Blog

  • Mikrodermabrazyon

    Geçen hafta size genel olarak Peeling çeşitlerinden ve yararlarından bahsetmiştim. Bu hafta tanıtmak istediğim bir başka yöntem, MİKRODERMEBRAZYON. Bu mekanik bir peeling türüdür. Avrupa ülkelerinde ve Amerika’da uzun zamandan beri kullanılmaktadır. Sık sık manşetlere çıkmasa bile, ülkemizde de oldukça yaygındır.

    Mikrodermabrazyon gayet sade bir sistemdir. Kullanılan cihaz iki tüpten oluşur. Tüplerden biri boştur. Diğerinin içinde alüminyum hidroksit kristalleri bulunur. Peeling uygulaması yapılırken, belli bir basınç ile, son derece ince aluminyum hidroksit kristalleri püskürtülür. Seanslar 15 dakika kadar sürer. Kesinlikle hiçbir acı veya rahatsızlık duyulmaz.

    Cilde çarpan kristaller, cilt yüzeyini hafifçe aşındırırken, alt deriyi uyarır. Esasında cildi yenilemek için yapılan tüm tedaviler, hafif aşındırma ve uyarma sayesinde etkili olur. Mikrodermabrazyon uygulamasında, hasta bu aşınmayı hissetmez. Ama cilt doğal bir tepki gösterir ve bu bölgeyi hemen onarmaya çalışır. Böylece yeni, taze hücreler üretmeye başlar. Hafif aşınma, ölü derinin soyulmasını ve taze bir deri oluşmasını sağlar.

    Zaman içinde çukurlar daralır, küçülür, giderek belirsizleşir. Bu arada, cildin tümü canlanır ve pürüzsüzleşir. Sonuçta cilt gençleşir, gerginleşir ve tazelenir. Seans sayısını soracak olursanız, bu sayı cilt tipine ve izlerin derinliğine göre değişir. Bazı derin çukurlar için daha fazla tekrar edilmesi gerekli olabilir.

    Mikrodermabrazyon yöntemi, ciltte oluşan düzensizliklerde, akne izlerinde, kaza sonrası ya da ameliyat sonrasında oluşan izlerde, özellikle kullanılır. Hamilelikte oluşan çatlakları gidermekte çok etkilidir.

    Mikrodermabrazyon tedavisi :

    § İnce kırışıklıkları azaltır,

    § Ciltte kan dolaşımını düzenler,

    § Cildin yeniden nefes almasını sağlar,

    § Üst deri tabakasında bulunan hafif lekeleri giderir,

    § Kollajen, elastin sentezini olumlu yönde etkiler,

    § Sarkmaya eğilimli ciltlerde toparlanma yaratır,

    § Yeni oluşan gebelik çatlaklarını giderir,

    § Ameliyat, kaza ve akne izlerini hafifletir,

    § Bazı araştırmalara göre, kanserojen hücrelerin ve virüslerle oluşan bazı siğil türlerinin yok edilmesine yardımcı olur.

    Mikrodermabrazyon yöntemi, en fazla çukur sivilce izleri için kullanılır. Çünkü Mikrodermabrazyon ile artan ve kalınlaşan kollajen, çukurları giderir.

    Hamile kadınlarda meydana gelen çatlaklar, henüz pembe veya mor renkte iken, mikrodermabrazyon ile tedavi edilmeleri mümkündür. Bu çatlaklar beyazlaştıktan sonra yapılabilecek fazla birşey yoktur.

    Bugüne kadar, mikrodermebrazyon ile pek çok iyi sonuçlar aldım. Bütün tedaviler yararlı oldu ama özellikle umutsuz gibi görünen akne izlerinde gözle görülür düzelmeler izledim.

    Bu haftalık da bu kadar. Haftaya yeni konularda buluşmak üzere hoşçakalın.

  • Türkiye’de Cinsellik

    Türkiye’de Cinsellik

    Yazıma öncelikle cinselliğin tanımını yaparak başlamak istiyorum. Cinsellik; beden ve ruh sağlığımız için önemli ayrıca duygusal olarak bütünlüğü sağlayan haz verici bir eylemdir. Haz verici olmasının yanı sıra amacı türlerin devamını sağlamaktır. Sağlıklı bir cinsel yaşantı, çiftlerin hayatını renklendirir, ruhsal ve bedensel rahatlama sağlar, çiftlerin arasındaki iletişimi ve paylaşımı pekiştirir. Ayrıca cinsellik insan yaşantısının geçmişten geleceğe en doğal parçalarından ve ihtiyaçlarından biridir.

    Türkiye’de cinselliği değerlendirecek olursak toplumun büyük bir çoğunluğu tarafından, gerek kültürel gerek dini açıdan tabu olarak kabul edilmektedir. Özellikle kültürel baskıların etkisiyle kişiler cinsellik konusunda duygularını, düşüncelerini ifade edememekte ve ayrıca dürtülerini bastırmaktadırlar. Bu durumda da cinsel problemlerin görülme sıklığı artmaktadır. Bunun bir sebebi de kültürel baskıların yanı sıra kulaktan dolma, yanlış bilgilerin kişilerin zihninde yer etmesidir. Böylelikle sağlıksız ve sapkın cinsel yaşantılar önümüze çıkmaktadır. Sağlıksız bir cinsel yaşantı da depresyon gibi psikolojik problemlere ve evlilik içi çatışmalara, çiftler arasında gerginliğe ve kişilerin kendilerine olan güvenlerini kaybetmeleri vb. sorunlara yol açmaktadır.

    Ülkemizde medyaya baktığımızda da sağlıksız cinsel yaşamı tetikleyen, bilgilendirme niteliği taşımayan, amacın daha çok ilgi çekmek olduğu tecavüz, taciz, aldatma, seks ticareti vb. konuları barındıran haberlerin, dizilerin, programların olduğunu görmekteyiz. Halbuki sağlıklı bir cinsel yaşantının topluma empoze edilmesinde medya olumlu bir rol oynayabilir. Bunun için cinsel problemler ve hastalıklar hakkında bilgilendirmeler içeren, evliliklerin daha nitelikli sürmesini sağlayan, bilgilendirici programlar düzenlenebilir.

      Ayrıca yine ülkemizde cinselliğin tabu, yasak, günah gibi kavramlarla ilişkilendirilmesi cinsel problemlerin ortaya çıkmasına neden olmakla kalmayıp kişilerin bu problemleri dile getirmesine ve çözüm yolu aramasına da engel olmaktadır. Kendini ifade edemeyen, sorunlarına çözüm arayamayan ve dürtülerini bastıran bireyler de sapkın davranışlar ve psikolojik problemler oluşmakta ve bu da toplumsal sağlığı sekteye uğratmaktadır.

    Peki, sağlıklı bir cinsellik için neler gereklidir?

    Öncelikle sorunların çözümünde cinsellik hakkında bilgilendirme çok önemlidir. Kişisel istek ve ihtiyaçlarımızı anlamlandıracak ve cinsel kimliğimiz hakkında açıklayıcı net bilgiler problemlerin çözümünü kolaylaştırır.

    Bilgilendirme ayrıca tabuların yıkılmasına yol açar ve kişinin sağlıklı ve mutlu bir cinsellik yaşamasını sağlar.

    Kişinin korkularıyla, çekinceleriyle yüzleşip ön yargılarından kurtulması gerekmektedir. Buradan anlayacağımız gibi kişinin kendini tanıması, farkındalık kazanması önemlidir.

    Kişinin kendini tanımasının yanı sıra partnerini tanıması, onun istek ve ihtiyaçlarını önemsemesi de ayrıca önemlidir. Kendini seven, güvenen bir birey sevgi, anlayış, saygı, açıklık ve samimiyetle partnerine karşı zorlayıcı olmadan doğal seyrinde cinselliği yaşar.

    Sağlıklı ve mutlu bir cinsellik yaşamak için cinsel problemlerinizi kabullenin, yüzleşin ve çekinmeden bir uzmana danışın. Sağlıkla kalın!

  • Kuru cilde iyi bakmak gerekir

    Kuru cilde iyi bakmak gerekir

    Kuru ciltlerde sebum yani doğal yağ salgısı zayıftır Genellikle ter salgılaması da normalin altındadır. Bu nedenle hassas olmaya eğilimlidir. Cilt yüzeyindeki aşırı kuruluk, cildi bakterilere karşı koruyan asit mantonun dengesini bozar. Hassasiyetin nedeni budur.

    Öte yandan, kuru ciltler soluk görünürler, gergin olurlar ve özellikle su ile yıkandıktan sonra çatlayacakmış gibi strese girerler. Ta ki nemlendirici sürülene kadar.. Derinin pul pul soyulması ve çatlaması ise aşırı kuruluğun ve su kaybının belirtisidir.

    10 Yaşından küçük çocukların büyük bir kısmında ve 60 yaşın üzerindeki insanların çoğunda cilt kurudur. Böyle ciltler, ince katmanlardan oluşur ve yıkandıktan sonra gerilir, kolayca kızarır. Kırışmaya çok müsaittir. Özellikle göz çevresi erken yaşta çizgilerle dolar.

    Cilt kuruluğu rüzgârda, aşırı sıcak ve soğuk havalarda, klimalı ortamlarda artar. Özellikle yanaklarda ve göz çevresinde donuk ve mattır. Tam da aynı yerlerde yani göz çevresinde ve ağız kenarlarında ifade çizgileri oluşur.

