Etiket: Ağız

  • Sjögren sendromu güncel bilgiler

    Sjögren sendromu başta salgı bezleri olmak üzere pek çok organımızı etkileyen kronik romatizmal hastalıktır. Sjögren sendromu çoğunlukla bayan hastalarda görülebilmekle birlikte erkeklerde de görülebilmektedir.

    Hastalığın Bulguları Nelerdir ?

    Sjögren Sendromu hastalarının en önemli yakınması ağız kuruluğu ve göz kuruluğudur. Hastalar ağız kuruluğunu sürekli su içme ihtiyacı hissediyorum, yatağımın başında sürekli su durur veya su içmeden yemekleri yutamıyorum gibi net ifadelerle tanımlar. Göz kuruluğunun bulguları ise gözde kum ya da yabancı bir cisim kaçmış hissi yanma, batma hissidir.

    Hastalık sık görülen bulgular dışında eklemlerde ağrı şişlik, ellerde soğukta sararma morarma ve cilt lezyonları ile kendini gösterebilir. Bu yakınmaların yanında hayatı tehdit eden akciğer tutulumu ve sinir sistemi tutulumu sergileyebilmektedir.

    Hastalığın Tanısı Nasıl Konulmaktadır ?

    Sjögren sendromu hastalarında tanı genellikle çok geç olarak konulmaktadır. Çünkü hastalar ağız kuruluğu ve göz kuruluğuna alıştıkları için şikayet etmemektedirler. Bu yakınmalarının yanına cilt ya da eklem bulguları olduğu zaman sıklıkla doktora başvurma ihtiyacı hissetmektedirler. Hastaların uygun yakınmalarının olmasının yanında kan tahlilinde otoantikor olarak adlandırdığımız testlerde pozitif olarak çoğunlukla eşlik eder. Bazı hastalarda da tanıyı doğrulamak amacıyla tükürük bezi biyopsisi gerçekleştirmekteyiz.

    Hastalığın Tedavisi ve Takibi Nasıl Gerçekleşmektedir ?

    Sjögren sendromunun tedavisi hastalığın tutulum yerine göre değişmektedir. Çok fazla tutulumu olmayan hastalarda sıklıkla küçük doz kortizon ve klorokin olarak bilinen sıtma tedavisinde de kullanılan ilaçlar tercih edilmektedir. Tutulumu şiddetli olan yada hayati tehlikesi bulunan hastalarda ise daha yüksek kortizon ve immunsupresif olarak adlandırılan ilaçları kullanmaktayız.

    İlaç tedavisinin yanı sıra güneşten korunmak, ağzı sürekli olarak ıslak tutmak, cilt kuruluğunu tedavi için nemlendirici kremler, çok iyi bir ağız ve diş temizliği dikkat edilmesi gereken diğer hususlardır. Çünkü bu hastalarda ağız kuruluğuna bağlı olarak diş çürükleri oldukça fazla oranda görülmektedir.

  • Sjögren sendromu (kuru göz ve kuru ağız) nedir?

    Sjögren sendromu nedir?

    Sjögren sendromu, ekzokrin (dış) bezlerin (tükrük, gözyaşı, vajinal salgılar, alt ve üst solunum yolu salgı bezleri gibi) öncelikle tutulduğu, sistemik otoimmün bir hastalıktır. Tükrük ve gözyaşı bezlerindeki fonksiyonel ve yapısal bozulmaya bağlı kalıcı ağız ve göz kuruluğu, hastalığın en önemli işaretidir. Ayrıca hastalık, başta kas-iskelet sistemi olmak üzere, akciğer, damar, böbrekler, mesane, lenf nodu, karaciğer, pankreas, gastrointestinal ve sinir sistemi, gibi birçok organ ve sistemi tutulabilir. Hastalık tek başına bulunduğunda, ‘primer Sjögren sendromu’; romatoid artrit, lupus gibi diğer otoimmün romatizmal hastalıklarda birlikte olduğunda ise ‘sekonder Sjögren sendromu’ olarak adlandırılır.

    Sjögren sendromu kimlerde olur?

    -Her yaşta görülebilirse de 40 yaşından büyüklerde daha sıktır. Genellikle her yüz kişiden birinde görülür. Yaşlandıkça görülme sıklığı da %5’e yaklaşır.

    -Kadınlarda erkeklere göre 9-10 kat daha fazladır.

    -Romatoid artrit, lupus, Haşimoto tiroiditi, primer biliyer siroz gibi diğer otoimmün hastalıklarla birlikteliği fazladır.

    Sjögren sendromunun nedenleri nelerdir?

    Sjögren sendromu, otoimmün bir hastalıktır. İmmün sistem (bağışıklık sistemi), vücudumuzun savunma sistemidir. Bazı proteinler üreterek (immünglobulin gibi) veya hücreleri aracılığıyla, bizi yabancı mikroplar ve kanserden korur. Sjögren’de, immün sistem sapkınlık gösterir, vücudun kendi hücresel yapılarına karşı savaş açmasıyla, birçok organ ve sisteme ait inflamasyon (iltihap) ve buna bağlı hasar ortaya çıkar. Buna neyin neden olduğu bilinmiyor. Ancak, tüm otoimmün sistemik bağ dokusu hastalıklarında olduğu gibi Sjögren’de de, kişinin uygun genetik yapısıyla birlikte, çevresel faktörlerin (enfeksiyonlar, ilaçlar, toksinler vs.) etkileşimi sonucunda anormal immün yanıtın oluştuğudur.

    Sjögren sendromunun bulguları nelerdir?

    -Ağız kuruluğu; en az üç aydır süregelen ağız kuruluğu vardır. Hastalar, katı-nişastalı gıdaları yutarken zorlanma, konuşurken dili damağına yapışmadan yakınırlar. Tükrük salgısı, ağız ve diş sağlığı için çok önemlidir; zararlı bakterilerin yerleşmesini önler. Ağız kuruluğuna bağlı; sık diş ve diş eti problemleri, ağız içinde mantar plakları gibi hastalıklar eşlik eder.

    -Göz kuruluğu; en az üç aydır olan göz kuruluğu vardır. Gözlerde batma, yanma, kum kaçmış gibi bir his olur. Suni göz yaşı damlası ve jeli kullanma öyküsü vardır. Göz yaşı, gözde adete bir film tabaka oluşturur ve içerdiği bazı maddeler ile gözü, yabancı cisim ve enfeksiyonlardan korur. Göz kuruluğunun şiddetli olmasıyla keratit veya korneada ülserler gibi hastalıklar gelişir.

    -Genellikle iki taraflı tükrük bezlerinde kulak önünde ve çene altında (parotis veya submandibular) ağrısız şişme (kabakulak gibi ancak Sjögren’de bazen tek bazen de çift taraflı olabilir ve kabakulaktan farklı olarak ağrısızdır).

