Blog

  • Gebelikte tansiyon neden yükselir?

    Hipertansiyon ( yüksek tansiyon) gebelikte %6-10 oranında görünen, gebeliğin en sık medikal hastalıklarından biridir. Hipertansiyon gebelikte anne ve bebek açısından ciddi problemlere yol açar. ABD de anne ölümlerinin %15 inden hipertansiyon ve komplikasyonları sorumludur. Dünyada yılda 63,000 annenin ölümüne tansiyon yüksekliği neden olmaktadır. Gebelikte yüksek tansiyon sistole ( büyük) tansiyonun 14, diyastole (küçük) tansiyonun 9 un üzerinde olması olarak tanımlanır.

    Gebelikte dört hipertansif hastalık vardır ;

    Kronik Hipertansiyon; Hem gebelik öncesi hem de 20. Gebelik haftasından önce kan basıncının 140/90 mg nen üzerinde olması durumudur. Vakaların %3 inde görülür.

    Preeklampsi – Eklampsi ; Gebeliğin 20, haftası sonrası ortaya çıkan gebeliğe özgü bir sendromdur. Vakaların %5-6 sında görülür. Tansiyonun yüksek seyretmesi ile birlikte idrarda protein kaybı vardır. Hastalarda ödem, karın ağrısı, baş ağrısı görülür. Olaya kasılmalarla seyreden nöbet tarzındaki nörolojik tablonun eklenmesi ile eklemesi adını alır. Hastalığın en ağır formu karaciğer yetmezliği yaygın kanma ile seyreden HELLP sendromudur.

    Kronik Hipertansiyona Eklenmiş Preeklampsi ; Kronik hipertansiyonlu kadınlarda olaya eklenen protein kaçağı ile seyreden formdur.

    Gestasyonel Hipertansiyon; Hastalarda hipertansiyon gelişir ancak ek bozukluklar yoktur.

    Annede yüksek tansiyonun varlığı hem anne hem de bebek hayatını riske sokar.Plesanta dekolmanı denilen durum bu hastalarda 3 kat daha sık görülür. Annede beyin kanaması denilen durum anne ölümlerinin %15 nedenidir. Kalp ve böbrek hastalıklarının görülme ihtimali ileri derecede artar.

    Bebeklerde anne karnında gelişme geriliği sıklıkla vardır. Erken doğum oranı %54 gibi oldukça yüksektir.

    Yüksek tansiyon hastalığı yaşın ilerlemesi ile sıklığı artan bir hastalıktır. Bu sebeple ileri yaş gebelikler, birinci derece akrabalarında preeklampsi olan gebelerde görülme sıklığı fazladır.

    Gebelikte yüksek tansiyon hastalığının ilaç tedavisi özeldir. Pek çok tansiyon ilacı gebelikte kullanılamadığından gebe kalmadan önce tansiyon hastası olan gebelerin tedavisinin değiştirilmesi gerekmektedir. Gebelik süresince de yakından takip edilmelidir.

  • Neden Delirmedik?

    Neden Delirmedik?

    Son çeyrek asırda içinde yaşadığımız ülkeye dair her şey aslında “delirmemiz” için oldukça elverişli bir zemindi. Sayısız toplumsal kırılmaya, travmatik toplumsal olaylara ve günlük hayatımızı birebir etkileyen onlarca duruma maruz kaldık.

    Güvenlik duygumuz azaldı, hayata, insana ve topluma dair temel inançlarımız çatırdadı ve defalarca baş edilmesi zor hayat olaylarıyla baş başa kaldık. Bu olaylar içinde katliama dönüşen patlamalar, taciz, tecavüz, cinayet öyküleri, psikolojik şiddete dönüşen ötekileştirmeler, “darbe”ler, adalet kıyımları var. Tüm bunlar olurken en yaygın inançlardan biri toplum olarak “delirdiğimiz” yönündeydi. Çünkü yığınlar halinde hastanelere, tıp merkezlerine taşınıyor, kutularca antidepresan alıyorduk. Bireysel cinnetler, intiharlar ve hatta “Palu Ailesi” gibi tüyler ürpertici deformasyonlar birer birer gözler önüne seriliyordu. Gerçekten de delirdiğimize dair inançlarda bir haklılık payı var. Elimizde son on yıllar için toplumsal düzeyde ruh sağlığı sorunlarını araştıran uzun dönemli izlem çalışmaları olsa (ki yapılmakta) ruh sağlığımızdaki bozulmanın objektif kanıtlarını masaya yatırabiliriz. Ancak ben bu yazıda nasıl delirdiğimizi değil bunca toplumsal olaya rağmen nasıl delirmediğimizi anlatmaya çalışacağım. Delirmediğimize nasıl kanaat getirdin diye soran olursa referansım toplumun bireyler veya gruplar düzeyinde hali hazırda verebildiği sağlıklı reflekslerdir. Tamamen hastalanmış bir toplumda bir Gezi Direnişi ortaya çıkması, İBB Başkanlık seçimlerinde yaşanan adaletsizliğe yüzbinlerce kişilik bir fark oluşturacak şekilde toplumsal bir yanıt verilmesi, sivil toplum kuruluşları gibi görece küçük ama etkin grupların Barış Akademisyenleri ile ilgili davada olduğu gibi kararlı ve destekleyici süreçleri vb. Bu verdiğim örneklerin hepsi farklı düzlemlerde yer alsa da ortak noktada hepsi bir “canlılık” ifade ediyor. Maalesef bu ruhsal/toplumsal canlılık toplumun genelini yansıtmıyor. Çoğunlukta bir ölgünlük, vazgeçmişlik ve üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi bir ruh hali var. Ama ben bu noktada sağ kalan, diri ve canlı kalan, istikrar gösteren, sebat eden, direnen yanlarımıza odaklanmak istiyorum. Nasıl delirmedik?

