Blog

  • Kognitif rehabilitasyon nedir?

    İnsan ve hayvan davranışlarıyla ve bilişsel süreçleriyle ilgilenen psikoloji biliminin bir asırlık bir tarihi vardır. Psikoloji, biyolojiden sosyolojiye kadar uzanan oldukça geniş bir alanı kapsamaktadır.

    Psikoloji insan ve hayvan davranışlarını ve bu davranışlarla ilintili psikolojik, sosyal ve biyolojik süreçleri inceleyen bir alandır. Bir meslek olarak ise psikoloji, psikoloji bilgilerinin insan sorunlarını çözmek için kullanılmasıdır. Bu bilginin kullanılması psikolojinin alt alanlarına göre değişmekle birlikte dili iyi kullanma, araştırma, istatistiksel analiz ve empati gibi bazı özel beceri ve yetenekleri gerektirir.

    Psikologlar iki önemli ilişki üzerinde çalışırlar: ilki; beyin ve davranış, ikincisi; çevre ve davranış ilişkisidir.

    Psikologlar hem araştırmacı olarak gözlem, deney ve analiz gibi bilimsel yöntemleri izlemek hem de bilimsel bulguları uygulamak için yaratıcı olmak durumundadırlar. Psikologlar araştırma yaparak geliştirdikleri kuramları sınarlar ve araştırmalar sonucu ortaya çıkan yeni bilgileri uygulama alanında çalışanların kullanımına sunarlar. Ayrıca, bireylerin ve toplumların değişen gereksinimlerini karşılamak amacıyla yeni yaklaşımlar geliştirirler.

    Psikoloji oldukça geniş bir alandır. Psikologlar temel ve uygulamalı alanlarda araştırma yaparlar, toplumdaki örgütlere ve diğer kurumlara danışmanlık hizmeti verirler, bireylere tanı koyar ve tedavi ederler, lise ve üniversitelerde psikoloji öğretirler, çeşitli testler kullanarak zekâyı ve kişiliği ölçerler, davranışları ve bilişsel işlevleri değerlendirip gerekli durumlarda yardımcı olurlar.

    Çok kapsamlı bir alan olan psikolojinin gelişim psikolojisi, klinik psikoloji, eğitim psikolojisi, endüstriyel psikoloji, klinik psikoloji, nöropsikoloji gibi alt dalları bulunmaktadır. Bu alanlardan nöropsikoloji, beyin yapısı ve işleyişi gibi zihinsel faaliyetleri ve bu fonksiyonlar ile insan davranışı arasındaki ilişkiyi ele alan psikoloji alt daldır.

    NÖROPSİKOLOJİ

    Psikolojinin alt dallarından biri olan nöropsikoloji, beyninin yapı ve fonksiyonlarının belirli psikolojik olaylarla olan ilişkisini anlamayı hedefler. Nöropsikoloji bilim alanında amaç; tüm canlıların ve özellikle de insan bedeninin en önemli organı olan beyinde meydana gelen işlev bozukluklarının, zihinsel ve davranışsal süreçleriyle etkisini belirlemektir.

    Nöropsikoloji, zihinsel süreçlerin sinir sistemi ve özellikle de beyindeki karşılığını inceleyen disiplinlerarası bir daldır. Bilimsel çalışmalar, zihnin ve beynin birbiriyle etkileştiğini ortaya koymaktadır. Bu bakımdan nöropsikoloji bilimi tüm canlıların, ancak özellikle de insanın anlaşılması açısından büyük önem taşımaktadır.

    Bu bilim dalının ana konusu; beyinde tümör, enfeksiyon ve metabolik nedenlerle oluşan hasar ve bozuklukların zihinsel süreçlere, bilişsel ve duygusal etkinliklere etkisini incelemektir. Bu ‘klinik’ türden bir nöropsikolojidir ve kapsamındaki temel işlemler; tanı koyma, tedavinin etkililiğini değerlendirme ve hastaya özel rehabilitasyon programı oluşturmaktır.

    Ancak nöropsikoloji sadece klinik yönü olan bir bilim dalı değildir. Günümüzde nöropsikoloji bilimi; klinik nöropsikoloji, uygulamalı nöropsikoloji ve temel nöropsikoloji gibi alt dallara ayrılmaktadır. Temel nöropsikolojinin amacı, beyin ve zihin ilişkileri üzerinde araştırmalar yapmak ve bu ilişkiler konusunda model ve kuramlara ulaşmaktır. Ayrıca, gerek klinik ve gerekse temel nöropsikolojideki en temel ve kritik öğe bilişsel süreçlerin güvenilir ve geçerli bir şekilde ölçülmesidir. Bu ise nöropsikolojik testler kullanılarak yapılır. Nöropsikolojik testler ve bunların standardizasyonu, temel nöropsikolojinin en temel faaliyetleri arasındadır.

    Nöropsikolojinin Uygulandığı Alanlar

    Nöropsikolojinin, temelde, beyin-zihin ilişkinin değerlendirilmesine dayanan, sergilediği bütünleşik yaklaşımın kapsamındaki uzmanlık alanlarının bilgi ve becerisinin kullanımını gerektiren ve bu nedenle de disiplinlerarası nitelik taşıyan bir uzmanlık dalı olduğu belirtilmiştir. Bu niteliklere sahip olan nöropsikolojinin uygulandığı alanları üç temel başlık altında toplamak mümkündür: tanı, hasta takibi ve rehabilitasyon, araştırma.

    BEYİN’İN YAPISI VE FONKSİYONLARI

    Yaklaşık 1250-1300 gr. ağırlığında olan insan beyninde, yaklaşık 100 milyar nöron ve yaklaşık 900 milyar Glial hücresi bulunmaktadır. Glial hücrelerinin gelişmiş nöronların büyümesini yönlendirmek, desteklemek ve nöronların etrafını sararak, elektriksel yalıtımı sağlamak gibi görevleri vardır. Diğer bir beyin hücresi olan nöronlar ise; görme, işitme koklama gibi duyusal bilgilerin iletimini sağlamanın yanı sıra, kas hareketlerini kontrol eden, hazmı düzenleyen, hormon salgılayan, hayal kurma, hatırlama, düşünme gibi pek çok sürecin oluşmasını sağlayan bir ağ/şebeke halinde çalışırlar.

    Bir beyin hücresi olan nöronda, hücre gövdesinden çıkan uzantılara akson adı verilir. Aksonun ucunda var olan yumru şeklindeki dallarda ise, komşu nöronlarla iletişimi sağlayan nörotransmitter adı verilen kimyasal ileticiler yer alır. Nöronlar arasında iletişimi sağlayan bu nörotransmitter maddeler çok çeşitlidir: Dopamin, serotonin, norepinefrin, gamma-aminobutirik asit en çok bilinenlerdir. Aslında çeşitli düşünme, bellek, dikkat, hayal kurma gibi bilişsel davranışlarımızın yanı sıra, dürtü, güdülenme, kalp atışı, uyku, yeme, cinsellik vb. motor ve duygusal davranışlarımızın oluşmasını sağlayan beyindeki temel mekanizmanın işleyişi bu nörotransmitter maddelerin aracılığıyla oluşmaktadır. Bu maddelerin beyinde az ya da çok salınması ise bazı nörolojik ve psikiyatrik hastalıkların ortaya çıkmasına neden olmaktadır.

    Milyarlarca nöronun bir araya gelerek oluşturduğu beyin/serebral korteksin yüzeyinde gyrus ve sulcuslar beynin girinti ve çıkıntılı alanlarını oluştururlar. Sulcuslar ve gyruslar sayesinde beyin, kafatası içinde sıkıştırılmış bir şekilde yer alır. Serebral korteks işlevlerine göre 4 temel loba ayrılarak incelenir. Korteksin büyük kısmını kapsayan ve alnımızın hemen üstünde yer alan, alın lobu olarak da adlandırılan frontal lob kişilik, duygular, çevredeki olaylara dikkat etmek, ahlaki değerler, kısa-süreli bellek, karar verme, planlama, akıl yürütme gibi pek çok bilişsel, duygusal ve motor davranışımızın oluşmasında rol oynar.

    Korteksin en üst, tepe bölgesinde ise parietal lob yer alır. Algı ve duyusal davranışlarımızın oluşmasında görev almasının yanı sıra çeşitli duyu organlarından gelen bilgileri birleştirmede, ısı ve acıyı hissetmede ayaklar ve eller gibi vücut organlarının nerede olduğunun bilinmesi ve etkili bir şekilde kullanılmasında, nesnelerin yerlerinin belirlenmesinde, kullanılmasında ve bazı mekansal görüş işlemleri, yönün bulunması parietal lobun fonksiyonları arasındadır.

    Kulakların hemen üstünde yer alan temporal (şakak lobu) lob işitmeyle ilgili duyusal girdilerin işlenmesinin yanı sıra, tutarlı bir şekilde konuşma (wernicke alanı), sözlü ve yazılı malzemenin işlenmesi, bellek gibi davranışlarımızdan sorumlu beyin bölgesidir.

    Beynin arkasında yer alan oksipital lob ise, renklerin görülmesi, nesne ve hayvanların tanınması, görsel bütün bilgilerin işlenmesinde rol oynar.

    Beyin işlevlerini yerine getirebilmek için vücuda giren oksijenin %22’sini kullanır. Kalbin dolaşım sistemine pompaladığı total kan miktarının %16-20’si beyne gelmektedir. Bu da beynin vücuttaki önemini anlamak için yeterlidir.

    Beyin hücreleri arasında fiziksel bir bağ bulunmakla birlikte nöronlar arası elektrokimyasallar beyin hücreleri arasındaki bağlantıyı sağlamaktadır.

    Dış dünyadan gelen ışık ve ses enerjisi gibi fiziksel uyaranlar duyusal sistem tarafından yakalanır, sinir hücrelerine uyum sağlar ve beyne iletilir. Daha sonra bu iletiler ilk analiz aşamasından geçirilir, diğer merkezlere ve hipocampusa eş zamanlı olarak gönderilerek söz konusu iletilerin birçok işlevi yanında duyusal içeriği de değerlendirir. Bu iz ileride tekrar kortekse ve nörokimyasalların aktive edildiği diğer alanlara yönlendirilir. Bazen bu durum sürekli bellek izlerinin oluşmasına neden olur. Öyle ki aynı ve ya benzer duyusal izlenimler algılandığında bellek izi faaliyete geçirilebilir.

