Blog

  • Sağlıklı yaşamın kuralları

    SAĞLIKLI YAŞAMIN KURALLARI

    Akraba olmayan, doğuştan özrü bulunmayan (kongenital) sağlıklı ana ve babanın bebekleri genel olarak sağlıklı olarak dünyaya gelmektedir. Fakat modern eğitimden, dengeli beslenmeden yoksun beslenen ve spor yapmayan bireyler, yaşlandıkça sağlıklı özelliklerini zamanla kaybetmektedirler. İşte bu yüzdendir ki çok değerli insanlarımızı genç yaşta kaybetmenin üzüntüsüne sık sık katlanmak zorunda kalmaktayız. Oysa gelişmiş ülkelerde yaş ortalaması artık 90 lı yaşlara tırmanmaktadır. Oysa ülkemizde maalesef her 3 dakikada bir insanımız kalp krizinden hayatını kaybetmektedir.

    Bizi Sağlıklı Yaşama götüren iki yol vardır:
    1- Dengeli beslenmek , sigara ve alkollü içecelerden uzak durmak ,
    2- Açık havada düzenli spor yapmak ,

    Bu yazımda sizlere her zaman ve her yerde kolaylıkla uygulayabileceğiniz bir spor olan yürüme‘ den ve sağlıklı beslenmenin temel kuralları ile Huzurlu ve Mutlu bir Yaşam için Pratik değeri olan konuları anlatmaya çalışacağım.

    Yürüme: Gelişmiş ülkelerde bu sporu halkın yarıdan fazlası yaptığı halde ülkemizde maalesef yürümeyi tercih eden çok az kişi vardır.

    Yürümek çok yararlı bir spor dalıdır. Çünkü yürürken tepeden tırnağa bütün vücudumuz antrenman yapmış olur. Sağlıklı yaşama sayılamayacak kadar çok katkısı bulunan bu sporun yalnız bedensel değil, ruhsal yararları da vardır. Spora ve özellikle yürümeye önem veren toplumlarda kalp, kardiyovasküler, akciğer, eklem, spor ve çocuk hastalıkları ile ilgili dernekler halkı aralıksız uyarmakta, yürümenin, dengeli beslenmenin, önemini sürekli vurgulamaktadırlar.

    Yürüyen bir insanın akciğerlerinden bacaklarına, sırtından beynine kadar tüm vücudu hareket etmektedir. Vücutta toplanan fazla statik elektrik enerjisi de yürüme ile topraklama yoluyla vücuttan uzaklaştırılmaktadır. Vücutta toplanan zararlı yağları eritmek için de en geçerli yöntem yürümek ve spor yapmaktır. Belin alt bölgelerinde ağrılarından yakınan kişiler de yürüme sporu yapmaları öğütlenmektedir.

    Sırt ağrılarından sürekli olarak sorunu bulunan 192 kişiden yürümeye başlayanların % 94 ünün ağrılarının azaldığı tespit edilmiş bilimsel bir gerçektir. Bu hastaların büyük bir çoğunluğun bel kaslarının kuvvetlendiği, daha rahat hareket edebildikleri ve vücutlarının daha esnek bir duruma geldikleri saptanmıştır .

    Haftada 4 kez günde 3 km yürüyen insanların sırt ağrıları ve snirsel gerginliklerinin büyük bir ölçüde azaldığı da saptanan bir gerçektir.

    Düzenli bir yürüyüş kalbin kaslarını kuvvetlendirmekte, çalışma yükünü azaltmakta ve dinlenme süresini uzatmaktadır. Bu bakımdan yürümek özellikle kalp ve damar hastalıklarından yakınanlar için çok yararlıdır. Çünkü yürüyenlerin tüm vücut hücreleri havanın oksijeninden daha çok yararlanır.

    Bu sporu yapanların kanlarındaki trombositler (kanın pıhtılaşmasında rol oynayan kan hücreleri) birbirine yapışarak kümeler oluşturamamakta ve böylece damarlar tıkanmamaktadır. Yürüme sporunu alışkanlık haline getiren kişilerde; Kalp krizlerinin azaldığı, Kanın akış hızı kolaylaştığı, Kanlarındaki Kolesterol ve Trigliserid düzeylerinin de (sağlıklı bir diyet ile birlikte) azaldığı bilimsel olarak saptanmış bir gerçektir. Yaşları 30-49 arasında olan kişiler üzerinde araştırmalar yapılmış , haftada beş kez günde 45- 60 dakika yürüyenlerde kalp hastalıklarının çok daha seyrek görüldüğü de saptanmıştır.
    Yürümek, Hipertansiyonu (yüksek tansiyon) aşağı çekerek onu kontrol altında bulundurur. Hafif yada orta derecede hipertansiyonu olanların kan basınçları , yürümeye başladıktan birkaç hafta sonra normale düşmektedir. Yürüme sporunu yapan hipertansiyonlu hastalarda % 20 – 25 oranında bir iyileşme olmakta, bu iyileştirme yönteminin tansiyonu düşüren, dinlendirici, antihipertansif ilaçlarla (ACE İnhibitörleri ve Kalsiyum Kanal Blokerleri ) daha yararlı olduğu saptanmıştır. Aslında alınan tüm sentetik ilaçların yan etkileri ve vücutta uyuşmazlıklara yol açtığını da göz önünde bulundurmak gerekir.

    Yürüme sporuna başlayanların kemikleri ve iskelet sistemi, omurgaları ve eklemleri kuvvetlenmeye başlar. Bu özellikle Menapoz sonrasındaki bayanlar ve Andropozdaki erkekler için de çok yararlıdır. Bu dönemde görülen Osteoporozun (kemiğin süngerimsi biçim alması) tedavisinde ilaçlarla birlikte yürüme sporu iyileştirmeyi hızlandırmaktadır.

    Yürüyenlerin beyninde ağrıları ve acıları yok eden ENDORFİN adını verdiğimiz (Morfinden 10 kat daha kuvvetli ağrı kesici özelliği olan ve beynimizin üretip salgıladığı bir molekül) molekül artmakta ve bu sayede insanların yaratıcı yeteneklerinde gelişme olmaktadır. Vücut antranmanları ve yürüyüş ayrıca endişe ve korkuları da gidermektedir

    Sağlıklı bir Yaşam için ,
    1- Gürültüden, gerilimli yerlerden uzak durun ,
    2- Bol bol yürüyüş yapın ,
    3- Mümkünse Deniz kenarında yürüyün, Yüzün Yüzme sporunun Sağlık üzerine çok büyük yararı olduğu saptanmış bir gerçektir.
    4- Sakin, Temiz, Su Kenarlarında Gezi ve Yürüyüş, Piknik yapın ,
    5- Alkol , Sigara ve Uyuşturucudan uzak yaşayın ,
    6- Yaşamı ve İnsanları sevin ,
    7- Olumsuz, Negatif , Karamsar insanları yaşamınızdan çıkartın ,
    8- Mutlaka her gün müzik dinleyin ,
    9- Sürekli Pozitif düşünün, Sakin olun, Acele etmeyin (Unutmayın ki EN KRİTİK AN EN SAKİN OLUNMASI GEREKEN ANDIR )
    10- Yapamam , Başaramam , Mümkün değil , Olmaz bu kelimeleri yaşamınızdan atın.
    11- Asla Umutsuzluğa kapılmayın, çaresizliğe düştüğünüzde bir hekimden mutlaka profesyonel yardım alın .
    12- TV’lerde konuşan ve hekim olmayan insanların söylediklerine inanmayın, kendi kendinize hastalık teşhisi koymayın ve kesinlikle hekim kontrolü dışında İlaç kullanmayın ,
    13- Bol ve Temiz, Kireci az su için ,
    14- Uykunuzu aksatmayın mümkünse günde en az 8 saat uyuyun,( Unutmayın ki en iyi dinlenme şekli uykudur.)
    15- Günlük yaşamınızda ve TV de sizi geren, sıkıntı veren olay ve kişilerden hemen uzaklaşın ,
    16- Her zaman sakin olun, sıkıldığınız zaman derin derin nefes alın rahatladığınızı göreceksiniz.
    17- Olumlu, Yaşam Sevinci veren , Dizleri seyredin – Kitapları okuyun , Karamsar , Kötü , Tehlikeli yerlerden hemen uzaklaşın,
    18- Yapıcı olun, Gülümseyin ve hayatınızı Mutlu, Huzurlu bir biçimde yaşayın. (Unutmayınız ki Mutluluk ve Huzuru Para ile satın alamazsınız. )

    Şimdide biraz da beslenme ile gerçeklerden bahsedeceğim. Bol bol sebze ve meyve yiyin, yumurta iyi bir besin kaynağıdır. Özellikle büyüme çağındaki çocuklar ve gençlerde çok iyi ve ucuz bir besindir. Fakat özellikle 40 lı yaşlardan sonra yumurtayı haftada 1 yada 2 ye düşürün. (Unutmayın ki yumurtanın sarısında yaklaşık 200 mg kolesterol vardır ). Tavuk yiyin, bol bol balık tüketin. Balığı mümkünse ızgara olarak yiyin. Kırmızı eti mümkün olduğunca az tüketin ve özellikle et yağının olduğu kısımları kesinlikle yemeyin. Tereyağını, margarini ve diğer katı yağlar ile (ki bunlar doymuş yağlardır ve kalp için çok çok tehlikelidir ) mümkünse kullanmayın. Kızartmalardan uzak durun. Haşlama ve ızgarayı tercih edin. Fritöz kullanımında kullandığınız bitkisel sıvı yağı mümkünse 3 defadan fazla kullanmayın. Zeytinyağı tüketin (zeytinyağının kandaki HDL : High Density Lipoprotein adını verdiğimiz iyi huylu kolesterolü yükseltip damarlarımızı koruduğu bilimsel olarak tesbit edilmiş bir gerçektir.) Antioksidan özelliği olan Turunçgillerden portakal, mandalina, greyfurt ve limonu bol tüketin. Yeşil bitkileri mutlaka sofranızda bulundurun. Hayvansal yağı kesinlikle kullanmayın mümkünse evinize bile sokmayın.

