Blog

  • Malign melanom nedir? A, b, c, d kriterlerine dikkat!

    Malign melanom (MM) epidermis, dermis veya mukoza epitelinde lokalize olan cilde renk veren melanosit denen hücrelerin veya doğuştan yada displastik benler gibi bazı öncül lezyonlardaki hücrelerin kötü huylu değişimiyle meydana gelen en kötü deri tümörüdür.

    Günümüzde insidansı hızla artmaktadır. Genellikle erişkinlerde görülen bu tümör, %2 oranda 20 yaştan küçüklerde, %0.3-0.4 oranda da prepubertal dönemde ortaya çıkmaktadır.

    RİSK FAKTÖRLERİ:

    Ultraviyole (UV): Aralıklı yoğun güneş ışını, çocukluk çağında ciddi güneş yanıkları kuvvetli risk faktörleridir. Yine solaryum gibi yapay UV kaynakları da tehlikelidir. Uzun süreli tekrarlayan UV ise lentigo malign melanoma gelişiminde etkilidir.

    Fenotip: Açık tenli kişiler, kızıl veya açık renkli saç ve çiller risk olarak sıralanmaktadır. Deri fototip I, II yani hemen yanıp ama bronzlaşamayanlar bu sıralamada yer almaktadır.

    Melanom veya multipl nevüs anamnezi: Kişisel veya ailevi melanom öyküsü olanlar, çok sayıda nevüsü (beni) yada displastik nevüsü yada büyük doğuştan melanositik nevüsü (beni) olanlar riskli kişilerdir.

    Diğerleri: 10 yıl veya daha uzun süreli oral kontraseptif (doğum kontrol ilacı) kullanımının melanom ile kısmi bir ilişkisi bildirilmiştir. Kseroderma pigmentosum gibi genetik hastalıklar, immunsupresif tedaviler de risk faktörü olarak sıralanmaktadır.

    KLİNİK ÖZELLİKLER:

    Melanomun, yüzeyel yayılan melanom (SSM), nodüler melanom (NM), lentigo malign melanom (LMM) ve akral lentijinöz melanom (ALM) şeklinde kliniko-patolojik subtipleri tanımlanmıştır. Ayrıca histopatolojik bir antite olmayan amelanotik melanom özellikle vurgulanmalıdır, çünkü klinik özelliklerini tanımlamak güçtür.

    Yüzeyel yayılan melanom (SSM): Melanomların %70’in oluşturan bu form en sıklıkla 30-50 yaşların hastalığıdır. Erkeklerde sıklıkla gövdede, kadınlarda ise daha çok alt ekstremitelerde, bacakta yerleşir. Kahve-siyah, pembe, viyole gibi çeşitli renk varyasyonları gösteren düzensiz şekilli bir makül yada plak olarak kendini gösterir

    Nodüler melanom (NM): Melanomların %15 ‘ini oluşturan bu form en sıklıkla 40-60 yaş arası ve erkeklerde 2 misli daha sık gözlenir. En çok baş, boyun ve gövde lokalizasyonludur. Radyal gelişim fazı olmadığından kötü prognozludur. Hızla gelişen, mavi-siyah, kubbe şekilli, sıklıkla ülsere bir nodüldür.

    Akral lentijinöz melanoma (ALM): Beyaz tenlilerdemelanomların %2-8 ‘ini oluşturan bu klinik tip, koyu tenlilerde ve siyahlarda en sık gözlenen formdur (ör: Japonlarda MM olgularının %50 ‘sini oluşturmakta). Genellikle yaşlı kişilerde gözlenir. En sık yerleşim yeri ayak tabanı ve sonra sırasıyla el ayası ve tırnak yatağıdır.

    El ayası ve ayak tabanı yerleşimde kahverengi-siyah, kenarları belirsiz bir leke ile kendini gösterir. İlerlediği zaman bu leke üzerinde invaziv komponentin işareti olan elle hissedilen bir tümör gelişir.

    Subungualmelanom ise tırnak plağının alt kısmından başlayan kahverengimsi siyah bir renk değişikliği şeklinde kendini gösterir. Kahverengi alanın tırnak çevresine sıçraması (Hutchinson işareti) kıymetli bir klinik tanı kriteridir. Bazen kahverengi uzunlamasına bir bant şeklinde veya tırnakta uzunlamasına bir yarılma ve kırılma ile kendini gösterebilir.

    Mukozal melanom mukozal yüzeylerden gelişen bir melanom olup, histopatolojik olaral ALM’ya benzer. Ağız içi, genital ve anal mukozalar en sık tutulan alanlardır. Düzensiz şekilli ve pigmentasyonlu leke şeklinde bir pigmentasyon şeklinde başlayıp, bir süre yayıldıktan sonra yükselebilir.

    Lentigo malign melanoma (LMM): Tüm melanomların % 5 ‘ini oluşturan bu form genellikle daha ileri yaşlarda (50-70 yaş) ortaya çıkar. Güneş hasarlı deride gözlenen bu formun %90’ı yüzde yerleşir. Geri kalan olgular el, bacak gibi yüz dışındaki alanlara lokalize olabilir.

    Amelanotik melanom:

    Melanomun bu subtipi pigmentasyon içermediğinden pek çok antiteyi taklid eder.

    Özet olarak melanomun klinik tanısında ABCDE kriterleri (asimetri, kenar düzensizliği, alacalı veya çok koyu pigmentasyon, çapın 5 mm’den büyük olması ve atipik evolusyon yani renk, büyüklük veya topografide ani, hızlı değişim) dikkate alınır.

    MELANOM BELİRTİLERİ: A, B, C VE D

    1. Asimetri: Benin bir kenarı, diğerinin aynısı (ayna görüntüsü gibi) değildir.

    2. Sınırlar: Sınırlar belirgin değildir. Benin nerere başlayıp nerede bittiğini söylemek zordur?

    3. Renk: Bir renkten fazla veya siyah, beyaz, kırmızı ve sarı renklerin varlığı

    4. Çapı: 0.6 cm’den büyükse?

