Blog

  • Akupunkturun tarihçesi ve türkiye’de  akupunktur

    Akupunkturun tarihçesi ve türkiye’de akupunktur

    AKUPUNKTURUN TARİHÇESİ

    Akupunktur’un tarihçesi, 5.000 yıl öncesine kadar uzanır. Bu tıp bilimi gün geçtikçe tüm dünyada ve ülkemizde de saygın yerini alarak ilerlemektedir. Günümüzden tam 4700 yıl önce (M.Ö. 2597- 2697) Çin’in Sarı krallık döneminde yazılan “Huang Di Nei Jing (Klasik Dâhiliye) kitabı günümüzdeki tıp alanında yazılmış en eski kitap olarak bilinir. Bu kitap Akupunktur ve Moksa (ısı ile yapılan bir tedavi ) ile ilgili Çin Tıbbının babası olarak bilinen Shen Nung’dan bile daha önce yazılmış olduğu söylenir.

    Han Hanedanlığı döneminde (M.Ö.206-M.S.220) kaleme alınmış olan Shuo Wen Jie Za adlı kitaba göre Akupunktur tedavisinde BİAN adı verilen taştan yapılmış iğneler kullanılmıştır. Zamanla bian taşlarının yerini balık kılçığı, kemik veya bambudan yapılan iğneler almaya başlamıştır. Günümüzde ise kıl kadar ince çelik,altın ve gümüş iğneler kullanılmaktadır.

    Avrupa’da ise akupunktur ile ilgili kitapların yazılması 1600’ lü yıllara kadar uzanır. Akupunktur ilk olarak Dabry (1853) ve Morant (1927) tarafından Batı’ya tanıtıldı.

    Yine eski Mısır tarihi Hiyelografik yazılarında (günümüzden 2500 sene önce ) Mısırlıların akupunktur iğnesi ile kulağın belirli bölgesini dağlayarak siyatik tedavisi yaptıkları görülmüştür.

    1911 yılındaki Çin’deki krallık dönemi bittikten sonra akupunktur daha fazla yayılmaya başlamıştır. Akupunktur 1944 den sonra Çin devlet Başkanı Mao Zedong’ un bu konuya önem vermesi ile de yayılması hız kazanmıştır. Akupunktur 1945 yılında Çin’de ilk defa enternasyonal bir hastane de uygulanmaya başlanmıştır.1948 yılından itibaren de resmi olarak eğitim verilmeye başlamıştır.

    Akupunktur 1970 yılından itibaren de WHO (Dünya Sağlık Örgütü) tarafından onaylanmış ve desteklenmiştir.

    İlk defa 1972 yılında Amerikan başkanı Richard Nixon Çin’i ziyaret etmiştir. Gezi sırasında Amerikalı gazetecilerden biri apandisit olmuş olup apandisit ameliyatını akupunktur anestezisi altında hiçbir genel anestezi yapılmadan ağrısız bir şekilde yapılmıştır. Bu gören Amerikalı bilim adamları bu tarihten itibaren akupunkturla çok yakından ilgilenmeye ve eğitim almaya başlamışlardır.

    1998 yılında ise Amerika’nın NIH (National Institute of Health=Ulusal Sağlık Örgütü) tarafından da akupunkturun birçok hastalığın tedavisinde kullanılabileceği ve çok etkin olduğunu açıklamıştır.

    Avrupa ülkelerine baktığımızda akupunkturla ilk ilgilenen ülke 2. Dünya Savaşı sıralarında (1945) Fransa olmuştur.

    1957 de Fransa’da Dr. Nogier kulağın ters homunculus şeklinde olduğunu ve kulakta bütün vücut noktalarının bulunduğunu ileri sürerek auriküloterapi’yi geliştirmiştir. Aynı dönemde İngiltere’de Sir Henry Head teorileri ile akupunkturu açıklamaya çalışmıştır. Ayrıca Felix Mann yazdığı akupunktur kitapları ile akupunkturun yaygınlaşmasına ciddi katkılarda bulunmuştur.

    TÜRKİYE’DE AKUPUNKTUR

    Son 40 yıldır dünyadaki bir çok tıp fakültesinde akupunktur uygulanmaktadır. Akupunktur Ülkemizde akupunktur tedavisinin, diğer tedavi metotlarında olduğu gibi, bilimsel yöntemlerle yapılmasının esas ve usullerini düzenlemek amacıyla 29.5.1991 tarih ve 20885 sayılı Akupunktur tedavi yönetmeliği yayınlanmıştır. Böylece İlk defa 29 Mayıs 1991’de Sağlık Bakanlığı tarafından resmi olarak alternatif değil, bilimsel bir tedavi metodu olarak kabul edildi.

    Bugün Ülkemizde devlet hastaneleri başta olmak üzere bir çok Tıp Fakültesi hastanelerinde de akupunktur uygulanmaktadır. Sağlık Bakanlığı 13 Mart 2002 tarih 24694 Sayı ile ‘Akupunktur Tedavi Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik’ yayınlayarak Akupunktur yönetmenliğinde düzenlemeler yapmıştır.

    1991 yılında yayınlanan Akupunktur yönetmeliğinden sonra ilk defa 1994 yılında Trakya Üniversitesi Edirne tıp fakültesinde Akupunktur dernekleri tarafından Akupunktur sertifika eğitimi verilmiştir. Bu eğitimler Akupunktur dernekleri tarafından kurs, sempozyum ve kongreler şeklinde verilmeye devam etmiştir. İlk defa sağlık bakanlığının izni ile 2002 yılında Gazi üniversitesi Tıp fakültesince verilmeye başlanan Akupunktur eğitimleri çeşitli üniversitelercede halen verilmeye devam etmektedir.

  • Çin felsefesine göre  qi=çi

    Çin felsefesine göre qi=çi

    Shen Nung’a göre vücutta Qi = Çi adını verdiğimiz bir yaşam enerjisinin var olduğu; bunun da vücudun her yerinde dolaştığı ifade edilir. Çi, gerek vücudun ruhsal, emosyonel= duygusal, davranış, mental=akıl, gerekse fiziksel aktivitesi olarak kabul edilir. Çin felsefesine göre; Çi=enerji; YİN=negatif ve YANG = pozitif anlamında evrensel güçlerin etkisi altındadır. Bu Qi= Çi adını verdiğimiz yaşam enerjisi insan vücudunda meridyen adını verdiğimiz kanallarda denge halinde dolaşır. İşte Qi=Çi yaşam enerjisinin (Çi) herhangi bir azlığı veya çokluğu , denge bozukluğu veya kesintiye uğraması Yin ile Yang’ın arasındaki dengenin de bozulmasına neden olur, bu da kişilerin hasta olmasına yol açar. Çin tıbbına göre Çi=Enerji; vücutta bazı özel meridyenler ve kanallar ile taşınır ve dolaşır. Bu meridyenlerin 12 âdeti vücudun her iki tarafında olmak üzere çifttir. Ayrıca vücudun ön ve arka kısmından giden 2 adet de ekstra meridyen bulunmaktadır. Bu meridyenler vücudu dikeysel olarak deri altından yukarı ve aşağı olmak üzere vücudu bir ağ gibi sarar. Bu meridyenler üzerinde de akupunktur noktaları bulunmaktadır. Meridyen boyunca enerji akımındaki herhangi bir tıkanıklık, eksiklik veya denge bozukluğu Yin ve Yang arasındaki dengeyi de bozacağından hastalıklar ortaya çıkar. İşte Akupunktur bu dengeyi sağlamak için meridyen üzerindeki özel akupunktur noktalarına iğne batırmak suretiyle yapılır. Böylece hastalığı yenmek için belirli aralıklarla seanslar (15–45 dakika) şeklinde uygulanır.

