Etiket:

  • Dondurma ve çocuk; doğrular / yanlışlar

    Dondurma, yaz aylarının vazgeçilmez lezzetlerindendir. Büyük küçük herkesin severek yediği bir besindir. Kültür ve alışkanlıklara bağlı olarak, sadece yazın değil, 4 mevsim de tüketilen bir besindir. Dondurmanın temel maddesi süttür. Bunun içine katılan şeker, salep, diğer meyve özleri vs. ile değişik lezzetlerde dondurmalar üretilir. Temel maddesi olan süt ve süt ürünleri, çocuk ve büyükler için temel besleyici proteinleri içerir. Doğru tüketildiği taktirde, yararlı bir besindir. İçinde protein, karbonhidrat ve yağ, ayrıca yine sütte bulunan a, b vitaminleri açısından da zengindir. Bir diğer zenginliği de yine sütte bulunan zengin kalsiyumdur. Kalsiyumun çocuklarda büyüme ve gelişmede, özellikle de kemik gelişimindeki rolü ve önemi bugün çok iyi bilinmektedir. Kalsiyum sadece çocuklarda değil, her yaşta gerekli bir mineraldir. Büyümesini tamamlamış insanlarda da yaşla birlikte gelen ve osteoporoz denen kemik erimesini önlemede, oluşanın tedavisinde yeri çok önemlidir. Dondurmayı yaparken kullanılan süt ve şeker temel maddelerini, sütün diğer ürünlerinde de görebiliriz. Sütlaç, muhallebi gibi süt tatlılarında aynı maddeler bulunur. Besleyicilik açısından hemen hemen eşit değere sahiptirler. Küçük bir çocuğun günde 2 su bardağı süt içmesi gerektiğini düşünürsek, bir kase dondurma ile bunun yarısına yakın bir kısmı karşılanabilir. Dolayısı ile günlük kalsiyum ihtiyacının da bir kısmı dondurmadan karşılanabilir. Dondurmalar hazırlanırken, değişik lezzetler elde etmek için içine çeşitli aromalar, renk ve koku katkı maddeleri katılmaktadır. Bunlar, sağlık bakanlığının ve ilgili sağlık kuruluşlarının zararsız olarak belirlediği miktar ve türdeki katkılar olduğunda, sağlık açısından zararlı değildir. Bu katkılar, tamamen lezzete yönelik, çocuğun dondurma yemesini etkileyen katkılardır. Beslenmeye ek getirmezler. Ancak bazı dondurmalara, aynı sütlerde ve mamalarda olduğu gibi çeşitli vitamin ve mineral katkıları yapılmaktadır; işte bu tür katkılar, o dondurmanın besleyici özelliğini artırır.

    Dondurma, büyük-küçük genelde herkes tarafından sevilen bir gıdadır. Ancak küçük çocuklarda, özellikle iştahsız çocuklarda aç karına yenilen tatlı bir besin, çocuğun var olan iştahını da kapatmaya neden olur. Bu nedenle dengeli beslenme için mümkünse öncelikle yemesi gereken yemeği yedirilip, dondurma daha sonra tatlı olarak verilmelidir. Ek besinlerin ve direkt şekerli gıdaların verilebildiği 1 yaş civarında dondurma da verilebilir. Beslenme dengesini bozup, içindeki şekerden dolayı aşırı kalori yüklemesine yol açmaması için, çocuklara günde 1 külah veya 1 porsiyondan fazla vermek doğru değildir. Ayrıca hızlı hızlı yenen dondurma, boğazın soğuması, kurulu mikrobik dengenin bozularak fırsatçı bakterilerin ortama egemen olma riski taşır. Bu nedenle çocuk dondurmayı yavaş yavaş yemeli, arada isterse su da verilmelidir. Dondurmanın kendisi boğaz ağrısı veya boğaz enfeksiyonu yapmaz. Ayrıca temiz ve uygun maddelerle hazırlanmış dondurma, çocuklarda hastalık oluşturmaz. Dikkat edilmesi gereken bazı özellikler vardır. Sıcak ortamlarda, tatil yörelerinde zaman zaman yaşanan elektrik kesintileri sırasında buzdolabının ısısı düşer ve dondurma kısmen de olsa erirse, o zaman tüm süt ve süt ürünlerinde olduğu gibi dondurmada da kolayca mikrop ürer. Başta ishal olmak üzere çeşitli hastalıklara yol açabilir. Hazır dondurmaların eriyip geri dondurulmuş olmamasına bu yüzden dikkat etmek gerekir. Şüpheli olanları almamak gerekir. Fabrika üretimi olmayan dondurmaların da mutlaka hijyenik ortamlarda üretilip muhafaza edilip satılıyor olmasına dikkat edilmeli, güven vermeyen açıkta satılan dondurma tüketilmemelidir.

    Dondurmada, besin zehirlenmesi yapan mikroplar da çok çabuk ürer. Aynı kaptaki dondurmanın sadece belli bir bölgesinde mikrop olup, o kısım kime gelirse onun hastalanması söz konusudur. Yani aynı dondurmadan yiyen birden fazla kişinin sadece 1 tanesi zehirlenebilir; bu o dondurmayı aklamaz. Hijyen kuralları çok önemlidir. Hijyeni etkileyen önemli bir sorun da süredir. Dondurma üretilirken, pakete son kullanma tarihi yazılır. Buna çok dikkat edip, süresi geçmiş dondurma yenmemelidir. Pastanelerde ise taze olduğundan emin olunmayan dondurma yenmemelidir. Bekleme süresi uzadıkça, içinde mikrop bulunup hasta yapma riski artar. Bir diğer sorun da dondurmanın ana maddesi olan süt’e alerjisi olan çocuklardır. Alerjinin şiddetine göre bireysel karar verilmesi doğrudur. Prensip olarak süt alerjisi olan çocuklar dondurma da yiyemez. Süt alerjisi olmayıp dondurmaya koyulan boya ve katkı maddelerine karşı da alerji olabilir. Bu durumda da katkısız, sade olan dondurmalar tercih edilmelidir. Ancak her durumda, miktar önemlidir. Beslenme dengesinin şekerli gıdalar lehine dönmesi, şu anda ve ilerde obesite problemini kolaylaştırır. Çünkü dondurma, çocuklar tarafından genellikle çok sevilir. Engel olunmazsa aşırı tüketilebilir. Yine de pek çok aşırı şerbetli, riski daha fazla olan hamur tatlılarındansa dondurma hem daha yararlı hem de riski daha az olan bir besindir. Çocuklara tatlı olarak verilmesi önerilebilir.

