Etiket: Aile

  • Çocuk ve ergen psikiyatrisinde bir gündüz kliniği deneyimi

    Çocuk ve Ergen Psikiyatrisinde Bir Gündüz Kliniği Deneyimi

    Dr. Nursu ÇAKIN MEMİK,

    Dr. Özlem YILDIZ ÖÇ,

    Dr. Işık KARAKAYA,

    Dr. Şahika GÜLEN ŞİŞMANLAR,

    Dr. Belma AĞAOĞLU

    Çocuk ve Ergen

    Ruh Sağlığı ve Hastalıkları AD,

    Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi,

    Kocaeli

    Özet

    Amaç: Gündüz klinikleri çocuk ve ergen psikiyatrisi alanında kısa süredir hizmet vermektedir. Gündüz kliniklerinde görüşmeler yoğundur ve çeşitli tedavi yöntemleri bütüncül bir biçimde kullanılabilmektedir. Bu çalışmanın amacı bütüncül bir tedavi sağlayan ve Türkiye'de ilk kez Kocaeli Üniversitesi Çocuk Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'nda kurulmuş olan Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Gündüz Kliniği'nde uygulanan tedavinin hastaların işlevselliğinin artırılmasında ve belirtilerin azaltılmasındaki etkinliğini değerlendirmektir.

    Gereç ve Yöntemler: Gündüz kliniğinde izlenen 31 hastanın bulguları terapist ve ebeveynlerinin değerlendirmeleriyle incelenmiştir. Bu inceleme cinsiyet, yaş grubu, eşhastalanım ve ebeveynin eğitim düzeyi göz önüne alınarak çocuklar için genel değerlendirme ölçeği, klinik global izlem ölçeği ve tedavi değerlendirme ölçeği ile yapılmıştır.

    Bulgular: Çocuklar için genel değerlendirme ölçeğinden elde edilen puan ortalaması tedavinin başında 52,59 ±9,02 iken, tedavi sonunda 69,07±11,01 olmuştur. Klinik global izlem ölçeğinden alınan puan ortalaması 4,52±0,975'den 2,70±1,068'e düşmüştür. Tedavi değerlendirme ölçeği ile yapılan değerlendirmede ise elde edilen puan ortalamasının 3,75±0,40 (çok iyi) olduğu görülmüştür. Cinsiyet, yaş grubu, eşhastalanım ve ebeveynin eğitim düzeyi göz önüne alınarak yapılan değerlendirmeler sonucunda elde edilen puan ortalamalarında istatistiksel olarak anlamlı farkın olmadığı saptanmıştır.

    Sonuç: Çalışmanın sonucunda gündüz kliniğinde tedavi edilen hastaların çocuklar için genel değerlendirme ölçeği ve klinik global izlem ölçeğinden elde edilen bulgular doğrultusunda işlevselliklerinde artma olduğu saptanmıştır. Tedavi değerlendirme ölçeği ile yapılan değerlendirme sonucunda anne-babalar tarafından gündüz kliniği tedavisinin yararlı bulunduğu görülmüştür. Ayaktan ve yataklı tedaviye bir alternatif tedavi yöntemi olan gündüz klinikleri için daha fazla araştırma yapılmasına gereksinim vardır.

    Anahtar sözcükler: Çocuklar için gündüz kliniği, ergen, çocuk

    GİRİŞ

    Oldukça genç bir anabilim dalı olan çocuk ve ergen psikiyatrisi 1968 yılında psikiyatri, nöroloji ve pediatriden ayrılıp ayrı bir bilim dalı olarak tanınmıştır.1 Çocuk ve ergen psikiyatrisi 70'li yıllardan sonra yalnızca çocuk ve ergenin kendisi yerine aile üzerine de odaklanmanın önemini kavramıştır. Ruhsal bozuklukların nedenleri incelendiğinde, bozuklukların pek çok etkene bağlı ortaya çıkabildiği görülmüş ve aile odaklı ve sosyal-psikiyatrik kavramların önemi fark edilmiştir. Çocuk ve ergenin ruhsal bozukluklarının tedavisi sırasında aile desteğinin önemi gündüz kliniklerine olan gereksinimi artırmıştır.2 Bunun üzerine 70'li yıllarda özellikle de 80'li yılların başında dünyada çocuk ve ergen psikiyatrisi alanında çalışan gündüz klinikleri artış göstermeye başlamıştır ve bu sayıca artış günümüzde de sürmektedir.1 Tarihte psikiyatri alanında hizmet veren ilk gündüz kliniğinin 1930 yılında zamanın Sovyetler birliğinde psikiyatri hastanesinde yatak sıkıntısı nedeniyle açıldığı bilinmektedir.3 ABD'de ilk gündüz kliniğinin 1946 yılında açıldığı, gündüz kliniklerinin 60'lı yıllarda artış gösterdiği, 1981 yılında ise çocuk ve ergen psikiyatrisi alanında hizmet veren 353 gündüz kliniğinin bulunduğu bildirilmiştir.4,1 İngiltere'de 50'li, Fransa'da ise 60'lı yıllarda gündüz klinikleri çocuk ve ergen psikiyatrisi alanında hizmet vermeye başlamıştır.1 Huss ve arkadaşları 2000 yılında Almanya'da çocuk ve ergen psikiyatrisi alanında çalışan 61 gündüz kliniğinin bulunduğunu ve bu kliniklerin çoğunlukla yataklı birimin de bulunduğu bir hastanede bunlardan ayrı olarak hizmet verdiğini, daha az sayıda gündüz kliniğinin ise bağımsız bir birim ya da bir yataklı birimin parçası olarak hizmet verdiğini bildirmiştir.5 Buna karşın İsviçre'de gündüz klinikleri yataklı ya da ayaktan tedavi birimine bağlı olmaktan çok bağımsız birimler olarak hizmet vermektedir.1

    Alman ruh sağlığı politikasına göre, 1,5 milyon nüfusluk bir yerleşim bölgesinde, ortalama 80 genel ve 20 özelleşmiş çocuk ve ergen ruh sağlığı yataklı biriminin, 12'şer hasta kapasiteli 4 gündüz kliniğinin ve bunlara bağlı çalışan ayaktan tedavi birimlerinin olması gerekmektedir. Ülkemizin 70 milyonluk nüfusunun 27 milyonluk kısmını çocuk ve ergen nüfusu oluşturmaktadır ve bu nüfus için yalnızca bir gündüz kliniği ve yedi yataklı birim (Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi, Manisa Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi, Elazığ Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi, Adana Kız Ergen Rezidental Tedavi Merkezi, Ege Üniversitesi Çocuk ve Ergen Alkol Madde Bağımlılığı Araştırma ve Uygulama Merkezi) bulunmaktadır. Ülke genelinde çocuk ve ergen psikiyatrisi uzman hekimlerinin ve alanlarında uzmanlaşmış psikolog, hemşire, çocuk gelişim uzmanı, meşguliyet uzmanı, öğretmen gibi personelin sayıca az olması bu duruma neden olarak gösterilebilir. Bu sorunun çözümünde ilk olarak halen oluşturulmamış olan ulusal bir çocuk ruh sağlığı ve hastalıkları politikasının geliştirilmesinin önemli olduğu düşünülmektedir.

    Çocuk ve ergenlerde ruhsal hastalıkların etyolojisinde birçok çevresel ve genetik etken rol oynadığından, tedavinin de çok yönlü olması gerekmektedir. Çocuk ve ergenlerin ruhsal bozuklukların tedavisinde, hastanın kendisinin terapiye dahil edilmesi kadar aile ve sosyal çevrenin de ele alınmasının önemi açıktır.6 Gündüz kliniği tedavisinin başarı sağlamasının; ailenin de tedaviye dahil olması, tedavi ortamının hastanın yaşadığı ortama benzer olması ve hastaya çoklu tedavi uygulamalarının sunulması koşullarının karşılanması ile ilişkili olduğu bildirilmektedir.1 Gündüz kliniğinde tedavi altında olan hastalar gün içinde 7-8 saat klinikte bulunup diğer zamanlarını kendi sosyal ortamlarında sürdürmektedirler. Bu da hastalara çatışma alanlarından uzaklaşmadan, doğrudan girişim ve değişim olanağı sağlamaktadır. Gündüz kliniklerinin yataklı tedavi şekillerinden en önemli üstünlüğü de budur. Ayaktan tedavide hasta ve ailesi sınırlı sürede değerlendirilip tedavi edilmekte ve daha geniş aralıklarla takipleri yapılmaktadır. Gündüz kliniklerinin bu sınırlılığı içermemesi ayaktan tedaviye oranla tedavi güçlerini artırmaktadır.7,8

    Çocuk ve ergen psikiyatrisinde hastaların tanı ve tedavileri sıklıkla ayaktan yürütülmektedir. Kendine ya da başkalarına zarar verici davranış tehlikesi olan ya da aile veya sosyal çevrelerinden uzaklaştırılması gereken hastalar için ise yataklı tedavi düşünülmektedir. Ayaktan takibi güç olan ve yatacak düzeyde ağır hastalığı olmayan hastaların tedavisinin gündüz kliniklerinde yürütülmesi uygun görülmektedir. Gündüz klinikleri ayaktan tedavi merkezleri ya da yataklı birimlere oranla sayıca az olmakla birlikte zaman içinde hızlı artış göstermişlerdir.1

    Gündüz kliniğinde ebeveynler de tedaviye yoğun bir biçimde dahil edilip terapist ile birlikte “yardımcı terapist” gibi çalışmaktadırlar. Aileler çocuklarına yapılacak müdahaleler, sorun alanları ve iletişim zorlukları ile ilgili konularda eğitilmekte ve uygulamada bulunmaları sağlanmaktadır. Ebeveynlerin terapi sürecinde terapiste sağladıkları destek artıkça tedavi etkinliğinin de artığı bildirilmektedir.1 Hastanın yaşadığı ruhsal bozukluk ailesinden kaynaklanıyorsa aile terapisi önerilmekte ve tedavide özellikle aile ilişkileri ele alınmaktadır.1

    Çocuk ve ergen psikiyatrisinde gündüz klinikleri ile ilgili araştırma yapmak zordur. Araştırmalarda hastaların kontrol grupları ile karşılaştırılması bilimsel açıdan en kıymetli verileri vermektedir. Ancak gündüz kliniklerinde tedavi altına alınan hastalar için kontrol grubunun oluşturulması etik açıdan mümkün görünmemektedir. Bunun yerine hastanın kontrol grubu ile karşılaştırılması bekleme listesinde bulunan hastalar ile gündüz kliniğinde tedavi altına alınan hastaların karşılaştırılması yolu ile yapılabilmektedir. Ancak bekleme sürecinde hastaların ayaktan tedavi almaları, sosyal çevrelerinde değişikliklerin meydana gelmesi ya da hastanın gelişiminde fiziksel ve duygusal değişikliklerin olması beklenen sağlıklı verileri elde etmemizi engelleyebilir. Çocuk ve ergen psikiyatrisinde gündüz klinikleri ile ilgili araştırma yapmanın diğer bir yolu da hastanın kendisini tedavi öncesi ve sonrasındaki işlevsellik düzeyi ile karşılaştırmak olabilir, ancak bu yöntemde de hastalık özelliği, aile yapısı, ruhsal ve fiziksel gelişim ve değişim gibi etkenler nedeniyle zorluklar yaşanmaktadır. Öte yandan çocuk ve ergen psikiyatrisinde değerlendirme araç ve gereçlerinin nesnel olmaması, hastada meydana gelen değişimin çoğunlukla anne-baba, hekim, öğretmen ya da hastanın kendisi gibi birçok farklı kişinin öznel değerlendirmeleri sonucu yapılabildiği ve hastada meydana gelen olumlu, olumsuz gelişmelerin çevresel etkenlerden kaynaklanma olasılığı nedeniyle meydana gelen değişimin tek başına uygulanan tedaviye bağlanması güçtür. Tarihsel açıdan henüz yeni sayılabilecek bir alan olan çocuk ve ergen psikiyatrisi ile ilgili araştırma alanında yaşanan bu zorluklar gündüz klinikleri ile ilgili sınırlı sayıda yazın bilgisine rastlanmasına yol açmaktadır.1

    Bu yazıda, Türkiye'de ilk kez Kocaeli Üniversitesi Çocuk Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'nda kurulmuş olan Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Gündüz Kliniği'nde izlenen olguların sosyodemografik özelliklerinin ve tedaviye yanıt oranlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır.

