Ektopik pankreas nadir görülen embriyolojik kökenli bir anormallik olmasına rağmen asemptomatik seyri nedeniyle erişkin yaşlara kadar tanı alamayabilir. Tanı çoğunlukla girişimsel işlemler esnasında histolojik olarak konulmaktadır. Yazımızda, endoskopik görünümünden şüphelenilen ve histolojik olarak tanı alan mide antrum yerleşimli iki ektopik pankreas vakasını nadir görülmesi ve komplike olabilmesi sebebiyle sunduk.
Blog
-

Beslenme ve Yeme Bozuklukları
Beslenme ve yeme bozukluğunun temel özelliği kişinin kendini –zayıf olsa bile- şişman olarak algılaması ve kilo almamak için aşırı gayret sarf etmesidir. Diğer pek çok davranış gibi bu davranış da aşırıya kaçınca tehlikeli hatta ölümcül olabilmektedir. Beslenme ve yeme bozuklukların alt başlıkları vardır. Bunlardan ilki;
ANOREKSİYA NERVOZA
ANOREKSİYA NERVOZA NEDİR?
Anoreksiya nervoza kişinin kilo alma konusunda yaşadığı aşırı korku ve kaygıdır. Bu kaygıyla baş edebilmek için yemek yemeyi dikkat çekecek ölçüde azaltırlar.Kendileriyle alakalı aşırı kilolu olduklarına dair yanlış benlik algısına sahiptirler.
Sosyal çevre, arkadaş ve aile ilişkileri, mükemmeliyetçi kişilik yapısı, güven azlığı, anksiyete, vücut görüntüsünden memnun olmama gibi kriterlerin en yoğun yaşandığı dönem olan ergenlikte görülme sıklığı daha fazladır. Anoreksiya nervoza, kadın nüfusunun %1’in altında bir kısmını etkiler. Erkeklerde ise bu oran kadınların oranın üçte biridir. Bale, mankenlik, jimnastik yapma(kadınlar) veya jokey ve uzun mesafe koşucuları (erkekler) gibi bedeni kontrol altında tutmayı gerektiren işlerle uğraşan ergenlerde ve genç yetişkinlerde yaygın olarak görülür.
ANOREKSİYA NERVOZA BELİRTİLERİ NELERDİR?
Kişi aşırı kilolu olduğuna dair çarpık benlik algısı sebebiyle yemek yemeyi ciddi ölçüde azaltıp, ağır egzersizler yapar.Bazen yediklerini çıkarma ve kusma da görülür.Anoreksiya nervoza ciddi boyutlarda sağlık sorunlarına yol açabilir. Yavaş kalp atışı, düşük tansiyon gibi anormal hayati belirtilerin yanı sıra anemi, kemik yoğunluğunun azalması ve EGK’deki değişim gibi anormal laboratuar ve test sonuçları da olabilir. Genel örneklemdeki hastaların üçte ikisi her ne kadar 5 yıl içinde daha iyiye gitse de ölüm oranı (madde kullanımı, intihar ve yetersiz beslenme gibi nedenlerden dolayı) genel nüfustakinden 6 kat daha fazladır.
BULİMİYA NERVOZA
BULİMİYA NERVOZA NEDİR?
Günlük hayatta yemek yerken sıradan kişiler yemeğin tadını çıkararak ve yavaş yerler.Bulimiya nevrozu tanısı alan kişiler ise genel olarak stres ve depresyon sebebiyle normal olan öğünden daha fazlasını daha hızlı yiyerek, yedikleri öğünü geri çıkartırlar. Kontrolsüz davranışlarının farkında oldukları için bu kişiler genelde yalnız başlarına yemek yerler. Anoreksiya nervoza tanısı alan kişilere benzer şekilde bulimiya nervoza hastaları da kendi dış görünüşlerini, bedenlerinin nasıl göründüğüyle aşırı ilgilenir. Ancak anoreksiya tanısı alan kişiler gibi aşırı kilolu olduklarına dair kendileriyle ilgili çarpık beden algıları yoktur.
BİLUMİYA NERVOZANIN GÖRÜLME SIKLIĞI NEDİR?
Bulimiya nervoza anoreksiyadan daha yaygındır. Yetişkin kadınların %1-2’sini etkilerken erkeklerde daha az görülür. Yine anoreksiyadaki gibi jimnastik, dans, modellik gibi mesleklere sahip kişilerde daha sık görülmektedir. Başta duygudurum ve kaygı bozuklukları olmak üzere, dürtü denetimi ve madde kullanımı ile ilgili problemler bulimiya nervoza hastalarının eş tanısı olmaktadır.
Bulimiya nervoza tanısı alan bireylerin yarısı zaman geçtikçe tamamen iyileşme sağlamaktadır. Dörtte biri gelişme gösterirken diğer bireyler kronik bulimik davranışa doğru evrilmiştir. Anoreksiya nervozaya göre ölüm oranı daha düşüktür. Fakat intihar oranı bulmiya nervozada genel nüfustan yüksektir.
ANOREKSİYA NERVOZA VE BULİMİYA NERVOZA’DA TEDAVİ
Anoreksiya nervoza ve bulimiya nervoza ölümcül bir hastalık olduğu için tedavileri de oldukça zordur. Anoreksiyada kişi tehlikede olduğunu kabul etmez, bulimiyada ise kişi tedavi görürse tekrar kilo alacağından korktuğu için tedaviye yanaşmaz. Bu yanlış inanışlar işi tedaviyi zorlu hale getiren nedenlerdir. Tıbbi yöntemler, psikolojik danışmanlık ve beslenme tedavisi birlikte yürütüldüğünde daha sağlıklı sonuçlar alınır. Hastaya ilk olarak düzenli yeme alışkanlığı ve sağlıklı diyet kabul ettirilmelidir. Ardından psikoteröpatik yöntemlerle bireyin yanlış inanışlarının altında yatan nedenlere odaklanır. Tedavi süresi birkaç aydan birkaç yıla uzayabilir. Diğer bir sorun da tedaviden sonra tekrarlanabilir oluşudur.