    -Eklemlerde (özellikle el eklemleri gibi küçük eklemlerde) ağrı, şişlik veya sabah tutukluğu,

    -Ciltte kuruluk veya deri döküntüsü,

    -Vajinal kuruluk,

    -Sürekli kuru öksürük,

    -Uzun süreli yorgunluk,

    -Sık üst veya alt solunum yolu enfeksiyonu (solunum yolu salgılarının azalması ile-sinüzit, farenjit, larenjit, pnömoni, bronşektazi gibi)

    Sjögren sendromunun komplikasyonları nelerdir?

    -Diş çürükleri, diş eti hastalıkları, ağız kokusu, ağız içinde mantar enfeksiyonu; bazen yemek borusuna kadar uzanabilir.

    -Göz kuruluğuna bağlı, ışığa hassasiyet, görmede bulanıklık, korneada ülserler.

    -Vajinal kuruluğa bağlı enfeksiyon, akıntı, ağrılı cinsel ilişki, vs.

    -Farenjit, larenjit, sık üst ve alt solunum yol enfeksiyonları

    -Daha az; akciğer (yaygın interstisyel akciğer hastalığı, plevral effüzyon, gibi), böbrekler ( renal tübüler asidoz, glomeronefrit gibi), karaciğer (hepatit, siroz gibi) problemlerine neden olur.

    -Sistit,

    -Sjögren sendromlu gebelerin sadece küçük bir kısmında, kanlarında bulunan otoantikorların (anti-SSA/anti-Ro, anti-SSB/anti-La, anti-RNP) bebeğe geçmesiyle, yeni doğanda cilt döküntüsü, kalp problemleri gibi sorunlara neden olabilir.

    -Lenf nodları: Primer Sjögren sendromlu kişilerde normal popülasyona göre 40 kat artmış, lenfoma riski vardır.

    -Nadiren nörolojik olarak sinir uçlarını tutarak; yanma, uyuşma ve karıncalanmaya neden olabilir (periferik nöropati) veya beyin dokusunu tutabilir.

    Tanı ve Laboratuvar testler:

    Öncelikle ağız ve göz kuruluğu yapabilecek nedenler, ilaçlar ve hastalıklar (hepatit C enfeksiyonu, diyabetes mellitus, sarkoidoz, boyuna radyasyon uygulanması gibi) dışlanmalıdır.

    -Ağız kuruluğunu göstermek için tükrük testi yapılır. En az 4 saatlik açlıkla, tükrük salgısını uyaran olmaksızın, 15 dakika boyunca tükrük biriktirilir, 1,5mL ve altında ise ağız kuruluğu vardır.

    -Göz kuruluğunu ortaya koymak için; Schirmer test (göz yaşı miktarı), göz yaşı kırılma testi (göz yaşının kalitesi) ve boya testleri (korneada epitel hasarını göstermek için) yapılır.

    -Tam kan sayımı, karaciğer ve böbrek fonksiyon testleri, tam idrar analizi, kan elektrolitleri (sodyum, potasyum) bakılır.

    -Anti-SSA (diğer adıyla anti-Ro) ve anti-SSB (diğer adıyla anti-La) antikorlarına bakılır.

    -Ayrıca ANA ve RF antikorları da pozitif olabilir.

    -Minör tükrük bezi biyopsisi (alt dudak iç kısmından alınır)

    -Siyalografi

    -Tükrük bezi sintigrafisi

    -Akciğer grafisi, gerekirse akciğer tomografisi, gibi diğer organ ve sistemlere ait görüntüleme de yapılabilir.

    Sjögren Tedavisi:

    -Ağız hijyeninin sağlanması, diş ve diş eti bakımı (ağız gargarası, sensitif-hassas diş macunlarının kullanılması gibi), tükrük salgısını uyaracak şekersiz sakız çiğnenmesi.

    -Tükrük salgısını uyarmak için sakınca yoksa, pilokarpin ve cevimelin kullanılabilir.

    -Göz kuruluğu için; suni göz yaşı ve jelleri kullanılabilir. Gerekirse siklosporin içeren damlalar göz hekimince verilebilir.

    -Hidroksiklorakin (200mg tb): İmmün sistem üzerine düzenleyici etkileri vardır. Özellikle; halsizlik, kas ağrıları ve eklem yakınmalarına iyi gelir.

    -Steroid olmayan ağrı ve inflamasyon gideren ilaçlar; kas-iskelet sistemi ağrılarında kullanılabilir.

    -Akciğer, sinir tutulumu gibi diğer organ ve sistemlerin tutulumunda, immünsüpresif tedaviler kullanılır.

    Yaşam Stili ve Diğer Öneriler:

    -Kulak önünde veya çene altında veya vücudunuzda gelişebilecek şişliklerde, hemen doktorunuza başvurun.

    -Ağız sağlığınıza özen gösterin ve düzenli diş hekiminize kontrole gidiniz.

    – Tuzlu su spreyleri kullanarak burnunuzu nemlendirebilirsiniz.

    -Bulunduğunuz ortamın nemli olması çok önemlidir. Bu nedenle ev veya iş yerinizde oda nemlendirici cihazlar (ev tipi-buhar makineleri) koyabilirsiniz. Havalandırma ve klimalar kuruluğunuzu artıracaktır. Eğer kullandığınız suni göz yaşı, gözde kaşıntı ve kızarıklığa neden oluyorsa, doktorunuza danışarak başka birine geçebilirsiniz.

    -Bol sıvı tüketin ve ağzınızda tükrük salgısını uyaran limonlu veya farklı aromalardaki şekersiz şeker veya sakız dolaştırabilirsiniz.

    -Cilt kuruluğu için yoğun nemlendirici losyonları, banyodan hemen sonra; henüz cilt nemliyken kullanabilirsiniz.

    -Her yıl grip aşısı ve uzun etkili zatürre aşınızı olun

  • Ağız kokusu (halitozis)ve helikobakter pilori

    Halitozis, diğer bir deyişle ağız kokusu, toplumda sık olarak karşılaşılan ve kişilere sosyal anlamda sorun yaratan toplumsal bir problemdir. Dünyada çeşitli ülkelerden yapılan çalışmalarda her 100 kişiden 30’unda Ağız Kokusu vardır.

    Ağızdan kaynaklanan kötü kokunun esas nedeni volatil sülfür bileşikleri ( VSB) adı verilen (hidrojen sülfit, metil merkaptan ve dimetil sülfittir) maddedir. Bu madde ağız içi bakteriler tarafından üretilebildikleri gibi proteinler ve sülfür içeren maddelerin ağız içerisinde yıkımına bağlı olarak da ortaya çıkabilirler. Ayrıca bazı sistemik hastalıklarda vücutta biriken maddelerin nefesle kokuları ortaya çıkabilir, örneğin diyabetik hastalarda aseton kokusu, böbrek yetmezliği hastalarındaki üre ve sirozlu hastalardaki amonyak kokusu gibi.

