili günlük tutulmalıdır.

    Gaz sancısı olan bebeğin gelişimi, davranış testleri diğer çocuklardan farklı değildir. Kolik geçince annenin psikolojide düzelir. Ailede sorun oluşuyor ise çocuk istismarına eğilim ( çocuğa zarar verme ) durumu oluşabilir ya da aile içi problemler büyüyebilir. Bu açıdan aileye destek önemlidir.

    Sonuç olarak yaşamın ilk üç ayında ortaya çıkan sebebi tam olarak bilinmeyen çoğu kez kendiliğinden geçen bir sorun olan infantil kolik ( gaz sancısı) bebeğin nörolojik gelişimi ile kendiliğinden düzelir. ANNE VE BABAYI RAHATLATMAK EN ÖNEMLİ BİR TEDAVİ YAKLAŞIMI olmalıdır.

  • Kabızlık

    Sık Karşılaşılan ve Çoğu kez göz ardı ettiğimiz problem…Günümüz yaşamı gereği karşımıza daha sık çıkmakta…

    Kabızlık çocuk hastalıkları uzmanına başvuruların %3-5 kadarını, çocuk gastroenteroloji uzmanına başvuruların %20-25 kadarını oluşturmaktadır. Yani çocukluk döneminde sık karşılaşılan bir sağlık sorunudur. Çocuğun 2 haftadan uzun süre dışkılamasında zorlanmanın olması veya dışkılamasında gecikmenin olması olarak karşımıza çıkar.

    Kabızlık;
    · Son 2 ay içerisinde haftada üç veya daha az sayıda dışkı yapma
    · Haftada 1 veya daha fazla dışkı kaçırma
    · Tuvaleti tıkayacak şekilde kalın dışkı yapma
    · Ağrılı dışkılama, dışkı tutma davranışı
    · Karında muayene sırasında dışkıların ele gelişi
    Bu yukarıda yazılı belirtilerin en az ikisinin bir arada olması kabızlığı tanımlar. Kız çocuklarda daha sık görülmektedir.

    Kabızlık çoğu kez her hangi bir altta yatan bir sebebe bağlı olmadan görülebilmektedir. Ailesel yatkınlık vakaların yarısına yakınında bulunmaktadır. Kabızlık en sık 2 yaş civarında tuvalet terbiyesi verilirken kabızlık karşımıza çıkar. Anne sütünden süt bazlı formülalara geçiş sırasında da kabızlık görülebilir.

    Kabızlık sorgulanırken doğumdan sonra çocuğun ilk 24 saatte dışkı yapıp yapmadığı, kabızlık sorunun süresi, dışkının özelliği ( kıvamı, keçi pisliği şeklinde olup olmadığı, tuvaleti tıkayacak şekilde olup olmadığı, dışkı kaçırma olup olmadığı), beraberinde idrar kaçırma probleminin olup olmadığı araştırılmalıdır.

    Aile iyi bir gözlemci ise kabız çocuklarının bir kenara saklanıp dışkı yapıyormuş gibi algılanmaya sebep olacak davranışlar içerisinde olduğunu doktoruna söyleyebilir.

    Bazen de altta yatan bir sebebe bağlı ortaya çıkabilmektedir; Günlük süt miktarının fazla olması, inek sütü alerjisi, posasız gıdaların fazlaca alınmış olması, bazen sıvı kaybı gibi beslenmeye bağlı nedenler olabildiği gibi bazen de hipotiroidi, çölyak hastalığı ( buğday unundaki gluten isimli bir proteine karşı alerji), kistik fibrozis (ter bezlerinin ve dış salgı bezlerinin hastalığı), şeker hastalığı, kalsiyum yüksekliği, potasyum azlığı gibi metabolik sebepler olarak karşımıza çıkabilir. Kabızlığın sebebi olarak nörolojik hastalıklar karşımıza çıkabilmektedir.

    Ayrıca ilaç alım hikayesi örneğin; antiasit ilaç alımı, havale ilacı kullanımı ( fenobarbital), tansiyon ilaçlarının alımı sorgulanmalıdır.

    Yine hastanın makat bölgesinin muayenesi de önemlidir. Makat bölgesinde çatlak olması, anüsün yerleşim yeri, kalın barsağın sinirsel uyarı eksikliği gibi sebepleri ayıt etmemize yardımcı olabilir.

    Bel bölgesinin anormalliğini muayene sırasında hekim gözlemleyebilir veya aile söyleyebilir.

    Aşağıda yazılı bulgular hekimi ve aileyi altta yatan önemli bir problem olduğu konusunda uyarmalıdır.

    · Beraberinde büyüme gelişme geriliği olması
    · Anal bölge sfinkterinde refleksin olmaması (makatın gevşek olması), makatın muayenede boş bulunması
    · Bacakların kuvvetinde azlık veya refleks azlığı
    · Omurga muayenesinde alt kısımlarında kıllanma çukurluk, omurga kavsinde bozukluklar
    · Karında şişlik olması

    Tanı; Hasta yakınlarından edinilecek bilgiler çoğu kez yeterlidir. Ancak organik bir sebep düşündürecek bulgular varsa;
    Direk karın grafisi ; Barsaklarda dışkı birikimini göstermede ve omurgalara ait hastalıkların ortaya çıkartılmasında kullanılabilir.
    Barsak temizliği yapılmadan baryumlu (ilaçlı ) kalın barsak grafisi çekilmesi, şüpheli durumlarda anorektal bölgenin monometrik incelenmesi doğumsal kalın barsağın sinirsel uyarı eksikliğini ortaya çıkarmada önemlidir. Bu hastalığı destekleyen bulgular var ise kalın barsağın son kısmından alınacak tam kat biyopsi ile sinir yumaklarının (gangliyonların ) yokluğunun gösterilmesi ile tanı konulabilir.

    Tedavi: Tedaviye başlamadan önce aileye baştan tedavinin uzun süreceği sabırlı olmak gerektiği açık bir dille anlatılmalıdır.

    Aileye ve çocuğa tuvalet eğitimi anlatılmalı ve eğitimin en az 6-12 ay süreceği belirtilmelidir. Tuvalet eğitiminin sabah kahvaltısı sonrası yerine getirilmesi gerektiği ve erişkin insanlarında bu şekilde yaptığı çocuğa uygun bir dille anlatılmalıdır.

    Diyet:
    · Diyet tedavisine diyete başaltıcı lavmanlar uygulandıktan sonra başlanmalıdır.
    · Aile uygulama sırasında GÜNLÜK tutmalıdır.
    · Diyet posa içermeli ve diyetteki posa miktarı yavaş yavaş artırılmalıdır.
    · Süt ve süt ürünlerinin miktarı diyette azaltılmalıdır.
    · Bazı mamalar ( soya içeren mamalar ve anne sütüne yakın içerikli mamalar) çocuğun yaşına göre denenebilir.

    Posalı gıdalar olarak;

    Sebzeler; Kereviz, enginar, bezelye, Brüksel lahanası, karnabahar, taze fasulye, ıspanak, pırasa, domates ve salatalık, marul ve havuç verilebilir.
    Kurubakliyatlar: Kurufasulye, mercimek, (yeşil ve kırmızı),
    Meyvalar: Elma (mümkünse kabuklu), incir,portakal, üzüm, çilek, muz (olgun olmak kaydıyla), armut, kayısı seçilecek meyvelerdendir.
    Kurutulmuş Meyvalar: Kuru üzüm, incir kurusu, kuru kayısı, kuru erik, hurma posa içeriği yüksek besinlerdir.
    Meyva suları: Taze sıkılmış portakal suyu, elma suyu, üzüm suyu fayda sağlayabilir.
    Patlamış mısır, fıstık, patates kabuğuyla fırında pişirilirse, kepekli ekmek verilebilir.
    Bal yerine pekmez özendirilmelidir.

