Etiket: Ağrı

  • Omuz ağrısı (impingement sendromu)

    Omuz ağrısı (impingement sendromu)

    Omuz Ağrısının Nedenleri?

    Omuz eklemi, vücudumuzda en geniş hareket açıklığına sahip olan eklemdir. Skapula (kürek kemiği), klavikula (köprücük kemiği) ve humerus (omuz) başı kemiğinin bir araya gelmesinden oluşan bir eklemdir. Omuz ekleminin normal hareketlerini yapabilmesi için, bu üç eklemin uyum içinde çalışması gerekir.
    Omuz ağrısına neden olan en sık nedenlerde biri olan omuz sıkışması sendromu, eklem fonksiyonunda bozulma nedeniyle, kolu yukarı kaldırmayı sağlayan kasın tendonunun omuz kemikleri arasında sıkışması sonucu zedelenmesidir. Bu zedelenme sonucunda kol hareketleri ile omuz bölgesinde genellikle üst kola yayılan ağrı ortaya çıkar. Hatta bazen zedelenme ciddi boyutlarda olursa tendonun kopmasına yol açarak omuz eklem hareketlerinde ciddi kısıtlılığa neden olabilir.

    Omuzu 90 derece ve üzerine ağırlıkla birlikte kaldırmak, yukarılara uzanarak iş yapmak, omuz eklemi 90 derece ve yukarı pozisyonda uyumak, zorlayıcı travmalar gibi sebepler omuz kaslarının daha da çok sıkışmasına neden olur. Bunların sonucunda kişi ya zaman içinde yavaş yavaş artan ağrılar veya ani bir hareket sonrası ortaya çıkan omuz ağrılarından ve aynı zamanda hareket kısıtlanmasında da şikayet edebilir. Özellikle kolu geriye götürme, palto giyme hareketi veya yukarı uzanma sırasında omuz ağrısından yakınabilir ve giderek omuz hareketleri kısıtlanabilir. “Donuk omuz” dediğimiz oldukça ciddi omuz eklemi hareket kısıtlanmasıyla sonuçlanabilir.

    Omuz sıkışma hastalığının tanısı özel test hareketleri ile hastayı muayene ederek ve omuz MR tetkiki ile konur. MR tetkiki ile kasın tendonunun sıkışmasının sebebi, zedelenme derecesi ve yırtık olup olmadığı, varsa yırtığın derecesi tespit edilebilmektedir.

    Tedavi
    Tedavide öncelikle 2-4 hafta fiziksel tedavi ve egzersiz uygulanmalıdır.
    Fizik tedaviye yanıt vermeyen ağrılarda omuz kaslarına giden sinire enjeksiyon uygulanması hastanın ağrısında ciddi azalmalar sağlamaktadır. Genel uygulama sinire ısı verilerek (Radyofrekans termokoagülasyon, RFT) ağrıyı ileten liflerin hissizleştirilmesi şeklinde olmaktadır. İşlemin ultrasonografi altında uygulanması başarı şansını artıracaktır. Supraskapuler RFT uygulaması denilen bu işlemle hastaların %80-85 kadarında ağrıda azalma ve omuz eklem hareketlerinde iyileşme sağlanmaktadır.

    USG ile Supraskapuler Sinir Bloğu

    Omuz eklemi için yapılabilecek bir diğer uygulama ise görüntüleme altında omuz eklemini oluşturan 3 ekleme steroid + lokal anestezik uygulamasıdır (3in1 blok). Bu işlem özellikle eklem içinde enflamasyon olan hastalarda ağrının azaltılmasında yüksek oranda başarılı olmaktadır.

    Bu tedavi yöntemleriyle iyileşmeyen veya şikayetleri kısa sürede tekrarlayan ve omuz kası tendonunda ciddi yırtığı olan hastalara cerrahi yöntemler uygulanarak sıkışıklık giderilir.

  • Fibromiyalji ve tedavisi

    Fibromiyalji sendromu (FMS), palpe edilebilen gergin kas bantında yer alan tetik noktalar aracılığıyla özellilkle boyun, omuz, sırt ve bel bölgelerine yansıyan ağrıyla karakterize bir sendromdur. Toplumda çok sık rastlanan bu sendrom, kas-iskelet sistemi ağrısının en yaygın nedenlerinden biridir. Genellikle kadınlarda daha sık olmakla birlikte her iki cinside etkiler. 30-40 yaşlar arasında daha sık olduğu bildirilmektedir.

    Nedeni tam olarak bilinmemekle beraber hastanın vücut duruşundaki anormallikler ağrıyı tetikleyebilir. Özellikle artmış servikal veya lomber lordoz, skolyoz, kötü baş pozisyonu gibi yapısal anormallikler ve duruşu etkileyen işler FMS’ye neden olabilir. Ağrı sürekli ya da aralıklı olabilir. Tetik noktaya dokununca şiddetlenir. Tetik nokta palpe edildiğinde, ağrı ya tetik nokta alanında olur ya da uzak alanlara yayılır. Her kasın tetik noktalarının kendine ait ağrı paterni vardır. Bu ağrı dağılımından ilgili tetik noktanın hangi kasa ait olduğu belirlenebilir. Ağrı ile birlikte hassasiyet, hareket açıklığında kısıtlanma ve/veya genel yorgunluk hali bulunabilir. Hastalar, yorgunluk, soğuk hava, aşırı egzersiz, hareketsizlik, duygusal gerilim ile şikayetlerinin arttığını ve sıcak, gevşeme, masaj, kasların hafif gerilmesi ve aeorobik egzesizlerle şikayetlerinin azaldığını ifade ederler.

