Blog

  • Ercp nedir?

    ERCP (Endoskopik retrograd kolanjiopankreatografi) safra yolları ve pankreas kanalının görüntülenerek bu bölgelerin hastalıklarında tanısal ve tedavi edici işlemlere olanak sağlayan bir yöntemdir. İşlem ucunda kamera ve ışık kaynağı bulunan, kıvrılabilen uzun bir tüp şeklindeki alet ile yapılmaktadır.

    Bazı pankreas ve safra yolu hastalıklarının tedavisinde ERCP yapılması gerekmektedir. İşlem anestezi ile uyutularak yapılır. Anestezi uygulanması hastanın ağrı sancı hissetmesini engelleyerek hasta ve işlem konforunu arttırır.

    ERCP ne için yapılır?

    ​Safrayollları taşlarında, safrayolunun iyi huylu ve kötü huylu sebeplere bağlı darlıklarında, cerrahi sonrası gelişen safra yolu kaçaklarında, koledok kisti ve kist hidatik gibi hastalıklarda, bilier pankreatit, oddi sfinkter disfonksiyonu, pankreas divisum, safra yolu parazitleri gibi durumlarda ERCP tedavi edici işlem olarak uygulanır. ERCP ile safra yollarındaki taşlar kırılarak veya bütün halinde çıkarılır. Safra yolu darlıklarında ve safra kaçaklarında stent uygulaması ERCP ile yapılabilir.

    ERCP için nasıl bir hazırlık gerekir?

    ​ERCP işlemi için midenizin boş olması gerekir. Bunu sağlamak için en az 8 saat bir şey yemiş veya içmemiş olmanız gerekmektedir. Önemli ilaçlarınızı doktorunuzla konuşarak işlem sabahı içebilirsiniz. Önemli bir hastalığınız varsa, anestezik maddelere veya işlemde kullanılan kontrast maddeye allerjiniz varsa doktorunuzla paylaşmalısınız. Aspirin, coumadin veya plavix gibi kan sulandırıcı ilaçları kullanıyorsanız işlemden önce bunu bizimle paylaşmalısınız. İşlemde anestezi uygulanacağı için işlem sonrası araç kullanmamanız gerekmektedir. Değerli eşyalarınızı, gözlüklerinizi, çıkabilen takma dişlerinizi ve lenslerinizi işlem odasına girmeden çıkarmalısınız.

    ERCP işlemi nasıl yapılır?

    ​İşlem öncesi damar yolundan anestezik maddeler verilerek uyutulacaksınız. Anestezinin etkisiyle işlem boyunca uyuyor olacaksinız. İşlem boyunca yüzüstü yatacaksınız ve ağızdan ERCP için endoskopik alet yutturulacak. (İşlem sırasında nefes alma işlemine engel olunmamaktadır, kendi soluk alıp vermeniz devam etmektedir). İşlem 20-60 dakika kadar sürebilir.

    ERCP işlemi sırasında neler yapılabilir?

    ​Safra yollarında taş veya tıkanıklık görülürse yada doktor gerekli görürse safra yollarının bağırsağınıza açıldığı bölge genişletilebilir. Bu işleme sfinkterotomi denmektedir. Ayrıca safra yollarındaki taşlar balon ile veya kırılarak çıkarılmaya çalışılır. Metal veya plastikten yapılmış stentler safra akışının sağlanması için safra yollarına yerleştirilebilir.

    ERCP işlemi sonrası ne yapılır?

    ​ERCP işlemi sonrası anestezik maddenin etkisi geçene kadar gözlem altında tutulacaksınız. İşlem sonrası ancak doktorunuz onayladıktan sonra yemek yiyebilirsiniz.

    ERCP işlemi sonrası ne tür istenmeyen etkiler (komplikasyonlar) gözlenebilir?

    ​ERCP işlemi genellikle güvenli bir işlemdir fakat bazı komplikasyon riskleri mevcuttur.ERCP işlemi genellikle güvenli bir işlemdir fakat bazı komplikasyon riskleri mevcuttur. İşlem sonrası karın ağrısı, ateş, titreme, bulantı, kusma, kanama, gaytanın siyah olması, safra yollarının ve safra kesesinin iltihabı, pankreas organının iltihabı, bağırsak delinmesi gibi istenmeyen etkiler nadir olarak görülebilmektedir.

    ​Endoskopi cihazı ve yöntemleri kullanılarak, birçok hastalığın tedavisi ameliyata gerek kalmadan ERCP ile yapılmaktadır. Günümüz şartlarında uygun analjezi ve sedasyonla, anestezi uygulanarak hasta konforu yükseltilerek yapılabilen bir işlemdir

  • Terk Edilme Şeması Nedir?

    Terk Edilme Şeması Nedir?

    İlişkilerimiz hayatımızda çok önemli bir yeri kapsar ve bu alanda bir sıkıntı yaşadığımızda genel olarak kendimizi pek de iyi hissetmeyiz. Bu yazımızda ilişkilerin bitmesine sebep olan terk edilme şeması üzerinde duracağız. Terk edilme şemasının etkilerini daha çok romantik ilişkilerimizde fark etmekle birlikte, bu şemanın şiddeti arkadaşlık ilişkilerimizi de etkiler.