    · Su alımı artırılmalıdır .
    · Fast-food türü beslenmeden uzak durulmalı / ev yemekleri özendirilmelidir.

    İlaç: Boşaltıcı lavmanlar doktor tercihine göre idame tedavisi bunu takip etmelidir. Beraberinde gastroözefagial reflü hastalığı olup olmadığı araştırılmalıdır.
    Doktor, aile ve yakın çevresi ve öğretmeni ÇOCUĞUN kabızlığın üstesinden gelmesinde yardımcı olmalıdırlar.

  • Aile ve Çift Terapisi Nedir?

    Aile ve Çift Terapisi Nedir?

    Bireylerin kendi aralarında kurdukları ilişki, duygusal ve ruhsal açıdan son derece önemlidir. Hayatımızın büyük bir bölümünü birlikte geçirdiğimiz ebeveynlerimiz, eşimiz, çocuklarımız ile olan ilişkimiz direkt olarak hayatımızı etkilemektedir. 
    Evlilik içerisinde çıkan çatışmalar, problemler, doğru bir şekilde çözülmediği zaman daha büyük sorunlara yol açabilmektedir. Aile ve çift terapisinin amacı, bu çatışmaları çözmek ve daha ilişkiyi daha sağlıklı bir boyuta taşımaktır.
    Aile terapisi bu sorunları çözümlerken kişinin kendisi ve partneri hakkında daha çok bilgi sahibi olmasını amaçlar, olaylara karşı tarafın gözünden bakabilmeyi, mevcut sorunlarla baş edebilme tekniklerini gelişmesini sağlar. 
    Aile ve çift ilişkilerinde problem yaşayan herkes bu terapi yönteminden yararlanabilir. Sıklıkla aşağıdaki konulara çözüm arar;
    Çift ilişkileri
    Evlilik problemleri
    Boşanma
    Çocuk ve ergenlerde davranış bozukluğu ve okul problemleri
    Aile yaşamında değişiklikler
    Ebeveynlik becerileri
    Üvey bireyi bulunan aileler destek.
    Psikoseksüel zorluklar
    Evlat edinme, üvey ebeveyn/çocuk ilişkileri
    Göç eden ailelere destek
    Aile ve çift terapisi uygulamalarının farklı yöntemleri vardır. Çoğu uygulamada görüşmeler çiftin birlikte katılımıyla sağlanır, çiftin kendi aralarındaki iletişimlerini gözlemlerken, yaşanan durumlara farklı bir pencereden bakabilmeleri, eşlerinin istek ve şikayetlerini anlayabilmeleri, partnerlerini tanımaları amaçlanır.
    Aile terapisti yaşanan sorunlarda arabuluculuk yapacak olan ya da suçlunun kim olduğuna karar verecek olan kişi değildir. Ya da size öğütler vererek aile olmayı öğretecek kişi değildir. Terapistin görevi aile bireylerinde farkındalık yaratmaktır. Bu farkındalık ile birlikte aile bireyleri kendi kararlarını veriyor olacaktır. 
    İlişkide yaşanan sorunu çözebilmek adına eşlerin birlikte hareket edebiliyor olması çok büyük bir avantaj sağlar. İki taraf da ortada bir çatışma olduğunun farkındadır ve bunu düzeltme niyetindedirler. Fakat bunun gerçekleşemediği durumlar da olabilmektedir. Bir psikologdan yardım alıyor olmak maalesef bazen çok yanlış yorumlanabiliyor. Çiftlerden biri bu fikre “ben deli değilim, sen git” ya da “benim ihtiyacım yok, sorun sende” gibi bir karşılık verebiliyor. Oysa aile ve çift terapisine katılan kişiler “deli” olarak nitelendirilemeyeceği gibi, terapi içerisinde amaç asla suçluyu bulmak değildir. Eşinize danışmanlık alma teklifinizi bir kavga esnasında ya da sorunları çok yoğun yaşadığınız bir anda söylemeyin. Olumsuz duygular varlığını sürdürürken böyle bir teklifte bulunmak çoğu zaman ters tepki yaratır. Kavga esnasında bu tip bir teklif ile geldiğinizde karşı taraf bunu bir eleştiri ya da hakaret olarak nitelendirip savunmaya geçer ve terapi fikrine kendisini kapatır.
    Kimi kişiler de kişilik yapıları ve toplumsal koşullanmalar ile birlikte “birisinden yardım alma” fikrine sıcak bakmayabiliyor. Bununla birlikte ailede yaşanan problemlerin gizli kalması ve üçüncü bir kişi ile paylaşılmaması gerektiği inancı terapiye katılıma engel teşkil edebiliyor. Eşinizin neden aile ve çift terapisi istemediğini anlamaya çalışın ve onu rahatlatmaya, bu durumun normal ve olması gereken olduğu konusunda ikna etmeye çalışın. Bu konuda bir terapistten de yardım alabilirsiniz.
    Her ne kadar tek başınıza problemli bir evliliği düzeltmeniz çok kolay olmasa da eşinizi ikna edemediğiniz durumlarda tek başınıza da bir terapistten yardım alabilirsiniz. Terapi sürecinde siz kendinizi tanıyabilir, kendi durumunuzu belirleyebilir ve üzerinize düşen düzenlemeleri uygulayabilirsiniz. Sizin evlilik içerisinde bir değişim sağladığınızı gören eşiniz de bu sayede terapiye dahil olmayı kabul edebilir. 

  • Çocuklarda obezite

    Çocuklarda obezite

    Çocuklarda Obezite

    Uzm. Dr. Sibel Spınu
    Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı

    Obezite hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde erişkinleri olduğu kadar, giderek çocukları da etkileyen kronik bir hastalıktır. Obezitenin saptanmasında en geçerli yöntem Beden Kitle İndeksinin (BKİ=vücut ağırlığının, boyun karesine bölünmesi) hesaplanmasıdır. Çocuklarda BKİ'nin %85'in üzerinde olması obezite olarak tanımlanmaktadır. Günümüzde obezitenin görülme sıklığı her yaş grubunda artmaktadır. Bunun nedeni modern yaşamın getirdiği beslenme alışkanlıklarında yağların ve karbonhidratların fazla miktarda tüketilmesi ve çocukların fiziksel aktiviteden uzaklaşarak televizyon ve bilgisayar oyunlarına yönelmeleridir.

    Bir çocuğun fiziksel, bilişsel, duygusal olarak büyüme ve gelişmesinde, yenen besinlerin içerdiği besin gruplarının ne olduğu ve miktarı önem taşımaktadır.

    Obezite, enerji alımının enerji tüketiminden daha fazla olduğu durumlarda yağ dokusunun artmasıyla ortaya çıkar. Ülkemizde özellikle şehir çocuklarında önemli bir sağlık sorunudur ve görülme oranı yaklaşık olarak % 6-7 kadardır. İstanbul ilinde yapılan bir çalışmada kilolu olma sıklığının kızlarda 12-13 yaşlarında %21, erkeklerde 11-12 yaşlarında %27 ile en yüksek düzeye çıktığı görülmüştür. Son on yıla göre sanayi bölgelerindeki çocukluk dönemi obezitesinin artışında ilerleme görülmüştür.