    GEREÇ VE YÖNTEMLER

    Kocaeli Üniversitesi Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Gündüz Kliniği'nde 01.01.2008/01.01.2009 tarihleri arasında izlenen hastalar çalışmanın örneklemini oluşturmuştur. Psikiyatri servislerinde yatan hastaya uygulanan çok yönlü tedavi gün boyunca benzer bir biçimde kliniğimizde de uygulanmıştır. Tedavi ekibi 1 rekreasyon uzmanı, 1 sınıf öğretmeni, 1 araştırma görevlisi, 2 uzman hekimden oluşmuştur. Hastalar bir yandan spor aktiviteleri, el işleri, mutfak uygulamaları, oyun, grup etkinlikleri gibi etkinliklere katılırken diğer yandan tedavi ekibi tarafından ruhsal tedavileri düzenlenip hastaya ve bozukluğun özelliğine göre bilişsel davranışçı terapi, psikoeğitim, meşguliyet terapisi, ortam terapisi (mileu terapi), farmakoterapi gibi terapi yöntemleri uygulanmıştır. Her bir hastanın gündüz kliniğine başladıktan hemen sonra öğretmenleriyle görüşülmüş, bilgi alınmış ve kliniğimizde çalışan sınıf öğretmeni tarafından hastanın eğitimi şekillendirilmiştir. Haftada iki kez yapılmış olan vizitlerle tedavi ekibi ile hasta bir araya gelmiş ve verilen ödevler, yaşanan zorluklar, kazanması planlanan beceriler, kullanılan ilacın etki ve yan etkileri konuşulmuştur. Hastalar ile her gün, aileleri ile en az haftada bir kez görüşme yapılmıştır. Bireysel görüşmeler dışında hastalar sürekli bir arada ve etkileşim halinde olmuştur.

    Hastaları değerlendirebilmek için önce hasta ve ailelerinden onam alınmıştır. Çocukların sosyodemografik özellikleri dosya bilgilerinden toplanmıştır. Tedaviye yanıt oranları Çocuklar için Genel Değerlendirme Ölçeği (ÇGDÖ), Klinik Global İzlem Ölçeği (KGİ) ve Tedavi Değerlendirme Ölçeği (TDÖ) kullanılarak değerlendirilmiştir.

    Çocuklar için Genel Değerlendirme Ölçeği (ÇGDÖ): Yetişkinler için genel değerlendirme ölçeğinden uyarlanan bu ölçek çocukların tedavi izlemi sırasında klinisyen gözlemine dayanılarak puanlanmaktadır. ÇGDÖ hastalık belirtileri, sosyal ve okul işlevler ve sorunlarla baş edebilme gibi değişkenleri kullanarak hastanın genel iyilik ve işlevselliğinin değerlendirildiği bir ölçektir. Bu ölçekte hastaya yukarıda bahsedilen özellikler dikkate alınarak 100 üzerinden puan verilir. Yüksek puanlar iyi genel durum ve işlev düzeyini göstermektedir9. Bu ölçek “Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam Boyu Şekli” içinde Türkçe'ye uyarlanmıştır.10

    Klinik Global İzlem Ölçeği (KGİ): KGİ Guy ve arkadaşları tarafından, her yaşta tüm psikiyatrik bozuklukların klinik araştırma amaçlı olarak seyrini değerlendirmek amacıyla geliştirilmiştir. KGİ üç boyutlu bir ölçektir ve psikiyatrik bozuklukları olan kişilerin tedaviye yanıtlarını değerlendirmek amacıyla hekim tarafından yürütülen yarı yapılandırılmış görüşme sırasında doldurulur: I. KGİ-Hastalık Şiddeti (KGİ-HŞ): Toplam yedi değerlikli bir ölçektir. Psikiyatrik bozukluğu olan kişi, ölçeğin doldurulduğu sıradaki rahatsızlığının şiddetine göre 1 ile 7 puan arasında değerlendirilir; 1=Normal, hasta değil, 2= Sınırda ruhsal hastalık, 3=Hafif derecede hasta, 4=Orta derecede hasta, 5=Belirgin derecede hasta, 6=Şiddetli derecede hasta, 7=En ağır derecede hasta. II. KGİ-Global İyileşme (KGİ-Gİ): Toplam yedi değerlikli bir ölçektir. Psikiyatrik bozukluğu olan kişinin, çalışmaya girdiği zamanki durumuna göre ne kadar değiştiği 1 ile 7 puan arasında değerlendirilir; 1=Çok fazla iyileşti, 2=Oldukça iyileşti, 3=Minimal iyileşme, 4=Değişiklik yok, 5=Minimal kötüleşme, 6=Oldukça kötüleşti, 7=Çok fazla kötüleşti.11

    Tedavi Değerlendirme Ölçeği (TDÖ): Tedavi değerlendirme ölçeğinin ebeveyn, hasta ve terapist tarafından doldurulan üç ayrı formu bulunmaktadır. Bizim çalışmamızda ebeveyn tarafından doldurulan tedavi değerlendirme ölçeğinin kısa formu kullanılmıştır. Bu ölçek ile tedavi başarısı, tedavi süreci ve ebeveyn toplam memnuniyeti değerlendirilebilmektedir. 0-0.4=Kötü, 0.5-1.4=Yetersiz, 1.5-2.4=Orta, 2.5-3.4=İyi, 3.5-4.0=Çok iyi derecede tedavi başarısını, tedavi sürecini ve ebeveyn toplam memnuniyetini göstermektedir.12 Ülkemizde bu ölçeğin geçerlik ve güvenirlik çalışması yapılmamış olmasına rağmen ailenin gündüz kliniğindeki tedaviyi değerlendirip bize geri bildirim vermesi açısından yararlı olacağı düşünülmüş ve kullanılmıştır.

    VERİLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ

    Çalışmanın verileri, Windows için SPSS (Statistical Package for Social Sciences) 10.0 programı kullanılarak değerlendirilmiştir. Çalışma verileri değerlendirilirken tanımlayıcı istatistiksel metotlar (ortalama, standart sapma) ve ikili grupların karşılaştırmalarında ise Man Whitney U testi kullanılmıştır. Sonuçlar %95'lik güven aralığında, anlamlılık p≤ 0.05 düzeyinde değerlendirilmiştir.

    BULGULAR

    Gündüz kliniğimizde bir yıl içinde 31 hasta tedavi edilmiştir. İzlenen 10-17 yaşları arasındaki ergenlerin yaş ortalaması 13,6±1,8 olup 10'u (%32,3) erkek 21'i (%67,7) kız hastadır. Hastaların sosyodemografik verileri tablo 1'de görülmektedir. Gündüz kliniğinde hastalar 2 ile 36 hafta arasında kalmış olup tedavi süreleri ortalama 6,5±6,3 haftadır. Bir yıl boyunca gündüz kliniğinde izlenen hastaların cinsiyete göre tanı dağılımı Tablo 2'de gösterilmiştir. Gündüz kliniğinde izlenen hastaların aldıkları en sık tanının dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olduğu, 19 (%61,3) hastanın ise birden fazla Eksen I tanısı aldığı saptanmıştır. Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunda 12 hastadan 7'sinde (%58,3), anksiyete bozukluklarında ise 12 hastadan 8'inde (%66,6) eştanı olduğu görülmüştür.

    Hastaların ÇGDÖ puan ortalamasının tedavinin başında 52,59 ±9,02, tedavi sonunda 69,07±11,01 olduğu görülmüştür. İstatistiksel açıdan değerlendirildiğinde tedavi sonunda ÇGDÖ puan ortalamasının anlamlı oranda artığı saptanmıştır (t=-6,91, df=36, p=0,000).

    Hastanın gündüz kliniğinde tedavi altına alındığı sıradaki KGİ-HŞ puan ortalaması 4,52±0,975 bulunmuştur. Son değerlendirmede KGİ-Gİ puan ortalaması ise 2,70±1,068'dir. KGİ-Gİ'ye göre 3 ve daha düşük puan alma tedaviye yanıt vermiş olarak kabul edildiğinden taburculukta hastaların %77,8'inin (n=21) belirtilerinin belirgin olarak düzeldiği saptanmıştır.

    TDÖ'ye göre ebeveyn memnuniyeti (3,38±0,47) ve tedavi başarısı (3,11±0,69) “iyi düzeyde”, tedavi seyri (3,75±0,40) “çok iyi düzeyde” saptanmıştır. Cinsiyete, yaş grubuna, eşhastalanımın olup olmamasına göre ÇGDÖ, KGİ ve TDÖ puanları tablo 3'de gösterilmiştir. Ebeveyn eğitim düzeyleri ayrı ayrı ele alınmış, annenin ve babanın eğitim düzeyine göre ÇGDÖ, KGİ ve TDÖ puanları tablo 4'de gösterilmiştir.

    TARTIŞMA

    Gündüz kliniğimizde hastalar 2 ile 36 hafta arasında kalmış olup tedavi süreleri ortalama 6,5±6,3 (42,72±44,40gün) haftadır. Berger ve arkadaşları gündüz kliniklerinde ortalama kalış süresini 64 gün, Mund ve arkadaşları ise 9 hafta (43,2±24 gün) olarak bildirmişlerdir.5,13 Bunun yanında Almanya'da bulunan tüm gündüz kliniklerindeki hastaların tedavi süresinin ortalama 104 gün olduğu bildirilmiştir.5 Diğer gündüz kliniklerine oranla gündüz kliniğimizdeki tedavi süresinin az olması ebeveynlerin okul eğitimini ruhsal bozukluğa göre daha fazla önemseyip belirtilerde tam olmasa da kısmı düzelme gördükten sonra motivasyonlarının azalması ve tedavi ekibinin de tedaviyi kısmi remisyondan sonra ayaktan tedaviye yönlendirmeleri ile açıklanabilir.

    Gündüz kliniğimizde bir yıl içinde 21 kız (%67.7), 10 erkek (%32.3) hasta tedavi edilmiştir. Berger ve arkadaşlarının gündüz klinikleri ile ilgili deneyimlerini aktardıkları yazılarında 15 aylık süre içinde 14 kız, 25 erkek hasta olmak üzere toplam 39 hasta tedavi ettiklerini, Huss ve arkadaşları ise 2000 yılında tüm Almanya'da izlenen hastaların % 69'unu erkek hastaların, % 31'ini ise kız hastaların oluşturduğunu bildirmişlerdir.2,5 Çocuklukta başlayan psikiyatrik bozuklukların çoğunun erkeklerde, ergenlik dönemi başlangıçlı bozuklukların ise kızlarda daha fazla görüldüğü bilinmektedir.14 Yazınla karşılaştırıldığında gündüz kliniğimizde kız hastaların sayıca daha fazla olmasının hastalarımızın ergenlik döneminde bulunması ile ilişkili olabileceği gibi bu sonucun örnekleme özgü de olabileceği düşünülmüştür.