-
Simultaneously occurred pleural and pericardial effusion related to dasatinib treatment: a case report
Dasatinib is a proven potent tyrosine kinase inhibitor which is used in the newly diagnosed Philadelphia Chromosome (Ph1) positive chronic myeloid leukemia (CML) treatment when there is no hematological and/or cytogenetic response to imatinib treatment. Pleural and pericardial effusions due to dasatinib therapy may be seen 5 to 30 weeks after the onset of the treatment, but may also develop at any time interval. Pleural effusions are frequently bilateral and exudative, and lymphocyte cell dominance is often observed. It has been observed that when dasatinib treatment is stopped, the side effects which occurred with the treatment are greatly regressed. In this article, we present a case with New York Heart Association (NYHA) functional class III dyspnea under the treatment of dasatinib and developed simultaneous pleural and pericardial effusion, which is rare in the literature. Our aim of presenting this case is to emphasize once again the rarity of simultaneous pleural and pericardial effusion development in dasatinib therapy, and the importance of intermittent cardiopulmonary evaluation before and during the treatment of CML patients.
-

Duygudurum Bozuklukları
Neşe ,hüzün, öfke gibi çok çeşitli duygusal yaşantımız vardır. Gün içerisinde olumlu veya olumsuz birçok duygu yaşarız. Duygudurum bozukluğu olarak tanımlanan hastalık grubunda yer alan bireyler ise şartlara ve duruma uygunsuz ve abartılı duygu durumu içinde yaşarlar. Bu bireyler belli bir dönemde depresyon da yaşar fakat bazılarının yükselmiş duygu durumları da olmaktadır. Duygudurumun mutsuzluk, çaresizlik, üzüntü, umutsuzluk, keder yönünde kayması depresyon; neşe, coşkululuk, mutluluk, sevinç yönünde kayması ise mani düşündürür.
MAJÖR DEPRESYON
Depresyon genellikle duygudurumunun normale göre daha düşük olması şeklinde yaşanır.Depresyonun var olan semptomları kişiden kişiye değişiklik gösterebilir.İştahsızlık, kilo kaybı veya çok yeme görülebilir. Yine uykuda artış veya uykusuzluk ve uykunun kalitesinde azalma görülebilir. En az iki hafta süren bu çökkün duygudurumunda ilgi azalmaları ve her zaman yaptığı aktivitelerden zevk alamama yaşanır. Yorgunluk, konsantrasyon bozukluğu, değersiz veya suçlu hissetme ve ölmeyi isteme veya öz kıyım düşünceleri ile de kendini gösterir.
DEPRESYON BELİRTİLERİ NELERDİR?
Depresyonda olan kişi, genellikle bitkinlik ve enerji düşüklüğü olarak ifade ettikleri yorgunluktan şikayet eder. Aynı zamanda konsantre bozukluğu ve dikkatini sürdürme konusunda yaşadığı zorluklar yüzünden çoğu zaman okuduklarını anlayamazlar. Karşılıklı konuşurken yavaş ve uzun duraksamalarla, az sözcük kullanarak konuşurlar.Normalde yaparken zevk aldıkları aktivitelere karşı ilgilerini tamamen yitirirler. Gün boyu mutsuzluk, üzüntü, ağlama isteği içerisindeyken sorumluluklarını yerine getiremeyecek olmasından dolayı kendilerini suçlu ve değersiz hissederler. Sanki içinde bulundukları durum hiç geçmeyecekmiş gibi düşünür ve kendilerini umutsuzluk içerisinde bulurlar.
KİMLER DAHA ÇOK DEPRESYONA GİRER?
Depresyon; insanların %7!sini etkileyen ve kadınlarda erkeklere oranla kat daha fazla görülen oldukça yaygın bir durumdur. Genellikle 20’li yaşların ortalarında başlar fakat çocukluktan yaşlılığa kadarda herhangi bir zamanda ortaya çıkabilir.
Yaşam olayları, çevresel stres, travmalar, cinsel istismar, ihmal, aile içi şiddet, ayrılık, boşanma, işten ayrılma, sevilen birinin kaybı gibi yaşanan olaylar depresyona sebep olabilmektedir.
DEPRESYON TEDAVİSİ NASILDIR?
Yapılan araştırmalar sonucu depresyonun yüksek oranda tedavi edilen bir hastalık olduğunu biliyoruz. Tedavisinde ilaç kullanımının yanı sıra bireysel psikoterapi de en çok tercih edilen uygulamalar arasındadır. Çoğunlukla iki yöntemin birlikte uygulandığı depresyon tedavilerinde başarı oranları daha yüksektir. Hafif şiddetli depresyonda psikoterapi öncelikli olarak uygulanabilmektedir. Terapideki hedef ise depresyonda olan bireylerin yaşama dair olumsuz düşünceleri farkına varmasını sağlamak, uyumu bozan düşüncelerin yerine daha sağlıklı düşünce becerilerinin kazanılmasına yardım etmektir.
BİPOLAR BOZUKLUK
İki uçlu mizaç bozukluğu veya Manik – Depresif Bozukluk olarak da adlandırılır.
BİPOLAR BOZUKLUK NEDİR VE BELİRTİLERİ NELERDİR?
Bipolar bozukluk kişinin duygudurumunun sürekli değişkenlik göstermesidir. Ruh hali sabit ve sürekli değildir. Eğer depresif dönemde ise mutsuzluk, umutsuzluk, hüzün, zevk alamama gibi depresyonun belli kalıpları görülür. Eğer kişi manik dönemde ise; pek çok kişide görülen yüksek özgüven, az uykuyla dinlenme ve yükselmiş aktivite görülür. Riskli iş girişimleri, yargılama kapasitelerinde kayıp, korunmasız cinsel ilişkiler, fikirlerini, planlarını ve işlerini, dinleyen herkese anlatmaya karşı aşırı istek, yüksek sesle hızlı baskın konuşma, coşkulu duygu durum, rahatsız edici veya saldırgan davranışlar gibi özellikler meydana gelmektedir.