    Yin ve Yang akupunktur tedavisindeki tartışmalarda kullanılan en önemli bir teori (Tao filozofisi) haline gelmiştir.

    Vücuttaki Yin – Yang denge sistemi ( TAO filozofisi )

    Eski Çin felsefesine göre, alem birbirine iki zıt şeyden yapılmıştır. Alemin dengesi; bu iki zıddın, karşılıklı ve sürekli hareket içinde bulunmasıyla sağlanır. Bu iki zıt şeye Yin ve Yang denir.

    Alemde, nasıl ki gece-gündüz, soğuk-sıcak, acı-tatlı, az-bol, çürük-sağlam, boş-dolu, aç-tok, pozitif-negatif, vb. gibi zıtlıklar dengesi varsa, insan vücudunda da böyle zıtlıklardan oluşan bir denge sistemi vardır.Bu sisteme yin ve yang dengesi denmektedir. Bu denge halinde insan sağlıklı ve sıhhatli olmaktadır. Yin ve Yang dengesinin bozulması ile hastalıklar ve ağrılar ortaya çıkmaktadır. Akupunktur tedavisinin temel prensibinde, bu dengeyi korumak yatmaktadır.Hemeostasiz adını da verdiğimiz bu iç-dış ve psikolojik denge bozulmaya başladıkça hastalıklarda ortaya çıkmaya başlamaktadır.
    O zaman kişi kendini ;

    * keyifsiz,

    *huzursuz,

    *Rahatsız,

    *Ağrıları olan,

    *Hastalanmış biri olarak hisseder.
    Aslında bu var olan yaşam enerjisi ‘’ Çİ ‘’nin vücuttaki akışının bir şekilde kesintiye uğramış olmasından kaynaklanmaktadır.

    Yaşam enerjisi ‘’Çİ’’akışını ;

    * Aşırı sıcak ve soğuklar,
    * Cereyanda kalma,
    * Hava kirliliği,
    * Nemli ve rutubetli ortam,
    * Beslenme bozukluğu,
    * Stres, gerilim, öfke,
    *Yürüyüş ve hareket azlığı
    * Suni gıdalar ve yiyecekler,
    * Sigara ve alkol gibi zararlı maddeler,
    * Tuvalet alışkanlığı bozukluğu, hep bu dengeyi etkileyen sebeplerdendir

    -Akupunktur tedavisi ile bu yaşam enerjisi ‘’ Çİ’’ akışındaki bozulan dengeyi düzenler ve yin-yang denge sistemini kuvvetlendirir.

    YİN : Negatif, kadın, gece, karanlık, pasif, soğuk, nem, elektron, baz

    YANG : Pozitif, erkek, gündüz, aydınlık, aktif, sıcak, kuruluk, proton ve asit i temsil eder. Dikkat edilirse bu her iki öğe:

    Birbirine zıt,(negatif- pozitif)

    Birbirlerini takip eden (gece bitince gündüzün gelmesi gibi )

    Birbirlerini çeken bir güç olması(negatifin pozitifi çekmesi gibi)

    Her bir öğenin az da olsa birbirlerini kendi içinde barındırması veya birbirine dönüşebilmesi.

    Birbirlerini doğurması neslini devam ettirmesi(Her kadının (Yin) veya erkeğin (Yang)bir annesi(Yin) bir de babası (Yang) vardır.

    Çin’deki bu inanışa göre bu öğeler sağlıklı vücutlarda hep bir denge içindedir. Yin meridyenler vücudun daha çok korumaya muhtaç olan iç kısımlarında (kol ve bacakların medial=iç kısmında) bulunurken, Yang vücudun ve uzuvların (bacak ve kol ) dış ve arka kısmında yer alır. YİN meridyenler vücudun iç kısımlarında (kıllardan az olan bölgelerde) korunmaya muhtaç Yin=kadınsı olan bölgelerde yer alır.YANG meridyenler ise bacak ve kolların ön ve dış arka kısımlarında (kıllı olan kısım) darbelere daha dayanıklı olan Yang=erkeksi olan bölgelerde yer alırlar.

    5 Element Teorisi:

    Beş element, enerjinin beş değişim şeklidir.Bunlar:

    Ateş

    Odun

    Toprak

    Metal

    Su

    Her element maddenin bir tanımıdır ve bu enerji birinden diğerine değişerek yol alır. Enerjinin beş şekli; metal, ağaç, su, ateş ve topraktır. Beş element teorisi evrendeki fenomenlerin tümünün doğada odun, ateş, toprak, metal veya suya karşılık geldiklerini ve bunların sürekli bir hareket ve değişim içinde bulunduklarını öne sürer. Bu teori ilk kez İ.Ö. 16. yüzyılda Çin’ de ortaya atılmıştır. O dönemde Çinliler gözlemledikleri doğanın beş önemli durumdan etkilendiğini düşünmüşledir: “Yemek, su ve ateş ile hazırlanır. Üretmek için metal ve oduna ihtiyaç vardır. Toprak her şeyi doğurur”.

    Geleneksel Çin Tıbbında beş element teorisinden yola çıkarak, zang ve fu organlarının fizyolojik ve patolojik çalışma şekillerini, birbirleriyle ve dış dünya ile etkileşimlerini kapsayan bir teşhis ve tedavi yöntemi geliştirilmiştir. Her element belli bir organı, dokuyu, sesi (bağırma, gülme vb), rengi, kokuyu, tadı, duyu organını, duyguyu ve iklimi temsil eder. Beş elementin, dolayısıyla organların, arasında kontrolcü, destekleyici, engelleyici ve düzenleyici ilişkiler bulunur. Örneğin geleneksel Çin tıbbı anlayışına göre odun (karaciğer) toprağı (dalak), toprak suyu (böbrek), su ateşi (kalp), ateş metali (akciğer) ve metal odunu kontrol eder; odun ateşi (karaciğer kalbi) , ateş toprağı (kalp dalağı), toprak metali (dalak akciğeri), metal suyu (akciğer böbrekleri) ve su yeniden odunu (böbrekler karaciğeri) destekler. Dolayısıyla her organ sahip olduğu Yin ve Yang enerjisi ile bu döngü içindeki rolünü oynar. Bir organdaki Yin ve Yang dengesi bozulduğunda (hastalandığında) , bu dengesizlik etkileşim içinde olduğu diğer organlara yansır. Diğer organlar yeniden dengenin oluşturulabilmesi için faaliyete geçerler ve böylece hastalık tablosu tamamlanır. Geleneksel Çin tıbbında Yin ve Yang arasındaki dengesizliği saptamak ve iyileştirmek hedeflenir.

    ZANG-FU ORGANLAR

    Zang organ meridyenleri (-) olup içi dolu organlardır.

    Zang Organlar: Dalak, Karaciğer, Kalp, Perikart (kalp zarı), Pankreas ve Böbrek.

    Fu organ meridyenleri ise (+) olup içi boş organları temsil eder.

    Fu organlar: Kalın barsak, İnce Barsak, Mesane, Mide, Safra Kesesi ve Üç’lü ısıtıcı (Enerji)

    Beş element Feng Shui de en önemli rolü üstlenir. Enerjinin elementlere göre döngüsü değişiktir.