  • Her 2 çocuktan 1’i demir eksikliği sorunu yaşıyor

    Vücudun en temel ihtiyaçlarından biri olan ve besinlerle alınan demirin eksikliği pek çok sağlık sorununa yol açabiliyor. Bebeklik ve çocukluk döneminin en sık görülen kan hastalığı olan demir eksikliği anemisi, dünya nüfusunun %70-80’inde çeşitli hastalıkların görülmesinde büyük rol oynuyor. Gelişmekte olan ülkelerde ise okul çağındaki çocukların yaklaşık %50’sinde demir eksikliği anemisi tespit edliyor.

    Demir eksikliği çocukları zihinsel ve fiziksel olarak etkiliyor

    Ülkemizde değişik yaş gruplarında yapılan geniş kapsamlı çalışmalarda, demir eksikliği anemisinin %30-%78 gibi çok yüksek oranlarda olduğu tespit edilmiştir. Demir eksikliği, hemoglobin oluşumunu engellemeyecek miktarda vücut demirinin eksik olmasıdır. Demir eksikliği anemisi ise demir eksikliği sonucu Hb miktarının azalmasıdır. Süt çocukluğu döneminde büyüme ve gelişmenin hızlı olması nedeni ile demir gereksinimi artmaktadır. Besin maddelerinin yeterli demir içermemesi sonucu bu dönem, demir eksikliği ve demir eksikliği anemisinin en sık görüldüğü yaş grubudur. Demir eksikliği, küçük çocuklarda düşük bilişsel test skorları, zayıflamış okul başarısı, kısalmış dikkat aralığı, gerilemiş kas fonksiyonu ve fiziksel aktiviteye neden olabilirken, daha büyük çocuklarda ve yetişkinlerde zayıflamış zihinsel becerilerle ilişkilidir.

    Çocuğunuzda demir eksikliği olduğunu nasıl anlarsınız?

    Anne ve babalar çocuklarındaki fiziksel ve davranışsal durumları iyi gözlemleyerek demir eksikliği olup olmadığını anlayabilirler. Demir eksikliğinin erken evreleri, anemi olmaksızın, belirtilerin görülmediği bir dönem olabilir. Anemiye bağlı olarak özellikle avuç içlerinde olmak üzere deride solukluk, hızlı soluma, kalp çarpıntısı, iştahsızlık, halsizlik, huzursuzluk, dikkat eksikliği, hiperaktivite sendromu, büyüme geriliği, iştahsızlık, öğrenme fonksiyonlarında gerilik, uyku bozuklukları, nefes tutma nöbetleri, tırnak ve saçlarda kolay kırılma, kaşık tırnak, ağız kenarında yaralar, düz ve parlak dil, gibi bir dizi sorun demir eksikliği anemisinin anlaşılmasını kolaylaştırmaktadır. Ancak erken evrede durumun tespiti ve tedavi seçeneğinin belirlenebilmesi açısından doktorun belirlediği tetkiklerin yapılması uygun olacaktır.

    Çocuğunuz toprak yiyorsa…

    Pika, besleyici değeri olmayan yabancı madde yeme alışkanlığıdır. Kil, toprak, kağıt, kahve çekirdeği, tuz, bez, buz, kireç, kum, sabun, saç gibi maddeler en sık yenilen maddelerdir. Pika varlığında, çocuk demir eksikliği anemisi ve çinko eksikliği açısından mutlaka tetkik edilmelidir. Başlangıçta demir ve çinko eksikliği olmayabilir ancak pika devam ettikçe gelişme olasılığı fazladır. Bunların eksikliği uygun şekilde tedavi edilmelidir.

    Demir eksikliğinin nedeni araştırılmalı

    Başlangıç olarak demir eksikliği anemisinin nedeni araştırılır. Özellikle süt çocukluğu ve adolesan dönemde bu duruma en sık yol açan neden, artan demir ihtiyacının beslenme ile karşılanmamasıdır. Çocukluk ve adolesan dönemde altta yatan kanama, parazitoz veya çölyak hastalığı gibi bağırsaktan demirin emiliminin bozulduğu hastalıklar araştırılmalıdır.

    Tedavide öncelikle, demir eksikliğinin nedeni ortadan kaldırılır ve demir tedavisi hekimin belirleyeceği dozlarda başlanır. İlaçların emiliminin en yüksek düzeyde olması için aç karına alınması (yemeklerden 2 saat sonra) daha uygundur. Ağızdan alınan demir ilaçları ile bulantı, kusma, hazım sorunları, kabızlık, ishal, gaz, dışkının siyah renkli olması, dişlerin siyaha boyanması gibi yan etkiler olabilir. Dişlerin siyaha boyanmasını en aza indirmek için, damla veya şurup formunun dilin arkasına doğru, dişlerle temas etmeyecek şekilde verilmesi; ilacın meyve suyu veya su ile seyreltilerek verilmesi; ilacın bir pipet ile verilmesi önerilir.

    Çocuğunuzun beslenmesini demiri tamamlamaya yönelik planlayın

    Ülkemizde bebeklere 4-6 aylık olduğu dönemde başlanan koruyucu demir tedavisinin, hekimin uygun gördüğü süre boyunca, düzenli kullanılması önemlidir. Çocuklarda demir eksikliği olması zihinsel gelişimde önemli sorunlar oluşturabilen kanda yüksek kurşun düzeylerinin olmasını da tetiklediği için koruyucu demir tedavisinin kullanılması bu açıdan da çok önemlidir. Çocuklara demirden zengin yiyecekler uygun miktarda ve sıklıkta sunulmalıdır. Demirden zengin gıdalar dana ve koyun eti gibi kırmızı et çeşitleri, karaciğer, yumurta sarısı, mercimek-nohut gibi bakliyat ve üzüm pekmezidir. Çocuklarda bu gıdaların uygun porsiyonlar halinde her birinin haftada en az üç-dört kez tüketilmesi demirden yeterli beslenmeyi sağlar. Ispanak gibi yeşil yapraklı sebzelerde fazla demir yoktur ve bitkisel yapısı nedeniyle içeriğindeki demirin emilimi de azdır. Ama sunum amacı ne olursa olsun hiçbir gıda çocuklara zorla verilmemelidir.