    Şişman yetişkinlerin önemli bir oranında şişmanlığın çocukluk hatta süt çocukluğu devresinden itibaren başladığı ileri sürülmektedir. Ailenin obez olma durumu, sosyo-ekonomik durumu, ailenin eğitim seviyesi ve aile tipi çocukluk obezitesini artıran nedenlerdir. Ayrıca televizyon önünde geçen zaman da ve o an da yenen yiyeceklerde bu konuda obez olmayı etkiler. Küçük çocuklarda düzenli yeme alışkanlığı aileler ve bakıcılar tarafından üstlenildiği için çocuğun beslenmesinde önemli bir rol oynarlar. Çocukların yiyecek tercihleri, ailelerinin yeme davranışlarından ve yiyecek seçim tercihleri ile şekillenir. Anne-babanın beslenme tarzı, öğün sayısı, günlük aktivite şekli etkili olurken, okul çağı ve ergenlik dönemde bireyin gününün büyük bir kısmını geçirdiği eğitim merkezindeki kantin ve yemekhanelerde sunulan besinlerin içerikleri ile eğitim programları, önerilen fizik aktivitenin yeri obezitenin oluşmasında etkili olmaktadır.

    İlkokul çağında ve ergenlik dönemlerinde kızlar arasında erkeklere kıyasla daha yüksek oranda şişmanlık olgusuna rastlanmaktadır. Günümüzde obezitenin, genetik yatkınlığı olan kişilerde çevresel faktörlerin etkisi ile ortaya çıktığı kabul edilmektedir. Şişmanların fazla yeme isteğinin ve beslenme biçiminin aile çevresinden edinilen bir alışkanlık olduğu ileri sürülmektedir.

    Obezitede en önemli faktörlerden biri de hızlı ve fazla yeme davranışıdır. Bugün, toplumların beslenmesinde yağdan, şekerden, tuzdan zengin, posadan fakir bir diyetin yer aldığı görülmekte, işlem görmemiş gıdaların tüketimi giderek azalmaktadır. Esas problemin, diyetin yağ ve karbonhidrat kısmındaki dengesizlikten kaynaklandığı ve beslenme bilgisi ile ilgili olduğu düşünülmektedir. Aşırı kilolu çocukların diyetlerinde fazla enerjiyi yağdan aldıkları belirtilmektedir. Modern yaşamın getirdiği beslenme alışkanlığında kalori ve yağ yoğunluğunun fazla oluşu (fast food tarzı beslenme) obezite sıklığının artışında bir risk faktörüdür. Günde üç ya da daha fazla beslenen ve öğünlerini düzenli tüketen kişilerde, günde bir ya da iki kez düzensiz beslenen kişilerden daha az sıklıkta obeziteye rastlanmaktadır.

    Bebeklik dönemindeki beslenme şekli çocuğun ileri yıllardaki beslenme alışkanlığını belirler. Anne sütü ile beslenmenin obezite oluşumunu önleyici etkisi iyi bilinmektedir. Çocuk her ağladığında biberon ile süt vermek, muhallebi gibi kaloriden zengin besinlere erken başlamak ve bunları fazla miktarda vermek çocuklarda şişmanlığa yol açan yanlış uygulamalardır.

    Hareketsiz yaşam biçimininde bir uzantısı obezitedir. Televizyon seyretmek ile vücut yağ dağılımı ve total vücut yağı arasında bir ilişki olduğu da saptanmıştır. Televizyon reklamları, kişinin tükettiği gıdanın nitelik ve niceliklerini etkilemekte, obeziteye yol açan kötü diyet alışkanlıklarına yol açmaktadır. Televizyon seyretme süresi boyunca kişilerin ana öğünlerine ilaveten ara öğün yaptıkları sıkça görülmüştür. Televizyon seyretme süresi fazlalaştıkça kişinin oturma süresi artmakta, bu da Vücut Kitle İndeksi'nde (BKİ) artışa yol açmaktadır. Obezite sıklığı, 4 saatten daha fazla televizyon izleyen veya bilgisayar başında vakit geçiren çocuklarda, 1 ya da 1 saatten daha az zaman geçirenlerle kıyaslandığında daha yüksek saptanmıştır.Yapılan çalışmalar, televizyon izleyen çocukların hiç reklâm izlemeyenlerden daha fazla şekerli gıda tüketmeyi tercih ettiklerini gözlemiştir. Ayrıca, bu tarz reklâmlara maruz kalma, çocuğun enerji yoğunluğu ve besin değeri az olan yiyecekleri tercihini artırmaktadır.

    Bazı çocuklarda psikolojik sorunlara tepki olarak aşırı iştahsızlık görülebileceği gibi, bazılarında bu tepki fazla yeme şeklinde ortaya çıkar. Anne baba ve çocuk arasındaki ilişkiler, ev ortamındaki problemler, arkadaş grupları tarafından kabul edilmeme, derslerdeki başarısızlıklar çocuğun ruhsal yapısını etkileyerek beslenme bozukluklarına neden olmaktadır.

    Obez çocuklarda özellikle ergenlik döneminde arkadaş edinememe, grup faaliyetlerine katılmama gibi ortaya çıkan psikolojik bozukluklar çocuğun obezite derecesini arttırmaktadır. Obez çocuklar büyüdükçe şişmanlık, diyabet, hipertansiyon, kalp damar hastalıkları gibi kronik hastalıklara neden olmaktadır. Bu yüzden önceden önlemimizi almak hayati önem taşır.

    Çocukluk dönemi obezitesi tedavisi zordur, hem fiziksel hem duygusal bir durumdur. Tedavi yaklaşımında öncelikle ailenin eğitilmesi önemlidir. Genellikle aileler bu durumu bir sorun olarak görmemektedir. Obez ailelerin suçluluk hissi, savunmacı bir tutum sergilemelerine neden olmaktadır. Tedavinin başarısı için ailenin olaya katılması ve amacın ne olduğunu bilmesi gerekir. Tüm dünyada obez çocukların tedavisinde model olarak multidisipliner bir yaklaşım kullanılmaktadır. Tedavi ekibi doktor, çocuk hemşiresi, diyetisyen, psikolog, fizyoterapist ve çocuğun annesinden oluşmalıdır.

  • SINAV KAYGISI YAŞAYAN ÖĞRENCİYE AİLESİ NASIL YARDIMCI OLUR?

    SINAV KAYGISI YAŞAYAN ÖĞRENCİYE AİLESİ NASIL YARDIMCI OLUR?

    Sınav kaygısı konusunda aileye söyleyebileceğimiz ilk şey kaygının doğal bir duygu olduğunun bilinmesidir. Milyonların girdiği ve sadece on binlerin kazanabildiği bir sınavda kaygı duymamak imkansızdır. Yine şu da bilinmelidir ki kaygı duymadan sınav kazanılmaz. Ancak, buraya kadar bahsettiğimiz kaygı normal ve sınava giren her öğrencinin yaşadığı bir kaygıdır.