    Güneşten kaçınarak riskini azaltabilseniz bile, melanomu engellemenin yolu yoktur. En iyi şans, hala tedavi edilebilirken tespit etmektir. Şüpheli bir ben fark ederseniz, hemen bir dermatoloğa görünün. Bu, hayatınızı kurtarabilir. Bir gün beklemek bile fark yaratabilir.

    Bu yöntemle dahi melanomların %1-25’i tanınamayabilir, belki de çok sayıda benign MN gereksiz yere eksize edilebilr. İşte bu noktada da dermoskopik inceleme (benlerin özel bir cihazla incelenmesi) yardımcıdır.

    TEDAVİ:

    Etkin tedavide anahtar erken teşhistir. Mümkün olduğunca erken teşhis edilip o kadar çabuk melanom cerrahi olarak çıkarılmalıdır.

    Uzm. Dr. Nezih KARACA

  • TÜPLERİN TIKALI OLMASI

    TÜPLERİN TIKALI OLMASI

    Tüplerin tıkalı olması, en sık rastlanılan infertilite nedenlerinden biridir. Fallop tüpleri

    vücudun her iki tarafında yumurtalıklardan rahme doğru uzanır ve tüplerin her ikisinin de tıkalı

    olması gebe kalmaya engel teşkil eder.

    Fallop tüplerinin infundibular kısmı yumurtalıklara en yakın kısım olup buradan fimbria

    denilen uzantılar ovaryum yüzeyine kadar uzanır. Fimbria üzeri saç kılı gibi ince tüylerle (cilia

    hücreleri) kaplıdır. Yumurtlama döneminde hormonların etkisi ile fimbria yumurtalıklar üzerinde

    yumuşak hareketlerle süpürme işlemi yaparak atılan ovumu yakalar. Fimbria ve cilia aracılığıyla

    yakalanan ovum Fallop tüpüne doğru sürüklenirken ovum bazen burada sperm ile karşılaşarak

    döllenir, zigot halinde beslenerek tüba içinde yoluna devam eder ve rahim içine düşer.

    Tüpün en geniş kısmı ampuller bölgesidir, en dar kısmı ise utero­ tubal birleşim yerinde

    olan isthmus parçasıdır.

    Fallop tüplerinde infundibular ve ampuller bölgede östrojen etkisi ile fazla miktarda olan

    ciliar hücreler ile bunların arasında tübüler sıvı üreten progesteron hormonu etkisi ile artan peg

    hücreleri bulunur. Bu hücrelerin ürettiği sıvı spermlerin kapasitasyonunu da artırıcı yönde etki eder

    ve spem, oosit ve zigot için oldukça besleyicidir. Estrojen ve progesteron hormonları tübüler

    fonksiyonlar için çok önemli hormonlardır.

    Fallop Tüplerinin Tıkanması

    Fallop tüpleri tıkandığı bölgeye göre sınıflandırılır:

    Distal Tubal Tıkanıklık: Fallop tüpleri yumurtalığa yakın ucundan tıkanacak olursa

    hidrosalpinx adı verilir. En sık klamidya adı verilen cinsel yolla bulaşan hastalıklar nedeniyle

    tıkanabilir. Eğer tadavi edilmezse hem tüplerde hem de pelviste yapışıklıklar ortaya çıkar. Fimbria

    da hasar görür, yapışırsa yumurtlama zamanında atılan ovumun yakalanması fonksiyonu ortadan

    kalkar ve infertilite problemleri görülür.

    Tübanın Orta Segmentinin Tıkanması: Daha çok tüplerin bağlanması sırasında orta

    segmentte tıkanıklık olabilir. Tüplerin açılması için yapılan operasyonda %75 başarı sağlanır.

    Proksimal Tübal Tıkanıklık: Tüplerin uterusa yakın olan kısmında tıkanıklık olması

    anlamına gelir. Düşükler, pelvik enfeksiyonlar, ölü gebelik ve bu kısmı ilgilendiren doğum kontrol

    yöntemleri proksimal tubal tıkanıklığa en çok neden olan durumlardır.

    Fallop Tüplerinde En Sık Tıkanıklık Yapan Nedenler:

    ­Sezaryen gibi pelvik operasyonlar

    ­Pelvik inflamatuar hastalıklar

    ­Endometriozis

    ­Dış gebelik

    ­Myomlar

    ­Tüplerin bağlanması

    ­En çok az gelişmiş ülkelerde rastlanan genital tüberküloz

    Fallop Tüpü Tıkanıklığı Tanısı

    Histerosalpingografi (HSG): Bir x­ray testidir. Fallop tüplerinde tıkanıklık olup

    olmadığını anlamak için vajinadan uygulanan bir kanül vasıtasıyla kontras boya maddesi

    (radyopak madde) ile önce rahim içi doldurulur sonra da tüplerden geçmesi sağlanır ve çoğu

    zaman skopi altında gözlenerek kontras madde uygulanır ve sonra rontgen filmi çekilir. Eğer

    tüplerde tıkanıklık varsa kontras madde tüplerden geçemez.

    Kromotübasyon: HSG işlemine benzer bir işlem olmakla beraber, kromotübasyon

    mutlaka cerrahi bir işlem (laparoskopi işlemi) sırasında gerçekleştirilir. Laparoskopik gözlem

    altında boya (çok zaman metilen mavisi) vajinal yoldan uygulanan bir kanül vasıtasıyla rahme

    verilir, eğer tübalar açıksa daha sonra bu boyanın tüplerden geçtiği ve peritona yayıldığı direk

    izlenebilir.

    Sonohisterografi: Tüplerin geçirgenliğini belirlemek için ultrason eşliğinde yapılan

    noninvasif bir işlemdir. Rahim içine steril şartlarda bir kanül ile serum fizyolojik verilerek rahim

    içi doldurulurken tübaların içinden sıvının geçmesi sağlanır ve aynı anda ultrasonda rahim içinde

    myom, polip ya da tüplerde tıkanıklık, hidrosalpinx vs. var mı gözlenebilir.