    Ağız Kokusunun %90 sebebi ağız kaynaklı olmakla beraber üst solunum yolları, gastrointestinal hastalıklar ve sistemik infeksiyonlar, ilaçlar, yiyeceklerde nedenler arasında sayılmaktadır. Ağız Kokusuna neden olan mide hastalıkları arasında midede yaşayan Helikobakter pilori adlı bakterinin yaptığı infeksiyon önemli bir yer tutmaktadır. Özellikle Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde bu bakteriye sık rastlanmaktadır. Kontrolsüz ve sık kullanılan antibiyotikler nedeniyle bu bakteri birçok antibiyotiğe direnç kazanmıştır ve tedavi edilememektedir. Nitekim, ülkemizde yapılan araştırmalarda çeşitli bölgelerde her 100 kişiden 80’inde Helikobakter pilori olduğu tesbit edilmiştir.

    Ağız Kokusunun mekanizması net olarak bilinmemekle beraber bu bakterinin ağız kokusunun oluşumundaki rolü konusunda birçok farklı düşünce bulunmaktadır. Bu bakterinin Ağız Kokusu oluşumundaki rolü konusundaki bir düşüncede , bu bakterinin ağız içerisinde yerleşerek sülfir bileşikleri oluşumuna neden olduğudur. Midelerinde bu bakteri varlığı tesbit edilen ve ağız kokusu olanlara tedavi verildikten sonra ağız kokusunun kaybolduğu tesbit edilmiştir. Ağız kokusunun temel nedeni net olarak bilinmemekle beraber bu bakteride sebepler arasında yer almaktadır. Sonuç olarak: Kulak burun boğaz enfeksiyonu, diş eti hastalıkları, şeker hastalığı, böbrek hastalığı olmayan kişilerde ağız kokusu olabilmektedir. Bu durumda ister mide şikayeti olsun ister mide şikayeti olmasın ağız kokusu şikayeti olanlar mutlaka bu bakteri (Helikobakter pilori ) açısından incelenmeli ve midesinde bu bakteri varlığı tesbit edilenlerde bunun tedavisi verilmelidir. Tedavi edilenlerin büyük çoğunluğunda büyük bir sosyal problem olan ağız kokusu kaybolmaktadır.

  • Sjögren sendromu’nda tedavi

    Sjögren sendromu’nda tedavi

    Göz Şikayetleri

    Gözden yanma, batma, kuruma, rahatsızlık hissi, kızarıklık, hassasiyet varsa:

    Gün içinde birçok kez kullanılacak, suni gözyaşı damlaları

    Günde 6 defadan daha fazla kullanmaya ihtiyaç duyuyorsanız koruyucu-katkı maddesi içermeyen damlalar kullanmaya dikkat ediniz, zira bu maddelerin kendileri de rahatsızlık hissi, kuruluk ve hassasiyet yaratabilirler.

    Gözlerde kuruluk çok fazla ve ileri düzeydeyse gece yatarken merhem kullanmanız gerekebilir.

    Göz salgılarında koyulaşma-yoğunlaşma nedeniyle yapışıklık varsa:

    Mukus salgısını inceltip sulandıran göz damlaları rahatlama sağlayabilir.

    Gece boyu gözlerde kuruma ve sabah uyanınca rahatsızlık varsa parafin bazlı göz merhemleri kullanılabilir.

    Bazı durumlarda göz hekimi, punktal tıkama uygulanmasını önerebilir. Bu, şu demektir: alt göz kapaklarının burna yakın iç bölümlerinde gözyaşının boşaltılmasını sağlayan kanallar ve bu kanalların delikleri yer alır. Bu delikleri tıkamayı sağlayan küçük ince tıkaçların uygulanması veya benzer görevi görecek gözyaşının akışını azaltan ilaç uygulamaları yapılmasıdır. Genellikle başta geçici tıkaçlar denenir ve bunlar işe yarıyorsa kalıcı tıkaç uygulaması yapılabilir. Eğer halen kuruluk varsa, kalıcı olarak punktum koterizasyonu uygulanabilir.

    Ağız Boğaz Şikayetleri

    Ağız kuruluğu için:

    Yapay tükürük preparatları işe yarayabilir, ancak ne yazık ki bu ürünleri Türkiye’de temin etmek genelde mümkün olmamaktadır.

    Dişlere zarar vermeyecek ağız spreyleri kullanılabilir.

    Azalmış olmakla birlikte halen tükürük salgısı var ise, tükürük bezlerini uyararak etki eden ilaçlar uygulanabilir. Bu ilaçlar yan etki olarak, terleme, ateş basması, barsak alışkanlıklarında değişiklik ve sık idrara çıkma ihtiyacı doğurabilir. Zamanla yan etkiler azalır ancak başlangıçta düşük dozla başlayıp zamanla ilacın dozunu arttırmak da yan etkileri azaltan bir başka seçenektir. Ancak yine de olası yan etkileri nedeniyle ancak ciddi ağız kuruluğu durumlarında gündeme gelir.

    Ağız kuruluğu ciddi derecede ise ve kuru öksürük, mantar enfeksiyonu gibi başka sorunlara yol açıyorsa mantar tedavisi için ilaç kullanımı da gerekebilir.

    Alkol barındırmayan ağız çalkalama preparatları, şekersiz sakız vb diğer yardımcı preparatlar da ağız kuruluğuna bağlı artmış çürük riskini azaltabilirler.

    Ağız ülserleri için:

    Doktorunuzun reçete edeceği ülserlere yönelik merhem, ağız yıkama solüsyonları veya spreyleri kullanılabilir.

    Alternatif olarak bir çay kaşığı tuz, bir çay kaşığı bikarbonat ve 1 litre suyu karıştırıp elde edeceğiniz sıvı, gargara olarak kullanılabilir.

    Eğer tükürük bezlerinizde ağrı varsa, doktorunuza mutlaka haber verin, enfeksiyon açısından değerlendirmesi gerekebilir. Ağrı var ancak enfeksiyon yoksa kortizon bazlı ilaçlar kullanılması gerekebilir.

    Diğer şikayetler:

    Eklem ağrısı, hassas veya acıyan alanlar varsa: Basit ağrı kesiciler işe yarayabilir. Ancak eklemlerde iltihabi süreç varsa kas içine kortizon uygulaması veya ağız yoluyla benzer ilaçların kullanımı kısa sürede rahatlık sağlayabilecektir. 6 ay veya daha uzun süreli tedaviler ise mutlaka romatoloji uzmanınca etraflıca düzenlenmelidir.

    Aşırı yorgunluk, bitkinlik, uykuya meyil, konsantrasyon güçlüğü varsa: tiroid bezinizin çalışması ve olası Çölyak Hastalığı’nın değerlendirilmesi için kan tahlili gerekebilir. Kinin grubundan bir ilaç olan “Hidroksiklorokin” yorgunluk ve eklem ağrısına iyi gelebilir. Egzersiz ve günlük yaşam düzenlemeleri ek fayda sağlayabilir.

    Ateş: doktorunuz, tiroid sorunları, enfeksiyon, lenfoma gibi daha ciddi sorunları araştırmak isteyebilir.