    Tedavide ilk basamak doğru tanı koymaktır. Doğru tanı konduktan sonra tedavisi için birçok seçenek bulunmaktadır. FMS tedavisindeki amaçlar; ağrının giderilmesi, yeterli kas gücünün sağlanması ve tam hareket açıklığının sağlanmasıdır.
    Kuru iğneleme (akupunktur); FMS tedavisinde kullanılan yöntemlerden biridir. İğne, anormal fonksiyon gösteren kasları duysal ya da motor komponentlerini mekanik olarak bozarak etki gösterir. Tetik nokta hasarlanması yaparak o bölgede iyileşme sürecini başlatır. Daha önce yapılmış olan çalışmalarda kuru iğnelemenin miyofasyal tetik nokta inaktivasyonunda oldukça etkin bir yöntem olduğu belirtilmiştir.

    Tetik nokta enjeksiyonu FMS’de diğer bir etkin yöntemdir. Ağrılı noktalara ince iğneler ile lokal anestezik yada Botox enjekte edilmesi işlemidir. Lokal anestezik ile yapılan tetik nokta enjeksiyonunda hasta hızlı bir rahatlama hisseder, 4-5 seans uygulanması yeterli olmaktadır. Daha uzun süreli rahatlama için Botox enjeksiyonuda uygulanabilir. Bunun yanında fizik tedavi yöntemleri, gevşeme egzersizleri, antidepresan ilaç tedavisi, kas gevşetici ve basit ağrı kesici ajanlar da tedavide uygulanabilir.

  • Prenses doğum

    PRENSES DOĞUM ( AĞRISIZ DOĞUM ) Ağrısız doğum işlemine halk arasında prenses doğum denmektedir. İşin aslı ilk kez ağrısız doğum uygulayan kişi de 1853 ‘ te kloroformla ağrısız doğum gerçekleştirilen kraliçe Viktoryadır. O döneme kadar ağrı çekmek gereklilik olarak düşünülmüş, kişiler bu yolla günahlarından arındıklarına inandıkları için ağrılarını kesmeyi istememişlerdir. Hala doğumu olumsuz etkileyeceği düşüncesi, günah düşünceleri ve elbet hastanelerin bu konuda yetersiz olması gibi nedenlerle batı ülkelerine göre daha az oranda ağrısız doğum uygulamaları görülmektedir. Anestezinin gelişmesinden sonra ağrısız doğum uygulamaları sıklaşmıştır. Günümüzde ağrısız doğum yani prenses doğum denilince akla epidural kateterle yapılan doğum analjezisi gelmektedir. Ağrı çoğu zaman yolunda olmayan şeylerin göstergesidir ancak doğumda ağrı bebeğin yola çıktığının habercisidir. Doğum ağrısı ritmik uterus (rahim) kasılmaları nedeniyle olur ve bu kasılmalar sayesinde bebek doğum kanalında ilerler, doğum için gerekli genişlik oluşur. Ağrıların gelme aralığı azalırken ağrı şiddeti giderek artar ve doğumdan sonra biter. Doğum ağrısı; bel ağrısı, kanser ağrısı, fantom ağrı ve postherpetik nevralji gibi çeşitli kronik ağrılardan ve kırık veya laserasyon gibi akut ağrılardan daha şiddetli bulunmuştur. Gebelerin yaklaşık üçte ikisi bu ağrının dayanılmaz olduğunu bildirmişlerdir. Bu nedenle doğum yapan kadınların ağrıları mutlaka giderilmelidir. Bazı olumsuz düşünceler nedeniyle hastanelerin bu konuda yetersiz olması nedeniyle batı ülkelerine göre daha az uygulanıyor. Normal doğum için en etkili, en güvenli ve en çok tercih edilen yöntemdir. Epidural anestezi doğum analjezisinde altın standart gibi görünüyor. Epidural analjezi, doğum analjezisi anne adayının ağrısız doğuma önceden karar vermesi hangi yöntemi uygulayacağını bilmesi gerekmektedir. Epidural yöntemle analjezi uygulanacak ise kanama pıhtılaşma testlerine önceden bakmak anne adayının omurga yapısının uygun olup olmadığına bakmak daha uygun olur. Bel bölgesi temizlendikten sonra gebe oturur pozisyonda ya da sol yan pozisyonda iken belinden epidural aralığına girilerek bir kateter yerleştirilir ve kataterden ilaç uygulanır. İşlem anestezi makinası bulunan bir merkezde deneyimli anestezistler tarafından uygulanır. İlaç uygulamasından sonra ağrı duyusu ortadan kalkar ancak ancak bebeğin hareketleri ve dokunma duyusu hissedilmeye devam eder. Kişi ayağa kaldırılıp yürütülebilir. Eğer doğum gerçekleşmez ve sezeryana gidilirse kolaylıkla aynı kataterden anestezi dozu verilerek sezaryen da gerçekleştirilebilir. Epidural anestezi genel anesteziye göre anne ve bebek açısından daha güvenli bir yöntemdir. Epidural analjezi uygun dozda ve zamanında uygulandığında doğumu hızlandırabilir. Hiçbir zararı olmadığı gibi annenin doğum sırasında gereksiz yere acı ve ızdırap çekmesini, anne ve bebeğe zarar vermeden önlenmesidir. Bu ağrıların giderimi bebek için de faydalıdır. Annede ağrıya bağlı oluşan aşırı soluk alımı stres hormonlarını çok salgılanması, endişe ve korku istenmeyen pek çok olayı da beraberinde getirir. Bebeğin daha az kanlanmasını, daha az oksijenlenmesi çekilen aşırı sancılar doğum esnasında anneyle iletişimin kopması, doğum uzaması gibi pek çok yan etki epiduralle ortadan kalkar. Herhangi bir sebeple sezaryen gerekirse genel anesteziden korunmuş olur. 1971’de İsveç parlamentosunun aldığı bir karar gereği doğum sırasında ağrının etkin bir şekilde giderilmesi her kadının hakkıdır. Ülkemizde de doğum ağrısının etkin bir şekilde giderilebilmesi önemli bir sorundur. Doğum ağrısından korkan genç kadınlar, özellikle belirli bir eğitim öğretim ve ekonomik düzeye sahip olduklarında sezeryanı tek çare olarak görmektedirler. Bu durum ülkemizde sezaryen oranının giderek artmasına neden olmaktadır. Son olarak biz annelere diyoruz ki; doğumunuzu yaşayın, sancısını asla. Bebeğinizin dünyaya gelişini görmek onun ilk ağlayışını duymak, ona dokunmak, onun sıcaklığını hissetmek, onu ilk öpenin siz olduğunuzu bilmek… Bütün bunlar bir anne için mutlaka yaşanması gereken duygulardır. Her anne adayı, doğumunu korku ve endişeden uzak, acısız ağrısız yaşayabilir. Yavrusunun dünyaya gelişini coşkulu bir şölene çevirebilir. Son derece mutlu, rahat ve kolay bir normal doğum yapabilir.

