Blog

  • Akupunktur eğitimi; amaç ve beklentiler

    Akupunktur eğitimi; amaç ve beklentiler

    90’ların sonlarında Sağlık Bakanlığı ülkemizde akupunktur eğitiminin “yalnızca” tıp fakültelerinde verilmesine karar verdi.
    Ülkemiz tıp fakültelerinde akupunktur eğitimi yapmakta bir çok amaç bir arada yer almaktadır:
    Dünyada ve ülkemizde gittikçe yaygınlaşan bu yöntemin uygulayıcılarının sayısını arttırmak,hekimlerimizin yurtdışında ciddi ekonomik harcamalarla kurslara katılarak akupunktur öğrenme gereksinimlerini ülkemiz sınırlarında karşılayarak varolan ekonomik kaybı ortadan kaldırmak, akupunkturun eğitilmiş hekimler tarafından uygulanmasını sağlamak, akupunkturu bilimsel yöntemlerle sorgulayan hekimlerin yetişmesini sağlamak, akupunkturun bilim olması yolunda gerekli olan unsurlardan birini daha yerine getirmiş olmak.

    Sertifika sahibi her bir akupunkturist kişisel hayat görüşü ve bireysel koşulları doğrultusunda bu amaçlardan birine cevap verir konumda bulunacaktır.

    İ.Ü.Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Anatomi Anabilim Dalı, Akupunktur Tedavisi Uygulama ve Araştırma Birimi, sonlandırdığı 480 saatlik akupunktur eğitimine başlarken her ne kadar bu amaçların her birine hizmet vermeyi hedeflese de birincil amacını akupunkturun bilim olma serüvenine katkıda bulunabilecek, akupunktur uygulamalarını bilimsel tavırla var edebilecek, üslupları ile saygın hekimlerin yetiştirilmesi olarak belirlemiştir.
    Sanırım bu amaç akupunkturun yaşamakta olduğumuz sorunlarını gidermek için doğru bir başlangıçtır.

    Akupunkturun günümüzdeki konumunu tanımlayabilmek ve ilerde olması gerekenleri öngörebilmek için tabi ki geçmişe doğru bakıp, payımıza düşeni doğru almak gereklidir.

    80’li yıllarda kurulan Akupunktur Derneği ve İstanbul Akupunktur Derneği ülkemizde akupunkturun tanınması ve yaygınlaşması için çalışmalara başlamışlar ve halen sürdürmektedirler. Bu iki derneğin bakanlık nezdinde verdikleri uğraşlar sonucu akupunktur; Sağlık Bakanlığı’nca 29 Mayıs 1991 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan Akupunktur yönetmeliği ile uygulama alanı ve uygulama kuralları belirlenen bilimsel bir tedavi yöntemi olarak kabul edilmiştir.

    Sağlık Bakanlığı’nca; derneklerinde katılımı ile oluşturulan Akupunktur Üst komisyonu günümüze kadar çalışmalarını sürdürmüş ve sürdürmektedir.
    95 yılında Sağlık Bakanlığı, ülkemizde akupunktur uygulayıcılarının eğitimlerinin Akupunktur Üst Komisyonu’nca değerlendirilmesine ve eğitimleri uygun görülenlere Akupunktur Uygulama Sertifikası verilmesine karar vermiştir. Bu karar doğrultusunda o güne kadar dernekler tarafından yapılan eğitim organizasyonlarına katılan ve yurt dışında eğitimlere katılmış akupunkturistlerin belgeleri değerlendirilmiş ve uygulama sertifikaları verilmiştir.

    Bu uygulama akupunkturu, isteyen hekimin yapabileceği bir uygulama olmaktan çıkarmış ve bir akupunkturist (akupunktur uygulayıcısı) tanımı yaratmıştır.

    Akupunkturun bilim olabilmesi için birinci koşul akupunkturu yöntemince uygulayan ve sonuçları bilimsel yöntemlerle orta koyabilen akupunkturistlerin varlığıdır. Bu akupunkturistlerin çalışmalarını yapabilecekleri üniversite çatısı altında yer alacak Akupunktur Tedavisi Uygulama ve Araştırma Birimlerinin oluşturulması kadar önemli bir diğer yapı bu çalışmaların sunulabileceği bilimsel platformlar olan ulusal kongrelerdir.

    Akupunktur bilimsel bir yöntemdir. Akupunktur noktasının varlığı somuttur. Bu noktaların uyarılması sonucu ortaya çıkan sonuçlar tekrarlanabilir, ölçülebilir ve sorgulanabilir. İşte bu temel bilgi akupunkturun bilim olmasını sağlayacak kapıdır.

    Sağlık Bakanlığı bünyesinde oluşturulan Akupunktur Üst Komisyonunun, tıp fakülteleri ve diğer hastanelerde akupunktur uygulama birimlerinin kurulması önerileri çerçevesinde yapılan çalışmalar sonucunda İ.Ü. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Anatomi Anabilim Dalı’na bağlı Akupunktur Araştırma ve Uygulama Birimi oluşturulmuştur. Bu birimde hastalara poliklinik hizmeti verilmekte, akupunktur ile tedavi olabileceği tanımlanmış problemler için akupunktur uygulaması yapılmaktadır. Elde edilen sonuçlar ise akupunkturun bilimsel temellerini destekleyici olgular olarak değerlendirilmektedir.