    Raynaud Fenomeni: yine kan damarlarının genişlemesini sağlayan ve kan akımını bu yolla arttıran ilaçlar kullanılması gerekebilir.

    Migren benzeri baş ağrıları: ağrı kesici ve migrene özel ilaçlar oldukça faydalıdır.

    Karın ağrısı, hassas kolon sendromu: spazm çözücü ilaçlar işe yarabilir, barsak alışkanlığını düzenleyebilir.

    Menapoz şikayetlerinde artış: hormon yerine koyma tedavisi kullanılabilir ancak önemli yan etkileri mutlaka göz önüne almak gerekir.

    * Hastalığa bağlı başka daha ciddi şikayetler varsa veya periferik sinir sistemi etkilenmiş ise diğer ilaçların da zaman zaman gündeme gelmesi olasıdır.

    Ciddi, ilerleyici hastalığı olan kişilerde yüksek doz kortizon ve siklofosfamid gibi bağışıklık baskılayıcı (immunsupresif) ilaçlar gündeme gelebilir. Sinir kökenli ağrılar için gabapentin veya pregabalin grubu ilaçların kullanılmasına ihtiyaç doğabilir.

    Bağışıklık sistemindeki B hücrelerini hedef alan rituximab, bağışıklık baskılayıcı azathioprine veya mycophenolate gibi ilaçlar da kimi Sjögren Sendrom’lu hastada yarar sağlayabilir. Ancak hastalık genelde ağız ve gözlerle sınırlı kaldığından çoğu hastada bu ilaçlara hiç gerek kalmamaktadır.

    Hafif düzeyli karaciğer bozukluğu sık değildir ve yüksek olasılıkla bir tedaviye gerek duyulmaz ancak düzenli kontroller ihmal edilmemelidir. Eğer karaciğerde safra yollarını etkileyen “primer bilier siroz” adı verilen bir tablo gelişecek olursa, bu durumda özel tedavi gerekebilir.

    Primer Sjögren Sendromu olan hastalarda Çölyak Hastalığı (gluten intoleransı) ve hipotiroidizm (tiroid hormonlarının yetmemesi) sıklıkla gelişebilir dolayısıyla bu açıdan da kontrol edilmeleri gerekir.

    Nadiren, akciğerlerde fibrosis denen bir durum gelişebilir ve bu durum kendisini, nefes açlığı, nefes darlığı, kuru öksürük ve göğüs ağrısı olarak gösterebilir. Fibrosis durumunun uzman hekimce değerlendirilmesi şarttır.

  • Sjögren sendromu nedir? Sjögren sendromu’nun semptomları nelerdir?

    Sjögren sendromu nedir? Sjögren sendromu’nun semptomları nelerdir?

    Sjögren Sendromu (SS), bir hastalıktır. Normalde bağışıklık sistemi, vücuda yabancı bakteriler, mikroplar ve diğer etkenlere karşı harekete geçip saldırırken, otoimmün bir hastalık olan SS’nda kendi dokularına saldırmaya başlar. Bu dokular arasında en başta tükürük bezleri ve gözyaşı bezleri yer alır. Böylece kuru göz ve kuru ağız şikayetleri ortaya çıkar. Vücudun diğer bölgeleri de bu saldırıdan etkilenebilir. Sonuç olarak etkilenen bölgeye bağlı olacak şekilde cilt kuruluğu, burun, ağız ve solunum yolları kuruluğu, göz kuruluğu, vajina kuruluğu, sindirim sistemi kuruluğu ortaya çıkar.

    Sjögren Sendromu tek başına bir hastalık olarak görülebilir (bu durumda primer-birincil Sjögren Sendromu adını alır) veya diğer romatolojik hastalıklara eşlik edebilir (bu durumda da sekonder-ikincil Sjögren Sendromu denir). Sıklıkla eşlik edebildiği romatolojik hastalıklar arasında Romatoid Artrit, Lupus veya Skleroderma sayılabilir.

    En sık görülen semptomlar ağız kuruluğu ve/veya göz kuruluğu, yorgunluk ve ağrıdır. Çoğu hastada başka semptom görülmez. Ancak semptomların çeşitliliği ve şiddeti, kişiden kişiye oldukça fazla farklılık gösterebilir.

    Göz Sorunları:

    Gözlerinizde yanma, batma, kuruluk, hassasiyet hissedebilirsiniz. Kimi hastalar kuvvetli ışıkta rahatsızlık duyabilirler. Bazılarında ise gözlerde yapışkan bir his varmışçasına bir şikayet yaşanabilir.

    Ağız ve Boğaz Sorunları:

    Ağız kuruluğu ve buna bağlı ağız yaraları-ülserleri olabilir. Kuruluk kendisi ağızda-boğazda yapışkan bir duygu olarak hissettirebilir. Yutkunma zorluğu yaşanabilir ve kimi hastalarda tat algısında değişiklik olabilir. Ses kısıklığı, konuşma süresi uzadıkça ses çıkarmada zorlanma yani seste yorulma, kuru öksürük de bulunabilir.

    Nadiren ağız ve boğaz kuruluğu mantar enfeksiyonlarına, kötü kokulu nefese, ağızda kötü tat varlığına ve artmış diş çürüklerine sebep olabilir. Tükürük bezlerinde büyüme ve ağrı eşlik edebilir.

    Aşırı Yorgunluk-Tükenmişlik:

    Aşırı yorgunluk sıklıkla bulunan şikayetlerdendir ve iyi bir gece uykusundan sonra geçen bir yorgunluk değildir. Bazı hastalarda çökkünlük ve hatta depresyon gözlenebilir.

    Ağrı ve Acılar:

    Eklemlerde iltihabi sürece bağlı şişme ve ağrı bulunabilir. Bazı hastalarda ise yaygın bir ağrı duygusu veya vücudun belli bölgelerinde hassasiyet şeklinde şikayetler olabilir. Ancak eklem problemleri örneğin bir Romatoid Artrit hastalığı gibi hastalıklara kıyasla çok daha hafiftir.

    Diğer şikayetler:

    Vücudun diğer bölgeleri de normale göre daha kuru olabilir. Örneğin:

    Sindirim kanalında kuruluk lokmaları yutmada zorluğa yol açabilir

    Barsaklarda kuruluk “hassas barsak sendromu”na benzer şikayetlere örneğin karın ağrısına sebep olabilir.

    Vajinal kuruluk cinsel ilişki sırasında acı hissetmeye yol açabilir

    Cilt kuruluğu kendisini kaşıntı veya güçlü güneş ışığına hassasiyet olarak gösterebilir.

    Hava yollarındaki kurulukta duman ve toza karşı artmış aşırı hassasiyet gözlenebilir.