    Sağlıklı günler dileği ile….

    Uzman Dr.Ali AYYILDIZ
    Veteriner Hekimi – İnsan Anatomisi Uzmanı Dr.

  • Trişinoz : trichinose

    TRİŞİNOZ : TRİCHİNOSE

    Hayvanlarda ve insanlarda barsaklarda ve kaslarda Enflamasyon (iltihap,yangı ) yapan bulaşıcı, zoonoz bir hastalıktır. Hastalık en çok Domuz, Sıçan, Köpek, Kedi, Tilki, Ayı, Porsuk ve Kunduzlarda görülür.İnsanlara da geçer. Hastalık domuz eti yenen ülkelerde görülür. Yurdumuzda da kontrolsüz (kaçak) satılan Domuz etinin özellikle çiğ yenilmesi nedeniyle arasıra rastlanılmaktadır.

    ETKEN : Hastalığın etkeni Trichinella spiralis adı verilen parazit olup ergin tenya (şerit) şekli gözle zor görülen, erkeği 1,5 mm, dişisi 4 mm boyunda gayet küçük ince bir iplik şeklinde olup barsaklarda bulunurlar. Bunun larvası olan Trişin kaslarda bulunup 0,5-1 mm boyunda sivri başlı, helezon (spiral) biçimindedir. Bu Trişinlerin 2 ila 7 tanesi limon biçiminde bir kapsül içerisinde bulunur.

    Kasların içerisindeki Trişinler hayvan vücudunda 30 yıl kadar canlı kalır. Kesilmiş hayvan etlerinde 55 C da ölürler, tuzlanmış, dumanlanmış ve kokuşmuş etlerde 2-3 ay, – 4 C da 1 yıl , -15 C da 1 ay, -25 C da 15 gün canlı kalabilir. Hastalık deneysel amaçla hastalıklı etlerin laboratuvar hayvanlarına yedirilmesi ile oluşturulabilir.

    BULAŞMA : Hastalık Trişinli etleri, mutfak, mezbaha ve kasap dükkanlarının Trişinli artıklarını,Trişinli sıçan ,fare,tilki ve porsuk kadavralarını leşlerini,hayvan (ölülerini),Trişinli dışkılarla bulaşık yem ve suları Domuzların yemesi ve içmesi yoluyla sindirim sisteminden bulaşır.

    Ergin Trişinler barsaklarda döllenmeden sonra binlerce embriyo meydana getirir, bunlar barsak kenarından kan ve lenf yollarına girerek kasların içinde yerleşirler. Trişinli etlerle yenen larvalar da mideye gelip kapsülü eridikten sonra barsak kenarına giderek erginleşir ve döllenme yapıp binlerce embriyon verir ve bunlarda kan ve lenf yolu ile kaslara girip yerleşirler; 3 haftada 1 mm büyürler,2 ayda da limon gibi kapsülle çevrilirler, bu kapsüllerin bazıları kireçlenir. Kaslara giren larvalar gömlek değiştirerek 15 gün sonra hastalık yapacak duruma gelirler.

    BELİRTİLER : Barsaklardaki ergin Trişinler fazla sayıda olursa 1-2 hafta sonra sancı, diyare ile enterit baş gösterir ve birkaç hafta içinde ölümle sona erer. Kaslardaki Trişin larvaları fazla sayıda olursa ; Kaşıntı,yüzün şişmesi, sertlik, hareket zorluğu, ses kısıklığı, çiğneme ve yutkunma zorlukları, çenede sertlik ve trismus, vücutta ödemler görülür, hayvanlar 1-2 ayda tekrar iyileşirler.

    İNSANLARDA BELİRTİLER : Barsak Trişinozunda ; susama , terleme , diyare , enterit , pnömoni , menenjit ve anemi gibi ağır belirtilerle ölümler görülür. Kaslardaki şeklinde Romatizmal ağrılar, sertlikler, yüzde şişme, konuşma zorluğu, öksürük, ateş ile tedavi edilmezse 1-2 haftada ölümle son bulur.

    OTOPSİ : Kesilen ve ölen hayvanlarda barsak Trişinozunda enterit ve peritonit görülür.Barsaktan alınan materyalden mikroskopta x 40 büyütme ile ergin Trişinler görülür.Kas Trişinozunda , diafragma , kaburga arası , dil , boğaz , boyun , omuz , yanak , karın kaslarında, tendonlara yakın kısımlarda,lifler arasında sarımtrak beyazımsı renkte küçük kistler görülür;etler soluk , çevreleri iltihaplı olur.Kistler limon biçiminde olup içlerinde 2-7 adet larva bulunur.Kistler 6-9 ayda kireçlenirler.

    TEŞHİS : Canlı hayvanlarda dil altından ve kenarından veya dilden küçük bir parça kesilir iki cam arasında iyice ezilir. Mikroskopta x 40 büyütme ile bakılır.Serolojikve Allerjik testlerde kesin sonuca götürür.

    Mezbahalarda en çok Domuzlarda, diafragma ve dil altından veya dilden ufak parçalar kesilerek Trişinoskop’ta veya Mikroskopta x 40 büyütme ile bakılır ve tipik helezon (spiral) biçimindeki larvalar görülür.

    KORUNMA : Hastalıkla savaş için en köklü çareler Domuz etlerinde sistematik Trişin aranması,parazitli etlerin yok edilmesi, Mezbaha ve Domuz barınaklarında :sıçan ve farelerin sık sık öldürülmesi, Domuzlara pişirilmiş artıklar verilmesi , Mezbahalara köpek, kedi sokulmaması gibi yöntemler uygulanır.

    Trişinli etlerin yakılarak yok edilmesi, Trişin miktarı az olursa yarım saat pişirilerek yedirilmesi güvenilir çarelerdir.

    Günümüzde Mebendazole ve Praziquantel etken maddeli ilaçların Evcil Domuzlara belirli aralıklarla verilmesi Trişinlerin Tenya ve Larva şekillerini yok etmektedir.Fakat her ne suret ile olursa olsun Yaban Domuzlarının etlerinin özellikle de çiğ olarak tüketilmesi önlenmelidir. Bu yolla İnsanlarda Trişinoz Hastalığı ortaya çıkmaktadır. En iyisi İnsanların Domuz eti tüketmemesi ,tüketecek ise mutlaka Veteriner Hekimi kontrolünden geçmiş Trişinsiz Domuz etlerini tüketmeleri İnsan sağlığı bakımından çok önemlidir.

    SAĞITIM : Barsak şeklinde Mebendazole ve Praziquantel etken maddeli tenya ilaçları, Kas Trişinleri içinde Mebendazole ve Praziquantel etken maddeli ilaç lar etkili olmaktadır. İnsanlarda Hastalık öldürücü olduğundan Sağıtım Hastanede yatarak ve uzun süre ilaç kullanarak olmaktadır.

    Sağlıklı günler dileği ile…

    Uzman Dr.Ali AYYILDIZ
    Veteriner Hekimi – İnsan Anatomisi Uzmanı Dr.

  • Şişmanlık : obezite

    ŞİŞMANLIK : OBEZİTE

    Normal insan vücudunda yağ dokusunun ağırlığı toplam vücut ağırlığımızın % 16 – 17 si kadardır. Bu oranın % 30 u geçtiği her insan şişman (obez) sayılır.
    Yaygın bir inancın tersine, alışılmış şişmanlık (yada adi şişmanlık) bir iç salgı bezi fonksiyonu düzensizliğine değil, kalori bakımından çok zengin ve dengesiz bir beslenmeye bağlıdır. Nitekim bütün tüketim toplumlarında şişmanlığın çok sık görülmesinin nedeni budur.

    Şişmanlık gerçek bir hastalıktır. Şişmanlık, kalp ve damar hastalıkları, hipertansiyon, psikolojik bozukluklar ve bazı ruh hastalıklarına, akciğer hastalıklarına, metabolizma hastalıklarına (gut hastalığı, diyabet hastalığı vb) ve romatizma hastalıkları gibi bir çok ciddi hastalıklara neden olur. Bu tehlikeler her şişmanlığın mutlaka tedavi edilmesi gerekliliğini açıklar. Tek tedavisi az kalorili beslenme rejimi uygulamaktır.

    ŞİŞMANLIĞIN NEDENLERİ

    Şişmanlık, teorik olarak yağ hücresi fazlalığına bağlı olabilir. Gerçekten ilk çocuklukta aşırı yemek etkisiyle bazen çok şiddetli bir yağ hücresi sayısı artışı olursa bu artış çok geçmeden kalıcı bir duruma gelebilir. O halde yağ hücresi sayısı artışı yoluyla oluşan şişmanlıkların kökeni çok küçük yaşlara dayanmaktadır ve daha sonra yağ hücrelerinin sayısı azaltılmasa bile her birinin depoladığı yağ miktarı azaltılabilir.

    Süt çocuğunda kilo fazlalığı, çoğumuzun düşündüğü gibi bir sağlık belirtisi olmayıp tersine çocuğun geleceğini ciddi biçimde tehdit eder.

    Şişmanlığın temel özelliği, ölçüsüz olarak genişleyen ve yağ depolarıyla şişen yağ hücrelerinin belirgin olarak büyümesidir. Bu yüklemenin ilk ve temel nedeni harcanana oranla fazla miktarda besin maddesi alınmasıdır.

    Hareketsiz insanın vücut etkinliği azdır ve iştahı yüksek olup çok yemek yer. Bununla birlikte bazı kimselerin iştahlı olup zayıf kalabildikleri, bazılarının az yemek yedikleri halde şişman oldukları bir gerçektir. Bunu en güzel eski sporculara bakarak görebilirsiniz. Bir çok ünlü sporcu genç ve aktif olarak sporla uğraşırken daha doğrusu hareketli ve aktif olduğu dönemde zayıf bir vücuda sahiptir. Sporu bıraktıktan sonra ve ilerleyen yaşla birlikte artan iştah nedeniyle hızla kilo alırlar ve şişman insanlar olarak hayatlarına devam ederler.