    Terk Edilme Şeması Olan Bireylerin Düşünce Yapıları

    Terk edilme şeması olan kişiler her ilişkinin bir gün biteceğine dair bir düşünceye sahiptirler. Yaşadığımız ilişkide partnerimiz bizim ona değer verdiğimiz gibi bize değer verse de bu şemaya sahip olan kişiler böyle düşünmezler. Bu nedenle ilişkinin herhangi bir durumda bitebileceğine dair inançları yüksektir. Bir problem yaşandığında partnerlerinin kolaylıkla ilişkiyi bitirebileceğine dair bir inanca sahiptirler. Her ilişkide bir takım problemler yaşansa da terk edilme şeması olan kişiler için problem yaşanması; ilişkinin bir daha eskisi gibi olamayacağına, bozulduğuna, devam etmeyeceğine dair bir sinyal olarak kabul edilir. Aslında bu şemaya sahip kişilerin zihni sürekli olarak ilişkiyi bitirebilecek durumlarla meşguldür. Biteceğini düşündüğünüz bir ilişkide kendiniz gibi davranmak ve duygusal anlamda karşı tarafa yatırım yapmak oldukça zordur. Sevdiğiniz birini kaybetme düşüncesi ise doğal olarak kaygı yaratır. Her insanın kaygı ile baş etmeye yöntemleri ise farklıdır. Bu nedenle her terk edilme korkusu yaşan kişi aynı şekilde davranmaz.

    Terk Edilme Şeması Olan Bireylerin Kaçınma Yöntemleri

    Terk edilme kaygısıyla baş edebilmek için bireyler bazen kaçmayı denerler. İlişkilerden uzak durarak, herhangi bir ilişki yaşamayarak kendilerini korumaya çalışabilirler. Hatta biten bir ilişkinin ardından “Gitmesi iyi oldu, kendimi çok iyi hissediyorum,” diye düşünerek kendilerini rahatlatabilirler. Her iki durum da terk edilme şemasından kaçarak baş ettiklerini gösterir.

    Yine bu şemaya sahip kişiler ilişkileri bitmesin diye aşırı uğraşabilirler. Birlikte zaman geçirmedikleri durumlarda aşırı kaygılı olabilir ve partnerlerini hiç yalnız bırakmak istemeyebilirler. Birlikte oldukları kişiyi sürekli kendileriyle yeterince ilgilenmediği ve sonunda onu terk edeceği üzerine suçlayabilirler. Bu ve buna benzer davranışlar farkında olmadan ilişkide bir güven problemi olduğunu karşı tarafa hissettirir. Bu durum partnerin kendisini ispatlamaktan yorulması, ilişkide güven bağını hissedememesi vb sebeplerle ilişkiyi sonlandırmasına sebep olabilir. Sonuç olarak terk edilme şeması olan kişi farkında olmadan korktuğu şeyi “terk edilme”yi başına getirmiş olur.

    Terk edilme şeması olan kişiler gerçekten terk etme potansiyeli olan insanlarla birlikte olabilirler. Bu şemaya sahip kişilere dengesiz aşk ilişkileri daha çekici gelebilir. Bağlanma sorunu olan kişilerle ya da evli kişilerle birlikte olabilirler.

    Her üç durumda terk edilme düşüncesinde ne kadar haklı olduklarını düşünmelerine ve bu düşünceye daha da bağlanmalarına neden olur. Bu nedenle bu şemaya sahip olan kişiler ilişkilerindeki en ufak bir bozulmayı, sıkıntıyı aşırı yoğun duygusal hisler içinde yaşayarak deneyimlerler. İlişkileri çok çok nadir olarak sakin ve tutarlı ilerler.

    Kısaca özetlersek…

    O halde basit bir ifade ile ilişkinizde terk edilme korkusu yaşıyorsanız, ilişkinizin devamlılığı ile ilgili sürekli bir kaygınız varsa, ya da hep sizi terk etme potansiyeli olan kişilerle birlikte oluyorsanız terk edilme şemanız vardır diyebiliriz.

    Eğer şemanız çok kuvvetliyse, iyi ilişkiler kuramadığınızı düşünüyorsanız; bir psikoterapi sürecine başlayarak bu şemanın hayatınız üzerindeki olumsuz etkilerinden kurtulabilirsiniz.

  • Reflü hastalığı ve yanma

    Reflü mide içeriğinin yukarı, yemek borusuna doğru hareket etmesidir. Reflü hastalığının dünyada sıklığı giderek artmaktadır. Obezite ile yakın ilişkili görülmektedir.

    Yanma ve ağza acı su gelmesi reflü hastalığının ana belirtileridir. Bununla birlikte allerjik özofajit ve akalazya gibi yemek borusunun hareket kusurlarında da yanma şikayeti görülmektedir. Yanma göğüs kafesinin arkasında ağrı veya rahatsızlık hissi şeklinde tariflenir. Yanma hissi ve ağza acı su gelmesi şeklinde şikayetler haftada 2 veya daha fazla mevcutsa reflü hastalığı lehinedir.

    Reflü hastalığı göğüs kafesinin arkasında mideden yukarıya doğru rahatsızlık hissi şeklinde belirebilir. Reflü hastalığında boğazda yanma hissi ve ağızda acı tat olabilir. Semptomlar daha çok yemek sonraları görülür. Reflü hastalarında ayrıca göğüs ağrısı, mide ağrısı, midede yanma, bulantı, yutma güçlüğü, öksürük, boğaz ağrısı, hırıltı ve ses kısıklığı gibi şikayetler olabilmektedir. Asit giderici ilaçlarla kısmen iyilik hali oluşur.

