Blog

  • Vajinismus ,

    Vajinismus

    Kadında cinsel ilişkinin olduğu anatomik bölgeye vajina denir.Vajina girişindeki kasların istem dışı kasılması ve kadının istediği halde cinsel ilişkiye izin verememesi durumuna vajiniismus denir.

    Bu kadınlarda endişe ,korku,panik hali olur.Kızlık zarlarının çok kalın ya da vajinalarının çok dar olduğunu düşünen bu kadınlar,acı beklentisi ile kendilerini koruma çabasına girerler.Yaklaşık 2cm.lik kaslardan oluşan vajina girişi,danışanın yanlış inanışına göre kasılmalar nedeniyle daralmakta,sertleşmekte ve birleşmeyi imkansız hale getirmektedir.

    Tıp litaratüründe cinsel işlev bozuklukları sınıflamasında cinsel ağrı bozukluğu olarak geçer.Ağrılı cinsel ilişki ise disparonidir.Bu durum ile vajinismus birbirini tetikleyebilir.

    Vajinismus bir erteleme sorunudur.Kişi kendini gün içerisinde cinsel birleşmeye hazırlasa da o an geldiğinde vazgeçer ve sonra yapmaya karar verir.Böylece günler,aylar ve hatta yıllar geçebilir.

    Vajinismusun nedenleri arasında;cinsel eğitimin yetersizliği,suçluluk,ayıp-günah duyguları,çocukluk ve genç kızlık döneminde yaşanan ruhsal ,bedensel travmalar,tutucu ve baskıcı aile ortamı,yanlış cinsel bilgiler ve ilk gece ile ilgili korkular sayılabilir.

    İlk gece korkusu,özellikle bizim ülkemizde,evliliğe adım atan genç çiftleri oldukça kaygılandırır.Evlendiği kişi sevdiği,aşık olduğu biri dahi olsa işk kez yaşanacak cinsel ilişki korku yaratabilir.Bunun nedeni ise,bilmemek,deneyimlememiş olmak ve çevremizdekilerin bu konuya yaklaşımı olabilir.İlk geceyle ilgili pek çok yanlış inanç yani mit vardır.Kanama olacak,acıyacak gibi mitler korku oluşturabilir.Cinsiyetçi yetiştirilen ve baskıcı aile ortamında büyüyen genç kızlar risk altındadır.

    İlk deneyimde iki tarafın da heyecanlı olması,cinselliğin başarılması gereken bir görev ve performans alanı olarak sunulması ayrıca gerginlik yaratabilir.Oysaki cinselliğin doğasında kan,acı ve stres yoktur.Bunların yaşanmasına cinsel davranış ve bilgi eksikliği,duygusal olarak hazırlık yapılmaması sebep olur.

    Bazen de zeminde bu tür risk faktörleri olmadan da kişide vajinismus olabilir.Bu durumda neden farkındalık düzeyinde olmayabilir.Bilinçdışınızın”vajeni kapat ve ilişkiye izin verme”komutunu hangi sebebe dayanarak verdiğini bilinç düzeyinde farkedemeyebilirsiniz.Bu durumda tedavi planı ona göre kurgulanır.

    Evlilik hayatında her iki tarafı da bu kadar mutsuz eden bir hastalık olmasına rağmen,tedavisi oldukça yüz güldürücüdür.

  • Menopozda beslenme

    Her kadının menopoz deneyimi kendine has olabilir. Bazı kadınlar bir çok farklı semptomlar yaşarken, bazıları ise hiç belirti göstermeyebilirler. Menopozun yaklaşmakta olduğunu gösteren işaretlerden biri adet periyodlarındaki değişikliklerdir. Daha uzun veya kısa, daha şiddetli veya hafif geçebilirler. Menopoz sürecinde uyku problemleri, dikkat eksikliği, ruh halinde ani değişiklikler, sıcak basması ve cilt kuruluğu gibi bazı can sıkıcı belirtilerin yanı sıra, yüksek kolesterol ve kemik erimesi gibi uzun vadeli daha ciddi risk faktörleri de oluşur.

    Sizlere vereceğim iyi haber ise; uygun bir diyete bağlı kaldığınız taktirde bazı menopoz semptomlarını azaltabilir, hatta bazılarını tamamen önleyebilir ve osteoporoz (kemik erimesi) ve kalp, damar hastalıklarından kendinizi koruyabilirsiniz. Kadın sağlığı için çok önemli olan temel gıdaları diyetinize eklediğinizde, menopoz dönemini ve sonrasını çok daha rahat yaşayabilirsiniz.

    Kalsiyum: Menopoz sürecinde östrojen (estrojen) hormonuzdaki azalma kemik erimesini hızlandırır ve bu yüzden kalsiyum ihtiyacınız artar. Günlük 1200mg. Olan kalsiyum ihtiyacınızı; süt ürünleri, balık ve brokoliden temin edebilirsiniz.

    Su: Yine östrojen azalmasından kaynaklanan vajinal ve cilt kuruluğu, menopoz sürecindeki kadınların en yaygın şikayetlerindendir. Günde 8 bardak su içmek cildinizdeki nemi korumaya yardımcı olur. Su içmek, ayrıca yine menopoz döneminde sıkça şikayet edilen şişkinliği azaltır.

    Meyve ve Sebzeler: Yaş ilerledikçe metabolizma yavaşlayarak, kadınların en sevmediği menopoz belirtilerinden birine zemin hazırlar: Kilo alma. Düşük kalorili meyve ve sebzeleri tüketerek hem kilonuzu korursunuz, hem de sağlıklı kalmak için ihtiyacınız olan besinleri almış olursunuz.

    Demir: Kırmızı et, tavuk, balık, yumurta, fıstık, fındık ve yeşil yapraklı sebzelerde bulunur. Demir ihtiyacınız için destek ürünleri almanızı tavsiye etmiyorum.

    D Vitamini: Güneşten alırız ve özellikle menopoz dönemindeki kadınların kemik sağlığı açısından kritik öneme sahiptir. Kış mevsiminde doktorunuzun tavsiye ettiği miktarlarda D vitamini desteği almanız faydalı olacaktır.

    Tam Tahıllar: Sindirim sistemimizin doğru işlemesini sağlayan, enerji arttıran B vitaminini tam tahıllardan alırız. Beyaz pirinç yerine esmer pirinç ve bulgur, beyaz ekmek yerine ise tam tahıllı ekmekleri tüketmeniz menopoz sürecinde size yardımcı olacağı gibi, içerdiği folik asid ve lif öğeleri sayesinde menopoz sonrası oluşabilecek kalp ve damar hastalıkları riskini de azaltır.

    Keten Tohumu: Omega-3 yağ asitleri içerir ve östrojen benzeri bileşenleri ile menopoz dönemindeki kadınlar için oldukça faydalı bir bitki bazlı besin kaynağıdır.

    Kaçınmanız gerekenler: Alkol, şeker, kafein ve baharatlı yiyecekleri mümkün olduğunca az tüketin.

    Araştırmalar gösteriyor ki; menopozu bir uğraş ve mücadele gibi görmek yerine hayatın doğal akışı içindeki bir dönem olarak algılayan kadınlar bu dönemi daha rahat atlatıyorlar.