    § Cildin kuru olmasının genel nedeni deri altındaki yağ bezlerinin yeterli salgı yapmamasıdır. Sonuç olarak cilt suyu tutamaz ve kurur.
    § Bu özellik genellikle kalıtsaldır.
    § Bir diğer neden de beslenme sorunlarıdır. Özellikle A vitamini, B vitaminlerinden ve doymamş yağlardan yana eksik beslenme cildin kurumasına yol açar.
    § Yaz mevsiminde dış etkenler cildi kurutur. Çevresel faktörler arasında güneş, rüzgar, kimyasal maddeler, kozmetikler, sert sabunlar, sıcak suyu ve çok sık yıkanmayı sayabiliriz…

    MUSLUK SUYU SİZE GÖRE DEĞİLDİR
    Her şeyden önce, yüzünüzü musluk suyu ile yıkamaktan kaçının. Eğer filtre edilmiyorsa, musluk suyu kuru ciltlerin kaldırabileceği biir kimyasal değildir. Ve asla sıcak suya yüz vermeyin. Yüzünüzü serinletmek istediğinizde doğal maden suyu kullanın. Yüzünüzü yıkarken lif, kese gibi tahriş etme ihtimali olan dokulardan uzak durun.Sabahları yüzünüze doğal maden suyu püskürtün. Bu amaçla temiz bir çiçek sulama spreyi şişesini kullanabilirsiniz.

    NEMLENDİRİCİ
    Nemlendirici sümeden önce cildinizi maden suyu veya gül suyu ile hafifçe ıslatın. Bu ıslaklık kremin altında kalır, nemi ve esnekliği arttırır. Banyo veya duş aldıktan sonra, tam olarak kurumadan, tüm cildinize bebe yağı sürünün.

    Geceleri yatmadan önce doğal bir nemlendirici uygulayın ve masaj yaparak emilmesine yardım edin. Özellikle göz çevresinde çizgilerin belirdiği yerlerde, kremleri cömertçe kullanın.

    Bunu her zaman terkrar ediyorum, banyo yaparken, duş alırken, kesinlikle sıcak su kullanmayın. Ve elden geldiğince güneşten uzak durun. Kuruluk, kırışıklıklar, lekeler, kaşıntılarda güneşin suçu büyüktür.

    GÜNDÜZ NEMLENDİRME
    Henüz temizlediğiniz, tonikle sildiğiniz ve haffçe ıslattığınız cilde doğal bir nemlendiriciyi yayın. Boyun, yanaklar, çene kenarları ve göz çevresi olmak üzere bütün yüzünüze uygulayın.

    Erkeklere tavsiyem, tıraşın ardından ve on dakika sonra olmak üzere iki kere nemlendirici sürmeleridir. .

    GECE KREMİ
    Cildinizi temizledikten ve tonikle sildikten sonra doğal maden suyu püskürtüp hafifçe nem verin. Yumuşak bir havlu ile nemini alın, sonra boyundan yukarıya doğru nemlendirici sürün. 5 Dakika kadar emilmesini bekleyin. Hatta yüzünüze sıcak havlu koyup emilimini arttırın. Erkekler belki tonik kısmını atlayabilirler. Ancak onlar da en azından göz çevresindeki hassas deriyi kremle beslemeye özen göstermelidirler.

    Güzel yüzünüzü güneşten, sıcaktan, rüzgardan, sigara dumanından ve klimalardan korumayı ihmal etmeyin…

    Sevgiyle kalın,

  • Mahler ve Bağlanma Kuramı: Kişilik Patolojileri

    Mahler ve Bağlanma Kuramı: Kişilik Patolojileri

    Mahler ve psikapatoloji adına; 0-3 yaş döneminde kurulan anne-çocuk ilişkisinin öncelikle çocukluk dönemine ve daha sonra kişilik örüntüleri üzerinde etkilerini çalıştığını söyleyebiliriz. Bağlanma kuramı üzerinden çoculuk döneminde araştırdığı patolojiler depresyon ve anksiyetedir. Bunlar:

    • Bebek Depresyonu

    • Analitik Depresyon

    • Psişik Hospitalizasyon

    • Ayrılma Anksiyetesi Bozukluğu

    • Bebeklik veya Küçük Çocukluk Döneminin Tepkisel Bağlanma Bozukluğu

    Bunlarla birlikte, yetişkinlik dönemi adına kişilik bozukluklarına değinen Mahler, kişilik bozuklukları ile anne – çocuk ilişkisi üzerinden neden sonuç ilişkisi kurmuştur. Bu bozukluklar ise:

    • Narsisistik Kişilik Bozukluğu

    • Borderline Kişilik Bozukluğu

    • Şizoid Kişilik Bozukluğu

    Bebek Depresyonu

    Bebek depresyonuna neden olacak temel durum, anne ve bebeğin bağlanma sürecindeki kesintileridir. Bu kesinti kısa olursa; kısa süreli anne yoksunluğu, uzun olursa; uzun süreli anne yoksunluğu görülmektedir. 

    Analitik Depresyon:

    Kısa süreli anne yoksunluğu üzerinden oluşan bu hastalıkta, annenin 3 ay içerisinde varlığını tekrar göstermesi ile belirtilerde olumlu geri dönüşler ve iyileşme yaşanır. Çocuk anneden ya da bakım verenden yaşadığı ilk ayrılık döneminde uzun sürebilen ve şiddeti yoğun ağlamalar yaşar, sonlanan ağlamalar yanına yabancı bir kişinin gelmesi ile tekrarlanır. Sustukları zaman kendilerinde yorgun ve küskün bir hal görünür. “Protesto dönemi” olarak adlandırılan dönem, yemek yeme sürecinde azalma, kilo kaybı, fiziksel gelişimde yavaşlama, dışkılamada zorluk veya ishal gibi geribildirimler verir. Bakım veren eksikliğinin 2. veya 3. haftasında durgun bir hal alan çocuk, bu dönemde “depresif dönem” e geçmiş olur. İki aylık süre zarfında bakım veren sürece dahil olmazsa çocuğun duygusal tepkileri giderek kısıtlı ve donuk bir hal alacak şekilde kötüleşir. Etkilere karşı gösterilmeyen tepkiler, bu sürecin “içe kapanım dönemi” diye ifadelendirilen kısmıdır. Bakım verenin üç aylık sürede geri gelmesiyle çocukta semptomlar azalarak, sağlıklı yapıya yavaş yavaş dönüş sağlanacaktır. Çocuk anne veya bakım vereni arzulamaktadır, fakat bir yönüyle de yaşadığı terk edilişin siniri halindedir. Kişinin(bakım veren) gelmesiyle, içe kapanık dönemde olan çocuk, kişiye direnç gösterme eğilimindedir. Kişi hatırlanmasına rağmen terk edilişin sinirini ve bu terk edilişin tekrarlanma korkusunu hisseder. Böyle çocukların bir kısmının ergin dönemleri için, duygusal ilişkilerinde kısmi veya yok denecek kadar az bir duygulanma ve duygu yönüyle geri durma ile belirtilen duygusu olmayan kişilik tipolojileri görülebilir. 

    Psişik Hospitalizasyon: 

            Uzun süreli anne yoksunluğu üzerinden oluşan bu hastalıkta, annenin geri dönüşü 3 aydan uzun sürer. Yeni doğmuş veya bebeklik dönemlerinde ebeveynleriyle olmayan ve yetimhanelerde bulunan çocuklarda gözlemlenen bir durumdur. Öyle ki annenin olmayışı ve kurulamayan bağ üzerinden böyle bir süreç ortaya çıkar. Anneyle ve ya bakım veren konumunda bulunan bir kişiyle sağlanan ilişkiden mahrum kalan çocuklar bilişsel ve duygusal gelişim yönünden de eksik kalırlar. Bu tip çocuklar için sorulara veya tepki beklentisi içeren herhangi bir davranışa zor ve sonradan cevaplama, çevresel durumlara dikkatin yoksunluğu görülmektedir. Kendi kendilerine sallanışlar, ağzında birşeyler varmışcasına çiğneme ve bunun gibi rutin, sistematik davranışlar gösterirler. Bu tür davranışlar çocuk için aslında kendisi adına bir uyarıcı oluşturan eylemlerdir. Bununla birlikte parmak emme ve ritmik bazı bedensel hareketler gibi hedonistik davranışlarda bulunurlar. Süreç daha belirgin bir hal aldığında ise sahte zeka geriliği kronik bir durum oluşturabilir.

    Kısa süreli ve uzun süreli anne yoksunluğu sendromları DSM-IV’te yer almamıştır. DSM-III’te reaktif bağlanma bozukluğu (attachment disorder) adı altında kategorize edilmiştir. 

    Ayrılma Anksiyetesi Bozukluğu: 

           DSM-IV’te “Bebeklik, Çocukluk veya Ergenliğin Diğer Bozuklukları” kategorisi altında bulunmakla birlikte, çoğunlukla görülme oranı 1 ile 3 yaşları arasında bulunan çocuklarda fazla olan bir bozukluktur. Anne çocuk ilişkisindeki patolojik bağlanma nedeniyle çocuğun olası ebeveyn kaybı anksiyetesidir. Kreşe başlarken fark edilme olasılığı artan bu hastalıkta çocuk, sahiplendiği ebeveyn olmadan bir ortamda kalamama, yapılması gereken bir işi yapamama, oyuna yalnız katılamama gibi benzeri sosyal durumlarda kendi göstermektedir. Ayrıca ebeveyn yanındayken suskunluk ve karşıdaki yetişkinle iletişime girmeme, anne ortamdan ayrılmak istediğinde ise yoğun bir kaygıyla ağlama kendini göstermektedir.

    Bebelik veya Küçük Çocukluk Döneminin Tepkisel Bağlanma Bozukluğu: 

          Dönem itibariyle 5 yaş öncesinde görülen bir bozukluk olup, gelişim süreci göz önünde bulundurulduğunda çevresiyle olağandışı bir iletişimi gözlemlemek mümkündür. Çevreyle(başka insanlarla) iletişimde sorunlar gözlemlenmektedir. Süreç gerçekleşirken sunulan yardım, çocuk tarafından kabul edilmeyebilir. Kendisini geri çeken bir durum ve nötr(duygusuz) bir ifade dikkat çeker. 

