Blog

  • Prediyabet nedir ?

    Açlık kan şekeri 100-125 mg/dl ve/veya Yüklemede 2. saat kan şekeri 140-199 mg/dl arasında bir değerde ise bu hastalar prediyabet, diyabet öncesi dönem (halk arasında gizli şeker) olarak isimlendirilir.

    ​Açlık kan şekerinin 100 mg/dl altında olması, tokluk kan şekerinin 140 mg/dl altında olması şeker hastalığı yok demektir. Açlık kan şekeri normal olan insanda tokluk kan şekeri ve 3 aylık geriye yönelik kan şekeri ortalamasını gösteren HbA1c bakılması gereksizdir.

    ​Yükleme testi (oral glukoz tolerans testi, 75 gr) Açlık kan şekeri 100-125 mg/dl ölçülen hastaya yapılır. Hastanın 2. saat tokluk kan şekeri ölçümü değerlendirilir.Toklukta Diyabet gelişip gelişmediğini ölçer.

    Yükleme Testi Nasıl Yorumlanır ?

    ​Cevap: Hastanın 2. saat tokluk kan şekeri sonucu 200 üzerinde ise bireyde diyabet geliştiğini gösterir. Eğer 2. saat değeri 140-199 mg/dl arasında gelirse tokluk kan şekeri ölçümünde de hastada bozulmuş glukoz toleransı yani prediyabet geliştiğini gösterir. 140 mg/dl altında tokluk kan şekerlerinin normal olduğunu gösterir.

    ​Ülkemizde Duyarlı yöntemle ölçülen HbA1c nin %5.7 ile 6.4 arasında çıkması da prediyabeti gösterir. HbA1c’yi değerlendirilirken , A1c’nin duyarlı yöntemle ölçülüp ölçülmediği kontrol edilmelidir. Yoksa hem tanı hem de tedavi planlamasında hatalara neden olur.

    Hastaların açlık kan şekeri 126 mg/dl (en az iki kez tekrar edilerek) ve üzerinde ise, A1c duyarlı yöntemle ölçülmüş %6.5 ve üzerinde ise, yükleme testi yapılmasına gerek yoktur, birey diyabet kabul edilir.

    Prediyabetim varsa Neler Yapmalıyım ?

    Cevap:

    1-Egzersiz

    2-Diyet

    3-Kilo kaybı

    4-Sigarayı kesmek

    5-Şekeri yükseltebilecek, kilo aldırabilecek ilaçları gereksiz yere kulanmamak

    6-Doktorunuzun önerdiği prediyabetden diyabete gelişimi önleyen ilaç tedavilerini alabilirsiniz

    ​Tüm amacımız Değiştirilebilir tüm risk faktörleri değiştirmektir.

  • Çocuklarda Öfke Nöbeti

    Çocuklarda Öfke Nöbeti

    Öfke nöbeti, engellenme ya da haksızlığa uğrama düşüncesi neticesinde ortaya çıkan güçlü ve olağanüstü kızgınlık tepkisidir. Genellikle tepinme, bağırma, ağlama ve zarar verme davranışlarıyla karakterize olur. Bu tür kızgınlık durumu her yaşta görülebilir. Ama gelişimsel tabloya bakıldığında 1,5 ila 3 yaş arası en şiddetli şekilde ortaya çıkar, 6 yaşa kadar görülmesi muhtemeldir. 6 yaştan sonra öfke nöbetlerinin giderek azalması beklenir.

    Öfke nöbetleri birçok sebepten dolayı oluşabilir. Çocuğun yaşı ve sosyal çevresi öfke nöbetlerinin ortaya çıkma sıklığı, süresi ve şiddetinde etkendir. Örneğin 2 yaşındaki her 5 çocuktan biri günde ortalama 2 kere öfke nöbeti geçirir. Öfke nöbetlere bu yaşlarda anne babalar tarafından doğru müdahalede bulunulursa çocuk büyüdükçe sıklığı ve şiddeti azalır. 4-5 yaşlarına geldiğinde çocukların duygularını kontrol etmeyi ve doğru duygu ifadelerini öğrenmesi beklenir. Bu sebeple öfkelense bile duygularını öfke nöbeti şeklinde ifade etmeye gerek duymayacaktır.

    1,5-3 yaş döneminde çocuklar dünyayı keşfetmeye başlar. Özgürlüklerini kazanıp, deneyimleri sayesinde dünyayı anlarlar. Her yeri kurcalamak ister, nesnelerin ne işe yaradığını kontrol eder, neyin doğru neyin yanlış olduğunu kendi deneyimleriyle bulurlar. Bu dönemde ortaya çıkan engellenmeler çocuklarda öfke nöbetini artırır. Her şeyin kısıtlanması, engellenmesi, sürekli “yapma”, “hayır” denmesi çocuğun hem özgüvenini zedeler hem de öfke duygusunu artırır. Bu dönemi sağlıklı şekilde atlatamayan çocuk 3 yaş sonrasında da öfke krizleri yaşamaya devam eder. Yaş büyüdükçe hem anne babalar çocuklarını kontrol etmekte zorlanır hem de çocukta otokontrol mekanizmaları gelişmez. Bu sebeple bu yaşlarda ebeveyn tutumları çok önemlidir. 

    Çok fazla komut vermek, her şeye kural koymak, eleştirmek, etiketlemek, çocukla inatlaşmak, öfkeye öfkeyle karşılık vermek öfke nöbetlerini pekiştirir. Sakin ve mantıklı kalmak, çocuğun içinde bulunduğu durumu ve duygularını anlayabilmek, gelişim dönemlerinin getirdiği bir takım davranış örüntülerini iyi bilip çocuğun doğru yolu bulmasına destek olmak, her zaman anlayışlı ve şefkatli kalabilmek gerekir. Burada anlayıştan kasıt gerçekten çocuğu anlamaktır, tüm ipleri onun eline vermek değil. Çocuk olumsuz duygular içindeyken ebeveyninin güvenini ve desteğini hissetmesi, kendini nasıl kontrol edebildiğini gözlemlemesi sakinleşmesini kolaylaştırır. Ebeveynler bu konuda kendilerini yetersiz hissediyorsa, en kısa zamanda mutlaka bir uzmana başvurmalıdır. 

  • Obezite; tedavideki sıkıntılarımız !

    En pratik değerlendirme ölçütleri olan beden kitle indeksi (BKİ) ve bel çevresi ölçümüdür.

    Vücut kitle indeksi formülü = Ağırlık(kg)/Boy*boy (m2) şeklindedir

    Kilo fazlalığı (BKİ≥25 -29.9 kg/m2)

    Obez (BKİ≥30-39.9 kg/m2)

    Morbid obezler (BKİ≥40 kg/m2)

    Ülkemizde erişkin nufusun 1/3’ü obez, 1/3’ü ise fazla kilolu durumda olup bu durum önemli metabolik, kardiyovasküler, ortopedik ve psikiyatrik sorunlara yol açabilmektedir

    Obezite; Yağ Dokumuz Arttığında Davetiye Çıkardığımız Hastalıklar Nelerdir ?