    Bireysel düzeyde insanın varlığını ve birliğini koruması için sağlıklı bir kendiliğe ihtiyacı var. Yaşadığımız travmatik deneyimler, olumsuz yaşam olayları, stresler bizi örseleyebiliyor hatta belli bir noktada kırılmalara yol açabiliyor. Ancak insan canlısı doğuştan itibaren olmasa da gelişim sürecinde yaşadığı koşullarla başa çıkabilme adına donanım kazanıyor. Yaşadığımız olaylara verdiğimiz tepkilerimiz büyük oranda anne/bakım veren tarafından şekillenmeye başlıyor. Temelde tüm baş etme mekanizmalarımız bilinçli ve ilerlemeci bir şekilde gelişen etkin mekanizmalar değil. Freudyen anlamda kullandığımız savunma mekanizmalarımız çoğu zaman bilinç düzeyinden uzak, istemsiz ve tamamen bireyin içinde bulunduğu denge durumunu korumak yönünde. Sigmund Freud tarafından önerilen ve sonra kızı Anna Freud tarafından sınıflandırılmaya çalışılan savunma mekanizmaları yüzyıldır geçerliliğini korumakta. Oysa uluslararası psikoloji camiası daha yeni yeni savunma mekanizmalarına kişilik psikolojisi ve sosyal psikoloji gibi alanlarda yer vermeye başlıyor. Özetle bu çalışmalarda deniyor ki biz sadece bilinçli ve kontrollü bir şekilde hayatla baş eden canlılar değiliz. Freud tarafından ortaya konan inkâr, bastırma, yansıtma, karşıt tepki oluşturma, yüceltme, gerileme, mantığa bürüme, yer değiştirme vb. sadece bireysel düzeydeki sorunlarla başa çıkarken kullandığımız mekanizmalar değil. Toplumsal anlamda da egoyu tehdit edici bir olay yaşandığında savunma mekanizmaları devreye giriyor. Örneğin bu hafta 2 Temmuz Sivas Katliamı anmasında çeyrek asırlık yaramız yeniden kanadı. Unutursak kalbimiz kurusun denir ama bu olay memleketteki bir yığın insan tarafından asla unutulmadığı gibi isyanı hep içten içe besledi. Yani en azından bir grup için “bastırılmış” olduğunu söylemek mümkün değil. Katliamı yaratanların yanında olan ve bu kıyımdaki adaleti sağlamayanlar için ise “inkâr” devreye girdi. Aslında bu ülkenin kanlı tarihinin en büyük yapı taşı “inkâr” mekanizması. Biz naifçe soruyoruz bazen bu insanlar yatağa başlarını nasıl rahat koyup uyuyabiliyorlar diye. Çok farklı bir düzlemde de olsa bu hafta davası görülen Çorlu Tren Kazası’nın kurbanların ailelerinin tepkilerinde “erk sahiplerinin” inkârı vardı. Belki de diyebiliriz ki biz inkâr edemediğimiz için bu kadar acı çekiyoruz. Ama şunu biliyoruz ki inkâr mekanizması bastırmayla birlikte hiyerarşik anlamda en ilkel mekanizmalar. Baş edemeyeceğini düşündüğün şeyi gizler, bastırır, böler, çarparsın. Daha yüksek düzeyde bir ego gücü isteyen şey onu tanımlamak, kabul etmek ve elinde o acıyla ne yapabileceğine bakmaktır. Aslında Gezi Direnişi ve teknolojik gelişmelere paralel bir şekilde sosyal medyanın hayatımızın içine daha çok girmesi vesilesiyle bahsettiğimiz savunma mekanizmaları içinde en az yükü olan diyebileceğimiz “yüceltme” devreye girdi. Anlamlandıramadığımız toplumsal acıları mizah ve sanatla aşmaya çalıştık. Bazı zamanlarda bu mizah kullanımının bayağılaşabildiğini, bir nevi “gerileme” mekanizmasına dönüştüğünü düşünsem de genele baktığımda işe yaradığını görüyorum. Bir başka kişi çıkıp ülkede mizah mı kaldı sanat mı kaldı, tüm cephelerde çepeçevre kuşatıldık diyebilir. Buna da hak vermemem mümkün değil. Ama önemli olan nokta şu ki; içinde yaşadığımız baskı, adaletsizlik, talan, zulüm bir dönüşümü zorunlu kılıyor. Olduğumuz şeyden, algıladığımız şeyden başka bir duygu durumuna geçebilmemiz şart. Bunu da mizah ve sanat sağlıyor şu an için. Daha bilinçli, daha kontrollü, daha özgür iradeye dair baş etme yöntemleri geliştirene kadar –ki sanırım bunun için daha var- bunlara tutunabiliriz.

    Senelerdir sevgili Zeynep Altıok ve Eren Aysan’ı izlerim. Sürekli empati kurup duygusunu anlamaya çalışırım, toplumdaki tüm kurbanlara, yakınlarına ve Oğuz Arda Sel’in annesine yaptığım gibi. Böyle biriyle empati kurduğunuzda yaşadığınız iç sızısına katlanamamak, bastırma veya inkar mekanizmasını devreye sokmak çok kolay. Ben bakamıyorum, hemen kapatıp kaçıyorum diyenleri çok duyuyorum. Emin olun ki bu savunma mekanizması size ruhsal sıkıntılardan azat etmiyor. Toplum olarak yaşadığımız tüm travmalar toplumsal belleğe istemsizce de olsa kaydoluyor. Hayatımızın bir yerinde kaynağı belirsiz bir kaygı olarak çıkıveriyor. Yüzleşmek lazım, anlamak lazım, doğrulmak ve üretmek lazım. Bunları yapabildiğimiz oranda delirmeden kalabildik.

    Seneler önce bir psikoloji kongresinde “travma sonrası büyüme” anlatan birini dinlemiş ve çok şaşırmıştım. Aradan geçen 20 yılda hep toplumsal hem de klinik anlamda bunun sayısız örneğine şahit oldum. Klişe bir bakışla bizi öldürmeyen şey bizi güçlendirebiliyor. Diyebilirsiniz ki bir enkazın ortasında kalmış son kaleyi mi görüyorsun (bu kadar deliren arasından sağ kalanları mı görüyorsun), evet bence böyle. Çünkü iyiliğe, adalete, barışa, canlılığa, sağlığa doğru her mücadele tek bir sağlam kaleden başlar.

  • Comparison of three different creatinine clearance calculation methods in patients with type 2 diabetes mellitus(tip 2 diyabetik bireylerde kreatinin klirensini hesaplamada kullanılan üç farklı yöntemin karşılaştırılması)

    Abstract

    Aim: To determine the most accurate and useful method for calculating creatinine clearance by comparing the results of different methods.

    Methods: One hundred type 2 diabetic patients who have been followed by Okmeydani Training and Research Hospital internal medicine and/or diabetes outpatient clinics were included in this study. Individuals with hypertension, acute kidney disease and renal transplantation were excluded from the study.

    Results: Glomerular filtration rate (GFR) calculated with Cockcroft-Gault formula was significantly affected by creatinine, weight,and age (p < 0,050). GFR measured with Modification of Diet in Renal Disease (MDRD) formula was significantly affected by creatinine and age (p < 0,050) in a univariate model; in a multivariate model, this was significantly independently affected by creatinine (p < 0,050). GFR measured with 24h urine was significantly affected by creatinine, weight,and age (p < 0,050) in a univariate model; in a multivariate model, this was significantly independently affected by weight (p < 0,050).

    Conclusion: In this study, those three methods revealed similar results. All of three methods can be used for evaluating renal functions in Type II diabetic patients but creatinine clearance with 24 hours urine method requires two patient visits in a row and a more complex biochemistry laboratory; so in our opinion, this method may be used as an alternative to the other two methods.

    Keywords: Creatinine clearance, Glomerular filtration rate, Type 2 Diabetes

    Öz

    Amaç: Diyabetik bireyler için kullanılabilecek en uygun kreatinin klirensi hesaplama metodunu belirlemek amaçlandı.

    Yöntem: Çalışmaya Okmeydanı Eğitim Araştırma Hastanesi iç hastalıkları ve diyabet polikliniklerine başvurmuş 100 tip 2 diyabetik hasta dahil edildi. Hipertansiyon, akut böbrek yetersizliği tanısı almış veya böbrek nakil alıcısı olan diyabetik hastalar çalışma dışı bırakıldı.

    Bulgular: Cockcroft-Gault değerini kestirmede tek ve çok değişkenli modellerde yaş, ağırlık, kreatininin anlamlı (p < 0,050) etkisi gözlenmiştir. MDRD değerini kestirmede tek değişkenli modelde yaş, kreatininin; çok değişkenli modelde ise yalnızca kreatininin anlamlı bağımsız (p < 0,050) etkisi gözlenmiştir.24 saatlik idrarda kreatinin klirensi değerini kestirmede tek değişkenli modelde yaş, ağırlık, kreatinin değerinin anlamlı (p < 0,050) etkisi gözlenmişken; çok değişkenli modelde ise yalnızca ağırlık değerinin anlamlı bağımsız (p < 0,050) etkisi gözlenmiştir.

    Sonuç: Bu çalışmada üç yöntem de birbirleriyle uyumlu sonuç verdi. Tip II diyabetik hastalarda böbrek fonksiyonlarını değerlendirmek için üç yöntemin tamamı kullanılabilir, ancak 24 saatlik idrar yöntemiyle kreatinin klirensi, üst üste iki hasta ziyareti ve daha karmaşık bir biyokimya laboratuvarı gerektirir; bizim görüşümüze göre, bu yöntem diğer iki yönteme alternatif olarak kullanılabilir.