    Fallop Tüplerini Açmak:

    Fallop tüplerinin tıkanma nedenine ve tıkanan segmentine bağlı olarak eğer uygunsa

    çeşitli tıbbı ve cerrahi işlemler ile Fallop tüplerindeki tıkanıklık tedavi edilmeye çalışılır. İnfertil

    olan hastalarda tüpler tıkalı olduğunda çoğu zaman cerrahi tedavi yerine tüp bebek tedavisi tercih

    Makale Yazım Tarihi: 08.08.2016

    Op. Dr. Kutlugül Yüksel

    Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı

    Eskişehir yolu, 9. Km, No: 266, Tepe Prime

    C Blok No: 45 Ankara

    Tel: 0312 4258530

    Cep: 0532 6121783

    www.kutlugulyuksel.com.tr

    www.ankarakadindogumcu.com

  • Ürtiker (kurdeşen) nedir ?

    Kızarık ve ödemli kabarıklık veya plaklar ile karakterize bir hastalıktır. Çok sayıda farklı uyarana karşı ortaya çıkabilir. En önemli özelliği lezyonların aniden ortaya çıkıp, aniden kaybolmasıdır. Halk arasında “kurdeşen” adı ile anılır. Toplumdaki bireylerin yaklaşık %20’si yaşamları boyunca en az bir kez ürtiker (kurdeşen) atağı geçirir.

    Akut ve kronik olarak iki grupta incelenir. Lezyonlar altı haftadan fazla devam ediyorsa kronik ürtiker adını alır. Akut ürtikerde etyolojik ajanı bulmak daha kolayken, kronik ürtiker olgularının dörtte üçünde neden saptanamaz. Kronik ürtiker sıklıkla orta yaşlı kadınlarda görülmektedir.

    Klasifikasyon:

    I. İmmunolojik ürtiker

    Ig E’ye bağlı

    Atopi

    Diğer

    ? Özgün antijen duyarlılığı

    ? Fiziksel ürtiker

    ? Kontakt ürtiker

    ? Kolinerjik ürtiker

    B. Ig E’ye bağlı olmayan

    Sitotoksik reaksiyonlara bağlı

    İmmun kompleks oluşumuna bağlı

    Komplemana bağlı

    II. İmmunolojik olmayan ürtiker

    Urtikaryojenik ajanlara bağlı

    Direkt mast hücresini etkileyenler

    Araşidonik asit metabolizmasını etkileyenler

    B. Fiziksel ürtiker

    C. Kontakt ürtiker

    D. Kolinerjik ürtiker

    E. Komplemana bağlı ürtiker

    III. Sekonder ürtiker

    IV. İdiyopatik ürtiker

    Ig E’ye bağlı ürtiker daha çok akut formda ve kişisel / ailesel allerjik bünye öyküsü ile birlikte görülmektedir. Olgularda Ig E tipinde antikorlar gösterilebilir. Kronik ürtikerlerin sadece % 3-4’ü bu mekanizma ile oluşur.

    Ürtikerlerin %10-20’si fiziksel uyarılarla ortaya çıkar.

    Fiziksel ürtikerler:

    ? Basınç ürtikeri: Basınca maruz kalan bölgelerde ortaya çıkar

    ? Dermografik ürtiker: Kemer gibi bası yerlerinde çizgisel tarzda ortaya çıkar.

    ? Soğuk ürtikeri: Ailesel veya sonradan kazanılmış olabilir. Sekonder olarak, disglobulinemi, kollajen-vasküler hastalıklar, lösemi, karaciğer hastalıkları, maligniteler ve enfeksiyoz mononükleoz gibi infeksiyon hastalıklarında görülebilir.

    ? Solar ürtiker: Görünür ışık ve UV ışınlarına bağlı gelişir.

    ? Aquajenik ürtiker: Nadirdir. Su ile temastan yaklaşık 30 dakika sonra ürtiker lezyonları ortaya çıkar.

    Ürtikaryojenik ajanlar, spesifik bir antikor söz konusu olmadan ürtiker oluşturabilirler. İlaçlar, bitkiler, böcekler, deniz anası direkt mast hücresinden histamin salınımına yol açarlar. Aspirin ve non-steroid anti-inflamatuarlar araşidonik asit metabolizmasını etkilerler. Bu sayede direk ürtiker meydana gelebilir.

    Ürtikerdeki etyolojik ve provokan faktörler:

    İlaçlar: kodein, kokain, morfin, radyokontrast maddeler

    Yiyecekler: Balık, çukulata, yumurta, süt, peynir, çilek, muz, üzüm, domates, fındık, baharat, kahve, çay, şarap.

    Katkı maddeleri: Tartrazin, azo boyaları, benzoat, sülfitler.

    İnfeksiyonlar: Viral, bakteriyel, fungal, paraziter.

    Gastrointestinal sistem hastalıkları: gastrit, enterit, kolit, aklorhidri, konstipasyon, pankreas hastalıkları.

    Solunumsal allerjenler: polen, hayvan tüyleri, ev tozu akarı

    Sistemik hastalıklar: SLE, RA, dermatomiyozit, lenfoma, lösemi, renal hastalıklar

    Endokrin bozukluklar: Hiper / hipotiroidi, menstruasyon, gebelik, diabetes mellitus.

    Deri hastalıkları: Pemphigoid, amiloidoz, DH, id reaksiyonları

    Psikojenik faktörler’dir.