    Dış dünyadan gelen uyaranlar aracılığı ile bir nöron ne kadar çok ateşlerse bağlantılı olduğu nöronlar üzerinde o kadar büyük etkisi olur. Nörol işlenme beynin tamamına yayılır ve birçok gölgede paralel biçimde gerçekleşir.

    Özellikle bellek, algı düşünme ve problem çözme gibi yüksek düzeyli bilişsel ve karmaşık süreçler algısal ve motor alanların ilişkileri sonunda ortaya çıkar ve beynin tamamına dağılmış alt işlevlere ayrılır. Beyin işleyişi ile ilgili birçok bilgi patolojik beyin çalışmaları, hayvanlar üzerinde yapılan deneyler ve beyin görüntüleme yöntemleri ile elde edilmiştir.

    Yapılan araştırmalarda deneklere yaptırılan faaliyetlerin beynin hangi bölgesini daha çok aktive ettiği Positron Emisyon Tomografisi (PET) çalışmaları ile belirlenmiştir. Diğer beyin görüntüleme yöntemleri de bu araştırmaları desteklemektedir.

    PET beyindeki glikoz kullanımını tarar. Pet taramalarında kan dolaşımındaki radyoaktif parçaları ölçen dedektörler kullanılmaktadır. Beynin aktif kısımları daha çok kan akışına ihtiyaç duymaktadır. Kanlanmanın yoğunlaştığı bu bölgeler tarama sonucunda net olarak belirlenebilmektedir.

    Her ne kadar beynin belli bölgeleri belli işlevler için özelleşmiş olsa da dikkat, bellek, zeka gibi bilişsel fonksiyonlar aynı zamanda beynin bütününü kapsayan süreçleri içermektedir.

    Beyinde işleyen bu süreçler birçok bilim dalında incelenmekle birlikte, insan davranışlarının araştırıldığı psikoloji bilim dalını ilgilendirmektedir. Kognitif Psikoloji bu alanda; tecrübe edinme ve düşünme vasıtasıyla edinilen kognitif davranışlar ile ilgilenir. Düşünmeyi, problem çözmeyi ve lisanın kullanılmasını kapsayan bir araştırma ve uygulama alanıdır.

    Bunun için öncelikle dikkat, bellek, zeka gibi bilişsel fonksiyonların tanımlanması, bu fonksiyonların geliştirilmesi için uygulanan kognitif rehabilitasyon sistemlerini incelemek gerekmektedir.

    DİKKAT

    William James’e göre dikkat: Zihnin aynı anda beliren nesne ya da düşüncelerden birini açık ve net olarak sahiplenmesidir. Dikkatin temelinde odaklanma, konsantrasyon ve bilinçlilik yatar. Dikkat denilince bazı uyaranlarla daha etkili olarak uğraşabilmek için onları seçip diğerlerinden vazgeçme anlaşılır. Çevremizde çok fazla sayıda uyarıcı bulunmaktadır. Organizmanın bu uyarıcıların tümünü algılaması mümkün değildir, uyaranlardan birinin seçilmesine algıda seçicilik denir. Çevredeki uyarıcılardan hangisini seçeceğimiz dikkatimize bağlıdır. Dikkat seçiciliği gerektirir. Bu satırları okurken bir an durun ve gözlerinizi kapatarak size ulaşan çeşitli uyaranlara dikkat edebilirsiniz. Bu seçim yapma sürecine seçici dikkat denir. Bir şeye gözlerimizi hareket ettirmeden de seçici dikkat gösterebiliriz.

    Dikkatimizi neye yönelteceğimizi ise ihtiyaçlarımız belirlemektedir. Beynin, girdilerin seçimine aracılık eden iki ayrı sistem içerdiği görülür. Bir sistem yerleştirmeyle ilgili olup pek çok yer arasından birini seçmekten ve bir yeri başka bir yerden ayırmaktan sorumludur. Buna posterior sistem denir, çünkü beyin yapıları –parietal korteksin bir bölümü ve bazı altkortik yapılar- beynin arkasında yer alır. Dikkatle ilgili diğer sistem, bir nesnenin yerinden çok özellikleriyle, örneğin biçimi ya da rengiyle ilgilidir. Buna da anterior sistem denir, çünkü bu yapılar – anterior kuşak ya da bir altkortik yapı- beynin ön kısmında yer alır.

    Bu işlemler dikkatle ilgili faaliyetleri koordine eden ve tepkileri yöneten bir merkezi yürütücü tarafından düzenlenir. Merkezi yürütücü hangi olayların dikkat etmeye değer olduğuna, hangilerinin görmezden gelineceğine karar veren bir denetleyici gibi davranır. Özetle; dikkat edeceğimiz nesneyi, onun ya yeri ya da başka bir özelliği üzerinde yoğunlaşarak seçebiliriz ve beynin tamamen farklı iki bölgesi bu iki tür seçiciliği tamamlamak için kullanılır.

    Bilim çevreleri seçici dikkat görevlerinin yerine getirilmesi konusunda araştırmalar yaparken PET taramalarını, kullanmışlardır. Bu taramalarda bir denekten dikkatini bir yerden diğerine kaydırması istenildiğinde kan akımında dolayısıyla nöral faaliyette (en fazla artışın görüldüğü kortik bölgeler) artış gözlemlenmiştir. Bu sonuç dikkatin beyindeki yerinin her iki yarıkürenin parietal lobları olduğu görülmüştür. Dolayısıyla, normal bir beynin görevi gerçekleştirirken faal olan bu bölgeleri, bu görevler yerine getirilemiyorsa hasara uğramış demektir.

    Bilim adamları patolojik beyin incelemeleri sonucunda, bu bulguları birlikte ele aldıklarında beynin parietal bölgelerindeki faaliyetin, dikkatin belirli yerlerde toplanmasına aracılık ettiği fikrinde birleşmişlerdir.

    Dikkat edilecek nesne seçildiğinde, nöral süreçte nasıl değişiklikler olur?

    Sorunu somutlaştırmak için bir dizi renkli geometrik nesnenin kullanıldığı bir deneyi ele alalım. Bu deneyde, denekten yalnızca kırmızı olan nesnelere dikkat etmesi ve bir üçgen verildiğinde bunu işaret etmesi istenir. Anterior sistem, dikkati renge yöneltecektir. Peki, her uyaran nöral süreçte başka ne gibi değişiklikler yaratır? Yanıt şudur; Görme korteksinin renkle ilgili bölgeleri, deneğin seçici olarak renge dikkat etmediği bir duruma kıyasla daha etkin hale gelir. Daha genel olarak anlatılmak gerekirse, beynin dikkat edilecek özellikle ilgili bölgeleri (bu özellik renk, biçim, doku, hareket vb. olabilir) faaliyetlerini artıracaktır. (Posner ve Dehaene, 1994).

    Dikkat edilen özelliklerin bu şekilde büyütülmesiyle ilgili en iyi bulgulardan bazıları PET araştırmalarından sağlanmıştır. Bir deneyde (Corbetta vd, 1993), beyin taraması uygulanan deneklere çeşitli renk ve biçimlerde hareket eden nesneler gösterildi. Deneklerden bir durumda hareket halindeki nesneler arasında meydana gelen değişiklikleri, bir başka durumda ise renk değişikliklerini keşfetmeleri istendi. Burada, ilk durumda dikkat edilen özellik hareket, ikincisinde ise renkti. Fiziksel uyaran her iki durumda özdeş olsa da, hareketle ilgili olduğu bilinen kortik alanların ilk durumda, renkle ilgili olan alanların ise ikinci durumda daha etkin oldukları görüldü.

    Bu tür çalışmalar sonucunda, dikkatin çoğalmasıyla ilgili olan şeylerin yalnızca psikolojik değil, biyolojik olduğu da ortaya çıkmıştır.

    Dikkat, farklı ihtiyaçları karşılamak için özelleşmiştir. Yoğunlaştırılmış dikkat ile bölünmüş dikkat de dikkat türlerinden olmakla birlikte aralarında önemli bir fark bulunmaktadır.

    Yoğunlaştırılmış Dikkat

    Yoğunlaştırılmış dikkati analiz etmek adına yapılan deneylerde deneklere aynı zamanda iki veya daha fazla duyusal uyarının verilmesi ve bunların tekine tepkide bulunmaları talimatının verilmesi istenmiştir. Bu çalışmalardan elde edilen sonuçlar bize insanların belli girdileri, diğerleri arasından ne derece etkili bir seviyede seçebileceğini gösterir. Seçme sürecinin yapısını ve dikkat edilmeyen uyaranların akıbetini araştırma imkânı verir.

    Bölünmüş Dikkat

    Bölünmüş dikkati analiz etmek adına yapılan deneyler de ikiden fazla duyusal uyarının aynı anda verilmesiyle incelenir ama burada, deneklerden bütün uyaran girdilerine dikkat edip tepkide bulunmaları istenir. Çok genel olarak, bölünmüş dikkat deneyinde iki farklı uyaranın aynı anda süreçleşmesi söz konusudur (Kendilerine söylenen kelimeleri tekrar ederken bu kelimeleri kâğıda yazmak gibi). Bölünmüş dikkat çalışmaları kişinin prosesleme sınırları hakkında kullanışlı bilgiler sağlarken aynı zamanda da dikkat mekanizmaları ile onların kapasiteleri hakkında fikir verebilir. Prosesleme düzenindeki çeşitli noktalarda; ilgili malumatı, ilgisiz olanından ayıklamak için bir mekanizma olarak ele alınabilir.

    Milyonlarca dış uyarana rağmen belirli olaylarla diğerlerine göre daha çok ilgilenmemizin nedenlerinden biri, kanal kapasitesinin bilgi işleme yeteneğimizi kısıtlamasıdır. İkinci neden ise hangi detaylarla ilgileneceğimiz konusunda kontrol yetkimizin olmasıdır. Beyinde aynı anda birkaç sinir lifi ateşlendiğinde beyne aynı anda birkaç duysal mesaj gelebilir. Filtre modelinde Broanebdt’ın seçici dikkat ve bellek arasında bir bağlantı oluşturması pratik ve teorik açıdan önem taşımaktadır. Bu teori seçici dikkatin birkaç fenomene bağlı olmadığını neredeyse bütün bilişsel sistemlerle iletişim içinde olduğunu hatırlatmaktadır. Bu modele göre dikkat bir kanaldayken diğer kanal kapatılır.