  • Sigara ve kanser

    SİGARA VE KANSER

    Sigaranın sebebiyet verdiği birçok kanser ve hastalık vardır.Birkısmına değinirsek;

    Akciğer, gırtlak, ağız, dil, dudak, diş eti, burun, bademcik, tükürük bezi, yutak, yemek borusu, böbrek, mesane, pankreas, mide, anüs, penis, vulva, rahim ağzı, karaciğer ve kan kanserleri.

    Kulak,burun,boğazhastalıkları
    Lökoplaki, eritroplaki, ağız içi tümörler, diş eti hastalıkları, diş çürüğü, nezle, sinüzit, anjin, bademcik iltihabı, larenjit, ses tellerinde nodül, polip gelişimi, lenfoid hiperplazi, akut orta kulak iltihabı, tekrarlayan orta kulak iltihabı, orta kulakta sıvı birikimi, horlama, Menier hastalığı, ani işitme kaybı, Reinke ödemi.

    AltSolunumYoluHastalıkları
    Kronik bronşit, amfizem, astım, küçük hava yolu hastalığı, pulmoner hipertansiyon, grip, ameliyat sonrası gelişen akciğer sorunları, soğuk algınlığı, akciğer kanamaları, romatoid artrite bağlı akciğer tutulumu, tüberküloz, uyku-soluk durması sendromu, sarkoidoz, aşırı duyarlılık zatürreeleri, Good-pasture sendromu, eozinofilik granülom, asbestoz, zatürree.
    KalpHastalıkları
    Kalp krizi, anjina, koroner yetmezlik, aritmiler, ani ölümler, faydalı kolesterolde azalma.

    SindirimSistemiHastalıkları
    Mideden yemek borusuna asit kaçağı, ülser, ülseratif kolit, kronik pankreatit, Crohn hastalığı kolon adenomları.

    BeyinDamarHastalıkları
    Beyin kanaması, beyin damarlarında tıkanıklık oluşması (trombüs), beyin damarlarına pıhtı atılması (embolizm), beyin damarlarında keseleşme (anevrizma), felçler.

    ErkekÜremeSistemiHastalıkları
    Kısırlık (sperm sayı ve kalitesinde azalma), prostat hipertrofisi, cinsel ilişkide sertleşme sorunu.

    RomatizmalHastalıklar
    Osteoporoz,Romatoid,artrit.
    PsikiyatrikHastalıklar
    Depresyon, şizofreni.

    PeriferikDamarHastalıkları
    Tromboanjiitis obliterans (Burger Hastalığı), kol-bacak, böbrek, mezenterik, iliyak atar damarları ile göğüs ve karındaki ana atar damarın keseleşmesi, damar sertliği, pıhtı oluşumu, damar iltihaplanması, toplardamarlarda pıhtı oluşumu, hipertansiyon.
    CiltHastalıkları
    Cilt buruşukluğu ve yüzdeki kırışıklıklar, saç ve tırnaklarda sarı renk değişikliği, yara iyileşmesinde bozulma, sedef hastalığı, ergenlik sivilceleri.
    EndokrinHastalıklar
    Şeker hastalığının kontrolünde güçlük, hormon bozuklukları, Grave's hastalığı, guatr.
    BöbrekHastalıkları
    Hipertansiyon, şeker hastalığına bağlı böbrek yetmezliği, glomerül hastalıkları, diyaliz sorunları.
    GözHastalıkları
    Katarakt

    Bu hastalıklar tüm tıp camiasının hemfikir olduğu her birisi için yüzlerce kaynağın olduğu litaratürkitaplarda yerini almış , bilimsel gerçeklerdir.

    Sigarada en zararlı maddeler nikotin, karbonmonoksit ve katran olup her 8 saniyede bir kişi içicilerin de yarısı ölmektedir

    Her yıl 4 000 000 ölüm sigara nedeniyledir. Ülkemizde ise en az 70,000 kişiyi öldürdüğü hesaplanmaktadır

    Akciğer kanseri, dünyada kanser ölümleri arasında birinci sırada yer almaktadır

    ve Akciğer kanserinin %95i sigaraya bağlıdır

    Pasif içiciler, sigara içen kişilerin yanında durarak 3.700 çeşit kimyasal gazdan zarar görmektedirler. Bunların büyük bir kısmı zehirlidir, geriye kalan kısmı da kanserojen benzopyrene ve formaldehyde gazlarıdır.

    Kanserler,İnfeksiyonlar,Anatomik ve fizyolojik bozukluklar,Genetik bozukluklar,Allerjiye duyarlılık

    Sigarayı içmemek! ayet ve hadiste! de manasınca bildirilir.

    Ey İnsanlar ! Yeryüzünde bulunan gıdaların güzel ve temiz olanlarından yiyin, şeytanın peşine düşmeyin, zira şeytan sizin apaçık bir düşmanınızdır.” (2/168)

    “Ebu Hureyre r.a.anlatıyor: “Resûlullah s.a.v., bir gün şöyle hitap ettiler: “Ey insanlar! Allah Teâlâ hazretleri tayyibtir (temizdir), tayyibten başka bir şey kabul etmez. Allah'ın mü'minlere emrettiği şeyler, peygambere emretmiş olduklarının aynısıdır. Nitekim Allah Teâlâ hazretleri: “Ey Peygamberler, Temiz/helal şeylerden yiyin, salih amel işleyin. Çünkü ben yaptıklarınızı hakkıyla bilenim” (Mü'minûn Suresi 51) emretmiş;

    .

    Pasif içicilerin kalp hastalığına bağlı ölüm oranı sigara dumanına maruz kalmayanlara oranla %30 daha fazladır.Sigara dumanı meme kanserine yol açan 20'den fazla madde içermektedir .Pasif içicilerin meme kanserine yakalanma riski %70 daha fazladır . Eşi sigara içen birisinin akciğer kanserine yakalanma riski %30 daha fazladır .

    Havalandırma veya başka odada/bölümde sigara içmek çevresel sigara dumanını engellemez (3).

    Yapılan çalışmalar havalandırma veya bölümüş bir mekanda sigara içmenin, sigara içmeyenlerin sigara dumanına maruz kalmasını engellemediğini göstermektedir. Yani evde balkonda veya ayrı bir odada veya işyerinde ayrı bir bölümde sigara içmek de sigara içmeyen çocuklara veya iş arkadaşlarına zarar vermektedir. Pasif içiciliği engelleyecek tek yöntem kapalı mekanlarda sigara içilmemesidir.

    Ev içinde günde 1 paket sigara içiliyorsa ; Çocuklar ortalama günde 5 sigara içmiş gibi olup, Bebekler hastaneye 3 kat daha fazla başvurmaktadır.Ani bebek ölümü riski 2.5 kat

    Bebeklerde kolik tarzı karın ağrısı 2 kat artmaktadır

    Çocuklarda astım ve solunumsal enfeksiyon riski 2 kat artmakta ,Çocuklarda akciğer kanseri, kronik bronşit sıklığı fazlalaşmaktadır

    Pasif içicilikten kaynaklanan 600 bin ölüm vakası, sigara kullanımının neden olduğu yılda 5,1 milyon ölüm vakasına dahil edildiğinde yıllık ölüm vakası sayısı toplam 5,7 milyona yükselmektedir.
    Sonuç olarak sigara mutlaka bırakılmalıdır.Bırakamayanların!ACİL; profosyonel destek almaları önerilir.