    Tedavi :

    Tetikleyici faktörlerden uzaklaşma (alkol, aspirin)

    H1 antihistaminikler (tek veya yetmiyorsa farklı gruptan iki antihistaminik)

    H1 ve H2 reseptör blokerlerinin kombinasyonu

    Beta adrenerjik ajanlar (efedrin, adrenalin)

    Trankilizanlar

    Kortikosteroidler

    Mast hücre stabilizatörleri (ketotifen, sodyum kromoglikat)

    – Herediter angioedema’da Danazol

    – Neden bulunabilirse ortadan kaldırma (deri testleri uygulanabilir)

    – Ürtikeryal vaskülitte: – H1 antihistaminikler (gerekirse H2 )

    H1 bloker + NSAİ

    Kolşisin (0.6mgx2)

    Dapson (50-200mg)

    Hidroksiklorokin (200-400mg)

    Sistemik kortikosteroid

    Uzm. Dr. Nezih KARACA

  • CİNSEL BOZUKLUKLARIN KADIN HASTALIKLARI İÇİNDE DEĞERLENDİRİLMESİ

    CİNSEL BOZUKLUKLARIN KADIN HASTALIKLARI İÇİNDE DEĞERLENDİRİLMESİ

    Bir kadın hastalıkları ve doğum uzmanı olarak her yaştaki kadının üreme ve cinsel sağlığı üzerine çalışıyorum. Neredeyse her kadının küçük bir cinsel sorunundan bariz bir cinsel bozukluğa varan geniş bir yelpazede problemi vardır. Kadınlar cinsel sorunları ile igili bir uzmana başvurmakta sıkıntı yaşarlar. Tüm dünyada olmakla birlikte ülkemiz gibi kapalı toplumlarda kadının bu konularda yardım talep etmesi nadirdir, garip karşılanır. Bu konuda kendisi yerine eşine odaklanır ve kendini ihmal eder. 

    Kadın hastalıkları ve doğum uzmanı olarak bizim tavrımız, konuşmamız hasta için kilit rol oynar. 

    Cinsel Sağlık Konusunda Engeller

          •Çoğur Kadın duyarsız bir jinekolog tarafından yapılan muayene sonucu sürekli korku duymasına ve yıllık PAP Smear testi bile yaptırmamasına neden olmuştur. 

          •Uzmanlar ve tıp cinsel işlevden çok üreme ile ilgilenmiş ve cinsellik göz ardı edilmiştir.
    Bu nedenle, her uzman cinsel problemler ile ilgili konulara yeterince hakim olmaz ve hastalara yardımcı olamaz. 

          •Sağlık çalışanları, doktorlar da halk gibi cinsel konulardan konuşurken rahat değildir. Bu durum hastanın doktor ile iletişimini de olumsuz etkiler. 

          •Özellikle hastane ortamlarında yetersiz zaman dilimi nedeniyle cinsel sorunların sorgulanması veya tedavisi boşa zaman kaybı gibi değerlendirilmektedir. 

    Ne zaman Jinekolojik Muayene yapılmalı?

    Cinsel Bozuklukların altında bazen jinekolojik sorunlar olabilir. Bazen hasta jinekolojik açıdan bir problem olmadığını duymak ister. Çoğu hastada fiziksel ve psikolojik nedenle bir aradadır. Sorun psikolojik başlasa da zamanla fiziksel bazı sıkıntılara sebep olur. Tam terside olabilir. Örneğin bir kadında ağrılı cinsel birleşme birkaç kere yaşanırsa sonrasında cinsel ilişkiden kaçınma ve orgazm olamama problemi yaşar. 

    Cinsel ilişkide ısrar edilirse (vajinismus gibi başka sorunlar çıkar. Ağrılı cinsel ilişkinin fiziksel nedeni tedavi edilse de başka cinsel sorunlar yerleşmiş olur)

    Fiziksel sorunu akla getiren belirtiler:

         •Cinsel birleşme öncesi, sırası ve sonrasında genital bölgede ağrı
         •Birleşme sırasında kanama
         •Islanma olmasına rağmen ilişkide ağrı 
         •Birleşme sırasında hormonal değişiklikler
         •Daha önce normal olan cinsel isteğin azalması

    Bu ve benzeri rahatsızlığı olan hastalar jinekolojik muayeneden geçirilmelidir. 

  • Tırnak batması ve tedavisi

    Tırnak batması toplumda yaygın bir problemdir. Ayak yapısına uygun olmayan ayakkabılar,gebelik, ergenlikte hızlı büyüme evresinde tırnağın parmağa göre fazla gelişmesi , tırnak altındaki kemik yapıda gelişen bazı oluşumlar tırnak batmasının başlıca sebepleridir. Aşırı terleme tırnağın yumuşayarak tırnak yan duvarına gömülerek batık tırnak ( gömülü tırnak) tırnaklarda şekil bozukluğu ile sonuçlanabilir. Yine yanlış tırnak kesimi de tırnak batması ( gömük tırnak ) ile sonuçlanabilir.

    Tırnak batmasında erken evrede (Evre I) tırnağın yan kenarı boyunca ağrı hissedilir. Daha sonra ağrıya kızarıklık (Evre II) eşlik eder. Üçüncü evrede şişlik artarak granülasyon dokusu geliştirir. Ve nihayet dördüncü everede tırnak kıvrımı enfekte olarak sulantılı bir görünüm kazanır. Erken evrede konservatif önlemler yeterli olabilirse de tırnak batmasının ileri evreleri mutlaka bir hekim tarafından değerlendirilmelidir.

    Son yıllarda özellikle ayak tırnak batması hastalarının giderek artan miktarda pedikür salonları ve ayak sağlığı merkezlerinde tedaviye çalışıldığını görmekteyiz. Ancak tırnak batması kesinlikle bir tıbbi problemdir ve hekimlerce tedavisi gerekir. Zira tırnak batması yoluyla oluşan enfeksiyon ayak dolaşım bozukluğu olan kişilerde ve şeker hastalarında gangrene kadar giden rahatssızlıklara yol açabilir.

    Doğru tedavi yöntemi sadece tırnak batması gözlenen tırnağın tümüyle çekimi değildir. Çekilen tırnak hastanın ağrı şikayetlerini bir süre ortadan kaldırır. Ancak 6-12 ay sonra tırnak uzayıp eski boyutlarına ulaştığında tekrar batma başlayacaktır. Doğru tırnak batması tedavisi tırnağı daraltan ya da tırnak yatağını genişleten yöntemlerle yapılır.