    Tip 2 Diabetes Mellitus

    Hipertansiyon

    Nonalkolik Yağlı Karaciğer Hastalığı

    Osteoartrit

    Gastrointestinal ProblemlerDepresyon ve Diğer

    Psikolojik Bozukluklar

    Uyku Apne/Astım/Reaktif Hava Yolu Hastalıkları

    Kadın İnfertilitesi Erkek Hipogonadizmi

    Metabolik Sendrom ve Prediyabet

    Kan yağlarında yükseklik

    Kardiyovasküler Hastalık ve Mortalite

    Obezite ve Polikistik Over Sendromu

    Obeziteye bağlı insan ömrü kısalırmı ?

    Yapılan çalışmalarda obez bireyler sağlıklı bireylere göre erken yaşta kaybediliyor. Aynı zamanda obeziteyle geçirdiği süre de belirleyici oluyor.

    Beden kitle endeksi normale yakın olsa bile karın içi artmış yağlanma tüm riskleri içeriyor.

    Kilo vermemi sağlayan tedavi yöntemleri varmıdır?

    İlaç tedavileri ve obezite cerrahisi kilo vermemize yardım eden yöntemlerdir.

    İlaç tedavileri diyet ve eğzersizle kilo veremeyen hastalara önerilir.

    İlaç tedavisi veya cerrahi tedavi uygulanan hastalar yeme alışkanlığı ve yaşam şekli değişikliği yapmalıdır.

    İlaç tedavileri

    İlaç tedavileri diyet, egzersiz ve yaşam değişikliğine ek olarak kullanılmalıdır.

    Bir çoğu geri ödeme kapsamında değildir.

    İlaçlar hastanın hayalindeki kiloya gelmesi için değil, metabolik risklerin azaldığı kilo hedefi için kullanılır.

    Kimlere önerilir ?

    BKI 27 olup diyabet, tansiyon gibi ek hastalıkları olan hastalara
    BKI 30 üzeri hastalara önerilir

  • Çocuklarda Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu

    Çocuklarda Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu

    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu, genellikle dikkate ilişkin güçlükler, dürtü kontrolünde azalma ve aşırı hareketlilik ile karakterize olan nörogelişimsel bir bozukluktur. Okul çağı çocuklarında %3 ila %12 oranında görülür. Güncel araştırmalar gösteriyor ki…

    DEHB aynı zamanda çalışma belleği, yürütücü işlevler, psikomotor hız ve koordinasyon, işlemleme hızı ve zeka gibi birçok bilişsel alandaki yetersizlikle de ilişkilidir.

    DEHB tanısı konurken psikolojik, nöropsikolojik veya davranışsal özellikler belirlenmelidir. Bu süreçte; doğrudan gözlemleme, yapılandırılmış aile ya da öğretmen görüşmeleri, davranış değerlendirme ölçekleri, bilişsel profiller ve WİSC4 zekâ ölçeği her biri değerli bilgiler sunar. Özellikle çalışma belleği ve işlemleme hızı gibi dikkat içeren bilişsel işlevleri ölçmesi açısından zekâ testlerinin kullanımı önemlidir. Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu tanısının konulabilmesi için, belirtilerin 7 yaşından önce başlamış olması, birden fazla ortamda görülüyor olması, süreklilik göstermesi ve kişinin günlük yaşamını olumsuz yönde etkileyecek boyutta olması gerekmektedir

    DEHB’NİN ALT TİPLERİ;

    1. KARIŞIK TİP

    2. DİKKAT BOZUKLUĞUNUN ÖNDE OLDUĞU TİP

    3. HİPERAKTİVİTENİN ÖNDE OLDUĞU TİP

    DİKKAT EKSİKLİĞİ TANI KRİTERLERİ:

    • Detaylara dikkat etmez, sürekli hata yapar,

    • Dikkatini korumada sıkıntı yaşar,

    • Dinlemez görünür,

    • Verilen komutları izlemede güçlük çeker,

    • Organizasyon sorunu yaşar,

    • Yoğun düşünme gerektiren işlerden kaçınır ya da bu işleri yapmaktan hoşlanmaz,

    • Eşyalarını kaybeder,

    • Dikkati kolayca dağılır,

    • Günlük işlerini unutur

    HİPERAKTİVİTE VE DÜRTÜSELLİK TANI KRİTERLERİ:

    • Durduğu yerde duramaz; elleri, ayakları kıpır kıpırdır,

    • Uzun süre oturmada sıkıntı yaşar,

    • Sürekli koşar ya da bir yerlere tırmanır

    • Sessizce bir şeyle meşgul olmada sıkıntı yaşar,

    • Sürekli ve aşırı bir hareketlilik içindedir,

    • Çok konuşur,

    • Karşıdaki kişi sorusunu bitirmeden hemen cevap verir,

    • Bekleme gerektiren ya da sırayla yapılan işlerde sıkıntı yaşar,

    • Başkalarının sözünü keser

    Her bir alt tip farklı profil gösterir. Çocuğun iyi değerlendirilmesi ve ona uygun tedavi yönteminin izlenmesi önemlidir. DEHB birçok bilişsel alanla ilişkili nöropsikolojik bir sorun olduğundan, bu bozukluğun değerlendirilmesi yapılırken daha fazla dikkat ve çaba gerektirir.

    DEHB ile en sık görülen diğer bozukluklar; özel öğrenme güçlüğü (disleksi, diskalkuli, disgrafi), davranım bozukluğu ve karşıt gelme bozukluğudur. Her DEHB olan çocukta diğer tanılar da görülür gibi bir durum yoktur. Sadece bu tanılar sıklıkla DEHB ile beraber görülür. Eş tanı olarak beraber görülmesi problemi artırır. Örneğin; DEHB ve özel öğrenme güçlüğü beraber görüldüğünde genellikle okul başarısını olumsuz etkiler. Davranım bozukluğu ve DEHB beraber görüldüğünde, çocuğu kontrol etmek imkansız hale gelebilir.

    DEHB ile ilgili toplumumuzda görülen birçok eksik ve yanlış bilgi bulunmaktadır. Örneğin; erkek çocuk yaramaz olur, şımarık, huysuz, bize inat yapıyor, kudurmayı seviyor, derslere kendini vermiyor, isteksiz, kimseyi dinlemiyor, üstün zekalı ondan böyle gibi gerçek tanı ve belirtilerden çok uzak yorumlar yapılabiliyor. Bilgiler eksik ve hatalı olunca müdahale yöntemleri de genellikle sonuçsuz kalıyor hatta bazen olumsuz etki yaratıyor. Çocuğu böyle davrandığı için cezalandırmak, dışlamak, suçlamak, görmezden gelmek ya da belirtileri yüceltmek çocuklara daha çok zarar veriyor. Bu sebeple, anne-baba ve eğitimcilerin DEHB hakkında daha fazla bilgilenmesi erken tanı ve tedavi açısından hayati öneme sahip.