    Anahtar kelimeler: Glomeruler fitrasyon hızı, Kreatinin klirensi, Tip 2 Diyabet

    Introduction

    Diabetes mellitus (DM) is a chronical and progressive disease. Approximately 150 million people are suffering from this disease and predicted the number for 2025 is 300 million [1,2].

    Morbidity and mortality due to DM and its complications are increasing as the prevalence of type II DM increases [3]. Consequently, early diagnosis and effective treatment of type II DM is needed more and more every day. There are approximately 2.6 million type II DM patients in our country, and it is predicted that at least one-third of 1.8 million people still in impaired glucose tolerance stage will join to this group in the near future [4].

    Diabetic nephropathy (DN) is a serious health problem causing end-stage renal failure. In the United States of America, DN causes 40 % of newly developed end-stage renal failure. DN defined as positive urine albumin stick test or excretion of albumin more than 300 mg in a diabetic patient who is not suffering from other renal diseases. DN, as appears a late finding of diabetes has some physiological, pathological and clinical symptoms. That made some researchers consider DN into stages [5].

    Creatinine clearance measurement is the most common method for evaluating renal functions. Creatinine clearance may be measured with 24-hour urine collection and also with Cockcroft-Gault formula and MDRD.

    In this study, we aimed to to determine the most accurate and useful method for calculating creatinine clearance by comparing the results of different methods. It was aimed to improve feasibility by determining the most suitable method to be possible.

    Materials and Methods

    This retrospective study approved by Okmeydani Training and Research Hospital (OEAH) Clinical Researchs Ethical Board Presidency with a number of 178 at 09.09.2014. Files of type 2 DM patients who applied to one of internal medicine outpatient clinics between 2012 and 2014 were retrospectively screened. From a total of 184 patients; patients with hypertension (n=74), acute renal failure (n=6) or renal transplantion (n=4) were excluded from the study. The remaining 100 patients (56 female, 44 male) included to the case group. Median age of the patients was 56 years with a range from 20 to 82 years.

    Patients’ characteristics (age, gender and weight (kilograms)) and laboratory findings (serum creatinine level (mg/dl), fasting blood glucose (mg/dl), postprandial blood glucose (mg/dl), HbA1c (%) and 24-hour urine creatinine clearance (GFR24) (mg/24 hours)) were evaluated. Roche-Hitachi Cobas 8000 (Serial number: 1349-09, 2014,Japan) was used to evaluate laboratory findings. The prediction of creatinine clearance (in ml/min) by the Cockcroft-Gault formula (GFRC&G) was calculated as (140 − age) × body weight/plasma creatinine × 72 (× 0.85 if female) [6]. The abbreviated MDRD (GFRMDRD) estimate of the kidney function was calculated as 175 × plasma creatinine−1.154 × age−0.203 (× 0.742 if female) [7]. Grading of the patients with regard to renal failure were performed according to the KDIGO 2017 guideline using GFR values (G1-G5) (Table 1) [8].

    IBM SPSS for Windows 21.0 (Armonk, New York, USA) statistics package program was used for analyzes. Mean, median, minimum, maximum, frequency values and standard deviation were used for defining statistics of data. Distribution of the variables was controlled with Kolmogorov Simirnov test. Unpaired t-test and Mann-Whitney U test were used for quantitative data analysis. Chi-square test was used for qualitative data analysis. Spearman correlation test was used for correlation analysis. Univariate and multivariate regression tests were performed. Level of significance determined as p≤0.050 for all analyzes.

    Results

    A total of 100 patients were staged by GFR. Sixty-nine patients (69%) had GFR greater than 90 mL/min. staged as G1, 22 patients (22%) had GFR between 60-89 mL/min staged as G2 and 9 patients (9%) had GFR between 30-59 mL/min staged as G3. None of the patients staged as G4 and G5.

    Creatinine clearance of the patients was calculated by Cockcroft-Gault formula (GFRC&G), Modification of Diet in Renal Disease (GFRMDRD) and 24h urine collection method (GFR24).

    Mean ± Standart Deviation values of these three methods were; GFR24:96.4 ± 28.8 mL/min, GFRC&G:104.5± 29.8 mL/min, GFRMDRD:86.2± 24.7 mL/min .

    Table 2 shows statistical values of patients’ in terms of gender, weight, fasting blood glucose, postprandial blood glucose, HbA1c, GFR24, GFRC&G and GFRMDRD (Table 2).

    Significant (p < 0,050) negative correlation was observed between creatinine levels and GFRC&G, GFRMDRD, GFR24. Significant (p < 0,050) positive correlation was observed betweenGFRC&G, GFRMDRD and GFR24. Significant (p < 0,050) positive correlation revealed between fasting blood glucose, postprandial blood glucose and HbA1c. (Table3)

    In both univariate and multivariate models age, weight, and creatinine had significant (p < 0,050) association on determining GFRC&G value (Table 4). Although in a univariate model age and creatinine had significant (p < 0,050) association on determining GFRMDRD value; in a multivariate model only creatinine had independently significant (p < 0,050) association (Table 5). Although in a univariate model age, weight and creatinine had significant (p < 0,050) association on determining GFR24 value; in a multivariate model only weight had independently significant (p < 0,050) association on determining GFR24 value (Table 6).

    Discussion

    The incidence of DN is increasing in proportion to DM incidence and increased lifetime in diabetics. Our study showed that 73% of patients had GFR under 120 mL/min. However, in our study, there was no significant correlation between fasting blood glucose, postprandial blood glucose and HbA1c and GFR values ​​measured by three different methods.

    This study compared the most popular three methods for calculating creatinine clearance. One of those methods, Cockcroft & Gault formulation uses serum creatinine, age, weight, and gender to calculate creatinine clearance by the unit ml/min [6].The second one is MDRD formulation uses race, age, serum creatinine and gender [7]. The last method is to evaluate the creatinine level in urine patient collected for 24 hours without interruption.

    A study compared Cockcroft & Gault formulation, and MDRD formulation suggested that Cockcroft & Gault formulation calculated the lowest creatinine clearance in patients above age 70; while MDRD formulation is the most valuable method to estimate mortality rate in patients above age 85 [9]. In this study, the median age was under 70. GFRMDRD was slightly lower than GFRC&G without statistical signification. Yet another study published in 2007 suggested that Cockcroft&Gault formulation achieved more accurate results than other methods [10]. Another study published in 2010 suggested that Cockcroft&Gault formulation is superior to the MDRD formulation in patients with normal creatinine clearance and diabetics with normal or close to normal GFR. Otherwise, MDRD formulation had more accurate results [11].

    Our study revealed serum creatinine levels are increasing with age. Yet increased age resulted with lower GFRC&G, GFRMDRD, and GFR24h. Those results pointed out that age may be a prognostic factor for diabetic nephropathy. A study published at 2002 including 98.688 patients age between 20 and 94 years showed progressively increasing serum creatinine levels in male patients from age 60 and female patients from age 40 [12]; results of our study are consistent with this study.

    In our study, independent factors that significantly affected GFRC&G increase are age, weight and serum creatinine. This result was expected as they all are variables in the Cockroft-Gault formulation. This result is consistent with the findings of two other studies. [13, 14]; and being in association with weight, is seemed to be the weakness of Cockroft-Gault formulation. Because of this deficit, another study recommended of estimating a CrCl range with the lower boundary defined by using ideal body weight in the Cockcroft-Gault equation and the upper boundary by using total body weight [15].

    Independent factors significantly affected GFRMDRD increase are age and serum creatinine. This is consistent with the previous studies [13, 16]. This result was expected as they are also variables in the MDRD formulation. It is not surprising that there is no effect of weight on the GFRMDRD since the MDRD formula does not use weight.