    Gündüz kliniğinde izlenen 10-17 yaşları arasındaki ergenlerin yaş ortalaması 13,6±1,8'dir. Almanya'da çocuk ve ergen ruh sağlığı alanında hizmet veren gündüz kliniklerinde izlenen hastaların yaş ortalamasının 10,2 olduğu saptanmıştır.5 Farklı merkezlerde yaş ortalamalarının değişiklik gösterdiği, Berger ve arkadaşlarının yaptığı çalışmada ise gündüz kliniklerinde izlenen hastaların yaş ortalamasının 15 olduğu bildirilmiştir.2 Gündüz kliniğimizde izlenen hastaların yaş ortalamasının diğer merkezlerin sonuçları ile uyumlu bulunmuştur.

    Gündüz kliniğinde izlenen hastaların ebeveynlerinin iş durumlarına bakıldığında babaların %83,9'unun çalıştığı, annelerin ise %93,5'inin çalışmadığı görülmektedir. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları bölümüne ilk kez başvuran ergenlerde yapılan bir çalışmada da ebeveynlerin iş durumları benzerlik göstermektedir.15 Ülkemizde annelerin çoğunlukla çalışmadığı ve ev hanımı olduğu düşünülürse babaların da sıklıkla evin geçiminden sorumlu olduğu ve çalıştığı göz önüne alınırsa bu oranların beklenen bulgular olduğu söylenebilir.

    Almanya'da gündüz kliniğinin tedavi hedefi ICD-10'a göre, Eksen VI'da (psikososyal işlevsellik alanı) düzelme sağlamaktır. Ülkemizde DSM-IV sınıflandırması daha yaygın olarak kullanıldığından, tedavi hedefi olarak hastanın işlevselliğini ölçen Eksen-V'de düzelme belirlenmiş ve değerlendirmeler bu alanda yapılmıştır. Hastaların işlevsellik düzeyleri hastayı izleyen hekim tarafından tedavi öncesi ve sonrasında değerlendirilmiştir. Hastaların tedavi başında çocuklar için genel değerlendirme ölçeği puan ortalamasının düşük, klinik global izlem hastalık şiddeti puan ortalamasının ise yüksek olması, gündüz kliniğine alınan hastaların işlevselliklerindeki bozulmanın şiddetinin de bir göstergesidir. Tedavinin sonunda bu puan ortalamalarında belirgin düzeyde düzelmenin gözlenmesi gündüz kliniğindeki tedavi etkinliğinin yüksek olduğunu düşündürmektedir. Gündüz kliniğimizde tedavi altına alınan hastalarımızın sosyal ilişkilerinden koparılmaması, günlük yaşama benzer bir ortam içinde tedavinin yürütülmesi çatışmalarını daha iyi ele alınabilmesini sağlamaktadır. Hasta tedavi ile elde ettiği kazançları, çatışmaların çözümü için geliştirdiği yeni becerileri, kişiler arası ilişkilerde öğrendiği yeni yolları günlük hayatına zaman kaybetmeden aktarabilmektedir. Öte yandan gündüz kliniğimizde tedavi altına alınan hastalar ayrıntılı gözlemlenebilmekte, hem hastaya hem de aileye yoğun tedavi uygulanabilmektedir. Gündüz kliniğinde uygulanan ilaç tedavisinin etkinlik ve yan etkileri günlük olarak tedavi ekibi tarafından izlenebilmekte ve herhangi bir olumsuzluk karşısında hekim zaman kaybetmeden tedaviye müdahale edebilmektedir. Tüm bu özellikler gündüz kliniğimizde uygulanan tedavinin gücünü artırmakta ve hastalarımızın işlevselliklerinde görülen belirgin düzelmenin nedenini açıkça ortaya koymaktadır. Belirgin düzelmeye ergoterapi (meşguliyet terapisi), psikofarmakoterapi, bilişsel davranışçı terapi, ortam terapisi (mileu terapi) gibi terapi yöntemlerinin hastaya ve hastalığa göre ayrı ayrı ya da eş zamanlı uygulanabiliyor olmasının da katkısının olduğu düşünülebilir.

    Çocukluk ve ergenlik döneminde yaygın görülen bozukluklar olmasından dolayı gündüz kliniklerinde yıkıcı davranış bozuklukları ve duygudurum bozukluklarının sıklıkla ele alındığı ancak özkıyım düşünceleri olan, kendine ve başkalarına zarar verici davranış olasılığı olan hastaların tedavisinin önerilmediği bilinmektedir.1Risk değerlendirmesi her hasta için ele alınmalı, kendine ve çevreye zarar verme olasılığı çok detaylı olarak değerlendirilmelidir. Belli bir risk değerinin üzerindeki hastalarda, ilk planda yüksek güvenlikli yataklı birimlerin düşünülmesi ve gündüz kliniğinde uygulanacak tedavinin ertelenmesi uygun görülmektedir.16 Yazın bilgileri ile uyumlu biçimde bu örneklemde dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu en sık tanı olarak belirlenmiştir. Berger ve arkadaşları da gündüz kliniklerinde dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunun yüksek oranda izlendiğini bildirmişlerdir.2 2000 yılında Almanya'daki çocuk ve ergen psikiyatrisi alanında çalışan tüm gündüz kliniklerinin değerlendirildiği bir çalışmada da hiperkinetik bozukluklar ve davranış bozuklukları (%20.2) en sık izlenen tanılar olmuştur.5 Bu bulgu dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunun çocuklardaki yaygınlığının oldukça yüksek olması ile açıklanabilir.17,18,19,20

    Gündüz kliniğimizde dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunun kız hastalarda daha yüksek oranda gözlenmesi dikkat çeken bir sonuçtur. Bilindiği gibi dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu erkek cinsiyette daha yüksek oranda görülmektedir.18,21 Ancak kız cinsiyette dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu belirtileri kız çocuklarına yakıştırılan ve olumlu geri bildirimlerle pekiştirilen sakin, durgun ve çekingen davranışlar ile çelişmektedir. Kız çocuklarında dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu belirtilerinden aileler yakınabilir. Bu tutumların toplum tarafından da bir eksiklik ve olumsuz özellik olarak algılanması, kız çocuklarında sorunun daha fazla farkına varılmasına yol açabilir. Bu durumda da ailenin tedavi isteği ve hekimin tedavi beklentisi erkek çocuklarına oranla daha yüksek olabilir. Öte yandan dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunun kız çocuklarının işlevselliklerini daha fazla bozduğu ve bunun sonucunda da tedavi arayışlarının daha yoğun olduğu düşünülebilir. Yine örneklemde bulunan kız hasta sayısının erkek hastalara oranla iki kat fazla olması örneklemde dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunun kız hastalarda daha yüksek oranda gözlenmesini açıklayabilir.

    Birçok ruhsal bozuklukta eş tanıların oranının yüksek olduğu bilinmektedir.22,23,24 Benzer olarak gündüz kliniğimizde izlenmiş olan hastaların %61,3'ü ikinci bir Eksen I tanısı almaktadır. Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunda %58,3, anksiyete bozukluklarında ise %66,6 oranında eştanı olduğu görülmüştür. Yazın bilgisi gözden geçirildiğinde dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunda %70, anksiyete bozukluklarında ise %28.8 eştanı oranlarının olduğu saptanmıştır.25,26 Gündüz kliniğimizde izlenmesine karar verilen hastaların çoğunlukla ayaktan tedavi koşullarında takibin güç olduğu, tanı karmaşası olan ve karmaşık belirtilere sahip hastalar olduğu göz önüne alındığında, eştanı oranlarının yüksek olmasının beklenen bir bulgu olduğu düşünülmüştür. Bununla birlikte bozukluklar tek tek ele alındığında hasta sayısının oldukça azalması bulgular ile ilgili yorum yapılmasını ve genel çıkarımlarda bulunulmasını güçleştirmektedir.

    Yapılmış olan bir çalışmada yıkıcı davranış bozukluğu olan 30 hastadan 15'i gündüz kliniğinde, diğerleri ise ayaktan tedavi edildiği bir çalışmada gündüz kliniğinde tedavi edilen hastalarda iyileşme oranlarının daha yüksek olduğu ve iyilik halinin altı aydan sonra da sürdüğü gösterilmiştir.27 Ciddi davranış sorunları olan hastalarla yapılan başka bir çalışmada gündüz kliniği tedavisi ayaktan tedaviye oranla davranış sorunlarının ve depresif belirtilerin azalmasında, sosyal becerilerinin artışında ve aile işlevselliğinin iyileşmesinde daha etkili bulunmuştur.7 Gündüz kliniği tedavisini tamamlamış ciddi davranış sorunları olan 33 hastanın 5 yıl sonraki işlevselliğinin değerlendirildiği bir çalışmada iyilik halinin uzun dönemde sürdüğü bildirilmiştir.6 Yapmış olduğumuz çalışmada hastaların işlevsellik düzeyleri ve ebeveyn memnuniyeti değerlendirmeye alınmıştır. Ancak hastaların tedavi sonrası ki izlem bulguları değerlendirilmemiştir ve ayaktan tedavi yöntemi ile karşılaştırmalar yapılmamıştır. Bu kısıtlılığa rağmen hastaların işlevsellik düzeylerinde belirgin düzelmenin olması gündüz kliniği tedavisinin kısa dönem etkinliğini desteklemektedir.

    Hastaların işlevsellik düzeyleri çocuklar için genel değerlendirme ölçeği ve klinik global değerlendirme ölçeği yardımıyla gündüz kliniğinde tedavi altına alındığı ilk gün ve taburcu oldukları gün olmak üzere iki kere yapılmıştır. Ebeveynlerin gündüz kliniğindeki tedaviden menun olup olmadıklarının belirlenmesi ise tedavi değerlendirme ölçeği kullanılarak hastanın taburcu edildiği gün yapılmıştır. Ölçek puanları cinsiyete, yaş grubuna ve ebeveynin eğitim düzeyine göre değerlendirildiğinde hem tedaviden önce hem de taburculukta yapılan değerlendirmelere göre kız ve erkek hastalar arasında, erken ya da orta ergenler arasında ve ilköğretim ile lise/yüksek okul eğitim düzeyinde olan ebeveynlerin çocukları arasında işlevsellik düzeylerinde farkın olmadığı görülmüştür. Hastanın gündüz kliniğinde tedavi altına alınmasına karar verilirken özellikle yaş, cinsiyet ve ebeveyn eğitim düzeyinden çok hastanın işlevsellik düzeyi göz önüne alındığından tedaviden önceki işlevsellik düzeyleri arasında farkın olmaması beklenen bir sonuç olmuştur. Bunun yanında eş hastalanımı olan ile olmayan hastaların tedaviden önce işlevsellik düzeyleri arasında anlamlı bir farkın görülmemesi hastada eşhastalanım olmasa bile işlevseliği belirgin düzeyde etkilenmiş hastaların gündüz kliniğine kabul edilmesine bağlanabilir.