    Sjögren Sendromu ile ilgisi olabilecek diğer şikayetler:

    Ateş

    Soğukta moraran parmaklar (Raynaud Fenomeni)

    Migren benzeri baş ağrıları

    Boyun, koltukaltı ve kasıkta lenf bezlerinde büyüme

    Menapozal şikayetlerde artma, alevlenme

    Sinir sistemi şikayetleri örneğin güçsüzlük, hissizlik, keçeleşme

    Damarlarda iltihabi durum (vaskülit)

    Bacakların alt bölümlerinde mor renkli deri döküntüleri (purpura)

    Göğüs ağrısı (plörezi kaynaklı), nefes darlığı, nefes açlığı

    Karaciğer ve böbrek sorunları

  • Tekrarlayan ağızdaki yaralar (oral aftlar) uçuklar

    TEKRARLAYAN AĞIZDAKİ YARALAR (oral aftlar) UÇUKLAR Bu konuda yapılan araştırmalar ve tedaviler hastaları sıkılıkla başarısız kılmakta ve yıllar yılı sorunların hep süregeldiğini , hiç çözümlenmediğini görmekteyiz. Oysaki çözüm çok basittir. Kişiye özel mini bir araştırma yaptığımızda neden sıkça ağız yarası çıkardığını veya uçukladığını veya sıkça mantar enfeksiyonuna yakalandığını hemen buluruz?.. HELİKOBAKTER PYLORİ VE VİTAMİNLER Bu konuda yapılan araştırmalar ve tedaviler hastaları sıkılıkla başarısız kılmakta ve yıllar yılı sorunların hep süregeldiğini, hiç çözümlenmediğini görmekteyiz. Oysaki çözüm çok basittir. Kişiye özel mini bir araştırma yaptığımızda neden sıkça ağız yarası çıkardığını veya uçukladığını veya sıkça mantar enfeksiyonuna yakalandığını hemen buluruz? Genelde biz hekimleri bu konuda sürükleyen net algoritmalar , yani çok net araştırma basamakları maalesef bulunmamaktadır? Tekrarlayan oral ülserler deyince akla hep Behçet Hastalığını illaki araştırmak zorunluluğu gelir ki bu da hastalarımızı uzun bunaltıcı bir seri test silsilesine sokmak demektir. Oysaki günümüzde Canım Türkiye?m de Behçet hastalığından çok daha sıklıkla görülen ve oral aft uçuk yapan ve taranması gereken başka durumlar da vardır. Bizi özellikle hekimlerimizi ve tabii ki popülasyonun genelini de bu konuda bilinçlendirmek gereklidir. Örneğin B vitamin eksiklikleri ve bunun olası nedenleri. Mide hastalığı yani; Helikobakter pylori mikrobunun varlığı ve/ veya paraziter enfeksiyonlar (özellikle B 12 vitamin kaybı yapanlar) ; B vitamin eksikliğine yol açan Tiroit hastalıkları (HASHİMOTO Tiroidit ve otoimmun tiroiditler) ve bir takım diğer otoimmün hastalıklar. Listemizde öncelikli taranması gerekenler bunlardır, ama nedense hep bir Behçet aranır. Hâlbuki bunların saptanması, tanı konması çok daha kolay ve tedavileri basittir. Hasta ömür boyu aft ve uçuktan kurtulur aynı benim kurtulduğum gibi. HELİKOBAKTER PYLORİ VE VİTAMİNLER Gastrit ve ülser yapan tüm mide ve on iki parmak barsağını tutabilen Helikobakter pylori mikrobunun üzerinde biraz durmak gerekir. Bu mikrop sadece bu bölgeyi etkilemez, tüm sindirim kanalını etkiler ve aşırı gaz ve dışkılama değişikliklerine de yol açar. Vitamin emilim bölgelerini de etkilediği için unutkanlık, halsizlik, yorgunluk ve sinirlililiğe; hatta depresyona da yol açabilir. Hatta kişi bazen hiç mide ağrısı çekmez sadece gaz yakınması veya ishal veya kabızlık ve gaz yakınması ile gelebilir. Bazen sadece unutkanlık ve ağız yaraları ile gelebilir ve biz midesinde bu mikrobu saptar tedavi ederiz. Bu mikrop Türkiye?de %80-93 pozitiftir ama herkeste hastalık yapmaz. Kişinin tedavisi sırasında tüm bağışıklık sisteminin elden geçirilmesi ve kişiye özel değerlendirme çok önemlidir. Bu değerlendirmede; Kişinin yaşı, cinsiyeti, geçirdiği hastalıklar, Tüm aile ağacındaki hastalıklar; amca, hala teyze dedeler büyükanneler dahil. Yaşam şekli. Uyku düzeni, horlaması, burun tıkanıklığı vs. Su içme miktarı ve hangi suyu tükettiği! Güneşlenmesi veya güneşlenmemesi! Güneşlenme şekli! Beslenme şekli; hangi gıdaları çok sevdiği; hangi tip eti tükettiği; hangi yağı tükettiği; nasıl tükettiği, ne sıklıkta beslendiği vs. konuşulur not alınır. Hastalarımıza bu denli titizlikle yaklaşılmaz ise basit bir ağız yarası veya uçuk dediğimiz hastalık beyine giden kanalların üzerinde veya gözümüzde çıkar ki çok ciddi sonuçlara götürür. Sık ağız yarası ve uçuk çıkarmak özetle bağışıklık sistemimizin hiç de iyi gitmediğinin en net göstergesidir. Eğer böyle bir sorunla berabersek veya yakın zamanda benzer bir hastalık olan zona çıkarmış isek vücudumuz alarm zillerini çalıyor demektir. LÜTFEN KULAK VERELİM! DERHAL ŞEKERLİ GIDALARI KESELİM! İlk yapmamız gereken budur. Bunun dışında da bu konunun özellikli uzmanlarına başvuralım.

  • Çocuklarda el ayak ağız hastalığı

    El, ayak ve ağız hastalığı (EAAH) virüslerin neden olduğu bulaşıcı bir hastalıktır. Coxsackie virüs A10, Coxsackie virüs A16 ve Enterovirüs 71, bu tabloya yol açmaktadır.Özellikle 5 yaştan küçük çocuklarda görülmektedir. Son yıllarda büyük çocuk ve erişkinlerin hastalığı olarak da tanımlanmaktadır.

    Hastalık uzak doğu ülkelerinde ciddi boyutlarda salgınlar yapar.2015 yılında Singapore da 18000 vaka bildirilmiştir. Ülkemizde son yıllarda artış olduğu gözlenmektedir. El, ayak ve ağız hastalığı bölgelere göre mevsimsel farklılık gösterir.

    Bulaşma ne şekilde olur?

    Enfekte şahısların burun boğaz salgıları (Tükürük,Balgam gibi)

    Döküntüleri

    Dışkıları ile bulaşım olmaktadır. Esas bulaşım kaynağı hastaların dışkılardır.

    Bu virüsler; öksürme, hapşırma, öpme, yakın temas, dışkı ile temas sonrası bulaşmaktadır.

    Örneğin hasta çocukların bez değişimi sonrası ellerin yıkanmaması bulaşımda önemlidir.