    Bu durumda yağ hücrelerinin yağ yapımındaki anormal tutumunu açıklayabilmek için bir enzim düzensizliği ( metabolizma reaksiyonlarını kolaylaştıran ve hızlandıran bir enzim) bir sinir sitemi yada iç salgı bezleri düzensizliği sorumlu tutulabilir.

    KLİNİK BELİRTİLER

    Fazla yemeye (yemekler arasında atıştırılan küçük pastalar ve şekerlemeler) bağlı olan ve bedensel etkinliklerle karşılanamayan adi şişmanlığa 40 – 55 yaşlar arasındaki kişilerde çok sık rastlanır.

    Erkekte yağ fazlalığı daha çok boyun, ense ve göbek bölgesinde görülür. (Android tip şişmanlık)

    Kadında ise yağ fazlalığı en çok göğüste, omuzlarda, kalçalarda ve bacakların üst bölümündedir. (Jinoid tip şişmanlık)

    Gerçekte görünümler bu kadar kesin değildir. Aynı kişide hem erkek tipinde (Android) şişmanlık, hem de kadın tipinde (Jinoid) şişmanlık görülebilmektedir. Aynı biçimde bir kişide genellikle karşı cinste görülen bir yağ fazlalığı tipi de saptanabilir.

    Şişmanlığın etkilerini değerlendirebilmek için sistemli olarak ;

    Diyabet hastalığı aramak için Açlık kan şekeri ve HbA1C düzeyi ölçümü,

    Gut (damla) hastalığı aramak için kanda Ürik asit düzeyi ölçümü,

    Yükselmeleri damar sertliği oluşumunda rol oynayabilen kan lipid düzeyi, kan trigliserit düzeyi ve kan kolesterol düzeyleri ölçümleri,

    Şişmanlardaki solunum yetmezliği çoğunlukla eritrosit (alyuvar) artışıyla birlikte görüldüğünden kan formülü (hemogram),

    Analizlerinin yapılması gereklidir.

    Tedavi edilmezse şişmanlık, bir çok hastalığa yol açar. Şişmanların ortalama ömürleri genel topluma oranla daha kısadır. Amerika Birleşik Devletlerinde sigorta şirketleri hayat sigortası yaparken, şişman insanlar için ek bir prim daha alırlar. Beslenme rejimi yeterince erken düzenlenirse hastalıkların ortaya çıkması engellenebilir.
    Şişmanlık tedavisi mutlaka hekim kontrolünde yapılmalıdır. Birden bire kilo vermek sağlık açısından bir çok riskler ve tehlikelerle doludur. Kilo verirken hem Hekim kontrolü hem de yavaş yavaş irade ile beslenme alışkanlığının değiştirilmesi ile ideal kiloya erişilmelidir.

    Sonuç olarak şişmanlık yalnız fiziksel bir görünüm bozukluğu değil, tehlikeli sonuçları olan, kalp ve damar hastalıkları, hipertansiyon, diyabet hastalığı, gut hastalığı, metabolizma hastalıkları ve diğer bazı rahatsızlıklara yol açabilen gerçek bir hastalıktır.

    Kötü beslenme alışkanlıkları, fast food tipi beslenme, şekerden fazla besinlerle beslenme, çok miktarda çikolata, gofret, şekerleme düşkünlüğü, kolalı ve şekerli içeceklere fazla düşkünlük, fazla miktarda kırmızı et tüketimi, kalori bakımından zengin yemekler, hareketsizlik, spor yapmama, tüketim toplumlarında gözlenen kalpte koroner damarların tıkanmasına (koroner yetersizliğine), damar ve beyin hastalıklara neden olarak ölüm oranını yükseltir.

    Şişmanların ortalama hayat süresi, genel topluma oranla 10 yıl daha kısadır.

    Bu tek örnek bile, şişmanların zaman geçirmeden ve şişmanlıktan kaynaklanan hastalıkları ortaya çıkmadan önce, düşük kalorili rejimle beslenmeye geçmeli, diyette hayvansal besinleri kısıtlanması gerekli, bitkisel, sebze, meyve tarzı beslenmeye geçmeli, beyaz ekmeği terk etmeli, günlük az miktarda tam buğday ekmeği ile beslenmeli, düzenli olarak her gün spor yapmalı en azından bir saat yürüyüş yapmalıdır.

    İşin en önemli yanı kişinin kendi iradesi ile BEN ZAYIFLAYACAĞIM diye mutlak olarak kendine inanması gerekildir.

    Sonrada mutlaka Hekim kontrolünde bir Diyetsiyenden profosyonel yardım alınmalı ve mutlak azim, sebat ve kararlılık ile zayıflamaya başlanmalıdır.

    Unutmayın ki sadece İnanmak ve İstemek bile bir işin yarı yarıya başarılması demektir. Siz yeterki inanın ve isteyin, gersi zaten kendiliğinden gelecektir.

    Sağlıklı günler dileği ile….

    Uzman Dr.Ali AYYILDIZ
    Veteriner Hekimi – İnsan Anatomisi Uzmanı Dr.

  • Kuduz hastalığı

    KUDUZ HASTALIĞI

    Kuduz Hastalığı, memeli hayvanlar ve insanlarda görülen, akut seyirli, bilinç kaybı, huzursuzluk ve felçlerle karakterize, ölümle sonuçlanan viral bir hastalıktır. Hastalığın etkeni Paramyxoviridae familyasından Lyssa virusudur. Virus soğuğa karşı oldukça dayanıklıdır. 0 ile 8 derece arasında 2 ay canlı kalabilmektedir. Asite ve Alkalilere ise dayanıksızdır. Güneş ışığında ise birkaç dakikada canlılığını kaybetmektedir.
    Bu hastalıkta bulaşma mutlak suretle ısırılma veya virus taşıyan salya ve sıvıların açık ayara ile teması sonucu olmaktadır.

    Bulaşmadaki en önemli etkenler başıboş sahipsiz sokak köpekleri ve kedileri, yarasalar, kemiriciler, vahşi etoburlar (kurt, çakal, tilki vb.), kemiriciler, kokarcalar sıralanabilir.

    KUDUZ HASTALIĞINDA PATOGENEZ :

    Kuduz virusu ısırık yarasından vücuda girdikten sonra o bölgede 3-4 günlük bir bekleme devresi geçirir. Bu dönem içinde çoğalmaya ve sinir uçları ile birleşmeye çalışır. Sinir uçlarına yerleştikten sonra sinirler boyunca ilerleyerek Merkezi Snir Sistemine (beyine) ulaşır. Virus daha sonra yine sinirler aracılığı ile tükrük bezlerine gelir ve artık salyada da Kuduz virusu vardır. Isırılan hayvan ve insanda hastalık belirtilerinin ortaya çıkma süresi, salyadaki virus miktarına, ısırılma yerine, yaranın genişliğine, derinliğine ve ısırılan yerin beyne uzaklığına göre değişmektedir.

    HAYVANLARDA KUDUZ :

    Hayvanlarda Kuduz hastalığını başlıca 3 devre halinde görmekteyiz.
    1- Melankolik Devre : 1-2 gün sürer. Ruhsal davranış değişikliği vardır. İyi huylu hayvanlar huysuzlaşır, kötü huylular ise sakin, sokulgan hale gelir. Işıktan ve sesten irkilirler.Karanlık ve sakin yerde kalmak isterler. Havayı ısırma, yutma hareketi yaparlar, çok az su içebilirler ve artık salya vardır.
    2- Saldırganlık Devresi : 3-7 gün sürer. Gittikçe artan huzursuzluk ve sinirlilik vardır. Sese ve ışığa karşı tepki verir. Işığa bakamaz, gözlerde asimetri oluşur, her şeye saldırır. Yiyecek maddesi dışındaki şeyleri yemeye çalışır. Farinks (yutak ) ve Larynks (gırtlak) ta felçler oluşur. Sesi kalınlaşır. Kaslarda koordinasyon bozukluğu oluşur ve felç devresine girer.
    3- Paralitik Devre (Felç devresi) : 1-2 gün sürer Bitkinlik vardır. Alt çene kaslarında felç şekillenir. Hayvan artık ağzını kapatamaz ve Salyası ip gibi akar, daha sonra agoni haline (cançekişme devresi ) girer ve ölüm şekillenir.

    KUDUZUN İNSANLARDAKİ BELİRTİLERİ :

    Hastalık belirtileri Kuduz virusunun insan vücuduna girmesinden itibaren yaklaşık 3-8 hafta sonra ortaya çıkar. Hastalık insanlarda ilk önce halsizlik, ateş, iştahsızlık, baş ve boğaz ağrısı gibi hastalığa özel olmayan nbelirtilerle başlar. Isırık yeri ve etrafında ağrı ve kaşıntı görülebilir. Farinks(yutak) felçi nedeniyle Kuduz Hastalığının karakteristik belirtisi olan sudan korkma görülür..Daha sonra hasta komaya girer ve Ölüm meydana gelir

    KUDUZ NASIL BULAŞIR :

    Kuduz Hastalığı , kuduza yakalanmış bir hayvanın salyasının açık yaraya, kesik, sıyrık veya çatlak deriye, göze ağız ve buruna temas etmesiyle, Kuduz hayvanın tırmalaması sonucu meydana gelen yaralanmalarda (hayvanın tırnağı kendi salyasıyla bulaşık olabilir.) ,Kuduz hayvanın salyasıyla bulaşık malzemelerin (tasma , dizgin vb ) bütünlüğü bozulmuş deriye temasıyla bulaşmaktadır.

    KUDUZ HASTALIĞININ TEDAVİSİ VAR MIDIR :

    Kuduz hastalığının belirtileri ortaya çıktıktan sonra tedavisi imkansızdır. Hastalık mutlak Ölümle sonuçlanır.