  • Bel ve boyun fıtığı tedavisinde yeni uygulamalar

    Bel ve boyun fıtığı tedavisinde yeni uygulamalar

    BEL VE BOYUN FITIĞI TEDAVİSİNDE YENİ UYGULAMALAR
    Omurga ağrıları toplumun büyük bölümünü etkileyen en yaygın ağrı problemlerinin başında gelmektedir. Omurga kemikleri arasında, ortaya çıkan yükün taşınmasını kolaylaştırmak ve hareketlerde elastikiyet kazandırmak için disk denilen yastıklar bulunmaktadır. Bu disklerin çeşitli nedenler ile omurilik kanalından çıkan sinirleri sıkıştıracak derecede fıtıklaşmasına disk hernisi denilmektedir. Gövdenin ağırlığına en fazla maruz kalan saha, omurganın bel bölgesidir. Bu nedenle fıtık (herni) rahatsızlığı da en sık olarak omurganın bel bölgesinde ortaya çıkmakta ve “bel fıtığı” olarak adlandırılmaktadır. Omurganın en üst bölgesi olan boyun bölgesinde de aynı şekilde boyun fıtığına bağlı problemler ortaya çıkmakta ve boyun, omuz ve kol ağrılarına neden olmaktadır.
    Bel ve boyun bölgesinden kaynaklanan her ağrı fıtığına bağlı olmayabilir. Omurilik kanalını oluşturan kemiklerdeki kireçlenmeler, omurilik kanalındaki daralmalar veya geçirilmiş bir omurga cerrahisine bağlı kanal içinde ortaya çıkan yapışıklılar da bel ve boyun ağrılarına neden olabilen faktörlerdendir.
    Bu yüzden hastanın bir uzman hekim tarafından değerlendirilmesi ve gerekli radyolojik tetkiklerin de yapılmasından sonra teşhisin doğru konulması gereklidir. Doğru teşhis sonrası durumun ciddiyetine göre ilaç tedavisinden, cerrahi müdahaleye kadar uzayabilen geniş bir yelpazede hastanın tedavisi yapılmaktadır.
    Bel ve boyun fıtığına bağlı ağrılar genellikle sıkıştırılmış olan sinir kökü boyunca kollara yada bacaklara kadar yayılmaktadır. Ağrı duyusu sinirin baskı altında olduğunu ancak henüz kalıcı bir hasar oluşmadığını gösterir. Zaman içerisinde ağrının azalmaya başlamasıyla birlikte, etkilenen bölgede his kaybı veya kaslarda güçsüzlük gibi problemlerin ortaya çıkması ise, fıtığın sinire hasar verecek derecede büyüdüğünü düşündüren bulgulardır.
    Bacaklarda veya kollarda ortaya çıkabilecek ciddi derecede güç kaybı veya hissizlik durumunda, sinirlerin kalıcı hasara uğramaması için acil cerrahi müdahale gerekebilmektedir.
    Bu problemin ortadan kaldırılması için öncelikli olarak uzman hekimler tarafından muayene yapılmalı ve doğru teşhis konulmalıdır. Acil ameliyat seçeneğinin düşünülmediği uygun hastalarda, perkütan yöntemler dediğimiz, fıtıklaşmış disk içine ulaşmamızı sağlayan özel iğneler ile çok küçük boyutta kanallar oluşturularak, narkoza gerek kalmadan lokal anestezi altında yapılan kapalı ameliyatlar uygulanabilmektedir. Bunlar:
    1- Lazer diskektomi: Fıtıklaşmış disk bölgesinin direk lazer uygulanarak küçültülmesi.