    Erken dönemde hafif lezyonlarda batan tırnak kısmına pamuk uygulanması, kalın tırnaklarda tırnağın orta kısmının törpülenmesi, tırnak teli uygulamaları, mantar mevcut ise tedavisi ve travmadan kaçınma ile düzelmeler gözlenebilmektedir.

    İleri evrelerde ve inatçı durumlarda ise yurt dışında ve kliniğimizce yapılan çalışmalara göre

    Tırnağın batan kısmının ve altındaki yatağının kısmi olarak çıkarılıp, batan tırnak kısmını üreten ve matriks olarak adlandırılan oluşumun ileride tekrar batmaya yol açmaması için fenol dediğimiz maddenin uygulanması ile (fenolizasyon) en başarılı sonuçlar sağlanmıştır.

    (Proximo-Lateral Matrix Partial Excision and Matrix Phenolization for Treatment Ingrown Toe Nail: 225 Treated Patients and 24-Month Follow-Up. Karaca Nezih, Dereli Tugrul. Ann Fam Med. Epub).

    Bu operasyon batan tek tırnak için ortalama 15 dakika sürmekte ve lokal anestezi eşliğinde uygulanmaktadır. İşlemden sonra evde istirahat önerilmektedir. Tırnak batması tekrarlayabilen bir durumdur ve bu yöntemin en önemli özelliği kalıcı bir çözüm sağlamasıdır.

    ABD Michiganda yapılmış 2005 te yayınlanmış 69 çocuk hasta üzerinde yapılmış bir çalışmada ( J Pediatr Surg. 2005 Jan;40(1):290-2.) basit eksizyon tekniğiyle, fenolizasyon yöntemi karşılaştırılmıştır. Bu çalışmada uzun dönem takibi sonrasında basit eksizyon yapılan grupta nüks oranı %45 olurken fenolizasyon uygulanan grupta nüks oranı %4 olarak değerlendirilmiştir.

    NEDEN FENOLIZASYON ILE TIRNAK BATMASI TEDAVISI

    Fenol ile uygulanan tırnak batması tedavisinin avantajlarını özetleyecek olursak:

    1-Oldukça kısa süren bir müdehaledir. 15 dakika kadar sürer

    2-Işlem sonrasında ağrı hissi hemen hemen olmaz

    3-Uygulama sonrası enfeksiyon riski çok düşüktür. Çünkü kullanılan fenol maddesi aynı zamanda güçlü bir antiseptiktir.

    4-Tırnak batması nüks riski %5’den azdır.

    Tüm bu avantajlar inatçı vakalarda ve ilerlemiş batmalarda fenolizasyon tekniğiyle yapılan tırnak batması tedavisini diğer yöntemlere göre üstün kılmaktadır.

    Uzm. Dr. Nezih KARACA

  • KANSERE KARŞI AŞI

    KANSERE KARŞI AŞI

    Her 10 kadından 8 inin hayatları boyunca en az bir defa hpv taşıyacağı bilinmektedir. Bağışıklık sistemimiz çoğunlukla bu virusü vucuttan temizler ama bunun gerçekleşmediği durumlarda belirli kanserler ve çeşitli hastalıklar vucutta oluşabilir. Rahim ağzı kanseri meme kanserinden sonra en çok ölüme sebeb olan 2. Kanser türüdür.

    Gebeliğin rahim ağzı kanserleri açısından olumsuz etkileri bulunmaktadır. Ancak rahim ağzı kanserleri diğer kanser türleri gibi kalıtsal (genetik )bir hastalık olmayıp, en çok HPV enfeksiyonları na bağlı bir hastalıktır. Bu nedenle HPV taşıyıcılığı olan kişilerin düzenli PAP smear testlerini yaptırmaları son derece önemlidir.

    Human papilomavirüs( HPV) yani insan siğil virusu oldukça bulaşıcı yaygın ve belirti göstermeyen bir virustur. Cinsel ilişki şart değildir deriyle temas bile yeterlidir. HPV kadın ve erkekleri etkiliyebilir

    Diğer taraftan sık partner değiştirmek, ilk cinselliğin çok erken yaşlarda yaşanması, sigara kullanımı, doğum kontrol hap kullanımı, çok sayıda çocuk doğurmak ve immün sistemin zayıflığı da rahim ağzı kanserleri açısından diğer risk faktörleridir. Gebeliğin ilk üç ayında yapılan PAP smear tarama testinin bebek açısından bir sakıncası olmayacağı gibi, olası bir kanser öncüsü lezyonun tespiti açısından önemi büyüktür.

    Serviks Kanseri (Rahim Ağzı Kanseri) HPV Aşıları ile İlişkisi Nedir?

    Hpv aşıları rekombinan dna teknolojisiyle üretilen protein aşılarıdır. Hpv 6 ,11, 16 ve 18 tiplerine karşı geliştirilmiş aşılardır. 16 ve 18 numaralı hpv tipleri serviks (rahim ağzı)kanserinin %70 inden sorumludur. 6 ve 11 numaralı tipler ise genital siğillerin %90 ınndan sorumludur.

    HPV Aşıları Kimlere Yapılır?

    Aşılar 9-26 yaşındaki kızlar/kadınlar için önerilmektedir. İdeal yaşı 11-12 yaş olarak kabul edilmektedir. Ülkemizde her iki aşı için sağlık bakanlığının onayı vardır. 26-45 yaş grubu kadınlarda çalışmalar yurutulmekte ve HPV ile enfekte olmayan ve kanser Öncücü lezyonlara karşı koruyuculuğu %88-94 iken , genital siğillere karşı koruyuculuğu %100 olduğu gözlenmektedir.

    HPV Aşısının Koruyuculuğu Ne Kadardır?