BİPOLAR BOZUKLUĞUN GÖRÜLME SIKLIĞI NEDİR?
Erkeklerde ve kadınlarda eşit derecede görülmektedir ki bu da genel yetişkin nüfusunun yaklaşık %1’ini oluşturmaktadır. Bipolar bozukluk güçlü bir şekilde kalıtsaldır. Çoğunlukla ergenlik dönemi ya da ilk yetişkinlik dönemi ortaya çıkmaktadır.
BİPOLAR BOZUKLUK TEDAVİSİ NEDİR?
Bipolar bozukluk tedavisinde ilaç kullanımının yanı sıra psikoterapi alınması da oldukça fayda sağlar. Psikoterapi sayesinde kişinin manik ve depresif atakları tetikleyen stres faktörleri üzerinde çalışarak, stresle başa çıkma yöntemleri geliştirir.
-
Akut pankreatit kliniği ile başvuran yeni tanı sjögren sendromu / new diagnosis of sjögren’s syndrome presenting with acute pancreatitis clinic
Sjögren sendromu; lakrimal ve oküler bezleri tutan, sikka sendromunun kardinal semptomları olan ağız ve göz kuruluğu ile seyreden sistemik otoimmün inflamatuar bir hastalıktır. Sjögren sendromu tüm gastrointestinal sistemi değişik derecelerde tutabilmektedir. Pankreatik tutulum sonucu sıklıkla akut ya da kronik pankreatit gelişmektedir. Bu çalışmada, karın ağrısı ile başvuran pankreatit kliniği takibinde, Sjögren sendromu tanısı konulan bir olgunun sunulması amaçlanmıştır.
-

Kaygı (Anksiyete) Bozuklukları
Kaygı; insanların hayatta kalmasını sağlayan tehlikeli durumlar karşısında hissedilen doğal bir duygu durumudur. Rahatsızlık verici olmakla beraber yeterli düzeyde bir kaygı sadece normal değil aynı zamanda uyumsal ve hatta sağlığımız ve normal işlevselliğimiz açısından da önemlidir. Günlük hayatta bizde kaygı uyandıran birçok olayla karşı karşıya geliriz. Örneğin, bir sınava girmek üzereyken veya topluluk önünde konuşma yapacağımız zaman, başarısız olma korkusu yeterli derecede hazırlanmamızı sağlar. Ancak her insanın olayları algılayış ve bunları yorumlama biçimleri farklıdır. Bu nedenle kaygı çok hafifte yaşanabilir, panik derecesine varan yoğunlukta da olabilir.Hissedilen kaygı eğer kişinin denetimi dışına çıkıyorsa ve işlevselliğini bozuyorsa kaygı bozukluklarından söz edebiliriz.
Bireyin birden fazla kaygı bozukluğu olabilir. Birincil kaygı bozuklukları;
-Yaygın Kaygı Bozukluğu
-Panik Bozukluk
-Agorafobi
-Özgül Fobi
-Sosyal Kaygı Bozukluğu
-Seçici Konuşmazlık (Selektif Mutizm)
-Ayrılma Kaygısı Bozukluğu
YAYGIN KAYGI (ANKSİYETE) BOZUKLUĞU NEDİR?
Yaygın kaygı bozukluğu tanısı alan bireyler, genelde kendi kendilerine ve hiçbir neden yokken endişe duyarlar. Sıradan günlük yaşam olaylarına karşı aşırı korku ve kaygı içerisindedirler. Ve bu kaygıyı kontrol etmek de zaman zaman zor olur. Tedirgin edici bu sıkıntılı durum bireyde pek çok fiziksel semptoma neden olur. Yine bu durum kişide daha fazla kaygıya neden olarak kişiler, kalp, baş, boyun, mide rahatsızlıkları, omuz ağrıları gibi nedenlerle doktora başvururlar. Nedensiz yorgunluk, yutma güçlüğü, titreme ve seyirmeler, bulantı, sıcak basması diğer fiziksel yakınmalardır. Pek çok farklı konu ile ilgili; uyku problemleri, zihinsel şikayetler, ailevi problemler, aşırı ve kontrol edilmesi zor endişeler, huzursuzluk ve dikkat gibi problemlere yol açar.
Yaygın kaygı bozukluğu genelde 30’lu yaşlarda başlar. Genel yetişkin nüfusunda görülme oranı %9 olup kadınlarda görülme olasılığı daha yüksektir. Yaygın kaygı bozukluğunda genetik faktörler önemli rol oynamaktadır.
PANİK ATAK NEDİR?
Panik atak aniden başlayan ve genelde yarım saatten az süren, göğüs ağrısı, ürperme, sıcak basması, tıkanma, nefes darlığı, hızlı veya düzensiz kalp atışı, karıncalanma, uyuşma, aşırı terleme, mide bulantısı, baş dönmesi ve titreme gibi sıkıntıların eşlik ettiği bir felaket hissidir. Panik atak geçiren kişiler gerçek dışı hissedebilir, akıllarını kaybediyor veya ölüyormuş gibi korku yaşarlar.
Panik atak oldukça yaygındır. Yetişkinlerin %30’u en az bir kere yaşamıştır. Genelde kadınlarda erkeklere göre daha fazla rastlanır. Panik atak yaşama sıklığı açısında farklıdır. Kişiler hayatları boyunca birkaç kez yaşabilir veya haftada birkaç kez yaşabilirler. Panik atak geçirdiğinde kişi fiziksel olarak hasta olduğuna dair inanç geliştirilebilir ve bu durum daha fazla endişeye neden olur. Tedavi edilmezse ciddi düzeyde zarar verebilir.