    Otomatik İşleme

    Bilginin otomatik işlemesi konusunda Posner ve Snyder (1974-1975) çok yapısal bir tanımı paylaşmışlardır. Otomatik süreç istemdışı gerçekleşmektedir. İçinde farklı renklerle yazılmış kırmızı, yeşil gibi sözcükler geçen ve katılımcılardan sözcüğün rengini söylemleri istenen stroop testinde kişiler, iki görev arasında çelişkiye düşerler ve genelde sözcüğün rengini söylemek yerine sözcüğü okurlar. Renk tanımlamaktan daha güçlü bir otomatik işlem olan okuma işlemi baskın çıkar.

    Otomatik işlemler hakkındaki çalışmalar bize bilinçdışında gerçekleşiyormuş gibi gözüken karmaşık bilişsel faaliyetler hakkında bilgi vermesi açısından önemlidir. Keman çalmak, araba kullanmak gibi faaliyetler muhtemelen üzerinde çok çalışılmış ve hatta birçoğu otomatikleşmiş faaliyetlerdir. Bu faaliyetlerdeki başarılı performansımız bilincimizi daha zor ve dikkat gerektiren işlemlere yönlendirmemizi sağlar.

    Belirli koşullar sağlandığında bilinçaltı kolaylaştırma etkisi görüldüğü bilinmektedir. Ancak bilincin sınırlı kapasitesi vardır. Eğer bir iş, bilincin çok fazla katkısını gerektirmiyorsa aynı anda iki faaliyeti gerçekleştirebiliriz. Klasik olarak çalışan bellekte yaklaşık 5-9 sözcük veya sayı tutulduğundan bahsederiz. Ama bu sayı onları tekrarlamıyorsa 3 veya 4 e düşer. Aynı şekilde otomatik süreçler aynı anda gerçekleşirken kısıtlı hareketler (kontrol edilmiş) bir şekilde önce biri sonra diğeri olmak üzere gerçekleşir. (Laberge 1980) Dikkatli, şekilde çalışmış ikili görev durumlarında; bilinçli bir şekilde kontrol edilen görevler birbirleri ile karıştırılır, gecikme ve hatalara neden olurlar ama görevlerden biri ya da ikisi pratiklerle otomatikleştiğinde karışma azalır ve tümü ile kaybolabilir.

    BELLEK

    Bellek, benlik duygumuza ilişkin süreklilik duygusu sağlayarak, bilgiyi bir süreç aracılığıyla belli bir zamandan sonra geri getirme becerisi olarak tanımlanabilir. Bellek, algı ve dikkat ile birlikte çalışan kognitif bir fonksiyondur. Bellekten bazı şeylerin geri getirilmesi gibi psikolojik bir işlev, beynin her tarafına dağılmıştır ve bilgiyi geri getirme süreci çeşitli yerlerde paralel yollarla başarılır.

    Bellek kısaca; öğrenilen bilgilerin zihinde tutulması işlemidir. Belleğin değişik türleri vardır. Örneğin, zaman açısından sınıflandırıldığında, öğrenilen bilgilerin kısa süre sonra hatırlanabildiği kısa-süreli bellek; öğrenilen bilgilerin çok uzun süreler boyunca hatırlanmasını sağlayan uzun-süreli bellek gibi. Bellekteki bilgilerin bilincinde olunması ile ilgili sınıflama açık ve örtük belleği içerir. Açık bellek bilerek ve isteyerek, farkında olunarak öğrenilen ve belleğe atılan bilgileri içerir. Örtük bellek ise farkında olmadan öğrenilen bilgilerle ilgili bellektir. Öğrenilen bilgi otomatik hale geldiğinde de örtük bellek kapsamına girer. Mesela bisiklete binme, otomatik hale geldikten sonra artık örtük bellekte yer alır; kişi bu etkinliği genelde düşünmeden sürdürür. Niteliksel açıdan bakıldığında belleğin anısal (episodik) ve anlamsal (semantik) türleri vardır. Anısal bellek belirli yer ve zamanda oluşmuş olaylara ilişkin bellektir. Semantik bellekte ise episodik bellek izleri özümsenmiş, dinamik bellek işlemleri sonucunda kavramlara ulaşılmıştır.

    Belleğin nörolojik temelini araştırma yollarından biri tek tek nöronların ve onun sinapslarının moleküler ve hücresel biyolojisinin araştırılmasıdır. (Squire 1986) Bellek, özel beyin sistemleri her olayın belirli yönlerini temsil etmeleri bakımından lokalize olmuştur. Ancak bütün halinde bir olayın temsilinde birçok nöral sistem rol oynadığı için de yayılmıştır. (Sequire )

    Bilginin kısa bir süreliğine kısa süreli bellekte (KSB) de görsel olarak kodlandığı bulunmuştur. İki hipotetik bellek deposu arasında bir etkileşim vardır ve birçok kuramcı da kısa süreli bellek ve uzun süreli bellek arasındaki bu etkileşimi kabul eder.

    Bu alanda yapılmış önemli çalışmalardan biri Sternberg Paradigması olarak adlandırılmaktadır. Bu paradigma Saul Sternberg tarafından geliştirilen bir tekniktir. Bu teknik bir dizi tarama görevi içermektedir. Katılımcılara her biri 1.2 sn süren bir rakam dizisi gösterilir. Bu objelerin katılımcıların KSB’ine kaydedildiği varsayılır. Bütün diziler bir bellek seti oluşturur. Katılımcı bu objeleri belleğinde tutabileceğine emin olduktan sonra düğmeye basar ve anında ekranda bir rakam görünür ve katılımcıdan bu rakamın kendi anlık bellek setindeki rakamlardan birisi olup olmadığına karar vermesi istenir. Katılımcıların görevi o anda aklında bulunan rakamlarla ekranda görünen rakamı karşılaştırmaktır.

    Benzer çalışma harfler, sözcükler, yüzler, renkler ve fenomler gibi uyaran setinde de gözlenmiştir. Sternber deneyinde bellek setindeki objelerin her birisinin işlenmesi için gereken zaman miktarı 38 milisaniye olarak bulunmuştur. Bellek setinde olan ve olmayan itemler için elde edilen reaksiyon zamanları aşağı yukarı aynı olmuştur.

    Hipocampus tek başına USB (Uzun Süreli Bellek)’nin sürekliliğini sağlamaz. Eğer bilgi KSB’de uzun süre kalırsa bu bilgi USB’ye dönüşür. Çünkü KSB kapsamında beyinde kendi kendini faaliyete geçiren bir nöral faaliyet döngüsü mevcuttur. Eğer bu döngü bir süreliğine aktif kalırsa bazı kimyasal ve yapısal değişiklikler olur ve bunun sonucunda anı kalıcı şekilde depolanır. Bilgiyi sadece KSB’de depolamak onun kalıcı olmasını garantilemez. Bununla birlikte eğer bilgi mevcut diğer anlamlı anılarla birleşirse daha uzun süreli hatırlanabilirliği artar.

    Heyecanlı bir olay olduğunda adrenal medullanın (şimdilerde bir anıyı pekiştirdiği gösterilmiş olan) kana yaptığı epienfrin salgı artar. Epinefrin, muhtemelen beyin sinapslarını doğrudan uyarmaz. Çünkü kan beyin engelini aşamaz. Ancak epinefrin depolanmış glikojeni bir şeker olan glikoza çevirir, böylece beyni besleyen kandaki glikoz miktarı artar.

    USB’de bilgi açıkça işitsel, görsel ve anlamsal şekilde depolanır. USB hakkındaki belki de en yaygın varsayım buradaki bilginin düzenli bir şekilde organize olduğudur. Belirli bir bilginin hatırlanması bu bilgiye ulaşıncaya kadar ilişkili diğer bilgilere de erişme kapasitesi olan bu ağa giriş yapılarak meydana gelir.

    Duyusal hafıza deposu, bilginin geliş yoluna (göz, kulak) has bir depodur ve bilgiyi çok kısa bir süre için tutar. Daha ileri düzeyde işlenmek üzere uygun bilgilerin seçilmesi ve uygun olmayan bilgilerin elenmesi arasında ince bir denge var gibi görünür. Yakınsak ve görsel depoda olduğu gibi duysal verinin kısa sürede ve yanlışsız kaydedilmesi bize sadece uygun olan bilgiyi daha ileri düzeyde işlemek üzere seçmemiz için bir mekanizma oluşturmamızda yardımcı olur.

    Kısa süreli hafıza deposu, nispeten sınırlı kapasiteye sahiptir. Çevremizden sayısız uyaran toplayan resptörler ile geniş bir bilgi deposu olan uzun süreli bellek arasındadır.

    Uzun süreli hafıza deposunun, temelde sınırsız bir kapasitesi vardır ve bilgiyi çok uzun zaman dilimleri içerisinde tutar.

    Görsel Depo: Pek çok araştırmacı görsel belleğe giren bilginin doğru olarak temsil edildiğini ancak bilginin daha ileri seviyede işleme tabi tutulmadıkça çabucak kaybolduğunu bulmuştur.

    Hafıza depolarının kendisi temel yapıyı şekillendirir, dikkat ve tekrar süreçleri ise hafıza depoları arasındaki bilgi akışını kontrol eder. Bununla birlikte, bu çok depolu hafıza modeli yapı içerisinde işleyen süreçlerden ziyade yapının kendisi üzerinde yoğunlaşmıştır. (George Sperling.) Çok depolu hafıza sistemi modeline göre uzun süreli depodaki objeler işlenmiş bir şekilde depolanır.

    Belleğin iki temel boyutta belirgin özellikleri vardır;

    Birinci boyut belleğin aşamalarını ifade eder;

    Kodlama, depolama ve ara-bul-geriye getir aşamaları. Kodlama dış dünyadaki uyarıcıların belleğe kaydedebilecek biçime dönüşmesine, depolama kodlanan bilginin tutulmasına ve ara-bul-geriye getir işlemi de depolanan bir bilginin gerektiği zaman aranıp bulup çıkarılmasına verilen addır.

    İkinci boyut belleğin türlerini ifade eder:

    Kısa süreli ve uzun süreli bellektir.

    Günlük yaşamda bireyler arasında gözlenen bellekteki yetenek farklılığı, uzun süreli bellekten ileri gelir. Anlaşıldığı kadarıyla, kısa süreli belleğin ara-bul-geriye getir düzeni tüm insanları kapsayan evrensel bir süreçtir. Araştırmacılar, kısa süreli belleğin insan düşünme sürecini doğrudan etkilediği kanaatindedir. Birçok psikologa göre, kısa süreli bellek kapasitesi, insan düşünmesinin de sınırlarını belirler. Bazı psikologlar yaptıkları araştırmalarla bu sonucu bilimsel olarak kanıtlamışlardır. (Daneman ve Carpenter, 1981; Miller ve Kintsch, 1980)

    Hatırlama

    Öğrenilen bilginin uzun süreli hafızaya kaydedilebilmesi için farklı birkaç etken gerekmektedir. Bir bilginin uzun süreli belleğe girmesi protein sentezi ile gerçekleşir.