    Gündüz kliniğinde cinsiyet, yaş, ebeveyn eğitim düzeyi ve eşhastalanım açısından hastalarda farklılıkların olmasına karşın uygulanan tedavi yöntemlerinin hastaya ve hastalığına özgü biçimlendirilmesi hastaların benzer yarar görmesine, ebeveyn memnuniyeti ve gruplar arsında işlevsellik düzeylerinde farkın olmamasına neden gösterilebilir.

    SINIRLILIKLAR

    İzlenen hastaların sayıca az olması araştırma sonuçlarını genelleştirmemizi engellemektedir. Tedavi etkinliğinin hekimin ve ebeveynlerin öznel değerlenmesi sonucu yapıldığı, hastaların öz bildirimlerinin değerlendirilmemiş olması bulgularımızın gücünü azaltmaktadır. Gündüz kliniği tedavisinin ayaktan ya da yataklı birimde tedavi gören hastalarla, diğer tedavi modellerinin etkinliği ile karşılaştırılmaması, hastalar taburcu olduktan sonra iyilik hallerinin sürekliliğine yönelik bir değerlendirmenin yapılmamış olması, tedavi sonunda tedavinin etkinliğini değerlendiren hekimin hastalara kör olmaması çalışmamızın sınırlılıklarındandır. Gelecekte yapılacak çalışmalarda belirtilmiş olan kısıtlılıkların göz önüne alınması ve hastanın hastalığa özgü ve genel ölçüm araç ve geri bildirimleri ile tedavi düzeylerinin belirlenmesi önerilmektedir.

    Sonuç

    Gündüz kliniği tedavi uygulamaları Almanya'da 20. yüzyılın başlarında, Avusturya'da ise son yıllarda gelişmeye başlamıştır.2 Amerika ve Avrupa'daki hızlı gelişime karşın gündüz klinikleri ile ilgili sınırlı sayıda bilimsel yayın bulunmaktadır.2 Yapılmış olan sınırlı sayıdaki çalışmalarda gündüz kliniği tedavi modelinin hızlı düzelmeye yol açtığı, sosyal işlevselliği artırdığı, aile yükünü hafiflettiği ve tekrarlama oranlarını azalttığı bildirilmiştir.28,29,30,31 Gündüz kliniklerinde izlenen hastalarda ortaya çıkan davranış değişikliğinin yoğun olması, tedavinin hem çocuk hem de aileye uygulanıyor olması nedeniyle tekrarların azaldığı bildirilmekte ve gündüz kliniği tedavi yaklaşımının etkili bir tedavi yaklaşımı olduğu kabul edilmektedir.6,8,17 Batılı ülkelerde çocuk ve ergen ruh sağlığı alanında gündüz kliniği uygulamaları uzun yıllardan beri kullanılmakta olmasına rağmen ülkemiz için yeni bir kavramdır. Ayaktan tedavinin yetersiz kaldığı hastalarda gündüz kliniğinin etkili bir tedavi yöntemi olduğu, çocuk ve ergen psikiyatrisinde kullanımının yaygınlaştırılması gerektiği söylenebilir.

    Tablo 1: Sosyodemografik özellikler

    n

    %

    Cinsiyet

    Kız

    21

    67,7

    Erkek

    10

    32,3

    Sınıf

    5.-8.

    16

    51,6

    9.-12.

    12

    38,7

    Okul devamı yok

    3

    9,7

    Annenin eğitim düzeyi

    İlköğretim

    27

    87,1

    Lise

    3

    9,7

    Yüksek okul

    1

    3,8

    Babanın eğitim düzeyi

    İlköğretim

    19

    61,3

    Lise

  • Ders başarısızlığı

    Sanırım hepimiz öğrenci olduk. Zaman zaman pek çok sınavda zayıf aldığımız, hatta hayatımızın belli dönemlerinde dersler konusunda çok başarılı olamadığımız zamanlar olmuştur. Hemen herkesin sınıfında dersleri sevmeyen ya da öğretmeni ne derse desin sınıfın akademik olarak hep sonlarında olan kişiler vardı çevremizde. Her ne kadar yıllar önce bu durum, çevre ve hatta öğretmenler tarafından önemsenmese de, “her kez okumaz zorunda değil” sözü daha sık telaffuz edilse de, günümüzde pek çok kişinin hayranı olduğu acımasızlaşan yenidünya düzeninde çocuğun ders başarısızlığına yer bulunmamaktadır. Yarış atı misali 5 yaş civarında kulvarında yerini alan çocuk önündeki 20 yıl boyunca koşmaya devam etmektedir. Ve en kötüsü de durması, mola vermesi, dinlenmesi mümkün değildir. Çünkü herkes koşmaktadır. Bu nedenledir ki günümüzde pek çok psikiyatri merkezine başvuran ailenin yakınması çocuğun sadece son sınavdan zayıf alması olabilmektedir.

    Ders başarısızlığı, çocuk psikiyatrisi kliniklerine ailelerin en sık başvuru nedenlerinden bir tanesidir. Sıklıkla ailenin bazen tek şikayeti çocuğun dersine çalışmaması veya dersler konusunda isteksiz davranması olabilmektedir. Her ne kadar çoğu aile tarafından ayrı bir sorun olarak görülmesine rağmen psikiyatrik açıdan ders başarısızlığı birçok farklı sorunun bir yansımasıdır. Tüm psikiyatrik bozukluklarda ders başarısı olumsuz yönde etkilenebilmesine rağmen ders başarısızlığının en belirgin nedeni psikiyatrik sorunlar değildir. Sıklıkla çocuğun bilişsel becerileri, algılaması, öğrenme süreçleri ile ilgili yapılan gerek psikiyatrik değerlendirme, gerekse psikikolojik testler normaldir. Temel sorun çocuğun derslere olan motivasyonu, yani istenci ile ilişkilidir. Her hangi bir psikiyatrik sorun yaşamamasına rağmen çocuk derslere karşı isteksizdir. Bu sürece neden olabilecek pek çok farklı faktör olmasına rağmen 3 temel etki payına sahip ortam her zaman için temeli oluşturmaktadır; okul, aile ve arkadaş çevresi.

    Ders Başarısızlığında Okulun Rolü

    Mesleğime yeni başladığım dönemde ders başarısızlığı nedeni ile getirilen bir çocuk “Sınıfım 45 kişi. Ben arkalarda oturuyorum. Öğretmen dersi anlatırken sınıfta sürekli bir uğultu var. Dersi dinleyemiyorum ki anlayayım” demişti. Aslında bu serzeniş okul ile ilişkili birçok sorununda özeti olmaktadır. Her çocuğun hakkı olan eşitlik gibi bir kavramdan uzak eğitim sistemlerinin getirdiği farklılıklar, bazen ders başarısızlığının temel nedeni olabilmektedir. Birçok açıdan baktığımızda bir çocuğun ders çalışmasında temel etken öğretmene karşı duyduğu sorumluluk duygusu olduğunu söylemek yanlış olmaz. Tabii ki 50 kişilik bir sınıfta öğretmenin öğrencilerine ayırdığı zamanla ilişkili sorunlar olması, yeterince ilgi gösterememesi beklenilen bir sonuç olabilir. 20 kişilik sınıflarda, öğrenciyi de içine alabilen, uygulamalı, interaktif eğitim metodlarının hakim olduğu bir okulla ile kıyaslandığında çocukların fırsat eşitsizliği yaşadığı aşikardır. Neden sonuç ilişkisinin işlenmediği eğitim metodlarında çocuğun motivasyonunun zaman içerisinde düşmesi normal bir sonuç olabilir. Kendimden örnek vermek gerekirse lise döneminde türev ve integral hesaplamalarını çok rahat bir şekilde yapabilmeme rağmen bunun hangi alanlarda kullanıldığı bilgisine geçtiğimiz günlerde bir sohbet sırasında ulaştım. Bu nedenle ders başarısızlığı ile ilişkili okul ve özelliklede öğretmenlere çok ağır görevler düşmektedir.

    Ders Başarısızlığında Aile ile İlişkili Faktörler

    Çocuk ailenin yansımasıdır. Ailenin genetik yatkınlıklarından, eğitime bakış açısına ve çocuğun eğitimi de ön planda tuttuğu konulara kadar pek çok farklı alan çocuğun ders başarısını etkileyebilir. Ailenin en belirgin etkisi model oluşturmak yönündedir. Gazete, kitap okumayan bir anne babanın çocuğum kitap okumuyor demesi gülünç olacaktır. Sosyal bir varlık olan çocuk davranışlarını sosyal alanlarda çevresindeki kişileri taklit ederek kazanma eğilimindedir. Özellikle göreceli bir şekilde okul dönemine kadar kapalı bir ortamda, sınırlı bir çevre içerisinde yetişen çocuğun çevresindeki en belirgin model aile bireyleridir. Bu nedenle okul öncesi dönemden itibaren ders başarısı ile ilişkili birçok etkenin çocuğun tüm gelişim dönemleri boyunca sürdüğü söylenebilir. Ailelerin ders başarısı ile ilişkili nasıl davranmalıyım sorusuna en güzel yanıt iyi bir model oluşturmak yönünde olacaktır. Çocuğun okul öncesi dönemden itibaren kitaplara alıştırılması, yeni şeyleri öğrenmeye yüreklendirilmesi, eğitimsel imkanların sunulması ailenin temel görevleridir.

    Ders Başarısızlığında Arkadaşların Rolü

    Daha önce bahsedildiği gibi sosyal bir varlık olan çocuklar sosyal ortamlarda çevresindeki kişilerin davranışlarını taklit etme eğilimi gösterirler. Okul öncesi dönemde çevresindeki kişiler sıklıkla aile bireyleri olmasına rağmen okul döneminde birçok yeni arkadaş kazanımı olacaktır. Ergenlik döneminde daha fazla belirginleşmekle birlikte çocuğun sadece ders alanında değil birçok farklı alanlarda da arkadaşlarının etkisini görmek mümkündür. Çevresinde ders başarısına önem vermeyen, olumsuz davranışları olan arkadaşlar her zaman için çocuğun bu davranışları taklit etmesi ile sonuçlanabilir. Bu konuda en ağır yük ailelere düşmektedir. Birçok aile bazen çocuğun olumsuz davranışlarının arkadaş çevresinden kaynaklandığını düşünmesine rağmen bu konuda yaptığı müdahaleler sıklıkla fayda dan çok çocuğun ailesine karşıda cephe alması ile sonuçlanır. Bu konuda yapılacak en doğru yaklaşım çocuğun çevresinin aile tarafından yapılandırılmasıdır. “O arkadaşın kötü. Onunla arkadaşlık yapma” demek yerine olumlu arkadaş ilişkilerini kurabileceği ortamlara yönlendirmek daha faydalı olacaktır.

    Ders Başarısızlığında Psikiyatrik Rahatsızlıkların Rolü

    Her ne kadar sıklıkla ailelerin çocuk ve ergen psikiyatrisi hekimine başvuru şikayeti ders başarısızlığı olsa da, psikiyatrik açıdan ders başarısızlığı ayrı bir hastalıktan çok birçok farklı psikiyatrik rahatsızlığın belirtisidir. Psikiyatrik rahatsızlıkların çocuk ve ergenlerde görülme sıklığı değerlendirildiğinde, ders başarısızlığı ile en çok ilişki gösteren sorunun dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olduğu söylenebilir (ayrıntılı bilgi için dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu linkine tıklayınız). Diğer yönden depresyonu olan bir genç tüm hayata karşı isteksizliğinin yanında derslere karşıda isteksizlik sergileyebilir. Ya da sınavlarda çok belirgin olarak kaygı yaşayan bir çocuğun sınav başarısında düşme beklenebilir.