    DEHB TEDAVİSİ

    Tedavinin en önemli adımı anne-baba ve öğretmenlerin DEHB hakkında doğru bilgiye sahip olması ve birbirleriyle işbirliği içinde çalışabilmeleridir. Sorun ne kadar iyi anlaşılırsa o kadar iyi üstesinden gelinebilir. Birbirini suçlamak ve işlevsiz çözümler bulmak hem tedaviyi aksatır hem de çocuğa daha fazla zarar verir.

    İlaçlar; çocukta dikkat süresini ve dikkatini yönlendirebilme becerisini artırır, aşırı hareketlilik ve dürtüselliği kontrol altına alır, öğrenme ve hafızayı güçlendirir ve motor becerileri artırır.

    Tabii ki ilaçlar tek başına yeterli değildir. İlaçlarla eş zamanlı olarak dikkat geliştirmeye ve dikkatini doğru yönlendirmeye yönelik bilişsel destek çalışmaları da gerekmektedir. Ayrıca dürtüselliğe bağlı olarak zarar gören sosyal becerileri geliştirmek, akran ilişkilerini güçlendirmek, duyguları düzenleme, duyguları doğru ifade etme ve günlük aktiviteleri organize edebilme gibi becerileri desteklemek için de uzman yardımı almak DEHB tanısı almış çocuklar için önemlidir.

  • Ürtiker tedavisi nedir ?

    Ürtiker toplumda kurdeşen ya da dabaz adıyla bilinir. Toplumun %10-20’sinde görülebilen bir hastalıktır. Hastalık deride yoğun kaşıntı, kızarıklık ve kabarıklık atakları ile seyreder. Ürtiker yuvarlak, oval görünümdedir. Bazen büyük plaklar şeklinde de olabilir. Hastaların %40’ında dudak, dil, boğaz, göz kapağı, el, ayak ve genital bölgede renksiz çok belirgin şişlikler (anjioödem) görülür. Bu şişlikler asimetrik olur ve kolayca fark edilir. Ürtiker ve anjioödem 24 saat içinde iz bırakmadan iyileşir takip eden günlerde yeniden çıkabilir. Ürtiker genellikle akşamları olmayı tercih eder. Anjioödem bazı hastalarda ürtiker olmaksızın tek başına ortaya çıkabilir. Ürtiker ve anjioödem atak sıklığı hastaya göre değişkenlik gösterir. Akut ve kronik olmak üzere 2 türü vardır. Hastalık 6 haftadan kısa sürerse akut ürtiker, 6 haftadan uzun sürerse kronik ürtiker adı verilir.

    Ürtiker nedenleri: Enfeksiyonlar, ilaçlar, besinler ürtiker nedeni olabileceği gibi, bazı kronik hastalıklar (heapatit, troidit, hipertroidi, romatizmal ve oto-immün hastalıklar, inflamatuvar barsak hastalıkları) ile de birlikte görülebilir. Özellikle ürtikerin kronik formunda hiçbir neden saptanamaz. Neden saptanamayan ürtikere türüne idiyopatik ürtiker ismi verilir. Antibiyotikler, özellikle anti-romatizmal özellik taşıyan ağrı kesiciler, MR (manyetik rozenans), BT (bilgisayarlı tomoğrafi)’de kullanılan radyokontrast maddeler ürtikere neden olabilir. Stres, anti-romatizmal ağrı kesiciler, enfeksiyonlar ürtiker ataklarını tetikleyebilir. Basınç, terleme, soğuk ve sıcak gibi bazı fiziksel faktörler de ürtikeri tetikleyebilir. Örneğin iç çamaşır ve çorapların sıktığı alanlarda ürtiker ortaya çıkması basınç ile ilişkilidir. Diğer bir örnek soğuk denize girildiğinde yada vücudun ısınması ile başlayan ürtiker soğuk ve sıcak ile ilişkilidir.

    Bilinenin aksine idiyopatik ürtiker ve anjioödem hava yolunu kapatarak hayati tehlikeye yol açmaz ve bulaşıcı bir hastalık değildir. Fakat kaşıntı ve şişlikler yaşam kalitesini çok düşürür. Hastalar tedavi edilmediği sürece sık acil servise başvururlar. Ürtikerin nedenlerini araştırmak için kan tetkikleri ve alerji deri testi (deri prick testi) yapılır. Kan testleri ve alerji testleri normal saptanırsa idiyopatik ürtiker ve/veya anjioödem teşhisi konur. Ürtikerin nedeni besin ya da ilaç alerjisi olursa bu besin ve ilaçlar kesilince hastalık ilaç tedavisine gerek kalmadan tamamen düzelir. Neden saptanamayan durumlarda hastalık bir süre sonra ilaç tedavisi ile düzelir. Ürtiker tedavi süresi hastaya göre değişir. Tedaviye anti-histaminler ile başlanır, ciddi kronik ürtiker ve anjioödem atakları kısa süreli kortizon tedavisi ile baskılanır. Fakat yan etkileri nedeni ile uzun dönemde kortizon tedavisi verilmez. Anti-histaminlere yanıt alınamaz ise 28 günde bir deri altından yapılan Anti-IgE tedavisi uygulanır. Bu tedavilere de yanıt alınmaz ise daha farklı ilaç tedavilerine geçilir.
    Ürtiker ve anjioödem geçmişte tedavisinde güçlükler yaşanan bir hastalık iken günümüzde tedavi edilemez bir hastalık olmaktan çıkmıştır.

    Sağlıklı günler dilerim….

  • Çocuğunuza Sınır Koymak

    Çocuğunuza Sınır Koymak

    Etkili sınır koymak çocukluktan itibaren öğrenilen bir şeydir. Sınır koymayı ya da diğer kişilerin koyduğu sınırlara uymayı öğrenmeyen çocuk, yetişkinlik hayatında da sıkıntı yaşamaya devam eder. Çocuğun sınırlarına saygı göstermez ve ona sahip olduğu sınırları öğretmezsek; hayır diyemeyen, herkesi memnun etmeye çalışan, başkaları kendisine zarar verse de uzaklaşmayı ya da kendini korumayı bilemeyen yetişkinlere dönüşürler. Bunun aksine sınır koyamadığımız çocuklar; başkalarına saygı duymayan, hayırı cevap kabul etmeyen, bencil ve duyarsız yetişkinlere dönüşürler. Çocuk sınırlar sayesinde;

    • Toplum kurallarına uymayı öğrenir.

    • Anne babanın otoritesini kabul eder.