    Bir örnekle açıklamak gerekirse: Size bir dizi kelime çifti verilsin ve dizideki kelime çiftlerinden biri söylenince sizin öbür kelimeyi hatırlamanız istensin Örneğin tarak-kitap kelime çiftinde, tarak dendiğinde (uyarı kelime) sizin kitap kelimesini (tepki davranım) hatırlamanız isteniyor. Böyle bir belleme durumunda, iki kelime arasında anlamlı bir ilişki kurulursa, hatırlama miktarları artar.

    Anlamlı ilişki iki türlü kurulabilir. Ya (1) tarak ve kitap kelimeleri aynı cümle içinde kullanılır. (“tarak kitabın içinde saklı”), veya (2) tarak ve kitap hayalinizde birbirleriyle ilişkili hale getirilir. (kitap içinde duran bir tarağın resmi düşünülür). Cümle içinde kullanılarak, ya da hayalde birbirleriyle ilişki içine sokulan kelimeler uzun zaman bellekte kalır.

    Hayal etme ve Kodalama: Herkes kendine göre belleğe yardımcı bir düzen geliştirebilir.

    Ayrıntılama ve kodlama: Ne kadar ayrıntılara giderek öğrenilirse bilgi, o kadar rahat hatırlanmaktadır.

    Sık algılanan özellikler bellekte nadir algılananlardan daha kalıcı şekilde depolanır. Heyecan dolu olaylar, heyecansız olaylardan daha fazla insan zihnini uğraştırır ve bu nedenle zihinde daha çok tekrar edilir. Zihinde çok tekrar edilen bu bilgi uzun süreli hafızaya daha kolay kaydolur.

    Bir bilgiyi kodlarken (öğrenirken) onu nasıl arayıp-bulup-geriye getireceğinizi (hatırlayacağınızı) planlar, ara-bul-geriye getir ipuçlarını açık seçik belirterek araştırma yaparsanız bu, hatırlama anında bilginin kolayca bellekten alınıp çıkarılmasına yol açar. Yaptığınız organizasyon size anlamlı geldiği sürece doğru yoldasınız demektir. Böyle bir örgütleme hatırlamamıza mutlaka yardımcı olur.

    William James’e göre bellekten bulup çıkarma çaba gerektirir ve bu bulup çıkarma yani hatırlama ile bir şeyi doğrudan bilinçli deneyimlere dayanarak hatırlama arasındaki fark gözden kaçırılmamalıdır.

    Hatırlanması gereken iki kavram arasındaki ilişkiyi ne kadar sıradışı ve tuhaf bir şekilde canlandırırsanız sözcüğü hatırlama olasılığınızda o oranda artacaktır.

    Beyin hatırlamada geri getirilen bilginin uygun olduğunu tespit eder. Tanımada ise, geri getirilen bilginin aranılan bilgi olduğuna karar verilir. Bu görüşe göre hatırlamada, bir bilgi hem geri getirilir, hem de tanınırsa gerçekleşir. Hatırlama ve tanımayı farklı şekillerde etkileyen değişkenler vardır. Sıklıkla kullanılan kelimeler, daha az sıklıkta kullanılan kelimelere göre, daha kolay hatırlanır. Günlük dilde sıklıkla kullanılan kelimeler arasındaki bağlantı kodlarını işlemek daha kolaydır. Bu kolaylık bilginin tespit edilmesine yardımcı olur ve böylece bilgi hatırlanır.

    Hatırlama ve tanımayı etkileyen ikinci bir değişken öğrenme niyetidir. Örneğin, bir kelime listesinin belirli bir amaçla öğrenilmesi tanımayı çok az engellerken, hatırlamayı daha çok engeller. Tanımanın çok az engellenmesi, bilginin tekrar edilmesi yoluyla aşinalığın artmasına neden olur. Aşinalık arttıkça, tanıma artacaktır. Amaçlı olarak öğrenilen, materyale tekrar yoluyla aşinalık arttıkça, bilgiye ilişkin tanıma kararı o denli hızlı verilir. Aşinalık az olduğunda ise, bilginin hatırlanması gerekmeyen bir materyal olduğu kararı daha çabuk verilecektir.

    Hatırlama ve tanımayı etkileyen üçüncü bir değişken ise, öğrenme staratejisidir. Deneklerin kendilerine öğrenmeleri için verilen materyali, daha sonra bir hatırlama veya tanıma testine tabi tutulup tutulmayacaklarına dair beklentilerine bağlı olarak, farklı şekillerde öğrendikleri görülmektedir. Hatırlama testine tabi tutulacağını sanan bir grup denek ile tanıma testine tabi tutulacağını sanan bir grup deneğin gösterdikleri performans farklı olmuştur. Beklentileri yönünde, teste tabi tutulan deneklerin, performansları daha başarılı olmuştur. Hatırlama/geri getirme, depodan hedef materyalin orijinal halinin geri getirilmesine dayanır. Ancak bazen, materyal olduğu gibi geri gelmez. Geçmiş ile ilgili bilgilerimiz, bu materyali yeniden yapılandırır ve materyal bu yapılandırılmış hali ile geri getirilir.

    USB’deki bilgiler edilgen oldukları için çoğunlukla hangi bilgilere sahip olduğumuzu bilmeyiz. Uzun süreli bellekteki bilgiler yeri geldikçe hatırlama süreci ile kısa süreli belleğe çağrılarak etkin hale gelir. Hatırlayabilmemiz için iki koşulun yerine getirilmesi gerekir: (1) Hatırlamak istediğimiz bilginin belekte depolanmış olması ve (2) depolanmış bilgiye bizi götüren ara-bul geriye getir ipuçlarının var olması gerekir. Hatırlama ile ilgili yapılan araştırmalar ara-bul-geriye getir ipuçları kaybolmasının hatırlayamama olayının en belli başlı nedenlerinden biri olduğunu gösterir. Hatırlama ile ilgili deneyler tekrar tekrar göstermiştir ki örgütlenerek öğrenilen bilgi, hiç örgütlenmeden bellenen bilgiden iki veya üç kat daha kolay hatırlanır. Bilginin hatırlanma hızı ve kapsamı örgütleniş biçimine göre değişir. Buna karşılık iyi kodlanmayan hiçbir şema ile ilişkilendiremediğimiz bilgiler ise zor hatırlanır. Bu nedenle basit tekrarla (ezberleyerek) uzun süreli belleğe kodladığımız bilgileri hatırlamakta güçlük çekeriz.

    Yapılandırıcı Bellek

    Öğrenilecek bilginin ya da olayın karmaşıklık derecesi arttıkça belleğin bir başka özelliği kendini belirtmeye başlar. Bellek pasif bir depolama yeri olarak hareket etmez, aktif bir biçimde gelen bilgileri yapılaştırır, eklemeler ve çıkarmalar yapar, boşlukları “uygun bir biçimde” doldurur. Belleğin bu yönüne yapılandırıcı (constructive) özellik adı verilir. Belleğin yapılandırıcı özelliği daha önceden olmuş bir olayı hatırlarken kendini daha etkin bir biçimde gösterir.

    Kısa süreli bellekteki bir birimi bulmak için yapılan ara-bul-geriye getir süreci bellekteki her birimi sırayla gözden geçirilerek başarılır. Uzun süreli bellekteki bilgileri kullanarak kısa süreli bellekteki yeni bilgileri daha büyük anlamlı bilgi grupları halinde toparlamaya kümeleme adı verilir ve kısa süreli belleğin kapasitesini artırmada tek yol olarak kullanılır.

    Uzun süreli bellekte bilgi temel anlamına göre kodlanır. Hatırlanması gereken yeni bilgiler ne kadar anlamlı ise ve birimler arasında ne kadar iyi ilişkiler kurulmuşsa, o kadar iyi hatırlanır.

    Öğrenme sırasında bilgi örgütlenmişse ve öğrenmenin içinde yer aldığı bağlama hatırlama anındaki bağlam birbirine benzerse ara-bul-geriye getir ipuçları da o kadar çok olur ve böylece hatırlama kolaylaşır.

    Unutma (Birbirine Etki Ederek Bozma Teorisi)

    Unutma ile ilgili teoriler arasında en etkili olandır. Bu görüşe göre unutulan bir hatıra ne kaybolmuştur ne de hasar görmüştür. Sadece diğer hatıralar arasında yanlış yere konmuştur.

    Bu teori temel olarak üç fenomenle ilişki halindedir;

    1)Aktarma (transfer)

    2)Daha önce öğrenilmiş olanın (eski hatıraların) yeni öğrenenlerin (yeni hatıralara) etkileyerek bozması ve yeni öğrenilmiş olanın hatırlanmasını engellemesi. Bozucu Etkinini İleriye Yönelik Etkisi İYE (proactive interference)

    3)Yeni öğrenilmiş olanın eskiden öğrenilmiş olanı etkileyerek bozması ve onun hatırlanmasını engellemesi. Bozucu Etkinin Geriye Yönelik Etkisi GYE (retroactive interference).

    Bir fizyolojik bilgi olmaksızın, depolamanın etkisini, geri getirmenin etkisinden ve de kayıt etmenin etkisinden ayırt etmek zordur (Watkins1978).

    Son zamanlarda hafızanın temelinde yatan beyin süreçleri artık açıklanabilmektedir. Öğrenilen materyal hafızadaki yerini ancak, beyinde belli fizyolojik değişiklikler meydana gelirse almaktadır.

    Mikroskobik değişiklikler, nöronlar içerisindeki, arasındaki ve muhtemelen sinaptik bağlantılardaki faaliyetleri kapsar. Birçok araştırmacı; öğrenmenin bir dizi süreci başlattığını ve bu süreçlerin de, proteinlerin imal edinmesine ve uzun süreli yapısal ve işlevsel değişimleri üreten sinapslara aktarılmasına sebep olduğunu ileri sürer. Bunun yanı sıra, bu süreçlerin tamamlanması zaman alacağından hafızanın da, bu aradaki zaman zarfında öğrenmenin hemen başında hızla sahneye giren ayrı bir kısa süreli hafıza deposu aracılığıyla ortaya çıkması gerektiğine inanmaktadır.

    Bilişsel psikologlar uzun süreli belleğe depolanan bilgilerin türü ve örgütleniş biçimlerine göre üç türlü bellek tanımlamaktadır. (Woolfolk 1993) bunlar anlamlı bellek, anısal bellek ve işlemsel bellektir.