    Bu etkinliğin aşılama işlem süresi 9.5 yıl boyunca sürdüğü gösterilmiştir. Antikorlarının 20 yıl boyunca yüksek düzeyde kalabileceği ön görülmektedir.

     

  • Hyaluronik asit uygulaması nedir?

    Hyaluronik asit uygulamaları, hyaluronik asidin mezoterapi şeklinde uygulandığı medikal-kozmetik bir tedavidir. Hyaluronik asit cilde nem kazandırmak ve elastikiyetini arttırmak amacıyla uygulanmaktadır. Cilt altına çok ince iğne ile uygulanan enjeksyonların etkisi yaklaşık 3 ay sonra görülmeye başlanır.

    Cildin Yaşlanması ve Kollajen

    Cildimiz yaşlandıkça kollajenini, kollajenin yapı taşı olan hyaluronik asidi ve yağ dokusunu kaybeder. Bu da cildin sarkmasına, kırışıklıklara ve derin cizgilerin oluşmasına neden olur. Hyaluronik asit, cildimizin genç kalmasında çok önemli bir rol oynar. Hyaluronik asit cildin nemli kalmasını sağlarken kollajen üretimini tetikleyerek cilt sıkılığını ve canlılığını arttırır. Hyaluronik asit aynı zamanda anti-oksidan etki gösterek cildimizi serbest radikallerin zararlı etkilerine karşı korur. Hyaluronik asit böylece cildin yaşlanmasının gecikmesine ve cilt gençleştirmeye (antiaging) yardımcı olmaktadır.

    Hangi Bölgelere Uygulanır ?

    Alın / Kaş Ortası

    Gözler ve Ağız çevresi

    Yüz / Boyun / Dekolte / El Üzerleri

    Tedavi Hangi Aralıklarla ve Kaç Kez Uygulanır?

    30-35 yaşlarındaki kişilerde cilt elastikiyeti henüz bozulmadığından özellikle nem kazandırmak ve oluşabilecek kırışıklıkları engellemek amacıyla 15 günde bir 2 seans olarak uygulamak yeterli olacaktır. İyilik durumunu devam ettirmek için 3- 6 ayda bir seanslar tekrarlanabilir. Daha ileri yaşlarda ise ilk 2 seansdan 30 gün sonra hyaluronik asidin kalıcılığını arttırıp kırışıklıkların azalması için 3 seans uygulama yapılır.

    Herhangi Bir Yan Etkisi Var Mıdır?

    Bu tedavi güvenilir bir uygulamadır. Enjeksiyon yerlerinde minimal morluklar oluşabilir. Bunlarda 2-3 gün içinde yok olur. Allerjik reaksiyonlar çok nadiren gözlenebilir.

    Hamile bayanlar ve warfarin kullananlar dışında rahatlıkla uygulanabilir. Aspirin kullanıyorsa morarmayı engellemek amaçlı 2-3 gün öncesinden itibaren kesilmelidir.

    Hyaluronik asidin erken absorbsiyonunu engellemek için sauna, hamam gibi sıcak ortamlardan uzak durulmalıdır.

  • VAJİNAL KAŞINTILAR

    VAJİNAL KAŞINTILAR

    (DIŞ GENİTAL ORGANLARDA KAŞINTI)

    Vajina ve vulvada olan kaşıntılar genellikle vajinal akıntılar ile birlikte olabilir, bazı

    durumlar da ise akıntı olmadan da kaşıntı olabilir.

    Özellikle üreme çağında olan kadınlarda servikal bezlerden ve vajina duvarından berrak

    bir mukus salgısı olur. Üretilen bu mukusun miktarı, adet günlerine bağlı olarak salgılanan hormon

    düzeylerine göre sürekli olarak değişir. Sevikal mukus, hava ile temas edince beyaz veya sarı

    yönünde renk değiştirir. Cinsel ilişki sırasında, ovülasyon (yumurtlama) döneminde ve gebelik

    olduğunda servikal mukus miktarı artar. Çeşitli genital enfeksiyonlar akıntının renk ve miktarını

    değişmesine, kötü kokuya ve kaşıntıya neden olabilir.

    Genital Organlarda Kaşıntı Yapan Nedenler

    ­Vajinal mantar enfeksiyonları: Peynir, süt kesiği tarzında vajina ve vulvada kaşıntılı

    akıntıya neden olur.

    ­Bakterial vajinozis: Cinsel yolla bulaşmayan, normal vajinada yaşayan bakterilerin

    uygunsuz şartlarda aşırı artması sonucu krem tarzında kötü kokulu, genital organlarda kaşıntı ve

    irritasyon yaratan bir akıntının ortaya çıkmasına neden olur.

    ­Tricomonas, klamidya, gonore gibi cinsel yolla bulaşan hastalıklar akıntı ve aşırı

    kaşıntıya neden olabilir.

    ­Genital bölge temizliği için kullanılan deterjanlar, sprey, krem, jel, kontraseptif köpükler

    vajina ve vulvada irritasyon ve kaşıntıya neden olurlar.

    ­Vajinal tampon kullanmak ve uzun süre vajinada unutmak kötü koku ve kaşıntı

    ­Menopoz döneminde östrojen seviyelerinin düşmesi (atrofik vajina) vajinada darlık,

    kuruluk, irritasyon ve kaşıntıya neden olabilir.

    ­Nadiren genital kanserler kaşıntı nedenidir.

    ­Dış genital organlarda HPV etkisi ile oluşan siğiller, liken planus gibi dermatolojik

    hastalıklar da genital kaşıntı nedenidir.

    Genital Kaşıntılar için Önlem

    Genital bölge daima temiz ve kuru tutulmalıdır.

    Vajinal sprey, pudra çok tehlikelidir. Daima pamuklu iç çamaşırı giyilmeli, sentetik üretilen

    eşyalar asla kullanılmamalıdır.

    Tuvalat temizliği daima önden arkaya doğru olmalı. Banyoda ise genital bölge uygun bir

    şekilde tam olarak temizlenmelidir.