    • Sınırlar sayesinde kendilerini güvende hissederler.

    • Net sınırlar kafa karışıklığını önler, çocuğa rehberlik eder.

    • Çocuğun sorumluluk kazanmasını ve yeni deneyimler edinmesini sağlar.

    • İşbirliği ve uyumları artar.

    Çocuğunuza sınır koyarken izlenecek 2 önemli yol vardır. Birincisi beklenen şey konusunda açık ve tutarlı olmak. Çocuktan ne istediğimizi mimiklerimizle, bakışlarımızla ya da imalarımızla anlamasını beklemek gerçekçi değildir. Ne yapmasını ya da yapmamasını istiyorsak net ve açık şekilde ortaya koymamız gerekir. Rica ya da öneri değil net talimat vermek gerekir. Eğer çocuktan istediğimiz şeyi ‘rica’ edersek işin yapılması tamamen onun inisiyatifine kalır ve yapmama hakkı doğar. Bu durumda çocuğa kızmak yersizdir.

    Örneğin; “Elifçim, odanı toplayabilir MİSİN?” Böyle bir soruya alacağınız cevap “hayır” olursa şaşırmayın. Çünkü neden toplasın ki? Bunun yerine “Elif, odanı TOPLA” ya da “ Odanı toplayana kadar tableti alamazsın.” Gibi net ve açık ya da yaptırım içeren cümleler çocuğun görevini ve ne yapması gerektiğini anlaması açısından önemlidir. Burada kafa karışıklığına ya da inisiyatife yer yoktur. Çocuğun görevi budur ve yapması gerekir.

    Benzer şekilde yaptırım cümleleriniz sonrasında gelen davranışlar da tutarlı olmalıdır. “ Odanı toplayana kadar tableti alamazsın.” Dedikten sonra odasını toplamasa bile tableti alabiliyorsa koyduğunuz sınırın hiçbir anlamı kalmamıştır. Çocuğunuzun yine odasını toplamak gibi bir zorunluluğu kalmıyor nasılsa onun yerine siz bu işi yapıyorsunuz. Özellikle ev işleriyle ve basit görevlerle ilgili sınırlar çocuğun yetişkinlikteki sorumluluk duygusunu olumlu etkiler. Küçük yaşlardan itibaren buna alışmayan çocuk, büyüdükçe bu tarz görevlerde ve yönergeye uymakta çok daha fazla zorlanır. “ Büyüdükçe yapmaya başlar zaten, kendi öğrenir.” Diye düşünmeyin eğitim küçük yaşlarda evde başlar.

    Sınırlar çocuğun güven duygusu açısından da önemlidir. Evde her şeyin en iyisini bilen, net, kararlı ve istikrarlı ebeveynlerin olması çocuğu güvende hissettirir. Çocuk; “Ben bir yanlış yapsam bile annem/babam beni düzeltir, doğruyu gösterir, beni korur.” Diye düşünür. Etrafta kural koyucu bir ebeveyn yoksa çocuk neyin doğru neyin yanlış olduğunu ayırt edemez. Her şeyi deneme yanılma yöntemiyle keşfetmeye çalışır. Birçok zaman kendine ve çevresine zarar verici sonuçlarla karşılaşabilir. Çocuklar, dünyayı bizim aracılığımızla keşfeder ve her zaman bizim doğru rehberliğimize ihtiyaç duyarlar.

    Sınır koymada izlenecek 2.önemli yol ise çok kısıtlayıcı olmamaktır. Çocuğun attığı her adıma, evdeki her duruma, her yanlış davranışa sınır ve kural getirmek de çocuğu yıpratan bir durumdur. Çocuğa keşif ve özgür irade için alan bırakmak gerekir. Her davranış kurallarla kısıtlanırsa çocuğun birçok becerisi gelişmez ve ileride daha ajite, öfkeli ve isyankâr olma olasılığı artar. Önemli olan her şeye sınırlama getirmek değil önemli ve doğru noktalarda sınır koymaktır. Hangi konuların sizin için önemli olduğunu önceden belirleyip, sınır koymanız gerektiğini açık bir şekilde çocuğunuza anlatın. Çocuğa doğru sınırı koyduktan sonra görevi yerine getirme becerisini ona bırakın. Önemli olan izlenecek yolu göstermek atacağı her adımı değil.

    Tabii ki koyduğunuz kurallara siz de uymaya çalışın. Kendinizin yapamadığı şeyleri çocuğunuzdan beklemek adil olmaz. Sizler odanızı toplamıyorsanız, yemek saatinden sofraya oturmuyorsanız bunu çocuğunuzdan beklemek gerçekçi değildir. Tüm evde geçerli olabilecek kurallar koymaya çalışın. “Bizim evimizde kimse başkasına vurmaz/bağırmaz.” “Bu evde herkes döktüğü şeyi toplar.” gibi. Çocuklarınız sizi taklit ederek öğrenir sınır koymadan önce iyi birer örnek olduğunuzdan emin olun.

  • Bahar alerjisi ve alerjik astım

    Bahar alerjisinin nedeni polenlerdir. Baharın gelmesi ile birlikte tabiat uyanır ve bitki örtüsü zenginleşir. Bu dönemde çayır otları, bir çok yabani ot, selvi ve zeytin gibi birçok ağaç gözle görülmesi gözle görülmesi mümkün olmayan polenlerini atmosfere salar. Bu polenler havada serbest bir şekilde dolaşır ve rüzgarlar ile çok uzak mesafelere taşınabilirler.

    Bahar alerjisi olan bireyler bu aylarda evden dışarı çıktıklarında, ev veya iş yerindeyken pencerelerini açtığında havada serbestçe dolaşan polenler ile karşılaşır. Bu karşılaşmanın neticesinde polenler nefes yoluyla hava yollarımıza, gözümüze giderek hapşırık, burun akıntısı, burun kaşıntısı, burun tıkanıklığı, kulak ve damakta kaşıntı, her iki gözde sulanma, kaşıntı, kızarıklık gibi belirtilere yol açar.

    Ortaya çıkan bu belirtiler bahar alerjisi, polen alerjisi, saman nezlesi, alerjik nezle olarak adlandırılır. Adından da anlaşılacağı üzere hasta nezle olduğunu düşünür. Hastalar yakınmalarını “benim nezle /gribim hiç geçmiyor, yazın bile nezle oluyorum, bütün gün hapşırıyorum, elimde burun akıntımı silmek için bütün gün tuvalet kağıdı ile dolaşıyorum” şeklinde ifade eder. Alerjik nezle çoğu kez sağlık çalışanları ve hastalar tarafından enfeksiyona bağlı nezle ile karıştırılır.