    Independent factors significantly affected GFR24h increase are age, weight, and serum creatinine. As creatinine is released from the muscles and muscles are the big part of our weight; weight should be considered normal to affect the GFR24h.

    An increase in GFR24h had a positive correlation with GFRMDRD and GFRC&G. This result indicated these three methods are consistent among themselves.

    Major limitations of this study are being retrospective and the small sample size: Because of the retrospective design of the study some important clinical features could not be recorded. The small sample size may have limited our ability to detect statistically significant results.

    In conclusion, there was no statistically significant difference between Cockcroft-Gault formulation, MDRD formulation and creatinine clearance with 24 hours urine method; they are all equally useful in clinical practice. So all of three methods can be used for evaluating renal functions in Type II diabetic patients but creatinine clearance with 24 hours urine method requires two patient visits in a row and a more complex biochemistry laboratory, and it might give incorrect results because of lack of communication between physician-patient-laboratory triangles especially in an outpatient clinic. In our opinion, this method may remain in the background as a result of the process.

  • Bana Bir Milat Gerek

    Bana Bir Milat Gerek

    Hayatın ortasında tıkanıp kalmışsın. Oysa hayat devam ediyor. Bütün ezberlerin, inançların ve umutların tükenmiş. Bir adım sonrasını düşünmekten korkuyorsun. Oysa camı açıp baktığında hayat tüm hızıyla devam ediyor. Merak ediyorsun acaba bu çaresizliği yaşayan sadece sen misin? Merakla insanların yüzüne bakıyorsun acının izlerini görmek için. Oysa ne kadar da rahat ve gamsızlar. Belli ki dünyanın tüm yükünü göğüsleyen, tüm acısını hisseden sensin. O an için buna yürekten inanıyor iyice çaresiz hissediyorsun. Bu böyle olmayacak diyorsun; bana bir milat gerek. Yeniden başlamak…

    Her şeyden sıyrılmak; korkular, kaygılar, imkânsızlıklar. Peki, bu mümkün mü? Kişinin tüm kaynaklarının tükendiğini hissettiği anda yeniden ayağa kalkması ne kadar olası? İşte geçen gün uzun bir dönem birlikte çalıştığım bir danışanımdan gelen bir mail ile tüm bunları yeniden sorgulamaya başladım. Danışanım bana yıllarca süren psikolojik, sosyal ve maddi zorluklardan sıyrılmak için seanslarımızın etkisiyle neler yaptığını anlatıyordu. Meslek hayatımda yaşadığım en yoğun şükran anlarından biriydi, birinin hayatına dokunmanın, onu değişime ve hatta bir dönüşüme iten bir noktada yanında bulunmuş olmanın minneti. Danışanımın “kurtuluş” öyküsünü mahremiyeti açısından paylaşmam mümkün değil elbette. Ama biliyorum ki bu kıyasıya mücadele içeren yaşam öykülerinden çok var. Senelerdir atanmayı beklerken insanlık dışı koşullarda hizmet sektöründe ter döken bir işçi de olabilirsiniz, maddi hiçbir zorluk olmadığı halde çözümsüz bir hastalığa yakalanan birisinin bakım veren eşi de. Çok erken yaşta büyük kayıplar yaşamış, ailesiz, yersiz yurtsuz kalmış biri de olabilirsiniz, kalabalık bir aile içinde sürekli hor görülen ve sömürüldüğünü hisseden biri de. Hayallerini, idealize ettiklerini gerçekleştirememiş sanat düşkünü biri olup çağrı merkezinde çalışmak zorunda bırakılmış da olabilirsiniz, doktor olmak için yanıp tutuşmuş ancak çalıştığınız koşullarda mesleki tükenmişlik yaşayan biri de. Hikâyeler farklılaşır, insana dair yorgunluk ve çaresizlik maalesef baki kalır.

    Danışanların birçoğu bize geldiklerinde yaşadığı zorluklara kendi yöntemleriyle uzun bir süre direnmeye çalıştıklarını ve son çareyi profesyonel destek almakta bulduklarını ifade ederler. Ben de bu çabalarının çok anlaşılır ve hatta gerekli olduğunu düşünürüm. Tükenene kadar beklemek değildir doğru bulduğum, denemiş, yanılmış ve bir çıkış noktasına olan ihtiyacını kesinleştirmiş olmaktır. Gerçekçi olarak bakmak gerekirse psikoterapi desteği almak ülkemiz için- ve hatta pek çok ülke için- çok kolay erişilebilir bir şey değil. Elbette en çok maddi yönünü kastediyorum. Çünkü haftalık görüşmelerle süren bir psikoterapinin maliyeti asgari ücrete yaklaşan miktarları bulabiliyor. Hatta kişinin maddi anlamda bir güçlüğü olmasa da böyle bir bütçe ayırmak lüks gibi gelebiliyor. Aslında kişinin yaşadığı problemlerin mesleki, sosyal ve ailevi süreçler açısından maliyeti çok daha fazla oluyor. Fakat hayatın yükü altında ezilmiş depresif hisseden birinin bu muhakemeyi yapabilmesi çok kolay değil. Bu bana anlaşılır geliyor. Popüler psikolojiyle fazla ilgili kişilerin biraz da karşısındaki ruh sağlığı uzmanını yüceltircesine “Aslında bu ülkede herkesin terapiye ihtiyacı var” demesiyle öyle sık karşılaşıyorum ki. Meslektaşlarımı kızdırmak pahasına ben bu önermeye hiç katılmıyorum. Eğer kişinin sorunları onun yaşamsal işlevselliğini bozmuyorsa, kendisi ve diğerleri için bir tehdit oluşturmuyorsa herkes terapi almak zorunda değildir (klinik bir tanı alabilecek durumları dışarıda bırakarak). Psikoterapi, kişinin gelişimsel öyküsünün, ego gücünün, bilişsel mekanizmalarının, sosyal destek ağlarının sağlıklı işlemediği noktalarda elzemdir.

    Yaşamın zorlukları karşısında demir gibi durmak zorunda değiliz. Eğilip bükülebiliriz. Bu ruhsal esneklik maalesef doğumla birlikte paket program içinde gelmiyor. Başta anneyle kurulan özel ilişki ve sonra dahil olan üçüncülerin yarattıkları ilişkisel ağ içinde öğreniliyor. 30 yaşına gelmiş ancak bu mekanizmaların hiçbirini geliştirmemiş, her yaşam olayında elinden balonu alınmış çocuk gibi hissedebiliriz. Bu noktada şu farkındalık önemli; beni bugüne kadar getiren değerler, doğrular, mekanizmalar artık çalışmıyor. Belli ki güncellenmesi gereken bir şeyler var; hayat bana değiş diyor, bu böyle gitmiyor. Oysa ben kendime, diğerlerine, hayata kızmaktan başka bir şey yapamıyorum. Kimseden destek alamıyorum, kimseyi kendime yakın hissetmiyorum, korkuyorum. İçimden bir ses beni azarlıyor: Kim sana hayatın adil olduğunu söyledi ve kim sana gül bahçesi vaat etti? Yaşamın bizim hazlarımız ve arzularımız doğrultusunda kurgulanmış güvenli bir zemin olmadığı kesin. Yetişkin hayatı ana kucağı da değil. Bizi zorlayan, aşındıran, yıldıran bir yapı. Ancak bizim bu kontrolsüz gerçeklik içinde bir şansımız var. O şans da kendilik değerimizi ağırlığınca hissedebilmek. Yıllar boyu değer görmemiş, anlaşılmamış, omuz bulamamış olabiliriz. Bu telafi edilemeyecek bir şey de olabilir. Yani biz kendimizi güçlendirsek de yeni bir yaşam olayında bu değersizlik tekrar tekrar ortaya çıkabilir. Savaşması ve uzlaşması çok zor bir gerçeklik bu. Baş etmenin en etkin yollarından biri de içimiz her boşalıp kimsesizleştiğimizde yaşama, yaşama ait olana tutunmak.