    Kişilik Bozuklukları

          Kuram dahilinde kişilik bozukluklarının yapısına ve işleyişine dikkat çeken Mahler için sağlıksız anne – çocuk ilişkisi yetişkinlikte Narsisistik, Borderline ve Şizoid Kişilik Bozuklukları’na neden olmaktadır. Bu patolojileri çalışırken, duygusal ilişkiler içerisinde yer alan bazı duygu, düşünce ve davranış süreçlerini yine üç kişilik patolojisi üzerinden iki bölümde incelemiştir. Bu bölümler; libidinal afekt ve terk depresyonu bölümleridir. Her üç kişilik bozukluğu da tariflenen bölümlerde kendi kişilik örüntüleri dahilinde benzer duygu, düşünce ve davranışlar gösterirler.

     

    Narsisistik Kişilik Bozukluğu: 

            Mahler’in kuramına göre Yeniden Yakınlaşma Dönemi’nin alt evresi olan Alıştırma Evresi’nde takılan narsisistik kişi, kendisini her daim olumlu görürken, olumsuz herhangi bir durumun suçlusu karşıdakidir. Bireysel anlamda bir sorunla karşılaştığında varolabilecek olumsuz durumu ortadan kaldırmak için çözüm üretmekten ziyade problemi dışlamaya, ötelemeye, paketleyip kaldırmaya meyillidir. Anneyle kurulan ilişkide anne tarafından gerçekdışı yüceltmeler ve iltifatlar, yaptığı bir davranış üzerinden eylemin derecesinden büyük ödüller ve özellikle olumsuz bir davranışta sorumluluk vermek yerine olayı geçiştirmek veya karşıdakini suçlu göstermek ileride narsisistik kişilik örüntüsünün çocukluk dönemleri nedenleri olabilir. Türkiye’de çocuk yetiştirme kültüründe sıklıkla görülen bir örnek vermek gerekirse; çocuğun istemeyerek çarptığı, çarpmanın etkisi ve huzursuzluğuyla ağlamaya başladığı sırada annenin gelip ‘‘Kim ağlattı seni?’’ sorusunu seçmek mümkün. Bu sorudaki alt metin, ‘‘Sen ki iyi olansın ve asla ağlamazsın. Eğer ağlıyorsan biri seni mutlaka ağlatmıştır. Seni ağlatan her ne olursa olsun(sehba, halı gibi cansız eşyalar dahil) kötüdür, suçludur ve cezalandırılmalıdır’’. Bu sorunun ardından da elbette cezalandırma naraları gelir, ‘‘Al sana halı, al sana sehba, alsana!’’. 

          Peki narsisistik kişilik yapısı libidinal afekt ve terk depresyonu göz önünde bulundurulduğunda duygusal ilişkilerde ne gibi duygu, düşünce ve davranış örüntüleri kurarlar?

    Libidinal Afekt Döneminde:

    • Tekrar birleşme hissi 

    • Biriciklik

    • Hayran olunan

    • Mükemmel

    • Hak eden

    Nesne ‘‘kaynaşılan’’ durumdadır.

    Kendilik durumu; yüce, biricik, özel.

     

    Terk Depresyonu Döneminde:

    • Panik

    • Ümitsizlik 

    • Çaresizlik

    Nesne ‘‘terk eden’’ durumdadır.

    Kendilik durumu; fragmante, değersiz, hak etmeyen.

    Terk Depresyonunda Görülen Davranışlar:

    • Masturbasyon

    • Sadomazo ilişkiler

    • Hemcinse ilgi duymasa dahi o süreçte yakınlaşma

    • Uyuşturucu

    • Kumar

    • Adrenalin yükselten eylemler

    İntihara meyil yoktur.

    Borderline Kişilik Bozukluğu: 

           Mahler’in kuramına göre Yeniden Yakınlaşma Dönemi’nde takılı kalan Borderline için; sürekli kendine değeri, sevgiyi ve yakınlığı sorgulama vardır. Yetersiz hissettiği anlar intihara meyil oluşturur. Egosunu karşısındakine teslim ederek, başkalarının kurallarına ve yaşam tarzına uymaya çalışır. Özellikle narsisistik örüntüler taşıyan annelerin çocuklarında görülme ihtimali yüksektir. Erken yaş dönemlerinde oluşmaya başlayan egosu narsisist anne tarafından sürekli işgale uğrayan çocuk için bir süre sonra teslim bayrağını çekmek mecburiyeti oluşur. Bir dönem direnilerek anne ile çatışan çocuk daha sonra pes ederek varolma çabası taşıyan egosunu tam olarak oluşturamadan karşıya(anne) teslim eder. Böylece bireysel düşünce süreçleri üzerinden işleyen karar mekanizmaları oluşamaz. Tabiri caizse bulunduğu kabın şeklini alan ve bir kap bulamazsa yaşamını sürdüremeyen bir kişilik tipolojisi oluşur. Bu onun olmayan kendilik değerini oluşturabilecek tek değer alanıyken, bir taraftan da egosunu teslim ettiği kişiye bu durumdan dolayı(egoyu teslim ettiği için) öfke duyar. 

    Libidinal Afekt Döneminde:

    • İyi hissetme

    • İlgilenilme

    • Sevilme

    • Beslenme

    Nesne ‘‘yapışılan’’ durumdadır.

    Kendilik durumu; iyi, itaatkar, pasif, sevgili, çocuk(su).

    Terk Depresyonu Döneminde:

    • Cinai Öfke

    • Ağır Depresyon

    Nesne ‘‘uzaklaşan, terk eden’’ durumdadır.

    Kendilik durumu; yetersiz, kötü, çirkin, terk edilen.

    Terk depresyonunda görülen davranışlar içerisinde intihar girişimleri vardır.

    Şizoid Kişilik Bozukluğu:

          Mahler’in kuramına göre çocukluk döneminde annesiyle hiç bağlantı kuramamış, çocuğun ihtiyaçlarını karşılamakla birlikte duygusal destek vermemiş, bir benzetmeyle robotik bir tavır takınmış annelerin çocuklarında görülmektedir. Belki de çocuğun temel ihtiyaçlarını bir çok anneye nazaran çok daha zamanında ve ölçüsünde karşılamasına rağmen, göstermediği sevgi ve değerden dolayı anne – çocuk bağlanması gerçekleşemez. Duygusal güven bağı eksiktir. Böyle bir anne – çocuk ilişkisi yaşamış birey için şunları söylemek mümkün: Duygusal ilişkiyi sürdürmek adına ne tam olarak kopmak ne de tam olarak içiçe geçmek ister. Kendi sınırını belirlemekle birlikte karşıdakinin hududu geçmesini istemez. Aynı zamanda tam olarak geri çekilmesini veya diğer çizdiği uzaklaşma sınırını ihlal etmesi de istenmeyen bir harekettir.

    Libidinal Afekt Döneminde:

    • Bağlantıda

    • Varlığı onaylanmış

    • Yabancılaşmamış

    Nesne ‘‘bağlantı’’ durumdadır.

    Kendilik durumu; bağlantıda, köle.

    Terk Depresyonu Döneminde:

    • Boşluk/hiçlik

    • Suçluluk

    Nesne ‘‘kopan, sadist’’ durumdadır.

    Kendilik durumu; alien(uzaylı), izole, özgür.

  • Canlılık cildin içinden gelmeli

    Daha önce birçok defa yazdığım gibi, cildin doğal gerginliği ve canlılığı, kollajen dokuya ve elastin liflerine bağlıdır. Cildi yenilemek, düzgünleştirmek ancak yıpranan kollajeni ve elastin liflerini onarmakla mümkündür. Bu kadar sözünü ettiğimiz bu kollajen ve elastin nedir, bugün size biraz daha ayrıntılı anlatmak istiyorum.

    Kollajen lifleri cilde gücünü ve dolgunluğunu verirler. Bu lifler kat kat veya dalga, birbirine sarılmış kalın bir ağ tabakasına benzerler. İnsan yaşlandıkça derideki kollajen miktarı azalır. Bu nedenle cilt adeta boşalmış gibi görünür.

    Elastin ise cildin esnekliğini sağlar. Örneğin hamilelikte, derinin gerilmesini ve daha sonra eski haline dönmesini sağlayan lifler bunlardır. Elastin liflerin gerilmesi, kollajen liflerinin katlarını açarak onları da gerer. Elastin lifler gevşedikçe, kollajen lifler büzülürler ve yapıları deforme olur.

    Zaman içinde kolajen lifleri bozulur, sertleşir ve düzensiz bir şekilde karmakarışık düğümlere dönüşür. Bu arada elastin lifleri de esnekliklerini kaybederek sertleşirler. Bütün bunların sonucunda, cildin dolgunluğu kaybolur, üst tabakası incelir, neredeyse kemiklere yapışır. İçi boşalan ve desteksiz kalan cildimiz, yerçekiminin etkisinde kalarak sarkmaya başlar. Zamana yenik düşen cildimiz, kırışık, kuru, sertleşmiş, sarkmış mat bir hale dönüşür…

    Bu tahribatın en büyük nedenlerinin; güneş, serbest radikallerin etkisi, ciltte su ve yağ kaybı olduğunu kısaca belirtmeliyim.

    Bu tür bir cildi tekrar nasıl hayata döndürürüz? En önemli mesele bu. Ne kadar erken başlarsak o kadar iyidir. Ama yine de bütün bunların zaman içinde sinsice, yavaşça oluştuğunu ve bir anda düzelemeyeceğini göz önüne almalıyız. Tazelenmek için bize biraz zamana, azimli olmaya ve bir çok farklı uygulamaya ihtiyacımız olabilir. Tabii bütün bunlar hasarın miktarına bağlı olarak değişir.