    Anlamlı bellek (semantic memory) bilginin anlamlı hale gelmesini sağlar. Bu bellekte birbiri ile ilintili bilgiler bir araya gelerek önermeler ağını oluşturur.

    Anısal bellek (epsodic memory) ise yaşadığımız olayların depolandığı yerdir. Episodik hafıza, kognitif faaliyetin bir kaydı olarak görülmektedir. Bu sebeple, semantik hafızanın durumu, Episodik hafızayı ister istemez etkilemektedir.

    İşlemsel bellek (procedural memory) belli bir işin yapılması için gerekli işlem basamaklarının sırası ile saklandığı yerdir.

    Bir kişi anlamsal bellek faaliyetleri yaparken korteksin bir bölgesi, episodik bellek faaliyetleri yaparken ise korteksin başka bir bölgesi aktiftir.

    Bellek ve Seçici Algılama

    Çevrede olan nesne ve olaylar, o olay ya da yaşantının türüne uygun bir duygusal kodla algılanır ve kısa süreli belleğe gelir. Yapılan çalışmalar resimlerin hatırlanmasında sesle ilgili kodlama yerine, görsel kodlamanın daha ağır bastığını göstermiştir.

    Çalışma Belleği

    Çalışma belleği biz bilişsel görevleri yerine getirirken bilgiyi geçici olarak tutan ve düzenleyen bir sistem olarak tanımlanan bir bellektir. Çalışma belleği yeni ve eski bilgilerin sürekli olarak dönüştürüldüğü, birleştirildiği ve aktarıldığı bir çalışma masası olarak kavramsallaştırılabilir.

    Çalışma belleği kavramı ayrıca kısa süreli belleğin kapasitesinin yedi item ile sınırlı olduğu görüşüne karşıdır. Baddeley belleğin genişliğinin bilginin tekrarlanma hızı tarafından belirlendiğini öne sürer.

    Çalışma belleğinde sadece bilginin sınırlı bir kısmını tekrar edebiliyor olmamız, fenolojik döngü olarak adlandırılan bölgede sözcüğü seslendirme zamanının belirleyici bir faktör olmasındandır. Fenolojik döngü sözel kavrama için içsel konuşmayı tutan bir tekrarlama alanıdır. Ayrıca imgeleri tekrarlamadan ve onları kabaca tutmadan sorumlu olan görsel mekansal alan vardır.

    Çalışma belleği modeli ortaya atıldıktan kısa bir süre sonra araştırmacılar uygun psikolojik ölçümler kullanarak fonolojik döngü, görsel mekansal döngü ve merkezi yürütücünün doğasını öğrenmeye daha çok odaklanmışlardır. Ayrıca son zamanlarda nörobilişsel ölçümler bu modele büyük bir başarı ile uygulanmaktadır. Bunlara ek olarak beyin görüntüleme teknolojisi ile yapılan çok sayıda gözlem bellek modellerine uygulanmaktadır.

    Uyaranlar dış dünyadan çalışma belleğine kodlanır ve sistem içersinde döndürülür ve çıktı performans olarak bazı davranışlarda kendini gösterir. Bilgi sistemin etrafında döndüğü zaman meydana gelen olaylar ilginçtir. Bu yapı içinde üç tip bellek vardır bellek tipleri; çalışma, ifade edilebilir ve üretici bellektir. Çalışma belleği kısa süreli belleğin bir çeşididir. Bu sistem USB’den çağrılan bilgi de dahil olmak üzere o anda mevcut olan bilgi üzerinde işlem yapar. Çalışma belleği aslında aktif belleğe işaret etmekte olup işe karışan süreçlerin çoğunun merkezidir.

    Bağlantıcılık ve Bilginin Temsili

    Bellek algı düşünme gibi zihinsel operasyonların üst seviyede kompleks bir sinir ağı boyunca paralel bir şekilde yayıldığı düşünülür. Bu teori birimlerinin paralel veya eşzamanlı olarak sistem boyunca birbirini uyardığı veya ket vurduğu varsayımına dayanır. Bir nesne imge veya düşünce diğer nesneler, imgeler veya düşüncelerle olan bağlantıları ve atıflarıyla birlikte bellekte depolanır. Bir şeyin tanınması gerektiğinde depolanmış olan bilgi ile sorunun unsurları arasında bir eşleştirme yapılır. Bilginin temsil edilme şekli durağandır ve bilgiye erişmek için kullanılan araç ipucunun bellekteki bilgiyle eşleşmesidir.

    Bilginin temsili konusunda PDBI (Pararel Dağılımlı Bilgi İşleme) modelleriyle geleneksel modeller arasındaki fark hem süreç hem de öğrenme için oldukça önemli çıkarımların olmasıdır. Bilginin temsili, bilgi sürecinin gidişatını etkilemesiyle oluşur. Süreçteki bilgiyi kullanmak için bellekteki ilgili bilgiyi bulma ve geri getirme meselesi çok da uzun süre almaz; bu bir araştırma olup bu sürecin kendisinin bir bölümü ve parçasıdır. (McClelland, Rumelhart Hinton)

    Geleneksel modellerde öğrenmenin amacı ipuçlarının genellenmesine ve bilginin geri getirilmesine imkan veren açık kuralları oluşturmaktır.

    BELLEK GELİŞTİRME MODELLERİ

    Miller 7 birim bilginin tutulabildiği bir bellek modeli varsaymıştır. Bu modelde her bir harf bir bilgiyi temsil eder böylece bir boşluğu doldurur. Fakat bir sözcüğü oluşturan harfler bir sözcük birimi içinde kümelendiğinde, bu sözcük birimlerinin her birisi yine KSB deki yedi boşluktan birisini doldurur. Böylece harf dizileri sözcük birimleri halinde kodlanarak KSB’nin kapasitesi bir defada tutulan harf sayısı cinsinden ayrılmış olur. Bu yüzden anlık kapasitemiz yedi birimlik bilgi ile sınırlı görünse bile kümeleme yöntemi kapasitemizi büyük ölçüde genişletir.

    Waugh ve Norman: Kısa süreli depolama sisteminin kısıtlı bir kapasiteye sahip olduğu kabul edilmiştir. Öyle ki kısa süreli depodaki bilgi kaybının zamanın basit bir işlevi değil yeni bilginin eski bilginin yerini almasının bir sonucu olduğu varsayılmıştır.

    ZEKA

    Zeka terimi çok yaygın olarak kullanılmasına rağmen, henüz psikologlar tek bir tanım üzerinde anlaşamamışlardır. Zeka, çevredeki uyaranların algılanması, uyarıcılar arasında ilişki kurulması, algılanan bu uyarıcıların doğru bir şekilde değerlendirilmesi, soyut akıl yürütme, düşünme, öğrenme, öğrenilenler ve deneyimler arasında bağlantı kurma ve bunları kullanabilme, zihinsel esneklik, çok aşamalı plan yapabilme, yaratıcılık v.b. gibi yetenekleri içermesinin yanı sıra; kişinin amaçlı eylemde bulunmak, akılcı biçimde düşünmek ve çevresiyle etkin bir biçimde ilgilenmede sergilediği kişisel bir özelliktir. Bir bilişsel süreç olan zeka, kompleks bir yapıdan oluşur.

    Kognitif Yaklaşım

    Zekâdaki dönüm noktasının, organizmanın dünyaya ait cepheleri zihinsel olarak temsil edebilme ve daha sonra da dünyanın bizzat kendisinden ziyade bu temsilleri kullanarak işlemler yapabilme yeteneğinde yattığını ileri sürer.

    Yüz hafızasıyla renk hafızası iki ayrı hafıza faktörü gibi gözükmektedir. Bu bölgelerin kodlarındaki farklı işlevleri ile kodlanan materyalin hatırlanışı, bu materyali öğrenen kişinin kodlamada müracaat edebileceği bilgi deposunun zenginliğine bağlıdır. Yüksek zekânın da mükemmel hafızayla bazı bağlar göstermesi hiç de şaşırtıcı değildir.

    Binet ve meslektaşı Simon, “zekânın, daha ziyade kognitif işleyişin birçok alanında kendini gösteren, genel bir vasıf olduğu” önermesiyle işe başlamışlardır. Zekânın doğasını açıklamada psikometrik yaklaşımı kullanan araştırmacılar zekâ testlerinden sağlanan sonuçları inceleyerek zekânın yapısı hakkında bir şeyler keşfetmeye çalışırlar. Zekânın bölünmez bir bütün yetenek mi yoksa birbiriyle ilişkisiz çeşitli yeteneklerin bütünü mü olduğunu belirlemek için araştırmacılar farklı alt testler arasındaki korelâsyonlara bakmışlardır.

    Zekice (veya zeki ve olamayan) performansı anlamak bizim, lisan, hafıza, dikkat, algı gibi diğer kognitif süreçlere olan ilişkisini de kapsayan makul bir düşünme ve problem çözme teorisine ihtiyacımız vardır.

    Zekânın temelinde bulunan süreçlerin araştırılmasında oldukça farklı bir hareket tarzı da, esas ilgi alanları öğrenme, hafıza, dikkat gibi kognitif süreçler olan psikologlarca geliştirilmiştir.

    BEYİN İLE İLGİLİ KURAMLAR & BEYİN ÜZERİNE YAPILAN ARAŞTIRMALAR-DENEYLER

    Dikkat ile ilgili bilgi-işleme bakış açısı, büyük bir oranla işitsel araştırmalardan gelmiştir; ancak, o zamandan beri görsel ve anlamsal araştırmalar da ortaya çıkmıştır. Cherry (1953) tarafından yapılan ilk araştırmalardan biri, gölgeleme adı verilen bir deneysel yöntemin geliştirilmesine yol açmıştır. Gölgeleme, artık işitsel dikkat araştırmalarında standart bir yöntem haline gelmiştir. Gölgelemede katılımcıdan bir sözel ifadeyi, ifade sunulurken tekrar etmesi istenir.

    Görev eğer konuşma hızı yavaşsa zor olmamakta; fakat eğer konuşmacı hızlı konuşursa katılımcı işittiği konuşmanın hepsini tekrar edememektedir; ancak Cherry’nin deneyinde, aynı anda sunulan iki işitsel mesajdan biri gölgelenirken, diğerinin yok sayıldığı bir ekleme yapılmıştır. Bu mesajlar bazen kulaklıklardan bazen de farklı noktalara konmuş hoparlörlerden sunulmuştur. Cherry (1966) şunları gözlemlemiştir.