    Ailelere ders başarısızlığı ile ilgili öneriler:

    1. Yapıcı olun. Çocuğu ders başarısızlığı nedeni ile suçlamak yerine sorunu çözmeye çabalayın
    2. Eğitimsel olarak uygun ortamı sağlayın. Zayıf olan derslerle ilgili özel dersler faydalı olacaktır. Matematik veya İngilizce gibi birçok dersin temel bilgilerin üzerine yapılandırılabilecek alanlar olduğunu unutmayın. Temeli zayıf olması durumunda çocuk eksik olan konularını kapatmadan başarıya ulaşması mümkün olmayacaktır.
    3. İyi bir model oluşturun. Çocuğun birçok alanda aslında sizi taklit ettiğini unutmayın. Anne ve babası kitap okumaya bir çocuğun kitap okumasını beklemek yanlış olur.
    4. Yeni şeyler öğrenmesi konusunda yüreklendirin. Öğrendiği bilgileri uygulayabilecek imkanlar sağlayın.
    5. Yaşı küçük okul çağı çocukları ile birlikte ders çalışın. Bu çocuğunuzun hem motivasyonunu arttırabilir hem de akademik olarak seviyesini daha iyi takibinizi sağlar.
    6. Uzman yardımı alın. Ders başarısızlığına neden olabilecek psikiyatrik rahatsızlıklarla ilgili çocuk ve ergen psikiyatristinden yardım alın.

  • Çocuk ve Ergenlerde Depresif Belirtiler ve Aile İlişkisi

    Çocuk ve Ergenlerde Depresif Belirtiler ve Aile İlişkisi

    Çocukluk çağında depresyon belirtilerinin varlığı, yakın bir zaman öncesine kadar kabul edilmemekteydi; çocuğun gelişimini tamamlamamış bir birey olması ve kendini bir yetişkin kadar ifade edemiyor oluşu bunun başlıca sebebiydi. Günümüzde, yapılan araştırmalar göstermektedir ki çocuklukta da depresif belirtilerin varlığı sıklıkla gözlemlenebilir. Erkek ve kız çocuklarında depresyon tanı oranları açısından herhangi bir fark yoktur fakat depresif bozukluğun görülme oranı kızlarda 12 yaşından sonra yükselirken. başlarken, erkeklerde 9 yaşından sonra düşmeye başlar.

    Ergen ve çocuklarda depresyon varlığı incelendiğinde, ailede en az bir kişinin de depresyon belirtilerine sahip olduğu görülür. Özellikle  çocuk ve ergenlerin 1. Dereceden yakın olan anne ve babalarda gözlenen, tedavi edilmemiş depresyon; çocuklardaki depresif belirtileri %50 oranında arttırmaktadır. Annenin veya babanın depresif tutumları, model alarak davranışsal ve duygusal gelişimini sağlayan çocuk ve ergenlerin de olumsuz duygu, düşünce ve davranışları benimsemesine sebep olur.

    Çocuklarda depresyon; uyku ve yeme bozuklukları, tepkisizlik, konsantrasyon bozuklukları ile kendini gösterir. Anne ve babaların depresif tutumları eşliğinde psikolojik tedavi sürecine başlayan çocukların, ailelerinin de psikoterapiden geçmesi önemlidir. En azından terapi sürecinde iş birliği içerisinde olmaları gerekir. Her iki ebeveynde de depresyon varlığının oluşu, çocukluk çağı depresyonuna yakalanma riskini büyük oranda arttırır.

    Aile ortamının olumsuz olması, ergenlikte intihar düşüncelerini de arttırmaktadır. Cezalandırıcı, iletişim kurma becerisinden uzak ve sürekli ergenle çatışan anne babalar, olumsuz duygu durumu arttırırlar. Aile çatışması, anne ve babaların ergen çocuklarının davranışlarını kontrol etmek istemelerinden de kaynaklanır. Ergenlik döneminde intihar düşüncesi oldukça önemli ve dikkate alınması gereken bir depresyon belirtisidir. Risk altındaki gençler ve çocuklar büyük bir dikkatle takip edilmelidir. Mutlaka psikolojik destek almalıdır. Psikolojik desteğin yanı sıra aile tutumunun olumlu hale getirilmesi için aile terapileri de önemlidir.

    Depresyonla başa çıkmada sosyal destek önemlidir, sosyal desteğin işe yaraması için aile ve arkadaşların destekleyici ve olumlu yaklaşımlar içerisinde bulunması gerekir. Burada kast edilen depresif bireyin her dediğini yapmak ve onu gerekli gereksiz durumlarda sürekli onaylamak değildir. Sadece anlaşıldıklarını, sevildiklerini ve korunduklarını bilmeleri bile depresyonla başa çıkmaları için onlara iyi gelecektir. Ergenlik dönemi, erkek ve kızlarda hormonların etkisinin yoğun olduğu ve kimlik arayışlarının yaşandığı bir dönemdir. Anne babaların önce kendilerindeki sorunların, sonra da çocuklarındaki sorunların farkına varabilmeleri önemlidir.

  • Sınav Kaygısı

    Sınav Kaygısı

    Sınavlar, öğrencilerin okul hayatı boyunca akademik açıdan değerlendirilmelerini sağlayan uzun süreçlerdir. Çocuklarda ve ergenlerde sık rastlanan bir kaygı türü olan sınav kaygısı; sınavdan hemen önce başlayan, fiziksel ve duygusal belirtileri olan bir durumdur. Kaygı duygusu aslında tüm insanlara gerekli olan bir duygudur, beynimizde bulunan amigdalanın bize “savaş veya kaç” komutu vermesiyle beraber, kaygı yaratan durumu değerlendirip kendimizi korumaya alabiliriz. Fakat sınavlara duyulan yoğun kaygı, öğrencilerde performans düşüşlerine ve stres seviyesinde yükselişlere sebebiyet verir. Hatta öğrencilerde tükenmişlik (burn out) hissine bile yol açabilir.

    Sınav kaygısının her öğrencide aynı olmayışının belli başlı sebepleri vardır. Örneğin; sınav kaygısı düşük olan öğrencilerin aldığı sosyal destek yüksek olanlara göre daha tatminkardır. Sosyal destek kaynakları aile, arkadaşlar ve öğretmenlerdir. Aile üyelerinin destekleyici, motive edici tavırları; çocuk ve gençlerin sevgi dolu ve sıcak bir ortamda büyümeleri ile kaygı seviyelerinin düşüklüğü arasında yüksek bir paralellik vardır.

    Hatta, 14-16 yaş arasındaki ergenlerle yapılan bir araştırmaya göre, bozuk aile yapısına depresyon belirtileri eşlik ediyor. Genç yetişkinler ve ergenlerin ailelerinden aldıkları sosyal desteğin yeterli olduğu durumlarda, kaygı ve depresyon belirtileri de azalır.

    Aileden beklenen desteği öğrenciler okuldaki öğretmenlerinden de beklerler. Okulda suçlayıcı, cezalandırıcı ve kişiliğe hakaret edici bir davranış tutumu ile karşılaşan öğrenciler, arkadaş ve aile desteğinden de yoksun olduklarında okuldan uzaklaşmaya ve soğumaya başlayabilirler.

    Sınav kaygısını belirleyen en önemli unsurlardan biri de yetkinlik hissidir. Başarı duygusu ve yetkinlik inancı birbirini besleyen kavramlar gibi görünse de, yetkinlik inancı evde ve sosyal çevrede desteklenen; uyumlu ve sağlıklı bir aile ortamında olumlu bir şekilde gelişir. Bu noktada tekrar anne baba tutumlarına dönmemiz gerekir. Çocukların, sağlıklı ve mutlu birer yetişkin olabilmeleri için uyumlu ve özerklik sağlayan bir ortamda yetişebilmeleri önemlidir.

    Olumsuz anne baba tutumlarının sınav kaygısının yanı sıra,  atılganlık, benlik özsaygısı gibi kişisel özellikleri de kötü etkilediğine dair pek çok araştırma vardır. Aile bu durumlarda, her zaman önceliği çocuklarına verdiğini, ona her türlü imkanı sağladığını, bu imkanlara rağmen yeterince çalışmadığını şikayet eder. Ancak bu, çocukların kendisini ifade etmesine izin vermeyen ve suçlayıcı yaklaşan ebeveynlerin kendilerini korumak için oluşturduğu bir kalkan cümlesidir. Ufak tefek çabaları da değerlendirip görebilmek önemlidir. 4 övgü 1 eleştiri kuralına sadık kalınmalıdır. Dengeli bir ilişki kurulamayan çocuk başarısız olabileceği gibi, başarılı olduğu halde mükemmeliyetçi olan ve sürekli performans kaygısı olan biri haline gelebilir.

    Mükemmeliyetçilik düşüncesi, depresyonla bir arada da görülebilir. Bu durum düşük benlik saygısına ve kaygı seviyesinin artmasına sebep olur.

    Akademik başarı ve başarısızlık, öğrencilerin duygusal özellikleri ile ilişkilidir. Ayrıca, akademik başarı; öz saygı, yalnızlık ve utangaçlıkla da yakından ilintilidir.

    Öğrencilerin yaşadığı sınav kaygısına destek olabilmek amacıyla, anne babalar, öğretmenler ve psikologlar ortak bir çalışma ve iş birliği içinde olmalıdır.

  • Çocuklarda sınırlar

    Her şey Mükemmel olmalı- Ebeveyn için yanlış hedef

    Mükemmel ebeveyn olmayı ne kadar isterdik. Televizyon reklamlarda seyrettiğimiz anneler bize nasıl davranmamız gerektiğini gösteriyorlar: Çocuklar beyaz tişörtlerin üstüne ketçap dökseler bile anneler hafifçe gülümsüyor. Öyle ya güçlü leke çıkarıcılar var. Diğer bir reklamdaki babayı düşünün oğlu matematikten zayıf not aldığını söylemesine rağmen o sadece kahvesiyle ilgileniyor ve böylece zor durumu atlatmaya çalışıyor. Hayır, bizler böyle değiliz. Lekeli tişörte sinirlenebiliyoruz ve zayıf notlar karşısında neyi yanlış yaptık diye endişelenebiliyoruz.

    Duygular insanidir:

    Her defasında çocuklarımıza gösterdiğimiz davranışları tahlil etmek ve doğruluğunu sorgulamak doğru bir davranıştır. Bu konudaki mükemmeliyetçilik ulaşılmazdır ve aslındada gerekli değildir. Mükemmel olmak tanımlaması bir makine için söylenebilir ama insanlığı uygun bir tanımlama değildir. İnsanoğlunun farklı durumları vardır hata yapabilir kaç yaşında olursa olsun ister 5 ister 50 farklı hissedebilir. Toplumun en küçük sosyal birlikteliği olan aile içinde kişilerin tün hataları ve çapraşık yanları birbiriyle çatışır. Eğer tüm küçük hatalar rağmen aile dinamiği bundan etkilenmiyorsa o sosyal birliktelik işlem gören bir birlikteliktir. Böyle ailelerde hoşgörü ve işlevsellik ön plandadır. Bu tarz aileler birbiriyle iletişime geçerek büyüme karşısındakine tolerans gösterme ve kendi ilgi alanları için savaşma olanağı verir.