    Geçmişte tamamen usta çırak ilişkisi ile var olan akupunktur eğitimi, 94 ve 97 yıllarında Akupunktur derneğinin başlattığı programlı eğitimlerden sonra tıp fakülteleri bünyesinde yapılan programlı eğitimlere dönüşmüştür. Bu durum akupunktur eğitimi almak isteyen hekimlerimizin bu bilgiye daha kolay ulaşmasını sağlamanın ötesinde daha kapsamlı ve standart bir bilgi edinmelerini sağlayacaktır. Bu eğitim çalışmaları ülkemizde akupunktur konusunda ortak bir dil ve tavır yaratacaktır.
    Tüm bu gelişmelerin ışığında akupunktur olması gereken yere doğru ilerliyorsa da bu ilerleyişin daha sağlam ve hızlı olmasını sağlayacak olan akupunkturun bilimsel bir yöntem olduğunu ve günü geldiğinde tıbbın bir bilim dalı olması gerektiğini düşünen, çalışmalarını ve söylemini bu doğrultuda kuran hekimlerin yetiştirilmesidir.

    Yalnızca obezite tedavisi yapıyorum kolaycılığına yönelmeden, akupunktur ile yaklaşılabilecek tüm semptomları akupunkturun başarı ile ortadan kaldırabildiğini göstermenin ve elde ettikleri sonuçları bilimsel yöntemler ile ortaya koymanın uygulama birimimizdeki kurs sonucu sertifika alan hekim arkadaşların birincil görevi olacağı umudunu taşıdığımı belirtmek isterim.

    Hiç kuşku yok ki tüm akupunkturistlerin üreteceği bilimsel bilgi akupunturun bir gün bilim olmasını sağlayacak yegane etkendir.

  • Baş ağrıları için hangi uzmana başvurulmalı

    Aslında baş ağrıları doktorlar içinde baş ağrısıdır. 150’nin üzerinde baş ağrısı sebebi olduğu düşünülürse problemi çözmenin ne kadar zor olduğu anlaşılacaktır.Baş ağrısının tek bir sebebi olabileceği gibi,birden fazla sebebi olabilir.Bunların ayrımını yapmak kolay değildir.Önemli olan belli bir hekim kontrolünde diğer ilgili branş hekimleri ile koordineli bir şekilde araştırma yapmaktır.Burada izlenmesi gereken yol;en kolay ve ucuz olan tetkikler seçilerek baş ağrısının sebebini araştırmaktır.

    Öncelikle Bu Şikayetlere Dikkat!

    -Çürük dişiniz gömülü kalmış ve çıkmamış 20 yaş dişleriniz veya çene ekleminizde kireçlenme var ise diş hekimine,

    -Gözlerinizde kırılma kusuru ya da göz içi tansiyon yüksekliği sorununuz var ise göz hekimine,

    -Sinüzitiniz var ise kulak burun boğaz hastalıkları uzmanına,

    -Migren ya da beyin tümörü gibi sebepler var ise nöroloji hekimine,

    -Boynunuzda kireçlenmeler var ise fizik tedavi uzmanına ,

    -Şeker düşüklüğü (Hipoglisemi)ya da kansızlık şikayetleriniz var ise dahiliye hekimine,

    -Hiçbir sebep bulunamaz ise sinirsel sebeplere bağlı olabileceği için psikiyatri uzmanına başvurmanızda fayda var.

  • Hacamat ne demektir ?

    Hacamat, yüzyıllardır en eski toplumlarda bile uygulanan, sadece İslam toplumuna özgü olmayan alternatif bir tedavidi yöntemidir.. Halihazırda Kızılay’a verilen kan verme işleminin daha basit bir şeklidir. Günümüzdeki işlemde yaklaşık 350-400cc kan vücut dışına alınırken, hacamatta yaklaşık 100-150 cc kan alınmaktadır.

    Hacamatın üstün tarafı, klasik kan almaya göre daha az riskli bir işlem olması ve uygulanan cam kavanozlar nedeniyle yapılan bölgeye lokal masaj etkiside göstermesidir.. Dezavantajı ise, hekim dışında tıbbi eğitim almamış kişiler tarafından, yetererli hijyen ortamı sağlanmadan yapılmasıdır. Kan alma ise hastane şartlarında ve hekim/hemşirelerin kontrolünde yapılmaktadır. Hacamat hekim tarafından yapılırsa problem yoktur.

    Hacamat belirli bir hastalığı gözetmeksizin her hastalığa yönelik olarak, genel sağlık amacıyla yapılmaktadır. Hastanın durumuna göre ne sıklıkta yapılacağı tespit edilmektedir. Belirli günlerde, aylarda ya da ayın durumuna göre yapılması, yapan ya da yaptıran kişinin oruçlu, abdestli olması, işlem sonrasında belirli yiyeceklerin yenmesi yada yenmemesi gibi sıkça duyulan ifadeler gerçek dışıdır. Her durumda hastalara yapılabilmektedir.

  • Kilo ile mücadele

    Kiloya Karşı mücadelede başarının sırrı için;

    Öncelikle yemesek de olur dediğimiz yiyecekleri ortadan kaldırmakla işe başlayabiliriz.

    Arkasından hergün yediklerinizi bir deftere yazarak yeme-içmenizi kontrol edebilirsiniz.

    Her lokmayı en az “21”kez çiğneyip yutarak sindirim sisteminize yardımcı olabilirsiniz.

    Zayıflamış kişilerin fotoğraflarını internetten indirip hergün bakmak sizi daha da motive edecektir.Tabi bunlar obeziteye karşı pansuman tedaviler.

    Günde 2 ana öğün olmak üzere sadece sabah ve akşam yiyiniz.