    Katılımcı çok geniş bir metin aralığında başarılı olmuş ancak çok zorlanmıştır; çünkü mesajları aynı konuşmacı okuduğunda gerçek hayattaki kokteyl partisinde olduğu gibi, ses farklılıklarının ipucu olarak kullanılması şansı ortadan kalkmıştır.

    Cherry katılımcıların gölgeleme yaptıkları halde gölgeledikleri mesajın çok azını hatırladıklarını bulmuştur. Bilgi işlemenin büyük bir kısmı muhtemelen geçici bellekte yapılmış ve böylece mesaj ne sürekli bellekte saklanabilmiş ne de anlaşılabilmiştir. İlgilenilmeyen mesajlar daha da zor hatırlanmıştır. Mesaj bir konuşma olduğunda, katılımcılar mesajın bir konuşma olduğunu bildirmişler; fakat dikkat edilmeyen mesajda dilin İngilizce’den Almanca’ya değiştiğini fark edememişlerdir.

    Bu mesaja odaklanıp diğer mesajın işlenirliğini azaltmak, insanoğlunun önemli bir özelliği gibi görünmektedir. Bu özellik, bilgi işleme kapasitemizi fazla yüklemeden kısıtlı miktarda bilgiyi işlememizi sağlamaktadır.

    Cherry’nin gözlemlerinden nasıl bir sonuca varılabilir? Görsellik gibi önemli ipuçlarının çoğu Cherry’nin deneylerinde elendiğinden, katılımcıların başka uyaranlara odaklandığı ve bu uyaranların dilin genel kuralları ile ilgili olduğu düşünülebilir. Yaşamımız boyunca, fonetik, harf eşleşmeleri, söz dizimi, tümce yapısı, ses motifleri, klişeler ve dil bilgisi hakkında çok fazla bilgi toplarız. Dil bir kulağa verilirken, öbür kulağa başka bir işitsel sinyal verilse bile, biz bağlamsal ipuçlarına dikkat ettiğimiz için anlaşılır. Dil bilgisi kurallarına ve standart cümle yapısına uymayan mesajların anlaşılabilmesi için güçlü sinyal karakteristiklerinin olması gerekir. Çok tanıdık mesajlar daha kolay işlenir.

    “Unutulan” mesajın kaderi daha büyük bir teorik öneme sahiptir. Dikkat edilmeyen kanallarda ne kadar bilgi kaybolmaktadır!

    Bir deneyde Moray, (1959) diğer kanalı dinleyen katılımcıların, ihmal edilen kulağa sunulan bilginin, 35 kere tekrar edilse bile kalıcı olmadığını görmüştür. Moray katılımcılarına reddettikleri kanaldan soru soracağını söylese bile söylenenlerin çok azını hatırlayabilmişlerdir. Moray bunun üzerine dikkat edilmeyen kanala katılımcının ismini vererek önemli bir adım atmıştır. Bu durumda mesaj daha çok anlaşılmıştır. Bu bazı toplantılarda da olmaz mı? Odanın diğer köşesindeki biri “Anladığım kadarıyla, Ahmet’in eşi…” der ve o anda bütün Ahmet’ler ve eşleri konuşmacıyı dinlemeye başlarlar. Bu duruma “kokteyl partisi fenomeni” denir.

    Burada yaşanan tam bir seçici dikkat durumudur. Kendi adımızın geçtiği konuşmalara ya da ilgimizi çeken şeylere başka bir konu ile ilgileniyorsak bile dikkat ederiz. Örneğin bir otomobil satın almaya karar vermişizdir ve bir marka belirlemişizdir. Trafikte giderken sürekli o otomobiller dikkatimizi çeker. Ne kadar da çokmuş deriz. Oysaki sayıları hep aynıdır. Sadece biz yeni fark etmeye başlamışızdır.

    Şimdiye kadar beyin yapısı ve beynin uyarılmasıyla ilgili yüzlerce araştırma yapılmıştır. Büyük bir kısmı fareler, maymunlar ve kediler üzerinde uygulanan bu araştırmalarda beyinin her bölgesi elektronlar aracılığıyla uyarılmıştır. Bazı beyin bölgelerinin uyarılmasından hayvanlar hoşlanmış ve bu bölgelerin uyarılması olumlu pekiştireç işlevi görmüştür. Hayvanlar bazı bölgelerinin uyarılmasından ise hoşlanmamışlarıdır, bu bölgelerin uyarılması olumsuz pekiştirme işlevini yüklenmiştir. Uyarılmaması ise hayvanın davranışında hiçbir değişiklik yapmamış, başka bir ifadeyle, bu bölgelerin uyarılmasının hiçbir pekiştirici etkisi olmamıştır.

    Öğrenme ile ilgili yapılan deneylerden en çok bilinen “Sultan Deneyi” olarak bilinen şempanze deneyidir. Deneyde, odada yalnız bırakılan şempanzenin ortamda bulunan nesnelerin birbiriyle nasıl ilişkisi olduğunu kavraması beklenmektedir. Algılama ve kavramayı gerektiren araştırmalar, şempanze gibi evrim merdiveninde yüksek basamaklarda bulunan hayvanlarda gözlendiği gibi, fare ve güvercin gibi daha düşük düzeylerdeki hayvanlarda da gözlenmiştir.

    Başka bir araştırmada beynin alın (ön) birleştirme bölgesi problem çözmede gerekli olan düşünme süreçlerinde önemli bir rol oynadığı belirlenmiştir. Ayrık beyin araştırması yapan Roger Sperry araştırma sonucunda vardığı sonuçları bilim dünyasına sunmuş ve 1981’de Nobel ödülünü kazanmıştır.

    Yine patolojik beyin araştırmaları sonucunda dikkatin korteksin belirli bir bölgesi ile ilişkili olduğunu ileri sürülmüştür.

    Beyin görüntüleme yöntemleri de beynin bir işlem sırasında hangi bölgesinin daha çok aktif olduğu yönünde aydınlatıcı olmaktadır. Bu görüntüleme yöntemlerinin en sık kullanılanlarından biri daha önce de bahsedildiği gibi PET’dir. Beyin kan ile beslendiğinden çalıştıkça daha çok kana ihtiyaç duyar. Bu kan akışı radyoaktif alıcılar tarafından gösterilir ve bilgisayardaki korteks haritasına aktarılır. Petersen ve arkadaşları 1990 bu konuda deneyler yapmışlardır. 118 serebral korteksin farkındalık ve dikkat üzerindeki etkisi ile ilgili son bilgilere göre dikkat sistemi farkındalığı, görsel sistem gibi beynin diğer bölgeleri ile aynı şekilde üretir ve görsel dünyanın algılanmasındaki gibi diğer duyular nasıl işliyorsa o şekilde düzenlenir.

    Nöral görüntüleme teknikleri ve faaliyet yolları, geleneksel davranışsal çalışmalara ek olarak ilerlemiş nöral görüntüleme teknolojisinden yararlanarak sözcüğün fiziksel, fenolojik ve anlamsal kodlarının farklı nöral alanları faal hale getirdiğini gösterirler. (Posner ve ark.)

    Petersen ve arkadaşları PET taramasını kullanarak farklı anlamsal görevlerle bağlantılı nöral faaliyeti ölçmek için korteks içindeki bölgesel kan akışını değerlendirdiler. Çalışmadan elde edilen veriler sözcüğün görsel sunumunun ventral oksipital lobu faaliyete geçirdiğini buna karşılık anlamsal görevlerde beynin sol kısmının faal olduğunu gösterdi. Katılımcı pasifken, örneğin katılımcıya sadece sözcüğe bakması söylendiğinde bile sözcük oluşturma alanları faal gibi görünmüştü.

    Şablon Eşleştirme Teorisi’ne göre; beynin şekilleri ve görüntüleri nasıl tanıdığına dair bir düşünce, şablon eşleştirme olarak isimlendirilir. (Template Matching) görüntü tanıma bağlamında bir şablon içsel bir yapıya işaret eder ve bu yapısal uyaranlarla eşleşir ise o nesnenin tanınmasını sağlar. Bu süreçte beynin birçok bölgesi ile birlikte özellikle bellek ile ilgili alanlar aktive olmaktadır. Özel şablonlar veya tanımamız gereken çok sayıdaki farklı görüntülere ait özellikler oluşturmaktan ziyade görüntülerin bir çeşit soyutlamasının USB’de depolanması ve bu soyutlamaların prototip görevi yapması muhtemel görülmektedir.

    20. yy ilk yarısında öğrenme laboratuarlarının dışında öğrenilen şeylerin nasıl depolandığı ve dönüştürüldüğü konusuna ilgi duyulmuştur. KSB (Lloyd Peterson ve Margeret Intons Peterson) geçici bir bellek deposunda bilgiyi depolama kapasitemizin ciddi bir şekilde sınırlı olduğunu ve eğer bu bilgi kullanılmazsa büyük miktarda unutulacağını göstermişlerdir. Ancak eş zamanlarda yapılan farklı çalışmalar beyinde kısa süreli bellek kapasitesinin artırılabileceği yönünde olmuştur.

    Hatırlama düzeyi ile ilgili Zinchenko isimli Rus bir psikolog tarafından yazılan makalede, niyet olmasına gerek olmaksızın derin anlamı ile kodlanmış sözcüklerin yüzeysel anlamı ile kodlanmış sözcüklere göre daha iyi bellekte tutulabileceği belirtmiştir.

    Bir başka deneyde ise Kapur ve arkadaşları deneyin bir koşulunda katılımcılardan bir sözcükte bir harfin olup olmadığını bulmaları istenmiştir. (örneğin sözcükte a harfi var mı gibi) diğer bir koşulda ise farklı katılımcılarla her bir sözcük üzerinde çalışmalar yapılmış ve gösterilen sözcüğün canlı mı cansız mı yapıldığı sorulmuştur. İlk durumda bilgi işlemenin yüzeysel olduğu ikincisinde ise bilginin derin işlendiği düşünülmüştür. İlki algısal görev ikincisi ise anlamsal derin görev olarak kabul edilmiştir.

    Bellek güçlendirme ile ilgili Standfor Üniversitesinden Gorden Bower (1790b-1972) yaptığı çalışmalarda yerleştirme yöntemini analiz etmiş ve bir alışveriş listesinin bu yöntemle hatırlanabileceğini göstermiştir.