  • İyi ve doğru bir cilt bakım yapmak için bir nemlendiriciden önce temel cilt bakım ürünü seçmeliyiz.

    Cildimizin sağlıklı ve güzel olması bizi çok mutlu eder. Dış görünümümüz hem öz güvenimizi artırır, hem de sosyal yaşantımızı etkiler. Güzel ve sağlıklı bir cilt bize yalnız iyi ve güzel görünüm sağlamaz. Aynı zamanda çevreden korunmamız, hormonal dengemiz, D vitamini üretimi ve kemik sağlığımız, melanomadan korunmamız için de sağlıklı ve bakımlı bir cilde ihtiyacımız vardır. Hem güzelliğimizi hem de sağlığımızı bu kadar derinden etkileyen cildimizi önemsemek zorundayız. Bu en değerli giysimizi sadece bir nemlendiriciye, yalnızca bir anti-oksidan formüle emanet edemeyiz.

    Dermatoloji ve medikal estetik uygulamalar, doğrusu bilinmeyen birçok yanlış alışkanlığı da yeniden gözden geçirmemizi sağlıyor. Bunlardan biri de cilt bakımı dendiğinde akla ilk gelenin nemlendirici olması gibi. Nedense beslenmeyi, onarımı cilde bakım içinde hemen ön planda hiç düşünmüyoruz. Bitkiler bile sadece sulanarak büyütülemiyor. Mutlaka besleyici ve koruyucu bakımlarının yapılması gerekiyor.

    Cildimizin sağlıklı ve güzel olması için kozmetiklerden önce mutlaka “Temel ihtiyaçlarının” karşılanması gerekir. Kendi beslenmemiz ve nefes almamız gibi cildimizin de canlı kalabilmesi ve görevlerini yapabilmesi için: Doyurucu ve kalıcı bir nemlendirmeye, iyi beslenmeye, onarıma ve korunmaya ihtiyacı vardır. Cilt bakımı tek boyutlu değil, çok boyutludur.

    Cildimizin bu çok yönlü ihtiyacını karşılamak için gereken besleyici, koruyucu, nemlendirici ve onarıcı etken maddelerin tamamını cildimize yedirmeliyiz. Cildine özen gösterenler bu çok yönlü bakımı başarmak için iyi seçilmiş çeşitli ürünleri kombine kullanırlar. Bu nedenle çok ve çeşitli bakım ürünleri satın alırlar. Böylece cildin çok yönlü ihtiyaçlarını karşılayıp, görevlerini yapabilmesini ve sağlıklı olmasını amaçlarlar. Kazançları ise sağlıklı ve güzel bir görünümdür. Burada unutmamalıyız ki, önce “Temel Cilt Bakımı” sonra kozmetik ihtiyaçlar gelir.

    Günümüzde her şeyin en iyisini en ucuza temin etmek isteriz. Böyle kapsamlı bakımı ne kadar önemli olsa da kolayca ve çabuk bir şekilde tamamlamak isteriz. “Temel cilt bakımı” aynen dengeli beslenme gibi birçok unsurun dengeli bir şekilde bir araya gelmesinden oluşur. Bu kombinasyon bir sinerji gerektirir.

    Bu yüzden bilinçli bir tüketici olarak cildimizin sağlıklı olabilmesi için cilt bakım ürünü seçerken, öncelikle cildimizin temel ihtiyaçlarını karşılayan “Temel Cilt Bakım ürünleri” seçilmelidir. Hele cildimizin temel ihtiyaçlarını tek bir ürünle karşılayabiliyorsak daha etkili daha ekonomik ve daha pratik bir ürün kullanıyoruz demektir.

    Tek formülde Temel Cilt Bakımı sağlayan ürünler ise ayrıca bir teknolojik üstünlüğü de sunarlar. Bu da “Temel Cilt Bakımı” sağlayan formülün aynı zamanda kendi içinde “sinerji” yaratmasıdır. Bütün bu etken maddeler tek formülde birleşebiliyorsa, ciltte de bir arada sinerji yaratır. Ayrı ayrı formüllerle kendi yarattığımız kombinasyonun sinerji yaratmasını beklememelisiniz.

    İşte bu yüzden Temel ihtiyaçları, dengeli ve yeterli olarak karşılayan, Temel Cilt Bakımında sinerji sağlayan bir formül, en iyi ürünü hem ekonomik fiyatla almak aynı zamanda da kolay kullanmak isteyen günümüz tüketicisi için uygun çözüm demektir.

    Sağlığımızın da göstergesi olan cildimizin güzel görünmesi için “Temel Cilt Bakım Ürünü” seçmeye özen göstermeliyiz.

  • Tuz

    11-17 MART DÜNYA TUZA DİKKAT HAFTASI

    Dünyada olduğu gibi ülkemizde de beklenen yaşam süresinin ve sağlıksız yaşam alışkanlıklarının artışı ile birlikte kronik hastalıklar da artmaktadır. Türkiye Ulusal Hastalık Yükü çalışması verilerine göre ülkemizdeki ölümlerin %79'u kronik hastalıklar nedeniyle oluşmakta ve ulusal düzeyde ölüme neden olan ilk yirmi hastalık içinde bulaşıcı olmayan kronik hastalıklar (İskemik Kalp hastalıkları, Serebrovasküler Hastalıklar, KOAH, Trakea Bronş ve Akciğer Kanserleri, Hipertansif Kalp Hastalıkları, Diabetes Mellitus gibi) ilk sıralarda yer almakta ve önemli hastalık yükü oluşturmaktadır.

    Ülkemizde ilk on ölüm nedeni içerisinde iskemik kalp hastalıkları 1.sırada, hipertansif kalp hastalıkları 6.sırada, inflamatuar kalp hastalıkları ise 10. sıradadır. Temel hastalık gruplarına göre ölüm nedenleri sıralamasında ilk iki sırada kronik hastalıklar yer almakta ve kardiyovasküer hastalıklar %48 ile ilk sırada yer almaktadır. Bu hastalıklar tuz tüketimi ile yakından ilişkilidir.

    Dünya Sağlık Örgütü; hipertansiyon, kalp hastalıkları, böbrek hastalıkları başta olmak üzere obezite, diyabet ve bazı kanser türlerinden korunmak ve kemik sağlığını olumsuz etkilememek amacıyla günlük olarak tüketilmesi gereken tuz miktarını günde 5 gram dan az olarak önermektedir.

    Yetişkinlerde hipertansiyon, kalp hastalıkları riski ve inmenin azaltılmasında tuz alımının azaltılması etkilidir. Tuz tüketiminin alımı ve kan basıncı arasında direk bir ilişki vardır.Tuz alımı azaltıldığında uzun dönemde inme riski ve kardiyovasküler hastalıklar azalmaktadır.Tuz tüketimi günde 10 gr'dan 5gr'a indirildiğinde inme geçirme hızı %23, kalp damar hastalıkları hızı %17 azalmaktadır.