Panik ataklar başka bir semptom olmadan veya agorafobi, sosyal kaygı bozukluğu, özgül fobi, travma sonrası stres bozukluğu, duygudurum bozukluğu ve psikotik bozukluklar gibi gibi diğer farklı pek çok bozuklukla bağlantılı olarak, aynı zamanda, başka bir sağlık durumuna bağlı kaygı bozukluğunda maddenin/ilacın yol açtığı kaygı bozukluğunda da ortaya çıkabilir.
PANİK BOZUKLUK ise kişi, aniden geçirdiği panik ataklar sonucunda tekrar panik atak geçirmekten korkar ve bunun sonuncunda atakları tetikleyen aktivitelerden, bir kere bile olsa, uzak durur veya panik atak yaşadığı yerlerden kaçınarak gelecekteki ataklardan kaçınmaya çalışır. Panik bozukluk olarak adlandırabilmek için bir aydan fazla ve sıkıntı veya yeti eksikliği yaşanmalıdır.
AGORAFOBİ NEDİR?
Kişinin yalnız kalması veya evden uzakta olmaları gereken durumlarda karşı karşıya kaldıkları aşırı endişe ve kaygı halidir. Bu duyguyu yaşadıkları durumlar; otobüse binmek, kamuya açık yerlerde bulunmak, alışveriş merkezleri gibi kalabalık ortamlara girmek, sinema, tiyatro gibi etkinliklere katılmak, uçak ve otobüs gibi kalabalık ulaşım aracına binmek gibi oldukça fazladır. Agorafobi hızla gelişebilir. Sadece birkaç hafta içinde üst üste panik atak geçirdiyse yeniden geçirme korkusuyla evden çıkmaktan veya aktivite de bulunmaktan kaçınabilirler. Agorafobinin görülme olasılığı son yıllarda %1-2’ye yükselmiştir. Kadınlarda görülme olasılığı erkeklere göre daha fazladır. Genelde 20’li yaşlarda görülmeye başlar ve kalıtımsal yönü oldukça güçlüdür.
ÖZGÜL FOBİ NEDİR?
Özgül fobisi olan kişiler özgül nesneler ve durumlar karşısında aşırı ve mantıksız bir dehşet ve korkuya kapılırlar. En çok rastlanan fobiler arasında hayvanlar, kan, uçakta seyahat etmek, kapalı alanda kalmak, yükseklik ve gök gürültüsünü sayabiliriz. Bu fobilerden birine maruz kalan kişi panik atak veya kaygı yaşayabilir. Kişi korku uyandıran uyarana ne kadar yaklaşırsa ve kaçmaları ne kadar zor olursa kendisini o kadar kötü hisseder. Kişilerin genelde birden fazla fobisi olabilir. Bu fobilerde kişilerin geçmişte yaşadığı olumsuz olayların rolü olduğu düşünülür ancak bu yanıltıcıdır. Asansörde mahsur kalan ya da bir köpek tarafından ısırılan kişi de bu tür fobilerin oluştuğunu görürüz ancak bu tür deneyimleri olmadan da bu tür fobi geliştiren birçok kişi vardır. Bazı araştırmacılar korkuların genetik olarak belirlendiği ve bazı durum ve nesnelerden korkacağımızın daha doğmadan belirlenmiş olduğunu söyler. Yani fobiler kalıtsaldır. Anne babada özgül fobi olan kişinin benzer fobi geliştirmesi olağandır. Edindiğimiz deneyimler ve çevrenin etkisi de kişinin fobi geliştirmesi üzerinde etkilidir.
Özgül fobi genel nüfusta en çok karşılaşılan kaygı bozukluklarından biridir. Başlama yaşı genellikle çocukluk dönemi ve ergenliktir. Özellikle hayvan fobileri daha erken başlama eğilimdedir. Bazı hayvan fobileri bir hayvan tarafından ısırılıp, zarar gördükten sonra başlar.
SOSYAL KAYGI BOZUKLUĞU NEDİR?
Sosyal kaygı bozukluğu insanlarla etkileşimde bulunurken utanç verici görünme korkusudur. Bu kişiler olumsuz olarak değerlendirilmekten büyük kaygı ve endişe duyarlar. Sosyal kaygı bozukluğu bireyin bir kalabalık önünde konuşmasını veya bir performans sergilemeleri gerektiren durumlarda veya daha basit olan yemek yerken veya bir şeyler içerken, yazı yazarken belki de sadece biriyle konuşurken içinde bulunduğu durumlarda bile aşırı kaygı duyarak rezil olma korkusu taşımalarıdır. Sosyal kaygı bozukluğunda, yüz kızarması, ses kısılması, titreme ve terleme gibi fiziksel semptomlar hem kadınlar hem de erkekler olmak üzere birçok kişide sıkça görülebilir. Çocuklar ise kaygılarını, ağlayarak, öfke nöbetleri geçirerek, donarak veya konuşmayı reddederek ifade edebilir. Sosyal kaygıya sahip bireyler kaygılarının mantık dışı olduğunun farkındadırlar. Uygun psikoterapi tedavisiyle bu sorunun üstesinden gelebilirler.
Sosyal kaygı bozukluğu genel nüfusta görülme sıklığı %4’ten %13’e kadar olan aralıkta değişmektedir. Ortaya çıkışı genelde 10’lu yaşların ortasıdır. Sosyal kaygı bozukluğunun genetik bir yapısı olup yıllarca sürme ihtimali vardır.
SEÇİCİ KONUŞMAZLIK(MUTİZM) NEDİR?