    KUDUZDAN KORUNMAK İÇİN NE YAPILMALIDIR :

    Kuduz hastalığından korunmak için , Sahipli – sahipsiz bütün kedi ve köpekler Kuduza karşı yılda bir kez mutlaka aşılatılmalıdır. Evcil hayvanların başıboş ve vahşi hayvanlarla temas etmesine engel olunmalıdır. Başıboş, sahipsiz ve sokak hayvanlarına sevmek veya beslemek amacıyla yaklaşılmamalı ve dokunulmamalıdır. Çevrede başıboş, hasta, garip davranışlar sergileyen veya ölmüş bir hayvan görüldüğünde ilgili yerler hemen haberdar edilmelidr. (Tarım il ve İlçe Müdürlükleri ,Belediyeler , Muhtarlıklar gibi )

    Sağlıklı Günler dileği ile….

    Uzman Dr.Ali AYYILDIZ
    Veteriner Hekimi – İnsan Anatomisi Uzmanı Dr.

  • Küresel ısınma ve etkileri

    KÜRESEL ISINMA VE ETKİLERİ

    İngiltere hükümeti tarafından yaptırılan bir araştırmaya göre küresel ısınma göçmen kuşlarda dahil bir çok hayvan türünün tükenmesine yol açabilir denilmektedir. Raporda küresel ısınmanın şimdiden bazı kuşların ve diğer bazı hayvanların göç yollarında değişikliğe yol açtığı kaydedilmektedir. Uzmanlar şimdiye kadar kuşlar, balıklar ve deniz kaplumbağalarının göç yollarında küresel ısınma nedeniyle oluşan bir çok değişikliği saptamış durumdadırlar. Halkalı yağmur kuşu gibi bazı balıkçıl kuş türleri artık kış mevsimlerini İngilterenin batı sahili yerine doğu sahillerinde geçirmeye başlamışlardır. Eskiden yazları İngilterede geçirip kışları güneye göç eden bazı kuş türleri şimdi büyün yılı İngilterede geçirmeye başlamışlardır.

    Kutup ayıları ve fokların doğal çevreleri kuzey kutbundaki buzulların erimesiyle giderek yok olmaktadır.

    Deniz sıcaklığındaki küçük değişiklikler bile örneğin bir çok deniz canlısının besinlerini oluşturan plankton miktarında önemli değişiklikler yaratarak bir çok hayvanın kaderinde önemli rol oynamaktadır.

    Deniz seviyesindeki yükselme, deniz kaplumabağalarının yumurtalarını bıraktıkları kumsalları yok etmeye başlamıştır. Foklar ile balıkçıl kuşları da kumsal doğasının yok olmasından fevkalede etkilenmeye başlamışlardır.

    Bazı bölgelerde artan kuraklık su kuşlarının göç yolundaki konaklama yerlerinin yok olmasına yol açmıştır. Sahra çölünün genişlemesi, uzun bir göç yolu olan kırlangıç gibi göçmen kuş türlerinin yolda su içme işlemini (su ikmali yapmasını) güçleştirmektedir.
    Birkaç yıl öncesine kadar küresel ısınmadan ve iklim değişikliğinden bahseden bilim insanları ya kafası bilimkurguya yatkın küçük insanlar, gereksiz, kötümser yada ’’ aman bunlar et, tavuk da yemiyor ’’ denen marjinal yaratıklar olarak görülürdü.
    Özellikle ; geç gelen kış mevsimi ve kar yağışı, dengesi şaşırmış yağmurlar, erken tomurcuklanıp meyve ümidi vermeyen ağaçlar, kış uykusuna yatmayan ayılar, eriyen buz kütleleri, boğulan kutup ayıları ve foklar, haritadan yok olan ada haberlerini zaman içinde gazetelerde görürseniz artık şaşırmayın.

    Kaçkarlarda ve Hakkari’ de buzulların % 9 u eriyor. Konya ovasında kuraklık başlıyor. Tuz gölü kurumaya başlıyor. Bütün bunlar küresel ısınmanın bir sonucu. Derhal önlem alınmalıdır.

    Tropik hastalıklar geliyor, özellikle sıtma, batı nil ateşi, şarkçıbanı gibi tropikal hastalıkların artışından söz edilebilir. Bunlar tropik bölgelerde sivrisinek gibi vektörler dediğimiz küçük hayvanlarla bulaşan hastalıklardır. İklim değişikliğiyle tropikal bölge daha şimdiden ılıman bölgeye doğru 200 km kadar genişlemiş durumdadır ve malesef önlemler alınmazsa daha da genişlemeye devam edecektir.
    İkinci büyük etki kuraklık ve içme suyunun yetersiz hale geliş olacaktır. Bu da suyla bulaşan tifo, kolera, dizanteri gibi hastalıkların yaygınlaşması riskini doğuracaktır. İshalli hastalıkların artışı, bebek ve çocuk ölümlerini yükseltme tehlikesi taşımaktadır.
    Son yapılan araştırmalardan biri İngilterenin ürettiği CO2 gazının % 4 e yakın bir kısmından yiyecek ve içecek endüstrisini sorumlu tutmaktadır. Bu nedenle önümüzdeki yıllarda daha az CO2 üretimine neden olacak teknolojik gelişmeler beklenmektedir. Daha düşük seviyede CO2 gazı üretmek için yeni jenerasyon buzdolapları, pişirme araç gereçleri ve teknikleri gibi teknolojik gelişmelerin olması gerekmektedir.
    Diğer yandan değişen iklim koşulları tarım teknolojilerinde yeniliklere gebedir. İnsanlık açısından şüpheyle yaklaşılan genetik değişime uğramış (GDO – genetiği değiştirilmiş organizmalar) tarım ürünleri (tahıl, bitki tohumları vb.) kendi başına bir endüstri haline gelmiş durumdadır ve daha da çok yaygınlaşacaktır. GDO lu tohumları kullanan çiftçilere Biyotek çiftçi denilmektedir. Biyotek çiftçilerin sayısı dünyada şu anda 8.5 milyon dolayındadır fakat önümüzdeki birkaç yıl içerisinde bu sayının 20 milyona çıkacağı tahmin edilmektedir.

    Şarap endüstrisi paniklemiş durumdadır. Zira iyi kalite şarap üretimi için gereken tutarlı hava koşulları, ısı ve nem oranları küresel ısınma nedeniyle artık yok tur.
    Yüksek ısılarda şaraplık üzüm bitkisinin fotosentez sıkıntısı çektiği, şekerin parçalandığı ve dolayısıyla üzümü kaliteli şarap üzümü olmaktan çıkardığı bilinmektedir. Sibiryada bile yetişebilen genetiği ile oynanış (GDO) üzümlerden elde edilmiş şarapları yakında piyasada satılırken görürseniz sakın şaşırmayınız.

    Avrupada ve A.B.D. de ’’ Hayvancılık endüstrisinin metan gazı ve CO2 üretimine katkısı ve bunun azaltılması araştırmaları ’’ adı altında konferanslar düzenlenmektedir. İleriki zamanlarda kimbilir yediğimiz et nasıl bir değişecek ?
    Tropik bölgelerden başlayarak üretim mevsimi kısalmaları milyarlarca insanın bırakın yeme – içme adetlerini, hayatta kalma şartlarını etkileyecektir.
    Organik tarım yöntemleriyle üretilmiş yiyecek ham maddeleri yani sebze, meyve ve tahıllar çok revaçtadır.

    Bilim insanları küresel ısınmanın 2100 yılından itibaren dünyanın yarısına yakınında görülmemiş kuraklıklara yol açacağını öngörmektedir.

    Küresel ısınma özellikle gelişmekte olan ülkelerde tarım üretiminde ve içme suyunda ani düşüşe neden olacak buda yüz milyonlarca insan için bulaşıcı hastalık riskini beraberinde getirecektir.

    Yağmurların azalması birçok fakir ülkede hayvancılık için büyük öenem taşıyan otlakların kurumasına yol açacak, otlakların kuruması da hayvanların ölmesine ve hayvancılıkla geçimini sağlayan göçer insanların açlıkla karşı karşıya kalmasına neden olacaktır. Kimi yorumlara göre kuraklık afrikada kabileler arasında çatışmaların da önünü açacaktır. Özellikle Etiyopya, Somali ve Tanzanya da 11 milyon insan yeniden açlık riskiyle karşı karşıya kalacaktır.

    Bilim insanları kuraklık tahmini yaparken küresel ısınmanın yağmur rejimine etkisini ve sıcaklığın artışını 2 parametre olarak ele almaktadırlar. Bu sayede küresel ısınmanın farklı etkilerinin birbirlerine bütünleşik etkisi hesaba katılmış olmaktadır. Araştırmaya göre aşırı kuraklığa maruz kalacak alan 2100 yılında şimdiki % 3 oranından % 30 a çıkacaktır.

    Bilim insanları, buz çağından sonra vahşi atların ve mamutların soylarının tükenmesinin nedeninin insanların avlanması değil küresel ısınma olduğunu ileri sürmektedirler.
    Küresel ısınma kuşları aç bırakacaktır. Küresel ısınma doğadaki avcı – hayvan – yem dengesini bozacaktır. Bazı kuş türlerinin yemleri olan tırtılları bulamaması sonucunda soyları yok olma tehlikesiyle karşı karşıya durumdadır.

    Ayılarda küresel ısınmaya uydular.İspanyol bilim insanları, İspanyanın kuzey dağlık bölgelerinde yayılım gösteren boz ayıların kış uykusu düzenlerinin bozulduğunu açıkladılar. Bölgede yaşayan ve sürekli olarak izlenen ayılardan birkaç dişi ayı, yavrularıyla beraber uyanık ve aktif halde görülmüştür.
    Sağlıklı günler dileği ile…

    Uzman Dr.Ali AYYILDIZ
    Veteriner Hekimi – İnsan Anatomisi Uzmanı Dr.

  • Kolesterol nedir ve besinlerde bulunan kolestrerol miktarları

    KOLESTEROL NEDİR VE BESİNLERDE BULUNAN KOLESTREROL MİKTARLARI
    Kolesterol, insan vücudunda hücre zarının ve hücreler arası sıvının yapısında bulunan, safranın oluşumunda, D vitamininin sentezlenmesinde, erkek ve dişi cinsiyet hormonlarının yapımında rol oynayan yağ benzeri bir maddedir. Önemli bir kısmı karaciğerde sentezlenirken bir kısmı da gıdalarla birlikte alınır. Hayatın devamı için gerekli olan kolesterolün gıdalarla fazla miktarda alınması durumunda kalp ve damar sağlığının olumsuz olarak etkilendiği bilinen bir gerçektir.