    Üniversiteye giriş sınavlarına hazırlanan gençlerin yaşadığı kaygının iki sebebi vardır. Birinci sebep, gerçekçi ve akılcıdır. Sonuçları hayatın akışını etkileyecek büyük bir yarışta yer almaktan kaygı duymak doğal ve yerindedir. Ancak ikinci sebep, birincisi kadar gerçek ve akılcı değildir. “Anneme babama ne diyeceğim?”, “Arkadaşlarımın yüzüne nasıl bakacağım’’ gibi düşünceler sınava hazırlanan öğrencinin kaygısını artırır.

    Anne-babanın çok küçük yaşlardan itibaren çocuğundan yüksek başarı beklentisi, çocuğun hatalarını düzeltmek için onu eleştirmek, olumsuz sıfatlarla nitelemek (haylaz, tembel, sorumsuz, yavaş, pısırık vb.) çocuğun kendine olan güvenini azaltır.

    Psikolojik bir problem niteliğinde sınav kaygısı yaşayan öğrencinin bu kaygıyı yaşamasının nedeni şu şekilde özetlenebilir:

    1. Genç kendisiyle ve sınavla ilgili olumsuz veya yanlış bir değerlendirme içine girmiştir. Kaygı yaşayan öğrencinin düşünce yapısı kendisiyle veya sınavla ilgili şu düşüncelerin içinde olduğu görülecektir:

    Kendisiyle ilgili:

    “Sınavı kazanabilecek kadar zeki ve çalışkan bir kişi değilim.”

    “Herkes benden daha fazla çalışıyor.”

    “Başarılı olamayacağım.”

    “Başkalarından daha başarılı olmalıyım, ancak bu şekilde değerli bir insan olurum.”

    Sınavla ilgili:

    “Bu sınav benim değerimi ve yeteneklerimi belirleyecek.”

    “Sınavda başarısız olursam çok kötü bir hayat yaşayacağım.”

    “Bu sınav hayatta başarılı olmanın tek yoludur.”

    2. Her türlü olayı, olumsuz veya hatalı düşünceler açısından değerlendirmekte ve en küçük olumsuzlukları bile bu olumsuz düşüncelerin doğruluğunu kanıtlayan önemli deliller olarak görmektedir.

    Örneğin:

    “Deneme sınavında yanımda oturan öğrenci sınavı benden önce bitirdi, ben ise çok yetersizim.”

    “Herkesin çözdüğü soru sayısı benimkinden fazla, ben bu sınavı kazanamayacağım.”

    “Deneme sınavında istediğim puanı alamadım, zaten sınavlarda hep başarısız oluyorum, sınavı kazanamayacağım.”

    Sınava hazırlanan bir gencin ailesine düşen görev; bu şekilde oluşan bir kaygıyla baş etmeye çalışmaktan daha çok kaygıya sebep olacak davranışlardan kaçınmaktır. Çünkü çoğu zaman kaygıya sebep olan düşünme biçimleri ailenin ve çevrenin etkisiyle oluşmaktadır.

    Bu noktada ailelere şu hususlara dikkat etmelerini öneriyoruz

    1. Kaygı bulaşıcı bir duygudur

    Kaygının oluşmasında öğrencinin yaşadığı toplumsal koşullar etkilidir. Örneğin; yolda yürürken çevrenizdeki diğer insanların birden sağa sola kaçıştığını ve paniklediğini görseniz nedenini bilmeseniz de sizde de panik ve kaygı başlar. Bunun gibi kimi durumlarda

    öğrenciden daha fazla kaygı yaşayan anne babalar farkında olmadan çocuklarının da kaygılanmalarına neden olabilirler.

    2. Olumsuz mesajlar vermeyin

    Çocuğunuzun çalışma isteğini artırmak için kaygıyı artırıcı yaklaşımlardan kaçının. “Bu kadar çalışmayla kazanamazsın.” “Bu kafayla gidersen zor kazanırsın.”, “Amcanın oğlu … üniversitesini kazandı, bakalım sen ne yapacaksın.”aman bizi mahcup etme” gibi yaklaşımlar genci çalışmaya teşvik etmediği gibi kaygı düzeyini yükseltir.

    3. Çocuğunuzun sınırlarını zorlamayın

    Kendi özlemlerinizle çocuğunuz sınırları arasında gerçekçi bir denge kurun. Çocuğunuz kazandığı takdirde yüksek puanlı bir bölümü okuyabilir veya mezun olduğunda mesleğinde çok üst noktalara gelebilir. Ancak, çocuğunuzun kapasitesi yüz binlerce kişinin girdiği bir sınavda bu kadar yüksek bir başarı yakalamak için yeterli olmayabilir.

    Bununla beraber içinizden veya yüksek sesle çocuğunuzun “beceriksiz veya yeteneksiz” olduğunu düşünmeyin, çünkü nasıl olsa bunu hisseder veya duyar. Üniversiteyi kazanması için öğrenciye baskı yapılıp beklentiler içinde olunmaması gerekir.

    4. Öğrenci sınavda başarılı olamazsa yaşayacağı durumu bir ceza gibi göstermeyin

    “Eğer kazanamazsan, falan okula gidersin.” veya “eğer …… fakültesine giremezsen şu fakülteye girer ancak filan olursun.” gibi sözler onun gideceği okulu, yapacağı işi sevmesine imkan bırakmaz. Bu tür yaklaşımlar, çocuğun hayatı ve kendisini sevmesini de engeller ve kendisine olan güveni de temelden sarsar.

    5. Birbirinize bağlılığın amaç, sınavın araç olduğunu unutmayın

    Çocuğunuzun ders çalışması ve sınavda başarılı olması uğruna onunla ilişkilerinizi tehlikeye atmayın. Eğer çocuğunuzla ilişkileriniz iyi ve yumuşak ise ölçülü miktarda “çalış” uyarısı ile sorumluluklarını hatırlatabilirsiniz. Çocuğunuzun elinden geleni yaptığına inanın. Eğer sonuç istediğiniz gibi değilse çocuğunuzun elinden gelenin bu kadar olduğunu da kabullenin.

    6. İyinin düşmanı mükemmeldir

    Sizin beklentileriniz; çocuğunuzun mükemmel olması olabilir. Ancak bu iyiye sevinip mutlu olmanıza engel olmamalıdır. Öğrenci bir dönem okulda takdirname almamış olabilir ama bu onu aldığı teşekkür belgesinden dolayı tebrik etmeniz için bir engel değildir. Zaman zaman anne-babanın gencin zayıf noktalarını dile getirmesi kendilerine olan güveni sarsmakla beraber aile içi çatışmalara da yol açabilir. Bu nedenle ebeveynin gencin olumlu yanlarını ön plana çıkartarak, olumsuz davranışlarında ise onu kırmadan ve olumluya yönlendirecek uyarılarda bulunması daha yararlı olacaktır.

    Sınavla ilgili olarak, gencin değerini sınavdaki başarısıyla eş tutmak, sonuçlarla ilgili olarak korkutmak, tehdit etmek, “sen hele bir kazanama, o zaman görüşürüz” ya da “kazanamazsan arkadaşlarının yüzüne nasıl bakarsın, aile dostlarımızın hepsine rezil oluruz” gibi ifadeler gencin motivasyonunu değil kaygısını arttırır. Genç, ailesinin ve başkalarının gözünde kendisinin değil, sınavdaki başarısının önemli olduğunu düşünür ve sınava gerçek dışı bir anlam yükler. Bu da öğrencinin kaygısını arttırır. Kaygısı artan, sınava olduğundan farklı anlamlar veren öğrenciler için her sınav bir “Kriz”dir. Bu duygularla sınava hazırlanan genç, her bir sınavı, hatta her bir çalışma testini, kazanılması gereken bir savaş olarak görecek, yapamadığı her bir soruyu kaybedilmiş bir savaş olarak yorumlayacaktır.