    2- Discogel uygulaması: Disk içine jelleştirilmiş alkol uygulanması sonucu disk hacminin, dolayısıyla fıtığın küçültülmesi.
    3- Mikro dekompresyon: Diskteki fıtıklaşmış bölgenin içeriğinin mekanik bir sistem yardımıyla boşaltılması.
    4- Ozon nükleolizis: Disk içine ozon uygulanması.
    Uygulama nasıl yapılır?
    Tüm bu tedaviler, mikroptan arındırılmış ameliyathane koşullarında ve radyolojik görüntüleme eşliğinde yapılmaktadır. Hasta yüzüstü pozisyonda yatırılır. Girişim bölgesi mikroplardan arındırılmak için bir solüsyon ile silinir. Radyolojik olarak bel fıtığı olan bölge işaretlenir. Hastanın bel bölgesine lokal anestezik ilaç yapılarak girişim sahası uyuşturulur. Hedeflenen disk içine özel bir kanül yerleştirilerek, uygun görülen tedavi yöntemi uygulanır. Girişim sonrası hasta 1 – 2 saat gözlem altında tutulur. Ardından, yürüyerek evine gönderilir. Sonraki 1 hafta süresince iyileşmenin daha hızlı olabilmesi için, hastanın bel bölgesinde ağırlık oluşturabilecek işlerden kaçınması önerilir. 4 haftalık kontrol süresi sonunda, klinik düzelmenin derecesine göre işlem tekrarlanabilir.
    Kapalı yöntemle yapılan bu tedavilerin en büyük avantajı, narkoza gerek kalmadan lokal anestezi ile uygulanmaları, girişim sonrası hastanede yatmaya gerek kalmadan hastaların yürüyerek evlerine gidebilmeleri ve açık ameliyat sonrasında fıtık bölgesinde ortaya çıkabilen yapışıklıkların, bu tedaviler sonrasında söz konusu olmamasıdır.

  • Omurga kireçlenmesine bağlı bel ağrıları

    Omurga kireçlenmesine bağlı bel ağrıları

    Faset eklemler omurilik kanalını oluşturan omurga kemiklerinin arka kısmında yer alan ve omurganın hareketlerini sağlayan küçük eklemlerdir. Faset eklemlerde ortaya çıkabilen bozulmalar şiddetli boyun, sırt ve bel ağrılarına sebep olabilir.

    Bu tür ağrılar daha çok ileri yaşlarda faset eklemlerde kireçlenmeler sonucu ortaya çıkmaktadır. Ancak ağır işlerde çalışanlarda, kaza – düşme gibi bir nedenle omurga bölgesine darbe alanlarda, omurgalar arasındaki disk yüksekliği azalmış olanlarda ya da dengesiz şekilde yük taşınması durumlarında genç yaşlarda da ciddi sıkıntılara neden olabilmektedir.

    Faset eklemlerden kaynaklanan ağrılar, bel bölgesinden kalçaya, diz arkasına ve bacağın üst kısmına kadar yayılabilir. En çok karıştığı tablo bel fıtığı ağrısıdır. Bel fıtığı ağrısı etkilenen bacak boyunca parmak uçlarına kadar hissedilebilir ve genellikle öne eğilmekle artar.

    Faset eklemlerinden kaynaklanan ağrılar ise daha çok belin geriye doğru yaslanma hareketiyle veya belin sağa sola dönme hareketleriyle şiddetlenir. Aynı problem boyun bölgesinde de ortaya çıkabilir ve başın arka kısmı, ense bölgesi, omuzlar ve kollara yayılan ağrı şikayetine neden olur.