    Pozitif, Üretken Döngü
    Burada bir element diğerine dönüşürken pozitif bir etkileşim içindedir. Biri diğerini oluşturduğu veya beslediği için potansiyel enerjide bir büyüme oluşturur.
    Ağaç ateşi yaratır. Ateş küle dönüşerek toprağı yaratır. Topraktan mineraller şeklinde metal çıkar. Metal eriyince suyu oluşturur. Su da ağacı besler

    Zayıflatıcı Döngü
    Bir element bir öncekinin etkisini azalttığında zayıflatıcı döngü oluşur. Bu değişim agresif değildir. Genellikle istenmeyen olumsuz enerji odakları bu döngüyle zayıflatılır.
    Üretken döngünün tam tersi zayıflatıcı döngüdür. Birbirlerinin doğuşunu engellediği için zayıflatıcı bir etkiye sahiptir.
    Su ağacı besler,o zaman ağaç suyun etkisini zayıflatır. Metal suyu oluşturur o zaman su metali zayıflatır. Topraktan metal oluşur, metal toprağı zayıflatır. Ateş toprağı oluşturur ama toprak ateşi zayıflatır. Ağaç yanarak ateşi besler o zaman ateş ağacı zayıflatır.

    Yıkıcı Döngü
    Bu genelde elementlerin agresif olarak bir anlamda düşmanca etkileşimidir. Bir element bir sonrakinin gelişimine engel olur.
    Su ateşi söndürür. Ateş metali eritir. Metal ağacı keser. Ağaç kökleriyle toprağı ele geçirir. Toprak da suyu tutar.
    Bu döngüyü zayıflatma için kullanmak pek önerilmez. İki güç arasındaki düşmanca tutum faydadan çok zararlıdır. Bu harmoni bozukluğu getirir.

    SU: Akvaryum, havuz, mavi ve siyah
    AĞAÇ: Yeşil bitkiler, yeşil
    ATEŞ: Bol ışık, mumlar, kırmızı eşyalar, kırmızı, portakal rengi
    TOPRAK: Toprak malzemeler, çakıl taşları, kristaller, kaya, toprak/kum, sarı

    METAL: Rüzgar çanları, kurmalı saatler, metalik renkler, beyaz

    Günümüz tıbbında, organlarımızın işlevleri artık ayrıntılı bir şekilde bilinmektedir. Vücudumuzdaki tüm organ ve dokular, sabit iç koşulların sürdürülmesi ve işlevlerin

    düzenlenmesine katkıda bulunarak bir denge oluştururlar. Akciğer hücrelerce kullanılacak oksijeni sağlar ve açığa çıkan karbon dioksidi atar, kalp kanı dokulara pompalar, kan taşıma görevini üstlenir, sindirim sistemi gerekli besinlerin sindirilip kullanıma sunar ve gerekmeyenleri boşaltır, karaciğer sindirilen bu maddeleri işler, böbrekler iyon dengesini sağlar ve yine atıkların boşaltılmasına yardımcı olur.
    Otonom Sinir Sistemimiz, sinir sistemimizin büyük bir bölümünü oluşturur, bilinçli kontrolümüzün dışında yürütülen işlevleri (arter basıncı, vücut ısısı, iç organlarımızın çalışması vb) düzenler. Vücudumuzdaki organların işlevlerinin çoğu “otonom refleksler” ile yönlendirilmektedir. Örneğin iştah verici bir yemeğin kokusu, daha lokmayı ağzımıza almadan, sinir sistemimiz tarafından değerlendirilir, parasempatik uyarı ile tükürük ve mide salgısı başlar. Otonom reflekse diğer bir örnek de tansiyonumuzun ayarlanmasıdır. Tansiyonumuz çıktığında, bu basınç damarlara yansır. Damar duvarında bulunan özel reseptörler tarafından algılanan bu basınç beyine iletilir. Beyin sempatik uyarıyı azaltarak kan basıncımızı düşürür. Sempatik ve parasempatik sistemler sürekli bir bazal etkinlik halindedirler; iç ve dış koşullara karşılık belli bir dengeyi sağlama görevini üstlenmişlerdir.

  • Akupunktur, akupunktur noktalarının özellikleri

    Akupunktur, akupunktur noktalarının özellikleri

    AKUPUNKTUR NEDİR?

    Akupunktur, Latince Acus (İğne) ve Puncture (Batırma) kelimelerinin birleşiminden oluşan bir deyimdir. İğne batırmak anlamına gelir. Akupunktur; vücuttaki yeri ve özellikleri belli olan noktaların genel olarak, çelik, gümüş veya altından yapılmış iğnelerin yanı sıra lazer iğne veya manyetik dalga ile uyarılarak yapılan bir tedavi yöntemidir.

    Akupunktur ülkemizde akupunktur eğitimi almış hekimler tarafından yapılmaktadır.

    Akupunktur tedavisinin 5000 yıllık bir tarihi vardır. İnsan vücudunda, akupunktur noktaları adını verdiğimiz elektriksel direnci düşük olup elektriksel potansiyeli yüksek olan noktalar bulunmaktadır. Bu noktalar el ve ayak uçlarından başa kadar bütün vücudu saran ve meridyen adını alan 12 çift ve 2 de tek olmak üzere 14 meridyen vardır. Ayrıca esktra akupunktur noktalarının bulunduğu ekstra meridyenler de bulunmaktadır. WHO (Dünya Sağlık Örgütü) nünde resmi olarak kabul ettiği 361 akupunktur ve 50 ye yakın da ekstra akupunktur noktası bulunmaktadır. Son yıllarda yapılan araştırmalarla bu noktalara yeni noktalar ilave edilmektedir. Tedavide Vücuttaki bu noktalar kullanılır.

    Akupunkturu tıpkı bir bilgisayara benzetebiliriz. Bilgisayardan hangi cevabı almak istiyor isek klavye üzerindeki ilgili tuşlara basmamız gerekmektedir. İşte akupunktur iğneleri ile yeri ve özelliği belli noktalara uygulama yapıldığında, o noktalardan beyne sinirsel uyarılar gider. Bu uyarılar sonucunda gerek beyinde bulunan salgı bezlerinden ve gerekse iğne uygulanan bölgelerden salgılanan bir takım salgılar da gerekli tedavinin oluşmasını sağlar.

    Akupunktur Noktasının özellikleri
    1. Elektrik rezistansı (direnci) düşük olan alanlardır.
    2. Dolayısıyla bu bölgenin elektrik potansiyeli 300 mV tan fazladır.
    3. Yüksek elektrik kapasitesi vardır.(0,1–1 mF)
    4. Bu noktalarda cildin nefes alması diğer bölgelerden daha fazladır.
    5. Bu bölgelerin sıcaklığı diğer alanlara nazaran daha fazladır.
    6. Bu bölgelerde ses sinyali daha fazladır. (2-15 Hz.,amplitüd ise 0.5-1 mV )

    Akupunktur çeşitleri:

    1. VÜCUT AKUPUNKTURU: Vücuttaki noktalar kullanılır. WHO (Dünya Sağlık Örgütü) nünde resmi olarak kabul ettiği 361 ve 50 ye yakın da ekstra nokta vardır.
    2. KULAK AKUPUNKTURU: Gene WHO tarafından 43 kulak akupunktur noktasının etkili olduğu tespit edilmiştir(Vücut noktalarının neredeyse % 10 nuna tekabül ediyor.
    3. YÜZ AKUPUNKTURU: Yüzdeki bazı özel alanlardır.
    4. AYAK AKUPUNKTURU
    5. EL AKUPUNKTURU: Suchzok Akupunkturu

    6.PERİOST AKUPUNKTURU. Kemik periostunun akupunktur iğnesi ile uyarılmasıdır.