    Dauglas Herrmann genel bir bellek güçlendirmeden ziyade bazı materyallerin bazı tekniklerle daha iyi hatırlanabileceğini, diğer tekniklerin ise başka türlü materyalleri hatırlamada etkili olabileceğini bulmuştur. Özellikle eşlemeli çağrışımsal öğrenme için; imgeleme kullanılması, serbest hatırlama öğrenmesi için; hikâye hatırlama tekniği, seri halde öğrenme için; yerleştirme yöntemi en iyi yoldur.

    Çağrışımcı Yaklaşım

    Bower, bellekteki anlamsal unsurların organizasyonunun bellek ve hatırlamada daha önce gösterilenlerden daha güçlü bir etkiye sahip olduğuna inandı. Bower, 1972’de bir dizi araştırma yapmış ve cümle içinde kullanılan veya hayalde ilişki içine sokulan kelime çiftlerinin hatırlanma düzeyinin %75, yalnız ezberleme yoluyla hatırlama düzeyinin ise %35 düzeyinde olduğu gözlenmiştir.

    Diğer bir araştırmacı Pavio’nun çalışmaları bilginin bellekte nasıl temsil edildiğinin temel bir teorik açıklaması olan ikili kodlama hipotezinin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu hipoteze iki kodlama sisteminin var olduğunu ifade etmektedir. Bu sistemler, Sözel olmayan zihinsel imgeleme ve sözel olan sembolik işleme şeklinde tanımlanır.

    Anderson ve Reder adlı iki psikolog, ayrıntılara inme derecesiyle hatırlama arasında doğrusal bir ilişki bulmuştur. Araştırmacıların elde ettiği sonuçlara göre, en ufak ayrıntılara inilerek kodlanan kelime en iyi, hiç ayrıntılarına ilinmeden kodlanan kelime en kötü hatırlanır. (Anderson ve Reder, 1979)

    Azalma Teorisi: Thorndike tekrar tekrar yapılan hareketlerin veya tekrar tekrar tecrübe edilen olayların daha iyi öğrenilmiş olacağını ve bu sebeple de daha çabuk ve daha kuvvetli bir şekilde yapılacağını iddia eder.

    Örgütleyici Bilgiler: Ausubek ‘in modelinde en önemli kavramlardan biri örgütleyicilerdir. Örgütleyiciler öğrencilerin yeni gelen bilgiler ile halihazırda sahip oldukları bilgiler arasında köprü kurmalarını sağlayan bilgilerdir.

    Guilfordun Zihin Yapısı Modeli: Guilford’a göre zekanın üç temel boyutu vardır. Bunlar zihinsel işlemler; ya da düşünme süreci; içerik ya da ne hakkında düşündüğümüz ve ürün ya da düşünme sürecinin sonucudur. Bu modelde zihinsel işlemler kendi içinde altı alt kategoriye ayrılır. Bunlar; Biliş (eski bilgileri hatırlama ve yenilerini keşfetme), hatırlama (bilgilerin üzerinden zaman geçtikten sonra hatırlanması), belleğe kayıt etme (bilgilerin anında hatırlanması) bütünleştirici düşünme (bir probleme sadece tek yanıt ya da çözüm bulma), ayrıştırıcı düşünme (bir probleme uygun pek çok yanıt ya da çözüm bulma) değerlendirme (bir şeyin ne kadar iyi doğru ve uygun olduğu hakkında karar verme).

    Sternberg’in Üç Boyutlu Zeka Kuramı: Bilişsel kuramcılara göre zeka bireyin bilgileri belleğe depolaması ve bunları zihinsel işlemlerde kullanma biçimine bakılarak ölçülebilir. Bilişsel kuramcılar zekanın yapısı ya da içeriği gibi boyutlara odaklanmak yerine zekice davranışları üreten süreçleri inceler. (Feldman 1997)

    Kodlama Kişisel Farklılıklar ve Normal Üstü Hafıza: Tulving’in öncülüğünü yaptığı bu ayırıma göre semantik hafıza sözcüklerde, ansiklopedilerde bulunan türden belli bir metne bağlı olamayan malumatlar içindir.

    Prosesleme Seviyeleri ve Gelişme Teorisi: Kognisyonun gelişimi ile ilgili teoriler, çocuklardaki öğrenmenin büyük bir kısmının öğrenme maksadı olmaksızın ortaya çıktığı görüşünü kabul ederler.

    Bellek, dikkat ve hatırlama ile ilgili bir deneyi değerlendirecek olursak;

    Unutkanlıklarımızın önemli bir bölümü, kaydetme ya da bulup getirme sırasında gelen uyarıya pek dikkat etmemiş olmamızdan kaynaklanır. Dalgınlık, günlük yaşamdaki bellek yetersizliklerimizin bir bölümünden sorumludur; örneğin herhangi bir nesneyi nereye koyduğumuzu bulamamak gibi. Araştırmalarda, kodlama sırasında dikkati bölmenin, hedeflenen bilgi için zayıf bir bellek oluşturduğu görülmüştür. Bu konudan söz ederken, literatürde “değişiklik körlüğü” olarak adlandırılan olaydan söz etmeden geçmemek gerekiyor.

    Değişiklik körlüğü araştırmalarında, insanlar bir sahneyi ya da bir nesneyi izlerken, buradaki kimi elemanlar birdenbire bir başkasıyla değiştirilir, insanlar bu değişikliği farketmezlerse buna “değişiklik körlüğü” adı verilir. Örneğin, bir araştırmada, basit bir iş yapan bir adamın gösterildiği bir filmde, sahnenin bir yerinde, deneklerin bilgisi dışında, sahnedeki adamın yerini başka bir oyuncu alır.

    Deneklerin yalnızca üçte biri bu değişikliği fark eder. Değişiklik körlüğü üzerinde yapılan başka bir araştırmada izlenen yöntemse şöyledir: Araştırmacılardan biri, kampüsteki insanlardan herhangi birine yol sorarken, konuşmanın orta yerinde, iki kişi bir kapı taşıyarak aralarından geçerler. Bu sırada, kapının arkasında kalan araştırmacı, başka bir araştırmacıyla yer değiştirir. Araştırmaya katılan 15 kişiden yalnızca yedisi bu değişikliği fark edebilmiştir. Yol soran kişinin değiştiğini fark etmeyenlerin hepsinin orta yaşlı ya da orta yaşın üzerinde kişiler olduğu dikkati çekmiştir.

    Araştırmacılar bu kişilerin, yol soran kişiyi “bir üniversite öğrencisi” olarak genel bir kategoriye sokmuş olabileceğini, bu nedenle de değiştiğini fark etmediklerini düşünmüşlerdir. Ayrıca araştırmacılar üniversite öğrencilerinin, eğer deneyde yol soran kişi, kendileri için genel bir kategoriye (örneğin yapı işçisi) sokulabilecek birisiyse nasıl davranacaklarını merak etmişlerdir. Bunun için, ikinci bir deney hazırlanmıştır. Gerçekten de, yol soran kişi bir yapı işçisi olduğunda, öğrencilerin on ikisinden yalnızca dördü değişikliği fark edebilmişlerdir.

    1979 yılında Jacoby, Craig ve Begg’in yaptıkları bir araştırmada deneklere, “at-keçi” gibi, bilinen adlardan oluşan sözcük çiftleri gösterilmiştir. Kimi sözcük çiftlerinde sözcükler arasındaki farklılık az, kimi çiftlerdeyse çoktur. Deneklerden, bu sözcükler arasındaki farklılığı, l’den 10’a kadar derecelendirmeleri istenmiştir. Derecelendirmeleri yaptıktan sonra deneklere sürpriz bir test uygulanmıştır: Deneklerden, gösterilen sözcükleri anımsamaları istenir. Araştırmanın sonunda deneklerin, aralarındaki farklılık daha az olan sözcük çiftlerindeki sözcüklerin çoğunu anımsadıkları ortaya çıkmıştır. Araştırmacılara göre bunun nedeni, birbirine çok benzeyen nesnelerin adlarından oluşan sözcük çiftlerinde deneklerin, farklılığın derecesini belirleyebilmek için, daha “derin” bir kayıt yapmış olması. Yani, “anlamlarına göre” kaydedilen sözcüklerin, daha sonradan anımsanma olasılığı artmıştır.

    Bu deneyden de şu sonuca varabiliriz; kayıt, bir uyarının, bilişsel sistemimiz tarafından tutulacak bir biçime getirilmesidir. Bir anıyı daha sonradan bulup getirmek, onu anımsamak için ne kadar çabaladığımıza değil, bilginin nasıl kaydedilmiş olduğuna bağlıdır. Anlamları göz önüne getirilerek kaydedilen bilgiler, daha kalıcı olur.

    Diğer bir durumda da insanların yalnızca duydukları cümleleri, aradan zaman geçtikten sonra sözcük sözcük anımsayamadıklarını gözlemişsinizdir. Bu konuyla ilgili de pek çok araştırma bulunuyor. Örneğin, 1977 yılında yapılan bir araştırmada denekler, aşamalı bir biçimde düzenlenmiş bir parça okumuşlardır. Konunun ana hatları ise yazının başlarında belirtilmiştir. Deneklerin bir bölümüne yazıyı okuduktan hemen sonra, bir bölümüne de 25 dakika sonra öyküyle ilgili sorular sorulmuştur. Gecikmeli olarak test edilen deneklerin, duydukları metinde geçen cümlelerin anlamıyla ilgili sorulara daha hızlı yanıt verdikleri gözlenmiştir.

    Okulda ise öğrenciler genellikle, herhangi bir konunun ayrıntılarıyla ilgili sorulardan değil de, genel bilgilerden sınava girdikleri için. öğrencilerin performansı, yeni öğrenilen materyalle, kalıcı bellekteki diğer malzemeler arasında ilişki kurarak arttırılabilir. Ayrıca, ayrıntıları aklınızda tutmak için uğraşmıyorsanız, sınavdan önceki son dakikaya kadar kitabınıza bakarak bir şey kazanamayacağınız da anlaşılıyor.