    Ne kadar sık sofraya oturursanız o kadar çok yersiniz.Bu yüzden acıkmadıkça kesinlikle yemeyiniz.

    Yemeğin miktarı gibi,içeriği de çok önemlidir.Midenizi hamur işleri ve tatlılarla da doldurabilirsiniz sebze ve meyvelerlede.

    Daha az yemek için evde az yemek çeşidi bulundurmak daha mantıklıdır.

    Her öğünde tek çeşit yemek tercih etmek nefsinizi kolay yenmenizi sağlar.

    Acıkınca önce su içiniz doyma hissiniz geçmez ise sıra ile önce protein (et,süt,yumurta,yoğurt ),sonra da doymazsanız sebze ve meyve yiyebilirsiniz.

    Sabah kalınca proteinden zengin beslenin,akşam yemeklerinde mümkünse et yiyiniz.

    Hergün evde haşlama/buharda pişirilen bir sebze yemeği yapılıp yenmesi obeziteden kurtulmanıza yardımcı olacaktır.

    Ayrıca yüksek kalorisi nedeniyle mümkün mertebe peynir tercih edilmemeli.

    Tatlılar, börekler, hamur işleri ise zaten bilinen yasaklardır.

  • Egzersiz ilaç mıdır?

    Son zamanların modası haline gelen egzersiz aktiviteleri oldukça yaygınlaşmaya başladığından beri, her an her yerde bu konu ile ilgili medyatik haberlerle sıkça karşılaşır olduk.
    Ben de “Egzersiz ilaçtır.” sloganıyla yola çıkan bir grup aktivistin öncülüğünde yürütülen “Harekete liderlik et.” programının gönüllülerinden biriyim. Bu programın farkındalığı sayesinde konu ile ilgili hatırı sayılır tıbbi dokumanı da inceleme şansına erişmiş oldum.
    Son zamanlarda tıbbın ulaştığı bilgi düzeyi neticesinde yapılan araştırmalar hastalıkların altında yatan nedenin çok faktörlü olduğunu ortaya koymaya başladı. Bu faktörlerin biri de “inflamatuvar süreç” diye nitelendirdiğimiz bir kısır döngünün devreye giriyor olmasıdır. Sitogenetik araştırmalar, kronik hastalıkların oluşumunda inflamatuvar sürecin en önemli rolü üslendiğine dair kanıtların oldukça fazla olduğunu göstermektedir.
    Günümüzde egzersiz ile ilgili yapılan kanıt değeri güvenilir çalışmalar; söz konusu olan bu inflamatuvar sürecin geri döndürülebileceğini iddia etmektedirler. Yani egzersizin etkisiyle sadece hastalığın ilerleyişini durdurmakla kalmıyorsunuz, aynı zamanda meydana gelmiş olan tahribatı da geriye döndürebiliyorsunuz.
    Bu kadar önemli bir eylemin elbette ki yararlarının yanında, dikkatli olunması gereken özellikleri de mevcuttur.
    O halde sorulması gereken soru “Nasıl ve ne kadar egzersiz?” şeklinde olmalıdır.
    Genel prensip olarak egzersiz; aerobik aktivite, kuvvetlendirme ve ağırlık aktiviteleri ile denge ve germe aktiviteleri şeklinde üç gruba ayrılmaktadır. Özellikle biz hekimlerin herkese önerdiği aktivite; organizmayı aşırı zorlamayan ve stres yaratmayan aerobik olarak tanımlanan yürüme, bisiklet, yüzme ve tenis gibi aktivitelerdir. İlave olarak söz konusu aktivitelerin bireyin yaşı, kilosu ve var olan sağlık sorunlarına göre hafif ya da orta şiddette ayarlanmasının, bir hekim tarafından kontrol edilmesi daha doğrudur.
    “Ne kadar egzersiz?” sorusuna gelirsek, haftada en az beş gün ve 150 dakika olmak üzere, düzenli olarak her gün, en az 30 dakika şeklinde ayarlanmalıdır. Egzersizin, sabahın ilerleyen saatlerinde yapılmasının da önemi; günün o saatlerinde hava sıcaklığının ve neminin en uygun saatler olması dolayısıyladır.
    Sağlıklı yaşam için tıbbı profesyonellerin danışmanlığında yapılan egzersizin sağladığı faydalar uzun bir liste oluşturmaktadır.
    Etkinliğine dair ciddi kanıtların ortaya konulduğu bir eylemin, ilaç olarak tanımlanması şaşkınlık yaratmamalıdır.
    İşte bu yüzden “Egzersiz ilaçtır.” demek durumundayız.

  • Boyun ağrıları ve nöralterapi

    İnsan boynu, medulla spinalis, spinal sinirler, karotis ve vertebral arterler gibi çok önemli vücut yapılarını barındıran, baş için bir destek işlevi gören, omurganın en hareketli bölümüdür.

    Boynun bu büyük hareket kabiliyeti, aynı zamanda darbelere ve zedelenmelere daha duyarlı olmasına yol açar.

    Bu yüzden, ağrı nedeni olarak omurga içersinde belden sonra ikinci sırayı alır .

    Boyun ağrıları her yaş grubunda karşılaşılabilen, yaşam kalitesini düşürüp iş gücü kaybına neden olabilen önemli bir sorundur

    Boyun ağrısı nedenleri 3 temel grupta incelenebilir:
    Kas iskelet sistemi kaynaklı mekanik nedenler
    Boyun dışı bölgelerin hastalıklarının neden olduğu ağrının boyun bölgesinde hissedilmesi (yansıyan ağrı)
    Boyun bölgesini tutan yangısal, enfeksiyöz ve tümöral hastalıklar.