    7. BURUN AKUPUNKTURU: Özellikle Amerikalı Doktor Ralph Alan Dale tarafından araştırılmaktadır.

    Akupunktur Uygulama Yöntemleri
    1. İğne
    2. Lazer
    3. Ultrason(ses dalgası)
    4. Elektro-akupunktur(Noktaya belirli voltaj ve de frekansta alternatif akım uygulamak
    5. Moksa (noktayı ısıtmak amaçlı kullanılan bir bitki=Artemisya Vulgaris)
    6. Cupping (Kupa çekmek = şişe çekmek yani noktaya belirli bir ölçü ve sürede vakum uygulamak)
    7. Tuina, An-Mo, Acupresure (Akupunktur noktasına özel masaj uygulaması)
    8. Akupunktur noktasına belirli ilaçları enjeksiyonu(Serum fizyolojik, vitamin v.s.)
    9. T.E.N.S Cilde iğne batırılmadan petler aracılığı ile elektrik akımı verilmesi.

  • Gıda takviyesi nedir?

    Diyet veya beslenme takviyeleri ismi de verilen gıda takviyelerinin ardında yatan fikir, yeterli miktarlarda tüketilmeyen besinlerin tedarik edilmesidir. Gıda takviyeleri, hap, tablet, kapsül, sıvı, vb. formunda sağlanan vitaminler, mineraller, aminoasitler, yağ asitleri ve diğer maddeler olabilir. Kısmen modern yaşam tarzının sonucu olarak, herkes sağlıklı bir şekilde beslenemeyebilir. Avrupa’da yapılan beslenmeyle ilgili araştırmalar, çeşitli mikro besinlerin alınması gerekenin altında alındığını ortaya koymaktadır. Ulusal araştırmalar arasında yakın zamanda yapılan bir karşılaştırma, D vitamini alımının yaygın bir sorun olduğunu, düşük mineral alımının ise belirli yaş grupları arasında daha muhtemel olduğunu ortaya koymuştur.

    Genç kadınlardaki yetersiz demir alımı, bebeklerde düşük doğum ağırlığı, demir yetersizliği ve gecikmiş beyin gelişimi riskini de artırıyor. Folik asit değerleri de gebe kalabilecek kadınlar için çok önemlidir. Gebe kalmadan önce folik asit almaya başlamaları ve hamileliğin ilk 12 haftası boyunca buna devam etmeleri önerilir. Yeterli folik asit değerleri, spina bifida gibi siniryolu kusuruna sahip bebek doğurma riskini düşürebilir. Yakın zamanda yapılan araştırmalar, Avrupalıların %50-70’inde D vitamini eksikliği olduğunu göstermektedir.

    Nüfus grubu

    Besinler

    50 yaş üstü kişiler

    D Vitamini, B12 Vitamini, folik asit

    Narin yaşlılar, düşük dozlu bir multivitamin takviyesinden faydalanabilir.

    Doğurganlık yaşındaki kadınlar

    Folik asit ve D Vitamini, muhtemelen demir

    5 yaş altı çocuklar

    A vitamini, C vitamini, D vitamini; fakat çok çeşitli yiyecekler yiyen iyi iştahlı çocukların bunlara ihtiyacı olmayabilir.

    Emziren kadınlar

    D Vitamini

    Cildini örtenler, esmer tenli olanlar veya evden çıkmayanlar

    D Vitamini

    Veganlar

    B12 Vitamini, D2 Vitamini

  • Metabolizmayı hızlandırmak mümkün mü ?

    Bazal metabolizma bir insanın istirahat halinde günlük yaşamını idame ettirebilmek için ihtiyaç duyduğu minimum kaloridir. Metabolik hız; bedeninizin aldığı besinleri enerjiye dönüştürme ve bu enerjiyi kalori olarak yakma kapasitesini ifade eder. Metabolizmanız yeterince çalışıyorsa, aldığınız besinler kolayca enerjiye dönüştürülüyor ve bu enerji eksiksiz olarak yakılıyor. Bunun aksine metabolik hızınız genetik olarak yavaş çalışıyorsa ya da hastalık gibi herhangi bir nedenden dolayı yavaşladıysa, besinleri enerjiye ve kaloriye dönüştürme kapasiteniz azalıyor. Bunun sonucunda ise; fazla kaloriler yakılamıyor, yağlar depolanıyor ve kilo artışı görülüyor. Metabolizmanızı hızlandırmak için işte size öneriler.

    1.Kas oranını artırıp, vücut yazını azalmak

    Metabolizma vücut bileşimleri tarafından etkilenmektedir. Bu bileşimler, vücuttaki kas ve yağ dokularının birbirlerine oranıdır. Kaslar, vücutta yağlardan daha fazla kalori kullanırlar. Kaslı vücuda sahip olan kimselerin, daha az vücut yağına sahip olmalarından dolayı, daha hızlı metabolizmaları vardır. Örneğin aynı boy ve kiloda olan iki kişiyi ele alalım. Bunlardan düzenli olarak aerobik çalışma, vücut geliştirme, fitness ve benzeri aletli programlan uygulayan kişinin vücut yağ oranı daha düşüktür. Diğeri ise hiçbir sportif aktivite yapmadığı için, vücut yağ oranı diğer kişiye oranla daha yüksektir ve dolayısıyla metabolizma hızı da yavaştır. Başka bir deyişle, birinci kişinin vücut fonksiyonlarını devam ettirebilmesi için, ikinci kişiden daha fazla kalori harcaması gerekmektedir.

    2.Hormonların etkisi

    Yaşınız ilerledikçe buna paralel olarak metabolik hızınız da yavaşlıyor. Öyle ki, 20’li yaşlardan sonra vücudunuz her 10 yıllık dönemde yüzde 2 – 3 daha az enerji yakmaya başlıyor. Bunun sebebi menopoz gibi hormonal faktörler de devreye girince metabolizmanızın yavaşlamasıdır. Diğer taraftan, yaşımız ilerledikçe azalan bedensel aktivite düzeyi, kas kitlesinde azalmaya ve yağ depolarında artmaya yol açıyor. Metabolizma hızı yavaşladığı takdirde, obezite oluşma riski artıyor. Obeziteye eğilimli kişilerde görülen en önemli özellikler aşırı iştahın yanı sıra, yağ yıkımının azalmış olması. Yağların fazla alınması yağ yıkımını engeller. Dolayısıyla yağ tüketimi, günlük besin tüketiminin yüzde 30’unu aşmamalıdır.

    3.Haydi egzersiz yapalım

    Egzersiz yapmak ve kas kitlemizi artırmak metabolizmayı hızlandırmanın en etkili yoludur. Peki egzersiz sırasında yağ yakmak için kalp atışımız kaç olmalıdır ?
    Aerobik karakterde bir çalışma sırasında maksimum kalp atım sayınızın (MHR) belirlenmesi, çalışma amaç ve verimi açısından önemlidir. Bu sayı şöyle hesaplanır: 220 – yaş formülü bu hesap için kullanılır. Buna formüle göre 20 yaşındaki bir kişinin, “Maksimum kalp atım sayısı” 200, 50 yaşındaki bir kişinin ise 170 dir. Aerobik çalışma sırasında nabzınız (HR); maksimum kalp atım sayınız ( MHR ) x % 50’si ile MHR x % 80’i arasında değişmelidir. Bu aralığa “Faydalı Antrenman Sınırı”(Training Effect Zone) denir. Bu hesaba göre, 20 yaşındaki bir kimsenin nabzı (HR), 100 ile 160 sayısı arasında değişmelidir. Bunun üstünde bir nabız sayısı daha fazla aerobik bir fayda sağlamaz.