Seçici konuşmazlık olarak bilinen mutizm çok nadir görülen bir bozukluktur. Seçici konuşmazlık yaşayan çocuklar genelde yalnız kaldıkları zamanlar ve çok yakın birkaç kişi hariç, konuşmazlar ve sessiz dururlar. Genelde utangaç yapıya sahiptirler ancak normal bir zeka seviyesine ve duyma yetisine sahiptiler. Konuştukları zaman yeterli cümle yapısı ve kelime dağarcına sahip oldukları görülür. Seçici konuşmalık 1000 kişiden 1’inde görülür. Erkek ve kızlarda görülme sıklığı eşittir. Mutizme eşlik eden kaygı bozuklukları sosyal kaygı bozukluğu ve ayrılma kaygısı bozukluğudur. Aile geçmişi, okuldaki başarısı, arkadaşları ile ilişkileri ve şiddetle maruz kalması gibi faktörler etkilidir.
AYRILMA KAYGISI BOZUKLUĞU NEDİR?
Ayrılma kaygısı yaşayan kişiler anne-babaya ya da hayatlarındaki önemli insanların başına bir şey geleceği korkusu yaşarlar ve yalnız kalamazlar. Kendilerini veya bağlandıkları kişinin öleceğinden, kaybolacağından, kaza geçireceğinden veya hastalanacağından çok korkarlar. Bu korkularından dolayı okula, işe gitmeyi veya başka sebepten dolayı evden ayrılmayı hiç istemezler. Ayrılma düşüncesi bile bu kişilerde kaygıya, kabuslara, baş ağrısı, kusma veya başka fiziksel şikayetlere yol açabilir. Başlama yaşı çocukluğun ilk dönemlerindeyse bu durumun azalma olasılığı daha yüksektir. Eğer başlangıcı daha geç ise kişi bunu yetişkinliğine de taşımakta ve işlevselliğinde daha büyük sıkıntılara yol açabilmektedir. Ayrılma kaygısı bozukluğuna duygudurum, kaygı ve madde kullanımı ile ilişkili bozukluklarda eşlik edebilir. Pek çok kaygı bozukluğunda olduğu gibi ayrılık kaygısı bozukluğunun da güçlü bir genetik alt yapısı bulunmaktadır.
KAYGI (ANKSİYETE) BOZUKLUKLARI TEDAVİSİ
Kaygı (anksiyete) bozukluğu tedavisinde ilaç kullanımı oldukça önemlidir. Ancak ilaç tedavisi tek başına yeterli değildir. İlaç kullanımının uzun sürmesi beraberinde bağımlı olma riskini taşır. Bu nedenle kişinin kaygı yaratan düşünceleri ele alınarak daha sağlıklı bir iyileşme için psikoterapi alınmalıdır. Psikoteröpatik müdahalelerde etkili olan bir yöntemde bilişsel-davranışçı terapi yöntemidir. Maruz bırakma, sistematik duyarsızlaştırma gibi tekniklerle kişilerin istenemeyen davranışların ortadan kalkmasına yardımcı olur. Nefes egzersizleri ve gevşeme egzersizleri ile de kişinin kendini rahatlamasını sağlamayı amaçlar.
-
Ramazanda sindirim sistemini yormayın
Yiyecek seçimi rahat bir sindirim sistemi için temeldir.
Ramazan ayı boyunca, aniden değişen yeme düzeni sindirim ve boşaltım sistemlerinde çeşitli sorunlara yol açmaktadır.
Oruç süresinin aşırı uzun olması nedeniyle iftarda kontrolsüz ve aşırı yemek yeme, öğünleri yeteri kadar çiğnemeden hızlı tüketme, sahurda yapılan yanlış beslenme gibi olumsuzluklar sindirim ve boşaltım sisteminde, kabızlık, şişkinlik ve gaz gibi problemlerle kendini göstermektedir.
Bu gibi problemler, Ramazan ayı boyunca uygulanacak bazı yöntemlerle aşılabilir.
Bu yöntemlerden bahsedecek olursak, dengeli ve sağlıklı bir metabolizma için çok önemli olan sindirim ve boşaltım sistemimiz dost bakteriler olarak adlandırdığımız probiyotiklere ihtiyaç duymaktadır. Probiyotikleri; kefir, yoğurt, turşu gibi gıdalardan rahatlıkla alabiliriz.
Sindirim ve boşaltım sistemimizi yormadan bir Ramazan ayı geçirmek için iftarda da uygulanabilecek bazı yöntemler var. 16-18 saat süren açlıklardan sonra, kontrolsüz yemeyi önlemek adına, iftarı iki öğünde yapmak uygun olur. İftarın ilk öğününde, çorba, salata, ayran gibi gıdalar tüketilebilir. Beyne tokluk sinyallerinin 15 dakika sonra gitmeye başladığı için iftarın ilk öğününde alınacak hafif gıdalar yemek kontrolünün yapılmasını, dengeli beslenmeyi ve aşırı yemek tüketiminin önüne geçmeyi sağlar. İftarın ikinci öğününde, protein ağırlıklı yemekler, mevsim yeşillikleri, tam tahıllı ekmek, bulgur, esmer pirinç, karabuğday veya firik gibi tahıllar tüketerek iftarı sağlıklı bir öğünle tamamlanmış olur. İftardan 1 saat sonra yapılacak 35-40 dakikalık yürüyüşler yapılması da hem sindirim sisteminin konforunu arttıracaktır hem de kilo kontrolünün yönetilmesine yardımcı olacaktır.
Rahat ve dengeli bir Ramazan ayı geçirip gün içerisinde kan şekerinin aniden düşmesi gibi durumlarla karşılaşmamak için sahurda alınacak gıdalar da büyük önem taşımaktadır. Sahurda, tam buğday unundan yapılan ekmek ve makarna, karabuğday gibi karbonhidrat bakımından zengin besinler tüketilmesi gün içerisinde kan şekerinin dengelenmesine yardımcı olacaktır. Yumurtanın da iştah yönetimi üzerindeki olumlu etkileri bilinmektedir. Sahurda tüketilecek yumurta, gün içerisinde yaşanacak açlık krizlerinin önüne geçecektir. Sahur’un imsak saatinden 30-40 dakika önce yapılmalıdır. Aynı zamanda, iftar ve sahur arasında kısa süreli de olsa uyumak gün içerisinde kan şekerinin dengelenmesine yardımcı olacaktır.