    Bulaşıcılık süresi ne kadardır?

    Hastalığın ilk haftasında bulaşıcılık yüksektir. Bulaştırıcılık süresi haftalarca sürebilir. Özellikle erişkin hastalarda hastalık belirtileri gelişmez, buna karşın bulaştırıcılık uzun süre devam eder.

    Klinik belirtiler;

    Ateş

    İştah kaybı

    Boğaz ağrısı, yutkunma zorluğu

    Hastanın kendisini iyi hissetmemesidir.

    Bu belirtilerden bir veya iki gün sonra ağızda yaralar, el ayası ve ayak tabanında döküntüler ortaya çıkar. Bu döküntüler diz, dirsek ve kalçalarda da görülebilir. Döküntüler su toplayabilir ve kaşıntılı değildir.

    Tanı;

    Viral kültür, Seroloji, Nükleik asit amplifikasyon yöntemi uygulanır. Kuluçka süresi 3-7 gündür.

    Hastalığa özgü tedavi yöntemi yoktur. Ateş ve ağrı için ateş düşürücü ve ağrı kesiciler kullanılır. Ağız bakımı önemlidir. Sıvı tedavisi gerekebilir.

    Ciddi vakalarda hastaneye yatış, antiviral tedavi ve destekleyici tedavi yapılabilir. Bulgular 7-10 gün içinde geriler. Ciddi seyreden vakalarda kardiyak ve nörolojik komplikasyonlar gelişebilir.El, ayak ve ağız hastalığından korunmada aşı mevcut değildir. Bu hastalıktan korunmada hijyen şartlarına uymak önemlidir.Temas edilen vakalarda 20 saniyelik el yıkamanın önemi hatırlanmalıdır.Tuvalet kullanımı sonrası veya bez değiştirdikten sonra eller yıkanmalıdır.

    Nadiren el, ayak ve ağız hastalığını geçiren bir birey tekrar farklı bir virüs nedeniyle aynı hastalığı geçirebilir.Hayvanlardan geçiş olmaz, ev hayvanları enfeksiyon açısından risk faktörü oluşturmaz.

    Gebelikte bu enfeksiyon geçirildiğinde ciddi bir tablo gelişmez. Doğumdan hemen önce annenin enfeksiyonu geçirdiği durumda ise virüs bebeğe geçebilir ve yenidoğan bebekte hastalık tablosu hafif seyreder.

  • Aft-ağız içi yaraları

    Ağızda ülser olarak bilinen aftlar, ağız içinde oluşan en sık ağrılı yaralardır. Klasik lezyon kırmızı, yuvarlak veya oval ülserler şeklinde olup, genellikle 1 cm den küçüktürler. Ağızda mukoza üzerinde meydana gelir. Toplumun %40 ının yaşamları süresince ağızlarında aft oluşur. Tekrarlayan bir durum olmadığı takdirde tetkik veya tedavi gerekmez.

    En sık olarak ergenlik ve genç erişkinlik döneminde görülür, yaşlandıkça daha az oluşur.Bulaşıcı değildir.

    Ağızdaki aftların nedeni bilinmiyor. Aftı olan insanların büyük çoğunluğunda neden olacak başka bir sorun da yoktur. Hem kalıtsal hemde çevresel nedenleri varsada kesin nedeni belli değildir. Bir çok faktör duyarlı kişilerde neden olarak öne sürülmüşsede kesin neden bilinmemektedir.

    – Oral travma

    – Ağız içi ateşli enfeksiyonlar

    – Adet kanamaları ile ilişkili hormonal değişiklikler

    – Anksiyete veya stres

    – Sigarayı bırakma

    – Kalıtım

    – Gıda alerjileri; çikolata, domates, fındık, ananas ve benzoik asit

    – Sodyum lauril sülfat ihtiva eden diş macunları

    – Demir, folik asit veya B12 vitamini eksikliği

    -İnflamatuar barsak hastalıkları.

    – Çölyak hastalığı (gluten duyarlılığı) aft gelişimi ile ilişkili bulunmuştur.

    – Behçet hastalığı; Ağızda aft, genital yaralar ve göz iltihabı ile karakterize bir durumdur.

    – AIDS virüsü ile enfeksiyon da aft ile ilişkili bulunmuştur.

    TANI

    Aftlara dikkatli bir anamnez ve tipik görünüşü ile tanı konmaktadır. Eğer tanı kesin değil, hastalık daha şiddetli, ya da diğer belirtiler mevcutsa, biyopsi ve bazı testler yapmak gerekebilir. Aftların herpes veya mantar enfeksiyonları, travma ya da kanser ile ilişkili olabileceği unutulmamalıdır. Aftlar inflamatuar barsak hastalıkları, HIV enfeksiyonu ve bazı tıbbi durumlar ile birlikte de görülebilir.

    TEDAVİ

    Tuzlu su ile gargara yapılabilir veya diğer antiseptik gargaralar kullanılabilir. Bazen topikal kalamin losyonu veya benzokainli ağrı gidericili merhem kullanılabilir.

    Meyan kökü ekstresi glycyrrhiza iyileştirici etki yanında aftlara bağlı ağrıyı azaltabilir.

    Eksiklik varsa folik asit, demir, vitamin B12 verilebilir. Tedavi birkaç ay sürebilir.

    Kortikosteroidler: Çok şiddetli durumlarda, oral veya topikal verilebilir.

    Aftın Önlenmesi İçin

    Sert diş fırçası, kaba gıdalar, küçük bir travma afta neden olabilir.,kullanılmamalıdır.

    Stres azaltma: stres tekrarlayan aftlar için bir neden olduğundan stresi azaltın.

    Sodyum lauryl sülfat içeren diş macunlarından kaçının.

    Çiğneme sırasında konuşmayın.

    Düzensiz diş yüzeylerinin tamir ettirin.

    Hormonal faktörler bazen premenstrüel dönemde aftı tetikleyebilir.

    Demir, folik asit veya B12 vitamini eksikliği varsa, tedavi edilmelidir.

  • ÇOCUK RESİMLERİNİN ANLAMLARI

    ÇOCUK RESİMLERİNİN ANLAMLARI

    Resim çizmeyi en çok sevenler hiç kuşkusuz ki çocuklardır. Kendi masum, hayat dolu ve renkli dünyalarında birçok resim çizerler. Bu resimlerden bazıları etraflarında görmüş olup, ilgilerini çeken nesne resimleri, bazıları doğa resimleri, bazıları ise aile resimleridir. Çocuk resimlerini karalama olarak görüp geçmemeliyiz çünkü çocuklar çizmiş oldukları resimler ile bize çok şey anlatmaktadırlar.

    Resim; çocuğun küçük kas gelişimi, bilişsel ve zeka gelişimine yardımcı olduğu gibi, kişilik özelliklerinin de dışa vurulmasını sağlar. Kendilerini sınırlı sözcük bilgileriyle ifade edemeyen çocuklar için resim en kolay ve etkili anlatım araçlarındandır. Çocuklar çizdikleri resimler ile kendi iç dünyalarını yansıtırlar. Yaptıkları resimleri inceleyerek çocuklar hakkında bazı bilgileri öğrenmemiz mümkün olabilmektedir.