    Bu nedenle gereksiz antibiyotik kullanımına ve tanıda gecikmelere yol açar. Talihsiz bir şekilde birçok nezle grip ilacı antihistamin ve dekonjestan denen alerji ilaçları içerdiği için bu ilaçlar alerjik nezle belirtilerini azaltacağı için tanı karmaşası daha da artar. Unutmayınız ki alerjik nezlede etken mikroorganizma olmadığı için ateş görülmez.

    Polen alerjisi ilkbahar ve yaz döneminde olur ve polen sezonu bitince bütün hastalık belirtileri tamamen düzelir, fakat her yıl benzer mevsimlerde hastalık belirtileri yeniden başlar ve genellikle her geçen yıl alerjik nezle şiddeti artabilir ve/veya süresi uzayabilir. Hastaların üçte birinde alerjik astım gelişebilir. Alerjik astım belirtileri ise öksürük, göğüste hırıltılı solunum, nefes darlığı, göğüste baskı ve beyaz renkli balgam çıkarmadır. Hastalar göğüsteki hırıltı sesini “sanki göğsümde kedi mırıldıyor” şeklinde ifade eder. Bu yakınmalar akşam ve geceleri, sabahın erken saatlerinde artar. Sigara dumanı, deodorant, parfüm, egzersiz , üst solunum yolu enfeksiyonları, gülme ile tetiklenebilir.

    Polen alerjisinin tanısı deri testi (deri prick testi) ile konur. Tedavide hastalar polenler hakkında bildilendirilir ve korunma yöntemleri anlatılır. Alerjisi olanlar ilkbahar ve yaz aylarında kapı ve pencereleri kapalı tutmalıdır. Sabahın erken saatleri ve ikindi vakti polenlerin yoğun olduğu saatlerdir. Yine bu mevsimlerde piknik yapmak, açık havada spor yapmak, araçla seyahat ederken aracın camını açmak yoğun miktarda polen maruziyetine neden olacaktır. Polen alerjisi olanlar, eve geölince saçlarını yıkamadan yatmamalı ve günlük giysilerini değiştirip, giysilerini çamaşır sepetine atmalıdır.

    Tüm bu tedbirlere karşın polenler tabiatın bir parçası olması nedeniyle polenlerden tamamen korunmak mümkün olmadığı için hastanın şikayetleri azalsa da olmaya devam eder. İlaçlar çok etkili olmakla birlikte kullanıldığı sürece işe yarar, ilaçlar bırakıldığında tüm belirtiler geri gelir. Bu nedenle polen mevsimi bitene kadar hastaların ilaçlara ara vermeden kullanmaları önerilir. İlaçlar hastalığı yok edemediği için ya da alerjinin zamanla ilerlemesini ya da astıma dönüşmesini engelleyemediği için elverişli hastalara aşı tedavisi başlanabilir. Aşı tedavisi polen alerjisi ve alerjik astımın şiddetini azaltabilir ya da düzeltebilir ve yeni alerjilerin gelişmesini engelleyebilir. Aşılarda neye alerjiniz var ise o alerjen yer alır. Alerjiniz olan alerjen cilt altına ya da dil altına belirli ve düzenli aralıklarla ve küçük küçük artan dozlarda verilirse o alerjenle doğal yollarla karşılaştığınızda ya daha az tepki verir ya da hiç tepki vermezsiniz.

    Günümüzde cilt altı ve dil altı olmak üzere iki tür aşı vardır. Cilt altı aşılar ilk 2-4 ay haftada bir gün, daha sonra 4 haftada bir koldan insülin enjektörü ile uygulanır. Dil altı aşılar ise dil altına her gün konur. Her iki aşı yönteminde tedavi süresi 3-5 yıldır. Aşıların etkisi geç başlar, etkinin başlaması haftalar ve aylar sürebilir. Aşılar kesildikten sonra aşıların koruyuculuğu uzun yıllar devam eder. Tedavi süresi uzadıkça, aşıların kesildikten sonraki koruyuculuk süresi o kadar uzar. Her iki aşılama yöntemi etkili olmakla birlikte daha eski bir aşı yöntemi olan cilt altı aşılar daha etkilidir. Bu nedenle enjeksiyon korkusu olmayan çocuk ve yetişkinlerde cilt altı aşı tedavisi daha elverişlidir. İğne korkusu olan kişilerde dil altı aşı tedavisi öncelikli tercih edilebilir. Aşı tedavisinde tedaviden alınacak yanıtlar kişiye ve alerjisi olan alerjen sayısına göre değişir.

    Aşı tedavisi Dünya Sağlık Örgütü’nün onayladığı birçok Avrupa ülkesi ve Amerika’da uygulanan eski bir tedavi yöntemidir. Aşılar kortizon içermez ve hamile kalan hastalarda aşı tedavisi kesilmeden devam edilir. Aşıların alerjik reaksiyon dışında hiçbir yan etkisi yoktur. Alerjik reaksiyon gözlenirse aşı dozu değiştirilerek bu etki ortadan kaldırılabilir. Eğer alerjik reaksiyon düzeltilemez ise tedavi sonlandırılır.

    Özetle başarılı bir tedavi için alerjinizi öğrenmeli, elinizden geldiğince polenlerden kaçınmalı, ilaç tedavisi beraberinde uygun bulunursanız aşı tedavisi yaptırmalısınız . Aşılardan yarar gören hastalarda ilaç sayısı ve/veya dozları azaltılabilir ya da kesilebilir. Bahar alerjiniz olduğunu düşünüyorsanız hastalığınızı küçümsemeyiniz ve mutlaka alerji uzmanına başvurunuz. Çünkü hastalık belirtileri başlangıçta hafif olabilir, kronik seyirlidir zamanla ilerleyebilir ve alerjik astıma dönüşebilir.

    Sağlıklı günler dilerim…

  • Evlilikte Aşkı Korumanın Yolları

    Evlilikte Aşkı Korumanın Yolları

    Bu başlığı okuyan bazı kişiler evlilik ve aşk kelimelerinin bir arada kullanılmasını hafif bir tebessümle karşılayabilir. “Evlilik aşkı öldürür” hepimizin zihinlerine ve ruhlarına yıllardır kazınmış bir cümledir çünkü. Bu noktada, aşkı heyecan ve tutku duygularından ayrı değerlendirmek gerekir. Zira o midede kelebeklerin uçuşması, iştahtan kesilme halleri daha çok heyecan ve tutku ile ilgilidir. Aşk ise belli zamanlara hapsedilemeyecek, çok daha derin ve anlamlı bir duygudur.

    İki kişi aşık olarak evlenmişse, evliliğe adım atarken aşklarını korumak için neler yapmaları gerektiğini de konuşmalı ve hatta planlamalılar. Evet, belki diyeceksiniz ki, iki taraf da güzel duygular içindeyse bu plan/programa ne gerek var? Gereklilik nedenlerinin en başında, evlilik kurumuna dair algının tekdüzelik, stabilite, rutin, kurallar, karı-koca yükümlülükleri gibi sınırlayıcı, duygu barındırmayan ve hatta sıkıcı sayılabilecek çağrışımlardan oluşmasıdır. Eğer çift, evliliklerinin en başında kendilerine özgü evlilik tanımlarını yaparlarsa; kuralların ve başkaları tarafından çizilmiş çerçevenin içine hapsolmazlarsa, duygularının canlı kalmasına da olanak tanımış olurlar. Bunu yapabilmek için elbette açık, şeffaf, samimi bir iletişim olmazsa olmazdır.