  • Astım hastaları ramazanda dikkat!

    Astım hastaları ramazanda dikkat!

    VÜCUT SUSUZ KALDIĞINDA ALERJİK REAKSİYONLAR ARTIYOR

    Güneşin yakıcı ve sıcak etkisi Ramazan ayına denk geliyor. Yaz mevsiminin ortasına denk gelen bu günlerde oruç tutmak isteyenler için sıcaklarda en çok susuz kalmak sorun oluyor.

    Yüzyılın hastalığı olan alerjinin beslenme ile yakından ilişkisi vardır ve susuz kalan vücudun alerjik reaksiyonları arttırdığına dikkat edilmelidir.

    Susuz kalmak çok önemli bir sorundur ve tüm vücut günün ilerleyen saatlerinde giderek kurumaya başlar. Susuzluğa bağlı olarak, vücutta dolaşan kan koyulaşır ve akışkanlığını kaybeder, bazı dokuların kanlanamaması ileri yaş hastalarında, beyin ve sinir sağlığı açısından ciddi sorunlar oluşturur. Özellikle solunum sistemindeki salgıların kuruması ve koyulaşması, vücuttan atılmasını zorlaştırır, bu durumun oluşturduğu öksürük kişileri zorlar. Kronik bir solunum yolu problemi olan hastaların uzun süre susuz kalması hastalık alevlenmesine neden olabiliyor. Astım ve sinüzit susuzluktan en çok etkilenen iki hastalıktır. Astımda akciğerlerdeki salgılar kurur ve atılması zorlaşır, bunun sonucunda da bronş daralması yaşanır. Sinüzitte ise aynı durum burun salgıları için geçerli olur ve geniz akıntısının atılması zorlaşır.

    Aç Kalmak Nasıl Etkiliyor?

    Susuzluğun yanı sıra uzun süre aç kalmak da vücut açısından zararları olabilir, uzun saatler aç kalmak kan şekerinin düşmesine neden olur. Düşen kan şekeri iftarda aşırı ve hızlı yemek yenmesi ile yükseltilmeye çalışılırsa tokluk hissinin oluşması da zaman alacak ve kişi bir seferde normalden çok daha fazla gıda tüketebilecektir. İftarda tercihler şekerli ve yağlı gıdalar yönünde olduğu takdirde, sağlıklı insanlarda bile reflü oluşabilmektedir. Reflü astım hastalarının yüzde 80’inde var olan bir durumdur, dolayısıyla bir seferde çok yemek yenirse reflünün tetiklenmesi ile astım alevlenmesi gelişebilmektedir. Özellikle yatmaya yakın zamanlarda yemek yendiğinde, mideden yukarı taşan asitli mide içeriği direkt akciğerlere kaçar ve öksürük, hırıltı, nefes darlığı oluşturur.

    Üçüncü bir sorun da astım ilaçlarının süresiyle ilgilidir. En fazla 12 saat etkisi olan ilaçlar, sabah sahurda en geç saatte alınsa bile iftara kadar etkisi geçer, bu duruma reflünün eklenmesi sonucu hastalık alevlenmesi kaçınılmaz olur.

    Astımın En Büyük Düşmanı

    Sigara, astım hastalığının en büyük düşmanıdır. Sigara bağımlılarının tüm gün sigara içmeyip iftardan sonra bu açığı kapatmaya çalışmaları, astım hastaları için mutlak atak oluşturmaktadır. Ayrıca sigaranın hem bronş üzerinde daralmayı tetikleyici etkisi, hem de reflüyü tetiklemesi söz konusudur. Sigara bırakılamayacaksa bu şekilde oruç tutulması sağlık için normalden çok daha büyük zarar demektir.

    ASTIM HASTALARI İÇİN RAMAZAN ÖNERİLERİ

    Oruç saatleri dışında bol su tüketilmesi

    Suyun çay, kahve, kolalı veya şekerli meyve suları şeklinde değil, su olarak tüketilmesi

    Oruç açılırken birden çok ve hızlı yeme değil; az ve sık aralıklarla yavaş yemek yenmesi

    Mide asitini artıran kafein içeren çay, kahve ve kolalı içeceklerden uzak durulması

    Mide boşalmasını geciktiren yağlı kızartma gıdalar ve ağır şerbetli tatlılar tüketilmemesi

    Reflüyü tetikleyen çiğ sarımsak, çiğ soğan ve aşırı domates tüketiminden kaçınılması

    Yatmadan önce en az iki saat yemek yenmemesine özen gösterilmesi

    Sahurda yemek yiyip hemen yatılmaması

    Sabah akşam ilaç kullanımı gereken bir astım hastalığı varsa oruç tutulmaması

    Sigara bırakılamıyorsa oruç tutulmaması veya iftar sonrası kontrollü tüketim sağlanması

  • GERÇEKTEN AÇ MISINIZ?

    GERÇEKTEN AÇ MISINIZ?

    Psikoloji insan davranışlarını, zihinsel süreçleri ve bunların altında yatan

    nedenleri kapsar. İnsanların olayları anlamlandırma ve yorumlama biçimlerini, şimdi ve

    daha sonrasında olaylara verdikleri tepkileri, insan ilişkilerini, yaşam biçimlerini ve

    tarzlarını etkiler.