    Antioksidan alın:
    Her şeyden önce bol bol su içmeye ve serbest radikallerle mücadelede bizi destekleyecek antioksidanları almaya önem vermeliyiz. Cilt için en gerekli antioksidanlar, A-B-C-E Vitaminleri, Lesitin, Omega 3 , çinko, selenyum, bakır ve glukozamin sulfat’tır. Bunları gıdalarla ve tablet şeklinde alarak vücudumuzun ihtiyacını karşılayabiliriz.

    Kremler:
    Kullandığımız kremlerde, A ve C vitaminlerinin bulunması çok yararlıdır. Kısa bir süre öncesine kadar cilde haricen sürülen vitaminlerin yararı olmadığı düşünülüyordu. Son zamanlarda bu görüş değişti. C vitamini ciltteki kollajeni koruyor. A vitaminli kremler ise kollajen oluşumunu destekliyor.

    Tıp ve estetiğin birlikte çalıştığı günümüzde, yıpranan cildi tekrar taze, diri ve genç bir görünümüne kavuşturmak için bir çok yöntem uygulanıyor.

    Cildin derinliklerinde:
    Cildin içindeki kollajen dokusunu arttırmak için günümüzde kullanılan en etkin uygulamalardan biri, size sık sık tavsiye ettiğim, ışıkla gençleştirme (photo rejuvenation) veya Foto IPL olarak bilinen yöntemdir. Bu tedavide kullanılan yoğun ışık direkt olarak cildin alt tabakalarını hedef alır ve kollajen tabakası çoğalmaya başlar…

    Cildin üst tabakası:
    Cildin iç kısmında dolgunluk sağlandıktan sonra sıra cildin üst tabakasındaki ölü, mat görünümü ele almaya gelir. Bunun için faklı yöntemler kullanmak gerekebilir. Cildin üst tabasındaki ölü derinin arındırılması ve yüzeyinin pürüzsüzleştirilmesi için glikolik asitlerle peeling yapılır.. Peeling için en uygun zaman güneş etkisinin daha az olduğu sonbahar ve kış aylarıdır.

    Cilt yenilemede kullanılabilecek diğer bir peeling yöntemi ise mikro dermabrazyon’dur. Bu uygulamada özel bir alet ile cildin ölü deri tabakası hafifçe soyulur. Altından pembe, taze ve yenilenmiş bir cilt çıkar.

    Rötuşlar:
    Cildimiz olabileceği kadar toparlandıktan sonra, hala derin çizgiler kalmışsa; göz kenarlarındaki kaz ayağı ismi verilen çizgilere, alnındaki yatay çizgilere ve kaş arasındaki dikey çizgilere botox enjeksiyonu yapılabilir. Ağız çevresi, çene ve yanaklardaki çökmeler yada derin kırışılıklar ise çeşitli dolgu maddeleri ile düzeltilebilir.

    Hepinize taze pırıl pırıl ciltlerle mutlu ve sağlıklı günler dilerim.

  • Ergenlik ve Yaşam: Etkili Anne-Baba İletişimi

    Ergenlik ve Yaşam: Etkili Anne-Baba İletişimi

    Ergenlik, ileride okyanusta yaşayabilmek için su dolu bir lavaboda dalmayı öğrenmektir:

    Tıkadığım, içi su dolu banyo lavabosuna ilk defa kafamı daldırdığımda 9 yaşındaydım. Çoğunuz nefes almanın hayat kurtardığını sanırsınız, bir başka durumda (örneğin suyun altında) nefes vermek sizi hayatta tutar. Ne kadar sakin, kademeli ve kısmi nefesler verirseniz suyun altında o kadar uzun yaşarsınız.
    Bende öyle yaptım.
    Tasmamın ipinin annem ve babamda olduğunu, ne kadar salınmamı isterlerse o kadar geniş alana hareket edebildiğimi ilk defa 9 yaşında anladım. Bu yaşa kadar nasıl böyle yaşamışım diye soracak olursanız; bir zamana kadar küçük bir köpek yavrusu ile insan yavrusu arasında pek bir fark yokmuş. Fakat benimle büyüyen yavru köpekler artık hırlıyor ve ben artık düşünebiliyorum. Düşünüyorum demişken, yazık ki annemle babam artık çocuk olmadığımı ve düşünebildiğimi fark etmediler.
    Beni sakındıkları bir çok şeyi onlar bu ihtimali düşünmezken deneyimliyorum. Aslında o kadar da kötü değil; bahane veya yalan hesap vermekten daha kolay.
    Aslında bu suyun altında nefes vermek gibi; ne kadar sakin, kademeli ve kısmi nefesler verirseniz suyun altında o kadar uzun yaşarsınız.
    Elbette beni dinleyen ve anlayan veya hiç yoktan yargılamak yerine yalnızca endişelerini dile getiren bir ailem olmasını isterdim. Böylelikle suyun altında kalmak için kısmi nefesler vermek zorunda kalmazdım. Onlar benim şnorkelim olurlardı. Onun yerine kulaklarımda vurgun oldular. Hep dinlemeksizin, seçeneksiz ve açıklamadan bir şeylere ittiler, bir şeylerden çektiler. 
    Kulaklarım ağrıyor. Şu an 37 yaşındayım ve hala kulaklarım ağrıyor. Eşimin sesi babamın sesine karışmış, patronum annem gibi bakıyor ve ne zaman kendime dönsem kendimi su dolu bir lavaboda boğulur halde buluyorum.
    Sanırım suların derinliklerinde ben 9 yaşındaki halimi, 9 yaşındaki halim ise bizi arıyor.

                Çok dramatik ve karamsar bir öykü değil mi? Edebiyatın öncülüğünde gerçekler imgesel bir örtünün altına saklanıyor ve örtüye dokunduğumuzda bizlere ‘‘-ce e!’’ diyor.

                 Ergenlik dönemini çoğu kişi melankoli ve hüzün dönemi olarak gözlemler, tanımlar. Bu hüzün tam da yaşanması gereken bir hüzün olduğu için onurlu bir hüzündür. Çünkü insan ergenlikle beraber geçmiş yaşantısından, çocukluğundan, ailesinden uzaklaşır. Bu ergenliğin amentüsüdür. Tüm bu uzaklaşmalardan dolayı ergen melankoli ile hüzün yaşamaktadır ve bir taraftan tam da zorunlu olduğu için bu hüzün onurlu bir hüzündür. Ergenlik bu uzaklaşmaların ardından kendisini geçmiş ile gelecek arasındaki an, tamamiyle şimdi, kendini tarihlendirme süreci olarak karşımıza çıkar. 

                  Burda kendini tarihlendirme süreci önemli, bu süreçte ebevenlere büyük rol düşmektedir. Bu rolü anlamak için kendini tarihlendirme sürecine değinelim: Kendini tarihlendirme süreci evreleri ikiye ayrılır; unutkanlığa karşı koruma ve kişisel tarihten hareketle gelecekteki ilişkiler dünyasını oluşturma. Bu yolda ergen için ‘tarihçi çırağı’ ifadesi kullanılır. Peki tarihçi çırağı ergen ise tarihçi kim? Tarihçi ebeveynler. Ergen ‘Ben kimim?’ sorusuna bulamadığı yanıtı ‘Ben nerden geldim?’ sorusunu sorarak yanıtlanır. İşte burda, ben nerden geldim noktasında, uzaklaştığı ailesine, unuttuğu çocukluğuna geri döner. Bu sorunun yanıtı ebeveynlerde gizlidir. Bu yüzden ön ergenlik denilen dönemde her ergen ebeveynlerine kan bağları, soy ağacı ve en önemlisi çocuklukları ile ilgili sorular sorarlar. Bu hem unutmak istemedikleri çocukluklarına dair bir nevi terapidir, hem de kendilerini tarihlendirmede bir referans oluşturur. Bu dönemde ebeveynler iyi bir tarihçi olurlarsa, aile bağları o denli kuvvetlenecektir. Anne – baba iletişimi sağlıklı bir şekilde devam edecektir. Bu dönemde çoğu aile yapılmaması gereken ilk şeyi yapıp onlarla arkadaş olmayı denerler. Oysa ki ergenin o dönemde bir başka arkadaşa değil, tam tersine tarihçi rolünü iyi şekilde yapan, aile bağlarını kuvvetlendiren ebeveynlere ihtiyacı vardır.

    Peki ebeveynler bu bağı ergenlikle beraber nasıl güçlendirecekler?

                 Çocukluk dönemiyle ergenlik dönemi arasındaki ihtiyaçlar çok farklıdır ve anne – baba iletişimi bu farklılıklar üzerinde değişim göstermelidir. Bu perspektifi oluşumunda, ergenlik döneminde ebeveynlere düşen en büyük sorumluluk; karşıdakini (ergeni) dinlemek, anlamaya çalışmak (anlayamayabilirsiniz), yargılamamak ve net yönergeler vermemek. Basamakların başında yer alan iki kavram çok önemlidir: Dinlenmek, Anlaşılmak.

    Aslında yalnızca ergenlik döneminde değil, ergenlik dönemiyle başlayarak hayatımızın her anında dinlenmek ve anlaşılmak isteriz, ihtiyaçtır. Bu ihtiyaç ergenlik döneminde sağlıklı bir şekilde karşılanmışsa, yetişkinlik döneminde toplumla kurduğumuz diyalog da o ölçüde sağlıklı olur. Fakat bu ihtiyaç karşılanmamış ve hatta sürekli görmezden gelinmiş – bastırılmaya çalışılmışsa, o zaman yakın çevremizden tutun arabasına bindiğimiz taksiciyle dahi iletişimimiz bu eksikliğin nevrotik dışavurumundan nasibini alır. 