    Sağlıklı yetişkinler için önerilen ortalama günlük tuz miktarı yaklaşık 5 gram iken Türkiye'deki günlük tuz alımı ortalaması kişi başı yaklaşık 15 gramdır. Ülkemizde tuz tüketimi önerilen değerlerin üç katı kadardır.

    Tuzu azaltmak için tavsiyeler

    • Taze ve tuz eklenmemiş besinleri tercih edin
    • Yemeklerin tadına bakmadan tuz eklemeyin
    • Tuz içeriği yüksek olan salamura besinleri (zeytin, peynir, turşu gibi) ve konserve besinleri daha az tüketin
    • Daha fazla taze sebze ve meyve tüketin
    • Satın aldığınız hazır besinlerin etiketlerini mutlaka okuyun ve daha az tuzlu olanları tercih edin
    • Yemeğinizin lezzetini arttırmak için tuz yerine maydanoz, nane, kekik, dereotu, rezene, fesleğen, limon gibi besinler ile baharatları kullanın
    • Ev dışında yemek yiyorsanız az tuzlu besinleri tercih edin

  • Anne sütü ve oruca bakış

    Anne sütü; yenidoğanda ideal büyüme ve gelişme için gerekli olan tüm sıvı, enerji ve besin öğelerini içeren, biyoyararlılığı yüksek, sindirimi kolay doğal bir besindir.

    Emzirme dönemi içinde bulunulan fizyolojik ve psikolojik durum açısından özel bir dönemdir. Emziren annenin sağlıklı, yeterli, dengeli beslenmesi ve psikolojik açıdan desteklenmesi gerekmektedir. Bu sure zarfında günlük en az 1800-2000 kalori alınmalı 3lt civarında su içilmelidir. Emzirme sırasında günlük kalori diyetine yaklaşık 500 kalori daha gıda takviyesi yapılmalıdır.

    Bu amaçla annenin günlük protein, karbonhidrat, yağ, mineral, su, sıvı alımı sağlanmalıdır. Anne beslenme açısından geceyi gündüze gündüzü gece çevirir yeterli ve çeşitli miktarda gıdasını ve sıvı ihtiyacını karşılarsaoruç tutmasında sakınca yoktur. Bebeğin 24 aya kadar anne sütüyle beslenmesi tavsiye edilmektedir.

    İlk 6 ay bebeklere yalnızca anne sütü verilirken ortalama 5. Ay gibi ek gıdaya başlanmaktadır. Bu sure zarfında ek gıdaya başlanmış bebekler anne sütü dışında dışarıdan gıda takviyesi ile desteklenmelidir. Bu aydan sonra annelerin oruç tutması nisbeten yani bebeğin beslenmesi açısından alternatif taşıdığından kolaylık arzetmektedir.

    Bebek gunde 6-8 kez idrar yapıyorsa, ağırlığı haftada 150-200 g artıyorsa, annenin sütü yeterlidir

    Özellikle çalışan anneler gün boyu bebeklerinden uzak kaldığı için sütlerini sağıp uygun koşullarda saklayaraktan süt ihtiyacının giderildiği düşünülürse oruçlu dönemde çalışan hatta çalışmayan annelerin hali hazırda uygun koşullarda muhafaza ettikleri süt kotalarına başvurulabilmeleri diğer bir seçenektir. Çünkü anne sütü buzdolabında 3-5 gün buzlukta 2 hafta derin dondurucuda 3 ay hatta 6 aya kadarsaklanabilmektedir.

    Bebeklerin Günlük Kalori, Protein, Mineral ve Vitamin Gerekliliği :

    Kalori İhtiyacı

    Yenidoğan bebeklere 90-140 kcal/kg,

    1-3 ay arası bebeklere 120 kcal/kg,

    4-9 ay arası bebeklere 110 kcal/kg,

    10-12 ay arasındaki bebeklere 105 kcal/kg onerilmektedir.

    1 yaşından sonra genellikle toplam gunluk 1000 Kalori baz alınmakta ve bunun

    uzerine, her yaş icin 100 kcal ilave edilmektedir.

    Ortalama protein

    gereksinimleri (Dunya Sağlık Orgutu verilerine gore):

    0-3 ay: 3.3 g/kg,

    4-6 ay: 2.6 g/kg,

    7-9 ay: 2.1 g/kg,

    10-12 ay: 1.7 g/kg onerilir.

    Birçok çalışma anne sütünün üstünlüklerini ve anne sütü ile beslenen çocukların sağlıklarının daha iyi durumda olduğunu göstermektedir. Literatürde anne sütü alan bebeklerde ishalli hastalık, kulak enfeksiyonları ve allerji ataklarına daha az rastlanmakta olduğu gösterilmiştir. Aile ekonomisine sağladığı maddi kazanç dışında anne sütü alan çocukların daha ileri zekada olduğu düşünülmektedir. Anne sütünün zengin besi değeri sağlaması annenin beslenmesiyle de alakalı olup gereken miktarda protein, karbonhidrat, vitamin desteğinin gıdalarla alınması sağlanmalıdır.

    ilk 4 ay anne sütü bebeğin temel ihtiyacı iken, 5*6 aydan sonra öğün düzeniyle ek gıdaya geçilen bebeğin artık dışarıdan gıda temini gerçekleşmektedir. Anneler böylece sütün az olduğunudüşündüğü vakit bebeklerine gıda desteği yapabilecek, daha gönül rahatlığıyla oruçlarınıtutabileceklerdir. İftar ve sahurhatta ara öğünlerle beslenme zenginliği ve sıvı alımına özen göstererekten ;gece bebek uyuyakaldığında da süt verilmeli veya süt sağılarak kullanılmak üzere uygun şartlardamuhafaza edilmelidir.

    Gece beslemelerinde bebeğin giysileri ıslak değilse bebeğin altı değiştirilerek rahatsız edilmemelidir. Bebek yavaşca kaldırılıp uyandırılmadan emzirilebilir.

    Süt veren annenin alması gerektiğiBesin Grupları ve Günlük Miktarlar

    *Süt, yoğurt

    *2-3 su bardağı (400-600ml)

    *Peynir 2 kibrit kutusu kadar (60 g)

    *Et, tavuk, balık 3-4 porsiyon

    *Yumurta, kurubaklagiller 1 porsiyon

    *Taze sebze ve meyveler 5-7 porsiyon

    *Tahıllar

    *Ekmek 4-6 dilim

    *Pirinç, bulgur, makarnavb.Hiç/2-3 pors.

    NOT:

    1 porsiyon süt=1 su bardağı süt veya yoğurt veya 2 kibrit kutusu kadar peynir

    1 porsiyon et=60-90 g et veya 1 yumurta (50 g)

    1 porsiyon sebze=150-200 g

    1 orta dilim ekmek=50 g

    Birtakım gıdaların, özel çayların günümüzde anne sütü miktarını arttırdığı bilgisi ışığında gerektiğinde bu yola da başvuru da oruç tutup sütü azalacağı endişesi taşıyanlar için bir seçenek olmaktadır. Konuyla ilgili gıda diyet listesi dışında eczanelerde ürün teminiaçısından halka yardımcı olunmaktadır.