-

Narsisizm Kavramı Nedir?
Narsisizm kavramı psikoanalitik lügata ilk olarak Sadger sayesinde girmiştir. 1898 yılında Havelock Ellis’in “Narcissus-like” terimini kullanmasıyla psikoloji literatürü içerisindeki yerini almaya başlamıştır. Narsisizm kavramı, Yunan mitolojisindeki Narcissus’dan gelmektedir(Serbest, Aydoğan, 2016). Narsisizm; cinsel heyecanlarda kendini kaybetme, kişinin kendi bedenine aşık olması ve neredeyse tümüyle bu halle ilgili olma durumunu betimlemekteydi. 1899’da Nacke, Ellis’in makalesinin Almanca bir özetini yazdı ve bu özet içinde, kişinin kendi vücuduna cinsel bir objeymiş gibi davrandığı, cinsel bozukluğa işaret eden “Narcissismus” terimini kullandı (Timuroğlu, İşcan, 2008).
Temelini klinik kuramlardan alan narsisizm kavramı Freud’un ilgisini çekmiştir. Bunun sonucunda Freud ilk kez 1910 yılında Cinsellik üzerine Üç makale yayımlamış ve narsisizm teriminede bu üç makalesinde değinmiştir. Dört yıl sonra psikoanalitik teoriye büyük katkısı bulunan “on Narcissism; An Introduction” yazısını yayımlamıştır. Freud’a göre narsisizm; cinsel gelişimin bir dönemi olarak ele alınmıştır. Narsisizmden kişilik tipi olarak bahsetmesi ise 1931 yılında yayımladığı bir yazısında görülür (Timuroğlu, İşcan, 2008). Son yıllarda narsisizm kavramı sosyal psikologlarında dikkatini çekmiş ve birçok sosyal araştırmaya konu olmuştur. Yapılan araştırmalar erkek ve kadınların diğer insanlarla kurdukları ilişki içerisinde, benliklerini yüceltmeye çalıştıklarını göstermektedirler. Bu amaçla ilişkilerinde olumsuz yanlarını gizlemeye çalışırken, olumlu özelliklerine vurgu yaparlar. Çok sayıda araştırma olumlu yanılsamaların, ilişki uyumunu yordadığını desteklemiştir. Araştırmanın bulguları hem erkeklerin hem de kadınların sahip oldukları zihinsel yeteneklerini abarttıklarını; sadece erkeklerin kadınlara göre fiziksel çekiciliklerini abarttıklarına dikkat çekmiştir (Bozkuş, Araz, 2015).
Narsisizmin en belirgin özelliği; self’in (gerçek dünya da varolan diğer varlıklardan ayrı olarak yaşanan, algılanan ruhsal ve fiziksel, bütün bir bireyi kapsar-benlik) abartılı bir şekilde öne çıkarılması ve diğer bireylere duyulan ilginin azalmasıdır (Evren, 2012). Narsisizm, kısaca kendini aşırı beğenen, kibirli başkaları üzerinde otorite kuran, teşhirciliğe meyilli, kendini eşsiz ve diğer insanlardan üstün gören bireysel özellikleri ifade etmektedir. Psikologlar narsistik kişileri kendilerini dünyanın merkezinde gören, eleştiriye tahammül edemeyen, çevresindeki insanlara değer vermeyen, bulunduğu çevrede dikkat çekmeye çalışan, kendisine hayranlık duyulmasını isteyen kişiler olarak tanımlamaktadırlar (Serbest, Aydoğan, 2016). Sosyal psikoloji ve kişilik psikolojisi perspektifinden narsisizm, patolojik olması gerekmeyen kişilik özellikleriyle tanımlanmaktadır (Bozkuş, Araz, 2015). Bilimsel olarak araştırıldığında narsisizmin; patolojik (hastalık) olarak araştırılmasının yanında, normal narsisizmden de bahsedildiği görülmektedir. Her birey belirli bir dereceye kadar kendisine âşıktır ve bu konuda, diğer kişilerin kendisine hak vermesini bekler. Ancak benliğe duyulan ilgi ve verilen değerin, psikiyatrik tedavi gerektirecek şekilde yoğunlaşması, bir kişilik bozukluğu olarak patolojik narsisizmi ortaya çıkarmaktadır (Evren, 2012).
-
Obezite ilaçla tedavi edilebilir mi?
Yıllar içinde değişen ve gelişen ekonomik ve toplumsal şartlar, gelişmiş ve pek çok gelişmekte olan ülkede aşırı kiloya bağlı sağlık problemlerini ciddi şekilde arttırmıştır. Ülkemizde de obsezite oldukça önemli sağlık problemlerinden biri olmaya başlamıştır. Ülkemizde obezite sıklığı ile ilgili yapılan çalışmalarda kadınlarda %44,2, erkeklerde ise %25 düzeyini bulan sonuçlar vardır. Özellikle çocuk ve adelosan (genç erişkin) dönemi obezite sıklığı dünyada olduğu gibi ülkemizde de hızlı bir şekilde artmaktadır.
Sağlık için yapılan harcamalara ilişkin veriler obezite tedavisinin pahalı bir tedavi olduğunu göstermektedir. Obesite ile sıklıkla birlikte görülen ; diyabet , hipertansiyon, iskemik kalp hastalığı, bazı kanser türleri , kas iskelet sistemi hastalıkları maliyeti daha da arttırmaktadır. Obesite, ömür boyu devam etme potansiyeli olan kronik bir hastalıktır. Tedavisi de aynı şekilde ömür boyu sürmektedir. Tedavi teorik olarak basit görünse de pratikte oldukça güçtür.