    Çocukların Başarısız Olma Hakkı Yoksa:

    Takıntılı biçimde çocuklarından mükemmeli bekleyen aileler buna karşılık yüksek bir fatura ödemek zorunda kalırlar: çünkü o zaman kendileri de mükemmel olmak zorundadırlar ve işte orada tehlike başlar. Eve her zaman yüksek notlarını getirmek zorunda olan bir çocuğun sporda, müzikte veya ev işinde başarısız olma hakkı yoktur ve bu her alanda çocuğu zorlar. Bu isteğin altında ebeveynin kendi gerçekleştirmedikleri yatar. Daha sonraki yaşlarda ebeveynin onaylamadığı ama kendi seçtiği yola giden çocuk’ ama biz senin için her şeyi yaptık ’cümlesiyle karşı karşıya kalır. Bu cümle sanki bir yılı doldurmuş bir kredinin ek faizi gibi kulaklarda yankılanır. Bunun yerine şöyle denilebilir ‘ yapmak istediğimiz her şeyi senin için yapamadık sana iyi bir çocukluk vermeye çalıştık ama çoğu zaman zorlandık çoğu zaman sana sinirlendik ama kendimize de sinirlendik ama seni olduğun gibi çok seviyoruz’ .

    Çocuklar onlar için her şeyi yapan ebeveyne ihtiyacı yoktur. Onlar ihtiyaçları olduğunda yanlarında olan ebeveynlerine özlem duyarla. Ebeveyn anlayış göstermeli aynı azmanda yaşamda yön gösterip onları tutmalıdır. Gerektiğinde gerekli sınırları koymalı ve gereksiz yasaklamalardan kaçınmalıdır. Buna sıcakkanlı gergin olmayan aile içi davranış dinamiği eklendiğinde çocuğun sağlıklı yetişmesi için gerekli ortam sağlanmış olur.

    Yetiştirme Tarzında Sınır Koyma:

    Sınırlar sevgiyle bezenmiş aile içi ilişkilerle birlikte konuşmalıdır. Çocukların sınırlara ihtiyacı var derken bu cümle ailelere kendi diktatörlülerini kanıtlama anlamına gelmez. Çocuklara sınırların gösterilmesi demek sorumlu bir şekilde çocuklara yön vermek, beraber yaşamanın gerektirdiği değerleri ve kuralları yaşayarak göstermek ve sınır koymanın güvenlik anlamına geldiğini bilince olmak demektir.

    Sınırlar aile içi ilişkilerde karalılık ve açıklık anlamına gelmektedir. Bu konuda neyin doğru neyin yanlış olduğuna kara vermemek birçok ebeveyni endişelendirir. Diğer ebeveyn ile girdikleri rekabette, çocuklarının sevgisini kaybetme korkusu ile birlikte anlamsız duruma uygun olmayan sınırlar konur ya da gerekli yerlerde yine aynı nedenlerle hiçbir sınır konmaz. Ebeveyn için sınır koyma yetiştirmenin en sevilmeyen yanıdır ve sınır koyan taraf çocuğun sinirini ve öfkesini kazanır.

    Klasik Durumlar Ve Çözüm Yolları:

    Sormak, yalvarmak, inatlaşmak:

    ‘sence yeteri kadar şeker yemedin mi’?

    ‘yeteri kadar televizyon seyretmedin mi’?

    ‘sence senin yaşındaki. Çocuklar hangi saatte yatıyor.’

    Bu soruların arkasında genelde ebeveynin konu hakkındaki kendi düşüncesi yatar. Çok otoriter gözükmemek için ebeveyn açıkça kuraları belirlemekten çekinip soruların arkasına sığınarak çocukların anlamasını bekler.

    Bunun yerine çocuğunuza açık ve kısa mesajlar verin:

    ‘Bugün yeteri kadar şeker yedin daha fazla yemeni istemiyorum.’

    ‘lütfen televizyonun kapat.’

    ‘vakit çok geç oldu şimdi uyumanı istiyorum.’

    2. Arka planda çocuklara emirler:

    Çocuklar herhangi bir şeyle meşgulken (oyun oynamak, TV izlemek…) arka planda ebeveynin emirleri duyulur yani başka bir odadan çocuğa seslenilir, bu seslenmede hiç duygusal ilişki ve göz teması yoktur.

    ‘şimdi odanı topla’

    ‘ceketini as’,

    ‘kavga etmeyi bırak’

    Çocuklar hoşlarına gitmeyen şeyleri duymama dikkate almama eylemi gösterirler. Bunu dışında gelen uyarıların ne kadar ciddi ve duyulmazsa olabilecek olayların ne kadar tehlikeli olduğuna kara verebilirler.

    Çocuklarınızla ilişki ve göz kontağı kurun:

    İstenmeyen durumlarda bu şu anlama gelir: çocuğun yanına gidin onunla aynı göz hizasına gelin ve ondan istediğinizi açık ve kısa cümlelerle söyleyin.

    3. İlişkiyi Çok Kısa Tutmak:

    Günlük koşturma içinde ebeveynin çoğu hızlı bir şekilde isteklerini belirtir ve daha sonra arkasını dönüp diğer bir işle meşgul olur sonra neden emirler yerine getirilmez diye meraklanır.

    Çocuk tepki verene kadar bekleyin:

    Örneğin çocuktan ceketini asmasını istedik (‘ceketini lütfen as’) bunu söyleyip çocuğun tepki vermesini bekleriz böylelikle emrin gerçekliği ve anlamı daha açık bir şekilde ortaya çıkar ve aynı zamanda doğru şekilde davranılmasına olanak sağlar. Yani çocuk ceketi asarsa çocuğu övmek veya ceketi asmazsa çocuğa emri tekrarlamak gibi.

    4.Emir Yerine Yasaklar:

    ‘ kavga etmeyi bırakın’

    ‘ayağını sürterek yürüme’

    Erişkinler çoğu zaman çocuklara ne yapmamaları gerektiğini, neyi bırakmaları gerektiğini, neyin sinirlendirdiğini söylerler. Bu söylemler çocuğun davranışları üzerinde büyük bir baskı yaratır.

    Olumlu gerçek beklentilerinizi içren söylemler kullanın:

    ‘nasıl anlaşacağınıza kendiniz karar verin’

    ‘lütfen otur’

    Böylelikle çocuklar kendilerinden ne beklendiğini açık bir şekilde öğrenirler.

    5.Ön Uyarı Yapmadan Emir Verme:

    ‘çabuk buraya gel’

    ‘şu anda bu işi bitiriyorsun’

    Çocuklar genelde sevdikleri şeylerde yoğun bir şekilde ilgilenirler ve böylece dikkatlerini ebeveynin istediği kadar hızlı şekilde dağıtamazlar ve bu nedenle zamana ihtiyaç duyarlar

    çocuklara hazırlık zamanı verin:

    ‘5 dk içinde yemeğe oturuyoruz oyununuzu bitirin’

    ’10 dk içinde yola çıkıyoruz’

    ‘oyununu bitirdiysen yeni oyuna başlama birazdan diş hekimine gidiceğiz.

    6.Neden Soruları:

    ‘neden bunu yaptın’

    ‘neden ağlıyorsun’

    ‘neden bana yalan söyledin’

    ‘neden kavga ediyorsunuz’

    Neden soruları aslında sorunun kaynağına yönelik değildir. Aslında çocuklara suçluluk duygusu verir ve yanlış davranışları gösterir. Çocuklar kendilerini köşeye sıkışmış hissederler ve bu sorulardan kaçmaya çalışırlar (‘ bilmiyorum’) karşı cevap(‘neden bilmiyorsun’) sonuç. Ebeveyni ve çocuğu tatmin etmez.

    çözüm arayın:

    ‘Lütfen yeniden düzenle’

    ‘birbirinizle anlaşabilmek için ne yapabilirsiniz’

    ‘sorunu nasıl çözebileceğin hakkında bir bilgin var mı’?

    Böylelikle çocuklara savunma mekanizması kullanma olanağı verilmez ama bu denemeyle sorunların çözülmesi sağlanır ve çocuğa sorunları çözmek için gerekli cesaret verilmesi olur.

    7. Gerçekçi Olmayan Cezalarla Tehdit Etme:

    ‘TV yi kapatmazsan 6 hafta evden dışarı çıkmazsın’

    ‘eve vaktinde gelmezsen seni tatile götürmeyeceğiz’

    ‘altına tabağını bitirmezsen bir daha sana yemek vermeyeceğim’

    Bu tür veya benzer tehditlerle çocuklar ya korkar ya güvensiz olurlar veya büyüklerin boş ve etkisiz tehditlerini öğrenirler.

    gerçekçi ve duruma uygun emirler verin:

    ‘TV yi açarsan bugün seyredeceğin en sevdiğin diziyi seyredemeyeceksin’

    ‘eve vaktinde gelmezsen seni merak ederiz o zaman yarın tüm günü evde geçirmek zorunda kalırsın’

    ‘aç değilsen yemek zorunda değilsin ama yemek sonrası tatlı yiyemezsin ‘

    Çocuklarınızın sizi dinlemesi için ne yapabilirsiniz:

    1.daha çok iyiye, övgüye ve doğruya yönelin:

    ‘vaktinde gelmen ne güzel’

    ‘bana yardım etmen harika’

    ‘iyi ki aklına gelmiş’,

    ‘bunu başarman çok güzel’

    Çocuklar eğer iyi yaptıkları işler için yeterli dikkati çekerlerse farklı davranmak zorunda kalmazlar.

    2. Uygun Davranış İçin Övgü:

    Çocuklardan istenen hareketleri sıklıkla göstermeleri olasılığı övgüsel destek ile artar. Burada kural istenmeyen bir davranış cezalandırılırsa iyi davranışlarda ödüllendirilmelidir.

    3. Kural Koyma:

    ‘yemek yerken televizyon kapatılacak’

    ‘herkes kendi tabağını bulaşık makinesine koyacak’

    ‘evde terlik giyilecek’

    Herkes için geçerli açık, anlaşılır kurallar birlikte yaşamı kolaylaştırır ve anlamsız tartışları azaltır. Burada önemli olan kuralların o anki aile düzenine uyup uymadığının test edilmesi ve kuralların yaşam değişikliklerine göre değiştirilmesidir kurallar aile fertlerinin birbirleriyle görüşmelerinde ve anlaşmalarıyla belirlenebilir.

    4.Etkili İstekler:

    ‘Ebeveynlerin istekleri aşağıdaki maddeleri içerirse etkili olur:

    İsteklerimizi siz uygulamaya hazır olduğunuzda bildirin

    İstekleri bildirmeden önce olumlu veya olumsuz sonuçları iyi hesaplayın.

    Çocukların dikkati televizyon, video, bilgisayar tarafından dağınıkken onlara herhangi bir istek bildirmeyin.

    Sizinle konuşurken çocuğun dikkatini size verdiğinden emin olun (göz teması).

    İsteklerimizi rica olarak değil emir olarak bildirin.

    İsteklerinizi bir kere söyleyin ve çocuğun tekrarlamasını isteyin.

    Çocuk isteğinizi yaparken onun yakınında kalın.

    5.Cezalar ve mantıklı sonuçlar:

    Cezalar etkili olması için:

    Cezaların olayla ilintili olmalıdır.

    Herhangi bir zaman da değil olayı takip eden zaman da olmalıdır

    Çocuk için uygulanabilir olmalıdır

    Çocukla önceden konuşulmuş olmalıdır

    Çocuğa karşı değil çocuğun yaptığına karşı olmalıdır.