    Vajinal duştan sakınmak gerekir. Çünkü, vajinal duş, vajinada mevcut olan flora

    bakterilerini ortadan kaldırır. Halbuki bu bakteriler vajina enfeksiyonlara karşı vücudu korur. Kan

    şekeri de daima kontrol altında tutulmalıdır. Kan şekeri yükselirse vajinal enfeksiyonlar (özellikle

    vajinal mantar enfeksiyonu) artar.

    Vajinal enfeksiyondan şüphe edildiğinde öncelikle muayene olarak; gerekirse vajinal

    kültür ve servikovaginal smear testi yapılarak ya da inatçı enfeksiyonlarda HPV DNA ve cinsel

    yolla bulaşan hastalıkların etkenini tespit etmek için vajinadan örnekler alınarak PCR yöntemi ile

    kesin tanı konulduktan sonra uygun tedaviler yapılarak bu enfeksiyondan ve bunların neden

    olduğu kaşıntılardan kurtulmak mümkündür. Vajinal enfeksiyon devam ederken vajinal tampon

    asla kullanılmamalıdır. Enfeksiyonların yayılmasını önlemek için cinsel birliktelik sırasında

    gerekirse mutlaka kondom kullanılmalıdır.

    Makale Yazım Tarihi: 29.07.2016

    Op. Dr. Kutlugül Yüksel

    Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı

    Eskişehir yolu, 9. Km, No: 266, Tepe Prime

    C Blok No: 45 Ankara

    Tel: 0312 4258530

    Cep: 0532 6121783

    www.kutlugulyuksel.com.tr

    www.ankarakadindogumcu.com

  • Ozon terapi ,

    Ozon Molekülünün Temsili Gösterimi

    Ozon, üç oksijen atomundan oluşan bir kimyasal bileşiktir (O3). Ozon, atmosferde genel olarak iki atomlu halde bulunan normal atmosferik oksijene (O2) nazaran çok daha yüksek enerji taşıyan bir yapıya sahiptir. Çok güçlü okside etme özelliği vardır. Etkin bir dezenfektasyon maddesidir. Ozon tedavisi birçok hastalığın tedavisinde destekleyici bir tedavi yöntemidir. Bu olumlu sonuçlar bir seri tıbbi araştırma ve tıbbi yayın ile kanıtlanmış olmakla birlikte kural olarak hastalıkların tedavisinde ozon diğer tedavilere ek olarak uygulanır ve tamamlayıcı tedavi grubuna girer. Diğer tıbbi tedavi yöntemlerinde de olduğu gibi % 100 başarı garantisi verilemez. Tedavi başarısı uygulanan duruma, hastalığın ve hastanın genel sağlık durumuna bağlıdır. Ozon tedavisi ile hastanın genel durumunda iyileşme ve ağrılarında azalma olabilmektedir. Başarı hastanın ve hastalığın durumuna bağlı olduğu gibi uygu

    Ozon Molekülünün Temsili Gösterimi

    Özellikleri ve Etkisi

    Kronik yorgunlukta

    Allerjik hastalıklarda

    Kronikleşen üst solunum yolu hastalıkları (Örneğin Kronik Otit, Sinüzit)

    Dolaşım bozukluklarında

    Virüslerin sebep olduğu hastalıkların tedavisinde (Örneğin Hepatitler, Uçuklar (herpes))

    Zor iyileşen enfekte yaralarda (Örneğin Diabetik Ayak, Staz Ülserleri)

    Enflamatuar barsak hastalıklarında (Örneğin Kolit, Proktit)

    Eklem hastalıklarında (Örneğin Gonartrozlar gibi)

    Kas ağrısında (Örneğin Fibromiyaljiler)

    Nörolojik hastalıklarda (Örneğin Multiple Skleroz, Alzheimer, Parkinson gibi)

    Yaşlılıkta (Geriatri)

    Kanser tedavisinde ilave ya da tamamlayıcı olarak ozon bağışıklık sistemini güçlendirici olarak düşük dozlarda “majör otohemoterapi” formunda veya “minör otohemoterapi” olarak

    Antiaging ve zayıflamada

    Endikasyonları (Ozon Terapi Kimlere Uygulanmaz)

    Ozonun uygulanmasının yasak olduğu hastalıklar son derece sınırlıdır.

    Favizm (alyuvarlarda bir enzim eksikliği ile seyreden (Glukoz 6 fosfat dehidrogenz enzim eksikliği) hastalığında

    Aşırı alkol kullananlarda

    Hipertroidi; troid bezi aşırı çalışanlarda

    İleri derecede kansızlık ve kanla ilgili bazı rahatsızlığı (hemofili, kanama pıhtılaşma hastalıkları v.s.) olan hastalarda

    Kronik ve tekrarlayıcı pankreas bezi iltihaplarında (Pankreatitler)

    Yeni gelişmiş kalp enfarktüsü ve kanamanın aktif olarak devam ettiği beyin felci gibi bazı hastalıklarda uygulama yapılmaz

    Medikal ozonun iyi bilinen bakterisidal (bakteri öldürücü), fungisidal (mantar öldürücü) ve virostatik (virüs çoğalmasını önleyici) özelliği sebebiyle, enfekte olmuş yaraların dezenfeksiyonunda ve ayrıca bakteri ve virüslerin sebep olduğu hastalıkların tedavisinde kullanılır. Kan dolaşımını arttırma yeteneği sebebiyle dolaşımla ilgili bozuklukların tedavisinde kullanılır.

    Düşük dozlarda kullanıldığında, vücudun direncini arttırır diğer bir deyişle ozon bağışıklık sistemini aktive eder. Ozon sayesinde oluşan bu aktivasyona cevap olarak, vücudun bağışıklık hücreleri cytokin (interferon yada interleukin gibi önemli aracıları içeren) adı verilen özel habercileri (mesaj taşıyıcıları) üretir. Bunlar hastalıklara direnmek için uyarılan bütün bağışıklık sistemi boyunca zincirleme bir şekilde pozitif değişiklikler yaratarak diğer bağışıklık hücrelerini haberdar ederler. Bu da medikal ozonun, özellikle bağışıklık sisteminin zayıf olduğu veya bozuk olduğu hastalarda başarılı sonuçların alınmasına yol açar.