    Kolesterol kanda lipoprotein adı verilen bileşikler tarafından taşınır. Lipoproteinler ise taşıdıkları kolesterol miktarına göre LDL-düşük yoğunluklu lipoprotein (kötü kolesterol) ve HDL-yüksek yoğunluklu lipoprotein (iyi kolesterol) olmak üzere iki gruba ayrılır. LDL, kalp damarlarının duvarında kolesterol birikimine, beyin zarında sertleşmeye neden olur. Bunların sonucunda ise arterioskleroz (damar sertleşmesi), kalp krizi ve alzheimer hastalığı riski artar.

    BAZI GIDALARDA BULUNAN KOLESTEROL MİKTARLARI

    Beyin (100 gram) 2637 mg
    Böbrek (100 gram) 587 mg
    Karaciğer (100 gram) 410 mg
    Yumurta Sarısı ( 1 yumurtada) 213 mg
    Koyun Eti (100 gram) 85 mg
    Sığır Eti (100 gram) 75 mg
    Tavuk ve Hindi Eti (100 gram) 70 mg
    Süt (250 ml) 4 mg
    Peynir (100 gram) 30 mg
    Mayonez ( 1tatlı kaşığı) 10 mg

    Özellikle beslenme alışkanlıklarımızın değişmesiyle günümüzün en büyük problemlerinden biri haline gelen kolesterolden nasıl bir diyet hazırlayarak korunabiliriz?
    Baklagiller, tahıllar, meyve, sebze ve diğer lif içeren gıdalardan zengin bir diyet kolesterol oranını düşürmeye yardımcı olur. Lifli gıdalar kolesterolü düşürücü etkileri yanında laksatif etkileri nedeniyle sindirimi de kolaylaştırmakta ve kalın barsak kanserine karşı koruyucu bir rol üstlenmektedirler .Lifli gıda içeren bir diyetle yapılan çalışmada ortalama kolesterol seviyesi 250 mg/dl olan 169 bireyden oluşan deneme grubunun 1,5-4 ay süreyle bu diyetle beslenmesi sonucu total kolesterol seviyesinin %4-15, kötü kolesterol(LDL) oranının ise %6-20 azaldığı tespit edilmiştir.

    BAZI GIDALARDA BULUNAN LİF MİKTARLARI

    Şeftali (100 gram) 5,5 mg
    Buğday (100 gram) 3.5 mg
    Domates (100 gram) 5.3 mg
    Çilek (100 gram) 9.0 mg
    Ispanak (100 gram) 2.8 mg
    Mısır Unu (100 gram) 11.8 mg
    Arpa (100 gram) 8.6 mg

    Tarih boyu hep sağlıklı yaşamla gündeme gelen sarımsağın kolesterolü düşürücü, arterioskleroz riskini azaltıcı,kan basıncını düşürücü ve enfeksiyonlara karşı koruyucu bir rol oynadığı yapılan birçok çalışma ile ortaya konmuştur. Tarihçiler, Eski Mısır’da piramitlerin yapımında çalışan işçilerin günlük sarmısak paylarını almaksızın çalışmayı reddettiklerini bildirmektedirler. Laboratuarda hayvanlar üzerine yapılan çalışmalarda sarımsağın kansere karşı koruyucu bir etkisi olduğu da saptanmıştır.

    Amerika’da yapılan araştırmalar sonucu Niasin’in (vitamin B3) kolesterolü düşürmede ilaçlar kadar önemli bir rol oynadığı tesbit edilmiştir. Günlük 2-3 gram niasin alınmasının kötü kolesterolü %20-30 düşürdüğü,iyi kolesterol oranını ise %20-35 arttırdığı sonucuna varılmıştır. Amerikan Ulusal Kolesterol Eğitim Programı yüksek kolesterolün tedavisinde niasin’in kullanılmasını öncelikli olarak tavsiye etmektedir. Ancak doz aşımı durumlarında alerjik reaksiyonlar, baş ağrısı, mide bulantısı, mide ekşimesi, kusma, ishal, karaciğer harabiyeti gibi yan etkilerinin bulunduğu ve bu nedenle niasinin hekim kontrolünde kullanılması gerektiği bildirilmektedir.

    BAZI GIDALARDA BULUNAN VİTAMİN B3 (NİASİN) MİKTARLARI

    Domates (100 gram) 4.2 mg
    Soya Fasulyesi (100 gram) 3.4 mg
    Patates (100 gram) 2.0 mg
    Hindi Eti (100 gram) 23 mg
    Tavuk Eti (100 gram) 15 mg

    Soya, buğday ve pirinç gibi bitkisel gıdaların yapısında bulunan fitosteroller bağırsaklardan kolesterol emilimini engelleyerek kan kolesterolünü düşürücü etki gösterirler.

    Kolesterolden safra asitlerinin sentezlenmesinde rol oynadığı için kolesterol seviyesini düşüren bir başka unsur da vitamin C’dir. Sebze ve meyveler hem vitamin C, hem de liflerden zengin olup safra asitlerinin geri emilimini engelleyerek kolesterol seviyesini düşürür.

    BAZI GIDALARDA BULUNAN VİTAMİN C MİKTARLARI

    Domates (100 gram) 44 mg
    Brokoli (100 gram) 58 mg
    Çilek (100 gram) 53 mg
    Greyfurt Suyu (100 ml) 124 mg
    Portakal Suyu (100 ml) 147 mg
    Karnabahar (100 gram) 35 mg

    Pirinç, yulaf kepeği, arpa gibi bazı bitkilerde doğal olarak bulunan tokotrienoller (vitamin E benzeri bileşikler) kolestrolü düşürücü ve antioksidan etkileri nedeniyle kalp-damar sistemi rahatsızlığı bulunan hastaların diyetlerinde önemli bir yer tutmalıdır.

    Günlük olarak tüketilen gıdalardan kolesterol değeri yüksek olanların diyette daha az miktarda yer alması ve yukarda bahsi geçen gıda maddelerine de diyette yeterince yer verilmesi sağlığımızı korumamıza yardımcı olacaktır.
    Sağlıklı günler dileği ile…

    Uzman Dr.Ali AYYILDIZ
    Veteriner Hekimi – İnsan Anatomisi Uzmanı Dr.

  • Halk sağlığı

    HALK SAĞLIĞI

    Birey sağlığının, tüm toplumun sağlık ve temizliğine ne kadar bağlı olduğunu, ancak lokantada yediği bir yemekten zehirlenmiş (gıda zehirlenmesine uğramış), otobüste birinden Nezle veya Grip (İnfluenza ) kapmış , otel yatağından pire almış, ya da halka açık bir plajdan, yüzme havuzundan veya sauna’dan ayak parmaklarına musallat olan Tinea pedis’e (ayak mantarı enfeksiyonu) yakalanmış birisi çok iyi kavrar.
    İnsanlar, hasta oldukları zaman gerektiği gibi iş göremezler, bireyleri sağlıklı olmadıkça da bir toplum işlevlerini gerektiği gibi yerine getiremez. Bu yüzden her toplum varlığını koruma önlemi olarak, bireylerinin sağlığını geliştirecek adımlar atar.önlemler alır yeni, yeni yöntemler (metodlar) geliştirir. Topluluk büyüdükçe bir yandan bilgisizlik , savsaklama ve yetersizliğin doğurduğu sonuçların çok daha fazla sayıda insanı ve daha hızlı bir biçimde etkileyebileceği, öte yandan da hastalığın yayılma olanakları için, halk sağlığı sorunu giderek çok daha önemli bir duruma gelir.