    Anne sütünün azalmaması için bir önerimiz de uygun aralıkla sağım veya emzirmenin ihmal edilmemesidir. İlk 4 ayda sütü her şeye rağmen az olan annelere bir seçenek deanne sütüne yakın içeriklerin mevcudiyetidir.Mümkün olduğunca anne sütü verilmesine özen gösterilmelidir.

    Anne sütü veren bayanlar için oruç tutma mevzunda Kuran ve hadisler ışığında ruhsat verildiği görülmektedir.Dolayısıyla güç yetirebilen anneler anlattığımız hususlara dikkat ederekten orucunu tutabilecekken, bunları yapamayacak ve bebeğinin sağlığını riske atabileceği kaygısını taşıyan annelerin de orucunu daha sonra kaza etmek üzere erteleme seçeneği mevcuttur.

    Sayılı günler olarak (oruç size farz kılındı)! Fakat içinizden kim hasta olur veya yolculukta bulunursa, artık (tutamadığı günler) sayısınca başka günler(de oruç tutsun)! Ona gücü yetmeyenlerin üzerine ise, (tutamadıkları her gün için) bir fakirin (bir günlük) yiyeceği kadar fidye (verme borcu) vardır. Buna rağmen kim gönlünden koparak bir hayır işlerse(daha fazla verirse), o takdirde bu, onun için daha hayırlıdır. Bununla berâber bilirseniz,(güçlüğüne rağmen) oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.(Bakara 184)

    Uzm.Dr.Seda SEZER

  • Alkol , uyuşturucu maddeler ve bağımlılık

    Sana, şarap ve kumar hakkında soru sorarlar De ki: Her ikisinde de büyük bir günah ve insanlar için bir takım faydalar vardır Ancak her ikisinin de günahı faydasından daha büyüktür Yine sana iyilik yolunda ne harcayacaklarını sorarlar “İhtiyaç fazlasını” de Allah size âyetleri böyle açıklar ki düşünesiniz (Bakara 2/219)

    Az miktarda alkolüninsan vücudunda rahatlama,sedasyon,neşelenme haz duygusu gibi psikolojik yararlı etkileri olmasına rağmen yine psikolojik kötü etkileri ve aşağıda bahsedeceğimiz nedenlerden ötürü vücuttaki her hücreye zararı vardır.

    Alkol kimya sanayisi için önemli bir çözücü olup insan organizmasına yabancı bir ajandır. Alkol (C2H5OH) kullanımı veya alkol bağımlılığının pek çok ekonomik ve sosyal boyutu bulunmaktadır.

    Karaciğer vücuda alınan hemen hemen tüm besin maddelerini metabolize ederek vücutta yararlı formlara dönüştürürken, bir kısmını ise suda çözünen hale dönüştürerek zararsızlaştırmaktadır. Kimyasal forma bulunan pek çok ilaç, toksin (aflatoksin, amanitin ) ve alkol ise insan organizmasına birer yabancı olup karaciğer tarafından zararsız veya en az zararlı hale getirilmektedir. Vücuda alınan alkolün %5-15 lik bir kısmı tez ve idrarla dışarı atılıp geri kalanı karaciğer enzimlerince metabolize edilmektedir. Etilalkol olarak adlandırılan ve halk arasında ispirto olarak da bilinen alkol vücudumuzda enerji de dönüşmektedir. Bu bakımdan bakıldığında alkolun canlı organizmaya yararı olduğu düşünülebilir! Oysa insan organizmasının bir bütün olarak düşünecek olursak hücrelerimizde onlarca hatta yüzlerce metabolik çevrimler meydana gelmektedir. Her bir çevrimde yaklaşık 10 enzim tarafından katalizlendiğini düşünürsek binlerce enzim sistemi bulunmaktadır. Ve bu metabolik yollar daima birbiri ile uyum içinde ve zincirleme bir şekilde çalışmaktadır. vücuda alınan alkolün büyük çoğunluğu karaciğer hücreleri tarafından metabolize edilerek enerjiye dönüşmektedir. Fakat insan organizmasında proteinler, şekerler ve yağların sindirimleri ve bu sindirimlerde rol alan enzimler, oluşan ara ürünler ve açığa çıkan enerji miktarları arasında da bir denge bulunmaktadır. Alkol kullanımı bu dengeyi bozmaktadır. Denge bozulunca örneğin dopa ve dopamin denen beyine sinyal taşıyan nörotransmtterajanlar üretilemez ve bir sarhoşluk hasıl olur. Bunun gibi protein metabolizması, yağ metabolizması bozulmaktadır.

    Tüm canlı organizmalar çözücü olarak sadece suyu kullanmaktadır. Tabiatta suyun yerini tutacak hiçbir çözücü bulunmamaktadır. Suyun bir takım fiziksel ve kimyasal özellikleri onu canlılar için vazgeçilmez yapmaktadır. Alkol, hücre dış duvarlarınılarını (hüre bütünlüğünü sağlar) ve hücre içinde bulunan pek çok organelin membranını (Örn. mitokondri, ribozom, lizozom, edoplazmik retikulm) kolaylıkla çözebilmek suretiyle üç boyutlu konformasyonunu (natural) değiştirmektedir. Canlılarda yer alan tüm biyokimyasal yapılar (membranlar, DNA, RNA, proteinler vs) daima iç boyutlu yapıları ile fonksiyon gösterirler. Alkol ise natural yapının değişmesine neden olmaktadır. Aslında bunu bir örnekle gözlemleyebiliriz.

    Elimize iki adet deney tüpü alalım ve her ikisine doğal bir protein olan yumurta akından eşit oranlarda kolaylım. Birinin üzerine su ve diğerinin üzerine alkol ilave edelim ve tüpleri hafif bir şeklide elimizle alt üst edip karıştıralım. Alkol ilave dilen tüp de bulunan proteinin beyaz çökelek oluşturduğunu ve su ilave edilende hiçbir değişim olmadığını gözlemleriz. Burada kullanılacak alkolün yüzdesi hiç önemli değil. En derişik alkolden en seyreltik alkole kadar aynı etkiyi gözlemleriz. Burada ne oldu acaba. Proteinin doğal konformasyonu değiştiğinden protein artık suda çözünmeyip çökelek oluşturmaktadır.