    Faset eklemlerden kaynaklanan ağrıların tedavisinde faset eklem içi enjeksiyonlar ve faset eklemlerin ağrı duyusunu taşıyan özelleşmiş sinirlerin ağrı iletiminin ortadan kaldırılması esasına dayanan RADYOFREKANS DENERVASYONU gibi girişimsel tedavi yöntemleri uygulanır. Tüm bu tedaviler, mikroptan arındırılmış ameliyathane koşullarında ve radyolojik görüntüleme eşliğinde yapılmaktadır. Hasta yüzüstü pozisyonda yatırılır. Girişim bölgesi mikroplardan arındırılmak için bir solüsyon ile silinir. Ağrıya neden olan eklemlerin bulunduğu bölgeler radyolojik görüntüleme ile işaretlenir. İşaretlenmiş olan bölgelere lokal anestezik ilaç yapılarak girişim sahası uyuşturulur. Hedeflenen eklem bölgelerine özel bir kanül yerleştirilerek, ağrıya neden olan eklemlerin sinirleri tespit edilir. Ardından bölgeye yüksek frekanslı radyo dalgaları gönderilerek sinir iletimi ortadan kaldırılır. Girişim sonrası hasta 1 – 2 saat gözlem altında tutulur. Ardından, yürüyerek evine gönderilir.

    Kapalı yöntemle yapılan bu tedavilerin en büyük avantajı, narkoza gerek kalmadan lokal anestezi ile uygulanmaları, girişim sonrası hastanede yatmaya gerek kalmadan hastaların yürüyerek evlerine gidebilmeleridir.

  • Kanser ağrısı ve tedavisi

    Kanser ağrısı ve tedavisi

    KANSER AĞRISI
    Dünyada her yıl 8 milyon kişi kansere yakalanmakta, 5 milyona yakın kişi de kanser nedeniyle hayatını kaybetmektedir. Kanser türüne bağlı olarak bu hastaların ortalama % 80’ i ciddi ağrı çekmektedir. Her gün yaklaşık 4 milyon kişinin sadece kanser nedeniyle ağrı yakınması olduğu tahmin edilmektedir. Hasta ile birlikte ve hasta yakınlarını da göz önüne alındığında, kanser ağrısının dünyanın en önemli ve yaygın sağlık sorunlarından biri olduğu ortaya çıkmaktadır.

    Kanserde ağrı nedenleri
    Kanser vakalarının çoğunda ağrı tümörün kendisinden kaynaklanmaktadır. Kanserli dokunun çevre dokulara büyüyerek ve tahrip ederek ilerlemesi ağrıya neden olabilir. Bu ağrı kanserli dokunun kendisinden kaynaklanabileceği gibi, tümör hücrelerinin etrafındaki dokulara yayılması (metastaz) sonucu da olabilir. Tümör büyüme eğilimde ise çevredeki sinirlere, kemiklere ve organlara ciddi baskı yaparak ağrıya neden olur.
    Ağrının nedeni yalnızca mevcut tümörün kendi büyümesinden kaynaklanan bir durum değildir. Aynı zamanda kanser hücreleri ve dokuları tarafından salgılanan çeşitli kimyasal maddeler de şiddetli ağrı duyulmasına neden olabilirler. Bu yüzden kanser ağrısı tedavisinde tümörün küçültülmesine yönelik girişimler birinci önceliktedir.
    Kanser tedavisi için kullanılan kemoterapi, radyasyon ve cerrahi yöntemler de kanser ağrısına neden olabilen diğer faktörlerdir. Cerrahinin kendisi ağrılı bir işlem olup, cerrahiye bağlı ağrılar zaman içinde azalabilir ve geçebilir. Radyasyon tedavisi ise uygulandığı bölgede yanık benzeri ağrılara ve dokularda ağrılı skar oluşumlarına neden olabilir. Kemoterapide kullanılan ilaçlara bağlı olarak da, sinir hasarına kadar varabilen bazı yan etkiler görülebilmektedir.

    Kanser ağrısı nasıl tedavi edilir?
    Kanser ağrısı tedavisinde çeşitli yöntemler uygulanır. En önemlisi ağrıya neden olan faktörün ortadan kaldırılmasıdır. Bu da, doğru bir cerrahi müdahale, kemoterapi ve radyasyon tedavilerinin uygulanmalarıdır. Eğer bu tedaviler yapılamıyorsa veya yetersiz kalıyorsa, ağrı kesici ilaçlar ve girişimsel ağrı tedavisi yöntemleri uygulanabilir. Ağrı kesici ilaçlar Dünya Sağlık Örgütü’ nün açıkladığı merdiven sistemiyle uygulanmaktadır.
    Hastanın hafif şiddette ağrısı oluğu durumlarda basit ağrı kesiciler olarak tanımlanan aspirin, parasetamol gibi ilaçlar kullanılr.
    Hastanın orta şiddette ağrı olduğu durumlarda zayıf opioidler denilen daha kuvvetli ağrı kesici etkileri olan ilaçlar kullanılır.
    Hastanın çok şiddetli ağrı yakınması olduğu durumlarda ise en kuvvetli ağrı kesiciler olan morfin türü ilaçlar kullanılır.
    İlk üç basamaktaki tedaviler ile düzelmeyen ağrı durumlarında, girişimsei ağrı tedavisi yöntemleri uygulanır.
    Bu ilaçların ağız yoluyla alınmaları mümkün olduğundan, hasta için kullanım kolaylığı sağlamaktadırlar. Ancak inatçı ağrılarda gerekli görülmesi durumunda bu ilaçların damar yoluyla, rektal yolla veya cilde yapıştırılan flasterler şeklinde uygulanmaları da mümkündür.
    Yukarıda tanımlanan ilaç tedavileri ile ağrı tedavisi yetersiz kalıyor ise, özel girişimsel ağrı tedavisi yöntemleri uygulanabilir. Bunlar çeşitli sinir blokları ile ağrının beyine iletilmesini engelleyen tedavi yöntemleridir. Bu tedaviler arasında en yaygın olarak kullanılanlar, omurilik bölgesine yerleştirilen kateter, port veya pompa gibi sistemlerle ağrı iletiminin kesilmesi ya da etkilenen sinir bölgelerine uygulanan ileri ağrı tedavisi yöntemleri ile sinirlerin kalıcı olarak duyarsızlaştırılması yöntemleridir.
    Tüm bu ağrı tedavisi uygulamaları ile kansere bağlı ağrıların % 90’ a yakın oranda tedavisi mümkün olabilmektedir.