    HALK SAĞLIĞININ KAPSAMI

    Toplumsal Tıbbın iki ana işlevi vardır.Bunlar ;
    1- Hastalığı önlemek
    2- Hastalığın önlenemediği durumlarda ise Tedavi etmek .
    Toplumsal Tıbbın 2 . seçeneği yani tedavi seçeneğinin içerisine hastane ve kliniklerin eğitimi, hastaların ve ailelerinin maddi bakımdan desteklenmesi ya da Sağlığın Sosyal Güvenlik Şemsiyesi altına alınması ( sigortalanması ) girer.
    Toplumsal Tıbbın bu yanı, hem gerekli olanak ve araçların maliyetinin yüksek olması (fazla para gerektirmesi ) hem de üretici ve emek kaybı dolayısıyla nispeten daha pahalıdır.
    Toplumsal Tıbbın koruyucu yanı daha az göze çarpar ve genellikle fark edilmez ise de hepimizi ve tüm toplumu etkiler.
    Ölü insanların uygun bir şekilde gömülmesinden (defin), inşaat standartlarını kentlerdeki ve kasabalardaki nüfus sıklığını, vapurlarda taşınabilecek ya da sinemalarda film seyredebilecek insan sayısını, fabrikalarda çalışan işçilerin koşullarını, uçak ve otomobil gürültüsünün, otomobil egzostundan çıkan gazların ve zehirleyici sanayi artıklarının izin verilebilecek düzeyini denetleyen, günümüzde hemen bütün ülkelerde tipik olan sayısız ykanun ve yönetmeliklere kadar uzanmaktadır.
    Bunları kısaca özetleyecek olursak ;
    1- Mikroplarla bulaşık besin maddelerinden hastalığa yakalanma tehlikesi çok yüksektir.Bu nedenle besinlerin bütün üretim , depolanma , işlenme ve hazırlanma aşamaları özenle kurallara bağlanmıştır.İthal edilen besin maddeleri de , bir yandan gerekli sağlık koşullarını sağlamak , bir yandan da ülkeye önceleri oraa bulunmayan yeni hayvan ya da bitki haşerelerinin veya hastalıklarının girmemesi için organoleptik (duyusal, göz ve tat yolu ile beş duyu ile ) kimyasal ,bakteriyolojik ve virolojik ( kısaca mikrobiyolojik diyelim ) yönden kontrol edilir ve denetlenirler.
    2- Lokanta ve otel yöneticilerinin temizlik , uygun su ve çöp koşulları ile tuvalet ve donanımları ve personel sağlığını gözetleme yolundaki çabaları düzenli olarak denetlenir.
    3- Hem hayvanın ölümünün acısız olmasını sağlamak , hem de ette şerit (tenya) ve tüberküloz (verem) ve diğer zoonoz hastalıkların ( hayvanlardan insana geçip hastalık oluşturan hastalıklar ) varolup olmadığını incelemeye olanak sağlamak için hayvanlar güvenilir, Bakanlıktan ruhsatlı Mezbahalarda (Kesimevleri) Veteriner Hekimi denetiminde kesilmelidirler. Bunların dışında (Kurban Bayramı müstesna) hayvan kesiminin önlenmesi çok gerekli ve önemli bir konudur.
    4- Büyükbaş (sığır ve manda) ve küçükbaş (koyun ve keçi) gevişgetiren hayvanların bulaşıcı düşük , brucellosis (Malta humması) hastalığına karşı aşılanması , yalnızca buzağı, malak, kuzu ve oğlakların düşük (abortus ) yoluyla kaybını önlemekle kalmayıp, en önemlisi süt tüketen insanları Brucellosis (Malta humması ) hastalığından korumaktır.
    5- Taze sebzeler bile bir hastalık kaynağı olabilir. Sözgelimi suteresinin yapraklarında koyun karaciğerlerinde yaşayan halk arasında kelebek hastalığı olarak bilinen Fasciolasis Hastalığına yol açan parazit trematod (fasciola hepatica) yumurtaları bulunabilir. Bu trematod parazitin yaşam döngüsünün (çevrimi ) bir bölümü tatlı su salyangozunun içinde geçer, bu nedenle su yataklarına enfekte salyangozların girmelerini önlemek için her türlü çaba gösterilmektedir, iyi yönetilen suteresi çiftliklerindeki ( yabancı ülkelerde var) sular, enfeksiyon tehlikesi taşımayan su kaynaklarından alınır.
    6- Sütün pastorize edilemsi , tüberküloz (verem) ve Brucellosis’e (Malta humması) neden olan bakterileri öldürür. Fransız bilim adamı Louis PASTEUR’ÜN (1822 -1895 ) adıyla anılan bu işlemde (Pastörizasyon işlemi ) süt , 64- 72 derece santigrata kadar ısıtılır. Bu ısı çoğu bakteriler için öldürücü ama sütün niteliğini bozacak kadar yüksek değildir. Günümüzde ise süt endüstrisinde U.H.T ( Ultra Heiss Temparature ) adı verilen çok yüksek sıcaklıkta (140- 145 C) süt 15-60 saniye aniden ısıtılmakta ve hemen çok hızlı bir biçimde soğutulmakta ve özel bir folyo içeren kutularda kutulanmaktadır. U.H.T. yöntemi ile Pastörize daha doğrusu Sterilize edilen sütler hiçbir bakteri ,virus ve maya taşımamaktadır.
    7- Çöpler boş araziye ya da denize dökülüyordu. Son yıllarda çöp sorunu büyük bir problem halini almıştır. 1990 lı yıllarda İstanbul’da çöplerin boş arazide çöp dağları oluşturmasıyla çöpün içerisinde oluşan CH4 (metan) gazı büyük bir patlama ve faciaya yol açmıştı. İstanbul’da çöplüğün çevresinde çöpten plastik, pet şişe ,cam , kağıt vb toplayarak geçimini sağlayan insanların ölümü hepimizi çok üzmüştü. Çöp olayı giderek kentleşen ve büyüyen ülkemizde büyük hacimleriyle en büyük çevre , sağlık ve toplum sorunlarımızdan birisidir.
    8- Evlerden ve sanayi kuruluşlarından yağmur ve kanalizasyon sularının atılması, yerel yönetimlerin başlıca sağlık sorumluluklarındandır. Bu tür artıklar, kanallar ve kanalizasyon sitemi ile mutlaka ayrıştırılmalı ve insan sağlığı yönünden tamamen zararsız hale getirilmelidir.
    9- Bir çok hastalık, enfekte olmuş hayvanlar veya onların parazitleri tarafından yayılır. Kuduz’un başlıca taşıyıcıları, tilkiler, sahipsiz başıboş sokak köpekleri, porsuklar, kediler ve yarasalardır. Hayvanların hareketlerinin engellenemediği yerlerde bu tür hastalıklar çok kolay yayılırlar. Ülkemize ithal edilen bütün hayvanların , mikrobik organizmalarının kuluçka ( inkubasyon ) süresi boyunca karantinada tutulması bu sebepten dolayıdır.

    Şu halde profilaksi (koruyucu hekimlik , halk sağlığı , toplum sağlığı), tedavi edici terapotik hekimlikten hem daha ekonomik, hem de ileride tedavisi olanaksız bazı durumlar ve hastalıkların ortaya çıkmaması için daha elzem bir yoldur.

    Bu hususta halk sağlığını her bir birey önce kendi temizliği ve hijyeni , kendi çevresinin temizliği , çöp konusundaki duyarlılığı gösterirse ve halk sağlığı ile ilgili kurum ve kuruluşlara , kanun ve yönetmeliklere yardımcı olursa temel sağlık problemlerimizi halletmiş oluruz.

    Sağlıklı günler dileği ile…

    Uzman Dr.Ali AYYILDIZ
    Veteriner Hekimi – İnsan Anatomisi Uzmanı Dr.

  • İnsan doğasına bakış

    İNSAN DOĞASINA BAKIŞ

    İnsan doğasına birbirine karşıt (zıt ) iki bakış tarzı vardır. Bunlardan ilki insanın ‘’içerisinden ‘’ gelen güçler , dürtüler ve içgüdülerle davrandığını , ikincisi ise insanı ‘’dışarıdan’’ etkileyen çevresel (ekoloji) , tarihsel ve ekonomik güçlerle biçimlendirdiğini ileri sürer.Felsefe, Psikoloji, Tarih ve Sosyoloji büyük ölçüde bu iç ve dış güçleri tanımlama girişimleridir.

    İÇGÜDÜLER – DÜRTÜLER VE EĞİLİMLER

    İnsanı eyleme iten iç güçleri tanımlamaya girişmiş felsefeciler ve psikologlar iki gruba ayrılabilir. İnsanın içinden gelen dürtüleri – eğilimleri olduğuna inanırlar.Birinci gruptaki
    Platon’cular yada İdealistler, insanın doğuştan idealarla (innata ideas : gerçekleşmesi istenen olay) doğduğunu ve yaşamdaki başlıca amacının bu idealarını gerçekleştirmek olduğunu savunurlar.

    Buna en önemli tarihi örnek Robert SCOTT ‘ un Kuzey Kutbu keşif gezisine (1911 -1912 ) katılan Kaptan Lawrence OATES ‘in ( 1880 – 1912 ) gezisiyle katılan diğer üyelere yük olmamak için , kesin ölüme gitmesi ( tek başına kuzey kutbunun odak noktasına doğru giderek yolda donarak ölmesi ) gösterilebilir. Burada Kaptan OATES’in bu davranışı Horatius’un sözleriyle ‘’ Bir insanın ülkesi , davası ya da yol arkadaşları için ölmesini zevkli ve soylu bir iş ‘’ olarak gören , soylu fedakarlık ülküsünün bir örneğiydi. Arkadaşlarının ana kampa ulaşamadan ölmüş gerçeği OATES ’ in kahramanlığını azaltmaz.
    İkinci gruptaki ARİSTOTOTES’ çiler yani materyalist ve maddeciler insanın etkisizleşmesi ya da doyurulması gereken gereksinme , tutku ve içgüdülerle doğduğunu savunurlar. Birinci gruptakilere göre bir yerde beklide Allah’ın zihnin de bir yetkin bir iyilik , gerçek yada güzellik ideası vardır ve her birey buna erişmek yada böyle olmak için doğuştan bir evrime sahiptir.

    İkinci gruptakilere göre ise, insanın fiziksel doğası, onu, yaşamını ve türünü sağlayacak biçimde davranmaya iter. Bu itici güce ‘‘İçgüdü’’ adı verilir. İdealistlere göre insanın başlıca çabası ahlaksal ya da dinsel bir yetkinliğe erişmeye yöneliktir. Materyalistlere göre ise; insan , yaşamak ve türünü sürdürmek için tüm yaşamı boyunca çabalar. İnsan doğasına bu iki bakış tarzı, uyuşamaz zıt görüşler olarak tanımlansa da düalist-ruhsal kesimini ideanın gerçekleştirilmesi eğiliminde, fiziksel kesiminin ise haz duyma eğilimi ve içgüdülere yöneltilmekte olduğunu söyleyerek ikisini uzlaştırmaya çalışırlar.
    Rönesans’tan ve özellikle Charles DARWİN (1809-1882 ) ve Sigmunt FREUD’dan (1856-1939) sonra insan doğası konusundaki bu düalist görüş insan doğasının ruhsal yönlerinin bile iç güdülerinden evrimleştiğini ve son çözümde ilahi amaç ve erdemin sonucu değil, haz (sevinç) duymaya yönelik olduklarını savunan akılcı rasyonalist görüş yararına terk edilmiştir. Üst zihinsel eylemlerin tümünün çocuksu, cinsel ve yıkıcı dürtülerin türev ve yüceltilmeleri olduğunu savunan Freud’cu Ruhbilimi insanın son çözümleme de haz duymaya yönelik bir canlı olduğunu varsayan bir kuramın önde gelen çağdaş örneğidir.
    İnsan doğası konusundaki idealist görüş Carl JUNG ‘un (1875-1961) çalışmaları tarafından temsil edilmektedir.

    SEVGİ VE NEFRET

    Biyolog’lar ve birçok Psikolog, iki içgüdü ya da içgüdü grubu varsayanlar; kendini koruma ( açlık, saldırganlık ve korku ) ve üremeye yönelik (cinsel ve analık) itkiler, içlerinde Freud’ un da bulunduğu bazı ruh bilimciler bu doğrudan sınırlandırılmadan iki temel iç güdünün sevgi ya da saldırganlık olduğu gerekçesiyle vazgeçtiler.