    Her sabah aynada gördüğümüz insanın bu sabah bize biraz sevimsiz ya da pırıl

    pırıl bir gülümsemeyle bakmasını, kahvemizin tadının daha iyi ya da kötü olmasını,

    komşumuzla kapıda karşılaştığımızda kocaman bir gülümsemeyle günaydın dememizi

    ya da bakışlarında farklı anlamlar arayıp itici bulmamızı belirleyen şey nedir? Ruh

    halimiz günlük hayatımızdan profesyonel yaşamımıza, ilişkilerimizden tavırlarımıza

    kadar her şeyle yakından ilgilidir. “İş arkadaşıma neden surat astım aslında yetiştirmem

    gereken proje yüzünden gerginim.” şeklinde kendimizi sorgularken ruh halimizin

    davranışlarımıza yansıdığı anları bazen yakalayabiliyoruz. Bazense bu süreçler

    davranışlarımızda o kadar otomatikleşiyor ki dikkatimizi yöneltmeden fark edilmesi

    imkansız bir hal alıyor. Bu süreçlerin en sık gözlendiği alanların başında beslenme

    geliyor.

    Hiçbirimiz yaşamımızın günlük akışında yemek yemeden önce kendimizi

    sorgulamayız. Yemek yemek hayati ve haz veren bir eylemdir. Bu nedenle

    birçoğumuzun mottosu “Canımız istediğinde o yemek yenmeli”dir. Bunu ilke edinir son

    raddeye gelene kadar asla sorgulamayız. Burada ifade ettiğim son radde kimilerimiz

    için yaz aylarında bikiniden taşacak bir göbek kimilerimiz içinse nefes almamızı

    zorlaştıracak kadar yağlanmış bir vücut olabilir. Tepe noktamız ne olursa olsun tam bu

    anda yeme davranışlarımızı sorgulamaya başlamamız gerekir. Masaya otururken

    gerçekten fizyolojik bir açlıkla mı oturuyoruz yoksa kendimizi daha iyi hissetmek,

    rahatlamak için mi yiyoruz?

    Ruh hallerimiz yeme davranışımızda, aldığımız kilolarda oldukça etkilidir.

    Farkında olmadan üzüldüğümüzde, kızdığımızda, stresliyken ya da kendimizi mutlu

    hissetmek istediğimizde yeme davranışına yönelebiliyoruz. Bu süreç o kadar

    otomatikleşmiş ki fizyolojik açlığımızla duygusal açlığımızı ayıramıyoruz. Sonuç mu?

    Aslında tok olan vücudunuza ihtiyacımız olamayan besinleri doyurulması gereken

    duygularımız için yük olarak kabul ediyoruz. Bu süreçte bizi kaçınılmaz sona

    götürüyor. Artan kilolarımıza çare olarak diyet yapmaya başladığımızda da duygusal

    yememiz ruh hali değişimlerimizde “Beni ye, yemelisin, yemezsen mutlu olamazsın.”

    şeklinde koşuşturan abur cubur figürleriyle bizi zorlamaya başlıyor. Karşı konulması

    zor bir mekanizmayla çalışan bu sistem motivasyon problemlerine sebep oluyor,

    başarısızlık hissini tetikliyor, diyet sürecimizi ve benlik algımızı olumsuz etkiliyor.

    Psikolojimizin tüm hayatımızı dolayısıyla beslenme alışkanlıklarımızı da

    derinden etkilediğinin bilincine varabilirsek duygu dalgalanmalarımızda karşımıza

    çıkacak açlık ataklarımızın önüne daha kolay geçebiliriz. Biz duygularımızla,

    davranışlarımızla, bedenimizle bir bütünüz. Bu bütünden biri zarar gördüğünde diğer

    parçalarımız da otomatik olarak süreçten etkileneceğini bilmeliyiz. Unutmayın,

    bedeninizi doyururken ruhunuzu aç bırakmayın.

    Sevgiyle,

    Psikolog Melisa Yener

  • İd Ego – Süper Ego

    İd Ego – Süper Ego

    20. yüzyılın ortalarında, özellikle Birinci Dünya Savaşı döneminde insanların vicdan

    duygusunu sorgulayan Freud, davranışlarımızı gelişim teorisi ekseninde inceleyerek, bilinci 3

    ruhsal kategoriye ayırmaktadır.

    – İd

    – Ego

    – Superego

    Freud’a göre toplum içerisinde durum ve davranışlarımız bu 3 ruhsal duruma göre şekillenir.

    Karar verme ve yargılama yeteneklerimizin bu 3 ruhsal aşamanın gelişimine bağlı olarak

    oluştuğunu savunan Freud, bu 3 soyut kavramın güdülerimizle ve toplumdan edindiğimiz,

    sonradan öğrendiğimiz bilgilerle şekillendiğini söylemektedir.

    İd, en yalın tabirle ilkel benliktir. İhtiyaçlara göre şekillenen, durdulamayan yanımızdır.

    İçgüdülerimizi kapsamaktadır. Mantıkla ve gerçeklikle çakışmaktadır, tamamen kuralsızlık

    hakimdir. Sadece haz ilkesine dayalıdır. Cinsellik, açlık, saldırganlık ide örnektir. Freud idi

    içimizdeki şımarık çocuk olarak tanımlamaktadır. İd, istediklerinin mantıklı olup olmadığını

    sorgulamadan, uygulanabilirliğini düşünmeden sadece ister.

    İd her zaman zevke yönelir. İdin duyduğu ihtiyaçlar karşılanamazsa ya da ertelenirse strese

    gireriz, karşılandığı zaman tatmin oluruz. Yapmaktan kaçındığınız işleri gözden geçirdiğiniz

    zaman bunların hepsinin aslında size zevk vermeyen işler olduğunu farkedebilirsiniz. Buna

    karşın, çok istediğimiz bir şeyi yapmak için ise müthiş bir heves ve istekle hareket eder

    oluruz. Bu davranışlarımız tamamen ide uygun davranışlardır.

    Ego, bilincin orta aşaması olarak tanımlanabilir. İdin istekleri ile çevre arasında bir denge

    kurmaya çalışır. İd haz ilkesi ile çalışırken, ego gerçeklik ilkesi ile çalışır. Superego ve İd

    arasındaki köprüyü kurup mantıklı bir çözüm bulmaya çalışır.

    Ego bunu yaparken zaman zaman “Bastırma”, “Mantığa Bürüme”, “Yansıtma”, “Yüceltme”

    gibi bazı savunma mekanizmaları uygular. (Bu savunma mekanizmalarına da gelecek ay

    değineceğiz.)