    Düşük metabolizma hızının yarattığı kilolardan kurtulmanın en kolay yolu, düzenli egzersiz yapmaktır. Eğer daha az kilo almak istiyorsanız, daha çok egzersiz yapmalı ve daha çok yağsız kas kitlesine sahip olmalısınız. Yani, ortalama metabolik hızınızı artırarak daha fazla kalori yakmalısınız.

    4. Yeşil çay

    Yeşil çay da krom, manganez, selenyum ve çinko gibi ve bazı mineraller, bitkisel A vitamini, E vitamini, C vitamini bulunur. Bu içeriği yeşil çayı güçlü bir antioksidan yapar. Yeşil çayda bulunan ‘epi-gallo-kateşin-3-gallat’ adı verilen ve kısaca EGCG olarak isimlendirilen bir biyolojik öğenin vücuttaki yağ yakım hızını artırarak obeziteyle savaşmada rol oynayabileceği bildirilmektedir. Çeşitli çalışmalarda yeşil çayda bulunan kateşinlerden yüksek oranda alan kişilerin total, deri altı karın yağlarında ve trigliseridlerinde büyük düşüş gözlendiği bildirilmiştir. Araştırmacılar, yeşil çayla alınan kateşinin, sindirim sisteminde enzimlerin aktivitesini yavaşlatarak ve kalorilerin bağırsaklar tarafından emilimini azaltarak, kilo kaybını artıracağı üzerinde durmaktadır. Ortalama bir kupa yeşil çayda, 50-150 mg. arasında polifenol bulunmaktadır. Önerilen miktarsa günde 2-3 kupa yeşil çay veya 100-750 mg./yeşil çay ekstresi almaktır.

  • İğnenin ucundaki sağlık:akupunktur

    İğnenin ucundaki sağlık:akupunktur

    Akupunktur tedavi amaçlı vücuttaki belirli noktalara iğne batırılmasıyla uygulanan bir tedavi şeklidir.geleneksel Çin Tıbbına göre ; vücut YİNve YANG olmak üzere iki zıt ve ayrılmaz kuvvetin hassas dengesi olarak değerlendirilir.Yin soğuğu temsil eder,yavaştır veya pasiftir.Yang sıcak, heyecanlı ve aktiftir.Geleneksel Çin Tıbbına göre sağlık vücudun dengeli durumda tutulmasıyla elde edilir.Hastalıklar; Ying ve Yang’ın dengesizliğiyle gelşmektedir.Bu dengesizlik Gi’nin (yaşam enerjisi) meridyen adı verilen yollarda blokajına yol açar.Meridyenlerle ilişkili olan belirli noktalara akupunktur uygulanarak Gi’nin blokajı açılır.Bir çok kaynak meridyenleri en az 2000 akupunktur noktasının ağ gibi birleşmesiyle oluşmuş 14 ana kanal olarak tanımlar.

    Akupunktur 5000 yılık bir geçmişe sahip olan bir tedavi tarzıdır. İlk uygulayanları Uygur Türkleridir. Sonra Çinliler, Japonlar ve Avrupalılar kullanmaya başlamışlar.

    2003 yılında Dünya Sağlık Örğütü akupunkturun etkinliği konusunda klinik kanıtlara dayanarak bir rapor oluşturdu ve akupunkturun yardımcı bir tedavi metodu olarak hangi hastalıklarda kullanılabileceğini belirledi.

    Hangi hastalıklar tedavi edilebilir?

    Anksiyete,

    Astım, bronşiyal astım, alerjik rinit

    Bronşektazi (aşırı balgam, kanamalar, sürekli antibiyotik kullanımı),

    Baş ağrıları, Migren, gerilim tip baş ağrıları,

    Boyun ağrıları, boyun fıtıkları, bel ağrıları, bel fıtıkları,

    Çarpıntı,

    Depresyon,

    Fibromiyalji,

    Felçler, felç sekelleri, idrar kaçırma vs.

    Hormon kullanmadan menapoz tedavisi,

    İlaç kullanmak istemeyen hipertansiyon hastaları, ilaçla tansiyonu

    düzenlenemeyen hastalar,

    tipII Diabetes mellitus (Şeker Hastalığı)

    Geceleyin sık sık idrara kalkma,

    Kronik sinüzit,

    Kadın ve erkek kısırlığı,

    Kaşıntılı kronik cilt hastalıkları,Ürtiker vs.

    Mide ağrıları, ülser, düedenal ülser,

    Multiple skleroz, uyuşmalar, halsizlikler, stresli hal vs.

    Menapoz şikayetleri, kemik ağrıları, uykusuzluk, ruhsal gerginlik, gece terlemeleri, sebepsiz ağlamalar, kemik erimeleri,

    Kronik ishaller, kabızlık,

    Karpal Tünel Sendromu,

    Kronik kalp hastalıkları,

    Kilo verdirme tedavisi,

    Romatizmal hastalıklar,romatoid artrit, ankilozan spondilit,

    Uyku bozuklukları,

    Sigara bıraktırma tedavisi,

    Stres(Kronik)

    Obezite ve Akupunktur

    Obezite (şişmanlık) Akupunktur’un en yaygın kullanıldığı problemlerin başında gelmektedir. Zayıflamak için kimi zaman mucize bir yöntem olarak sunulan Akupunktur’a kimi zaman da bu listelere uyarsam ben zaten kilo veririm Akupunktur’a ne gerek var? şeklinde yaklaşılmaktadır. Her iki yaklaşımda önemli hatalar içermektedir. Bir yandan Akupunktur bir mucize değildir. Öte yandan ise obezite ile boğuşmak zorunda olan hastaya davranış değişikliğinin yerleşmesi gereken başlangıç aşamasında Akupunktur’un katkıları göz ardı edilemeyecek kadar önemlidir. Akupunktur, sindirim sisteminizin daha düzenli çalışmasını sağlayacak örneğin kabızlık probleminiz varsa bunu giderecek, midenizde ekşime yanma veya hazımsızlık varsa bunları ortadan kaldıracaktır. Akupunktur, yaşamınızda halen var olan ve böyle ciddi bir davranış değişikliği sırasında oluşacak olan stresi giderecek, kendinizi her zaman olduğundan daha sakin ve rahat hissetmenizi sağlayacaktır.. Akupunktur, bu süreçte doğal olarak aldığınız gıda miktarı düşeceğinden beklenen açlık duygusu, mide kazıntısı ve halsizlik şikayetlerini giderecektir. Akupunktur, yavaşlayan metabolizmanın hızlanmasını sağlayacaktır. Akupunktur bu problemleri giderirken hastanın yapacağı; haftada bir sefer Akupunktur tedavisine düzenli gitmek ve hekiminin önerilerine uyarak sağlıklı bir şekilde kilo verirken beslenme ile ilgili yanlış davranışlarını kalıcı bir şekilde değiştirerek yaşam boyu sürecek doğru alışkanlıkları edinmekten başka bir şey olmayacaktır.

    Tüp Bebek ve Akupunktur

    Akupunktur erkeklerde sperm hareketliliğini, kalitesini ve sayısını artırarak ; kadınlarda ise yumurta kalitesini ve uterusun kanlanmasını artırarak fertiliteyi arttırıyor. Akupunktur ile Rahme giden kan akımı artmakta ve böylece rahmin kasılmasının azaltılması hedeflenmektedir. Ayrıca bağışıklık sisteminin güçlendirmesi nedeniyle embriyonun rahme tutunması için uygun ortam oluşturulmaktadır. Infertilite hastalarında akupunktur tedavi öncesi, tedavi sırasında ve embriyo transferinde uygulanabilmektedir.