    Karaciğer de canlıyı korumak için alkolü metabolize etmek yani parçalamak suretiyle vücuttan uzaklaştırmaya çalışmaktadır. Uzaklaştırırken de parçalanma ürünleri enerjiye dönüşmektedir, enerji fazlalığı yağlanmaya, yağlanma fazlalığı kilo alımı ve kalp damar hastalıklarına, şeker hastalığına ve kansere neden olmaktadır. Ayrıca yukarıda da söz edildiği gibi diğer aktif olması gereken pek çok metabolik yolun durmasına neden olmaktadır. Az miktarda da olsa sürekli olarak alkol alınımında karaciğer kapasitesinin üzerinde çalıştığından dolayı karaciğer yapması gereken işleri ertelemekte ve yine denge bozulmaktadır. Karaciğerin detoksifikasyon mekanizması bozulunca dışarıdan alınan pek çok ilaç ve toksik ajanın da yıkılıp uzaklaştırılmasıgüçleşmekte ve bunlardan dolayı serbest radikaller denen hücrede birikip hücre ölümüne neden olanajanların çoğalmasına neden olmakta ve hücre ömrünü kısaltmaktadır . Ayrıca ve daha önemlisi serbest radikaller son derece aktif moleküller olup önlerine çıkan hemen her molekül ile reaksiyon verme yeteneğine sahiplerdir, ve gen mutasyonlalarına neden olmaktadırlar. Genlerin mutasyonu ise DNA nın kontrolsüz çoğalmasına ve kansere neden olmaktadır. Sonuç olarak, hepatit, siroz, gastrit ve ülser, iştahsızlık, ishal, sinir sistemi belirtileri(ellerde titreme , hassasiyet vb) akciğer ve karaciğer kanserleri, prostat kanseri, melanoma, lenfoma, kalp damar hastalıkları (arteoroskleroziz, kalp yet , ani ölüm) gibi pek çok sayıda patalojik bozuklukların alkol kullanan kimselerde çok daha fazla meydana geldiğini gösteren binlerce bilimsel çalışma ve istatistik mevcuttur. Bu hastalıkların artması tedavi masraflarının artmasına ve ekonomik kayıplara neden olmaktadır. Tabiî ki bunlar uzun vadede beklenenler kısa vadede kişinin bilinç bozukluğu (sarhoşluk) halindeykenkendisi ve çevresine verdiği sosyal zararlar kimizaman ölümle dahi sonuçlanabilmekte ve kişiyi çoğunlukla yasal problemlerle karşı karşıya bırakmaktadır. Kişi ne kadar kontrollü olduğunu iddaa etse de sarhoşluğun olmadığı keyfin arttığı dönemlerdebile davranışsal bozuklukların arttığı bilimsel çevrelerce kabul görmüş ve toplumun hücresi olan aile yapısını da bozduğu gösterilmiştir.

    Bundan dolayı alkolü diğer bağımlılık yapan ilaçlar gibi psikiyatrik yönden ele alacak olursak insanoğlunun, bazı maddelerin kendi ruhsal durumunu değiştirdiğini ve geçici de olsa daha farklı hissetmesini sağladığını farkettiği günden bu yana, madde bağımlılığı önemli bir biyopsikososyal sorun olarak ortaya çıkmıştır. Günümüze kadar bu maddelerden bazıları kanunlar çerçevesinde serbest kullanım olanağı bulmuş, bazıları ise tamamıyla engellenmesi mümkün olunamayan kanun dışı bir uğraş haline gelmiştir. Kültürler ve ülkeler arasındaki farklara rağmen nikotin, alkol ve kafein, kanunlar dahilinde kullanıma açıktır. Uçucu maddeler ve bazı ilaçlar da amaçları dışında kullanılabilirken, diğer bazı maddelerin üretimi dahi yasaklanmıştır. Merkezi sinir sistemini etki altına alan, davranışları, duygu ve düşünceleri değiştirebilen madde ne olursa olsun, bağımlılık derecesinde kullanımı hiçbir toplumda kabul görmemektedir. Bu maddeler kullanım bozuklukları, kötüye kullanım ve bağımlılık düzeyinde karşımıza çıkabilir. Mesleki ve toplumsal faaliyetler aksar, maddenin kullanımındaki kontrol mekanizmaları ortadan kalkar, kişi tüm gününü bu maddeleri sağlama, kullanma, ve etkilerinden kurtulma doğrultusunda harcar. Kullanılan doza tolerans gelişir, zaman, mekan ve miktar kontrolü kaybolur, madde kesildiğinde ya da azaltıldığında yoksunluk tablosu yaşanabilir. Kulanım bir defaya mahsus da olsa başka mental bozukluklara yol açabilir. Dünya literatüründe, “bağımlılık” teriminin, davranışsal bir sendrom ve fiziksel ya da fizyolojik bağımlılık diye iki sistem içinde incelendiği de olmuştur. Fizyolojik bağımlılık, tolerans ve yoksunluk sendromu ile kendini gösteren nöron sistemlerindeki değişiklik olarak anılırken, davranışsal sendrom içine birçok davranış örüntüsünü almıştır. Madde bağımlılığının temel niteliği, madde kullanımı ile iliş- kili önemli sorunlar ortaya çıkmasına karşın kullanımın sürekli bir biçimde olduğunu gösteren bilişsel, davranışsal ve fiziksel belirtilerin oluşmasıdır.

    Bağımlılığa yatkın tipik bir kişilik yapısının tanımlanması mümkün olmamasına rağmen belirli bazı ortak özelliklerin varlığını söylemek de mümkündür. Buözelliklerin belirlenmesinde, s

    oyaçekim, merkezi sinir sisteminin genel yapısı, benlik gelişimi, çocuğun içinde bulunduğu aile ve ortam, halen içinde yaşadığı çevre ve bu çevrede üstlendiği roller önemlidir.