    Yukarıda bahsedilen belirtilerden iki ya da daha fazlası mevcutsa gastroenteroloji doktorunuzla konuşmanız gerekir.

    Şu da unutulmamalıdır, uzun yıllar tedavisiz bırakılan yanma şikayeti ve reflü hastalığı yemek borusu kanseri riskini artırmaktadır.

    Reflü hastalığında faydalı öneriler;

    1-Obezite mevcutsa kilo verilmesi

    2-Rahat kıyafetler giyilmesi

    3-Yatak başının yükseltilmesi

    4-Yatak öncesi 2-3 saat süresince gıda tüketilmemesi

    5-Reflüyü tetikleyen gıdalardan uzak durulması

    6-Sigaranın bırakılması

    7-Gastroenteroloji doktorunuz tarafından önerilen ilaçların kullanılması gerekir

    Reflü hastalığı tedavi edilmediği zaman nelerle karşılaşılabilir?

    1-Ciddi göğüs ağrıları

    2-Yemek borusunda darlık ve yapışıklıklar

    3-Kanama

    4-Barret özofagus denilen ve artmış kanser riski oluşturan ancak endoskopi ile alınan biyopsi yöntemleriyle tanısı konulabilen yemek borusu hastalığına sebebiyet verilebilir.

  • Terk Edilme Şemasının Kökenleri: “İlişkilerim Neden Sürmüyor?”

    Terk Edilme Şemasının Kökenleri: “İlişkilerim Neden Sürmüyor?”

    Terk edilme şeması en erken oluşan şemalardan biridir. Çocukken hepimiz güvenli ve tutarlı bir ortama ihtiyaç duyarız. Güvenli ortam, ihtiyaçlarımızın karşılandığı bir ortamı gerektirir. Yeni doğmuş bir bebek için temel ihtiyaç bakımını sağlayacak, güveneceği ve bağ kurabileceği birinin olmasıdır. Böylece temel güven duygusu gelişir. Bebek kendisine bakan kişiye bağlanır, sevgi hisseder. Bu duygu karşılıklı olur, bakım veren kişi de bebeğiyle bir sevgi bağı kurar. Sonraki dönemde başka bir ihtiyaç daha ortaya çıkar bebek büyükçe kendine yetebileceğini göstermek ister ve saygı duyulma ihtiyacını gösterir. Bu iç ihtiyaç düzgün bir şekilde karşılanan birey, ilerleyen dönemlerde herhangi bir problem yaşamadan hayatını devam ettiren bir yetişkin haline gelecektir.

    Terk Edilme Şemasının Çocukluk Dönemindeki Sebepleri Nelerdir?

    Büyüme aşaması hem bakım veren hem de bakım alan için çeşitli zorlukları içinde barındırır. Sonuçta hayat şartları, yaşanılan olaylar, bakım veren kişinin geçmişten getirdiği tatsız deneyimleri gibi durumlar çocuğun bu temel ihtiyaçlarının karşılanmasında kimi zaman yetersiz kalınmasına neden olur. Çocukluk çağının temel ihtiyaçları karşılanmadığında ise çocuk bu ihtiyacı tolere edebilmek için bazı baş etme yolları geliştirir ve çocukken geliştirdiği bu yollar büyüyünce de devam ederek bireyin hayatında sorun çıkarmaya başlar.

    Eğer çocukken öfkenin bol olduğu, çatışmalar sonrasında uzun süre küslüklerin olduğu bir ortamda yetiştiyseniz, ebeveynlerinizden erken yaşta ayrılmak durumunda kaldıysanız (travmatik bir boşanma, uzun süreli ayrılıklar) ya da bir kayıp söz konusu ise (ebeveyn kaybı) bu şemanın sizde oluşma olasılığı artar. Bunun nedeni çocukken de zorlandığınız durumlarla ilgili önlem almaya ihtiyaç duymanızdır. Hatta bir yetişkine göre buna daha fazla ihtiyaç duyarsınız.

    Terk edilme şemasının gelişmesindeki en temel neden erken yaşta ebeveyn kaybıdır. Erken yaş dönemi çocuğun ebeveynlerine en çok ihtiyaç duyduğu dönem olduğu için ebeveynin yokluğunda çocuk kendini güvende hissedemez. İlişkilerin bitebilmesine karşı bir hassasiyet, yakınlarının onu bir gün terk edeceğine dair bir inanç geliştirebilir (bunun sonucunda önceki yazımdaki savunma tepkilerini sergileyecektir). Bazen ise ebeveynler hayattadır ancak yoğunlukları ya da temas kurmadaki yetersizlikleri sebebiyle çocukla yeterince vakit geçiremezler ve çocuğun ihtiyaçlarını fark edemezler. Bu durumda da çocuk kendini güvende hissedemez. Çocuğa bakım veren kişinin sabit olmadığı, bakıcıların sürekli değiştiği durumlarda da benzer bir durum söz konusudur. Çocuk bağ kurduğu kişinin sürekli gittiğini ve her ilişkinin sonlandığını deneyimler ve güvende hissedemez. Bir çocuk yeterince korunup kollanmadığı bir ortamda yetişmişse, yeterince huzurlu bir ortam içinde büyümemişse, ebeveynleri çocuğa tutarlı davranmamışsa ilişkilerin bir gün biteceğine dair bir düşünce geliştirmesi çok muhtemeldir.