    Önceden uyarılmalıdır.

    Ebeveyn ne yaparsa yapsın keyfe bağlı düşüncesiz yaşı ve duruma uygun olmayan cezalar çocuk ebeveyn ilişkilerini zedeler.

    Ebeveynde bir zamanlar çocuk olduğunu düşünmeli ve kendi yetiştirme deneyimlerini hatırlamalıdırlar.

  • Çocuğunuzu Yetiştirmeye Kendinizden Başlayın

    Çocuğunuzu Yetiştirmeye Kendinizden Başlayın

    Çocukların ilk eğitim aldıkları yer ‘aile’dir. Çocuklar erken yaslardan itibaren aile yapısını, aile bireyleri arasındaki iletişimi ‘rol model’ olarak alırlar. Birbirini sevgi dolu, aktif dinleyen bir ailede yetişen çocuk ile birbirini dinlemeyen aile bireylerinin olduğu ortamda büyüyen çocuğun gördükleri ilk rol modeler birbirinden farkı olur ve buna bağlı olarak bu iki çocuğun sosyal ilişkileri farklı gelişir.

    Çocuk yetiştirmede, ebeveynlerin kişilik yapılarının etkisi yadsınamaz. Ebeveynlerin, çocuk yetiştirme tutumlarının özünde, ‘temel inançları’ yatmaktadır. Anne-babalar olarak çocuklarımızı daha sağlıklı yetiştirebilmek için önce kendimizde hoşnut olmadığımız davranışları değiştirmeli, olayları esnek bakmaya başlamalıyız.

    ‘Olumsuz davranışlarımız çocuklarımızı yetiştirmemizi nasıl engelliyor?’
    ‘Neleri arzu ettiğimiz gibi değiştirebiliriz?’
    ‘Çocuklarımız ile nasıl daha kolay ve etkili iletişim kurabiliriz?’

    Ebeveynler olarak, kendinize olan özgüveniniz düşükse, bunu çocuğunuza da yansıtırsınız. Öncelikle ebeveynler olarak özgüveninizi geliştirmelisiniz ki çocuklarınıza değerli olduklarını aktarabilin ve özgüveni yüksek bireyler yetiştirin. Bunun için önce değiştirmek istediğiniz yönlerinizi belirleyin ve eyleme geçin!

    Olumsuz tecrübelerinizi, kotu deneyimlerinizi hafızanızdan silin.

    Çocuğunuzun hayatına sekil verecek bireyler olarak, kendi problemlerinizden arınmanız için gerekirse bir uzmanda yardım alın ve daha pozitif bir başlangıç yapın.

    Kendinizle konusun.

    Kendinizi suçlayan, yargılayan içsel konuşmalarınızın farkına varın ve bunları olumlu ifadelerle değiştirin: ‘Ben başarılıyım, ben değerliyim’ gibi. Bu iletişim yapısını çocuklarınıza da uygulayın.

    Yapacaklarınızı ertelemeyin.

    Yapmak istediğiniz veya yarım bıraktığınız işlerinizi yazın. Otokontrolünüzü sağlayarak bu isleri tamamlayın. Yarım bıraktığınız isler, başarısızlık korkunuzdan kaynaklanıyor olabilir. Bu isleri tamamlamanız kendinize olan güveninizi artıracaktır. Çocuğunuza da islerini yarım bırakmaması için destek olun.

    Başarmak istediğiniz şeyi düşünün.

    Başarma hissini yasamak sizi olumlu bir ruh hali içine sokacaktır. Çocuklar da bir işi başardıkları zaman daha mutlu olurlar. Çocuklarınızın ve kendinizin başarılarını takdir edin ve başarının tadını paylaşın.

    Geçmişte başardığınız isleri düşünün.

    Ve bunları yakınlarınıza anlatın. Dostlarınıza sıkıntılarınız kadar başarılarınızı da anlatın. Ayni şekilde çocuklarınızın başarılarını da anlatırken cömert olun.

    Sorunlarınızı gözünüzde büyütmeyin.

    Sıkıntı yaşadığınız durumları büyüttükçe bu sorunla başa çıkamayacakmış gibi hissedersiniz. Bu da kendinize olan güveninizin azalmasına sebep olur. Daha önce yaşadığınız sorunların üstesinden nasıl geldiğinizi hatırlayın. Çocuğunuz, bir sorunla karşılaştığına da başarılı olduğu anları hatırlatın ve başarılı olduğu anlardaki hisleri aklında canlandırmasına yardımcı olun.

    Hareket edin, gezinin.

    Bunaldığınızı düşündüğünüzde yürüyün, egzersiz yapın. Spor yapmak seratonin ve endorfin hormonlarınızı artırır. Böylece kendinizi daha iyi hissedersiniz. Çocuğunuzla da ortak egzersiz yapabileceğiniz aktiviteler planlayın.

    İstediğiniz şeyi gerçekleşmiş gibi hayal edin.

    Bilinçaltınız emirleriniz ile eyleme geçer. İmgeleme tekniğiyle hayal kurmanız, bilinçaltınızı harekete geçirir. Çocuklarınızın hayal kurmasına izin verin ve bu hayalleri paylaşın.

    ‘Hayır’ demeyi öğrenin.

    Başka birini mutlu etmek adına, kendinizi üzecek şeyler yapmayın. Aynı zamanda ‘hayır’ dedikten sonra pişmanlık duyup geri dönmeyin. Çocuğunuza da ‘hayır’ dediğinizde bu kararınızda tutarlı olduğunuzu gösterin.

    Sizi başarısızlığa iten davranış kalıplarını tespit edin.

    Bu kalıpları ortadan kaldırmak için yöntemler geliştirin. Değişim için bir adım atın. Bu kalıpları çocuğunuzda fark ederseniz de, onu geliştirmeye, değiştirmeye yönlendirin.

    Olumsuz düşüncelerinizden kurtulun.

    Olumsuz düşünceler beyninizde kalıplaşır. Siz bu kalıpları kullandıkça da beslenir ve olumsuzluk olarak size geri döner. Bu kalıpları fark edin ve daha olumlu, gerçekçi düşüncelerle değiştirin.

    Hedefinize odaklanın.

    Başarıya odaklanan ruh hali size her zaman enerji ve mutluluk verir. Hayatınıza yon verenin siz olduğunu unutmayın. Bu davranışınız, çocuğunuza da ‘basarı’ konusunda rol model olmanızı sağlayacaktır.

    Kaynak: Kasap, N. E., Yeni Çağın Çocukları: Çocuklarınızı Başarılı Kılacak Yöntemler, Hayy Kitap, 2008.

  • Çocuk Öncesi, Çocuk Yetiştirme ve Sonrası

    Çocuk Öncesi, Çocuk Yetiştirme ve Sonrası

    Çocuk doğmadan önce ana babanın çocuk yetiştirmeyle ilgili temeli hazırlamaya,bir bina yapmaya hazırlanan inşaatçı gibi,büyük önem vermesi gerekir.Temelin sağlamlığı, ilişkinin sağlamlığı demektir.

    Çocuk Öncesi

    Cinsellik nasıl gidiyor?Para kazanma,para harcama, para biriktirme konularında anlaşıyorlar mı? Birbirlerinin mutluluğuna kendilerini adadıklarını gösteren davranışlar somut olarak ortada mı? Kendi bilişsel ve manevi gelişimleri için bir ortam oluşturdular mı? Birbirlerinin sevgi dillerini öğrenip bu dili kullanarak iletişim kuruyorlar mı?

    Yaşamlarında kişisel bütünlük,denge,hizmet,girişimcilik,dayanışma,birin değeri ve onur var mı?

    Evlenmeden önce birey olarak ayrı ayrı sahip oldukları vizyon evlendikten sonra zayıfladı mı yoksa güçlendi mi? Müşterek bir “aile vizyonu” gelişmeye başladı mı?

    Bunların hepsinin çocuk doğmadan önce konuşulması,açıklığa kavuşması gerekir.Eğer evlilik Sen-Ben anlayışı içinde gelişiyorsa,küçük “ben”ler ilişkiye hakimse,kişiler sürekli sürtüşme içinde olacaklar ve ilişki zaman içinde gittikçe olumsuzlaşarak sağlığını kaybedecektir.Sağlıksız ilişki içinde doğan çocuk,kalıplaşan yetişkin çocuklar ordusuna katılarak, motoru stop etmiş arabaların arkasında korna çalmak üzere,topluma atılacaktır.

    Eğer evlilik BİZ Bilinci içinde gelişiyorsa,büyük “Ben”ler ilişkiye hakimse,kişiler sürekli paylaşacak,ilişki gelişecek ve daha sağlıklı olacaktır.Sağlıklı ilişki içinde doğan çocuk,gelişen olgun bir insan olarak topluma katılacak ve kendi yaşamının liderliğini ele alacak,yaşamın her yönünde ailesine,işyerinde,topluma olumlu katkılarda bulunacaktır.

    Bu konularda sağlam bir temel oluşturan çift,sağlam temeli oluşturan inşaatçının binayı yapmaya hazır olması gibi,çocuk yetiştirmeye hazır demektir.

    Çocuk Yetiştirme

    Karı koca arasındaki ilişki ailenin temelidir.Eğer bu temel sağlıklı ise ailenin diğer tüm işlevleri sağlıklı olacaktır.Bir süre bazı aksaklıklar ortaya çıkabilir ama zaman içerisinde bu aksaklıklar ortadan kalkacak,ailenin temelindeki sağlıklı ilişki her şeye damgasını vuracaktır.

    Karı koca arasındaki ilişki sağlıksız ise, eninde sonunda bu sağlıksızlık ailenin ekonomik koşullarını,çocuk yetiştirmesini,insan ilişkilerini,kısaca her yönünü olumsuz etkileyecektir.

    Yedi Temel Aile Gereksinimi;

       Çocuk yetiştirirken ailenin yedi temel gereksinmesinin bilinmesi gerekir.

                1-Değerli olma duygusu

                2-Güven ortamı

                3-Yakınlık ve dayanışma duygusu               

                4-Sorumluluk duygusu

                5-Zorluklarla mücadele ederek onların üstesinden gelmeyi öğrenme

                6-Mutluluk ve kendini gerçekleştirme ortamı

                7-Sağlıklı manevi yaşamının temellerini oluşturma ortamı

     Çocuktan Sonra

    Doğal olan,çocukların büyüdükten sonra kendi ailelerini,kendi yaşamlarını kurmalarıdır.Çocuklar evden ayrıldıktan sonra karı koca yine baş başa kalacaklardır.Eğer temel ilişki Sen-Ben anlayışı içinde kalmışsa,çocuklar evden ayrılınca karı koca birbirlerini denetlemeye,yönetmeye çalışacak,doğal olarak bu,akıcı,canlı,coşku ve sevgi dolu bir iletişimi ortadan kaldıracaktır.Yılların sonunda asık suratlı,kızgın,mutsuz,iki yaşlı insan,aynı evde,hayatı birbirine cehennem etmeye devam edecektir.

    Biz Bilinci’ne ulaşmış iki insan,çocuklar evden ayrıldıktan sonraki devrede,yılların deneyimleri ve hatıralarıyla daha içten ve daha sıcak birbirlerine,”sen varsın,sınırların ve sorumlulukların var,” demeye devam edecektir.