    Majör Otohemoterapi adıyla bilinen küçük miktarlarda uygulanan ozon sonuç olarak vücudun kendi antioksidanlarını ve serbest radikalleri yok eden enzimlerini aktive ederler. Kronik enflamatuar hastalıklarda ozonun neden kullanıldığı böylece anlaşılmaktadır.

  • HİPERPROLAKTİNEMİ

    HİPERPROLAKTİNEMİ

    Prolaktin hormonu süt hormonu olup belirli düzeylerde kadın üreme organlarının gelişimi ve fonksiyonu için gereklidir.

    Prolaktin hormonu beynimizin hipofiz bezinden üretilir. Kadınlarda normal prolaktin düzeyleri genellikle 25 ng/ml nin altındadır. Prolaktin hormonunun yüksekliğine yol açan durumları şöyle sıralayabiliriz.

    Açıklama: http://www.jinekolognet.com/pictures/bullet.gif Hamilelik ve emzirme dönemleri Hipofiz bezinin prolaktin salgılayıcı tümörler (mikroadenomlar ve makroadenomlar) Hipotiroidi, yükselen TRH hormonu yüksekliği Psikiyatride kullanılan ilaçların bir kısmı (antidepressanlar ve antipsikotikler) Diğer farmakolojik ilaçlar (özellikle bulantı giderici ilaçlar) Diğer sebepler (Böbrek yetmezliği, Karaciğer sirozu gibi) İdiopatik (sebebi tespit edilemeyen) nedenler

    Prolaktin hormonu yükselince (hiperprolaktinemi durumunda) vücutta ne olur? -Adet düzensizlikleri (az adet olma, seyrek adet olma, adet olamama) -Meme ucu akıntısı (gebelik dışında süt gelmesi = galaktore). -Yumurtlamanın bozulmasına bağlı olarak gebe kalamama (kısırlık) görülebilir

    Ayrıca prolaktin yüksekliğine sebep olan esas hastalığa bağlı belirtiler ise şöyledir;

    Açıklama: http://www.jinekolognet.com/pictures/bullet2.gifHipofiz, hipotalamus belgelerinde diğer iç salgıların bozukluğu ve bunlara ait fonksiyon bozukluğu Tümörlerde baş ağrısı görme bozuklukları Tiroit bezi çalışma bozukluklarında; halsizlik, iştahsızlık, enerji azlığı, depresyon

    Tanı Eğer prolaktin seviyeleri yüksek ise yapılması gereken mutlaka troid hormonlarına bakılmalıdır. Ayrıca Hipofiz MR çekilir.

    Prolaktin yüksekliği nasıl tedavi edilir?

    Hiperprolaktinemi ilaç tedavisine iyi yanıt verebilmektedir. Tedavide ilaç kullanımı en geçerli ve sağlıklı yöntemdir, prolaktin hormonu üretimini ve kana salınımını denetleyen hormona yönelik ilaçlar kullanılır ve hastaların çoğunda ilaç tedavisi ile sorun ortadan kalkar. Ancak ilaç tedavisi yan etkilerden dolayı kolay bir tedavi değildir. Bazı hastalarda baş dönmesi, bulantı ve halsizlik, tansiyon düşüklüğü gibi problemler yaratabilir, bunlar zaman içerisinde azalır ve tedavi bittiğinde de kaybolurlar. Öncelikle Prolaktin düzeyini yükselten neden bulunmaya çalışılmalı ve bu neden tedavi edilmelidir. Şikâyet gebe kalamama olduğunda ve kişide prolaktin yüksekliği saptanmışsa genelde prolaktin seviyesini düşüren ilaçlar ve bazen beraberinde yumurtlamayı sağlayıcı ilaçlar kullanılır. Sorun göğüslerden süt gelmesi olduğunda ise prolaktin seviyesini düşüren ilaçlardan faydalanılır. Şikâyet adet düzensizliği olduğunda yine prolaktin seviyesini düşüren ilaçlardan faydalanılabilir ancak çocuk isteği olmayan bir kadında sadece belirtiyi ortadan kaldıran, yani adet kanamalarını düzene sokan doğum kontrol hapı gibi ilaçlardan da faydalanılabilir.

    Hipofiz Adenomunun Tedavisi

    Görüntüleme yöntemleriyle kişide hipofiz adenomu adı verilen iyi huylu tümörler saptandığında öncelikle bunun bası belirtileri yaratıp yaratmadığı araştırılır. Adenomlar iyi huylu tümörlerdir ve oldukça da sık gözlenirler, kanserleşme eğilimi göstermezler ve genellikle yavaş büyürler. Yapılan otopsilerde 70 yaşında olup şikâyeti olmadığı bilinen kadınlarda bile % 5 oranında hipofiz adenomuna rastlanabilmektedir. Hipofiz adenomlarının çapları bir santimetreden küçük olanlara mikro adenom, büyük olanlara makro adenom adı verilmekle beraber önemli olan adenomun boyutu değil çevre dokulara baskı yapıp yapmadığı, büyüme ve hormon salgılama hızıdır. Hipofiz adenomunun çevreye yaptığı baskının derecesi genellikle görüntüleme yönteminde net olarak izlenmekle beraber görme sinirine bası varlığını araştırmak amacıyla görme alanı muayenesine de başvurulur. Adenomların büyük kısmı prolaktin düşürücü ilaçlarla tedavi edilebilir. Böylelikle operasyonlara oldukça az başvurulmaktadır. Özellikle şiddetli belirtilere neden olan (şiddetli baş ağrısı, görme alanının çok daralmış olması) veya hızlı büyüme eğilimi gösteren adenomlarda ameliyat gerekebilir.