    – Büyük oranlı resimler: İçkontrolü zayıf ve saldırgan çocukların resimlerinde görülmektedir.
    – Küçük çizgiler: Daha çok çekingen çocuklar ve içe dönük çocukların resimlerinde görülmektedir.
    – Baş çizimi: Çoğu zaman çok fazla büyük ya da çok fazla küçük çizilen kafalar zeka geriliğine veya tam tersi normal üstü bir zekaya işaret etmektedir.
    – Ağız çizimi: İletişimi temsil ettiği için önemlidir. Ağız çizgilerini büyük yapma eğilimi olan çocuklar daha çok konuşma problemi olan çocuklardır. Ayrıca ağız alanına saplanan yani o ağız bölgesi üzerinde çokça zaman geçiren çocukların anne babaya bağımlı çocuklar olduğu düşünülmektedir. Ağız çizilmemesi durumu iletişimde olan bir probleme işaret eder. Astımı olan çocuklarda daha sık karşılaşılmaktadır.
    – Gözler: Resimlerde korunmayı ve kollanmayı temsil ederler. Bu bölgede yoğunluk yaşayanlar eksik koruma ve kollanma ihtiyacı gösteren çocuklar olabilir.
    -Ayaklar: Yorgun ve ümitsiz çocuklar küçük ayak çizimi gösterirken, büyük ayak çizen çocuklar kendilerine daha çok güvenenlerdir. Ayakların çizilmemesi durumda ise çocuğun güvensiz hissettiği düşünülmektedir.
    – Dişler: Saldırganlıkla ilişkilendirilir. Eğer çocuk dişleri büyük çizerse saldırgan davranışları daha fazla olmaktadır.
    – Eller: Ellerin gizlenmesi veya vücut arkasına saklanması genellikle tırnak yiyen çocuklarda görülmektedir. Ellerin eksik çizilmesi durumunda ise çevreye uyumda güçlük çekildiği anlamına gelmektedir.

    Çocuklarınızın resimlerinden yukarıdaki konularda dikkatinizi çeken bir husus olursa bir uzmana danışmanızı tavsiye ederim.

  • Enteral beslenme

    Enteral beslenme

    Enteral Beslenme Nedir?

    Enteral beslenme, işlev­sel sindirim sistemine sahip olduğu halde günlük alması gereken besin miktarını ağız yoluyla alamayan hastalarda alternatif beslenme çeşidi ile besinlerin bir tüp aracılığıyla mideye veya ince bağırsağa verilmesidir. Son 20 yılda uzun süre kulla­nılabilen poliüretan ve silikon tüplerin kul­lanıma girmesi, küçük taşınabilir pompalar ve yeni enteral beslenme ürünlerinin geliş­tirilmesiyle birlikte enteral beslenme gide­rek artan bir sıklıkta kullanılmaya başlan­mıştır.

    Enteral beslenmeye karar verme ve uygulama aşamasında bazı sorulara yanıt ara­nır;
    Hastada enteral beslenme uygulaması gerekli midir?
    Ağızdan yeterli besin alamayan kişiler 2 şe­kilde beslenebilirler; damar yoluyla (İV: intra venöz) beslen­me ve enteral (tüple) beslenme. İşlevsel bir sindirim sistemi varsa enteral beslenme her zaman damar yoluyla beslenmeye ter­cih edilir. Damar yoluyla beslenmeyle kar­şılaştırıldığında enteral beslenme bir çok avantaja sahiptir; daha ucuzdur, daha kolay uygulanır, enfeksiyon daha nadirdir, bağır­sak hücreleri için daha fizyolojik ve besle­yicidir, beslenmeye bağlı karaciğer hastalı­ğı daha nadirdir.
    Enteral beslenme önerilmesi için temel kri­ter hastanın alması gereken günlük besini ağız yoluyla alamamasıdır. Bunun nedenle­ri yaşa göre değişir;

    Yenidoğan döneminde zamanından erken doğma (prematürelik) ve doğuştan sindirim sistemi yapısal bozuk­lukları en sık neden iken,

    çocuklarda do­ğuştan veya sonradan yeterli bağırsak uzunluğunun olmaması (kısa bağırsak sen­dromu),

    beyin felci,

    kalp ve solunum yolla­rı hastalıkları,

    erişkinlerde ise inme, yemek borusu ve ağız bölgesi kanserleri, yanık ve travmalar