    Süperego, bu sistemdeki son parçadır. Ahlak ve toplum normlarına göre şekillenir. Çocukluk

    döneminde aile tarafından verilen kuralların içsel temsilcisidir. En idealini ve en mükemmelini

    uygulamaya çalışır. Toplumun ahlak değerleri ile değerlendirerek davranışın uygunluğunu

    belirler.

    İstekleri bastırmak konusunda çok katıdır. Gerektiğinde açlıktan ölmenin bile topluma ayıp

    olmasından daha doğru olduğunu savunur. Egoyu gerçek amaçlardan ziyade toplumsal

    değerlere göre, ahlaki değerlere göre şekillendirmeyi hedefler.

    Bir örnekle bu sistemi açıklamak gerekirse, topluca gittiğiniz bir yemekte yemek servisine

    daha 1 saat vardır ve çok acıkmışsınızdır. İd size “bana yemek ver!” der en kaba haliyle.

    Süperego ise “burada yalnız değilsin, arkadaşlarınla birlikte geldin, herkesle birlikte yemek

    yemen lazım, yoksa çok ayıp olur.” der. Ego ise iki tarafı da dinledikten sonra mantıklı bir

    çözüm bulmaya çalışır. “Çok açsın, 1 saat daha beklersen eğer bu senin için hiç iyi

    olmayacak, çaktırmadan dışarı çık, açlığı bastıracak ufak bir şey ye ve kimseye belli

    etmeden geri gel” der.

    Süperegonun çok gelişmiş olduğu ve egoyu bastırdığı bireyler, öğrendiği kurallara, ahlak

    kavramına ve normlara çok bağlı hareket edeceğinden, herşeyi “ayıp olur” şeklinde

    değerlendirir ve daha içe kapanık bir karakter oluşturur. İsteklerini dile getirmekten çekinir,

    inisiyatif alamaz, ikili ilişkilerinde “karşı tarafa rahatsızlık vermemek adına” kendini geriye

    çeker, güçlü ilişkiler kuramaz.

    Yaptığı çoğu şeyi değerlendirirken kendisine kızar, kaygı ve stres yaşar. Sürekli bir suçluluk

    duygusu içerisindedir.

    Örnek olarak karşı cinse karşı duyduğu ilgiyi göstermek isterken, bir yandan da onu rahatsız

    ederim, ayıp olur düşüncesiyle kendisini uzaklaştırır ve bir ilişkiye başlayamaz. Ya da daha

    basit bir örnekle oturduğu bir kafede garsona seslenme konusunda endişeleri vardır, eğer

    garsona seslenirse yan masadaki kişilerin rahatsız olacağını düşünerek siparişini garson

    masasına gelene kadar erteler, bastırır ve aç bekler.

    Süperegonun gelişmediği ya da az geliştiği durumlarda ise kişi çok bencilce hareket eder,

    çevresindekilerin duygu ve düşüncelerine saygı duymaz, ilkel benliğinin ihtiyaçlarını daha ön

    plana çıkartır. Eğer canı yemek yemek istiyorsa yemek yer, çevreye aldırış etmez. Yanında

    aç birisinin olması umrunda değildir. Ya da canı o sırada yüksek sesle müzik dinlemek

    istiyorsa çevresindekilerin bundan rahatsız olacağını umursamaz, dilediği gibi müziğini dinler.

    Sağlıklı bir gelişim için bu dengenin korunması gerekmektedir. Süperego gelişiminin temelleri

    ailede atıldığı için ailelerin hangi kuralların ne katılıkta olması gerektiğini çocuklarına doğru

    bir biçimde aktarmaları çocukların gelecek yaşantılarındaki karakterini şekillendireceği için

    büyük önem taşımaktadır.

  • Diyetler Neden İşe Yaramıyor?

    Diyetler Neden İşe Yaramıyor?

    Mutlu Eden Bir Diyet Biliyor Musunuz?
     

    Aşırı kilo ve obezitenin oluşmasında modern yaşamın gerekleriyle birlikte genetik yatkınlık, metabolik sebepler, ilaç kullanımı gibi sosyal ya da psikolojik birçok sebepler sıralanabilir. Tüm bunların yanı sıra “diyet yapmak veya diyete dayalı bir anlayış neden işe yaramıyor” bunun irdelenmesi gerekir.

    Diyet yapmak çoğu kişiyi hissettirdiği mahrumiyet duygusundan dolayı mutsuz eder. Diyet yapmaktan vazgeçip durumlarını kabul edenler de mutsuzluklarıyla mutlu olmayı öğrenmişlerdir.

    Yemekten Vazgeçme İradesi Göstermek Neden Bu Kadar Zor?

    Kısıtlamaya dayalı bir yemek anlayışı bir süre sonra kendinizi hapishanede hissetmenize neden olur. Bu fasit daireden çıkamayan kişi bedensel hazda takılı kalır. Karbonhidrat kısıtlaması ve şekeri kesmek bir süre sonra kişiyi yüksek ölçüde rahatsız etmeye başlayabilir. Bu gıda türlerinin her ikisi de ölçülü olarak alınmalı, ancak rafine edilmiş gıdaların bağımlılık yapıcı etkisi göz ardı edilmeden.

    Bedensel İhtiyaçlarla Duygusal İhtiyaçlar Birbirine Karıştırılıyor

    Tüm hızlı, kontrolsüz ve aşırı yeme eylemlerinin fiziksel sebeplerden çok bilinçaltında yatan sebepleri var: Öfke, aşrı kıskançlık, ruhsal ve bedensel tatminsizlik, öz değer ve özgüven eksikliği, suçluluk duygusu, kızgınlık, aşırı kıskançlık, ilişkisel ve cinsel problemler, kişinin çözmeye gücü yetmediği ya da gücü olmadığı için bastırdığı durumlar, yalnızlık duygusu gibi bilinçaltı düzeydeki olumsuz duygular, kilo almanın sebepleri arasında önemli yer tutuyor.

    Dengeli Beslenmek Ne Demek?

    Ortalama bir insan için ideal olan sağlıklı beslenme düzeninde toplam besinlerin yüzde 50’si karbonhidratlardan, yüzde 15’i proteinlerden, 20- 30’u da yağdan gelmelidir. Diyetisyenlerin kilo verme veya form koruma amacıyla ürettikleri formüllerin temelinde bu 3 kaynağın dengelenmesi yatar.
     