    Konrad LORENZ (1903-1991 ) ve Nicholas TINBERGEN ( 1907-1990 ) gibi hayvan ruhbilimcileri ya da diğer bir adıyla Etolog’lar , insanın doğuştan ideaları olduğu görüşüne ilginç bir ışık tutmuşlardır. Bunlar, hayvanlarda en azından bir tek içgüdünün ( insanlardaki çok daha incelmiş duygularla ilişkili olan grubu yada türü koruma içgüdüsünün ) bulunduğu yolunda ipuçları ortaya çıkarmışlardır. Bu bazı toplumsal türlerde, bir hayvanın üyesi olduğu topluluğu, çoğu kez kendi yaşamı pahasına saldıran koruma içgüdüsüdür.
    Freud’un psikoanalatik kuramında ise ; yeni doğan bebek kendisiyle dünya arasında nasıl ayrım yapamadığını ortaya koymaktadır. Bebek daha sonra bebeklikten çocukluğa geçiş döneminde ana ve babasından ve öteki önemli insanlardan ayırt etmeyi öğrenir. Cinsel haz bölgelerinin (Erkeklerde Testisler Kızlarda Ovaryumlar ) gelişmesi ile ; çocuk ağızcıl (Oral), dışkıl (Anal) ve ürethral ( genital-cinsel) aşamalardan geçtikten sonra ergenlik öncesi gizlilik dönemine girer daha sonra ergenlik bunu da yetişkinlik dönemi izler. Zihin (Akıl), Üç kısımdan oluşmuştur. İlkel benlikte ( id ), benliğin (ego) dünyanın düşmanlığını üzerine çekmeden doyurmaya çalıştığı cinsellik ve açlık gibi ilkel dürtüler bulunur. Üstbenlik (superego) ise vicdanın temsilcisidir.

    Kişiliğin oluşmasında sınıf ve gelir farklılıkları önemli rol oynar. Zengin ve yoksul sınıflar çocuğa farklı kişilikler aşılamaktadırlar.

    Sağlıklı günler dileği ile…

    Uzman Dr.Ali AYYILDIZ
    Veteriner Hekimi – İnsan Anatomisi Uzmanı Dr.

  • Karaciğer denilen harika organımız

    KARACİĞER DENİLEN HARİKA ORGANIMIZ

    Sizlere Bu yazımda Vücudumuzun Biyokimya laboratuarı olan Karaciğer denilen harika organı anlatmaya çalışacağım .

    Karaciğerimiz hayran olunacak bir kimyasal maddeler fabrikasıdır. Pek çoğumuz onun değerini bilmeyiz ve onu yormak için elimizden geleni yaparız. Fakat Karaciğer o denli dayanıklı ve kendisini korumasını bilen bir organdır ki , ancak dörtte üçü tamamen yok olduktan sonra Hayatımız tehlikeye girer.Üstelik en ağır şekilde hasar gördüğünde bile , olağanüstü bir kendini yenileme ( rejenerasyon ) gücü vardır. Vücudumuzun yalnızca en önemli biyokimya organı değil , aynı zamanda en büyük organıdır. Ağırlığı erişkin insanlarda yaklaşık 1400 gramdır. Diafragma’nın hemen altında ve Karın boşluğunun ( Cavum abdominis ) sağ çeyreğinde yer alır. Karaciğer atardamarı (arteria hepatica ) , karaciğerin sağ ve sol lobunu temiz kanla besler. Oksijensiz kan ise sindirilmiş besinlerle dolu olarak karaciğerin toplardamarına (vena portae ) gider. Bu iki ana damar , tekrar tekrar bölünerek milyonlarca kılcal damara ( kapiller damarlar ) ayrılır. Bu kılcal damarlar da karaciğerin özel konularda uzmanlaşmış milyonlarca hücresi arasında dolaşırlar. Belirli görevler yapmak üzere bir araya toplanmış hücre kümelerine lobül adı verilir.

    Sindirim işlemi sırasında elde edilen tüm besinler ile oksijen , karaciğerin her hücresine taşınarak , onların biyokimyasal işlevleri için gereken hammadde sağlanmış olur.
    Safra ( Öd ) üretimi , karaciğer hücrelerinin sayısız görevlerinden birisidir. Hücreler içinde üretilen safra , hücre kolonları arasında dolaşan safra kanalına ( ductus choladicus ) boşaltılır sonra ana kanala aktarılan safra ya doğrudan doğruya oniki parmak barsağına (duodenum ) yada depolanmak üzere safra kesesine ( vesica fellae ) gönderilir. Safranın bazı bileşikleri benzerlik gösterir, bundan da karaciğer hücrelerinin plazmayı süzdüğü , belirli büyüklükteki molekül ve iyonların geçmesine izin vererek daha büyük proteinleri tuttuğu anlaşılmaktadır. Diğer safra bileşikleri , karaciğer hücreleri tarafından salgılanmaktadır. Bunlar arasında yağ moleküllerini daha küçük parçacıklara ayıran safra tuzları ile biluribin renkli maddesi ( pigmenti) de vardır.

    Alyuvarların normal ömrü 120 gün kadardır. Bunlar hayatlarını noktaladıklarında , karaciğerin belirli hücreleri , ölü alyuvarları parcalayarak , altın sarısı rengindeki Biluribin maddesini ( pigmentini ) açığa çıkartırlar eğer herhangi bir nedenle karaciğer kandan biluribin’i ayıramazsa , ya da safra kanallarında bir tıkanma – engelleme olursa ( yani safraya biluribin akarılamaz ise ) bu altın sarısı rengindeki pigmentin kandaki miktarı çoğalır ve bu fazla biluribin vücudun öteki dokularında ; öreneğin deride ve gözlerde toplanır ve onlara karakteristik sarı rengini vererek SARILIK :İCTERUS dediğimiz semptomun ortaya çıkmasına neden olur.

    Safra tuzları , sindirim işlevi sırasındaki görevlerini yaptıktan sonra ortadan kaybolmazlar.Barsaklar tarafından emilerek karaciğer toplardamarı (vena portae) aracılığı ile yeniden salgılanmak üzere karaciğere getirilirler.Bu dolaşım bize sindirim sistemimizin yetkinliğini kanıtlar.Vücudumuzdaki Denge o kadar hassas kurulmuştur ki çok küçük miktardaki safra tuzları ( 3-4 gram ) bile tekrar ait olduğu yere geri dönebilmektedir.
    Karaciğerimiz , ölü alyuvarların parçalanması konusunda taşıdığı sorumluluğun yanı sıra kan plazmasına belirli proteinlerle birlikte , kanın damarlarda pıhtılaşmasını engelleyen heparin adlı kimyasal maddeyi de sağlamakla yükümlüdür. Heparin adını Karaciğerden ( Hepar ) alır. Heparin kanın pıhtılaşmasını engeller . Bu yüzden Tıpta pıhtı çözülmesinde ( tromboz ve emboli ) tedavisinde kullanılmaktadır.Ayrıca kan alma – verme işlemlerinde vericiden alınan kan heparinli kan toplama torbasında saklanmaktadır.Bu yüzden Heparin’in Tıbbi önemi çok büyüktür.

    Karaciğer aynı zamanda fibrinojen denilen maddeyide üretir. Fibrinojen bir Plazma Proteinidir ve Pıhtılaştırma olayında çok büyük bir önem taşımaktadır.

    Sindirim sırasında kazanılan tüm besleyici maddeler , karaciğerin biyokimyasal fabrikasından geçerler, karbonhidratlar buraya geldiklerinde basit şekerler halindedirler ancak karaciğerde derhal vücudun en büyük doğrudan enerji kaynağı olan Glükoz’a dönüştürülürler Hücrelerin ani enerjiye ihtiyaçları varsa , karaciğer glükoz’un bir kısmını kana aktararak gereksinimi olan hücrelere gönderir.

    Karaciğerin , glükoz depolama özelliği olmadığından geriye kalan glükoz miktarını daha büyük bir karbonhidrat molekülü olan Glükojen’e çevirir.Çünkü glükojen , karaciğer ve bazı iskelet kasları tarafından depo edilebilir.Eğer bütün glükojen depoları doluysa , karaciğer kalan glükoz’u yağa çevirerek , vücudun gerekli bölgelerine gönderir.İleride vücudun daha fazla enerji gereksinimi olursa ; bu yağlar ve glükojen derhal glükoza dönüşerek enerji de kullanılır. Hatta gereksinimin çok fazla olması durumunda karaciğer yeterli enerjiyi sağlayabilmek için proteinleri bile glükoz’a çevirmektedir ancak bu çok ender ve küçük ölçülerde görülen bir olaydır. Bu işlem sırasında ortaya çıkan zehirli atıklar , karaciğer tarafından hızla Üre’ye dönüştürülür:normal miktardaki Üre zararsızdır .İdrar ve ter yolu ile vücuttan dışarı atılır.

    Karbonhidratlar ,proteinler ve yağlar üzerinde yapılan bu dönüştürme işlemleri bize biyolojik kimyasalların değişebilirlik özelliklerini kanıtlamaktadır ancak bu değişimlerin gerçekleşebilmesi için belirli kimyasal değişimler için belirli kimyasal maddeler vardır ve karaciğer bu değişimler için en uygun kimyasal maddeleri üretmekte usta bir organımızdır.

    Karaciğerdeki depoların büyük bir bölümü glükojen’le doludur.Depolanan öteki maddelerin başında A, D ve B 12 vitaminleri ile demir gelir.Karaciğer’in depaoladığı A Vitamininin ilginç bir örneği kutup ayılarında görülür:Bol miktarda balık yiyen kutup ayılarında A vitaminide çok fazladır. Eğer kutup ayısının karaciğeri , sağlıklı bir insan tarafından yenirse A vitamini fazlalığı zehirlenmeye hatta ölüme bile yol açabilmektedir ( Bu Olay İlginçtir ve Eskimolarda görülmüştür.)