    Freud yaşamın mihenk taşları sevmek ve çalışmaktır der. Başlangıçta bahsettiğim danışanımın bir hiçliğin içinden çıkabilip yeni bir hayat kurgulamaya girişmesindeki güç buradan geliyordu. Yaşama değil ama kendine inanmak. Önüne çıkan engeller karşısında yüzleşmeyi ve bebek adımlarıyla ilerlemeyi bilmek. Hisseden, seven, üreten bir insan olmak için çabalamak. Yılgınlığın içindeki kişi büyük bir şevkle değişimi başlatmaz.

    Yerinden kalkmak bile o kadar imkânsızdır ki üstünde o yükle. Bu noktada onunla gerçek bir ilişki kuran bir kişi – ki terapide iyileştiren ilişkidir- terapisti de olsa, dostu da, ana babası da, iş arkadaşı ve hatta hayatına anlık giren bir yabancı da onun kendilik değerini filizlendirebilir. Bu sadece bir başlangıç olsa da dirilmenin yapı taşıdır. Sonrası ise üretimdir, çünkü üretim aktarımdır. Resimle, müzikle, sanatla uğraşmak, bir yabancı dil kursuna gitmek, gönüllü çalışmak üretime sevk eder örneğin. Üretilen ve tekrar üretilen aslında kendiliktir. Önemsiz gibi görünen eylemlerin ardında aslında temas vardır. Hayatın içinde yorgun düşmüşken en son arzulanan şey temas gibi gelebilir. Oysa yaşama dair olanı yine yaşam telafi eder. Ailemiz, dostlarımız, sosyal ağlarımız, meslektaşlarımız çoğu zaman içimizdeki kopukluğu fark etmeyeceklerdir. Kimse bilmese de o kopuklukları onarmak ve tekrar bağlanmak mümkün. Değişmek için, zenginleşmek için, üretmek, inanmak ve yol almak için. Yeni bir milat için…

  • Gluten nedir ve tedavisi

    Son dönemlerin en çok tartışılan konusu “Gluten” sadece tahıllarda değil, pek çok yiyecek ve içecekte, hazır besinlerde, kozmetik ürünlerde ve diş macununda bile bulunuyor.

    Glutenin; buğday, kavuzlu buğday, çavdar ve arpa gibi tahıllarda bulunan bir proteinler ailesinin genel adıdır.

    Gluten; tahıllar dışında pek çok yiyecek ve içecekte, hazır besinlerde, bira, alkollü içecekler, soslar, çorbalar, turşular, sirke, bulgur, irmik, kuskus, müsli gibi besinlerde bulunur. Toksik bir protein olan gluten, ayrıca gıda sektörü dışında diş macunlarında, şampuanlarda, maskaralarda, kremlerde, ilaçlarda, rujlarda kıvam artıcı olarak kullanılmaktadır.

    Gluten, birçok insan için mide-bağırsak kanalı yoluyla kolaylıkla sindirilebilen normal bir proteindir. Ancak, bazı kişiler gluteni sindiremez. Bu kişiler çölyak hastalığı olarak adlandırılan gluten intoleranslılarıdır.

    Çölyak hastalığı, bağırsaklardaki sindirimi sağlayan villus adı verilen yapıların bozulmasına sebep olan ve dolayısıyla da yiyeceklerdeki besinin emilmesini engelleyen ve ince bağırsakta hasarlar oluşturan bir alerjik sindirim sistemi hastalığıdır.

    Başka bir tanımla çölyak hastalığı yaşam boyu süren gıda alerjisidir. Bunun en önemli belirtileri ise yaygın olarak şişkinliktir. Özellikle yemekten sonra ağrı verecek kadar şişkinlik oluşur. İshal, kabızlık ve kötü kokulu dışkı kişinin ishal ya da kabız olması en önemli belirtileridir. Karın ağrısı, baş ağrısı, yorgunluk hissi, cilt sorunları, depresyon ve nedensiz kilo kaybı da bunun belirtileri arasında sayılabilir.

  • Kuşatılmış Annelik

    Kuşatılmış Annelik

    Anneler artık değişmeli. Daha doğrusu anneleri kuşatan, bir güç ve etki alanı uğruna ömürleri yakan eril anlayış, düzen değişmeli. Annelik denen kutsal olmasa da çok değerli şeyin çocukla başbaşa, rekabet etmeden, anı ve ortaklığı sindirerek yaşanabileceği psikolojik alanlar tanınmalı kadınlara.

    Yakın dönemde, zaman zaman öne sürülen bir düşünce yeniden gündeme geldi: Anne-babalık için ehliyet sahibi olunmalı düşüncesi. Aslında bu düşünce bu topluma dair sancıları gören, duyan ve hisseden “okumuş” kesim için yeni değil. Siz de dost meclislerinde konuşulan toplumsal sorunların birey ve aile düzeyinde analiz edildiğine denk gelmişsinizdir. Burada kast edilen sanırım şu: etrafımız sahtekar, yalancı,fiziksel ve cinsel şiddet eğilimli bireylerle dolu. Bu kişileri neticede bir anne ve baba yetiştiriyor. Bu insanlar ne yapıyor, ne yediriyor, ne içiriyor, ne öğretiyor ki söz konusu insanlar tüm toplum için bir tehdit haline geliyor. Bir iftiracının, bir tacizcinin, bir canlı bombanın anne ve babası diğerlerinden farklı mı? Gerçekten de “bilinçli” ve “ehil” ebeveynlere sahip olursa her çocuk pırlanta gibi mi büyür?Bunu ön görmek çok mümkün değil. Biliyoruz ki kişilerin ruhsal ve sosyal anlamda sağlıklı olmalarının tek koşulu maalesef sadece yeterli ve etkin ebeveynlik tarzı değil. Psikolojik bilimler alanında insan gelişimi bir gen-çevre etkileşiminin ürünü olarak görünüyor. Bu demek oluyor ki biz bir genetik alt yapıyla doğuyoruz, bakım verenler tarafından yetiştiriliyor ve eğitim hayatıyla beraber başlayan süreçte çevrenin etkilerine maruz kalarak gelişiyoruz. Bu çok faktörlü açıklamanın amacı anne, baba ve geniş olarak ailenin rolünü küçümsemek değil. Tam tersine ne kadar kilit bir noktada olduğuna dair elimizde çok veri var. Ancak benim bu yazıda bu geniş konu içinde vurgulamak istediğim “annelik” ve anneliğin içinde yaşanılan kültür ve çağ tarafından nasıl şekillendirildiği. Belki bu bakış açısı insanları “anne babalık ehliyeti” vurgusuna getiren süreçleri kültür düzeyinde değerlendirmemize olanak sağlar.