    Ebeveynlerin aşırı korumacı davrandığı durumlar da terk edilme şemasının gelişmesinde etkilidir. Aşırı korumacı ailelerin çocuklarında “hayatla tek başıma baş edemem” düşüncesi gelişmeye başlar. Yetişkinlikte bu kişiler partnerleri olmadan yaşayamayacaklarını düşündüklerinden aşırı bir terk edilme kaygısı yaşayabilirler.

    Terk edilme şemasının gelişimine sebep olan bir diğer etken çocuğun sürekli devam eden tartışmaların bulunduğu bir ortamda yetişmesidir. Çocuklar için ebeveynlerinin kavga etmesi ailelerini kaybedeceklerini, ailelerinin dağılacakları korkusunu yaratır. Her çocukta var olan ebeveynlerini kaybetme korkusu, yetişkinliğe taşınmış olur.

    Terk edilme şeması geliştirme sebebinin sadece anne baba tutumlarıyla açıklanması yanlış olur.

    Genetik faktörler de bu şemanın oluşumunda önemli rol oynar. Doğum sırasında her bebeğin anne karnından ayrılırken farklı reaksiyonlar verdiği bilinmektedir. Doğum sonrasında bazı bebeklerin ayrılıklara daha hassas tepkiler verebilmektedir. Ancak genetik yatkınlığı olmasına rağmen, güvenli ve tutarlı bir ortamda büyüyen çocuk bu şemayı geliştirmeyebilir. Benzer bir şekilde, bu şemaya genetik yatkınlığı olmayan bir çocuk, tutarsız ve bol kayıpların olduğu bir ortamda yetiştiyse bu şemayı geliştirebilir.

    O halde bu şemanın oluşumunda hem genetik yapı hem çocukluk yaşantılarımız etkilidir diyebiliriz ama her iki durumda da ayrılığa verilen tepkiler çalışılarak kişi bu duygu durumundan kurtulabilir ve bu duygularla baş etmeyi öğrenebilir.

    Eğer şemanız çok kuvvetliyse, iyi ilişkiler kuramadığınızı düşünüyorsanız; bir psikoterapi sürecine başlayarak bu şemanın hayatınız üzerindeki olumsuz etkilerinden kurtulabilirsiniz.

  • Otoimmün hepatit

    Otoimmün hepatit tüm yaşlarda, her iki cinsiyette ve tüm etnik gruplarda görülebilen romatizmal bir karaciğer hastalığıdır. Tedavi edilmediği taktirde siroz denilen ileri düzey karaciğer hasarı ve ölüme kadar götüren bir seyir gösterebilir.

    Otoimmün hepatit hastalarının herhangi bir şikayetleri olmayabileceği gibi halsizlik, genel hastalık hali, sağ üst karın ağrısı, bitkinlik, yorgunluk, kilo kaybı, bulantı, kaşıntı, sarılık, ve eklem ağrıları gibi uzunca yıllardır devam eden şikayetleri olabilmektedir.

    Otoimmün hepatit hastaları herhangi bir klinik bulgu vermeyebileceği gibi ciddi karaciğer yetmezliği gibi bir bulguyla da başvurabilirler. Bazı hastalarda başvuru anında siroz denilen ileri düzey karaciğer hasarı oluşmuş olabilir. Bazı akut başlangıçlı Otoimmün hepatit hastalarında immünglobulin düzeylerinin normal, ANA ve SMA gibi antikorların negatif olabileceği unutulmamalıdır. Bu tür hastalarda geciken tanı ve tedavinin hastada ileri düzey karaciğer hasarı oluşturabileceği bilinmelidir.

    Hastalığın tanısında karaciğer biyopsisi yapılmalıdır. Ayrıca Otoimmün hepatit hastalarında tanıyı koymak ve hastalığın alt tiplerini belirlemek için kan tetkiklerinde ANA, SMA, SLA/LP, LKM-1, LC-1, LKM-3, p-ANCA, Ro52 gibi antikorlardan yararlanılır. Bu antikorlar başlangıçta negatif olup hastalığın seyrinde pozitif olabilmektedir.

    Otoimmün hepatit hastalığında siroz gelişirse karaciğer kanseri riski artmıştır. Bundan dolayı bu hastaların karaciğer kanserinin erken teşhis ve tedavisi için yakın kontrol altında olmaları gerekmektedir. Bu hastalarda 6 ayda bir ultrason kontrolü uygundur.

    Otoimmün hepatit hastalarının diğer karaciğer hastalıkları ile birlikte olabilmektedir. Kolestatik faktörleri olan hastalarda AMA ve kolanjiografinin planlanması gerekir.

    Otoimmün hepatit hastalığının bazı viral enfeksiyonlardan sonra ortaya çıktığı bilinmektedir. Hepatit A, EBV, HH-6 ve kızamık gibi viral enfeksiyonlar sonrası uzamış hepatitlerde akılda Otoimmün hepatit tutulmalıdır.