    Açık iletişim yakınlığın temel taşıdır. Birbirlerine yakın hisseden çiftler, kalabalıklar içinde bile gözleriyle anlaşır; isteklerini, hayallerini çekinmeden paylaşma konforları vardır. Yakınlık da aşkın sürekliliğini sağlar.

    Evlilik sadece bir kuruma şartsız koşulsuz itaat değildir. İki kişinin oluşturduğu, sadece onları ilgilendiren, ikisinin hem ortak, hem de bireysel mutluluğunu gözeten bir ortaklıktır. Kendi iletişim dillerine sahip, birbirlerinin mutluluğunu ve huzurunu önemseyen, ortak paylaşım alanlarını ihmal etmek bir yana, zenginleştirmeyi hedefleyen çiftlerin duyguları her geçen gün daha da kuvvetlenir.

    Birçok çiftten şunları duyabiliriz, “Ben eşimi seviyorum, değer veriyorum ama o bunu görmüyor, anlamıyor!”. Bunun üzerine, eşine döner ve ona sevildiğini ve değer gördüğünü hissetmesi için nelere ihtiyacı olduğunu sorabiliriz. Böylelikle, aslında her iki kişi için sevildiğini hissetmenin bambaşka davranışlarla ilgili olabildiğini vurgulamış oluruz. Aşkı korumanın en önemli yollarından biri de budur; yani, kendisi için öyle olmasa bile eşini mutlu edecek şekilde sevgisini göstermektir.

    Evliliklerde aşkı korumanın önemli yollarından biri de “birey” olmayı bırakmamaktır. Her konuda olduğu gibi ilişkilerde/evliliklerde denge unsuru önemlidir. Biz olalım derken, kişiler kendi benliklerini, varlıklarını devre dışı bırakırlarsa, ilişki de bir süre sonra cazibesini kaybeder. Her iki kişinin de eş olmak haricinde kendilerine ait bir varlık alanı (meslek/hobi/hedefler/üretkenlik) olduğunda, bu hem kendileri, hem de ilişkileri için faydalıdır. Bu sayede, her iki kişi de birbirlerine daha çok saygı ve hayranlık duyabilecek ve bu hayranlık da aşklarını besleyecektir.

    Aşkı korumanın elbette pek çok irili ufaklı reçetesi yapılabilir, ancak ben bu yazımda en temel olan noktalardan söz etmeye çalıştım. Görünüşe göre, aşkın yolu özenden ve emekten geçiyor, siz ne dersiniz?

    İyi dileklerimle…

  • Sedef hastalığı ve sedef romatizması

    Sedefi deri ve cilt hastalığı deyip geçmeyin bu aslında bir Bağışıklık Sistemi hastalığıdır!!!

    Tam nedeni bilinmemekle birlikte bağışıklık (immüm), genetik ve çevresel faktörlerin birlikte etki ettiklerinde şüphe edilen sedef hastalığı dünyadan yaklaşık 125 milyon kişiyi etkilemektedir. Vücutta sistematik etkileri olan, deriyle sınırlı olmayan aslında ihmal edilmemesi gereken bir bağışıklık sistemi hastalığıdır. Herhangi bir hastalığın belirtilerinden şüphelenildiğinde hemen bir uzmana danışılmalıdır. Unutulmamalıdır ki bir hastalığın tedavisinde en önemli etmenlerden birisi de erken teşhistir.

    Psöriazis halk arasında sedef hastalığı olarak bilinir, deride kızarıklık, soyulma ve beyaz pullamaları olan döküntülerle karakterize edilir, ancak sedef sadece bir kozmetik sorun olan bir cilt hastalığı değildir. Sedef hastalığı vücudun kendi bağışıklık (immüm) sistemi tarafında deriyi hedef alarak saldırılmasından kaynaklanır, bu yüzden de bir bağışıklık sistemi (ototimmün) hastalığı olarak tanımlanır. Sedef hastalığı, genetik arka planı alan kronik ve karmaşık bir deri hastalığıdır. Sedef hastalığı vücudun kendi bağışıklık sistemi tarafından deriye hedef alarak saldırmasından kaynaklanır bu yüzden bağışıklık sistemi hastalığı olaraktan tanımlanır. Sedefte derinin yanı sıra eklemler omurga da bağışıklık sistemin saldırısına uğrayabilir ve ortaya eklemler omurga iltihaplı romatizmasının gelişmesine neden olabilir. Bu iltihaplı romatizma, Sedef Romatizması olarak bilinir, beş tipi vardır ve neredeyse vücudun herhangi bir eklemini tutabilir, psöriyatik arteritin tedavisi başlangıçta kortizon içermeyen ilaçlardan ibarettir, fakat artrit bu birinci basamak ilaçlara yanıt vermezse, kas iskelet sistemi aynı zamanda İç Hastalıkları ve Bağışıklık Sistemi uzmanı olan romatologlar, hastalığın daha uzun süre kontrol altına alınması için ve vücutta daha fazla immüm hasarının gelişmemesi için bağışıklık sistemini manipüle eden romatizma ve biyolojik adlı ilaçları kullanırlar.

    Cilt ve eklemlerin ötesinde, sedef hastalıkları sistematik olan hastalıklara olan bağıntısı son 10 senede birçok bilimsel çalışmalarla da kanıtlanmıştır. Kardiyovasküler risk faktörü bir aradan toplanmasıyla ortaya çıkan ve Metobolik Sendromumu olarak tanımlanan, sedef hastalarında genel topluma nazaran iki kat daha sıklıkla görünmektedir. Dolayısıyla, kolesterol yüksekliği, tansiyon hastalığı, kandaki yağ oranı ( trigliserid) fazlalığı, şeker hastalığı ve diyabet öncesi ( insülin direnci) gibi rahatsızlıkların sedef hastalığında görülme sıklığı daha fazladır. Sedef hastalığıyla görünen bu risk faktörlerin her biri kalp hastalığı gelişmesine risk arttırmasıyla birlikte, birçok çalışmada sedef hastalığın yarattığı kronik enflamasyon ve iltihabi durum da ayrıca bu risk faktörlerin birbiriyle sinerjik etki yaratarak Koroner Arter/ Kalp Damar hastalığın gelişmesine 2.5 kat arttırmaktadır. Bilimsel çalışmalarda sistematik tedavi yöntemleri özellikle romatolog tarafından romatizma için verilen bazı “ iltihap giderici” ilaçlar, kalp krizin ve koroner kalp hastalığı oranlarının istatiksel açıdan anlamlı bir şekilde azalttığı da kanıtlanmıştır.