    Nevrotik dışavurumdan kastım; agresiflik, kendini savunmayı saldırı pozisyonu üzerinden sağlamak, çözüm odaklı olmayan, sorun taşırıcı üslup ve düşünce tarzı gibi çoğu zaman istemsiz, sonunda huzursuz eden veya pişmanlık yaşatan tutumlar.

               Çocukluk döneminin travmaları ergenlik döneminde kendini gösterebilir. Ergenlikle beraber ebeveynlerini değerlendirmeye başlayan kişi, çocukluk dönemine dair düşük not verdiği ebeveynlerini cezalandırmak adına istenmeyen davranışlar sergileyebilir, zor bir ergenlik geçirebilir. Aslında bu dahi ebeveynler için bir fırsattır. Çocukluk döneminde oluşan yaralarla yaşamak yerine ergenlikle beraber bu yaraların gösterilmesi, ebeveynlerin yaralanan yerlere pansuman yapabilmelerine olanak sağlar. 

    Bu pansuman aletlerini üstte sıralamıştım, tekrar etmekte fayda var: Dinlemek, anlamaya çalışmak (anlayamayabilirsiniz), yargılamamak, net yönergeler vermemek. Yazıda da dendiği gibi –bir ebeveyn olarak- ‘‘şnorkel’’ olunmalı. Bkz. ‘‘Elbette beni dinleyen ve anlayan veya hiç yoktan yargılamak yerine yalnızca endişelerini dile getiren bir ailem olmasını isterdim. Böylelikle suyun altında kalmak için kısmi nefesler vermek zorunda kalmazdım. Onlar benim şnorkelim olurlardı.’’

  • Kendini bırakmayan kazanır

    Çok tatsız bir konu olsa da, bugün bir yönüyle kanser tedavisinden bahsetmek istiyorum. Güzellik yazılarında dünyayı her zaman toz pembe göstermek zorunda olmamalıyız. Hayatın gerçekleri var ve bizim vazifemiz de her türlü koşulda size yol göstermek..

    Hep dikkat etmişimdir, kanser tedavisi boyunca kendini bırakmayan, görünümüne özen gösteren hastalar, bu savaştan galip çıkmayı başarmışlardır. Kendi standartlarımız içinde iyi giyinmek hatta mümkünse yeni giysilere bürünmek, bütün kısıtlamalara rağmen cildimize, saçımıza, makyajımıza özen göstermek ve sosyal hayata karışmak inanamayacağınız kadar etkili bir destek sağlar. Çünkü hayata bağlılık vücut direncini arttırır. Dışarıdan iyi göründüğünüz zaman insanlar size hasta muamelesi yapmazlar. Sizden yayılan bu olumlu izlenim, katlanarak size geri döner..

    KEMOTERAPİ VE RADYOTERAPİ CİLT HASSASİYETİNİ ARTTIRIR:
    Kanser tedavileri sırasında cildi tahriş edebilecek her türlü uygulamadan kaçınmak gerekir. Peelingler, kimyasal maddeler kesinlikle kullanılmaz. Sıcak duşlar, banyolar hatta deodorantlar, tıraş olmak, sauna, jakuzi, hamam, sert sabunlar, lifler hatta giysilerdeki dikişler bile tahrişe yol açabilir. Öte yandan içinde E vitamini olan yağlardan yada nemlendiricilerden de uzak durun. Bu ürünler radyoterapi ve kemoterapiden sonra hassaslaşan ciltte alerjik tepkilere neden olurlar.

    YIKANMAKTAN KORKMAYIN:
    Bir çok hastamız ciltlerine su değerse tahrişin artacağına inanırlar ve bu yüzden yıkanmaktan çekinirler. Bu görüş temelsizdir. Kanser tedavisi görenler istedikleri kadar yıkanabilirler. Ancak duş yaparken sıcak su yerine ılık su kullanın, sabun yerine nemlendirici duş jellerini ve kremleri tercih edin. İsterseniz bir kovaya ılık su doldurup içine biraz bebe yağı koyun. Bu karışımı vücudunuzu durulamak için kullanın. Aloe vera içeren ürünler de cildi yatıştırırlar ve nemli tutarlar.Duşun ardından 2 yumuşak havlu veya emici kumaşlarla, vücudunuzu ovalamadan, tepeden tırnağa nemini alın. Tedavi sırasında vücut direnci düştüğü için mantarlarla karşılaşmak işten bile değildir. Cildinizi ne kadar temiz ve kuru tutarsanız bu risk o kadar azalır.

    İPEK ZAMANI:
    Cildi yumuşak ve nemli tutmak için mümkünse ipek iç çamaşırları giymenizi tavsiye ederim. Ayrıca ipeğe dokunmak size kendinizi güzel ve taze hissettirir. Böyle küçük keyifler bu dönemde her zamankinden daha değerlidir…

    GÜNEŞE DİKKAT!
    Tedavi süresince cildin güneşe karşı hassasiyeti fazlasıyla artar. Bu nedenle güneşten çok iyi korunmalısınız. Yüksek faktörlü koruma kremlerini, geniş kenarlı şapkaları, uzun kollu hafif yazlık giysileri daima elinizin altında tutmalısınız.

    SAÇLAR..
    Bazı kanser hastaları tedavi döneminde saçlarını “sıfır” numara kazıtırlar. Buna hiç gerek yoktur. Hem kendinizi damgalamış olursunuz hem de saçlar uzamaya başlayınca baş derisinde kaşıntı yapar. En iyisi saçlarınızı kısa kestirmektir. Dilerseniz bir peruk da kullanabilirsiniz.

    Saçlarınız yeniden uzamaya başladığında saç tellerinin kalınlaştığını ve saçlarınızın eskisinden daha dalgalı olduğunu fark edersiniz. Boya yada perma için biraz sabırlı olun. Unutmayın ki saçlarınız çıkmış olsa da deriniz henüz tahrişe açıktır.

    KAŞLAR-KİRPİKLER VE MAKYAJ
    Tedavi sırasında büyük bir ihtimalle kaşlar ve kirpikler dökülür. Kendinize kaş çizmek için kalem yerine toz far kullanın. Hem çizimi daha kolaydır hem de daha doğal bir görünüm sağlar.

    Gözlerinize kalem veya eye-liner ile çerçeve çizebilirsiniz. Özellikle waterproof (suda akmayan) olanlarını tercih ederseniz daha rahat edersiniz. Çünkü kemoterapi menapozdaki gibi sıcak basmalarına ve terlemeye yol açabilir.

    Bu dönemde rimel kullanmayın. Rimel geriye kalan birkaç kirpiğinizin de dökülmesine neden olabilir. Moralinizi bozmayın, kaşlar ve kirpikler tedaviden sonra hızla geri gelirler.

    HAREKET SİSTEMİ AYAKTA TUTAR:
    Yaşamı ciddi şekilde tehdit eden bu hastalıkla baş edenlerin sayısı oldukça yüksektir. Bu süreçte moral ve hareket her şeyden önemlidir. Hareket bütün sistemi ayakta tutar. Yatağa bağlanmak ise hastayı çökertir. Moralinizi bir nebze olsun yükseltecek en küçük olanaktan bile yararlanmalısınız. Siz kendinize acıyıp yaşamdan uzaklaşırsanız, hiç kimse sizi yolunuzdan döndüremez. Oysa siz yaşayan her hücrenize ve kendinize ne kadar özen gösterirseniz, tedavinin etkinliği o ölçüde artar. Ve çevrenizdeki insanlar size ulaşmak, daha fazla destek olmak için gereken şevki ve imkanı bulur. Sakın kendinizi bırakmayın!

  • Ergenlerde Sosyal Medya Bağımlılığı

    Ergenlerde Sosyal Medya Bağımlılığı

    Ergenlik büyümektir, değişimdir, dönüşümdür, başkalaşımdır diyen Talat Parman, Ergenlik ya da Merhaba Hüzün kitabında ergenliğin melankoli ve hüzün dönemi olduğunu, çünkü çocuğun ergenlikle beraber geçmiş yaşantısı, çocukluğu ve ailesinden uzaklaştığını söyler ve ekler; ergenlik bundan dolayı onurlu bir hüzündür.

    Ergenlikle beraber uzaklaşılan kişi, yaşantı ve çevrenin yerini başka kişiler, yaşantılar ve çevreler alır. Elbette bu durum bir anda gerçekleş(e)mez. Çocuğun yaşadığı bu kayıp artık ergen birey için hayatı boyunca cevap arayacağı soruyu doğurur: Ben Kimim? Talat Parman’a göre bu soru çocukluktan (dün) ergenliğe geçmiş bir ergen için kolay yanıtlanabilir bir soru değildir. Ergen ‘‘Ben Kimim?’’ sorusuna ‘‘Ben nerden geldim?’’ sorusuyla yanıt aramaya başlar. Bu yüzdendir ki çocuk 9 yaş(soyut işlem dönemi başlangıcı) itibariyle ebeveynlerine ‘‘Ben küçükken nasıl bir bebektim? Ben anasınıfında ne yapıyordum? Küçükken nasıl davranıyordum?’’ gibi sorular sorar. Burada çocuğun amacı uzaklaştığı geçmiş yaşantısı, çocukluğu ve ailesiyle bağ kurmak, bu bağ üzerinden ‘‘Ben kimim?’’ sorusunu yanıtlamaktır. Bu arayışa Parman, ‘‘Kendini Tarihlendirme Süreci’’ diyecektir ve bu süreç içerisinde iki evreden bahsedecektir: Unutkanlığa karşı koruma / Kişisel Tarihten hareketle gelecekteki ilişkiler dünyasını oluşturma. Kendini tarihlendirme sürecine giren ergen artık tarihçi çırağıdır. Çıraklığını yaptığı tarihçiler ise elbette ebeveynlerdir. Ebeveynlerinden aldıkları tarihle kendilerini tanımaya, tanımlamaya ve anlamaya çalışırlar. Bununla ilgili bir Afrika atasözü der ki; Nereye gideceğini bilmiyorsan, nereden geldiğini hatırla. Çocukluktan ergenliğe geçen bir birey için yaşanan durum tam da budur. 