    Mideyi Değil Beyni Kontrol Etmek

    Birçok insanın farkına varamadığı şey açlık hissi ve enerji kullanımın beyin tarafından kontrol edildiğidir. Beyniniz siz bunları fark etmeden, düşünmeden bir yazılım gibi görevini yerine getirir. Bu açıdan bakılırsa iştah, motivasyon, duyguları yönetmek gibi dürtüsel davranışlarda değişiklik yapabilmekte ve dolayısıyla sağlıklı kilo kaybetme sürecinde iradenin çok az etkisi vardır.

    Vücudun Referans Değeri Değişmeden Asla Kalıcı Kilo Veremezsiniz

    Kaç kilo olması gerektiği konusunda vücudun kendine ait bir algısı vardır. Buna referans değeri denir. Vücut bu referans değer üzerinden 5-7 kilo arasında iniş çıkışları normal kabul eder. Bu aralığın dışına çıkmayı ise bir tehdit olarak algılar ve daha fazla kilo kaybı yaşadığında bütün sistemleri buna engel olmak için çalışır. “İşte su bile içsem yarıyor”, “kilo verme çabalarıma vücudum direniyor” gibi şikayetleri olanların esas gerçeği budur. Sistem tıpkı bir termostatın yaptığı gibi onlarca kimyasal aktiviteyi, sinyali, açlığı ve metabolizmayı aynı anda düzenleyen kompleks bir prensiple çalışır. Örneğin kışın termostat ayarı 24 dereceye ayarlıysa ve oda size sıcak geliyorsa, pencereyi açsanız bile kombi sisteminiz oda sıcaklığını 24 derecede tutacak şekilde çalışır ve pencereyi açmak o anda yarattığı serinlik dışında bir işe yaramaz. Vücudunuzun referans sistemi yıllar içinde oluşmuş ve pekişmiştir. Referans değeriniz 73-78 kilo, ideal kilonuz 58 kiloysa kişisel çabalarınızla diyet yaparak 58 kiloya gelmiş olsanız bile termostatınız devreye girip kısa süre içinde sizi referans aralığına geri çekecektir (73-78 kg). Yani kişisel çabalarınız referans ayarlarınız değişmediği sürece verdiğiniz kiloları tehlike olarak algılayacak kalıcı kilo kaybı imkansız hale gelecektir.

    İşte beyniniz de aynen bu şekilde çalışır. Şimdi zayıflama hapları, atlanan öğünler ve kardiyo egzersizlerinin neden kalıcı bir etki yapmadığını daha iyi anlayabilirsiniz. Eğer referans aralığınızın dışına çıktıysanız vücut hızlı kilo verme durumunu bir tehdit olarak algılar, kilo verdikçe aç hissetmeye başlamanız ve gittikçe halsizleşmeniz bundan kaynaklanır. Kısaca vücudunuz istemediğiniz kiloları normal değerler olarak algılamış; siz ise çaba göstererek bu değerleri değiştirmeye çalışıyorsunuz. Bu çabayla bir süre sonra vücudun kilo verme direnci kırılıyor.

    Kolombiya Üniversitesi’nden Dr. Rudy Leibel vücut ağırlığının yüzde 10’unu kaybeden kişilerin uzun süredir aynı kiloda olanlara kıyasla 250-400 kalori daha az yaktığını tespit etmiştir. Bu nedenle kalıcı kilo vermek için metabolizmanın yeni duruma adapte edilip bir anlamda termostat ayarlarının revize edilerek bilinçaltının metabolizma hızı konusunda uyarılması gerekir.

    Bedeniniz Mi, Duygularınız Mı Aç?

    Biz psikologlar yeme alışkanlıkları konusunda insanları iki gruba ayırıyoruz; bedensel açlık çekenler ve duygusal açlık çekip bunu yemek yemeyi kısıtlayarak yani irade yoluyla kontrol etmeye çalışanlar. Birinci gruba içgüdüsel yiyenler, ikincisine ise kontrollü yiyenler yani diyet yapma yoluna gidenler diyebiliriz.

    Sezgisel olarak yiyenlerin kişisel özelliklerine baktığımızda kendileriyle daha barışık, duygularını daha kolay ifade edebilen ve ilişki ve iletişimlerinde daha dengeli davranan bireyler olduklarını söyleyebiliriz. Kontrollü yiyenlerin ise sağlıklı beslenme rutinlerini etkilendikleri bir görüntü ya da duygunun uyarımı ile bozarak ayaklarını frenden çekip gaza basmaları ve kaza yapma riskleri fazladır. Bir dilim baklava birden bir veya iki porsiyon tatlıya dönüşür. Suçluluk, güvensizlik, mutsuzluk da işin içine girdiğinde aşırı yeme arzusu kontrolü tekrar ele alır ve kilo verme konusunda içinden çıkılmaz bir kısır döngü meydana gelir.

    Diyete Ne Kadar Erken Yaşta Başlanılırsa Kilo Almaya Yatkınlık O Kadar Fazla Olur

    Bilimsel araştırmalara göre ergenlik çağında diyet yapan bayanlar; ideal kilolarını belli bir süreç içinde korumuş olsalar dahi kontrolle öğrenilen diyet yapma alışkanlığı nedeniyle beş yıl içinde kontrolsüz yeme alışkanlıkları geliştirmeye ve fazla kilo sorunu yaşamaya üç kat daha yatkın olmaktadır. Tüm bu çalışmalar göstermektedir ki; kilo alımını tetikleyen faktörler aynı zamanda yeme bozuklukları ve bunlarla bağlantılı kimi başka rahatsızlıkların gelişimine de zemin hazırlamaktadır.

    Diyet yapan her kişi kaybedilen kilolar sonrası ulaşılan vücut ağırlığını korumak için “kısıtlanmış bilinç” ile yani alışkanlıklarını kontrol etme güdüsüyle yaşar. Kişinin zihnen zayıf oldu bir anda bu dürtü mekanizması zarar görür ve kilo alma süreci yeniden başlar. Diyet yaptıktan beş yıl sonra birçok kişi vermiş olduğu kiloları geri alır. Hatta bu kişilerin yüzde 40’ı kaybettiğinden daha fazla kilo alabilmektedir. Bu verilerden hareketle diyet yapmanın uzun vadede kilo alma olasılığını arttırdığını söyleyebiliriz.