    Bazı ilaçların ve bitkisel desteklerin kullanımından sonra Otoimmün hepatit gelişebilmektedir.

    Hastalarda veya birinci dereceden yakınlarında diğer otoimmün romatizmal hastalıklara sık rastlanmaktadır. Otoimmün hepatit; haşimato hastalığı, graves hastalığı, vitiligo, romatoit artrit, tip-1 diyabet, iltihabi bağırsak hastalıkları, sedef, SLE, çölyak hastalığı, mononörit, polimyozit, hemolitik anemi ve üveit gibi hastalıklarla birlikte bulunabilmektedir.

    Uzun süreli immünsupresan tedavi alan Otoimmün hepatit hastalarında cilt kanserleri açısında takiplerinin yapılması ve ultraviyole korunmalarının planlanması gerekmektedir.

    Otoimmün hepatit hastalarında serum IgG düzeyleri hastalık aktivitesi ile paralel seyretmektedir. Hastalarda tam biyokimyasal iyilik hali var demek için serum AST, ALT ve IgG düzeylerinin normal sınırlarda olması gerekmektedir. Bahsedilen değerlerin normal olmasına rağmen karaciğerde hastalık aktivitesinin halen devam edebileceği unutulmamalıdır.

  • Okul Öncesi Dönemde Israrcı Davranışlar

    Okul Öncesi Dönemde Israrcı Davranışlar

    Ailelerin bazı zamanlarda baş etmekte ve yönetmekte güçlük çektiği bazı durumlar, davranışlar yaşamın çeşitli alanlarında olabilmektedir. Özellikle okul öncesi dönemde psikososyal gelişim evreleri de incelendiğinde bazı yaşa özgü davranışlarla karşılaşmak mümkündür. 1,5 – 3 yaş aralığında bağımsızlığını kazanma adına, tek başına yapabildiği şeyleri gösterme, yardım istemeden bir şeyleri kendisi yapmak için uğraşma ve zorlanma gibi davranışlar ile karşılaşmak mümkündür. Çocuk bu esnada kendi bedenini ve hareketlerini kontrol etmekle ilgili çaba harcar. Yeni denemeler yapmak ister ve kendisi bunu başarabilmek istediği için sizin yardımınızı reddedebilir. Bu evrede yaşına uygun denemeler güvenli bir biçimde cesaretlendirilir ve çocuğa alan tanınırsa, bu durum ilerleyen yaşlarda da yeni deneyimlere karşı istekli olma konusunda olumlu katkılar sağlar. Aksi takdirde çocuk yetersiz hissedip kendi yapabileceklerinden şüphe duymaya başlayabilir. Yapacağı şeyle ilgili beklediği desteği görmedikçe de farklı duygu ifadeleri söz konusu olabilir. Bu sürecin akabinde, 3-6 yaş aralığında çocuk kendisinin bir birey olarak neler yapabileceği ile ilgili denemelere başlar. Merak ön plana çıkar. Bazı amaçlara, hedeflere ulaşmak için girişimlerde bulunur. Farklı rolleri anlamaya ve bu esnada canlandırmalar yaparak o rollere dair denemeler yapmayı sürdürür. Daha önceden tek başlarına yapamadıkları bazı şeyleri deneyip başardıklarında bunun hazzı ile kendilerine olan güvenleri de desteklenmiş olur. Örneğin, çocuk artık parka gittiğinde diğer çocuklar ile kendisi tanışma girişiminde bulunuyor. Bu durumu aile desteklerse sosyal beceri anlamında çocuk kendine güven kazanmış olacaktır. Hedefler ve amaçlar dahilinde girişkenlik desteklenmiş olacaktır. Ancak aile bunu engellerse, ‘parktaki diğer yabancı çocuklarla konuşma’ gibi bir tutum ile yaklaşırsa, utanç ya da suçluluk gibi duygular devreye girip girişimde bulunmaktan uzaklaşma söz konusu olabilmektedir. Dolayısıyla az önce bahsedilen iki evrede uygun bir biçimde çocuk desteklenip cesaretlendirilmediğinde ya da bazen yaşına uygun olmayan tehlikeli olabilecek şeyler yapmaya çalıştığında (ki bu bazen ilgi çekmek için de olabiliyor, iyi ayırt etmek uygun tepki belirlemek açısından önemli) engellenmiş hissederek kendinden şüphe ve suçluluk duyabilmektedir. Bazen de yapmaya çalıştıkları ile ilgili engellenmişlik durumunu aşmak, izin verilmeyen şeyi ısrarla denemek gibi zorlayıcı davranışlar süreçte gelişimsel olarak yaşanan durumun bir parçası halinde karşımıza çıkabiliyor.

    Ancak ısrar ederek bir şey istemek ya da istekleri zorla ısrar yoluyla kabul ettirmek bazı ailelerde süregiden bir örüntü halini alabiliyor. Burada ailenin bu isteklere kendi kuralları çerçevesinde tutarlı yanıt vermesi bu süreci en çok etkileyen faktörlerden birisidir. Çünkü belirsizlikler ortaya çıktıkça ailenin yönetmekte güçlük yaşadığı durumları çocuk fark ederek kendi isteklerini karşılamak amacı ile bunu fırsata çevirebiliyor. İsteklerinin bazı zamanlarda ısrar sonucu gerçekleşmiş olduğu verisine sarılarak ısrar sınırlarını zorlayabiliyor.