  • Ağrı çekmek genetiğimizde var

    Kişinin geçmişteki deneyimlerine dayanan bir duyu olarak tanımlanan ağrıya verilen reaksiyon kişiden kişiye değişiyor. Farklı kültürlerden gelen kişiler ağrıyı çok farklı şekilde algılar. Ağrı konusundaki çalışmalara göre kişiler arasındaki genetik değişiklikler, ağrının algılanmasında önemli rol oynuyor. Araştırmalar birçok genin ağrı algısı ile ilgisi olduğunu ortaya koyuyor.

    Ağrı algısının ve ağrıya verilen reaksiyonun kişiler arasında değişiklik gösterdiği, bu konuda farklı kültürler arasında ciddi ayrımlar olduğu biliniyor. Kişiler arasındaki ağrı eşiği farklılıkları üzerine yapılan araştırmalar, bazı kişilerin ağrıya daha hassas olmasına karşın, bazılarının çok dirençli olduğunu gösteriyor. Bu farklılıkları ortaya koymak için yapılan çalışmalarda farklı ırk, cinsiyet ve yaş gibi faktörler değerlendirilmektedir. O zaman kişilerin çektiği ağrı genetik mirastan mı kaynaklanıyor? Sorusunun yanıtına bakmamız lazım;

    Ağrı akut ve kronik olarak ikiye ayrılır. Akut ağrı; böbrek taşı ağrısı, doğum ağrısı, ameliyat sonrası ağrı ya da diş ağrısı gibi bir uyarana bağlı ağrılar olurken, kronik ağrı çok daha karmaşık bir klinik tablo gösteriyor. Dünyada her yüz kişiden 15-20’si nedeni bilinmeyen ağrı sendromları hastasıdır. Kronik baş ağrısı ve pelvik ağrı gibi birçok hastalık bu grupta yer alıyor. Bu kişilerin sadece psikolojik olarak ağrı çektiğini söylemek çok doğru değil. Bu da, son yıllarda bu hastalıklar ile genetik arasında bir bağlantı olup olmadığına ilişkin çalışmaları hızlandırıyor.

    Ağrıyla ilişkili 200 gen bulundu

    Son yıllarda kronik ağrılı hastalıkların genetik bir temelinin olup olmadığı sorusuna yanıt aranmaktadır. Özellikle hangi genlerin ağrı duyarlılığını oluşturduğuna dair birçok laboratuvar çalışması gerçekleştirildi. Bu çalışmalar sonucunda ağrıya duyarlılık oluşturan yaklaşık 200 gen bulundu ve Ağrı Genleri Veri Bankası (Pain Genes Database) adlı yayın çıkarıldı.

    Ağrı ve genetik ilişkisi çok karmaşık

    İnsanlar üzerine yapılan çalışmaların doğuştan ağrı duyusunu algılamayan kişiler üzerinde yoğunlaştığı da bilinmektedir. Ağrı algısının bozuk olduğu bu kişilerde beş farklı grup genin rol oynadığı, ancak bu genlerde çok sayıda mutasyon olduğu gözlendi. Bu çalışmaların birinde; 7 farklı ülkeden 9 ayrı ailede bulunan tek bir gende 9 ayrı mutasyon saptandı. Bu sonuç, ağrı ve genetik konusunun tahmin edilenin aksine çok karmaşık olduğu sonucunu ortaya koydu. Bu çalışmaların ortada bir ağrılı uyaran olmadan da ağrılı bir tablonun ortaya çıkabileceğini gösterdiğine dikkat çekmek gerekir. Vücutta bu sistemi harekete geçirecek herhangi bir uyaran, stres, enfeksiyon gibi bir durumun bile ağrıya hassas kişilerde ağrılı sendromlar oluşturabileceği ve bu tabloda hormonların ve bağışıklık sisteminin de etkisi olduğu belirlendi. Kişilerin genetik yatkınlığı varsa, vücut ağrı oluşturuyor.