    Migren ve Akupunktur

    Yarım baş ağrısı anlamına gelen migren ataklar halinde gelen ve tekrarlayıcı olan bir baş ağrısıdır. Genellikle tek taraflıdır ama bazen de çift taraflı olabilir. Orta veya kuvvetli olabilen, hareketle şiddeti artan zonklayıcı ağrı tarzıdır. Birkaç saatten birkaç güne kadar sürebilir. Vücutta zaten hazır olan iyileştirici faktörlerin yani endorfin, serotonin gibi ağrı kesici ve rahatlatıcı maddelerin salgılanmasını sağlayarak migreni ortaya çıkaran sebepler ortadan kaldırılır. Böylece kriz öncesi var olan damar daralmalarının (vazospazm) önüne geçilerek iyileşme sağlanır.Akupunktur tedavisinden sonra migren nöbetleri seyrekleşir veya migren tamamiyle ortadan kalkar. Yapılan bilimsel araştırmalarına göre akupunkturla migren tedavi başarı oranı %80’dir. Akupunktur haftada 2-3 kez olmak üzere toplam 15-20 seans uygulanır. Seanslar 20-40 dakika arası sürer.

    Akupunktur tedavisinde kullanılan iğnelerin içerisinde ya da üzerinde herhangi bir madde yoktur. Günümüzde yaygın olarak kullanılan iğneler paslanmaz çelikten olup çok incedirler.

    Batıda Özel ve resmi sigortalar akupunktur tedavi metodunu kabul edip, tedavi ücretlerini ödemeye başlamışlardır.Türkiye’de henüz tedavi ücretleri Sağlık Bakanlığınca ödenmemektedir, ancak bu konuda çalışmalar mevcuttur.2002 yılından bu yana Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Akupunktur Kliniğinde hastalara tedavi verilmektedir.Üniversite aynı zaman da Sağlık Bakanlığının Akupunktur Sertifika Programını da yürütmektedir.Akupunktur tedavisine başvurcaklar için önemli ayrıntılardan biriside başvurdukları Hekimin Sağlık Bakanlığından onaylı ‘Akupunktur Uygulayabilir Sertifikasının’olmasına dikkat etmeleridir.

    Prof.Dr.Banu Çaycı

  • Stresle yaşamak !!!

    Stresin iki çeşidi vardır. Motive eden stres veya sağlıksız kötü stres. Bir toplantıda konuşma yapmadan önce hissettiğimiz stress motive edicidir, konuya odaklanmamızı sağlar. Bu tür stresler geçici ve kısa sürelidir. Bu stres bizi daha yüksek standartları yakalamamız için motive eder.Sağlıksız değildir.

    Kötü stres ise uzun sürer ve sona erdiren bir olay yoktur.Zamanla baskı hissi daha da artar.Çok fazla iş yükü nedeniyle bir türlü rahatlayamadığınız ve işlerinizi organize edemediğiniz zamanlar kendinizi sürekli baskı altında hissedersiniz.Bu durumda gevşeme dönemlerine ihtiyaç vardır.

    Kötü stresle başedebilirmisiniz? Öncelikle stres kaynaklarınızı belirleyip , bunlar için stratejiler geliştirmelisiniz.Stresinizi tetikleyen öğeleri listelemekle başlayabilirsiniz.

    Dış kaynaklı stres:

    1.Yaşam tarzınızın değişmesi:Evlilik, hamilelik, ev değişiklikleri,boşanma,yakınların kaybı

    2.Yaşadığımız çevre:Çevre kirliliği, gürültü, trafik,

    3.Beklenmedik olaylar:Kiranızın artışı, beklenmedik misafirler

    4.Aile:Aile içi gerilimler, yakınlarınızın hastalanması,çocukların okul başarısızlıkları

    5.İş stresi:İş yükünüzün artışı,yöneticinin artan talepleri

    6.Sosyal:Karşı cinsle ilişkilerin bozulması, eşinizle tartışmanız

    Dış kaynaklı stresi yenmek için sağlıklı beslenmek,yeterli uyku ve egzersiz gevşemenizi sağlayacaktır.Problem çözmeye odaklanmak, zamanı iyi kullanmak, planlı olmakta katkı verir.

    İç Kaynaklı stres:Daha çok kendimizden kaynaklanan stres

    1.Belirsizlik:Yaşamla ilgili belirsizlikler, geleceğe dair içsel kaygılar

    2.Beklentiler:İleri yönelik planlarınızı uygularken hissedilen kaygı

    3.Sosyal Kaygı:Toplum önünde konuşmak, sosyalleşme

    Tüm bu düşünceleri aslında kontrol edebiliriz.Ancak iç kaynaklı stresin bir parçası olan kaygıyı kontrol etmek çok kolay olmayabilir.Bunun için stratejiler belirlemek gerekir.Gevşeme teknikleri, yürüyüş yapmak, bir arkadaşınızla konuşmak faydalı olacaktır.Stresi yok sayamayız ancak onunla baş edebiliriz.Yaşam tercihlerimizi değiştirmekle işe başlayalım;

    *Arkadaşlarınız ve aileniz için zaman ayırınız.

    *Bir hedefiniz olmalı(ulaşılabilir)

    *Olumlu bir bakış açısı geliştirmeye çalışın

    *İçinde bulunduğunuz anı değerlendirmek, zamanı yaşamak.

  • Kronik yorgunluk sendromu!!

    Kronik yorgunluk sendromu (KYS) tüm vücudu ve özellikle beyni etkileyen karmaşık bir hastalıktır.Kronik yorgunluk; dinlenmekle geçmeyen ve aşağıda yer alan bulguların en az dördünü altı aylık bir sürede hissetmek olarakta tanımlanır.

    Yakın hafızanın bozulması

    Kas güçsüzlüğü,

    Eklemlerde ağrı ve hassasiyet

    Başağrısı

    Kalitesiz uyku

    Lenf bezlerinde duyarlılık

    Yorgunluk, belirgin güç kaybına yol açar. Günlük yaşam aktivitesini kısıtlar. Ev, iş ve sosyal ilişkiler ciddi olarak bozulur. En sık, 30-45 yaşlarındaki kadınlarda görülür. Gençlerde ve erkeklerde daha az görülmektedir.

    Kronik yorgunluk sendromu neden olur?

    Nedeni tam olarak anlaşılamamıştır. Ancak psikolojik streslerin etkin olduğuna dair veriler hala günceldir. Vücut direnç düşüklüğü, hazırlayıcı bir etkendir.Yorgunluğun pek çok sebebi olabilir. Kansızlık, enfeksiyonlar, karaciğer, kalp ve böbrek yetmezlikleri, vitamin ve mineral eksiklikleri, metabolik bozukluklar (hipoglisemi), hormonal problemler (Hipotiroidi, böbrek üstü bezi yetmezliği), kanser gibi ciddi sağlık sorunlarında, yorgunluk bazen ilk işarettir.

    Kronik Yorgunluk Sendromunun Doğal Tedavisi!!!!

    Demir içeren gıdalar tüketin

    Yorgunluğun temel nedeni, demir eksikliğine bağlı kansızlıktır. Kadınlarda daha sık gözlenen kansızlığı önlemek için; haftanın belirli günlerinde demir içeriği yüksek olan yumurta tüketmeniz gerekir. Haftada 2-3 kez kırmızı et tüketmeniz ve yanında mutlaka demirin vücut tarafından kullanımını artıran C vitamini içeren besinlerle de (Sebze-meyve) bunu destekleyebilirsiniz. Ayrıca, çok koyu çay ve kahve tüketimi, demir emilimini azalttığından, yemekten hemen sonra tüketmeniz önerilmez. Kuru meyvelerin demir içeriği yüksek olduğu için, ara öğünlerde kan şekerinizi dengelemesi açısından tüketmenizde fayda var.