    Özellikle bu durum;

    *ebeveynlerin meşgul olduğu,

    *telefon görüşmesi yaptığı,

    *mail atmaları gerektiği, 

    *iş ile ilgili durumları organize etme çabası içinde olduğu, 

    *kalabalık bir ortamda bulunduğu,

    *evi düzenleme ya da 

    *misafir ağırlama ortamı gibi zamanlarda yoğunlukla ortaya çıkabilmektedir. 

    Az öncede bahsi geçtiği üzere çocuklar ebeveynlerinin hangi durumda zorlanıp pes ettiklerine dair fikir sahibi olurlar ve ona göre bir davranış seçerek, meşgul olunan durumlarda isteklerini ısrarla ortaya koyabilirler.

    Bu istekler bazen normalde o an izni olmayan ekstradan tv-tablet-telefon zamanı talebi olabilirken bazen de aile kurallarına göre o an izin verilmeyen başka durumlar da olabilmektedir.

    PEKİ, NE YAPMAK UYGUN OLUR?

    *Aile kurallarının önden belirlenip, gerekli olduğu durumda çocuğun yaşına uygun olarak resim ya da yazı yolu ile somutlaştırılabilir (gerekli durumlarda hatırlatma amaçlı kullanılabilir).

    *Sıkışık bir durumda sizden bir şey istediğinde kullanabilmek üzere bir simge, işaret ya da kelime belirleyerek o an kullanılabilir (böylelikle çocuk söylediklerinin duyulup dinlendiğini ancak bu istek için biraz beklemesi gerektiğini fark eder).

    *Karşılaşılan ısrar durumu ile ilgili yaşanan durumun ardından sakin ve iletişime açık bir biçimde çocuk ile konuşmak, duygu paylaşımı yapmak, kafasını karıştırmadan anlaşılır bir biçimde durumdaki sıkıntıyı açıklamak daha sonraki zamanlarda iletişim ve ilişkinize olumlu katkı sağlarken, yaşanan durumla ilgili ilerleyen zamanlar için bir strateji oluşturma şansı yakalayabilirsiniz.

    ** Unutulmamalıdır ki, bazı zamanlarda bu taleplere izin verip bazı zamanlarda vermemek bir tutarsızlık ifadesi olup, daha sonrasında ısrarın şiddetini arttırarak bazı zamanlarda elde ettiği şansı yakalamaya çalışabilir. Bu nedenle önceki yıldızları takip etmek çocuğun duygularını anlayıp uygun davranışsal çerçeveler sağlamak, isteklerini uygun zamanlarda ifade edebilmeleri için onlara alan tanımak baş etmeyi kolaylaştıracaktır. Bazı zamanlarda yaşları ya da içinde bulundukları çevre gereği kendilerini meşgul edemeyerek ısrarlı taleplere giren çocuklar için keyifli etkinlik planlaması yardımcı olacaktır.

  • Kolon kanseri (kalın bağırsak kanseri)

    Kolon kanseri erkek ve bayanlarda kanserden ölümlerde ikinci sırada yer almaktadır.

    Kolon kanseri bağırsak boşluğuna doğru çıkıntı yapan polip olarak adlandırılan yapılardan kaynaklanmaktadır.

    Kolon kanseri riski beslenme alışkanlıkları, yaşam tarzı ve genetik faktörlerle ilişkilidir.

    Yaşın ilerlemesi ve aile hikayesi kolon kanseri riskini artırmaktadır. 50 yaş ve üzerinde kolon kanseri sıklığı belirgin olarak artmaktadır.

    Elde edilen son verilerde kolon kanseri görülme sıklığının 50 yaş altı kişilerde de arttığını göstermiştir.

    Crohn ve ülseratif kolit gibi iltihabi bağırsak hastalıklarında kolon kanseri riski artmıştır. Bu hastalarında düzenli kolonoskopi takiplerinin yapılması gerekmektedir.

    Erken kolon kanseri olan birçok hastada herhangi bir belirti görülmemektedir. Hastaların birçoğunda aile hikayesi yoktur. Birçok hasta ileri evrelerde başvurmakta ve hastalıktan ölüm oranları artmaktadır.

    Kolon kanseri öncülleri adenom içeren polipler olarak kabul edilmektedir. Saptanan adenomatöz poliplerin çıkarılmasından sonra ve tedavi edilen kolon kanseri hastalarının düzenli aralıklarla kolonoskopi kontrolleri yapılmalıdır.

    50 yaşında ve sonraki her 10 yılda bir ek bir risk faktörü olmayan sağlıklı kişilerde kolon kanseri taraması için kolonoskopi yapılmalıdır. Ailesinde kolon kanseri veya adenomatöz polip olan bireylerin kolon kanseri taraması için kolonoskopi incelemesi daha erken yaşlarda başlatılmalı ve daha sık aralıklarla tekrarlanmalıdır.

    Kolon kanseri için taramanızı yaptırın. Gastroenteroloji doktorunuzla görüşün.