    Gelecekte kişiye özel ilaç üretilebilir

    Kişilerin ağrı kesicilere verdikleri tepkiler de genetik yapı, cinsiyet, yaş, eşlik eden hastalıklar ve kullanınlan yan ilaçlar gibi etkenlere göre değişmektedir. Geçmişte çok ağrılı deneyim geçirmiş bazı kişilerin ağrıya daha dayanıklı olmasına karşın, bazılarının gün geçtikçe daha da hassaslaşmasının da mümkündür. Bugün için kronik, kontrol altına alınamayan ağrıların tedavisinde girişimsel yöntemler halen güncelliğini koruyor ve birçok hastanın yaşam kalitesinin düzelmesini sağlıyor. Yapılacak çalışmalarla, gelecekte kişinin genetik yapısı araştırıldıktan sonra ona uygun ilaç tedavisinin verilmesi gibi çok heyecan verici sonuçlara ulaşmak mümkün görünüyor.

  • Ağrıların nedeni stres

    Ağrıların nedeni stres

    Stres, Hormonların Dengesini Bozuyor

    “Aşırı Stres, Hormonların Dengesini Bozuyor, Bu da Kaslarda Şiddetli Ağrılara Neden Oluyor”

    Stres, kortizon ve adrenalin hormonlarının aşırı düzeyde salınımına neden olarak başta kaslarda şiddetli ağrıların ortaya çıkmasına sebep oluyor.

    Vücudumuzun normal fonksiyonlarını yerine getirmek için gerekli olan düşük oranlı stres, kontrolden çıktığında kortizon ve adrenalin türevi hormonların aşırı düzeyde salınmasına neden olur, bu da başta boyun ve sırt kasları olmak üzere birçok bölgede şiddetli ağrıya yol açar.

    Stres ağrıyı, ağrı da stresi tetikler. Kortizon ve adrenalin türevi hormonların aşırı derecede salınmasına neden olan stres, özellikle boyun ve sırt bölgelerine giden kanın azalmasına, oksijen oranının düşmesine, böylece de bu bölgelerdeki kasların sertleşmesine yol açarak yorgunluğa ve ağrıya sebebiyet vermektedir.

    Stres Kaynaklı Ağrılar Vücudun Kendi Kendini İyileştirme Mekanizması İle Yok Edilebiliyor

    Günlük yaşamımızın bir parçası haline gelen stresin düşük oranda olmasının vücudumuzun normal fonksiyonlarını yerine getirmesine yardımcı olduğu ancak kontrolden çıkması durumunda başta boyun ve sırt kasları olmak üzere birçok kasta ağrıya neden olduğu bilinmektedir. Yüksek seviyeli stres, kortizon türevi hormonları aşırı derecede uyarmaktadır. Stresle uyarılan adrenalin benzeri hormonlar normalde hissedilmeyecek olan ağrının dahi algılanmasını artırır.

    Aşırı Stres Boyun ve Sırt Kaslarında Ağrıya Neden Oluyor

    Kontrol edilemeyen stres boyun ve sırt kaslarında şiddetli ağrıların ortaya çıkmasına neden olabilmektedir. Kliniğimize bel ya da boyun ağrısı şikâyeti ile başvuran hastaların büyük çoğunluğu stresli bir dönemin ardından gelmektedirler. Örneğin, siyatik rahatsızlığı olup belirti vermeyen bir hasta stresli bir durumun ardından şiddetli kalça ve bacak ağrısı ile doktora başvurabilmektedir. Anlaşılacağı gibi stres pek çok ağrılı durumu da tetikleyebilmektedir.

    Stres hormonları olarak bilinen adrenalin türevi hormonlar, aynı zamanda kasların sertleşmesine de neden olmaktadır. Özellikle boyun ve sırt kasları bu tür kasılmalara karşı hassastır. Kasılan kas ise, dokulara giden kanın azalmasına ve oksijen oranının düşmesine neden olur. Bu da ilgili kaslarda yorgunluğa ve ağrıya sebebiyet verir.

    Stres ve Ağrıya Karşı; Egzersiz

    Ağrı-stres, Stres -ağrı kısır döngüsünü kırmanın en iyi yolu egzersiz yapmaktan geçer. Hareketsiz yaşamdan uzak durulması gerekmektedir. Türkiye Proloterapi ve Ağrı Kliniği olarak; hastanın strese neden olan ağrılarını proloterapi adını verdiğimiz yöntemle çözmekle kalmıyor, hastaya stresle baş etme becerisini arttıracak destek veriyoruz. Stresi yönetme, önleme konularında farklı yöntemler ışığında danışmanlık ve eğitimler veriyoruz.

  • Baharın getirdiği ağrılardan kurtulmak mümkün

    Baharın getirdiği ağrılardan kurtulmak mümkün

    Bahar yorgunluğu, kas ve eklem ağrılarını da beraberinde getiriyor. Mikropsuz iltihap enjeksiyonuyla, bahar yorgunluğunun yol açtığı ağrıları üstünüzden atabilirsiniz.

    Güneşin yüzünü gösterdiği ve doğanın canlanmaya başladığı bahar mevsimi, insan üzerinde tam tersi etki bırakıyor. Havadaki elektrik yükünün, buna bağlı olarak pozitif ve negatif yüklü iyon artışının sinirleri etkileyerek stres seviyesini yukarılara çekmesi bahar yorgunluğuna yol açıyor. Kendisini yorgunluk, halsizlik, enerji düşüklüğüyle hissettiren bahar yorgunluğu, kortizon türevi hormonların aşırı düzeyde salınmasıyla da baş, boyun, sırt ve bel bölgelerinde ağrılara neden oluyor.