    Bir çok kol, omuz ve baş ağrısının altında boyundaki çeşitli patolojiler yatar. Bu nedenle boyundan kaynaklanan hastalıkların tanı ve tedavisine önem vermek gerekmektedir.

    BOYUN AĞRISI NEDENLERİ

    Boyun fıtığı

    Boyun fıtığı genellikle sinir köklerinin omurilik kanalından ayrıldığı bir tarafında meydana gelir. Sinirlerdeki bası özel sinir kökleri tarafından desteklenen kas ve deri kısmında ağrıya, hissizliğe ve güçsüzlüğe neden olur.

    Belirtileri:

    Boyunda, omuzlarda ve kollarda ağrıya sebep olur.

    Ağrı bası altındaki sinir kökünün özel dağılımıyla koldan elin içine yayılabilir. Eğer boyun fıtığı omuriliğe bası yaparsa yürüme problemleri, spastisite (kas tonüs artışı), idrar kaçırma şikayetleri ortaya çıkabilir.

    Boyun fıtıkları boyun ağrılarının en sık nedeni değildir. Boyun bölgesindeki ağrıların yüzde 10-20 kadarı boyun fıtığı kaynaklıdır. Eğer hastada ağrı, boyundan kola vuruyorsa, kas gücünde kayıplar başlamış, parmaklarında uyuşukluk varsa kesinlikle boyun fıtığıdır.

    Boyun Kireçlenmesi

    Servikal omurgayı meydana getiren yapıların (kemik, bağ, kas) yozlaşması sonucu ortaya çıkan ve buna bağlı sinir ve damarsal bozuklukları da içeren klinik bir tablodur.

    Nedenlerinin yaşlanma, mikro travmalar, makrotravmalar, duruş bozuklukları ve genetik faktörler olduğu düşünülmektedir.

    Boyun ağrısı, kola yayılan ağrı, baş ağrısı, boyunda tutukluk, kolda güçsüzlük – hissizlik – yanma – batma, ellerde zayıflık – beceri azalması – uyuşma – karıncalanma, kulak çınlaması, baş dönmesi ve bulanık görme gibi yakınmalara neden olabilir

    Servikal Strain

    Travma ve duruş bozukluğu sonucu gelişen, boyunda tutukluk ve lokal ağrı ile karakterize bir tablodur.

    Masa başında çalışanlarda olduğu gibi boynu uzun süre aynı pozisyonda tutmak, yatarak televizyon seyretmek, uygun olmayan yastık ve yatakta yatmak gibi nedenler boyunda zorlanmaya yol açabilirler.

    Kaslarda kasılma gelişeceğinden boyundaki normal olan eğrilik azalır, boyun hareketleri ağrılı ve kısıtlı olur.

    Romatizmal Hastalıklar

    Vücudun kendi bağışıklık sisteminin, kendi kıkırdak ve kemik hücresine savaş açması ile oluşur. Omurga, kemik ve kıkırdak

    dokusunda hasar oluşur. Romatoid artrid, ankilozan spondylit, spondylit gibi hastalıklar boyun hareketlerinde kalıcı kısıtlılık

    yapar.

    Tekrarlayan stresler, akciğer , kalp hastalıkları, yemek borusu iltihapları ve mide rahatsızlıkları da boyun ağrısı yapar.

    Boyun ağrılı hastalarda öncelikli tedavi konservatif tedavi olmalıdır.

    Boyun ağrılı hastalarda, hastalığı yaratan asıl sebebi bulduktan sonra, Fizik Tedaviyle beraber veya ayrı olarak; Nöralterapi uygulanabilir.

    Özellikle bu tedaviler fizik tedaviyle iyileşmeyen hastalar için bir tedavi seçeneğidir.

    Tüm Sevgi ve Işığımla…

    Herkese sağlıklı ve huzurlu bir yaşam dileklerimle… !!!

  • Adet düzensizliği, premenstruel sendrom (pms) ve nöralterapi

    Adet Düzensizliği :

    İlk görülen adetten menopoza kadar üremeye yönelik her ay tekrarlayan hormonal değişiklik ve adet kanaması ile karakterize, özellikle genital sistem olmak üzere tüm organizmayı etkileyen periyodik değişikliklere mensturel siklus adı verilir. Mensturel siklusun 1. günü olarak adet kanamasının başlangıç günü kabul edilir. Mensturel siklus 28+/-7 gündür. Ortalama kanama süresi 5+/-3 gün kadar olup, bir dönem boyunca kaybedilen kan miktarı 30 ml. (20-80 ml.) civarındadır. İlk menstürasyon kanaması 13 (8-16) yaş civarında görülür. Menarştan (ilk adet) sonraki 12-18 aylık dönemdeki adetler genellikle düzensiz ve yumurtlamasızdır. Normal bir adeti oluşturan 4 faktör vardır;

    Hipotalamus , 2)Hipofiz, 3)Yumurtalık, 4)Rahim

    Bu faktörlerden herhangi bir aşamada oluşabilecek sorun karşımıza Adet Düzensizliği olarak çıkar.