    Ayrıca sedef hastalarında iltihaplı barsak hastalığı, kanser, karaciğer yağlanması ve depresyon gibi sağlık sorunları da daha fazla görülmektedir. Ruh sağlığını en çok olumsuz etkileyen hastalıkları olarak bilinir; sedef hastalığı Amerika’da yapılan çalışmalarda sedef hastaların % 96’sının görüntüsünden rahatsız olduğu, %36’sı eşlik eden uyku bozukluğu olduğu, % 40 toplumdan izole yaşadığı görünmüştür. En önemlisi bulgu da sedef hastalarının %20’si intihar düşüncesi içinde olması dikkat çekmiştir.

    TEDAVİDE YENİ YAKLAŞIM

    Bütün bu sebeplerden dolayı, tüm dünyada artık trend olan sedef hastalığının gittikçe bir deri hastalığın ötesinde olduğu ve olası sistematik tutumlardan dolayı bütün tedavi sadece bir dermatoloji ( cildiye) uzmanına yüklenmesi doğru olmadığı düşünülmektedir. Dünyada tıp camiası ve sağlık kuruluşları artık ekip çalışması ve “multidisipliner” yaklaşımla sedefin ( Deri romatizma ve diğer sistemik tutulumları) daha iyi tedavi edilebileceği düşünülmüştür. Eskiden sedefin “ cilt lezyonlarına bir dermatolog “ ve “romatizmasına bir Ramotolog “ bakılmasından ibaretti, ancak çalışmalara göre tedavi yöntemlerinde sedef hastaların dörtte üçünün tedavilerinden memnun olmadığı ve üçte birinin tedavilerinde etki bulamadığı belirlenmiştir. Artık tedavi yöntemlerin ve sistemik hastalıkların risk değerlenmesinde farklı branşlarla birlikte ( örneğin kardiyolog, fizik tedavi ve rehabilitasyon uzmanı, aile hekimi, diyetisyen gibi uzmanlar) kontrol altına alınması hastaya en iyi sonuç getireceği düşülmektedir. Sedef hastasına doğru zamanda en uygun ( klasik ve en yeni) tedavilerin verilmesi konusunda bir Ramotolog uzmanıyla önemi gittikçe artmaktadır, çünkü artık orta- şiddetli sedef ve sedef romatizma hastalarında olay cilt ve eklem tutumundan çıkmış olup öncelikle temeldeki bağışıklık sistemi bozukluğu doğru tedavisiyle “ kaynaktan kontrolü” söz konusudur. Romatem uzman doktor kadrolarını, teknolojik ekipmanı ve Kaplıca bölgesindeki konumunu göz önünde bulundurursak , çok yakında Bursa Romatem Hastanesi sağlık turizm çerçevesinde dirençli Sedef ve sedef romatizmaları için tedavi paketleri planlamaktadır.

    Özel Bursa Romatem Hastanesi bu konuda sedef cilt ve sedef romatizmasının multidisipliner yaklaşımıyla işbirliği yapabilecek Türkiye’nin nadir merkezlerinden biridir. Kendi hekim kadrosunda tam zamanlı uzman Ramotolog, Fizik Tedavi ve Diyetisyen doktorları bir arada bulundurmakla beraber modern ve yeni tedavi yöntemlerini ilaçlı veya ilaçsız tamamlayıcı tıp yöntemlerini özellikle Balneo- Fototerapi ve termal tedaviyle birlikte bağdaştırıp, doğru yapabilen dünyanın sayılı sağlık kuruluşlarından biri olmaktadır. Özel Bursa Romatem Hastanesi, etkili ekip çalışmasını ve sunabileceği farklı ve başarılı tedavi yöntemlerini bir an önce dünyaya bildirip Bölgesel Sedef Tedavi merkezi olma yolundadır ve özel Sağlık Turizm paketleri çalışmalarına başlamıştır.

  • Tüp Bebek Tedavisi Sürecinde Eşlerin İletişimi Nasıl Olmalı?

    Tüp Bebek Tedavisi Sürecinde Eşlerin İletişimi Nasıl Olmalı?

    ÇİFTLERE YÖNELİK İLETİŞİM BECERİLERİ

    Kadınların duygularını ve düşüncelerini ifade etme ihtiyacı ile erkeklerin mesafe ve duygusal kontrol ihtiyacı arasında bir denge oluşturularak, çiftler arasındaki destekleyici bir atmosfer oluşturulabilir. Bunun için, yine psikoterapi seanslarında bazı temel iletişim becerileri ele alınarak, çiftlere uygulamalı olarak gösterilir ve daha sonra kendi yaşamlarında uygulamaları için ödevler verilir. Hem sözel, hem de sözsüz iletişimle ilgili de bilgiler verilir, doğru ve yanlış iletişim tarzları üzerinde konuşulur. Bununla birlikte çiftlerin karşılıklı empati yetileri üzerinde de çalışılır, buna yönelik egzersizler yaptırılır.

    Sözsüz iletişim becerileri

    İletişim kurarken, karşımızdakine sözel olduğu kadar sözsüz iletişimimizle de birçok mesaj veririz. Sözsüz iletişimin sözel iletişime göre etkisinin çoğu zaman daha fazla olduğunu söylemek mümkün olabilir. Ağzımızdan çıkan sözün aksi biçiminde davranıyorsak, karşımızdaki kişi bizim söylediklerimizi değil, davranışımızı referans alarak bir yorum yapar. Çiftler arasındaki birçok iletişim sorunları, sözsüz iletişim becerilerinin noksanlığına dayanır. Örneğin, taraflardan biri heyecanla bir duygusundan, yaşantısından bahsederken diğer taraf, gazete okuyarak, sadece başını sallıyor, “Anlıyorum, seni dinliyorum” diyorsa, anlatan kişi bu durum karşısında sözsüz davranışı baz alacak ve dinlenmediğini, önemsenmediğini hissedecektir.

    Sözsüz iletişimi oluşturan temel noktalar ise şunlardır (Egan, 1994):

    • Vücudumuzu ve başımızı karşımızdaki kişiye doğru konumlandırmak
    • Göz kontağı kurmak, bakışlarımızı kaçırmamak
    • Yüz ifademizle, jest ve mimiklerle dinlediğimizi ve ilgilendiğimizi belli etmek
    • Ses tonumuzun, konuşma tarzımızın ilgili olduğumuzu gösterir biçimde olması (örneğin; alaycı, küçümser olmayan bir konuşma tarzı)

    Empati

    Empati, etkili iletişimin anahtarlarından biridir. En basit tanımıyla empati, bireylerin karşılarındakinin algı dünyasına girerek, onların duygularını ve düşüncelerini, onları yargılamadan anlamaya çalışmaktır (Rogers, 1980). Bir başka deyişle empati, geçici olarak bir başkasının hayatında yaşamak, onun gözlükleriyle bakmaktır.