    Anneliğin “kadınlığın” çok ötesinde bir anlam taşıdığı, hatta kutsandığı bir kültürde yaşıyoruz. Kadının tüm varlığı içinde taşıdığı özelliklerden sadece biri olabilecek doğurganlık tüm kadınlık anlayışının önüne geçiyor. Evlenmek ve doğurmak zorunda olmadığını haykıran kadınlar susturulup sindirilmeye çalışılıyor. Oysa her kadın anne olmak zorunda değildir ve kimlikleri arasına annelik kimliğini istememek de en doğal haktır. Buraya kadar bir sorun yok ancak biliyoruz ki kadınların ezici bir çoğunluğu için bu red mümkün değil. Biz elindeki oyuncak bebeğini bırakarak zorla evlendirilmiş çocuk gelinlerin vatanıyız. Kadınlar biz önce kadınız diyemeyecek kadar yoğun fiziksel ve cinsel travmalarla sindiriliyor. Gerçeklik bu iken konu aşırı kutsanmış bir annelik farkındalığından, zorunlu anneliklere doğru kayıyor. Benim gibi ruh sağlığı alanında çalışan veya işi ya da hayatı gereği toplumun her kesimine hakim kişiler olarak biliyoruz ki bu “zorunlu” anneler çoğunlukla mutsuz, depresif ve tükenmiş. Annelikle beraber tamamen süt makinası gibi görülenler, evde öfke patlamaları yaşayıp çocuğunu hırpaladığı için vicdan azabı çekenler, kayınvalidesi, kayınpederi, kayınpederi tarafından dövülenler, aşırı ve kurgu kıskançlıklarla eziyet edilenler, kendine ait harçlığı bırak evin hiçbir ihtiyacını karşılayacak meteliği olmadan seneler geçirenler. Kısacası baktığımız noktadan “annelik” ne kadar kutsansa da kadınlar için insanca bir yaşamın kapısını açmıyor. Koca izin vermiyor, ata izin vermiyor, erk izin vermiyor, devlet izin vermiyor.

    Hal böyleyken bu “kuşatılmış annelik” içinde çocuklar yetişiyor. Çocuğun en temel ihtiyacı sadece beslenmek değil farkedilmek, yanıt ve tepki verilmek, anlaşılmak ve aynalanmak iken çocuk sert bir duvara tosluyor. Kucak var ama sıcaklık yok, yüz var ama ifade yok, koruyup kollama var ama sahiplenmek yok. Sorduğunuzda “Türk Annesi” çok fedakar, hep çocukları için çırpınıyor. Yemiyor yediriyor, içmiyor içiriyor. Ama “anneniz sizi anlar mıydı, tanır mıydı, sevgisini, şefkatini gösterir miydi?” diye sorduğunuzda uzun bir suskunluk. Susuyoruz çünkü o yoksunluğun dili yok. Orada yitirilen şeyin ikamesi yok. Annenin attığı tokadın- kelimenin tüm anlamlarıyla- telafisi yok. Bu kültürde en doğal gelişimsel ihtiyaçlar horgörülür. Aile yaşar çocuk içinde haspel kader büyür. Bu kaostan kurtulmanın tek yolu annenin dizleridir ama ona da baş koyacak cesareti bulmak yılları gerektirir. Bu nedenle bu toplumda anne olmak da zordur, evlat olmak da. Anne uzak, mesafeli, kendine odaklı ve sert de olsa zordur, koruyucu, kollayıcı, kuralcı ve müdahaleci olsa da.

    Toplumda iilklerimize işleyecek kadar derin yaşadığımız ama adını koyup konumlandırmakta güçlük çektiğimiz bir durum var; eril anneler. Literatürde bu şekilde anıldığını sanmıyorum ama mesleki ve bireysel deneyimlerimden sonra ben bu anneleri böyle algılıyorum. Sanırım bunların stereotipi ismini bile şu an hatırlamadığım bir programdaki “Semra Hanım”dı. Aslında hepimize çok tanıdıktı. Söylenen, manipule eden, alt üst eden, ezen ve hiçleştiren anne. Oğluna, karısına, bazen kocasına ve bilhassa ve tercihen gelinine dünyayı zindan etme üzerine kurulu bir eril kurgu. Sayıca ne kadar fazla olduklarını tahmin edebiliyor musunuz bilmiyorum, ama bana güvenin çoklar. En basit düzeyde gelinlerinin buzdolabında bıraktıkları salçadan, oğluyla gelinin birlikte olma sıklıklarına, torununun zıbınından damadının telefona bakmasına varan bir repertuarda işlev görüyorlar. Genellikle bu eril iktidar oğlan çocuğa ve eşine kurulsa da kız çocukta da rastlanıyor. Benim eril olarak andığım annelerin oğlan çocukla beraber sahip olmadıkları “fallusu” yakaldıkları ve beklenileceği şekilde bir ömür bu erki ellerinden bırakmadıkları bir psikoloji bilgisi. Ama maalesef biz daha fazlasını biliyoruz. Bu gücün şiddete varan manipulasyonlar için kullanıldığına şahit oluyoruz. Söylerken bile utansam da gelinleri dövmesi için oğullarını ve aile üyelerini kışkırtan kadınlar var. Bu insanlar da anne. Onlar da belki bir kız çocuğu olarak tüm manevi/maddi yatırımın oğlan kardeşlere yapıldığı bir aileden geliyorlar. Sonuçta bu eril annelerin ihtiyaçlarını da motivasyonlarnı da anlamak önemli olabilir. Ama bu annelerin pasif-agresif, büyüklenmeci, müdahaleci halleriyle empati kurmak zor olabiliyor. Özellikle bu tarzın madurları olan çocuklar ve eşleriyle çalıştıkça.

    Bu bahsettiğim anne tipinden çok farklı olarak algıladığımız oysa benim çok benzer dinamikler gördüğüm başka annelik tarzları da var. Büyükşehirlerde yaşayan, iyi eğitim görmüş, sosyoekonomik olarak kendini güçlü hisseden, daha eşit evlilikler yaptığına inanan kadınlar. Bu annelerin en belirginleri sosyal medyada “influencer” anne olarak anılıyorlar. Etki yaratıyorlar kısacası. Binlerce anneyi mükemmel anneliğe çağırıyorlar. Çocuk nasıl beslenir, nasıl uyutulur, bir soru sorunca nasıl cevap verilir. Bu ve bunun gibi yüzlerce “annelik ipucunu” sağlıyorlar. Şimdi diyeceksiniz ki bu annelerin ailevi veya sosyal anlamda zararları ne? Öncelikle bu mükemmel anneliğin peşinde koşma akımı bir çok hatayla kol kola geliyor. Gelişim psikolojisine dair kuram ve çalışmalar gösteriyor ki çocuğun ihtiyacı mükemmel annelik değil “yeterince iyi anneliktir”. Annelikte birçok nedenden kaynaklanan hatalar vardır ve çocuğun ruhsallığı açısından bu kırılmalar gereklidir. Örneğin bir anne çocuğunu diğer odadan takip ettiği megafonu kapalı unutabilir ve çocuk her ağlamasında “anne” denen kişinin hemen yanıt veremeyeceğini deneyimleyebilir. Oysa yeni moda süper annelik anlayışı buna olanak vermiyor. Hep yanında olmak, hep toplamak, hep müdahil olmak ihtiyacında. Bu korumacılık öyle bir noktaya geliyor ki çocuk daha okul çağlarına bile gelmeden kendi çocuğunun hakkını korumak adına daha sütten yeni kesilmiş başka bir çocuğa veya ebeveynlerine müdahalede bulunabiliyor. Daha sonraki yıllarda iyice ayyuka çıkan veliler ve çocuklar arasındaki aslında çok doğal olan süreçleri bombalayan ve “en kıymetli, en farklı, en yetenekli, en özel” çocuk benim çocuğum noktasına varan “veli terörü” işte böyle filizleniyor. Sonuç mu? Ortada kendini hep ayrıcalıklı hisseden, ötekileri hep rakip ve tehdit algılayan, derin ilişkiler kuramayan yalnız ve içe dönük çocuklar…