    Mensturel siklus bozukluklarını tanımlamak istersek;
    Oligomenore; 35 günden uzun aralıklarla oluşan düzensiz kanamalardır.
    Polimenore; 21 günden kısa aralıklarla oluşan düzenli kanamalardır.
    Hipomenore; Menstürel kanama miktarının az olmasıdır.
    Hipermenore; Menstürel kanama miktarının fazla olması, ancak süresinin normal olmasıdır.
    Menoraji; Menstürel kanamanın uzamasıdır.
    Metroraji; Düzensiz aralıklarla oluşan kanamalardır.
    Menometroraji; Düzensiz aralıklarla oluşan bol kanamalardır.
    Ovulasyon kanaması; İki adet ortasında görülen hafif kanamadır.
    Premenstürel kanama; İki adet kanamasının öncesinde görülen hafif kanamadır.
    Spotting; Lekelenme şeklinde kanamalardır. Sıklıkla rahim içi araç veya hormonal bozukluklara bağlıdır.
    Jüvenil kanama; Menarş veya hemen sonrasında görülen çoğunlukla yumurtlama sorunununa bağlı kanamadır.

    Anormal vajinal kanamaları ikiye ayırmak mümkündür;

    Organik nedenler

    Disfonksiyonel uterin kanamalar

    Organik nedenler; RIA (rahim içi araç, spiral) kullanımı, ilaçlar, abortus (düşük), ektopik gebelik (dış gebelik), trofoblastik hastalık, karaciğer yetmezliği, böbrek yetmezliği, kan, tiroit hastalıkları, vajina, dış genital, rahim ağzı ve rahimin kendisinden kaynaklanan kanamalardır. Rahim ağzından veya rahim içinden kaynaklı bir polip yapısı adet düzensizliğine neden olabilir. Yine rahimden kaynaklı myom yapısı da kanama yaratır, travmaya bağlı yırtıklar da bir diğer anormal kanama nedenidir. Tedavileri genellikle sebebe yöneliktir ve tanıları basit bir jinekolojik muayene ve ultrasonografi ile konulabilir.

    Disfonksiyonel kanamalar organik bir nedene bağlı olmayan, normal dışı rahim kanaması olarak tanımlanabilir. Bu nedenle disfonksiyonel kanama tanısı, diğer kanama nedenleri dışlandıktan sonra konan bir tanıdır.

    Adet düzensizliklerinin %90 kadarı anovulatuvar (yumurtlama fonksiyon bozukluğu) disfonksiyonel kanamalar olup bu tip kanamalar daha çok menarş sonrası ve menopoz öncesi görülürken, %10’u yumurtlamalı disfonksiyonel kanamalardır ve 30-40’lı yaşlarda görülür.

    Disfonksiyonel kanamalar adet kanamalarının ya da miktarının veya her ikisinin birden bozulması ile ortaya çıkar.

    Tedavi : Yukarıda anlatılan Organik Nedenler ve / veya Endometrial Hiperplazi var ise nedene yönelik tedaviler uygulanmalıdır.

    Ancak bunların hiç biri yok ve anlamlandırılamıyorsa, psikojenik ve / veya tespit edilemeyen bir hormonal bozukluk kaynaklı olduğu şüphesi varsa, Hormonal Aksı Düzenleyen NÖRALTERAPİ , bu konuda faydalı olabilecektir.

    Adet Öncesi Gerginlik-Ağrı / Premenstürel Sendrom (PMS) ;

    Menstürel siklusun ikinci yarısında ortaya çıkan ve menstürasyonla birlikte ortadan kalkan bazı rahatsızlıkların günlük aktiviteyi engelleyecek ve tedaviyi gerektirecek boyutlarda oluşu premenstürel sendrom adını alır. Genellikle adet kanamasından 7-14 gün önce başlayan, kişisel farklılıklara göre değişik semptomlar kompleksi gösteren ve bu nedenle bir sendrom olarak adlandırılan PMS ilk olarak ruhsal yapıda dengesizlik ve ödem oluşumuna eğilim olarak tanımlanmıştır. PMS yaklaşık 200 kadar semptomu gösterilmiş olan bir psikonöroendokrin bozukluktur. Kadınların yaklaşık %30-50’sinde PMS vardır. Bu olayların %5-10’unda semptomlar çok şiddetli olabilmektedir. Genellikle 25-35 yaşlarında görülür. Ensık görülen şikayetler memelerde ağrı, vücutta su toplanması, karın şişliği, iştah değişiklikleri ve ruhsal değişikliklerdir. PMS tanısı koymak için bazı kişiler göz önünde bulundurulmalıdır.

    -Şikayetler bir adet döneminin 2. yarısında ortaya çıkar.
    -Adet döneminin ilk yarısında hiç şikayetsiz en az 1 haftalık dönem vardır.
    -Şikayetler en azından ardışık 3 ay üst üste tekrarlamalıdır.
    -Şikayetler günlük aktiviteyi engeller ve tedavi gerektirir.

    Tedavi : Hormonal Aksı Düzenleyen NÖRALTERAPİ başta olmak üzere, B6 vitamini, egzersiz ve sıvı – elektrolit dengesinin ayarlanması, tuzun azaltılması da tedaviye yardımcı olması açısından eklenebilir.

    Tüm Sevgi ve Işığımla…Herkese sağlıklı ve huzurlu bir yaşam dileklerimle… !!!