    B vitaminine dikkat !!

    Enerji metabolizmasındaki öneminden dolayı B Vitamini düzeylerindeki eksiklikler yorgunluğa neden olabilir. Stres, aktivite ve enerji tüketiminin arttığı zamanlarda B Vitaminlerine gereksinim de artar.

    B1 Vitamini: Vücuda alınan karbonhidratlardan enerji oluşturmada görevlidir. Kas, sinir ve dolaşım sistemi için gereklidir. Yetersiz alınması halinde iştahsızlık, hafıza zayıflığı, huzursuzluk ve dikkat azalması görülmektedir. Ekmek, pirinç, makarna ve zenginleştirilmiş tahıl taneleri veya tahıl ürünlerinde bol miktarda bulunmaktadır.

    B2 vitamin: B1 den farklı olarak, karbonhidratın yanı sıra protein ve yağlardan da enerji üretiminde gereklidir. Hücrede enerji üretimini arttırdığı için migren tipi baş ağrılarının önlenmesinde etkili olabilmektedir. En iyi kaynakları süt ve süt ürünleridir. Az da olsa tahıl ürünleri, yumurta, sakatatlar ile yeşil yapraklı sebzelerde de bulunmaktadır.

    NİASİN: B3 vitamini olarak da bilinen niasin et, hamur mayası ve süt ürünlerinde bulunmaktadır. Sindirim sisteminin düzenli çalışmasında çok etkilidir. Kan şekerini dengeleyici ve kolesterolü düşürücü etkisi vardır.

    B5 (Pantotenik asit); Böbrek üstü bezine etki ederek kortizon gibi steroid hormonların yapımını sağlar. Bu hormonların yaşlanma ve cilt kırışıklıkları üzerinde olumlu etkileri vardır. Sakatatlarda, yumurta, buğday, mantar, kuru baklagiller, fasulye, domates, kereviz, ceviz, avokado gibi sebze ve meyvelerde de bulunmaktadır.

    B6 (pridoksin) Vitamini: Hormonlar, kırmızı kan hücreleri ve sinir hücreleri oluşumunda rol oynarlar. Serotonin yapımında etkilidir. Serotonin iştah, ağrıya karşı duyarlılık ruh hali ve uyku düzeni üzerinde etkilidir. Kolesterolbirikimini engelleyerek kalbi korumaktadır. Muz, avokado, tavuk eti, patates, ıspanak, bezelye, bira mayası, havuç, yumurta, balık ve hububatlar iyi kaynaklarıdır.

    B12 Vitamini: B12 vitaminin yetersizliğin de unutkanlık, sabahları yataktan yorgun kalkma gibi rahatsızlıklar görülmektedir. Folik asit ve B6 vitamini ile birlikte kalp hastalıklarını ve damar tıkanıklığını önleyici rol oynamaktadır . Sinir sistemini güçlendirir, kırmızı kan hücrelerini üretirler.

    B grubu vitaminleri; tahıllar, yağsiz et, bobrek, yurek, beyin, karaciger, yer fıstığı, tavuk, ceviz, yumurta, kepek ekmeği ve yağlı tohumlarda mevcuttur.

    Kas yorgunluğunuzun sebebi Magnezyum eksikliği olabilir!

    Kronik yorgunluk sendromu olan kişilerde yorgunluğa neden olabileceği düşünülen çeşitli mineral ve vitaminlerin takviyesinin yapıldığı birçok çalışma bulunmaktadır. KYS hastalarında magnezyum seviyelerine bakıldığında bu kişilerin eritrosit içindeki magnezyum seviyelerinin az olduğu görülmüştür. Eritrosit içindeki magnezyum azlığı eritrosit fonksiyonlarının azalmasına (oksijen taşınması) ve dolaylı olarakta kas güçsüzlüğüne neden olmaktadır. Magnezyum yetersiz olduğunda ortamda yeterli oksijen bulunduğu halde hücreler oksijensiz (anaerobik) enerji üretimine giderler ve bunun sonucunda oluşan laktik asit kas yorgunluğu ve kas fonksiyonu düşüşüne neden olur. Fiziksel aktivitenin azalması nedeniyle kas dokusunda depolanan magnezyum miktarları artmadığından

    KYS’li kişiler normal aktivitelerinde bile çabuk yorulurlar ve kas güçsüzlüğü tüm vücuda yayılır. Magnezyum eksikliği ayrıca baş ağrısı, atralji, hafıza ve konsantrasyon bozukluklarına neden olarak kronik yorgunluk sendromunun semptomlarına katılabilir. Magnezyum içeren besinler ;fındık, badem, kabak çekirdeği, ceviz, yer fıstığı, çam fıstığı, tam buğday ekmeği, yulaf kepeği, buğday kepeği, çavdar unu, mısır unu, sığır eti, ton balığı, kuru erik, kuru kayısı, kuru üzüm, avokado, kivi, muz, soya sütü, soya peyniri, ıspanak, fasulye, brokoli, bezelye, enginar, börülce ve şalgamdır.

  • Ramazan ayında sağlıklı beslenme önerileri

    Vücut direncinin düşmemesi ve sağlığın bozulmaması için Ramazan ayında beslenmenin önemi daha da artar.Ramazan ayı süresince yeterli ve dengeli beslenmeye özen gösterilmelidir. Yeterli ve dengeli beslenmeyi sağlamak için 4 besin grubunda yer alan besinlerden yeterli miktarlarda tüketilmesi gereklidir. Bu 4 besin grubu süt ve süt ürünleri, et-yumurta-kuru baklagiller grubu, sebze-meyve grubu ile ekmek ve tahıllar grubudur.

    Susuzluk hissedilmese bile iftar ve sahur arasında sık sık su içilmelidir.

    Sıcaklıkların etkisiyle artan terleme ile birlikte yeterince sıvı alınmazsa, vücutta su ve mineral kaybı olmaktadır. Buna bağlı olarak da bayılma hissi, bulantı, baş dönmesi gibi sağlık problemleri yaşanabilmektedir. Bunun için kaybolan miktarın mutlaka telafi edilmesi gerekmektedir. Günde ortalama, en az 2-2,5 litre (12-14 su bardağı) su içilmelidir. Bununla birlikte ramazanda sıvı ihtiyacını karşılamak için ayran, taze sıkılmış meyve suyu, soda, sebze suyu vb. sıvıları sık sık tüketmek gerekmektedir. Sıcak havalarda aşırı beden hareketi yapılması durumunda, vücudun su ve tuz kaybı daha da artmaktadır.

    Ramazan ayında yeterli ve dengeli beslenmenin sürdürülebilmesi için günün oruç tutulmayan bölümünde en az iki öğünü tamamlamak ve sahur öğününü atlamamak, ara öğünler yapmak gerekir.

    Sahurda ne yesek !!!!

    Sahura mutlaka kalkılmalı süt, yoğurt, peynir, yumurta gibi besinlerden oluşan hafif bir kahvaltı yapılmalı ya da çorba, sebze ve zeytinyağlı yemeklerden oluşan bir öğün tercih edilmelidir.Gün içinde çok acıkanlar; kuru fasulye, nohut, mercimek, bulgur pilavı gibi kompleks karbonhidratları sahurda tüketip daha uzun süre tok kalmayı başarabilirler.Ancak tuzlu, salamura ve ağır yağlı yiyeceklerden kaçınmak gerekir.