    Mutsuzsanız Daha Çok Acıkır ve Doyuma Daha Uzun Sürede Ulaşırsınız

    İçgüdüleri baskılanmış ve doğalarından kopartılmış canlılar mutsuz olurlar. Doğada kendi halinde yaşayan hiçbir canlı obez değildir, ancak evcilleştirilen hayvanlar mutsuzluk ve kıstırılmışlık duygusu sonucu obez olabilirler. Mutsuzluk; duygu durum bozukluğu ve yeme bozukluklarını beraberinde getirir. Acıkmadığı halde yemek yiyen ve tatmin duygusunu oral yolla doyuma ulaştıran bir kişi bedeninin verdiği sinyalleri duyamaz hale gelir. Sinyal sistemi ve daha sonra termostat bozulur. Sadece ve sadece dikkatinizi yediklerinize ve hissettiklerinize verip yeme kontrolünüzü içgüdülerinizle işbirliği yaptırabilir ve ne zaman durmanız gerektiğini yeniden öğrenmeye başlayabilirsiniz. Bu öğrenilen şey, aslında bilinçaltınızın bildiği ancak zamanla baskılanarak unuttuğu bir davranıştır.

    Psikologlarla İşbirliği Yapan Diyetisyenler Çözüm Üretme Daha Başarılı Olur

    Diyetisyenler kişilerin psikolojik durumlarının etkisi ve süregelen alışkanlıklarla oluşturdukları yeme bozukluklarıyla ilgilenmeyi genelde atlar, ne yapması ve yapmaması gerektiğini doğrudan söyleyip kişileri iradeleriyle başbaşa bırakırlar. Doktorlar kişiye ancak kilo vermesi gerektiğini söylüyor, kilo vermediği takdirde sağlık parametrelerindeki iniş çıkışların ilaçlarla kontrol edilemeyeceğine dikkat çekiyorlar.

    Haydi şu gerçekle yüzleşelim: Diyetler işe yaramıyor. Sağlıklı beslenme algısı da bilinçli bir çabayla oluşmuyor. Peki, neden sürekli aynı şeyi yaparken farklı sonuçlar elde etmeyi bekliyoruz? Bir araba çamura saplandıysa daha fazla gaza basarak çıkmaya çalışmak motoru da riske atmaz mı?

    Diyet yapmak en iyi ihtimal ve sonuçlar düşünüldüğünde bile zaman ve enerji kaybıdır. Motivasyona dayalı diyet er ya da geç motivasyon yetersizliğinden dolayı bozulacaktır. O halde neden diyete sadık kalmak için harcadığımız enerjiyi diyet dışı çözümlere ayırmıyor ve istemediğimiz sonuçların bize kendimizi güvensiz, suçlu, ve ümitsiz hissettirmelerine izin veriyoruz?

    Kendisiyle Barışık Olan Diyete İhtiyaç Duymaz

    Diyet yapanlara aç hissettiklerinde yiyebileceklerini söyleseydik ne olurdu? İştahlarından korkmak yerine iştahı yönetebilmeyi öğretseydik ve öğrendiklerini kısıtlama bilinciyle değil içgüdüleriyle ilişkilendirerek sistemin doğal akışından yararlanabilselerdi nasıl olurdu?

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Küresel ısınma ve etkileri

    KÜRESEL ISINMA VE ETKİLERİ

    İngiltere hükümeti tarafından yaptırılan bir araştırmaya göre küresel ısınma göçmen kuşlarda dahil bir çok hayvan türünün tükenmesine yol açabilir denilmektedir. Raporda küresel ısınmanın şimdiden bazı kuşların ve diğer bazı hayvanların göç yollarında değişikliğe yol açtığı kaydedilmektedir. Uzmanlar şimdiye kadar kuşlar, balıklar ve deniz kaplumbağalarının göç yollarında küresel ısınma nedeniyle oluşan bir çok değişikliği saptamış durumdadırlar. Halkalı yağmur kuşu gibi bazı balıkçıl kuş türleri artık kış mevsimlerini İngilterenin batı sahili yerine doğu sahillerinde geçirmeye başlamışlardır. Eskiden yazları İngilterede geçirip kışları güneye göç eden bazı kuş türleri şimdi büyün yılı İngilterede geçirmeye başlamışlardır.

    Kutup ayıları ve fokların doğal çevreleri kuzey kutbundaki buzulların erimesiyle giderek yok olmaktadır.

    Deniz sıcaklığındaki küçük değişiklikler bile örneğin bir çok deniz canlısının besinlerini oluşturan plankton miktarında önemli değişiklikler yaratarak bir çok hayvanın kaderinde önemli rol oynamaktadır.

    Deniz seviyesindeki yükselme, deniz kaplumabağalarının yumurtalarını bıraktıkları kumsalları yok etmeye başlamıştır. Foklar ile balıkçıl kuşları da kumsal doğasının yok olmasından fevkalede etkilenmeye başlamışlardır.

    Bazı bölgelerde artan kuraklık su kuşlarının göç yolundaki konaklama yerlerinin yok olmasına yol açmıştır. Sahra çölünün genişlemesi, uzun bir göç yolu olan kırlangıç gibi göçmen kuş türlerinin yolda su içme işlemini (su ikmali yapmasını) güçleştirmektedir.
    Birkaç yıl öncesine kadar küresel ısınmadan ve iklim değişikliğinden bahseden bilim insanları ya kafası bilimkurguya yatkın küçük insanlar, gereksiz, kötümser yada ’’ aman bunlar et, tavuk da yemiyor ’’ denen marjinal yaratıklar olarak görülürdü.
    Özellikle ; geç gelen kış mevsimi ve kar yağışı, dengesi şaşırmış yağmurlar, erken tomurcuklanıp meyve ümidi vermeyen ağaçlar, kış uykusuna yatmayan ayılar, eriyen buz kütleleri, boğulan kutup ayıları ve foklar, haritadan yok olan ada haberlerini zaman içinde gazetelerde görürseniz artık şaşırmayın.