    Parman, D.W. Winnicott’ın ‘‘Ergenlik bireysel bir keşiftir’’ sözünden hareketle ergenliği Amerika Kıtası’nın keşfi olarak tanımlar. Bu tanımlamadan hareketle 12-15 yaş arası kaotik ergenliğe Cristof Colomb, süregelen 15-18 yaş arası ergenliğe ise Amerigo Vespucci metaforu yapılabilir. Bu metafor içerisinde Colomb dönemi; ergenin ilk defa ana karadan ayrıldığı, bilmediği sularda fırtınalar yaşadığı, ayrıldığı yerdeki yakınlarını özlediği ve nereye gideceğini tam olarak bilmediği bir dönem olarak tariflenebilir. Vespucci dönemi ise; yeni bir ben’in varlığını fark ettiği, tanımladığı ve bu benlik ile ilgili fikirlerinin ve gelecek planlarının oluştuğu dönemdir. 

    Ergenlikle başlayan üstte değindiğim olgulardan uzaklaşma davranışı akran ilişkilerinde bir başka davranış olan yakınlaşma davranışını beraberinde getirir. Akran ilişkilerinde “yakınlık” kavramı önemlidir. Ergenlerin akranlarıyla ilgili görüş ve ilişkilerin temelini bu kavram oluşturmaktadır. Yakınlık kavramının cinsel ya da fiziksel bir temas içermesi gerekmez. Yakınlık iki kişi arasındaki duygusal bağı ifade etmektedir. Bu konudaki en önemli yaklaşım Harry Stack Sullivan’ın (1953) ve Erik Erikson’ın (1968) çalışmalarıdır (Akt; Steinberg, 2005). 

            Ergenlerdeki yakınlık kavramı ergenler için söylenen, ‘‘Sosyalleşme ihtiyacının karşılanmasında sanal ortamın kullanılması anormal bir tutumdur.’’ hipotezini yanlışlamış olur. Yetişkinler için ifade edilen yakınlık fiziksel bir temasa ihtiyaç duyarken, ergenler için bu söz konusu olmayabilir. O halde ergenler için gerçeklik, ‘‘Sanal iletişim ergenler için bir sosyalleşme araçlarından bir tanesidir’’. Elbette yetişkinlerin ergenler için bu hipotezi kurmalarının da bir nedeni vardır. Bu neden; insan beyninin bir özelliği olarak ifade edilen ‘‘plastisite’’dir. Oxford Üniversitesi’nden nöropsikolog Susan Greenfield, beynin önemli bir özelliğinin çevresel değişikliklere uyum göstermesi olduğunu, bu özellik sebebiyle beynin bu dijital değişime de uyum sağlayacağını vurgulamaktadır. İnsan beyni ile çevre arasındaki etkileşim tek yönlü değildir. Beyin teknolojiyi yaratırken aynı zamanda belirli insan tutumlarını da şekillendirmektedir. Plastisite adı verilen bu özellik 23 yaş itibariyle etkisini kaybetmektedir. Bu yüzden jenerasyonlar arasında teknolojinin kullanımının pratik ölçüde sağlanması ve kullanım sıklığı yeni kuşakların lehine değişkenlik göstermektedir. 

            O halde yeni nesil çevrimiçi olmayı sosyalleşmenin bir türü, bileşeni olarak algılamaktadır. Sosyal ağları kullanmanın psikolojik zemininde ne olabilir diye bakıldığında ait olma ve kendini sunma etkisinden bahsetmek mümkün. Ait olma ihtiyacı sosyal ilişkiler kurma ve sürdürmenin, dolayısıyla da sosyal medya kullanmanın bir gerekçesi olarak görülmektedir. Peki ergenlerde anormal durum olarak ifadelendirilen ‘‘Sosyal Medya Bağımlılığı’’ hangi koşullarda aranmalıdır? Anormal durum değerlendirilirken birbiriyle ilişkili bir kaç alan öne çıkmaktadır. Bu alanlar: Özgüven, Mahremiyet ve Empati’dir. 

            Özgüven ile narsizm arasında ince bir çizgi vardır. Bu çizginin aşımı ergene sunulan değerin miktarına göre değişkenlik gösterir. Çocuk ve ergenlere verilen aşırı değer narsizme yol açabilir. Çocuk ve/veya ergen sunulan aşırı değer üzerinden kendisini ve yeterliliklerini tanıdıkça hak etmediği bir değere maruz kaldığını düşünecek ve bu suçluluktan kurtulmak adına saldırgan, eleştiriye kapalı, nevrotik bir kişilik yapısına bürünecektir. 21.yy itibariyle ergenlerin sosyalleşme ihtiyaçlarını karşıladıkları sosyal medya bu tip bir bozukluğa alan açmaktadır. 

        Sosyal medyanın narsist ve nevrotik bir kişilik yapısına alan açtığı hipotezini bir metaforla açıklamak gerekirse; sosyal medya hesapları derebeyliklere benzetilebilir. Kullanıcı (yani ergen) ise bu derebeyliğin kralıdır. Kullanıcılar sosyal medya hesapları içerisinde gelişen olaylara karşı yargılarını, tıpkı beyliğin kralları gibi tek bir cümle veya davranışla uygulayabilirler. 

    Kralların güç ve şehvetlerinin sınırı yoktur. Bu güç ve şehveti korumak adına sayısız insan öldürebilirler. Sosyal medya kullanıcıları ise yargıladıkları herhangi bir kişiyi yakınlık derecesi ne olursa olsun tek bir tuşla hesaplarından çıkarabilir, yani onları (sanal) yaşamlarından afaroz veya infaz edebilirler. Narsizmi dış dünyadan soyutlanan benlik olarak tanımlarsak, dış dünya ‘ben’ olmadığı için narsisist kişi dış dünyayı anlayamaz/algılayamaz ve bu durum kişide korku yaratır. Kral gitgide daha yıkıcı, daha yalnız ve korkak olur. Kişi narsizmin bir tezahürü olarak ne kadar saygıdeğer olduğu inancında ise bir o kadar anti-sosyal davranışlar sergileyecek, hak ettiğinden daha fazla sosyal destek arayışına girerek durum güncellemesi yaptığında “like” almazsa veya yorum yapılmazsa sinirlenir, olumsuz yorum yapanlardan ise intikam alma peşinde olurlar. Bu bir paradoks halinde başka davranışları beraberinde getirerek; yabancıların arkadaşlık tekliflerini kolayca kabul etmeyi, ilgi için sürekli profil güncellemeyi, her fırsatta kendiçekim fotoğraflarını paylaşmayı doğurur. 

           Paradoksun yıkıcı etkilerini gösterdiği alan mahremiyettir. Mahremiyetin ergenlik içerisinde önemi büyüktür. Ruhsal yapının oluşumu ve bireyselleşme mahremiyetin gelişimiyle oluşacaktır. Birbiriyle ilişkili iki tür mahremiyetten söz etmek mümkün: Bedensel Mahremiyet – Ruhsal Mahremiyet.

           Beden ve beden mahremiyeti çocukluktan ergenliğe geçişte hızlı ve algılanamaz şekilde değişime uğrar. Artık ergen olan birey için bu değişimi kabullenmek oldukça zordur. Çocukluk dönemi itibariyle birey bir kendilik imgesine sahiptir. Ancak kendilik imgesi ergenlikle gelen bedensel değişimi algılayamaz, sahiplenemez. Böylece kendilik ile beden arasında bireyin psikolojisini negatif yönde etkileyen bir fark oluşur. Talat Parman ergenin bu değişimi aynadan takip ettiğini ifade eder. Parman’a göre bu süre zarfında kişi bedeniyle kavgaya tutuşur ve ayna karşısında sürekli kendi bedenini gözlemleyerek zorunlu değişimlere karşı kendi eliyle değişiklikler yapmaya çalışır. Bunun nedeni çocuksu bedeninden vazgeçmek istememesinden kaynaklanır. Çocuksu beden; ailevi imgeler ve zorunluluklarla kurulan bağımlılık ilişkisi ve koşulsuz kabulün yıllar boyu garantisidir. Teknolojinin içinde bulunduğu dönem insanına sunduğu imkan ile bu takip aynadan özçekime(selfie) aktarılır. Teknoloji kullanımı bununla da sınırlı kalmaz. Hali hazırda bedeniyle kavgaya tutuşan ergen, artık ayna karşısında geçireceği vakti daha sınırsız ve hızlı olan photoshop programlarında geçirmeye başlar. 

    Ayna yerine kullanılmaya başlayan özçekim ve photoshop programları ergene bedeniyle tutuştuğu kavgada üstünlük sağlayarak beden imgesini tekrar kazanmasını zorlaştırır. 