  • Depresyon eğitim programı

    Depresyonla başa çıkmada ilk adım depresyonu anlamaktır. Nedir?, ne değildir?, mekanizması nedir ve bizde hangi belirtilere sebep olur? Gibi bir kaç sorunun cevabını bilmek yolun yarısıdır. Depresyon çökütülü ruh hali ile beraber bazı fiziksel belirtilerin üç haftadan daha fazla devam etmesidir. Bedensel belirtilerden uyku bozukluğu (aşırı uyku veya uykusuzluk,uykuya dalamama veya sık uyanma veya sabah erken uyanma), iştah bozukluğu (iştahsızlık veya aşırı yemek yemek), yorgunluk ( özellikle sabahları yorgun ce bitkin uyanma), dikkat kaybı, unutkanlık gibi belirtilerin; içe kapanma, kendini çevreden izole etme, yaşamdan keyif alamama, ajitasyon, günlük aktiviteleri yapmaa zorlanma, kişisel bakımda zorlanma, değersizlik duyguları, suçluluk duyguları, ölüm ve intihar düşünceleri gibi zihinsel belirtilerle ortaya çıkması tanıyı düşündürür. Depresyonun % 90 nı hafif ve orta şiddette olup, ömrü 9 aydır. Kadınlarda iki kat fazla olmasının sebebi, kadınları beyinlerinde ki farklı merkezleri daha sık kullanmaları sebebi ile endişeye yatkın olmalarıdır. Çünkü ‘Bugünün endişesi yarının depresyonudur.’ Bu sözü bilimsel bazda açıklayalım. Endişenin sebep olduğu Aksiyete veya öfke REM uykusunda artışı, derin uykuda azalmaya bu da sabah yorgun ve bitkin uyanmaya neden olur.

    Endişeli düşünce Tarzı Depresyon döngüsünü anlamamız için kısaca uyku döngüsünden bahsedelim. Her gece gözümüzü kapadığımıza uyku döngüsü başlar ve dört bölümden oluşur. REM (rapid eye movement-hızlı göz hareketleri) uykusu depresyonda önemli rol oynayan bölümdür. Normalde REM uykusu, uyku döngüsünün dörtte birini kapsar. Beyin REM uykusunda çok aktiftir. REM uykusunda ki beyin dalgalarının görünüşü yanıklıkta ki beyin dalgalarına benzer. REM uykusunda beyin, günlük yaşamınızda ifade edemediğiniz duyguları nötralize eder. Endişeli bir düşünce yapınız varsa ve yaşamınızda bir dönüm noktası yaşıyorsanız ki bu genellikle bir kayıp duygusudur; endişe seviyeniz çok artar. Beyninizin REM uykusunda ki yükü artar ve bu artmış (normalden fazla ) endişeyi beyninizin nötralize etme süresindede artış olur. REM uykusu uzar ve uyku döngüsnün dörtte birinden daha fazlasına taşar ve bu aktivite sizin sabah yorgun ve bitkin uyanmanıza sebep olur. Yorgun uyandığınızda kendinizi daha endişeli bulursunuz. ‘Ben bugünü bu yorgunlukla nasl çıkaracağım?’, sorusu zihninizde belirir ve depresyon döngüsü hız kazanmaya başlar. Bu durm bize çözüme giden yolu gösterir. Eğer problemi net bir şekilde biliyorsanız, çözüm karşınızda demektir. Depresyonda da ASIL problem endişeli düşünce yapısının zeminde yer aldığı bir kişide yaşadığı kayıp duygusunun REM uyku süresini uzatması ve kimyasal yani bedensel ve zihinsel belirtilere yol açmasıdır. Çözüm, endişeyi ele almaktır. Sorun odaklı düşünce tarzından çözüm odaklı düşünce tarzına yöneltmek; siyah-beyaz, ya hep ya hiç düşünce tarzında aranlanma sağlamaktır yani terapi programlarıdır.

    Depresyonun genetik olmadığına dair çalışmaların sonuçları, dünyanın dört bir yanından elimize ulaşırken, depresyon kaderiniz olabilir mi? Size iyi bir haberim var. Depresyon kaderiniz değildir. Son on yıldır dünyanın çeşitli ülkelerinde yapılan çalışmalar, depresyonun genetik olmadığını göstermiştir. Human Givens enstitüsünün 2000 hasta üzerinde yaptığı araştırmada, 1958 yılında doğup 30 yaşına gelenlerde ki depresyon oranı ile 12 yıl sonra 1970 yılında doğup 30 yaşına gelenlerde ki depresyon oranı karşılaştırıldığında, 1970 te doğanlarda depresyonun iki kat fazla görüldüğü gösterilmiştir. Bu kadar büyük bir artışın genetik olabilmesi için yüzyıllar gereklidir. Peki nasıl iki kat artmış olabilir, 12 yıl gibi bir sürede. Yaşamımızda strese düşen payın gittikçe artması ve stresle başetme becerimizin aynı hızda artmaması, bu sorunun cevaplarından biridir. Evet, depresyonunuz çocuklarınıza geneke olarak aktarılmaz ama endişeli düşünce tarzınız çocuklarınız tarafından modellenebilir. Buda onları depresyona daha yatkın yapabilir. Çocuklarınızı bu problemden korumak istiyorsanız kolları sıvayın. İş sizle başlıyor. Yaşama sorun çerçevesinden bakış açınızı çözüm penceresine çevirmeniz gerekiyor. Depresyonun bedensel ve zihinsel belirtilerinde ki çeşitliliği sebebi ile çocuklarda, yaşlılarda ve ergenlerde kolayca gözden kaçırılabilir. Bu yaş guruplarında ki kişilerde herhangi bir davranış değişikliğinde depresyonu akılda bulundurmak gerekir.