  • ANNE-BABA TUTUMLARI

    ANNE-BABA TUTUMLARI

    Birbirinden farklı birçok anne baba tutumu vardır. Ebeveynler farkında

    olmadan bu tutumlardan birini sergiliyor ve şüphesiz ki o tutumun

    çocukları için en doğrusu olduğuna inanıyolar. Peki çocuğunuz için en

    sağlıklı anne baba tutumu hangisi ?

    1- Aşırı Koruyucu Anne-Baba Tutumu:  

    Çocuğun her an kontrol altında tutulduğu, aşırı ilgi ve alaka gösterildiği,

    zarar gelebilir endişesi ile gündüzleri bile sokağa çıkması istenmediği

    veya kısıtlandığı aile tipidir. Bu tip ailelerde yetişen çocuklar, aileye aşırı

    bağımlı, özgüveni olmayan, duygusal açıdan zayıf, sıkıştırıldığında

    başkalarına suç atabilecek yapıda olabilmektedirler. Bu tutumu

    sergilerken çocuğunuza iyilik yaptığınızı düşünüyor olabilirsiniz fakat

    onun bir birey olduğunu ve hayatta yalnız kalabilmesi gerektiğini

    unutmamalısınız. Çocuğunuzun ileride kendi ayakları üzerinde

    durabilmesi için koruyucu tutumu tadında bırakmak gerekir.

    2-Baskıcı ve Otoriter Anne-Baba Tutumu:

    Aile katı, kuralcı ve disiplinlidir. Anne /baba veya her ikisinin de otoriter

    tutumu karşısında, çocuk nazik, dürüst, disiplinli, yardımsever ve dikkatli

    olmasına rağmen, ürkek, çekingen, kendine güveni olmayan veya çok

    zayıf, başkalarının etkisi altında kalabilen, duyarlı, korkak, kendi başına

    iş yapma yeteneği gelişmemiş bir yapıya sahip olabilirler. Kural ve

    disiplin hayatımızda her zaman olması gereken bir şeydir fakat bunun

    aşırısı çocukta özgüven eksikliğine sebep olur. İş ve sosyal hayatında

    kaçıngan-çekingen bir kişilik yapısı sergiler. Bu tutumun sonucu sosyal

    fobiye kadar varabilir. Kurallar her zaman olmalıdır fakat aşırı baskıdan

    uzak durulmalıdır.

    3- Aşırı Hoşgörülü Anne-Baba Tutumu:

    Baskıcı ve otoriter tutumun tam tersine bu tip ailelerde çocuk tek

    hükmedendir. Aile tüm hayatını çocuğun istek ve arzusuna göre belirler.

    Aile çocuğa aşırı sevgi gösterir. Bütün tutumları dengesiz ve çocuk

    merkezlidir. Bu tip ailelerde çocuk ne derse o olur. Böyle ailelerde

    yetişen çocuklar; bencil, sevgi arsızı, kural tanımayan, doyumsuz kişilik

    yapılarına sahip olabilmektedirler. Bu çocuklar sosyal hayatta geçimsiz,

    sosyal yönleri zayıf ve benmerkezci bir yapıya sahip bir görünüm

    çizerler. Ne aşırı baskıcı ne de aşırı hoşgörülü olmak gerekir. Her ailede

    kural ve sorumluluklar olmalı, çocuk bunları bilinçli yapmalı ve uyum

    sağlamalıdır. Aşırı hoşgörü gösterilen çocuklar hayat başarısına

    ulaşmakta oldukça zorluk çekerler.

    4- Kararsız ve Dengesiz Anne-Baba Tutumu:

    Bu tip aileler genellikle anne ve babanın iyi anlaşamadığı ve her iki

    tarafın da baskın karaktere sahip olduğu ailelerdir. Anne / babanın

    çocukla ilgili bir konuda evet dediğine, diğeri hayır diyebilmekte çocuk

    hangisine bakacağına, hangisine uyacağına karar verememekte

    çoğunlukla kararsız kalarak herhangi bir tepki vermemeyi tercih

    etmektedir. Bu tip ailelerde yetişen çocuklar genellikle kararsız, her türlü

    etkilenmeye açık, tutarsız, çabuk karar değiştirebilen çocuklardır. Aynı

    zamanda duygusal açıdan dengesiz bir yapıya sahip olmaları da

    mümkündür. Aile içinde ki en önemli şey tutarlılıktır. Anne ve babanın

    ağzından çıkan her söz ve yapılan her davranış aynı olmalıdır. Aksi

    takdirde çocuk annenin izin vermediği bir şeyi babadan ister ve elde

    ederse hem aile içinde ki olması gereken otorite sarsılır hem de çocuk

    neyin doğru neyin yanlış olduğunu öğrenemez hale gelir, kafa karışıklığı

    yaşar.

    5-Mükemmeliyetçi Anne / Baba Tutumu:

    Bu tip ailelerde anne ve baba çocuklarının her konuda mükemmel

    olmalarını isterler. Genellikle benmerkezci bireylerin oluşturduğu bu

    ailelerin çocuklarında; yaptığı işi beğenmeme, yetersiz olduğu duygusu,

    devamlı olarak başkalarını mutlu etmeye çalışma duyguları görülebilir.

    Bu tutum sonunda çocuklarda otoriter anne-baba tutumunda olduğu gibi

    sosyal fobi ve özgüven eksikliği oluşabilir. Çocuğunuzun neye yeteneği

    varsa onu yapmasına izin verin. Sizin istediğiniz doğrultuda gitmeye

    zorlanırsa hem başarısız hem de mutsuz bir gelecek onu bekler.

    6-Reddedici Anne- Baba Tutumu:

    Bu aileler farkında olarak veya olmayarak çocuğun tüm isteklerini

    aksatırlar. Çocuğun aslında istenmediğini hissettirmek ve çocuğa karşı

    düşmanca tutumlar beslemek olarak da tarif edilebilir. Bu tip ailelerde

    yetişen çocuklarda kendisinden daha zayıf olanı ezme, tüm çevresine

    karşı nefret besleme, kimseye güvenememe, çevresindekilere düşmanca

    tutum sergileme düşüncelerine sahip olabilirler.

    7-Tutarsız Anne- Baba Tutumu Tutumu:

    Bu tip ailelerde genelde kurallar yoktur. Anlık çözümler, anlık kavgalar

    ve anlık mutluluklar vardır. Çocuk için konulan kuralların bazen çok katı

    bir şekilde uygulandığı, bazen de hiç yokmuş gibi davranıldığı tutumlar;

    çocukta güvensizlik, kurallara karşı kayıtsızlık,  çözümün parçası olmayı

    reddetme,  kararsız ve kişiliksiz karakter yapısı meydana gelebilmektedir.

    8- Hoşgörülü ve Güven Verici Anne-Baba Tutumu:

    İdeal aile tipine uygun bir yapıdır. Bu tip ailede temel kural ve

    kısıtlamalar haricinde çocuklar özgür bir şekilde, fakat sorumluluklarının

    bilincinde olarak yetişirler. Birey olmanın ayırtına varan çocukların

    özgüvenleri tam, sosyal ilişkileri kuvvetli olur. Bu tutumla yetiştirilen

    çocuklar geleceğin ideal yetişkin adaylarıdır.