  • Aile ve Çift Terapisi

    Aile ve Çift Terapisi

    Ortak bir tema çerçevesinde bir araya gelen kişilere uygulanan bir model olmakla birlikte, ortak temalara örnek olarak uçuş korkusu, alkol ve madde bağımlılığı, yas, cinsel istismar, panik problemleri, sosyal kaygı, utangaçlık gibi konular gösterilebilir. Terapist, danışanların hepsinin birbirlerinden destek alarak sorunlarını azaltmalarını ve davranışlarını şekillendirmelerini sağlar. Grup terapisi, küçük gruplar halinde uygulanır ve konular; danışanların içlerinde bulundukları durum ve onların geçmişte yaşadıkları, şahit oldukları ve etkilendikleri olaylar üzerinde terapistlerin yönlendirmeleri ile konuşmalarından oluşur.

    Grup terapisinde paylaşım yapmak esastır. Kişiler, ortak sorunlar çerçevesinde birbirlerine destek olarak, sorunlarına yönelik çözümleri birlikte oluşturup yaşamlarına geçirirler. Grup terapisi sosyal bir ortam içerisinde danışanların sorunlarını incelemelerini, ve kişisel yaşam içerisinde karşılaşılan sorunlar, ve kaygılar üzerine anında geri bildirim almalarını sağlar. Gruptaki danışanlar, kendi sorunlarını güvenli ve gizli bir ortamda paylaşarak ve başkalarıyla empati kurup onların sorunlarına yardımcı olmaya çalışarak grup terapisinden fayda sağlarlar.

    Profesyonel bir terapistin gözlemciliği altında küçük bir grup danışanın buluşup kendilerine ve birbirlerine yardım etmelerini öngörerek özellikle yalnızlık, depresyon ve kaygı gibi konularda danışanlara yardımcı olur. Terapi için geldiğinizde, terapistiniz ve siz beraberce sorununuzun sebeplerini incelersiniz. Böylece, sorununuzu daha iyi anlama yoluna girer ve durumu değiştirip sorunu giderecek seçenekleri kendiniz yaratırsınız.

    Grubun toplantılarında, bireyler birbirleriyle özgürce konuşmaya teşvik edilirler. Bu konuşmaları gerektiğinde profesyonel bir terapist yönlendirir. Grup terapisi bazen bireysel terapi ile birlikte uygulanır. Böyle durumlarda bu kombinasyonun kişilere farklı kazanımlar sağladığı düşünülür. Bireyler, grup terapinin yardımıyla yalnız olmadığını, benzer sorunları olan kimselerle sorunlarını paylaşabilir olduğunu görür, kendilerini anlayacak insanlarla beraber olabileceğinizi hissedersiniz.

    Kulanıldığı alanlar: Kişiler arası ilişkiler, depresyon, kaygı, önemli hastalıklar, yakın birini kaybetme, bağımlılıklar ve davranışsal sorunlar. Genellikle grupları oluşturanlar, birbirlerinden bir şeyler öğrenebilecek insanlardır. 

  • Kabızlık nedir

    Kabızlık hastalık değil bir semptomdur.

    Bazı hastalarda kabızlık zorlu dışkılama olarak görülse de bazılarında topak topak dışkılama, tuvalet ihtiyacı gelmesine rağmen dışkılama yapamama veya dışkılama sıklığında azalma olarakta ifade edilmektedir.

    Son bir yılda 3 aylık süre boyunca aşağıdakilerden 2 tanesinin olmasıyla biz hastamızda klinik olarak kabızlık vardır demekteyiz;

    1-Haftada defekasyon sayısının üçten az olması

    2-Toplam tuvalet ihtiyacının %25’inden fazlasında sert dışkının olması

    3-Toplam tuvalet ihtiyacının %25’inden fazlasında tam boşalamama hissinin olması

    4- Toplam tuvalet ihtiyacının %25’inden fazlasında aşırı zorlanma olması

    5-Tuvalet sırasında boşalmanın sağlanması için parmakla boşaltım ihtiyacının olması

    Kabızlığı olan hastalar yaşam tarzı, diyet ile alınan fiber (lif) ve su miktarı açısından değerlendirilmeli, medikal özgeçmişi, geçirdiği oprerasyonlar, psikiyatrik hastalıkların sorgulanması gerekmektedir. Hastaların ilaç kullanımı gözden geçirilmeli ve gerekli fizik muayeneleri yapılmalıdır. Gerektiği takdirde kan tetkikleri (Tam kan sayımı, kalsiyum, glukoz, tiroid fonksiyonları) istenmelidir.

    Kabızlığı olan birisinde aşağıdaki bulgulardan veya durumlardan birisi varsa kolonoskopi yapılması gerekmektedir;

    • Gayta kalınlığında değişiklik

    • Gaytada gizli kan pozitifliğinin olması

    • Demir eksikliği anemisi

    • Tıkayıcı bulguların olması

    • 50 yaşın üzerinde daha önce kolon kanseri taraması yapılmamış her hasta

    • Yeni başlangıçlı kabızlık

    • Makattan kanama

    • Rektal prolapsus

    • Kilo kaybı

    Kabızlığın tedavi yaklaşımında yaşam tarzı değişiklikleri, diyet ve takviyeler, ilaçlar ve gerekli vakalarda cerrahi tedavi yöntemleri kullanılabilmektedir.