           Ruhsal mahremiyeti oluşturan temel faktör, sır edinimi ve sırların saklanmasıdır. Ergen gün içerisinde yaşadığı olayları ve anları anılaştırarak sır edinimi sağlar. Bu olayların sır pozisyonunda değerlendirilmesinde bir başka insan için önem arz etmesi gerekmez. Anılaştırmanın sır niteliği kazanmasında ergenin olayı yaşarken hissettiği duygu durumu etkendir. Bu duygu durum ergenin ilgi ve tercihine göre bir sırdaşa veya kağıda aktarılır. Kişilerarası tercihler ve sınırlar bunun üzerinden oluşacaktır. Bununla birlikte ruhsal mahremiyetin en önemli kazanımı kendi kendine olmanın değeridir. Sosyal medya kullanımında paylaşım içeriği ve sıklığı ters orantılı olarak kendi kendine olmanın değerini etkileyecektir. Özgüven ve mahremiyet parametreleri birbirleriyle korelasyon halindedir. Sağlıklı gelişen mahremiyet ergenin özgüveni ve bağımsız birey olma süreci adına pozitif yönlü etkiye sahiptir.

           Sosyal medya kullanımında dikkat edilmesi gereken bir diğer alan empatidir. İlkel insanlardan bu yana iletişim ve bu iletişime bağlı sosyalliğin temel ihtiyaçlarından biri olan empati, sözlük anlamıyla duygu sezgisi, duygudaşlık (TDK) olarak tanımlanmakla birlikte Rogers empatiyi, ‘‘bireyin kendisini karşısındaki insanın yerine koyup, onun duygu, düşünce, algı ve hissettiklerini doğru olarak anlaması ve bu durumu ona iletmesi süreci’’ olarak ifadelendirmiştir. 

           Yüzyüze sağlanan sosyal iletişimde tarafların duygu ifadesi belirten mimik ve davranışları sergilemesi, karşılıklı hisleri, dile getirdiklerini, dile getirileni anlamayı etkilemektedir. Bu noktada sanal ortamda kişilerin saldırgan ve tahammülsüz davranışlarının nedenleri arasında kişilerin yüzlerini görememek, dolayısıyla duygu sürecini anlamada referans oluşturan mimik ve davranışların fark edilememesinden kaynaklanan empati düşüklüğü gelmektedir. 

    İletişimdeki empati durumunun önemli parametrelerinden biri olan yüzyüzelik, sosyal medyanın insan hayatına girmesinden çok daha önce insan ilişkilerinde önem kazanmaya başlamıştır. Cep telefonlarının çıkışıyla beraber iletişim araçlarına katılan mesajlaşma bu değişimin ilk gözlendikleri yerdir. Bu gözleme karşılık insanlar empati ihtiyaçlarını karşılamak adına bir yöntem geliştirmişlerdir. Klavyede bulunan noktalama işaretlerini belirli bir mimik oluşturmak adına bilinçli olarak bir araya getirerek mesajlaşma içerisinde ilkel bir empati süreci başlatmışlardır ( örn. ^.^ : ) : / 😮 *.* ). Mesaj içerisinde agresif bir tutum olarak algılanabilecek bir cümlenin sonuna konan iki nokta ve bir sağ parantez, cümlenin aslında agresif veya ciddi bir tutum olmadığını ilkel bir şekilde belli etme olanağı sağlamıştır. 

    Daha teknolojik (akıllı)telefonların çıkmasıyla bu ilkel metod telefon yazılımcıları tarafından ihtiyacı karşılamak adına profesyonel olarak ele alınarak ‘‘Emoji’’ adı verilen semboller oluşturulmuştur. Emoji kelimesinin de oluşturulmasında bu ihtiyaca cevap niteliğinde bir kelime türetimi söz konusudur. Kelime kökeni ‘‘emotion’’, türkçe karşılığıyla duygudur. Bu değişimi internet kullanımının yaygınlaşması takip ederek 21.yy’ın iletişim araçlarına facebook gibi arkadaşlık siteleri eklenmiştir. Kişilerarası iletişimde yeni bir akım oluşturan bu siteler zamanla kendi kullanım normlarını oluşturmuşlardır. Giderek benzer araçların sayısı artmış ve etki alanları genişlemiştir. Günümüzde yalnızca kişisel iletişim aracı rolünden ekstra roller üstlenen bu siteler, 21.yy’ın kitlesel iletişim araçlarıdır. Artık hayata dair önemli olaylar, dünya gündemi, haberler buradan takip edilmektedir. Haberlerin ve önemli olayların sosyal medya platformlarından takip edilmesi, içerik adına bir çok etik ve ahlaki istismarı da beraberinde getirmektedir. Bu istismarlardan bir tanesi de topluma karşı duyduğumuz empatinin istismarıdır. Bunu bir örnekle açıklayalım: Birey sosyal medya hesabının ana sayfasında gezinirken(gezinmek gibi dış dünya ile bağı hedefleyen bir eylemin internet sitesi içerisinde yapılan tıklamalar için kullanılması da tesadüf değildir) gördüğü bir terör haberini ele alalım. Bu haberin başlığı ve başlığı tarifleyen tek bir fotoğraf dahi kişinin olay karşısında topluma ve olayı yaşayan insanlara duyduğu empati sürecini başlatır. Fakat başlatılan bu empati süreci tam olarak gerçekleşmeden sönümlenecektir. Bu sönümlenme; kişi bir tık aşağı indiğinde maruz kalacağı bir başka kullanıcının komik, rahat, mutlu, seksi ve benzeri paylaşım içeriklerinden kaynaklanmaktadır. Bu durum bir nevi bireyin sosyal medya üzerinden kendi kendine yaptığı sistematik duyarsızlaştırmadır. Bireyin bir çok kişinin yaşamını olumsuz etkileyen olaylar karşısındaki kanıksama eyleminin altında yatan nedenlerden biri de sosyal medyanın bu yönde etkisidir. Narsistik K.B. ve Anti-Sosyal K.B. gibi psikopatolojileri değerlendirirken, DSM Tanı Ölçütleri kitabında empati sürecinin yoksunluğuna dair maddeler bulunmaktadır. Empati düşüklüğü veya yoksunluğu başta narsistik ve anti-sosyal olmak üzere çeşitli psikopatolojilerin sebeplerindendir. 

  • K vitamini ümit vaad ediyor

    K vitamini ümit vaad ediyor

    Hiç kimsenin yüzünde kırışıklık istemediğini söylersem, abartmış olmam herhalde. Bu arada kremlerin, serumların, losyonların bize bu konuda asla garanti veremeyeceğini de ekleyebilirim. Bütün bunlar kehanet değil tabii ki. Neticede bu mutlak kaderi ertelemek, hafifletmek, kendimizden uzaklaştırmak için elimizden geleni yapıyoruz. Fena değiliz, epey başarılı olabiliyoruz!

    Ama yine de kırışmanın şifresini bozacak bir şeyler olmalı, daha kolay, daha ucuz, daha kalıcı ve daha erişilebilir bir iksir bulunmalı. Gözlerin kenarında yelpaze misali katlanan o çizgiler, ağız çevresinde derinleşen oluklarla baş etmenin köklü bir çaresi olmalı. Tüm kozmetik dünyasının düşü bu!

    BİLİMSEL MÜJDELER

    Cildin aşırı kırışmasına yol açan bir hastalık var; Adı “pseudoxanthoma elasticum” (PXE). Cilt elastikiyetinin çöküşü gibi anlayabiliriz bu sözleri. Hollanda’da bu hastalığa karşı bazı araştırmalar yapıldı. Sonuçlar dermatoloji dünyasında yeni umutlara yol açtı. Çünkü K Vitamininin bu hastalıktan korunmada ve tedavisinde kilit bir rol oynadığı anlaşıldı.

    § Araştırmacılar, K Vitaminin cildin elastikiyetini sağlayan elastin liflerin kireçlenmesini önlemekten sorumlu enzimlerden birini harekete geçirdiğini keşfettiler.

    § Daha önceki araştırmalarda PXE hastalarının K Vitaminini metabolize edemediği anlaşılmıştı.

    Uzmanlar bu iki veriyi yan yana koyarak çalışmaya devam ettiler ve cildin esnekliği, gerginliği ile K Vitamini arasında önemli bir ilişki olması gerektiği sonucuna vardılar.

    Şimdi büyük bir heyecanla K Vitaminin kırışık önleyici etkileri, oluşmuş kırışıklıklarda nasıl kullanılabileceği gibi konularda, iğne ile kuyu kazmaya devam ediyorlar. Biz de ümitle sonuçlarını bekliyoruz…

    K Vitaminini kozmetik dünyasında kılcal damar çatlamaları, varisler ve gözaltı morlukları tedavisinde kullanıyorduk. Çünkü ciltteki temel fonksiyonunu kan pıhtılaşmasını sağlaması olarak dikkate alıyorduk. Etkili de oluyordu.

    K VİTAMİNİ VE KANAMA EĞİLİMİ

    K Vitamini kanın pıhtılaşmasındaki en önemli etkenlerden biridir. Eksikliğinde kanamaya eğilim artar, pıhtılaşma süresi uzar. Yeni doğan bebeklerde, vücut K vitamini yapımına başlamadan önce göbek kanamaları meydana gelir. K Vitaminin bir cinsi bağırsaktaki bakteriler tarafından üretilir. Antibiyotik kullanımı bu bakterilerin ölmesine neden olur. Dolayısıyla burun kanaması, idrar ve dışkıda kan bulunması, küçük darbelerde bile morarma ve kanamalarla karşılaşırız. Bazen beyin ve diğer iç organ kanamaları ile rahim içi kanama sonucu düşükler meydana gelebilir. Ayrıca kanayan bir dokuda kanamanın durmaması ve kabuk oluşamaması gibi belirtiler ortaya çıkar. Bu gibi durumlarda vakit kaybetmeden K Vitamini takviyesi alınması gerekebilir. Ancak yine de değinmeliyim ki; nadir görülen bu belirtilerin tek sorumlusu K vitamini eksikliği değildir. Başka nedenler de bu sorunların oluşmasından sorumlusu olabilirler.