    Çocuk yetiştirirken hoşgörü, kural, sınır koyma, koruma ve kollama

    davranışlarının hiç birinde aşırıya kaçılmamalıdır. Hem tüm bunlar

    dozunda olur hem de tutarlı ve kararlı davranılırsa ideal bir yetiştirme

    tarzında bulunmuş olursunuz.

    Ömür boyu süren bu ebeveynlik yolculuğunda hepinize, çocuklarınızla

    olumlu anılar biriktireceğiniz keyifli günler dilerim…

  • Adım Adım Aile

    Adım Adım Aile

    Evlilik iki yetişkin arasında yapılan bir anlaşma, bir sözleşme olarak görülür. Evlilikle birlikte her iki taraf içinde yeni bir dönem başlamıştır. Bu dönem kadın ve erkeğe yeni roller ve statüler kazandırır. Kazanılan bu roller ve statüler gereği çiftlerin bireysel yaşamlarına ve evlilik yaşamlarına direk etki edecek yeni akrabalık bağları oluşmuştur. Bu da hem erkek hem de kadın için sağlıklı ve iyi ilişkiler kurulmasını gerektiren yeni akrabalar özellikle de yeni ebeveynlere ( kayınbaba- kayınvalide) sahip olmak anlamına gelmektedir.

    Akrabalık bağları ya kan bağıyla ya da evlilik yoluyla tesis edilir. Artık kadın için evlat rolünün yanına gelin rolü, erkek için evlat rolünün yanınadamat rolleri eklenmiştir. Anne ve babalar için ise annelik ve babalık rollerinin yanına kayınvalide ve kayınbaba rolleri eklenmiştir.

    Yeni kurulan bir ailenin gelişimini bir insanın doğup büyümesine benzetirsek yeni kurulan yuvanın, ailenin göstermesi gereken ilk gelişim “biz olma” becerisini gösterebilmesidir. Gelecek yılların getireceği stres ve uğraşlara sağlam bir zemin oluşturmak için eşlerin ilişkilerine yatırım yapmaları öncelik taşır. Temel işlerin başında eşlerin birbirlerini daha yakından tanıması, farklı görüş ve alışkanlıklarda uzlaşa bilmeleri, ortak bir yaşam biçimini geliştirebilmeye hazır olmaları gelir. Bunların oluşabilmesi için çiftlerin her şeyden önce birbirlerine zaman ayırmaya ihtiyaçları vardır. Ancak bundan sonra karşılıklı konuşmanın, bir birini duymanın, diyalog kurmanın öneminden söz edebiliriz. Özellikle erkeğin ailesine ve arkadaşları için ayırdığı zamanlar bazen eşini tanımasına ve ilişki bağlarını güçlendirmesine yeterli zaman bırakmayabiliyor.

    Eğer evlilik ilişki temelli bir süreç ise ki bunda şüphe yok, ilişki de duyma temelli bir süreçtir. Duymadığınız sürece eşinizle, çocuğunuzla, ebeveynlerinizle, arkadaşlarınızla anlaşamama-anlaşılamama sorunları yaşamaya devam edeceksiniz. Karşı tarafı duymaktan kastedilen nedir? Duymaktan kastımız hissetmektir. Karşı tarafın duygularının ama en önemlisi kendi duygularınınızın farkına varmaktır. İnsan canlısı kim olursa olsun kaç yaşında olursa olsun söylenen sözlerle ve davranışlarla görünenle ilgilenmiyor ilişki içerisinde bulunduğu insanın kendisi ile ilgili neler hissettikleri ile ilgileniyor. Karşı tarafın kendisi hakkındaki gerçek düşünceleri ile kendisine bile söylemekten çekindiği en derindeki duyguları ile ilgileniyor. İnsanlar ne söylendiği ile değil kimin söylediği, nasıl söylendiği ve ne anlatılmak istendiği ile ilgileniyorlar kısaca “saklı içerik” ile ilgileniyorlar.

    Evlilik Ama Kiminle?

    Bence, toplumumuzda yeni evlenenler arasında ilişkinin sağlam temele oturmayışının bir nedeni de, eşlerden birinin veya ikisinin de, hala geçmiş aileleriyle “evli” olmaları. Bu nedenle de en ufak anlaşmazlıkta kendi limanlarına sığınan gemiler gibi bir birlerinden uzaklaşan çiftler az değil. Bazı durumlarda aile büyüklerinin çoğundan kopamaması ve ya çevreyi kontrol etme ve gücü elinde tutma alışkanlığı, gençlerin evliliklerinde ilişki bağını kurmalarını zorlaştırıyor. Bu konuda en çok erkek annelerinden örnek vermek mümkün. Koruyucu –Müdahaleci anne baba rollerinin daha baskın olduğu ailelerde anneler çocukları ile evlatlarıyla bağlılık ilişkisi yerine bağımlılık ilişkisi kuruyorlar ve evlatları evden ayrılıp evlendikleri zaman çocukları ile vedalaşamıyorlar, kopamıyorlar.

    Bağlılık/ Bağımlılık

    Bağlılık ile bağımlılık birbiriyle çokça karıştırılan çok farklı kavramalardır. Bağlılıkta ilişkiye gönüllü olarak katkıda bulunan iki kişi vardır, bağımlılıkta ise zorunluluk. İlişkide biri daha güçlüdür diğeri daha güçsüzdür. Bağımlılıkta muhtaç olma vardır, bağlılıkta özgür seçim söz konusudur. Bağlılıkta ikili ilişkinin kendine özgülüğü söz konusu iken bağımlılıkta bir olma aynileştirme, birinin diğerinde yok olması söz konusudur. Bu yüzden erkeğin annesi yeni gelen kadına yani eşe evladını gönül rahatlığı ile teslim edemiyor. Oğlunun evliliğinin bağımsızlaşması, eşi olan ilişkilerinin ve bağının güçlenmesi anne için otoritenin ve gücün kaybı anlamına gelebiliyor. Bir iktidar ve sahiplenme mücadelesi başlıyor.Bu yüzden kişilik sınırları net çizilemiyor herkes herkesin zaman ve mekânının içinde. İyi niyetle ve samimiyet adına yapılan bu “kişisel hudut” sömürüsü, evliliklerin iki kişi arasında güçlenmesini örseliyor. Burada en hassas görev erkeğe düşüyor savunmaya geçmeden karşılıklı konuşabilmek ve kimin ailesinden gelirse gelsin evliliği yıpratabilecek tutumlardan el ele kaçınmak en güzeli. Bu nedenle de aile büyükleri ve arkadaşlar hem birey hem yeni kurulan aile için önemli destek sistemini oluştursalar da ilk yıllarda eşlerin en çok birbirlerini dinlemeye ve anlamaya zaman ayırmaları önemli. Güven oluşmadan farklı görüş ve ihtiyaçlar duyulmuyor, evliliğin yürütülebilmesi için gerekli olan ortak görüş ve kararlar da oluşamıyor. Evlilik ilişkisinin sınavları arasında bana göre ilk sırayı eşler arasındaki güvenin tesis edilip edilememesi oluşturmaktadır. Eşler arsında güvenin tesis edilememesi eşlerin biz olma becerisini geciktirmektedir.

    Sağlıklı evliliklerin ön koşulu nedir? diye sorulsa : “Eşlerin bir ilişkiyi sahiplenebilecek kadar sorumluluk almaya hazır, o ilişkide boğulmayacak kadar özgür olmaları,” diyebiliriz.