    Özellikle bahar mevsiminde artan ağrıların, vücudumuzun bizimle konuşma yöntemi olduğunu ve bu sesi ağrı kesicilerle kısmak yerine, ağrıların altında yatan nedenlerin araştırılması gerekmektedir. Doğanın kendini yenilediği bahar mevsiminde artan ağrılardan kalıcı olarak kurtulmak da mümkündür.

    Mevsim geçişlerinde migren nöbetleri artıyor

    Bahar ayları aynı zamanda ağrıların arttığı dönem olarak da dikkat çekiyor. Halsizlik, yorgunluk ve mutsuzluk hissi, tüm vücutta özellikle kaslarda ağrılara yol açabilir. Bunun nedeni de mevsimsel geçiş döneminde hormonlarda olan değişiklik ve kan akışıdır .

    İlkbaharda en sık görülen ağrılar baş bölgesindedir ve migren ve gerilim tipi ağrılarda sıklaşmaktadır. Özellikle migren hastaları mevsim geçişlerinde sık sık nöbet geçirir. Bahar yorgunluğuyla beraber ortaya çıkan diğer ağrılar da halk arasında kulunç olarak bilinen, sırt ve bel bölgesinde yoğunlaşan ağrılar kişide büyük rahatsızlık yaratıyor. Bahar aylarında kürek kemiğinde, boyun ve bel bölgesinde bıçak saplanmasına benzer şekilde ortaya çıkan ağrılar ise sık karşılaşılan ağrı türleri arasında yer alıyor.

    Mikropsuz iltihap ile ağrılara çözüm

    Ağrıya maruz kalma açısından kadınların erkeklere oranla daha fazla risk taşıyor. Ağrı kesiciler ile geçiştirilmeye çalışılan kronik ağrılardan mikropsuz iltihap yöntemi ile kalıcı olarak kurtulmak da mümkündür.

    Mikropsuz iltihap enjeksiyonu ile vücudun doğal iyileştirme mekanizması devreye sokularak, ağrıya sebep olan bulguların ortadan kaldırılması mümkündür. Proloterapi adı verilen bu tedavi yöntemiyle bahar aylarına daha enerjik, sağlıklı ve canlı girilmesi mümkün olmaktadır. Ağrının kaynağı olan hasarlı bölgeye şekerli sudan oluşan özel bir solüsyonun enjekte edilmesiyle hasarlı bölgede mikropsuz iltihap oluşturuluyor. Vücut, oluşturulan bu mikrobu yok etmek için, hasarlı doku üzerine tamir edici hücreleri hızla gönderiyor ve hasarlı dokuyu kendisi tamir ediyor.

    Proloterapi yöntemi 1930 yılından günümüze başta Amerika ve Kanada olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde uzman doktorlar tarafında yaygın olarak kullanılan doğal bir ağrı tedavisi olup, bu yöntemin donanımlı merkezlerde deneyimli ve uzman hekimler tarafından uygulanması gerekmektedir.

  • İlaçsız migren tedavisi

    İlaçsız migren tedavisi

    “Migren tedavisinde temel hedefimiz, hastalara ilaçsız, ameliyatsız, uzun süreli bir iyileşme sağlamak ve yaşam kalitesi yükseltmektir”

    Yıllardır hekimler; Migren tedavisinde belirti olan ağrılara değişik ilaçlar kullanarak tedavi etmeye çalışılıyor, fakat bu ilaçlar hastalığın nedenine yönelik olmadığından, migrene kesin çözüm olmuyordu.

    Ağrılar hep tekrarladığından ağrı – ilaç kısır döngü oluşur, hastalar ömür boyu bu ilaçları kullanmaya mahkumdu..

    İlaçlar uzun müddet kullanıldığı için hastalarda ilaç bağımlığı, mide ülseri ve diğer rahatsızlıklar oluşuyor, böylelikle hastalar her yönde fazladan bedel ödemek zorundaydı.

    2010 yılı, Alman migren araştırma merkezi 504 migren hastası üzerinde yapılan araştırma ve takip sonucu; Migren hastalığı ile atlas omurga arasında çok yakın ilişki içinde olduğunu veriler ile ispatlamıştır. Bu sonuç, migren tedavisi açısından şaşırtıcı sonuçlar elde edilmesine sebep olmuştur.

    Raporda, Klasik tıp veya geleneksel tedaviler ile elde edilen sonuçlarla karşılaştırıldığında kesinlikle dikkat çekici olduğu, bugüne kadar başka hiçbir tedavi benzer sonuçlar elde edilmemiş olduğunu belirtmiştir.

    Dolaysıyla, migren tedavisinde belirti olan ağrılara değişik ilaç kullanarak ağrıları bastırmak yerine ilaç kullanmaksızın migren hastalığına neden olan atlas omurgayı düzelterek hastalığı tedavi etmek gereklidir.