    Alkol ve madde kötüye kullanımlarında, kalıtımın rolü çeşitli araştırmalarla gösterilmiştir. Tek yumurta ikizlerinde kardeşlerden birinde madde bağımlılığı varsa diğerinde gelişme olasılığı %78-80’e kadar yükselebilmektedir. Bu oran evlat edinilmişler üzerinde yapılan çalışmalarda da yüksektir. Bağımlı ebeveynler ile ya da bağımlı davranışlarının kabul gördüğü çevre içinde büyüyen çocuklarda bağımlılık gelişme olasılığı normal popülasyona göre belirgin derecede farklılık göstermektedir. Alkol ve madde kullanmayan ailelerde de baskılı ya da gevşek, tutarsız eğitim biçimi, aile içindeki iletişim bozukluğu, duygu alışverişinin olmaması, diğer sağlıksız aile yapıları, çocuğun aileden uzaklaşması ve madde kullanan altkültürlerle tanışmasını kolaylaştırır. Oluşan bazı kişilik bozuklukları madde bağımlılığı riskini arttırabilmektedir. Özellikle antisosyal, borderline, paranoid tipteki kişilik bozukluklarında saldırganlık, şiddet, alkol ve madde kullanmaya ve bağımlılık geliştirmeye yatkınlık gözlenebilir. Bağımlı kişilerde eğer bir genelleme yapmak gerekirse güvensizlik, bencillik, kolay yalan söyleyebilme, tahammül eşiğinde düşüklük, sabırsızlık, kendine sıkıntı verebilecek durumlara dayanamama, riskli davranışları göze alma, plansız eylemler yapma, kişiler arası ilişkilerde sık sık sorun yaşama gibi ortak özellikler bulunabilir. Ruhsal çözümleme öğretisine göre ise bağımlılığa yatkınlık oral döneme saplanmadan kaynaklanır. Bu yapının başlıca özelliği aşırı duygusallık, kötümserlik, düşsel, gerçek dışı tasarımlar, açgözlülük, madde ve alkol kullanımına yatkınlıktır. Bağımlılık yapıcı maddeler 11 ana sınıfa ayrılırlar. Alkol, amfetaminler, kafein, kannabis, kokain, fensiklidin (PCP), halüsinojenler, inhalanlar, nikotin, opiyatlar, sedatif-hipnotik-anksiyolitikler, diğer bağımlılık yapabilecek maddelerin dışında bu 11 ana grubu oluştururlar. Bu maddelerden hangisinin insan yaşamına daha önce girdiği kesin olarak bilinmemektedir. Alkol, sedatif, hipnotik ve anksiyolitiklerle, kokain, amfetamin ve diğer sempatomimetikler benzer bağımlılık özellikleri gösterirler. Anestezikler, antikolinerjikler, antiparkinson ilaçlar, antikonvülzanlar, kortikosteroidler, antihipertansifler gibi ilaç ve birçok toksik madde grubuna da bağımlılık geliştirilebilmektedir. Çeşitli kültürler ve yerel bölgelerde de sayılamayacak kadar fazla madde, bağımlılık ya da kötüye kullanım derecesinde tüketilebilmektedir. Beynimiz yaşamımızı sürdürebilmemiz için gerekli birçok alanı kapsar. Beyinsapı, beyincik, limbik sistem, diensefalon ve serebral korteks bunlardan bazılarıdır. Haz duygusu, insanın hayatını sürdürme mücadelesinde en fazla güç aldığı duygulardan birisidir. Eğer insan kendisine haz veren bir şey yaparsa beyin bu eylemi tekrarlama ihtiyacını duyar. Yemek gibi hayatımızı sürdürebilmemiz için gerekli olan bir eylem, haz duyma ve bunu düzenleme konusunda özelleşmiş bir hücre grubunu beyinde etkin hale getirir. Bu sinir hücrelerinin önemli bir bölümü beyinsapının üst bölümü ventral tegmental alanda bulunur ve dopamin adlı nörotransmitteri kullanır. Dopamin barındıran bu hücreler haz konusundaki mesajları sinir lifleri beyin korteksteksi ilişki içindedir. Bağımlılık yapıcı tüm ilaçlar bu haz devresini etkin hale getirebilir. Madde bağımlılığı beynin diğer fonksiyonel alanlarının olduğu kadar haz merkezinin de değiştiği patolojik bir biyokimyasal süreçtir. Bu süreci anlayabilmek için maddelerin nörotransmisyon üzerine olan etkilerini incelemek gerekmektedir. Beyin üzerine etkili neredeyse tüm ilaç ve maddeler etkilerini nörotransmisyonu değiştirmek yoluyla yaparlar.

    Sonuç olarak

    Hafif vakalarda kişi bilinçli ise kendi iradesi ile bu maddelerden uzaklaşmalı gerekirse destek alarak bunu başarmalıdır Ancak orta ve ağır çoğu vakada bu destek gereklidir. Madde bağımlılığı tedavisi, bağımlının kullandığı maddeye, kullanım süresine, kişisel özelliklere, oluşabilen komplike durumlara göre değişiklik gösterir. Tedavi ortamının seçiminde bu konuda özelleşmiş belirli bir tedavi programı olan tedavi birimleri tercih edilmelidir. Biyopsikososyal temelleri olan ve bazen yaşam boyu sürecek bir hastalık olan madde bağımlılığı gerçekliği üzerine oturtulmuş bir tedavi programı seçilmelidir. Bu program, hastanın yoksunluk ve sonrasında devam eden maddesiz yaşamına yönelik ilaç tedavilerini ve psikososyal bir iyileştirme programını kapsamalıdır

    Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz Şeytan içki ve kumar yoluyla ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi, Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister Artık (bunlardan) vazgeçtiniz değil mi? (Maide, 5/90,91)

    KAYNAKLAR

    1. American Psyhiatric Association (1980) Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders, 3. Baskı (DSM- III), American Psyhiatric Association.

    2. Castaneda R, Sussman N, Westreich L et al: A review of the effects of moderate alcohol intake on the treatment of anxiety and mood disorders. J Clin Psychiatry 1996; 57(5): 207-212.

    3. Çelikkol A: Alkol kullanım bozuklukları ve tedavisi. Ege Psikiyatri Sürekli Yayınları, cilt 1, sayı 2, 1996.

    4. Gelder M, Gath D, Mayou R, Cowen P: The abuse of alcohol and drugs. Gelder M, Gath D, Mayou R, Cowen P (ed.): Oxford Textbook of Psychiatry'de, 3.baskı, Oxforf University Press, Oxford, 1995. s.438-461

    5. Hines LM, Rimm EB: Moderate alcohol consumption and coronary heart disease: a review. Postgrad Med J 2001; 77:747-

  • Dna onarıcı yeni nesil ürünlerle kombine korunma

    KOMBİNE KORUNMA ile ESKİ DOST DÜŞMAN OLMAZ,

    Güneşlenmeyi eskiden sağlık kaynağı sanırdık. Ancak güneş bugün bizlere eskisinden farklı davranıyor. Delinen ozon tabakası nedeniyle daha fazla UV atmosfere giriyor ve canlılara eskisine göre daha çok zarar veriyor.

    Eskiden sadece yazın korunmayı yeterli sanırdık. Şimdi kışın bile korunmak zorunda olduğumuzu biliyoruz.

    Eskiden yalnızca açık havada iken direkt güneş ışınlarından korunmaya çalışırdık, şimdi kapalı ofis mekanlarında bile UV kaynakları bizi yakından etkiliyor, biliyoruz.

    Bugünlerde yaza girmenin sevinci içimizi doldururken, dışarıdan ise güneş parlak ve sıcak ışınları ile bedenimizi yalıyor.

    Neyse ki güneşin yaşlandıran, yıpratan zararlı etkilerini azaltmak için kullandığımız güneş koruyucular var. Güneş koruyucular hakkında bilgilerimiz de yıllar içinde değişti. Koruma faktörü arttıkça daha çok korunduğumuza inanırken, koruyuculuğun SPF ile paralel artmadığını gördük.

    Diğer yandan filtrelerin içerikleri ile ilgili bilinmeyenleri de zamanla öğrendik. Kimyasal filtrelerin hormon reseptörleri ile etkileştiği ve anne sütüne geçtiği ortaya çıktı. Uluslar arası Kanser, Androloji ve Toksikoloji dergilerinde bu konuda çıkan yazıların bir kısmı basından da duyuruldu. Sonradan kullanıma sunulan fiziksel filtreler bu nedenle alternatif yarattı ise de, titanyum ve çinko oksit gibi fiziksel filtrelerin de üretilirken nano-partikül olmalarına karşın, kullanıcıya ulaşana kadar küçük nano-partiküllerin birbirleri ile birleşerek büyük parçacıklar oluşturduğu ve koruyucu yüzey kaplayıcılığının azaldığı ortaya çıktı. Peki çaresiz miyiz?