    Kaynak: Fatma Torun REİD HEP SEVGİLİ KALALIM.

  • Çocuklarda İştahsızlık

    Çocuklarda İştahsızlık

    Ailelerin büyük sorunu: İştahsız Çocuk!

    Günümüzde anne-babalar için derin bir endişe kaynağı olan çocuklarının iştahsızlığı,

    poliklinik başvurularının önemli bir kısmını oluşturmaktadır.

    Akıllarda çoğunlukla “Acaba çocuğum yeterli düzeyde besleniyor mu?”, “Büyüme gelişme

    potansiyeline ulaşabilecek mi?” soruları yer tutmaktadır.

    Bu sorun aile içi huzursuzluklara dahi yol açabildiği için topluma ait bir problem olarak

    kabul edilmelidir.

    Öncelikle izlenecek yol sorunun gerçek olup olmadığının saptanmasıdır. Ne var ki çocuklar

    yaşına ve ihtiyacına göre tam olarak beslenseler dahi aileleri bu miktarlar tatmin

    edemeyebilmektedir. Bu durumda çocuğun muayenesinde boy ve ağırlık ölçümlerinin yaşa

    göre değerlendirmeleri ile günlük beslenmesinin ayrıntılı olarak anlaşılması önem

    tutmaktadır. Ailelerin miktar-ölçü belirterek tuttukları en az bir haftalık liste sürece

    yön vermek adına oldukça faydalıdır.

    Çocukların mide kapasitelerinin düşük olduğu unutulmamalıdır. Dolayısıyla faydasız ya da

    düşük faydalı gıdalarla midelerin doldurulmaması çok önemlidir. İştahı kapatan en önemli

    sebeplerin başında; şeker ya da tuz miktarı yüksek, doygunluk hissi yaratan çöp-gıda

    anlamına gelen junk-meal ile sık beslenmek yer almaktadır. Bunlar genel olarak “bakkal

    gıdası” olarak nitelendirdiğimiz paketin içine girmiş her türlü cips, kek, bisküvi,

    şekerleme ve çikolataları içermektedir. Fiyatlarının uygun olması, çocukların mutlu

    edildiğinin düşünülmesi ve bir de “bari bunu yesin” düşüncesi aileleri bu gıdaları satın

    almaya itmektedir. Anne-babalar almamaya kararlı olsa dahi Türk aile yapısı gereği büyük

    akrabaların işin içine girerek istikrarlı davranışı bozmaları işleri zorlaştırmaktadır.

    İştahsız çocuk beslenmesinde yapılan yanlışlar sorunun çözümünü daha da

    zorlaştırmaktadır. Bu hatalara örnek verilecek olursa evde çocuğun yediği gıdaların

    pişmesine özen gösterilmesi söylenebilir. Sadece makarna, pilav, patates kızartması ve

    ekmek arası ile beslenen bu çocukların oranı oldukça yüksektir. Diğer farkında olunmayan

    bir hata da sıvı beslenmenin fazla oluşudur. Gün içerisinde fazla miktarda süt ya da

    meyve suyu ile beslenen çocukların midelerinin bu hacimlerle dolduğu düşünülürse

    doygunluk hislerine şaşırmamak gerekir. Aşırı inek sütü tüketiminin aynı zamanda

    barsaklardan kanamalara yol açarak demir eksikliğine sebep olması; sonrasında gelişen bu

    kansızlığın da yine başlıca iştahsızlık sebebi olduğu bilinmelidir. Çocuklarımızın günlük süt

    tüketiminin en fazla 500 ml olması gerektiği unutulmamalıdır.

    Bebeklik çağında katı gıdalara geç başlamak, uzun süre besinleri makinadan geçirerek

    püre kıvamına getirerek yedirmek, iştahsız geçecek bir çocukluk dönemine davetiye

    çıkarmaktır.

    Aile içi huzursuzluklar da çocuklarda iştahsızlığa yol açabilmektedir. Anne-baba ya da

    ebeveyn-çocuk arasındaki çekişmeler çocukların kendini ifade etme şekli olarak

    iştahsızlığı ortaya çıkarabilmektedir. Bunların önlenmesi amacıyla çocukların eşler arası

    huzursuzluklardan uzak tutulmasının yanında ev içi küçük sorumluluklar verilmesi, yemek

    hazırlanırken yapabilecekleri ölçüde çocukların da bu sürece katkıda bulunmalarının

    sağlanması özgüveni artıracak ve negatif ifade ihtiyacını azaltacaktır. Yemek yemenin

    sofrada gerçekleşmesi gerektiği, bunun hayatın doğal bir süreci olduğu ve sadece kendisi

    için yediği çocuğa hissettirilmeye çalışılmalı, sofranın bir mücadele, adeta savaş ortamı

    olmasından kaçınılmalıdır. Öğün saatlerinde mümkünse ailecek sofraya oturulmalı, pozitif

    bir ortam yaratılmaya çalışılarak, bir süre sonra ; örneğin 30 dk; sofradan kalkılmalıdır.

    Bu sürenin sonunda çocuğun yemeği bitirip bitirmediğine bakılmamaya çalışılmalıdır.

    Çocuğun yemeğini yememesinden duyulan kaygı mümkün mertebe çocuğa

    yansıtılmamalıdır.

    Bunun yanında mide haznesi kısıtlı olan çocuğumuza bir öğünde ihtiyacı olan faydalı

    besinlerden bir arada verilmeye çalışılmalıdır. Makarna seven çocuğumuza biz bu

    makarnayı kıymalı ya da peynirli bir tabakta sunabilirsek, kısa süreli enerji ihtiyacını

    karşılayacak karbonhidratın yanında büyüme gelişmesini sağlayacak proteini de yedirmiş

    oluruz. Ya da et sevmeyen çocuğumuza kıymalı börek, değişik şekilli köfteler, ev

    hamburgeri yedirebiliriz. Sebze sevmeyen çocuğumuza ıspanaklı püre, lahana çorbası

    pişirebiliriz. Her gün en az bir yumurta, bir kase yoğurt; haftada en az üç köfte kadar

    kırmızı et, en az iki tabak sebze; ayda bir kez bir porsiyon kuzu karaciğeri; gece

    yatarken de bir bardak ballı süt içirebilirsek büyüme gelişmeleri için ihtiyaçları olan

    besinleri yedikleri anlamında içimiz rahat olabilir. Özellikle bulunduğumuz çevrenin en

    büyük nimetlerinden biri olan tarhana çorbasının, hele de içine kıyma kavurularak

    pişirilirse, ek gıdaya başlayan bebeklerden tutun da büyüme çağında ki çocuklara kadar

    harika bir besin kaynağı olduğunun gözardı edilmemesi gerekir.

    İştahsızlığa yol açabilecek organik nedenler dışlanmalı, var olan kabızlık tedavi edilmeli,

    hormonal sorunların olup olmadığı ortaya konmalıdır. Bu nedenle; iştahsız olduğu

    düşünülen çocukların Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzman Hekimlerince mutlaka

    değerlendirilmesi gerektiği unutulmamalıdır.