    başta gelir.
    Enteral beslenmenin kesinlikle uygulanma­ması gereken hastalar ise bağırsak tıkanma­sı ve besinler bir şekilde verilse bile sindi­rim sisteminden emilimin mümkün olma­yacağı durumlardır.
    Veriliş yolu:
    Besinlerin tüple (sondayla) verilebileceği iki bölge vardır; mide veya ince bağırsak.
    Bu bölgelere beslenme tüpü­nün yerleştirilmesi ise iki yöntemle olabi­lir;
    1- Burun ya da ağız yoluyla (küçük be­beklerde) tüpün mide ya da ince bağırsağa yerleştirilmesi (nazogastrik -NG- beslenme),
    2- Değişik yöntemlerle (endoskopi yoluyla, radyolojik olarak ya da ameliyatla) mide (gastrostomi) veya ince bağırsağa (jejunostomi) karın ön duvarın­dan tüp yerleştirilmesi.
    Enteral beslenme­nin kısa (4-6 hafta) süreceği düşünülen has­talarda burun yoluyla tüp yerleştirilmesi tercih edilirken, daha uzun süre enteral beslenme gerekeceği düşünülen hastalarda ise ikinci yöntem tercih edilir. Ayrıca psikososyal faktörler, hasta ve ailesinin uyu­mu, deneyim ve maliyet de seçimi etkile­yen faktörler arasındadır. Çoğunlukla tüpün mideye yerleştirilmesi tercih edilir; daha fizyolojiktir, mide asidi mikroplara karşı koruyucudur, bakımı ve yerleştirmesi daha kolaydır, sindirime ya­rarlı bazı kimyasalları içerir ve yüksek ha­cimde besini kısa sürede vermeye uygun­dur. Kusma ve dolayısıyla akciğerlere besin kaçma riskinin yüksek olduğu veya mide­nin kullanılamadığı durumlarda ise ince ba­ğırsağa yerleştirilmiş tüpler tercih edilir.
    Verilecek ürünün seçimi:
    En uygun ürünü seçmek için hastanın yaşı (bebek, çocuk, erişkin gibi), hastalığı (kısa bağırsak sen­dromu, sarılık, felç, v.b.) ve hastalığının ak-tivasyonu, beslenme sorununun özelliği, alerjisinin olup olmadığı, besin ve sıvı ge­reksinimi ve sindirim sisteminin anato­mik/işlevsel durumu göz önünde bulundu­rulmalıdır. Bugün her yaş için uygun ürün­ler ticari olarak vardır. On yaşından sonra erişkinler için kullanılan ürünler çocuklar­da da kullanılabilir. Ayrıca hastalığa özel (akciğer hastaları, şeker hastaları gibi) for­müller de bulunur. Verilecek mama ne ka­dar özel ise fiyatı o kadar fazladır. Bu neden­le gerekmedikçe özel mamalar kullanılma­malıdır.
    Ekonomik koşulların iyi olmadığı durum­larda blendırdan geçirilmiş diyetler de kul­lanılabilir. Ancak hazırlanmaları zaman alı­cıdır, formülalara (mamalara) göre daha az akışkan ol­duklarından tüpün tıkanma riskini artırır­lar, standartlara uygun hazırlamak müm­kün olmaz, bir çok besin maddesini içer­mez ya da yeterli miktarda içermez, mik­rop bulaşma riski yüksektir ve hastanın ih­tiyacına göre uyarlama yapmak güçtür.
    Verilecek besin miktarı ve öğeleri:
    Hasta­nın sıvı, enerji, protein, elektrolit ve mine­ral, vitamin ve eser element gereksinimleri hesaplanmalı ve seçtiğimiz üründen gün­lük verdiğimiz miktarın gereksinimleri kar­şılayıp karşılamadığı hesaplanmalıdır. Has­taların yaş, cinsiyet, şikayet, fiziksel aktivi­te ve sağlık durumuna göre bireysel ihti­yaçlarında farklılık gözlenir.
    Örneğin, yata­ğa bağımlı az hareketli bir hastanın enerji gereksinimi düşük olacaktır. Bu enerji ge­reksinimini karşılayacak besin miktarı gün­lük sıvı gereksinimini karşılamayabilir. Ay­nı şekilde verilen miktar hastanın elektro­lit, kalsiyum, eser element, vitamin gibi di­ğer gereksinimlerini de karşılayamayabilir. Alınması önerilen günlük miktarlara göre bunlar tek tek hesaplanıp açıkları ayrıca vermelidir. Hastaların günlük gereksinimle­rinin hesaplanmasında yaşa ve cinse göre belirlenmiş tablolardan yararlanılır.
    Günlük kalorinin, özel bir nedeni olmadık­ça, %50 kadarı karbohidrat, %35 kadarı yağ ve %15 kadarı proteinden sağlanmalıdır.
    Veriliş şekli:
    Enteral beslenme ürünleri 2 şekilde verilebilir;
    1-Bolus şeklinde: Bir öğünde verilmesi planlanan miktar normal beslenmeye benzer şekilde 10-20 dakika içinde verilir. Basit, genellikle alet gerektir­meyen, evde beslenmeye daha uygun bir yöntemdir. Daha fizyolojiktir ve sindirim sisteminin gelişmesini, trofik faktörlerin sa­lınmasını ve normal bağırsak hareketlerini daha iyi uyarır.
    2- Devamlı infüzyon şeklin­de (uzun sürede damla damla vermek): İn­ce bağırsağa besin verildiği durumlarda bolus beslenme iyi tolere edilemez ve devam­lı infüzyon tercih edilir. Bağırsakların sindi­rim ve emilim işlevlerinin azaldığı kronik ishal, malabsorpsiyon (emilim bozukluğu) ve kısa bağırsak sendromu olan hastalarda da devamlı infüzyon daha iyi tolere edilir.
    Enteral beslenmenin komplikasyonları (istenmeyen olumsuz etkileri):
    Sindirim sistemiyle ilgili olarak ishal, bulantı, kus­ma, karında kramp ve şişkinlik olabilir. Bu sorunlar görüldüğünde mutlaka tüpün yeri ve devamlılığı, mamanın veriliş hızı ve oz-molalitesi (yoğunluğu) kontrol edilmelidir. Devamlı in­füzyon ve pompa ile vermek, ozmolalitesi düşük bir mamayı daha az hacimde vermek alınabilecek önlemler arasındadır. Mama veya beslenme için kullanılan araç ve ge­reçlerin temizliği ve hazırlama aşamaları gözden geçirilmeli, hazırlanan mamalar oda ısısında 4-8 saatten fazla bekletilmeme­lidir.
    Solunum sistemi ile ilgili olarak mide içeri­ğinin akciğerlere kaçması ve buna bağlı zatürre (pnömoni), tüpün yanlış yerleştirilmesi veya tü­pün hava yoluna kaçması ölümcül sonuçlar doğurabilir. Yüksek riskli hastalarda ince bağırsağa yerleştirilmiş tüplerin kullanılma­sı tercih edilmelidir.
    Tüplerin yarattığı mekanik travma veya de­ri/mukozanın mide ve bağırsak salgılarıyla teması sonucu enfeksiyonlara yatkınlık var­dır. Besinlerin hazırlanması veya verilmesi sırasında olabilecek bulaşma da önemlidir. Mekanik komplikasyon olarak beslenme tüpünün yeri değişebilir, tamamen çıkabi­lir veya tıkanabilir. Tüpün tıkanmasını ön­lemek için tüp düzenli aralıklarla (devamlı infüzyon için 8 saatte bir, bolus beslenme­de her beslenme sonrası) suyla yıkanmalı­dır.
    Bunların dışında, damar yoluyla beslenme­ye göre daha nadir olsa da, metabolik komplikasyonlar gelişebilir. Sıvı ve elektro­lit dengesizlikleri, kan şekeri yükselmesi veya düşmesi başlıca oanlarıdır.
    Enteral beslenmeden ağızdan beslenme­ye geçiş:
    Çocuklar için ağızdan beslenme öğrenilen bir işlevdir. Çiğneme, yutma gibi işlevler ancak zamanında uygulama olanağı sağlanmasıyla elde edilebilir. Bu nedenle, enteral beslenen çocuklar kesin kontrendikasyon (yapılmaması gereken durum) olmadıkça çok az da olsa mutlaka ağızdan almaya teşvik edilmelidir. Enteral beslenmeden oral beslenmeye geçişte ağız yolu ile alınan miktarlar yeterli enerji sağla­yacak düzeye ulaştığında enteral beslenme­ye son verilir. Hastalığı nedeniyle ağızdan beslenmesi mümkün olmayan hastalara en­teral beslenmeye devam edilir ve bu hasta­lar/yakınları evde bu işlemi yürütecek şe­kilde eğitilirler.
    Evde enteral beslenme:
    Son yıllarda kulla­nılan malzeme ve yöntemlerdeki gelişme­lerle beraber evde enteral beslenme uygu­lanan hasta sayısında büyük bir artış olmuş­tur. Evde enteral beslenme ucuzluğu yanın­da hastanede kalmaya göre yaşam süresi ve kalitesine de olumlu etki eder. Uzun süreli enteral beslenme alacağı düşünülen her hastada evde enteral beslenme planlanır ve aile/hasta eğitilir.