    Temel cilt bakımını “Yeni Nesil” cilt bakım ürünleri ile yaparsak güneşin zararlarına karşı çaresiz değiliz. Zaten düzenli olarak yapmamız gereken koruyucu, yapılandırıcı ve onarıcı “Temel Cilt Bakımı” nı AC-11 içeren “Yeni Nesil” cilt bakım ürünleri ile yaparsak, DNA onarımını destekleyen etkisi, UV filtrasyonu ile birleştiğinde, cilt için koruyuculuk yaklaşık 6 kat artıyor. Buna karşılık AC-11 içeren ACTIVAR gibi bir cilt bakım kremi ile kullanılan daha düşük SPF’li koruyucular sayesinde kimyasal ve hormonal etki azalır ya da fiziksel filtrelerin etkisine katkıda bulunurken, AC-11 içeren ACTIVAR gibi “Yeni Nesil” cilt bakım ürünü ile güneş lekesi oluşumu da belirgin olarak azalıyor.

    Günümüzde şaşırtıcı şekilde yaygın bulunan D Vitamini yetmezliğinin, UV’den aşırı korunmaya bağlı olduğu düşünülmektedir. Cildimizin D vitamini üretmesine izin verecek yeterlilikte UV filtresi ile birlikte DNA onarımının desteklenmesi gibi kombine koruyucu bir yaklaşım daha güvenli bir çözüm olarak görünüyor. Bu sayede cildimiz, daha fazla D Vitamini üreterek hem erken yaşlarda osteoporoz gelişimine hem de D Vitamini eksikliği ile paralel olan meme ve endometriyum kanseri riskine karşı korunmayı en doğal yolla artırabilecektir.

    Kış boyunca cilt lekelerini tedavi ettirmeye çalışan pek çok kişinin yaz güneşiyle yeniden lekelenmemek için arayış içinde bulunduğunu göz önüne alırsak, UV filtrasyonu ve DNA onarım desteği kombinasyonu ile bir yandan güneşin zararlarından daha fazla korunurken, diğer yandan da D vitamini eksikliğinin yol açtığı sakıncalara karşı da önlem almış oluruz.

    DNA onarımını artırıcı “Yeni Nesil” cilt bakım ürünü ile güneş koruma ürünlerinin “KOMBİNE KORUNMA”sı sayesinde, yaz boyu yeterli D Vitaminini alırken, cildin kendini doğal koruma yöntemi olan bronzlaşmaya da izin verilecek, hem daha iyi bir bakım hem de daha az yaşlanmak için de etkin bir yardımcı olacaktır. Yeni Nesil cilt bakım ürünleri yalnız çok iyi bir temel cilt bakımı ve etkili bir anti-aging etki sağlamak değil, aynı zamanda onarıcı etkiye de sahip olmak için geliştirildiğinden, özellikle yaşlandıran güneşli yaz günlerinde akıllarda kalması ve yaz boyunca uygulanması cilt sağlığı ve lekelerden korunma için yararlı olacaktır.

  • Aktif tüberküloz hastalarında anksiyete ve depresyon birlikteliği

    • Bulut Çelik S, Can H, Aras Kılınç E, Önde M, Çelepkolu T, Altuntaş M. Aktif tüberküloz hastalarında anksiyete ve depresyon birlikteliği. Smyrna Tıp Dergisi 2012;2(1):34-40

    Özet

    Amaç: Bu çalışma Batman Merkez Verem Savaş Dispanseri'ne başvuran aktif tüberküloz olgularında depresyon ve anksiyetesıklığını saptamak amacıyla planlanmıştır.

    Gereç ve yöntem: Çalışmaya sadece aktif akciğer tüberkülozu olguları dahil edilmiş olup, akciğer dışı tüberküloz vakaları venüks vakalar dahil edilmemiştir. Olguların sosyodemografik özelliklerini saptamak için hazırlanmış bir anket ve HastaneAnksiyete Depresyon Ölçeği, hastaların dispansere başvuruları sırasında yüz yüze görüşme tekniği kullanılarak uygulanmıştır.

    Bulgular: Çalışmaya katılmayı kabul eden 48 kişinin yaş ortalaması 29,73±15,68 (min:12-max:76) olup, %52,1'i (n:25) erkekti.Araştırmaya katılanların %20,8'inde (n:10) anksiyete, %50.0'sinde (n:24) depresyon saptanmıştır. Araştırmaya katılanların%72,9'unda (n:35) hastalık süresi 2 aydan daha uzun, %14,5'inde (n:7) 1-2 ay, %12,5'inde (n:6) bir aydan daha kısaydı.Depresyon erkeklerde %48,0 (n:12) kadınlarda %52,2 (n:12), anksiyete erkeklerde %16,0 (n:4) kadınlarda %26,1 (n:6) sıklıktasaptanmıştır (sırası ile p:0.773 ve p:0.487).

    Sonuç: Verem savaş dispanserlerinde tüberküloz nedeniyle takip edilen hastaların büyük çoğunluğunun kronik hasta olmalarınabağlı olarak, bu hastalarda depresyon ve anksiyete bozukluğunun gelişebileceğinin göz önünde bulundurulmasının gerekliolduğunu düşünmekteyiz.

  • Tiroid nodüllerinde benign malign ayrımı: on yıllık deneyimimiz.

    • Can H, Selçuk S, Zalluhoğlu N, Bulut Çelik S. Tiroid nodüllerinde benign malign ayrımı: On yıllık deneyimimiz. Tepecik Eğit Hast Derg 2011;21(3):113-8

    ÖZET

    Amaç: Çoğu benin özellik göstermesine rağmen, endokrin sistem maliniteleri içerisinde en yaygın olarak görülen tiroid kanserlerinin,tiroidektomi ameliyatı uygulanan hasta grubundaki sıklığını saptamak.

    Gereç ve Yöntem: Ocak 1998-Aralık 2008 tarihleri arasında Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi 3. Genel Cerrahi Kliniğindeameliyat edilen 918 hasta çalışmaya alındı. 748'i (%81.5) kadın, 170'i (%18.5) erkek hastanın dosyası; yaş, ameliyatşekli, ameliyat öncesi tanı, ameliyat sonrası patoloji sonuçları, duvar-kapsül invazyonu, metastaz olup olmaması ve sağkalımaçısından geriye dönük incelendi.

    Bulgular: Tiroid bezi kanseri tanılı hastaların çoğunluğunu kadınlar oluşturmaktaydı. Erkeklerin kadınlara oranla tiroid kanseriolma riski yaklaşık olarak 4.5 kat daha azdı. Erkeklerde metastaz kadınlardan daha yüksek olup metastaz saptanan hastalarınçoğunluğunu kadınlar oluşturmaktaydı. Malinite oranı, multinodüler guatr öntanısı ile ameliyata alınan hastalarda %6.7,nodüler guatr öntanısı ile ameliyata alınan hastalarda ise %7 olarak saptandı. Malin tiroid kanseri tanısı alan hastalarda ölümoranı %3.9 iken, benin tiroid kanseri tanısı alan hastalarda ölüm saptanmadı.

    Sonuç: Preoperatif incelemelerde amaç benin nodüllerle şüpheli malin nodüllerin ayırt edilmesidir. Bu hem gereksiz ameliyatlarıönleyecek hem de ameliyatı tek seansta bitirebilecektir.

    Anahtar Sözcükler: Multinodüler guatr, nodüler guatr, tiroid bezi kanseri