    Peki anneler bunu neden yapıyor? Hangi anne çocuğuna zarar vermek ister ki? Kadınların amacı elbette bu değil ama onlar “kuşatılmış anneler”. Modern çağın çılgınlığında asırlardır kaybedilmiş değerlerini tekrar kazanmaya çalışıyorlar. Bunun için de sıradan olmaya, pasif kalmaya, herşeyi doğal akışına bırakmaya katlanamıyorlar. O yüzden erkek çocukları fiziksel olarak vasat buldukları bir kadınla geldikleri zaman onları oğullarına layık görmeyip reddediyorlar. Yine bu yüzden kaydırak sırasında beklerken öne atılıp çocuklarının sırasını alan 3 yaşındaki çocuğa veya annesine haddini bildirecek kadar insancıllıktan uzaklaşıyorlar. Kısacası eski geleneksel annelik tarzları şu çağdaki annelik anlayışından çok farklı değil. Amaç hep o kaybolmuş kimliği geri kazanmak. Kadınlar çocuk da yapsınlar kariyer de. Ancak anne-çocuk ilişkisi bir savunma alanına döndüğü anda hatlar karışıyor. Ortada annesinin dizinin dibinde olmasına karşın dizine hasret kalan mağdur çocuklarla doluyor. Anneler artık değişmeli. Daha doğrusu anneleri kuşatan, bir güç ve etki alanı uğruna ömürleri yakan eril anlayış, düzen değişmeli. Annelik denen kutsal olmasa da çok değerli şeyin çocukla başbaşa, rekabet etmeden, anı ve ortaklığı sindirerek yaşanabileceği psikolojik alanlar tanınmalı kadınlara. Böyle bakıldığında “annelik ehliyeti” okullarda zeka testi uygulanması önerisinden çok farklı değil. Bu bakış olabildiğince faşizan ve ancak distopik romanların konusu olabilecek bir durum. Tek ihtiyacımız anlayan, saran, sarmalayan annemizle başbaşa kalmak…

  • Bağışıklığın mucize formülü

    Bir sıcak bir soğuk kararsız havaların hastalıklara davetiye çıkarabildiği bahar mevsimiyle birlikte bağışıklığı güçlendirmenin en iyi formülü D vitamini deposu güneş..Bağışıklık sisteminin zayıflamasına ve buna bağlı olarak çok ağır hastalıklara yol açan D vitamini yetersizliğinin en iyi ilacını güneş ışınları. Yağ içerisinde depolanan vitaminlerden birisi olan D vitamini, hücre büyümesi, kemik ve kas gelişiminde, kalsiyum emilimi, iltihaplı hastalıklarla mücadelede ve bağışıklık sisteminde çok önemli rol oynar.

    D vitamini, kalsiyum ve fosforun bağırsaklardan emilimini sağlar. D vitamini aynı zamanda parathormonun (paratiroid bezleri tarafından salgılanan, kandaki kalsiyum seviyelerinin en önemli düzenleyicisi)salınımını önler. Yine D vitamini birçok hastalık ve kanser türüne karşı koruyucu etkilere sahiptir.

    D vitamin için en iyi ve doğal kaynak güneştir. D vitamininden faydalanabilmek için derinin güneşte 15-30 dakika kadar durması gerekir. Güneş ışınları deri üzerindeki yağları harekete geçirerek daha sonra vücutta emilebilen formda olan vitamini üretir.

    Bahar mevsimindeki kararsız havalar, soğuk algınlığı başta olmak üzere birçok hastalığa davetiye çıkarır. Bu dönemde bağışıklık sistemini güçlü tutmanın en iyi yolu güneşten geçer.

    D vitamini eksikliği hastalıklara yakalanma riskini artırır.Zayıf bünyelerde düşük bir bağışıklığa, kas ve kemiklerde gelişim geriliklerine, saç ve tırnak soruları ile kanser gibi ciddi bir rahatsızlıklara da sebep olan D vitamini yetersizliği kalp krizi ve böbrek taşının da sebepleri arasındadır.

    Genel olarak D vitamini yetersizliği; metabolizmada kemik ve iskelet sistemi rahatsızlıkları olarak kendini gösterir. Özellikle bebeklerde ve çocuklarda görülen bir beslenme yetersizliği hastalığı olan “Rikets” ve onun erişkinlerdeki şekli olan osteomalasi (Kemiklerin yumuşaması ile karekterize bir hastalık) D vitamin eksikliğinden kaynaklanmaktadır.

    D Vitamini bazı kanserlerin, kalp ve diyabet hastalığının gelişimini önler. Tansiyonu dengeler. Depresyondan korur.

    Günlük D vitamin ihtiyacı kadınlarda ve erkeklerde 15 mcg/gündür. En iyi D vitamini kaynağı ise güneş ile D vitamin içeren hayvansal besinlerdir.

    Deniz ürünleri de D vitamin deposudur. Özellikle somon, uskumru, ringa, ton balığı, karides, istiridye, yumurta sarısı, süt ve süt ürünleri, yogurt, peynir, tereyağı, balıkyağı karaciğer D vitamin içeren besinlerdir.

    D vitamininin fazla miktarlarda alınmasının ise metabolizmada toksik etkiye yol açarak, dönüşümü olmayan problemlere sebep olabileceği unutulmamalıdır.

  • Öfkemi Kontrol Edemiyorum

    Öfkemi Kontrol Edemiyorum

    Öfkeyi serbest bırakmaya niyet etme ve bunu başarabilmek sağlıklı ruh haline sahip olmaya giden yolda ilk adımdır. Bize hep duygularımızı bastırmamız öğretildi, öfke duygusu da buna dahil. Ağladıysak sus ağlama, sinirlendiysek çocuklar sinirlenmez çok ayıp dendi.

    Eğer öfkeni doğru yerde doğru şekli ile ifade etmeyi öğrenmezsen alakasız ve belki de çok ufak bir durumda yoğun patlamalar yaşayabilirsin. Dışarıdan şeker gibi tatlı görünürsün, herkesi memnun etmeye çalışan insansındır. Ama içten içe kendini yersin. Kendi kredinden kendi enerji depondan harcarsın.Dahası öfkeni hastalığa dönüştürebilirsin. Çünkü insan hazmedemediği ve boşaltamadığı duyguları bedenselleştirir.

    Hayatında alma verme dengesi var mı bu da çok önemli. Kendi ihtiyacını erteleyip başkalarının ihtiyaçlarını odak noktana koyarsan zamanla içten içe öfkelenirsin.  Ve bu öfkeyi uyuşturmak için kendini alkole, sigaraya, yemeğe, alışverişe vs. verebilirsin. Öfkeni serbest bırakmaya başladıkça bunlara olan bağımlılıkların azalır. Öfkeyi içinde tutmak fazla enerji gerektirir. Bu nedenle öfkeli kişilerin genel yaşam enerjileri düşüktür. Onlar hep bitkindirler, canları bir şey yapmak istemez, organik bir sebep olmamasına rağmen yataktan çıkmak istemezler. Bazen dışarıdan baktığımızda depresyon semptomları gösterirler. 

    Önce bu öfkeyi kimden miras aldın yani kimden modelledin buna bak. Kimden aldıysan onunla ayrışma çalış ve bunu kendi  zihnine sık sık duyur; ’’ Babam başka biri, ben başka biriyim. Bu nedenle babam gibi öfkeli olmak zorunda değilim, çünkü o başka biri ben başka biriyim. Babamdan aldığım öfkeyi bırakmaya niyet ediyorum’’

    Kimseden modellemediysen ve tamamen sana ait olduğunu düşünüyorsan da o öfkeyi boşaltmaya niyet et ve bunu kendine duyurarak  başla; Kime öfkeli olduğunu bul ve ‘’Şu an eşime öfkemi boşaltmaya niyet ediyorum’’ Yastıklara bağır, duvarları yumrukla, sesli sesli ağla, bir kum torbası bul, onu yumrukla, evde öfken boşalana kadar kendine öfke boşaltma seansları yap  ve o öfkeyi boşalt… 

  • Tiroid tembelliğinde (hipotiroidizm) ilacın kullanma zamanının önemi var mı?

    Tiroid tembelliğinde (hipotiroidizm) ilacın kullanma zamanının önemi var mı?