    İftar Vakti!!!

    Hızlı bir şekilde ve yüksek miktarda besin tüketilmeyin !!! Bu kilo almaya zemin hazırlar.Gün içinde kan şekeri düştüğünden iftarda karbonhidrat yemek isteği fazladır.Ancak unutmamamak gerekir ki basit karbonhidratlar (beyaz ekmek, pide, reçeller) kan şekerinizi hızla yüksektir , bu insulin salgılanmasına ve kan şekerinin hızla tekrar düşmesine , dolayısıyla acıkmanıza sebep olur.

    Orucunuzu kuru hurma, kuru kayısı gibi kuru meyvelerle açabilirsiniz.İftara, peynir, domates, zeytin gibi kahvaltılıklar ya da çorba gibi hafif yemeklerle başlanılması, 10-15 dakika sonra az yağlı et yemeği, sebze yemeği veya salatayla devam edilmesi uygun olacaktır. Yine, enerji veren ve kan şekerini dengeli bir biçimde yükselten besinler (beyaz ekmek, pirinç pilavı gibi glisemik indeksi yüksek olan gıdalar yerine bulgur pilavı, kepekli ekmek veya kepekli makarna gibi posalı besinler) tercih edilmelidir.

İftarda aşırı şerbetli, yağlı tatlılar yerine, sütlü tatlılar (sütlaç, güllaç, muhallebi vb.) veya meyve tatlıları tercih edilmelidir.

Hızlı yemekten kaçınılmalı, yiyecekler yavaş yavaş ve iyice çiğnenerek yenilmelidir.

Tek seferde büyük porsiyonlar yerine, iftardan sonra belirli aralıklarla, her seferde küçük porsiyonlarla beslenilmelidir.

    İftar sofranızda farklı besinlere yer vermeye çalışın. Haftada 1-2 defa kırmızı et, 1-2 gün balık, 1-2 gün kuru baklagiller, hafta 1-2 gün sebze yemeği beslenmenizde sağlıklı bir dengeyi kurmanızı sağlayacaktır.

    Beslenme düzenindeki değişikliklere bağlı oluşabilecek kabızlıkları önlemek için, yemeklerde lif oranı yüksek gıdalar (kuru baklagiller, kepekli tahıllar, sebzeler) ile ara öğünlerde meyve ve kuru yemişler (ceviz, fındık, badem vb.) tercih edilmelidir.

    Ramazanda öğünler sahur ve iftarda iki ana öğün, iftardan sonra 1-1,5 saat arayla iki ara öğün şeklinde düzenlenmelidir.


    Prof.Dr.Banu Çaycı

  • Probiyotik: modern beslenmenin geleneksel gıdası

    Probiyotik: modern beslenmenin geleneksel gıdası

    YOGURT: DOGAL PROBİYOTİK

    Probiyotikler sindirim sistemindeki florayı dengede tutan yararlı bakterilerdir.Bu bakteriler aynı zamanda sindirim sisteminde gıdaların parçalanarak vücuda alınmasına da yardımcı olurlar. Faydalı bağırsak mikropları (probiyotikler) çeşitli yararlarının yanında dış ortamdan gelen zehirli maddelerin kana geçmesini engelleyen koruyucu bir bağırsak tabakası oluştururlar. Bağırsaktaki bazı mikroorganizmaların çoğalmasını artıran ve/veya aktivitesini uyaran ve insan ya da hayvan sağlığını olumlu yönde etkileyen maddelere (besinsel lifler gibi) prebiyotik denir.

    Asya ve ortadoğuda 2000 yıl öncesinde Türkler tarafından sütün fermantasyonuyla elde edilen yoğurt bir yaşam kaynağı ve sağlık veren besin olarak yaygın olarak kullanılmıştır. Nobel ödüllü Rus Fizyolojist Metchnikoff probiyotikler üzerine sayısız araştırma yapmış ve orta Asya ırklarının uzun yaşamasında yoğurdun katkısı olduğunu söylemiştir. Probiyotik bakteriler için ana kaynaklar süt ürünleri ve diyet katkılarıdır.(Süt,Yoğurt, Kefir,Peynir ve tabletler). Un ve şekerden fakir, sebze, meyve, et, yumurta ve fermantasyon ürünleri (turşu, yoğurt, peynir, şarap, boza, sirke, tuzlama yiyecekler, bira mayası) gibi doğal gıdalardan zengin bir diyet bağırsak florasının koruyuculuğunu artırmaktadır.

    Bağısak florasının bozulmasının başlıca nedenleri

    Karbohidrattan zengin gıdalar

    Rafine gıdalar

    Çeşitli toksinler

    Antibiyotikler

    Hastalıkların önlenmesinde de özellikle çocukluk çağında çok miktarda antibiyotik kullanımının barsak mikrobiyotasında(barsak mikroflorası) kalıcı değişiklikler yapabileceği düşünülmektedir. İnflamatuvar barsak hastalığı ile ilgili yapılan bir ikiz çalışmasında sık antibiyotik kullanmak önemli bir risk faktörü olarak bulunmuştur. Bu durum Türkiye gibi antibiyotiklerin reçetesiz rahat bir şekilde alındığı ülkelerde önemli bir sorundur.

    Liflerin probiyotik özelliği olanları sağlık açısından yararlıdır. Liflerin bu özelliği taşıması için üst gastrointestinal sistemde sindirime dirençli olması, bakteriler tarafından barsakta farmente edilmesi ve özellikle yararlı bakterileri selektif olarak çoğaltması gerekiyor. Konakçıya sağlık yönünden yarar sağlaması gerekiyor.

    Probiyotiklerin faydaları:

    Bağışıklık sistemin güçlendirilmesi

    Besin zehirlenmesindeki mikropları baskılayan olumlu etkileri

    Barsak flora dengesini düzelterek barsak hareketliliği normale getirmek suretiyle kabızlığın azaltılması

    Bebeklerde, sık seyahat eden ve antibiyotik kullanan kişilerde oluşan ishalin tedavisi

    Kolesterolün düşürülmesi, diyabetin kontrolü ve osteoporozun önlenmesi

    Besinlerin sindirimi, vitamin mineral ve aminositlerin emiliminde yardımcı olarak

    Hücre fonksiyonlarının düzenlenmesi

    Enfeksiyonlardan korunma (ör: kadın genital kanalındaki koruyucu probiyotik bakteriler)

    Enfektif hastalıkların daha kolay atlatılması.

    Probiyotikler, Süt ve süt ürünlerini tükettikten sonra laktoz intolerans nedeniyle bağırsaklarda gaz problemi yaşayan kişilerde laktozu parçalanması nedeniyle gaz oluşumu azaltır.

    KEFİR NEDİR ?

    Kefir, kefir taneleri ile elde edilen Kafkas orjinli etilalkol ve laktik asit fermantasyonlarının bir arada oluştuğu tarihi geçmişi olan bir süt içeceğidir. Kefir çok karışık mikrobiyolojik yapıya sahiptir. Boyutları 0,5-3 cm arsasında değişir ve fındık yada buğday tanesi büyüklüğünde beyaz, beyaz-sarı arasında renklerde küçük karnabahar veya patlamış mısır görünümündedir. Kefiri yaşı ne olursa olsun her yaştaki insan kullanabilir. Yan etkisi yoktur. Çocuklara bile rahatlıkla verilebilir.Zengin bir probiyotik kaynağıdır.