Obezite tanısı Dünya Sağlık Örgütü (WHO ) ‘ ne göre, vücut kitle indeksi ( BMI ) düzeyine göre yapılmaktadır;
BMI 25 – 29,9 arasına grade I obesite
BMI 30-39,9 arasına grade II obesite
BMI 40 ın üzerine grade III obesite denmektedir.
Obezite tedavisi için kilo kaybı gereklidir, ancak bu hekim ve hastanın tek hedefi olmamalıdır. Asıl amaç kiloyu ne pahasına olursa olsun düşürmek değil, sistemleri koruyarak hastanın uzun vadede sağlıklı kalmasını sağlamaktır.
Tedavinin ana başlangıç noktası, gıda alım miktarının, gıda içeriğinin. Hastanın fiziksel aktivitesinin ayarlanmasıdır. Bu yaklaşım , tüm tedavi seçeneklerine eşlik edecek olmazsa olmaz olan yaşam şekli değişikliğini içermektedir. Obezite tedavisinde cerrahi yaklaşım da dahil olmak üzere kalıcı yaşam şekli değişikliği yapılmazsa uzun süreli tedavi başarısı sağlanamaz ve hastalık tekrar eder.
BMI’ i yüksek olan her hastada obezite tedavisi yapılma zorunluluğu yoktur. Örneğin, orta derecede bestesi olan ancak eşlik eden hastalığı olmayan hastalarda özellikle tıbbı yardım istemedikleri sürece tedavi gerekli değildir. Bu hastalarda gereksiz ve yanlış yaklaşımlar anoreksia yada bulimia gibi yeme bozukluklarını tetikleyebilmektedir. Psikiyatrik nedenlerle gelişen yeme bozukluklarında öncelikle bu problemin çözümü gereklidir.
Tedaviye yönelik yöntemler sırası ile ; diyet, egzersiz, davranış terapisi, ilaç tedavisi ve en son cerrahi tedavidir.
İlaç tedavisi yeni gelişmelerle birlikte tedavide başarı oranını arttırmaktadır. İlaçlardan beklentimiz, enerji alımının azaltılması, besinlerin emiliminin engellenmesi, enerji harcanmasının arttırılması, sağlıklı kiloya inince o düzeyin korunmasıdır. Tedavide ilaçların kullanılması uygun vakalarda cerrahiye gidişi azaltmaktadır.
-

Neden Bir Futbolcuya Fırça Uzatır Neden Mayoyla Sahaya Atlarız?
Bu devirde insan ruhunu anlama çabası bir çeşit “saatleri ayarlama enstitüsü” mesaisine dönüşüyor. İşinizi ne kadar ciddiye alırsanız alın uğraşınız çoğunlukla çağ dışı kalıyor.
İnsana dair temel bilgi, kuram ve bilimsel veriler elbette var ama siz bir fikri ortaya atarken gelen yeni bir güncelleme bilgiyi olmasa da onun sunumunu, çerçevesini değiştiriyor. Bu nedenle çağ hızla akıp geçerken, saniye farkıyla gündem dışı, saat farkıyla oyun dışı kalabilirsiniz. Bu çağ tam da bu nedenle oldukça hüzünlü. Hem gözünüzü kulağınızı açık tutmak, hem de insana dair olanı anlamlandırabilmek için ele aldığınız noktaya odaklanmak zorundasınız. Son dönem sosyal medyasında öne çıkan, gündem sarsan olaylar bana bunu düşündürüyor. İnsana dair inançlarımız değişmese de fikirleriniz güncelleniyor. Bu akışa izin vermek gerekiyor.
Kullanım alanını bir yana bırakarak diplomatik bir krize neden olan fırçayla başlayalım. Diplomatik düzeyde veya kitleler üzerindeki etkisi açısından işin boyutunu bir kenara bırakalım. Ünlü milli futbolcu Emre Belözoğlu fırça uzatma motivasyonunun ardındaki süreçlere odaklanalım. Bu olay etki alanı açısından çok sıra dışı görünebilir ama aslında değil. İçinde bulunduğumuz dönem aslında hepimize birilerine fırça, sopa hatta pala sallama olanağı veriyor. Kendi sosyal medya hesaplarımızda hemen her gün birilerine giydiriyor, birilerini soyuyor, canımız istediğinde de merhamet gösteriyoruz. Ama elbette bizim dışavurumlarımız olayın simge biçiminde küçültülmüş hâli. Bu adam belki akşamdan çantasına fırçayı attı. Gece riskli bir şey yapacak olmanın verdiği gerginlikle uyumaya çalıştı ve ertesi gün er meydanına çıktı. Ya da belki son anda lavaboda buldu, muziplik olsun dedi ve ortama çomağını soktu. Bunu bilemiyoruz ama bildiğimiz bu kişinin kilitli hesaplardan atılan paylaşımlardan daha göze görünür, dişe dokunur bir eylem ortaya koyması. Bu bir tür teşhircilik. Görünür olma isteği, birileri tarafından onaylanırken birilerinin zehirli oklarına hedef olarak dikkat çekme arzusu. Bu noktada belirtmek istediğim şey şu. Bir anda hayatımıza giren bu adamın sahip olduğu büyüklenmeci, teşhirci hal sadece ona özgü değil, insan doğasının bir parçası. Biz hepimiz gelişirken dönemsel olarak belli yaş dönemlerinde bu büyüklenmeci teşhirci halleri yaşıyoruz. Ama kuramsal olarak bu ihtiyaçlarımız tutarlı bir şekilde karşılanırsa sağlıklı ve bütün bir kendilik geliştiriyor ve yetişkin hayatlarımıza bu düzeyde taşımıyoruz. Herkesin ruhsal gelişiminin ideal ölçüde tamamlanmadığı düşünülerse neden sizin değil de bu adamın tam ekran bir şova gereksinim duyduğu anlaşılabilir.