    MORARMAYA KARŞI BAŞROLDE

    § Kılcal damarlar üzerindeki bu etkisi nedeniyle K Vitamini gözaltı morluklarının en güzel ilaçlarından birisidir.

    § Bazı ciltler en küçük bir çarpmada veya travmada morarırlar. Onların da dermanı K Vitaminindedir.

    § Varis tedavilerinde de haricen kullanılır. Cildin gözeneklerinden derinin alt katmanlarına doğru iner ve hasar görmüş kan damarlarını onarır, sızıntıların kapanmasını sağlar, dokunun kendi kendini onarmasına yardımcı olur. .

    BESİN KAYNAKLARI:

    K Vitamini; Lahana, Camembert peyniri, Karnabahar, Çedar peyniri, Yeşil Çay, Yulaf, Soya fasulyesi, Ispanak, karaciğer, tereyağı, marul ve şalgamda yeteri kadar bulunur. Yukarıda belirttiğim gibi, bağırsaklardaki bakteriler de K vitamini üretirler.

    Bunların arasında yeşil çay ( 100 gr.da 700 mikrogram ) önde gelirken, siyah çaydaki miktarı sıfır seviyesindedir. Şimdi gözaltı morluklarında neden yeşil çay kompresleri önerdiğimiz daha iyi anlaşılıyor sanırım. Bu listeye bakarak lahana, tereyağı, karnabahar maskeleri de önerebiliriz.

    § Öte yandan fazla E Vitamini alınması, K Vitaminin emilimini bozar.

    § Yoğurt, kefir asitlenmiş süt ise barsaklardaki bakterilerin K Vitamini üretmesini arttırır.

    § Barsak bakterilerinin aleyhine olan antibiyotikler K Vitamini üretimini engeller.

    C vitamini, E vitamini, peptidler derken, şimdi de sıra K Vitaminine geldi. Acaba K vitamini ile kırışıkları önlememiz mümkün olacak mı? Bakarsınız mezoterapi ile kollajen doku için C vitamini, elastin lifler için de K vitamini enjekte ederek mucizelerle karşılaşırız!

  • Ailede Kayıp ve Yas

    Ailede Kayıp ve Yas

    Çocukta Yas Süreci

    Çocuklar gelişim dönemi itibariyle ölüm kavramını bir yetişkin kadar olmasa da anlayabilecek ve bunun üzerinden yas tutabilecek bir yaşta. Bu yüzden öncelikle bu süreçte onun da yas tutacağını unutmamamız lazım. İnsanlarda ortak olan yas tepkilerinden bir kaçını (durağanlık ve sessizleşme, belirli davranışları yapmada isteksizlik, genel hüzün hali..) Bu durumda (çocuk olduğu için) endişe veya kaygıya kapılmayıp, yas sürecine ortak olmak, empatik tepkiler vermek ve özellikle onu dinlemek önemlidir. Bununla birlikte çocuk sizi dinlemek de isteyecektir. Duygularınızı ifade etmekten korkmayın, fakat bu kolay olmasa da kayıp yaşayan çocuk karşısında duygularınızı ifade ederken sakinliğinizi sürdürün. Bu karşılıklı durum çocuk için; ‘‘Annem de – babam da benzer duyguları yaşıyor ve sakin olabiliyorlar’’ diyerek yas sürecinin rol modelliğini üstlenir. Çocuklar beklediğimizden çok daha güçlüdürler ve empatik – samimi konuşmalar eşliğinde sağlıklı bir yas süreci geçirirler. En önemlisi tekrar söylemek önemli: Çocuklar da yas süreci geçirir, bu normal ve sağlıklı bir durumdur.

    Buraya maddeler halinde (bir kaç maddede net bilgiler vererek) yas sürecinde çocuk ile iletişimin omurgasını çıkarabiliriz. Bu maddeleri dikkate alarak ölümün açıklanması ve yas süreci içerisinde vereceğiniz destek şu şekilde olabilir:

    ‘‘Seninle konuşmamız lazım, konu babaannenle ilgili. Biliyorsun ki babaannen yaklaşık bir haftadır hastanedeydi ve babanda onun yanında kalıyordu. Bu sabah da ben babanın yanına gitmiştim. Bugün babaannenin öldüğünü öğrendik.. (kendi duygularınızı sakinliğinizi koruyarak belirtebilirsiniz, açık olun.)’’ (bu kadarlık bir konuşma bilgilendirme konuşması için yeterli, bu konuşma elbette devam edecektir fakat çocuğun soruları veya tepkileri bu konuşma bulutlarını belirleyecek. Önemli olan aşağıdaki maddelere olabildiğince uymak.)’’

    • Çocukların bu konuda konuşmaya istekli ve hazır oldukları zamanlara duyarlı olun.

    • Konuşma girişimlerine açık ve sakin bir yaklaşımla karşılık verin.

    • Söylediklerinin alt metnindeki duyguları (merak, korku, endişe vb.) okuyun ve kabul edin.

    • Kendi zihninizde sorulan sorulara yönelik basit, kısa ve yaşlarına uygun bir cevap hazırlayın.

    • Kendi duygularınızla ilgili dürüst olun.

    • Çocuklar anne-babalarının herşeyi bildiklerini düşünürler ancak siz cevaplayamayacağınız bir soru ile karşılaşırsanız dürüstçe ‘ben bu sorunun cevabını bilmiyorum ama senin için bunu öğrenebilirim’ deyin.

    • Her çocuğun duygularını ifade edişi ve duyguları ile nasıl başa çıktığı biriciktir, kendisine özgüdür, ona ihtiyacı olan zamanı verin, her seferinde saygıyla ve dikkatlice dinleyin.

    • Bazen çocukların gerçekten ne sorduklarını “duymak” kolay olmayabilir. Bazen ne sorduğunu anlamak için sorusuna soruyla karşılık vermek gerekebilir. Örneğin ‘anne biz tekrar mutlu olacak mıyız?’ sorusuna ‘sence tekrar mutlu olacak mıyız?’ diye sorarak onu biraz daha konuşmaya teşvik ederek, yaşadığı duygunun derinliğini ve içeriğini daha iyi anlayabilirsiniz.

    • Çocuklar tekrarla öğrenirler. O tekrar tekrar sorarken siz de tekrar tekrar aynı şekilde cevaplayın.

    • Ölüm kelimesini kullanın. Ölen bir kişi için gitti, uyuyor gibi ifadeler kullanmayın, öldü deyin.

    • Ölümü hastalık ya da yaşlılıkla ilişkilendirmeyin. ‘Dünyadaki tüm canlıların bir yaşam süresi olduğunu, yaşam süresi bitince ölündüğünü’ söyleyin.

    • Ölen bir kişinin nereye gittiğini sorarsa “o öldü, ölen kişileri bir daha göremiyoruz ama onlara olan sevgimizi hep hissederiz, istersen birlikte resimlerine bakabiliriz, onunla ilgili konuşabiliriz” diyebilirsiniz (kendi duygularınızla ilgili dürüst olacağınız, özleminizi anlatacağınız önemli anlardan biri)

    • Çocuklar yakın bir aile üyesi öldüğünde suçluluk ve öfke duyguları hissedebilirler. Anne-babaların çocuğa sevgi ve ilgilerinin devam edeceğine dair yeniden güven vermeleri gerekir.

     

    Ebeveynde Yas Süreci

    Çocuğu ölen bir yetişkinde kayıp sonrası süreç, diğer yas durumlarına nazaran çok daha yıkım verici hissedilebilir. Bu süreçte Kübler-Ross modelindeki inkar ve öfke dönemi çok daha yoğun ve uzun yaşanır. Bu döneme suçluluk, yalnızlık ve hayata güvensizlik duyguları eşlik edebilir. Çocuk kaybında yetişkin bir bireyin diğer ölümlere verdiği tepkilerden daha zorlu, daha karmaşık tepkiler verilir. Çevresinde kayıp üzerine konuşacak yakınlarının ve profesyonellerin dikkat etmesi gereken en önemli konu, bu kayıbın diğer kayıplardan çok daha yoğun duygu durumu oluşturduğudur. Bu yüzden yas döneminin sonu için acele ettirilmemelidir.

    Yaslı anne – babalar tarafından yaşanan ortak duygular:

    Suçluluk ve pişmanlık ortak ve yoğun yaşanan iki duygudur. Bir çok yaslı ebeveyn, bu dönemde Kübler – Ross’un pazarlık dönemini de yoğun yaşar. Özellikle suçluluk duygusu onları ölüm anı veya öncesindeki davranışlarını yargılamaya, değiştirme isteğine yoğunlaştırır. 

    Umutsuzluk ve yalnızlık yine bu dönemde ortak yaşanan duygular arasındadır. Ebeveynler bu süreçte kendilerine destek veren çevreleri içinde dahi kendilerini yalnız hissedebilirler. Burda dikkat edilmesi gereken konu yine zamandır. Bu dönemde çevredeki kişilerin desteğinin zorlayıcı veya şart koşucu bir yönü olmamalıdır. Benzer bir çocuk kaybı yaşamış aileyle kurulan temas, bu dönemde daha destekleyici olabilir. 

    Öfke durumu, genellikle kendilerine, Tanrı’ya ve hatta kimi zaman ölen çocuğa dahi oluşabilir. Öfke her zaman olumsuz şekillerde ifade edilmez. Diğer duygu durumlarından ayrı olarak öfke, çok daha ağır ve çevre desteğinin etkili olmadığı bir durumdur. Bunun nedeni yalnızca duygusal değil, nöro-psikolojik bir takım nedenlerin de var olmasıdır. Bu yüzden öfke dönemi yoğun yaşanıyor ise mutlaka bir profesyonele(psikiyatrist, klinik psikolog) yönlendirilmelidir.