    Gördüğünüz gibi korkulacak bir şey yok. Bilmek yolun yarısı. Hasta eğitim sürecinde hastaya endişe ile baş etme teknikleri gösterilir. Hastaya, günlük bazda, gittikçe artan oranlarda zihinsel ve bedensel aktiviteler önerilir. 7-11 nefesini öğretilir; sabah ve akşam 11 kez yaptığında Endorfin seviyesini ne kadar artiracağını ve bunun nasıl bir destek olacağını öğretiriz. Omega 3 desteğinin önemini vurgulanır . Omega 3 beyinde kimyasalların dağıtılmasında önemli bir rol oynar. Bu eğitim sürecinde kişinin düşünce tarzında önemli bir değişim ve dönüşüm sağlanır.

    Bol güneşli günler dileğiyle…

  • Boy uzaması

    Uzun kemiklerin büyümesinde rol oynayan ve epifiz yakınındaki kıkırdaktan oluşan disk biçimindeki bölge epifiz plağı olarak isimlendirilir. Bu bölge boy uzamasında etkin rol alır ve yoğun olarak kemikte uzamayı sağlayan hücreleri içerir. Boy uzaması genellikle 18 yaşında epifiz plağının kapanmasıyla durur. Ancak kemiklerde büyümeyi sağlayan epifiz plağı kapanmamışsa boy uzaması 25 yaşına kadar devam edebilir. Bunun tersine epifiz plağı 14 yaşında kapanan insanın boy uzaması durur ve bir daha boyu uzamaz.

    Yapısal faktörler boy kısalığının önemli nedenlerinden biridir. Yapısal faktörleri etkileyen ise anne ve babadan aktarılan kalıtımdır. Bir insanın boyu ile ilgili değerlendirmede beklenen ideal boy hedefi dikkate alınır. Eğer ebeveynlerinizden en uzun olanın boy seviyesine ulaşmışsanız beklenen boy hedefinizi yakalamışsınız demektir.

    Boy gelişimini etkileyen diğer önemli faktörde hormonal yeterliliğin olup olmadığıdır. Boy gelişiminde büyüme hormonu, tiroid hormonları ve seks hormonları etkin rol alır. Bu hormonların yetersizliği ya da fazlalığı durumlarında boy gelişiminde kısalıktan anormal uzamaya kadar varan bir dizi düzensizlik oluşur. Büyüme hormonu ve tiroid hormonları yetersizliğinde boy kısa kalabilir. Seks hormonlarının erken devreye girdiği durumlarda epifiz kıkırdağı beklenen yaştan önce kapanarak boy uzamasının durmasına neden olur.

    Günümüzde boy gelişiminde rol oynayan en önemli faktörlerden birinin beslenme olduğu kabul edilmektedir. Dengeli ve yeterli bir beslenme rejiminin büyüme ve gelişme için en uygun yaklaşım olduğuna bilim çevrelerince ağırlıklı olarak vurgu yapılmaktadır.

    İlave olarak kronik hastalıkların, psikolojik rahatsızlıkların ve sedanter yaşam tarzının boy uzaması üzerinde negatif yönde etkileri mevcuttur.

    Boy uzaması üzerinde etkili olan söz konusu faktörler dikkate alınmadan boy kısalığı olgularına çözüm üretmeye kalmak doğru bir yaklaşım olmayacaktır. Özellikle büyüme hormonunu arttırdığı iddiası ile bazı gıda takviyelerinin gelişme çağındaki adelosanlara genel bir kabulmüş gibi önerilmesi çok sakıncalıdır. Çünkü günümüzde gıda takviyesi amacıyla önerilen ilaç benzeri maddelerin büyüme ve gelişme üzerindeki etkileri hakkında çelişkili görüşler mevcuttur. Bu gıda takviyelerinden biride büyüme hormonu salınımını arttırdığı iddia edilen ve bir aminoasit olan L arginindir. Tek bir aminoasitin büyüme hormonu sentezini arttırmada yeterli olmayacağı gerçeğinden hareketle gelişme çağında yeterli protein içeren dengeli beslenme kaidelerine uyan birinin aminoasit takviyesi kullanmasına ihtiyacı olmadığını söyleyebiliriz. Ayrıca gıda takviyesi amacı ile kullanıma sunulan bu tür ilaçların ilaç dairesi tarafından verilmiş uygunluk belgesinin olup olmadığı dikkat edilmesi gereken diğer bir husustur. Gıda takviyesi maksadıyla kullanmakta olduğunuz ürünün ilaç dairesi onayı yerine tarım bakanlığı onayı varsa eğer sizin için zararlı etkileri olması ihtimal dâhilindedir. İlaçta olsa kullanılan her ürünün böbrek ve karaciğer gibi organlara zararlı etkileri söz konusudur. İlave olarak söz konusu aminoasit sadece büyüme hormonunu uyarmakla kalmaz başka hormonal dengesizliklere de neden olabilir.

    Büyüme hormonu uyarılması ve dolayısıyla sağlıklı bir boy gelişiminin sağlanması için en uygun yaklaşım; dengeli beslenme ile hormonun en fazla salındığı akşam 22.00-24.00 saatlerini içeren yeterli uyku düzenidir.

    Son olarak, hormonal salgılama mekanizmalarında bir sorun oluşmadığı sürece müdahale gerektirecek bir durumda söz konusu değildir.

  • Uzun ilişkileri yönetmek ve cinselliği canlı tutmak

    Aşk ve tutkuyla başlayan ilişkilerde ilk yıllarda cinsellik ek bir motivasyon aracı gerektirmeden kendiliğinden akan bir enerji halinde iken,zamanla bu enerjide azalmalar ve tıkanmalar görülebilmektedir.Doğal olarak da çiftlerin yaşadığı sorunların başında cinsel isteğin azalması gelmektedir.