    Karaciğer , vücut tarafından parçalanamayan bazı zehirler de salgılar.Örneğin ilaçlanmış sebze ve meyve yiyen insanların karaciğerlerinde şaşırtıcı miktalarda bu etken maddeler saptanmıştır. Striknin ( karga büken otu zehiri ) , çok kuvvetli ve öldürücü bir zehirdir.Nikotin ( sigarada , tütünde bulunan zehir ) , bazı Barbütüratlar ( Uyku İlçaları ,bazı sakinleştiriciler ve Anestezik İlaçlarda bulunan bir etken madde ) ve kuşkusuz Alkol , karaciğeri tahrip eder. Gerçi karaciğerin alkol gibi zehirlerle mücadele gücü olağanüstü fazladıre fakat sürekli ve çok miktarlarda alınan alkol , bölünmekte olan karaciğer hücrelerine zarar verir:böylece hücre yenilenmesi engellenmiş olur eğer bu durum çok aşırı miktarlarda ve çok uzun süreler devam ederse , normal karaciğer hücrelerinin yerini lifsi bağ dokuları alır ve SİROZ adını verdiğimiz hastalık ortaya çıkar. Zamanında önlem alınmazsa karaciğerin işlevleri duracak , bunu sarılık izleyecek ve ardından koma ve nihayet ölüm gerçekleşecektir.

    Böyle durumlarla karşılaşmamak için , karaciğerimizin ve vücudumuzun değerini iyi bilelim .Alkolden uzak duralım .Karaciğerinizden en ufak bir rahatsızlığınız olursa hemen Hekiminize başvurunuz .

    Sağlıklı günler dileği ile …

    Uzman Dr.Ali AYYILDIZ
    Veteriner Hekimi – İnsan Anatomisi Uzmanı Dr.

  • Yüzümüzdeki işaretler, renkler ileride karşılaşabileceğimiz hastalıkların habercisi olabilir mi?

    Yüzümüzdeki işaretler, renkler ileride karşılaşabileceğimiz hastalıkların habercisi olabilir mi?

    Yüz Okuma /Yüzden Teshiş Nedir, Schussler Tuzları nedir, Schussler Tuzları nedir, Ne işe yarar?

    YÜZÜNÜZDEKİ GENETİK İŞARETLER

    Dr.Schussler tarafından keşfedildiği için Schussler Tuzları olarak adlandırılır.. Biokimyasal fonksiyon aracıdır, kaya tuzu sofra tuzu ile karıştırılmamalıdır. 1-12 arası ile numarlandırılanlar ilkbulunan ve en önemli tuzlardır. Türkiye de 12 adet Schussler tuzu varken yurt dışında (özellikle Almanya İngiltere Avusturya, Amerika, Hollanda İtalya, Fransa …..) son dönemlerde keşfedilen tuzlarla beraber toplam 33 Schussler tuzu piyasada bulunur.

    Bu biyokimyasal mineral tuzu bitkilerin, hayvanların ve insanların hücrelerinde farklı konsantrasyonlarla bulunur ve hücrelerin oluşumu, işleyişi ve zehirlerinin dışarı atılması için hayati öneme sahiptir.

    Hücrelerin mineral alışverişi dengesi bozulursa mineral tuzları almakla tekrar düzeltilebilen çeşitli hastalıklar için zemin oluşur. Tuzların içinde yardımcı madde olarak sadece buğday veya patates nişastası yada Laktoz kulanılır. (glutensiz beslenenler de düşünülmüş). Türkiye’de halen 2 marka bulunmakla beraber, her marka laktoz içerir (minerallerin hücre içi emilimi için ). Laktoz intöleransı olanlar için ise laktozsuz damla şeklinde olanı temin edilebilir ve kullanılır(Türkiye de yok ☹️).

    Gebe ve çocuklar içinde güvenle kullanılabilir.

    Schussler tuzlarının karakteristik etkilerinin etkileri: en doğru kullanım Yüz Teşhisi yapılarak olur.

    No 1. Calcıum Fluoratum (kalsiyum florür) kas lif yumuşak doku ve damarların esnekliğini korur, ayrıca diş minesini sertleştirir saç el ve ayak tırnağı oluşumundan sorumludur.
    No 2. Calcıum Phosohoricum(kalsiyum fosfat) protein sentezi için gereklilidir .Kan oluşumu, her türlü yeni h. oluşumu ,kemik gelişimi,antikor ve lesitin oluşumunu sağlar Ayrıca parasempatik sinir sistemini güçlendirir.
    No 3. Ferrum Phophoricum:(demir fosfat) hemoglobin yapıcıdır, bu da vücudun oksijenle beslenmesi açısından özel öneme sahiptir Özellikle nonspesifik bağışıklık sistemini destekler Her türlü akut iltihabi süreci engelleyici etki eder ve enfeksiyonları önleyici rol oynar.
    No 4. Kalium Chloratum(potasyum klorür)Zehirlerin lenf ve bez sistemi yoluyla ve karaciğer ve böbrekler üzerinden dışarı atılmasını düzenler.Aynı zamanda spesifik bağışıklık sistemini de düzenleyici işleve sahiptir.
    No5 Kalıum Phosphoricum(potasyum fosfat)lesitin oluşturduğundan sinir
    sistemi için önemli bir mineral tuzudur Ayrıca sempatik sinir sistemini düzenler bu da organizmayı harekete geçiren uyarıcı etki eder.
    No:6 Kalıum Sulfuricum (potasyum Sülfat) üst deri hücreleri oluşturur, hücre metabolizmasını düzenler ve karaciğer ,pankreas, barsak ve böbreklerin faaliyetini teşvik eder.Oksijenin kandan hücrelere
    taşınmasında önemli rol oynar.
    N8: 7 Magnesium Phosphoricum (magnezyum fosfat) kalp kan dolaşımı ,solunum salgı sistemi, sindirim organları ve metabolizma , özellikle de karaciğer ve böbrekler üzerinde ,faaliyet artırıcı etkiye sahiptir.
    No: 8 Natrium Chloratum(sodyum klorür) mukoza kıkırdak doku ve eklem kayganlaştırıcı sıvı üretimine etki eder. Su ve özsu dengesini düzenler ve asit baz dengesini düzenleyici önemli bir maddedir Ayrıca metal bazlı zehirlerin atılması görevini üstlenir.
    No: 9 Natrium Phosphoricum (sodyum fosfat) yağ metabolizmasını düzenler üre asidi laktik ast ve karbondioksit fazlasını giderir.

    No:10 Natrium Sulfurucum (sodyum sülfat) vücüt suyu dengesini ve şeker metabolizmasını hareketlendirir, safra sıvısı üretimini düzenler.
    No: 11 Silicea bağ dokunun temel yapısını oluşturur sinirlerin iletkenliğini düzenler kavitelerdeki kan birikimlerini ve sıvıları ortadan kaldırır romatizmal tortular cerehat kıymıklar gibi doku içerisindeki yabancı maddeleri eritir.
    No:12 eklem tuzudur . İltihap abse de kullanılır.

    Dr Schüssler minerallerinden bahsettik .Şimdi de Yüz okuma nedir biraz ondan bahsedelim

    Hücre yenilenmesini sağlamaya yönelik metotlardan mineral tuz terapisi günümüzde Bütüncül Tıp alanında yükselişe geçen Naturopatik Tıp metodudur. Özellikle Avrupa’nın birçok ülkesinde uygulanır.

    İleride karşılaşabileceğimiz hastalıkların habercisidir, yüzümüzdeki değişiklikler …göz altı morluğu, şakaklarda çöküklük,bazı bölgelerdeki lekeler, yan yana ben ve benimsi lekeler, yanaklarda kırmızılık, dudak kenarında beyazlık, göz çukurundaki değişiklikler, göz altı turuncu yağ bezeleri hepsi birşeylerin habercisi biteliğinde olup çok önemlidir.

    Dr.Schüssler Doku Tuzları ve Yüz okuma yöntemi ,eğitimi alan doktorlar tarafından hastayı bütüncül bakış içerisinde değerlendirerek ihtiyaç görülen doku tuzları önerilir.

    Hangi Mineralin Kullanılacağı Yüz Haritanıza Göre Belirlenir!!!

    Dr. Schüssler tuzları hücrenin işletim fonksiyonlarının düzenlenmesi açısından ihtiyaç duyduğu minerallerin karşılanması ile vücutta meydana gelen deformasyonların önüne geçerek iyileştirilmesini mümkün kılmaktadır. En az 6 aylık tedavi gerektirmekle birlikte, çok hızlı iyileşmelerde sıklıkla görülebilmektedir.

    Öncelikle yapılacak yüz okuma ile vücudunuzun hangi minerale ihtiyaç duyduğunun belirlenmesi gerekir. Bunun sebebi zaman içerisinde eksilen maddelerin yüz üzerinde çeşitli algoritmalar ile belirti vermesidir. Ayrıca bu eksiklikler ileride karşılaşabileceğiniz hastalıkların ön habercileri olduğundan yüzden teşhis olarak da adlandırılmaktadır.

    Ayrıca kimyasal ürün olmadığı için yan etkisi bulunmadığı gibi doku tuzları olarak adlandırılırlar. Bu doku tuzlarının kullanımı mutlaka ilgili hekim tavsiye ve önerileri doğrultusunda yüz analizinin ardından gerekli görülmesi halinde kullanılır.

    Otoimmün hastalık tedavilerinde, Behçet, Lupus, Egzema, Sedef, Alerji, Topuk dikeni, Diz ve Bel Ağrıları, Çocuklarda altına kaçırma, Hiperaktivite, Alzheimer, Demans, Böbrek taşı, Safra taşı, Anksiyete, Kalp krizii ve Damar Tıkanıklığı sonrası hayatın sağlıklı sürdürülebilriliğine için takviye edilmesi gibi hemen hemen her hastalıkta Ozon tedavisi, Proloterapi, Visseral-Manuel Terapi ve homeopati ile de destekleyerek çok iyi sonuçlar alınabilmektedir.