    Eşler, birbirlerini aktif bir biçimde dinleyerek, kendilerini eşlerinin yerine koyup, onları anlamaya çalışarak, kendi duygu ve düşüncelerini dışarıda bırakarak, duyduklarını ya da hissettiklerini karşı tarafa iletirse, empatik bir iletişimde bulunuyor demektir.

    Örnek: IVF tedavilerinin başarısız sonuçlandığını öğrenen bir çiftin kadın partneri ağlamaktadır. Erkeğin sarf ettiği şu cümle empatik yaklaşıma örnek olarak verilebilir:

    “Şu an oldukça hayal kırıklığına uğradın, bütün emeklerimizin boşa gittiğini düşünüyorsun”.

    Aynı durum için empatik olmayan bir cümle şu şekilde olabilir:

    “Ağlamak hiçbir şeyi halletmez, dünyanın sonu değil, ne var yani, bir kere daha deneriz!”

    İlk cümleyi duyan kadın anlaşıldığını, desteklendiğini hisseder. İkinci cümle ise kadının duygularını yok sayan bir tarzda olduğu için, kadın kendisinin anlaşılmadığını, desteklenmediğini hissedebilir.

    Empati yapabilen çiftler:

    • İlişkilerini güçlendirebilir,
    • Birbirlerine karşı destekleyici olur,
    • Birbirlerine daha çok saygı duymayı öğrenir,
    • Zihin okuma gibi zihinsel tuzaklardan korunur.

    Çiftlerin, terapi seanslarında, psikoloğun desteği ile empati becerilerini geliştirebilmeleri onlara yukarıdaki kazançları getirdiği gibi, kendilerini daha iyi tanımalarına, olaylara, insanlara verdikleri tepkiler konusunda da içgörü kazanmalarına yardımcı olur.

    Çiftlere yönelik iletişim anahtarları

    Erkeklerin sorunlarla başetmede, yukarıda “Başetme tarzları” bölümünde bahsedildiği gibi, çoğunlukla duygusal değil de akıla dayalı problem çözme stratejilerine başvurmalarından dolayı, eşlerine çözüm önerilerinde bulunarak ya da duygularını kontrol etmelerini önererek destek vermeyi tercih ederler. Her ne kadar bunu iyi niyetle yapsalar da, bu çabaları eşleri tarafından, duygularını hiçe saydıkları, ya da konuyu kapatmaya çalıştıkları şeklinde algılanabilir. Zamanla, erkekler eşlerine destek gösterme konusunda kendilerini yetersiz hissederek, bu konudan kendileri tamamen uzaklaştırabilmekte ve bu da daha büyük bir duygusal kopukluğa neden olabilmektedir. Bu nedenle, temel iletişim becerilerini hayatlarına taşıyabilen çiftler, infertilite gibi kişilerin kontrolleri dışındaki bir konuda, mutlaka bir çözüm bulma gereksinimi olmadan, birbirlerine daha etkili ve samimi biçimde destek olabilir.

    Eşler birbirlerini etkili iletişim kurarak daha iyi ve sağlıklı biçimde duymaya ve anlamaya başladıklarında, her ikisinin de infertiliteden farklı şekillerde etkilendiklerini kabullenmeleri daha kolay olacaktır. Psikoterapi seanslarında, çiftler sıklıkla birbirleriyle ilgili konuları kendi perspektiflerinden anlatıp onaylanmayı bekler, ancak bu kendilerini bir çözüme ulaştırmadığı gibi, bir kısır döngünün içinde tutar. Bunun yerine, partnerler birbirlerinin duygularını ve düşüncelerini olduğu gibi kabullenip, onları değiştirmeye çalışmazlarsa ilişkileri için olumlu bir adım atmış olurlar. Eşler birbirlerine empati yapmayı ve duygularını isimlendirmeyi öğrenerek, infertilite sürecinde farklılıklarını koruyarak da destekleyici olabildiklerini görebilirler.

    Kadınlar çoğu kez eşlerinin kendilerini onlar bir şey söylemeden anlamalarını, infertilite sürecine dair beklentilerini eksiksiz biçimde yerine getirmelerini, sonsuz empati ile yaklaşmalarını ve duygularını açık bir biçimde anlatabilmelerini bekler. Bu, birçoğumuzun da zaman zaman kendi hayatımızda yaşayabildiği bilişsel tuzaklardan biridir; karşımızdaki kişinin bizim zihnimizi okumasını bekleriz, ancak bu koca bir hayaldir (Domar & Dreher, 1996). Hiçbirimiz karşımızdaki kişinin zihnini okuma becerisine sahip olmadığımızdan, bu beklenti içerisinde olursak, yaşam boyu hayal kırıklıklarıyla baş başa kalmamız yüksek bir olasılıktır. İşte bu nedenle,  kadınların, her konuda olduğu gibi, çocuk sahibi olamamayla ilgili de tüm beklentilerini, ihtiyaçlarını net bir şekilde, ama emretmeden, rica eder bir üslupla ifade etmeleri çiftlerin sağlıklı iletişimi açısından yine başka önemli bir unsurlardan biridir.

    Çiftlerin iletişim becerilerinin geliştirildiği terapi seanslarında, infertiliteye dair duygu ve düşüncelerin ne zaman ve nasıl paylaşılacağı konusu da gündeme getirilebilir. Bu konuda çiftler ortak bir karar almalı, paylaşım zamanını ve yerini birlikte belirlemelidir. Bu paylaşımları yatak odasında ya da yemek masasında yapmamaları da önerilebilir. Zira, yatak odasındaki paylaşımlar cinsel yaşamlarının spontanlığını, keyfini bozabilir. Aynı şekilde, çiftlerin gün içinde bir araya gelebildikleri, keyifli sohbetler yapma fırsatını bulabildikleri yemek masasının da stres yüklü konulardan bağımsız tutulması daha sağlıklı olacaktır. Ayrıca, infertilite odaklı, destekleyici, güçlendirici paylaşımların yanı sıra, çiftlere,  ilişkilerinin farklı yönlerini keşfetmeye de zaman ayırmaları önerilebilir. Beraber gerçekleştirilen keyifli aktiviteler tedavi sürecinin daha rahat geçirilmesini sağlar. Örneğin, beraber yürüyüşler yapmak, sinemaya gitmek, doğada gezintiler yapmak, sosyal ortamlarda arkadaşlarla birlikte olmak çiftlerin birbirlerine olan bağlarını daha da güçlendirir. Çiftlere, tedavileri nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, birbirleri için her zaman var olmaya devam edecekleri ve sevgilerinin emekle daha da güçleneceği hatırlatılmalıdır.