     KAYNAK: Cüceloğlu, Doğan, İçimizdeki Biz, 2011 , ss.131-13

  • Çocukta Depresyon

    Çocukta Depresyon

    Günlük hayatımız bir koşturmaca. Doğumla başlıyor bu koşturmaca önce emekleme sonra yürüme sonra kaybolan o nesneyi bulma çabaları sonra küçük bedenime ağır gelen okul, sabahın erken saati uyanmak zorunda kalmak hem de henüz onbeş aylıkken sonra öğrenmem gereken onca şey sonra sınavlar sonra arkadaşlarımla sosyalleşme zamanı sonra üniversite tantanası sonra iş sonra eş sonra çocuk sonra onu büyütme çabası sonra sonra sonra… bu sonranın bir sonu yok.

    Tüm bunları yaşarken hep birileriyleyiz peki o zaman neden yalnız hissediyoruz?   Şimdilerde birde “evrenden isteyin sahip olun” adlı kitaplar bu kadar kolaysa isteyeyim. Hepimiz daha fazlasına sahip olmak için mi gece gündüz çalışıyoruz? “Bir ev alalım”la başlayan serüven “bir de arabamız olsun”, “aman yan komşunun yazlığı var bak ödedi bitti bizim niye olmasın?”, “yeni bir telefon çıkmış Kamil gördün mü?” İle devam ediyor. Sahip olunca mutlu olunuyor mu bilmem ancak “acının kaynağı istemektir” diyor Buda. Dünyanın en güzel evine, en güzel arabasına sahibiz, bu kez kendimizi mutsuz etmek için ne söylerdik?

    Unutmayalım ki sahip olduklarımız bize mutluluğu garantilemiyor. Dünyanın bir ucundaki insanlarla konuşuyoruz weble ama yanıbaşımızdaki iş arkadaşımıza nasılsın diye sormayı akıl edemiyoruz. Tv karşısındayız ve karşımızda bizi oyalayan binlerce program, yan odadaki çocuğunuzun yaşamına bu kadar yakın değilsiniz.

    Evet teknoloji toplumsal kimliği yaralarken, toplumu oluşturan biz bireyleri yabancılaştırıp, yalnızlaştırıyor. Geriye toplumun hastalığı diye elimizdeki reçeteye tanı olarak girilen depresyon ve tedavisindeki ilaç listeleri kalıyor. Depresyon, şarkıda olduğu gibi “unutuldum,aldatıldım, yalnızım” ile açıklanıyor. Vücudu, düşünceleri ve duyguları etkileyen kişinin beslenmesinden, uyku düzenine, arkadaş ilişkilerinden, iş hayatına etki alanı geniş bir rahatsızlık. Depresyon; kişin günlük hayat etkinliklerinin bozulması, isteksizlik, değersizlik, pişmanlık halidir.

    ÇOCUK VE ERGENLERDE DEPRESYONUN NEDENLERİ

    1. Anne babadan birinin ölümü ya da çocuğun anne babadan uzun süre ayrı kalması ( Bu süre çocuğun yaşına göre değişir.)

    2. Çocuk ve ailesi arasında sevgi ve ilgiyi engelleyici durumlar,

    3. Çocuğa ölümcül ya da kronik hastalık tanısı koyulması ve hastalık süreci,

    4. Fiziksel, cinsel istismara maruz kalma gibi travmatik yaşantılar,

    5. Aile içi şiddet,

    6. Anne- babanın boşanması,

    7. Aileye yeni bebeğin katılması,

    8. Ev ve okul değiştirmeye bağlı çevre değişiklikleri vs.

    Çocukta depresyon belirtileri nelerdir?

    1. Aşırı hareketlilik ve hırçınlık,

    2. Çevreye ve kendine zarar verme,

    3. İçe kapanma ve aşırı sessizlik,

    4. Kompulsif( tekrarlayıcı niteliği olan ve durdurulamayan) masturbasyon,

    5. Duygusal tutarsızlık ve anlık değişiklikler,

    6. Uyku ve yeme bozukluğu,

    7. Parmak emme, altını ıslatma ve kakasını kaçırma gibi daha küçük yaşlara gerileme,

    Ebeveyn çocuğa nasıl davranmalı?

    Tedavinin her aşamasında çocukla birlikte olunması, çocuğa karşı sabırlı, anlayışlı ve duyarlı olunması, Çocuğa sevildiğinin ve değerli olduğunun hissettirilmesi, çocuğu bir birey olarak kabul etmeleri, onun düşüncelerine önem verilmeli ve aile bunu çocuğa hissettirmeli, onu korumaya çalışırken yapabileceği şeyleri kendisinin yapmasına izin verilmeli ve depresyonun tedavi edilebileceğinin unutulmaması gerekmektedir.

    Anne babanın depresyona karşı kendini koruması dediğimizde ise aklıma ilk gelen yabancılaştığımız bu toplumda televizyonu, bilgisayarı, telefonları, ıpadları kenara atıp keyif aldığınız yaşıtlarınızla bol sohbet, istemenin sonu olmadığını ve mutluluğu garantilemediğini hatırlayıp spora veya resme ve ya başka bir özel ilgi alanınız varsa ona yönelip arınma, en yakınınız ailenizle kısa da olsa keyifli vakit geçirebileceğiniz etkinlikler önerebilirim.

    Hepinize bol sohbetli günler…

  • Ailede Mutluluk

    Ailede Mutluluk

    Aile insanı, toplumu ve devleti güçlü ve huzurlu kılan en temel kurumsal yapıdır. “ Bir kralda olsa mutlu insan evinde mutlu olandır” sözünden de anlaşılacağı gibi aile dünyadaki cennetimiz diyebileceğimiz huzur yuvalarıdır. Ancak bütün insanlar ve aileleri için maalesef bu durum oluşmamıştır. Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre boşanma oranı aile içi şiddet ve şiddetli geçimsizlik sonucu oluşan istenmeyen olaylar oldukça yaygınlaşmıştır.

    Sağlıklı iletişim kuramayan, kişilik ve ruh sağlığını koruyamayan bireylerin evlerinde huzurlu olmaları ve huzur dağıtmaları mümkün mü? Medya, kültürel yozlaşma, maddi değerlerin egemenliği gibi unsurlar paylaşma, dayanışma, fedakârlık ve saygı gibi manevi değerleri yok etmeye başlamış ancak zengin mutsuz insanların sayısı artmıştır. Günümüzde insanlar artık “bir kilim yeter” sözünü farklı manada algılamaktadır. Bir fincan kahvenin hatırı bir saat bile süremez olmuştur.

    Kendi içimize dönüp baktığımızda her ailede bir depresyon vakası, aşırı öfke ve saldırganlık, içe kapanma gibi duygusal ve davranışsal bozukluklara rastlamak mümkündür. Kim huzur dolu sağlıklı, neşeli bir aile yaşamı olsun istemez ki? Belki birçoğumuzun dertli olduğu bir konudur bu. Ancak yaşadığımız sorunları nasıl çözebileceğimizi bilemeyiz. Sorunlara doğru teşhisi koyabilsek bile çözümle ilgili teknik üretemeyiz ya da gerekli desteği ailemizden bulamayız.

    Bir ailede iletişim olmazsa olmaz bir unsurdur. Eğer aile bireyleri birbirini anlamıyorsa, ailede saygı ve fedakârlık oluşmamışsa herkes sadece kendini haklı görüp karşıdakini saldırgan bir tavırla eleştiriyorsa o ailede mutluluk olması beklenebilir mi? Bu durumda hemen bu becerileri kazanmalı ailemizi güçlü kılacak, huzur getirecek değerleri oluşturmalıyız. Eğer bu konuda etkin olamıyorsak ya da yetersiz kalıyorsak mutlaka bir psikolojik danışmandan yardım alarak aile içinde yaşadığımız problemlere son verebilmeliyiz. Hatta bir aile belirli zamanlarda psikolojik danışmanla görüşerek psikolojik destek alamadır. Uzman yardımı almayı bir utanç kaynağı olarak görmek oldukça yanlış bir tutum olmakla birlikte tam tersine bir dâhiliye uzmanımızla nasıl görüşebiliyorsak bir ruh sağlığı uzmanı ile de görüşebilmeliyiz. Gelişen kültürle birlikte “psikolojik danışmana sadece deliler gider” gibi yanlış yargılar da silinmiştir.

    Bazı insanlar mutsuzluğu alışkanlık haline getirmişçesine aile içi iletişim sorunlarını umursamaz hatta hiç bir zaman çözülemeyeceğine inanır. Bu inanış gerçekten de sorunun kangren olmasına sebep olur. Bu tutum akıllıca değildir. Çünkü bu dünyada sadece bir defa yaşama şansına sahip olan bizler kesinlikle sağlıklı hayat yaşamayı ve mutlu olmayı hak ediyoruz. Bunu da her şartta başarabiliriz. Yeter ki buna inanlım ve kendimizi daha da güzelleştirmek adına değişmeye cesaretli olalım. Aile cennetlerinde dolu dolu ve paylaştıkça çoğalan mutluluklar yaşamanız dileğiyle…

  • Sınav Kaygısı

    Sınav Kaygısı

    Sınav kaygısı; öncesinde öğrenilen bilginin sınav sırasında etkili bir biçimde kullanılmasına engel olan ve başarının düşmesine yol açan yoğun kaygı olarak tanımlanır. Başka bir adıyla performans anksiyetesi olarak bilinen sınav kaygısı okul çağındaki çocuk ve ergenlerde sık görülmektedir.

    Kişinin sınava yüklediği anlamlar, sınavla ilgili zihinde oluşturulan imaj, sınav sonrası duruma ilişkin atıflar ve sınav sonrası elde edilecek kazanımlara verilen önem sınav kaygısı oluşumu üzerinde etkilidir. Bu bağlamda çocuklar sınav öncesinde, sınav sırasında ve hatta sınavdan sonra da yoğun endişe yaşayabilirler.

    Huzursuzluk, endişe, tedirginlik, sıkıntı, başarısızlık korkusu, çalışmaya isteksizlik, mide bulantısı, titreme, ağız kuruluğu, iç sıkıntısı, terleme, uyku düzeninde bozukluklar, karın ağrıları gibi bedensel yakınmalar, dikkat süreçlerinde bozulma, kendine güvende azalma, kendini yetersiz ve değersiz görme sık görülen belirtilerdir. Belirtiler bazen çok hafif olsa da bazı öğrencilerde çok ciddi ve ağır seyredebilir.

    Sınavın ne anlam ifade ettiği gerek aile gerek çocuk için, sınava yönelik tutum ve yaklaşımlarının ne olduğu önemlidir. Sıklıkla aileler kendi kaygılarını çocuklarına yansıtmaktadırlar. Ailenin çocuktan yüksek beklentilerinin olması, ayrıntılarla aşırı uğraş sergilemeleri ve sınavı bir araç değil amaç olarak görmeleri çocuğun kaygısını arttırabilir. Ailenin çocuğa güven ve sorumluluk vermesi, onun duygu ve ihtiyaçlarını önemsemesi, ona olumlu geribildirimlerde bulunması faydalı olabilir. Ailenin bakış açısında değişim yaratmak ve beklenti düzeyini gerçekçi sınırlara indirmek aile içi iletişimin işlevsel hale getirilmesi açısından önemlidir.

    Sınav kaygısı sebebiyle psikolojik sorunlar ortaya çıkması ve depresyon, anksiyete bozukluğu ya da uyku bozukluğu gibi sorunlardan dolayı çocuğun işlevselliğinin bozulması psikolojik / psikiyatrik destek gerektiğinin başlıca göstergeleridir.