    Kaçkarlarda ve Hakkari’ de buzulların % 9 u eriyor. Konya ovasında kuraklık başlıyor. Tuz gölü kurumaya başlıyor. Bütün bunlar küresel ısınmanın bir sonucu. Derhal önlem alınmalıdır.

    Tropik hastalıklar geliyor, özellikle sıtma, batı nil ateşi, şarkçıbanı gibi tropikal hastalıkların artışından söz edilebilir. Bunlar tropik bölgelerde sivrisinek gibi vektörler dediğimiz küçük hayvanlarla bulaşan hastalıklardır. İklim değişikliğiyle tropikal bölge daha şimdiden ılıman bölgeye doğru 200 km kadar genişlemiş durumdadır ve malesef önlemler alınmazsa daha da genişlemeye devam edecektir.
    İkinci büyük etki kuraklık ve içme suyunun yetersiz hale geliş olacaktır. Bu da suyla bulaşan tifo, kolera, dizanteri gibi hastalıkların yaygınlaşması riskini doğuracaktır. İshalli hastalıkların artışı, bebek ve çocuk ölümlerini yükseltme tehlikesi taşımaktadır.
    Son yapılan araştırmalardan biri İngilterenin ürettiği CO2 gazının % 4 e yakın bir kısmından yiyecek ve içecek endüstrisini sorumlu tutmaktadır. Bu nedenle önümüzdeki yıllarda daha az CO2 üretimine neden olacak teknolojik gelişmeler beklenmektedir. Daha düşük seviyede CO2 gazı üretmek için yeni jenerasyon buzdolapları, pişirme araç gereçleri ve teknikleri gibi teknolojik gelişmelerin olması gerekmektedir.
    Diğer yandan değişen iklim koşulları tarım teknolojilerinde yeniliklere gebedir. İnsanlık açısından şüpheyle yaklaşılan genetik değişime uğramış (GDO – genetiği değiştirilmiş organizmalar) tarım ürünleri (tahıl, bitki tohumları vb.) kendi başına bir endüstri haline gelmiş durumdadır ve daha da çok yaygınlaşacaktır. GDO lu tohumları kullanan çiftçilere Biyotek çiftçi denilmektedir. Biyotek çiftçilerin sayısı dünyada şu anda 8.5 milyon dolayındadır fakat önümüzdeki birkaç yıl içerisinde bu sayının 20 milyona çıkacağı tahmin edilmektedir.

    Şarap endüstrisi paniklemiş durumdadır. Zira iyi kalite şarap üretimi için gereken tutarlı hava koşulları, ısı ve nem oranları küresel ısınma nedeniyle artık yok tur.
    Yüksek ısılarda şaraplık üzüm bitkisinin fotosentez sıkıntısı çektiği, şekerin parçalandığı ve dolayısıyla üzümü kaliteli şarap üzümü olmaktan çıkardığı bilinmektedir. Sibiryada bile yetişebilen genetiği ile oynanış (GDO) üzümlerden elde edilmiş şarapları yakında piyasada satılırken görürseniz sakın şaşırmayınız.

    Avrupada ve A.B.D. de ’’ Hayvancılık endüstrisinin metan gazı ve CO2 üretimine katkısı ve bunun azaltılması araştırmaları ’’ adı altında konferanslar düzenlenmektedir. İleriki zamanlarda kimbilir yediğimiz et nasıl bir değişecek ?
    Tropik bölgelerden başlayarak üretim mevsimi kısalmaları milyarlarca insanın bırakın yeme – içme adetlerini, hayatta kalma şartlarını etkileyecektir.
    Organik tarım yöntemleriyle üretilmiş yiyecek ham maddeleri yani sebze, meyve ve tahıllar çok revaçtadır.

    Bilim insanları küresel ısınmanın 2100 yılından itibaren dünyanın yarısına yakınında görülmemiş kuraklıklara yol açacağını öngörmektedir.

    Küresel ısınma özellikle gelişmekte olan ülkelerde tarım üretiminde ve içme suyunda ani düşüşe neden olacak buda yüz milyonlarca insan için bulaşıcı hastalık riskini beraberinde getirecektir.

    Yağmurların azalması birçok fakir ülkede hayvancılık için büyük öenem taşıyan otlakların kurumasına yol açacak, otlakların kuruması da hayvanların ölmesine ve hayvancılıkla geçimini sağlayan göçer insanların açlıkla karşı karşıya kalmasına neden olacaktır. Kimi yorumlara göre kuraklık afrikada kabileler arasında çatışmaların da önünü açacaktır. Özellikle Etiyopya, Somali ve Tanzanya da 11 milyon insan yeniden açlık riskiyle karşı karşıya kalacaktır.

    Bilim insanları kuraklık tahmini yaparken küresel ısınmanın yağmur rejimine etkisini ve sıcaklığın artışını 2 parametre olarak ele almaktadırlar. Bu sayede küresel ısınmanın farklı etkilerinin birbirlerine bütünleşik etkisi hesaba katılmış olmaktadır. Araştırmaya göre aşırı kuraklığa maruz kalacak alan 2100 yılında şimdiki % 3 oranından % 30 a çıkacaktır.

    Bilim insanları, buz çağından sonra vahşi atların ve mamutların soylarının tükenmesinin nedeninin insanların avlanması değil küresel ısınma olduğunu ileri sürmektedirler.
    Küresel ısınma kuşları aç bırakacaktır. Küresel ısınma doğadaki avcı – hayvan – yem dengesini bozacaktır. Bazı kuş türlerinin yemleri olan tırtılları bulamaması sonucunda soyları yok olma tehlikesiyle karşı karşıya durumdadır.

    Ayılarda küresel ısınmaya uydular.İspanyol bilim insanları, İspanyanın kuzey dağlık bölgelerinde yayılım gösteren boz ayıların kış uykusu düzenlerinin bozulduğunu açıkladılar. Bölgede yaşayan ve sürekli olarak izlenen ayılardan birkaç dişi ayı, yavrularıyla beraber uyanık ve aktif halde görülmüştür.
    Sağlıklı günler dileği ile…

    Uzman Dr.Ali AYYILDIZ
    Veteriner Hekimi – İnsan Anatomisi Uzmanı Dr.