İnsan ruhu üzerine tekrar düşünmemizi –uyaran- sağlayan bir başka olaysa Şampiyonlar Ligi Finali’nde Tottenham-Liverpool maçının ilk yarısında mayosuyla sahaya atlayan Kinsey Wolanski isimli kadın. Wolanski bu eylemi ortaya koyduktan sonra on binlerce takipçi edindiği gibi bu olayın bir iş bulmasına olanak verdiğini söylüyor. Yani ortada bu kez daha belirgin bir ikincil kazanç var. Anlık veya planlı olması fark etmez, “Ben buradayım, milyarlarca insandan farklıyım, beni görün, benimle heyecanlanın” diyen kadın işi bir adım öne taşıyor. Çünkü teşhirciliğin, göz hapsinin, gözler önünde olmanın çok prim yaptığı bir çağ bu çağ. Bu full ekran görsel malzemeyi sadece milyonlarca ekrana taşımıyor aynı zaman da nemalanıyor. Bu hesabını kitabını yaptığı bir şey miydi bilemeyiz ama şunu biliyoruz ki bir davranışa neden olan düşünsel süreçler ve karar verme mekanizmaları arzu ve ihtiyaçlarımızdan etkilenecektir. Bu çerçevede selfie çılgınlığı dediğimiz durumu düşünelim. Çok selfie çekip sosyal medyada yayınlamanın bir ruhsal bozukluk olduğuna dair kuvvetli bir inanç var. Ben ise bir tanı kategorisi gibi yaklaşmaktan ziyade şu ana kadar bahsetmeye çalıştığım kendilik süreçleriyle çok ilgili olduğunu düşünürüm. Peki, selfie paylaşmak sadece bir arzu ve ihtiyacın dışavurumu mudur yoksa kişi bu şekilde ikincil kazançlar da elde eder mi? Ben kesinlikle evet diyorum. Bu illaki maddi bir kazanç olmak zorunda değil. Görüşmediği sosyal ağına ben buradayım demek için, bugün modum düşük beni anlayın demek için, maddi koşullarım böyle statümü bu doğrultuda tanımlayın demek için… Kısacası ortamına ve bağlamına göre görünür olmak için bile teşhircilik arzularının ötesinde bir bilişsel süreç gerekiyor.
Son olarak da zaten “görünür” olanın dışavurum örneği: Sevgili Melek Mosso’nun “açın, açılın” çıkışı. Bunu da büyüklenmeci bir kendilik veya teşhircilik sınıfına sokmak sanatçının davranışını onaylamadığım anlamına gelmiyor. Ama içerik olarak şu ana kadar konuştuklarımızı çok güzel tamamlayarak bir de önemli ilave yapıyor. Şöyle ki, Melek Mosso’nun kadın giyim kuşamı konusunda fikrini öğrenemeyebilirdik eğer ifade etmeseydi. Ama etti ve bu teşhirci olmasa da bir dışavurum. Bir fikrin, inancın dışavurumu herkesi mutlu etmese de şu anki kadar çalkantı yaratmazdı. Ama işin içinde bir röportaj değil bir sahne şovu var, net hatta olukça sivri bir çıkış var. Bu noktada sanatçının amacı sadece fikrini ifşa etmek değil. İhtiyaç duyduğu kendini ifade etmekten ötesi. Benim anladığım kadarıyla o diyor ki: bu toplumsal mesele benim de meselem ve benim bunu en göze çarpan şekilde ifade etme arzum var. Tam da burada daha önceki örneklerde bahsettiğimiz ikincil kazanç durumuyla karşı karşıyayız. Melek Mosso bir sanatçı olarak teşhirciliği kitleleri reste davet için kullanıyor. Kendi adıma kitleleri etkileme kapasitesine sahip kişilerin göze gelmeyi göze alarak görünür olmalarını ve göze batmalarını olgunlaşmış bir kendilikle bağdaştırabiliyorum. Çünkü teşhir edilende bütünsel bir kendiliğe ait bir politik duruş var.
Burada ele aldığımız tüm örnekler için büyüklenmeci, teşhirci bir arzunun altını çizdik. Ama bu söylediğimiz gibi hepimizin içinde dönem dönem yükselebilen görülme, fark edilme, onaylanma ihtiyaçlarımızla aynı yelpazede. Yanılmıyorsam yine çok yakın dönemde genç bir kadın yarı çıplak bir vaziyette partneriyle bir fotoğraf yayınlamıştı. Belki bu genç kadın daha önce tek tük selfie paylaşmış, göz önünde olmayı çok da arzulamayan bir kişi olarak anlık ve dürtüsel bir ihtiyaçla da mahremini teşhir etmiş olabilir. Kısacası teşhir edilen ve teşhir eden olmak arasında çok kalın bir çizgi yok. İnsanların aynalanma ihtiyaçlarını karşılarken aslında biz de aynalanıyoruz. Bu süreç tek taraflı değil. Bu çağ göz gezdirmeyi, göz süzmeyi, göz hapsine almayı besleyen bir çağ. Bu nedenle insan ruhunu anlama çabamızda bireye indirgenmiş tanısal veya klinik betimlemelerden öteye gitmek gerekiyor.
Çünkü işin içinde sadece teşhircinin psikopatolojisi değil, bunun arkasındaki gelişimsel süreçler, sosyo-kültürel etkiler ve ihtiyaçlar var. Aynı şekilde gösterilene kafasını çevirmediği müdettçe görenin de aynı süreçleri var. Üstüne üstlük gösteren ve gören arasındaki ilişkiyi belirleyen sosyopolitik dinamikler var (bkz:fırça). Bu nedenle psikolojiyle ilgilenen insanlar olarak istemesek de bir noktada gündeme dâhil oluyor ve fırsat buldukça da güncellemelerimizi bunun gibi köşe yazılarıyla aktarmaya çalışıyoruz.