    Uz. Dr. Görkem ASTARCIOĞLU

    Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı

  • AİLE TOPLANTISI

    AİLE TOPLANTISI

    Aile, toplumların temel yapılarıdır. Aile toplumların gelişmesini, geleceğini belirlerler. Sevgi, saygı, hoşgörü, birlik beraberlik, kardeşlik, dostluk, arkadaşlık gibi olgular insanlık için çok önemlidir. Bütün insanlar bu olgulara sahip olmayı ve diğer insanlarda da bu olguların olmasını isterler. Bu olguların oluşması ailede olmaktadır. Bu nedenle bireylerin kişilik yapılarının oluşmasın da aile çok etkilidir. 
    Ailede demokratik ortamların oluşmasının bir yolu da aile toplantılarıdır. Aile toplantısı, aile üyelerinin karar verme işleminde eşit haklara sahip olması, aile içinde demokratik ilişkilerin gelişmesini sağlar. Aile toplantıları bütün aile üyelerini kapsayan düzenli bir toplantısıdır. 
    Aile toplantısında amaç: 
    işitilmek, 
    birbiri hakkında olumlu duyguları ifade etmek,
    birbirlerini teşvik etmek,
    yapılması gereken işleri planlamak,
    kaygıları, duyguları, şikayetleri ifade etmek, 
    çatışmaları çözümlemek,
    aile eğlencelerini planlamaktır. 
    Aile toplantılarına ne zaman başlanmalıdır?

    Aile toplantılarının başlanması için kesin bir tarih vermek mümkün değildir, bu aileye bağlıdır. Anne baba aile toplantılarının amacını kendi aralarında açıklığa kavuşturmuşlarsa, birbirleriyle ve çocuklarıyla eşit koşullar içinde davranmaya hazırsa toplantılara başlanabilir. 
    Çocukların da toplantıya alınma zamanı vardır. Çocuklar, kendilerini ifade etmeye başladıklarında toplantıya alınabilirler. 
    Sadece bir ebeveynle toplantı yapmak  İdeal olan aile toplantısı muhakkak ki herkesin katıldığı toplantıdır. Ama yine de ebeveynlerden birisi toplantıya katılmak istemeyebilir, bu toplantının yapılmasına engel değildir. Aile toplantısının amacı anlatılır, isteyen katılır. 
    Tek ebeveynli aile toplantılarında, var olan ebeveynle çocuklarla ortak konular görüşülür. Eğer çocukların öbür ebeveynle sorunları varsa bunlar başka bir zaman halledilir. 
    Eğer eşlerden birisi ayrı ise bu durumda ayrı eşle ilgili sorunlar görüşülmemelidir, çünkü aile toplantıları beraber olan aile üyelerini ilgilendiren konuların görüşüldüğü yerdir. 
    Küçük çocuklarla aile toplantısı yapmak; Çocukların bulunduğu aile toplantıları çok uzun olmamalıdır. Çocukların katıldığı toplantılar kısa ve basit konuların görüşüldüğü yer olmalıdır. Böyle olmazsa çocuklar toplantılardan sıkılabilirler. Çocukların yaşları büyüdükçe toplantılar uzun tutulabilir. 
    Aile toplantısını başlatmak; Aile toplantılarını başlatmanın çeşitli yolları vardır. Ailenin yapısına göre bir yöntem seçilmelidir. Bu yöntemlerden birisi resmi toplantı başlangıcıdır. Bazı çocukları resmi olaylar daha çok etkilemektedir. Toplantıya resmi olarak başlamak toplantının önemini arttırmaktadır. Toplantıya resmi bir başlangıçta toplantının amacı ve yöntemi anlatılarak başlanmalıdır. 

    Resmi bir toplantıda gündem oluşturulur ve gündemde: 
    Bir önceki toplantı tutanaklarının incelenmesi,
    Daha önce alınmış kararların değerlendirilmesi ve halledilememiş konuların görüşülmesi,
    Yeni konular, sorunlar, şikâyetler,
    Aile eğlencelerinin planlanması,
    Toplantının özetlenmesi, 
    Kararların uygulanması için herkesten söz alınması bulunmalıdır. 
    Eğer toplantıya resmi bir başlangıç mümkün değilse; Bu durumda, toplantıya ilgi çekici bir olayı görüşmek için başlanmalıdır. Örneğin hafta sonu ne yapılacağını görüşmek için aile üyeleri toplanabilir. Böyle bir olay aile üyelerinin ilgisini çektiği için toplantıya katılmalarını sağlayacaktır. Böyle bir toplantıda örneğin piknik yapma sonucu çıktıysa piknik için görev dağılımı yapılmalıdır. Böylelikle çocuklara sorumluluk verilerek kendine güvenleri geliştirilmiş olur. 
    Aile toplantıları için kılavuz ,
    1-Önceden belirlenmiş zamanda düzenli olarak toplanmalıdır. 
    2- Toplantı başkanı dönüşümlü olmalıdır. 
    3-Aile toplantılarında tutanak tutulmalıdır. 
    4-Toplantı zamanı planlanmalıdır. 
    5- Herkes tartışmaya katılmalıdır. 
    6-Yakınmalar sınırlandırılmalıdır. 
    7-Ev işlerinin dağıtılmasında işbirliği yapılmalıdır.
    8-Anlaşmalara sadık kalınmalıdır. 
    9-Toplantıların güvenilir olması sağlanmalıdır. 
    10-Her üyenin sorunlarına yer verilmelidir.
    11-Eğlenceye zaman ayrılmalıdır. 
    Aile toplantılarında liderlik becerileri ; Aile toplantılarının başkanı etkili bir lider olmalıdır. Toplantı başkanını tutumu toplantının verimli olmasında son derece önemlidir. Etkili bir toplantı yönetebilmek için bazı özelliklerin bulunması gerekmektedir. Bunlar: 
    Yansıtıcı dinleme kullanılmalıdır: Yansıtıcı dinleme kullanılmalıdır: Aile toplantılarında sorunların ne olduğunu tam olarak anlayabilmek için etkili dinlemek gerekmektedir. 
    Ben mesajları kullanılmalıdır: Ben mesajları kullanılmalıdır: toplantının sağlıklı olması için ben mesajları kullanılmalıdır. İletişim çatışmalarına yer verilmemelidir. 
    Gerçek sorunlara dikkat çekilmelidir: Gerçek sorunlara dikkat çekilmelidir: Toplantıdan sonuç alabilmek için gerçek sorunlara eğilmek gerekmektedir. Sorunlar dışındaki ayrıntılar sorundan uzaklaşmaya ve toplantının uzamasına neden olur. 
    Beyin fırtınası yapılmalıdır: Beyin fırtınası yapılmalıdır: Tartışmaya açılan sorunların çözümü için beyin fırtınası yapılmalıdır. Beyin fırtınası yapılırken de görüşleri hemen reddetmemek gerekmektedir. Çünkü bu durumda üyeler görüşlerini söylemekten çekinirler. Üyeleri tüm görüşleri alındıktan sonra hep beraber görüşlerin kabul veya reddine karar verilmelidir. 
    Toplantı sonunda özet yapılmalıdır: Toplantı sonunda özet yapılmalıdır: Toplantının sonunda alınan kararların neler olduğu özetlenmelidir. Ayrıca alınan kararların uygulanması için de üyelerden söz alınmalıdır. 
    Değerlendirme yapılmalıdır: Değerlendirme yapılmalıdır: Toplantılarda daha önce alınan kararların değerlendirilmesi yapılmalıdır, yanlışlıklar düzeltilmelidir. 
    Unutmayın! Görüşme, toplantı, hepsinden önemlisi İLETİŞİM sorunların çözümü adına en önemli adımdır.