    Çiftlerin konuşarak kafalarındaki kaygı ve korkularını,rahatsız eden durumları,isteklerini kesin ve net bir dille anlatmaları,cinsellikte beklentilerini ve fantazilerini partnerleriyle paylaşmaları cinsel sorunların çözümünde ilk adımdır.Bunun için de kişilerin kendilerini iyi tanımaları ve cinsel beyinlerini keşfetmeleri önemlidir.Eğer cinsel isteksizliğin arkasında ağır bir patoloji yoksa büyük ihtimalle sebebi kişinin cinsel fantazilerilerinin,cinsel arzularının farkında olmayışı olabilir.

    Belli aralıklarla ilişkinin gözden geçirilmesi ve aksayan yönlerinin konuşulması ilişki yönetimi ve sağlığı açısından oldukça önemlidir.Uzun süreli ilişkilerde çiftler yoğun iş programları,çocukların temel ve sosyal ihtiyaçları,ev işleri,sanal ve bireysel sosyal ilişkiler için ayrılacak zaman gibi yoğun bir programa sahip olduklarından başbaşa vakit geçirmek gibi özel ihtiyaçlarını zaman zaman ihmal edebilmektedirler.Oysa günde sadece on dakika bile olsa çiftlerinbaşbaşa kalıp,duygu ve düşüncelerini paylaşması ve anlamlı vakit geçirmesi ilişkiye yapılan iyi bir yatırımdır.Bu özel zamanda faturalar,evle ilgili sorunlar gibi konular değil,çiftlerin ortak hobileri,duygu ve düşünceleri ve örneğin o gün okdukları ilginç bir yazı gibi konular konuşulabilir.Bu yakınlığı pekiştirir.

    Zaman zaman çiftler ilişkilerini romantik,entellektüel ve cinsel açıdan değerlendirmek için birbirleriyle aile toplantıları yapabilirler.İlişkideki zayıf noktalar belirlenip,çözüm yolları hakkında konuşulabilir.Bu sorunlarla başa çıkamadıkları durumlarda da profesyonel yardım konusu konuşulabilir ve gerekirse yardım alınabilir.

    Sevgiyi göstermenin ve korumanın bir yolu da cinsel olarak ifade etmektir.Bunun için cinsel randevular planlanabilir.Kadınların sekse hazırlanmaları erkeklerden daha uzun zaman alabildiğinden gün içinde küçük dokunmalar,aşk mesajları ve erotik mesajlar gibi yöntemlerle bu randevular daha tutkulu hale getirilebilir.Bu randevularda aşk oyunları gibi cinsel yaratıcılık içeren fantazilerden yararlanılabilir.Cinsellikte hayal gücünü kullanmak ve yeniliklere açık olmak rutini kırmak anlamında etkili olabilir.

    Uzun ilişkilerde bir diğer önemli konu sevgi ve saygının devam ediyor olmasıdır.Sevgi ve saygı çiftlerin cinsel yakınlaşmasına da katkıda bulunur ve özgürce isteme ve red etme hakkını saklı tutar.Bu da çiftlerin kendilerini rahatça ortaya koymasını sağlar.

    Birbirlerinin beyinlerine hitap edebilen çiftlerin cinsel istekleri de daha yoğun olmaktadır.Ortak bir projede yer almak veya birlikte bir tatil planlamak,tiyatroya,sinemaya gitmek ve sonrasında bu faaliyet hakkında sohbet edebilmek gibi ortak entellektüel faaliyetler buna katkıda bulunabilir.

    Son zamanlarda çiftlerin sağlıklı cinsel hayatlarının önündeki bir diğer engel de çiftlerden birinin porno bağımlılığı olabilir.Çiftlerden biri birlikte seks yapmak yerine tüm cinsel enerjisini bu tip bir faaliyete veriyorsa,ilişki açısından yıkıcı bir sonuca yol açabilir.Bunun yerine çiftlerin birlikte izleyecekleri erotik filmler ve her iki çiftin de onayını aldığı paylaşımlar daha sağlıklı olabilir.

    Uzun evliliklerin bir kısmının akıbeti de,boş yuva denilen bir sendromla son bulması olabilir bazen.Çocukların büyüyüp evi terketmesiyle başbaşa kalan çiftin ilişkisinin bozulması durumudur bu.Çiftler önceden bilir ve bu duruma karşı hazırlıklı olursa krizi daha sağlıklı atlatabilirler.Aslında bazı çiftler için aşklarının baharı asıl bu dönemde başlar.Yaşlı cinselliğiyle ilgili tabuların ve mitlerin de çürütüldüğü bu dönemde,sorumlulukların azalması ve istenmeyen üremenin de olmaması sebebiyle keyifli bir dönem olarak yaşanabilir.Zamanında çocuklarla ilgili sorumlulukların ve faaliyetlerin haricinde pek bir paylaşımı olmayan ve bunun üzerine de yatırımı olmayan çiftler için ise sıkıcı ve boğucu bir dönem olarak algışanabilir.Bu sebeple çiftler,çocuklar da dahil tüm diğer fertleri gerektiğinde ilişkilerinin dışında tutup,birbirlerine gereken önem ve zamanı vermelidirler.

    Sonuç olarak ilişkiler ve cinsel hayat,sadece kendi akışına bırakıldığında gideceği yönü kestirmek çok da olası görülmemektedir.Evlilik ve ilişkiler,öğrenilebilir yöntemlerle daha yönetilebilir hale gelebilir.