    ~~Tiroid tembelliği toplumda % 7-10 sıklığında görülmektedir. Bu hastalığın tedavisinde L- tiroksin denilen ilaç kullanılmaktadır. Neredeyse tansiyon, şeker hastalığı ilaçları kadar yaygın kullanılan ilaçlardandır. Hastalığın uygun şekilde tedavi edilmemesi durumunda unutkanlık, kilo alma, kabızlık, anemi, kolesterol yüksekliği, miksödem gibi sonuçları olmaktadır.

    Dolayısıyla ilacın doğru kullanılması ve izlenmesi önemlidir. L tiroksin ince barsaktan emilmektedir. Oral alımdan 2 saat sonra tepe emilim değerine ulaşır fakat gıda ile birlikte alınırsa bu süre 3-4 saate kadar uzayabilir.

    Amerikan tiroid cemiyetinin önerilerine göre L- tiroksin sabah kahvaltıdan 60 dk önce veya akşam yemekten 3 saat sonra alınmalı ve mümkünse diğer ilaçlar ila arasında 4 saat fark olmalıdır.

    Kahve, soya, kalsiyum karbonat, demir, aliminyum, sükralfat, kolestiramin, süt ile birlikte alınırsa emilim daha az olmaktadır. Bu madder ile kompleks oluşturmak süretiyle emilim %50 ye yakın oranda azalmaktadır.

    Bazı hastalık durumlarında da emilim azalmaktadır. Helikobakter pylori ilişkili gastrit, atrofik gastrit, çölyak hastalığında emilim azalmaktadır. Bu gibi malabsorbsiyon durumlarının varlığında daha yüksek dozlarda l tiroksin kullanmak gerekir.

    Gastrik bypass cerrahisi geçiren hastalarda l tiroksin emilimi ile ilgili bir değişiklik beklenmez çünkü emilim primer olarak ileumdan olmaktadır. Ancak kilo ile ilişkili doz planlaması yapıldığından zayıflama olacağı için gastrik bypass hastalarında doz azaltmak gerekebilir.

    Yapılan bir çalışmada L tiroksin bir grup tiroid hastasında sabah açlıkta, bir grupta kahvaltı ile birlikte, bir gruba da yatma zamanı verilmiş. Altı ay sonra yapılan değerlendirmede THS da azalma en fazla açlık ta kullanan grupta olduğu görülmüştür. Yani en faydalı kullanım sabah açlıkta kullanım olmuştur (J Clin Endocrinol Metab. 2009;94:3905-3912).

    Ancak başka sonuçlar bildiren çalışmalarda vardır 84 hastanın değerlendirildiği bir çalışmada, kahvaltıdan 30 dk önce alınan ilaç ile ana öğünlerin birinden 1 saat önce veya gece yatarken alınan ilaç arasında sonuç bakımından fark gözlenmemiş, aynı etkiyi göstermiştir. (Skelin M. Effect of timing of levothyroxine administration on the treatment of hypothyroidism: a three-period crossover randomized study. Endocrine. 2018;62:432-439).

    Bazı ülkelerde L tiroksinin sıvı ve jel şeklinde hazırlanmış ürünleri vardır. Bunlar boyalı şeker, glyserol, alkol, laktoz gibi katkı maddeleri içermediği için daha iyi emilim olmaktadır.

    Sonuç olarak L tiroksin ilacının kullanma zamanı olarak sabah kahvaltıdan 30-60 dk önce önerilmektedir. Ancak yaşam tarzı, iş hayatı ya da değişik nedenler ile sabah alamayan hastalar için, özellikle sabah mecburi ilaçları olan hastalar için ana öğünden 1 saat önce veya gece yatarken kullanmak gibi seçeneklerin de olduğunu hastalar ile paylaşmak gerekir.

  • Uçuş Fobisi

    Uçuş Fobisi

    Uçuş fobisi özgül fobilerden biridir. Yani bazı durumlara (kapalı alan, açık alan, sosyal ortam, hastalık vb.) veya nesnelere (yılan, asansör, iğne, köpek gibi binlerce nesne) karşı duyulan, aslında kişinin kendisine de mantıksız gelen aşırı korku hallerinden biridir. Endüstrileşmiş ülkelerde görülme oranı %10 ile %40 arasında değişebilir. Aslında uçak yolculuğu yapan bireylerin neredeyse %95’i hafif de olsa korku duyabilir, yalnızca %5’lik bir grup bu eylemden keyif alır. 

    Uçuş fobisi farklı şiddetlerde deneyimlenebilir. Uçağa binmesi mümkün olmayan ya da aşırı derecede rahatsızlık duyanlar için “fobik” diyebiliriz. Daha hafif bir şekilde tedirginlik yaşamak ise “uçuş gerginliği” olarak adlandırılabilir. Fobisi olan biri uçağa binmek zorunda kaldığında çok yoğun bir kaygı ile birlikte kalp çarpıntısı, nefes almada güçlük, ölüm ya da kontrolünü yitirme korkusu, bedeni kontrol etmede güçlük gibi çeşitli bedensel belirtiler yaşayabilir. 

    Uçuş fobisi de tüm fobiler gibi bilinçdışı mekanizmalar üzerinden ortaya çıkarlar. Bilinçdışımız; otomatik öğrenmeler, bu öğrenmelere karşı geliştirdiğimiz refleks yanıtlar, kas hafızası ve koşullanmalarımıza eşlik eden duygusal kodlarla ilişkilidir. Dolayısıyla çocukluk dönemimizde çok aktiftir ve bu işlevler oldukça kalıcı şekilde programlanır. Anatomik olarak ise alt beyinde lokalize olduğunu söyleyebiliriz. Bilinçli işlevlerimiz (mantık, muhakeme, konuşma, soyut ve analitik düşünce gibi) ise üst beyin (korteks) ile ilgilidir. Alt beyin ve üst beyin arasında var olduğunu kabul ettiğimiz kategorik duvar fobilerin mantık yürütme ile çözülememesine neden olur. Yani uçuş fobisi olan bir kişinin uçakların en güvenli ulaşım aracı olduğunu bilmesi, etrafındakilerin sürekli ona uçuş yapmakta korkacak bir şey olmadığını telkin etmesi, tavsiyelerde bulunması bu yüzden işe yaramaz. 

             Peki nasıl oluyor da bazıları kendini hatırladığından beri uçuştan korkuyor da bazıları rahatsızlık duymuyor? Ya da yıllar boyunca yüzlerce uçuş yapmış birisi bir gün uçağa binemez oluyor? Bu noktada gerginlik ve duyarlılık kavramlarından bahsetmemiz gerekiyor. Çocukluktan itibaren bilinçdışında kuvvetli bir şekilde oluşan programlar aslında kaybolmazlar. Sevdiğimiz, hoşlanmadığımız, korktuğumuz her şey zamanla sadece söner. Fakat gelecekte bazı koşullar altında yeniden gündeme gelebilir. Bu koşullar kişilerin gerginlik seviyeleri ile ilişkilidir. Hayatta beklenmedik durumlarla karşılaşmak, problemlerin üst üste gelmesi, ardından pek çok yeni sorumluluk getiren önemli dönüm noktaları (evlenmek, çocuk sahibi olmak, iş yerinde terfi almak vb.), gücümüzün sınırlarını fazlasıyla zorlamak gerginliğimizi artırır. Gerginliğimizin artması da zamanla sönmüş olan bilinçdışı programlarımıza, korku kodlarımıza yeniden duyarlılaşmamıza neden olur. Bu nedenle uçuş fobisini korkaklık ya da cesaretsizlikle açıklayamayız, tıpkı bir besin alerjisi gibi olduğunu söylemek daha doğru olur. Alerji yapan besin maddesi yerine eski korkularımıza duyarlı hale gelmişizdir sadece.