  • Rüyalar

    Rüyalar

    Rüyaların çoğu hatırlanamaz ve küçük parçaların dışında unutulur. Ancak rüyadan uyandığımız andaki ruh hali bütün gün sürebilir. Tarihe baktığımızda ise imparatorlar, savaşçılar gibi bazı kişilerin rüyalara dayanarak büyük işlere kalkıştıkları söylenebilir. Bunların temelinde rüyanın gelecekten haber içeren bir mesaj olduğunu düşüncesi yatar. Psikoloji bilimine göre ise rüyalar geçmiş ve şimdinin izlerini taşır.

    Rüyayı genellikle görsel imaj olarak yaşarız; düşüncelerle iç içe geçmiş duygular da olabilir, diğer duyular da bir şeyler algılayabilir. Ama çoğunlukla görsellik ön planda yer alır. Rüyaları açıklamanın zorluğu kısmen de olsa bu görsel imajları kelimelerle ifade etme gereğinden kaynaklanır. Bu yüzden rüyayı gören genelde resmini çizmenin anlatmaktan daha kolay olduğunu düşünebilir.

    Rüyaların bazıları çok kısadır ve sadece bir veya birkaç görüntüden, tek bir düşünceden, hatta tek bir kelimeden oluşurken diğerleri içerik açısından oldukça zengin ve bir roman gibi uzun olabilir. Bazı rüyalar uyanık yaşamdaki kadar açık ve netken bazıları ise bulanıktır. Rüyalar tamamen anlamlı, tutarlı hatta fantastik ölçüde güzel olabileceği gibi karışık ve çılgınca olabilir. Ayrıca ağlatacak kadar acı verici, uyandıracak kadar kaygılı, şaşırtıcı ya da neşeli gibi duyguların açık olduğu rüyalar olabileceği gibi hiçbir duygu yaratmayanları da vardır.

    Peki neden rüya görürüz? Bilinçdışımızda, daha çok kullanılan adıyla bilinçaltımızda, farkında olmadığımız duygu ve düşünceler vardır. Bu milyonlarca duygu ve düşünce hiçbir zaman tam olarak uyum içinde değildir. Her zaman ortaya çıkmanın bir yolunu ararlar. Bilincimiz de zihnimizi rahatlatmak ve bu duygu ve düşüncelerin kısmen de olsa ortaya çıkıp uzlaşı sağlaması için rüyaları yaratır. Ancak direnç mekanizması bu duygu ve düşüncelerin rüyalarda apaçık bir şekilde ortaya çıkmasına izin vermez. Çünkü bunlar, kişinin uyanı yaşamda kabul etmeyeceği duygu ve düşünceler olabilir. Bu durumda kişide kaygı oluşturabilir; bu nedenle zihin sansür uygular. Bu sansür sonucu temeldeki duygu ve düşünceler rüyada çarpıtmaya uğrar, değişir ve olduğundan farklı bir şekilde ortaya çıkar. Ya da rüya tamamen anlamsız hâle getirilir ve biz uyanınca hiçbir anlam veremeyiz.

    Her rüya, gören kişiye özgüdür. Bu durumda rüyalar, gören kişinin ürünü ve sözleridir. Ancak bu sözler doğrudan anlaşılır değildir. Bu sözleri anlaşılır kılmak, altında yatan duygu ve düşünceleri açığa çıkarmak için rüya yorumu yapılır. Rüyayı gören, rüyasının ne anlama geldiğini bilir; ancak sadece bildiğini bilmez ve bu nedenle bilmediğini sanır. Bu noktada psikoterapist, kişinin rüyasını keşfetmesine yardım eder. Uygulanan sansür nedeniyle sembolik anlam taşıyan rüyalar, psikoterapist ve rüyayı gören kişinin birlikte çalışması ile yorumlanabilir. Peki buna neden ihtiyaç duyarız?

    Bunun sebebi rüyalarda ortaya çıkan bazı düşünce ve duygular diğerlerine göre daha yoğundur. Bunlar kişiye rüyalar aracılığı ile baskı kurar. Kişi bunları keşfettiğinde onları bilinçdışından bilinç seviyesine taşımış olur ve artık ne ile mücadele edeceğinin farkındadır. Psikoterapi ile bu duygu ve düşünceler üzerinde seanslarda çalışılır. Amaç bu baskı kuran, rahatsızlık yaratan duygular ve düşüncelerin etkisinin azaltılması ya da yok edilmesidir. Bu sayede kişinin, farkında olmadan kendisine uyguladığı baskı azalır ve daha iyi bir yaşam sürmesinin yolu açılır. Ancak kişiye baskı yaratan bu duygu ve düşünceler keşfedildiğinde kişi onları konuşmaktan kaçınabilir; bu gayet doğaldır. Psikoterapist, bu konuda anlayış göstererek kişinin konuşmak istemediği bir konu hakkında baskı yapmaz. Hepsi sürece yayılır ve kişi bu konuları konuşmak istediğinde psikoterapist her zamanki gibi üstüne düşeni yapar.

    Psikoterapi ile kendi rüyalarını yorumlamayı öğrenen kişi zamanla, belli bir noktadan sonra rüyalarını tek başına da yorumlayabilir. Bu durumda kendisini keşfetmesi ve daha iyi tanıması için oldukça önemli bir yetenek kazanmış olur. Sonuç olarak da yaşamını daha iyi bir hâle getirebilir.