    Özetle söylemek gerekirse, insanlar, sözel malzemeleri yalnızca sınırlı bir süre için akıllarında tutabilirler. Bilgiler kalıcı bellekte işlenirken, işittiğimiz şeyler anlamı çıkarılarak depolanır. Bu nedenle duyduklarımızı sözcük sözcük anımsamakta zorlanırız. Ancak, özellikle sözcüklerin kendisi, anlamı açısından önem taşıyorsa, bu bilgiler de depolanır. Genellikle bilgileri kodlayarak geri çağırırken belleğimizi kullandığımızın bilincindeyizdir. Kokteyl partisi fenomeninde, bizim için anlamı olan şeylere o an başka bir şeyle ilgileniyor olsak bile dikkatimizi verebildiğimizi görebiliyoruz. Buna göre insanlar genellikle daha çok ilgilerini çeken şeylere odaklanırlar diyebiliriz. Değişiklik körlüğü olgusunda, dikkatin belleği ne derece etkilediğini, beynimizin genellediği ve kategorilere ayırdığı bilgileri işlerken ayrıntıya girmeden genel özellikleriyle değerlendiğini görüyoruz. Aynı zamanda genel özellikleriyle, dikkat edilmeden alınan verilerin, gölgeleme adı verilen deneysel yöntemle benzerlikleri olduğunu söyleyebiliriz. Sözcük deneylerinde ve cümlelerin anlamlarıyla ilgili yapılan deneylerin hepsinde insanlar dikkat ettikleri, üzerinde düşünüp yorum yaptıkları ve eski bilgileri ile bağlantı kurdukları bilgileri daha kolay hatırlayabiliyor, bunun dışındaki bilgileri ise geri çağırıp hatırlayamıyorlar.

    Yapılan bütün deneylerde görüyoruz ki, sadece hafıza, sadece dikkat ya da sadece mantık muhakeme zihnimizin maksimum performans göstermesi için yeterli olmamakta. Hepsi birbiriyle uyumlu çalışan, bir tanesi zayıf olduğunda diğerlerini de negatif yönde etkileyen bir sistemler bütününün parçası olarak işlev görmektedir.

    BEYİN GELİŞİMİ, BELLEK GÜÇLENDİRME TEKNİKLERİ VE KOGNİTİF (BİLİŞSEL) REHABİLİTASYON UYGULAMALARI

    Yapılan araştırmalar, deneyler ve gözlemler sonucunda insan beyninin gelişimi üzerine her geçen gün artan bir bilgi birikimi olmaktadır. Tüm bu bilgiler ışığında araştırmacılar ortak bir soruya yönelmiş ve cevap aramaya başlamıştır. Bilişsel fonksiyonların gelişimi mümkün müdür? Gelişiyorsa nasıl?

    Bilişim dil, düşünme, problem çözme, hatırlama, kavramlaştırma, hayal etme, öğrenme, bilgi işleme ve sembollerin akılda kullanılışı gibi d

  • Obezite ile mücadele; mora biorezonans ve quantum manyetik analizörle yapılan terapi ve check-up

    Modern hayatın hızlı akışkanlığı,özellikle büyük şehirlerde iş hayatındaki insanların öğle yemeklerinde pek seçeneklerinin olmaması, karı-koca çalışan kişilerin geç saatte eve gelmeleri nedeni ile eskiden olduğu gibi nizami (çorba,ana yemek,pilav,tatlı,meyve gibi) yemek hazırlayacak derman ve sabra sahip olmaması ve benzeri onlarca etmen FAST-FOOD tarzı beslenmeyi başat kılınca OBEZİTE Batı gibi bizi de esir almaya başladı…

    Ancak öte yandan yanlış ve kötü beslenme alışkanlığı dışında şayet’’diyet yapmanıza rağmen kilo veremiyorsanız, su bile içseniz yarıyorsa,sporda attığınız terler boşa gidiyorsa…’’başka ciddi bir sorununuz var demektir; ENDOKRİN SİSTEM DÜZENSİZLİĞİ; yani hormonal dengesizlik.

    Bunun başlıca sebep ve belirtileri şunlardır;

    +İnsülin hormonunuz yüksektir: İnsülin pankreas bezindeki beta hücrelerinden salınır. Karbon hidrat ağırlıklı bir beslenme rejiminiz varsa kanda insülin hormonu sürekli optimal yani uygun düzeyin üzerindedir; dolayısı ile doygunluk hissi kısalır,acıkma ataklar şeklini alır.

    Belirtileri; Sık acıkma,sabah yorgun kalkma, öğleden sonrası bu histe artış, sabırsız öfkeli olma, enerjide düşme, yemekten sonra uyku basması, konsantrasyonda düşme, beynin alfa dalga düzeyinde düşme, kıvrak ve analitik düşünmede gerileme, horlama,uyku düzensizliği, sık gece idrarı, gece ağız kuruluğu,gece atıştırma ihtiyacı

    +Reaktif hipoglisemi durumundasınızdır; Fazla karbonhidrat ve nişastalı yiyecekler, şekerli besinler, aşırı kafein,stres ve ailede şeker hastalığı varlığı

    Belirtileri: Şekerli gıdalara aşırı düşkünlük,öğleden sonra başağrısı,zor uyuma,kötü rüya görme,öğleden sonra şeker,kahve isteme,sık baş dönmesi,yemek gecikince elde titreme ve çarpıntı

    +Tiroid bozukluğunuz vardır: Tiroid yetmezliği metabolizmanızı yavaşlatmıştır.

    Belirtileri; Kolay yorulma, enerji azlığı, kısa süreli hafızada gerileme, yavaş hareket, üşüme, terlemede azalma, kuru deri, kaşıntı,deri renginin sarılaşması, tırnaklarda kırılma, saç ve kaş dökülmesi, depresyon

    +Polikistik over sendromunuz vardır; Kadınlarda kilo almanın başlıca sebebidir. Yumurtalık kisti, tüylenme ve adet bozukluğu ile karakterizedir.

    Belirtileri; Adet düzensizliği,yüzde aşırı tüylenme, erkek tipi saç dökülmesi(başın ardından), yağlı cilt ve sivilceler

    +Hormonlarınız fazla & kalsiyum düşüktür. Prolaktin süt salgı hormonu fazla buna karşın Ca++ düzeyi düşükse ciddi sorun var demektir.

    Belirtileri; Adet düzensizliği, ani süt gelme durumu, tüylenme

    Şayet sizde de bu belirtiler varsa vakit yitirmemeniz gerekir, konu basit bir şişmanlık sorunu değildir!

    QMRA(KUANTUM MANYETİK REZONANS ANALYZER)Cihazı ile Tiroid (TSH, FT4, PROLAKTİN), Açlık ve tokluk kan şekeri, şeker yükleme testi(OGTT), kanda insülin, kan yağları, total kolesterol, trigliserit, LDH, HDL kolesterol, Karaciğer testleri (SGOT, SGPT, GGT, ALKELEN FOSFATAZ), Kanda ürik asit ölçümü, kortizol, ACTH(Cushing sendromu denen hipofizin fazla çalışması şüphesi için), kanda kalsiyum, magnezyum, selenyum ölçümü, insülin ve leptin ölçümü, FSH,LH,TESTESTERON ölçümü ve tam sistem check-up’ı yapılmalıdır.

    Pozitif sonuçlarla karşılaşılması halinde Andulasyon terapi, FOTON TERAPİ, MORA NOVA BİOREZONANS TERAPİ cihazları ile bu değerler yeniden optimal düzeye getirilmelidir. Yukarda anılan düzensizlilerde derhal en yakın hastaneye başvurunuz, tetkik öncesi ilaç almayın, aç olun, uykunuzu alın, 1 gün önce alkol ve sigara kullanmayın.

  • Optogenetik; proteinlerde sıkışmış kişilik; anılarımız gerçek mi?

    Bu yazıya konu olan ilginç hikaye 2014 yılında A.B.D ,M.I.T Üniversitesi’nde doktora öğrencisi iki gençle başlıyor; (Steve RAMİNEZ 24 yaşında ve Xu LIU 34 yaşında…) Bu ikilinin amacı tek bir,belirli anıyı taşıyan beyin hücresinin saptanıp, izole edilerek, bu anı boşaltılıp yerine yapay yeni bir anının yüklenip yüklenemeyeceğini görmekti…

    İki genç bilim insanı, gerçekten de söz konusu hücreyi izole ettikten sonra, başka bir fareden izole edilen’’elektroşok yeme anısını’’ patchclambing yöntemi ile bu hücreye yamıyorlar. Sonuç; inanılmaz biçimde fareye verilen bu ekli hücre işini yapmaya koyulunca farecik üst üste elektroşok yemiş gibi kıvranmaya başlıyor!

    2015 yılı mart ayı başında, Paris Ulusal Bilimsel Araştırmalar Merkezi’ndeki uzmanlar ((Karim BENCHANANE ve ekibi) fare beynine yerleştirilen elektrotlarla farenin kafesteki işaretli bazı yerleri belleğinin neresine kazıdığını tespit ediyor. Fare uyurkense bu hücreye işaretli bölğe dışında ödül bulacağı başka bir yerin bilgisi yükleniyor. Ve;BİNGO! Fare uyanır uyanmaz eliyle koymuş gibi ödülü buluyor…

    Bu iki araştırma OPTOGENETİK denen yeni bir alanın müjdecisidir. Bu ise bir anlamda beynin şalterlerinin bulunduğunu anlamını taşıyor. Yöntemin Parkinson ve Alzheimer de işe yarayacağı umut ediliyor.

    Boston Üniversitesi’nden nörolog Howard EICHEBAUM ve Kanada’lı nörolog Seena JOSSELY depresyon ve travma sonrası stres bozukluğu gibi alanlarda yöntemi sınamaya başladılar bile…

    Kısaca kişiyi kişi yapan anıların belirli protein dizileri şeklinde kodlandığı bir kez daha kanıtlanmış oldu. DNA sarmalının gizine çözen Franchis CRICK’in ‘’ŞAŞIRTAN VARSAYIM’’ adlı kitabının temel savı da bu yöndedir.

    Ancak A.B.D, Northwest Üniversitesi Psikoloji bölümündeki bir araştırmada insanların aslında hiç yaşamadıkları olaylara ait anılar İCAT ETTİKLERİ de gösterildi. Yani,kısaca, bu proteinlerin anıları tetikleme mekanizması aslında değişken, karmaşık bir mekanizmadır. Hatıralar belirli bir tür protein şeklinde kodlanıyor. Anı her göz önüne geldiğinde bu proteinler harekete geçiyor. (Bu proteinler yok olunca ise anı uçup gidiyor!)

    Bazense anılar bozuluyor. Çünki zamanın kirletici etkisi, hayal gücü, inançlar,duyu organlarının OPTİMAL olanın altında ve üstü sınırında iş görememesi gibi sebeplerden dolayı bu proteinler de değişime uğruyor.

    Bu konu üzerine daha kapsamlı bir yazıyı bundan sonraki makalemizde ele alacağız.

  • Organik beyin sendromu, qeeg, neuroguide veri tabanı, nöroterapi veya müslüman mahallesinde salyangoz satanlar

    Kafanıza sert bir darbe aldığınızda, beyin ile kafatası arasındaki hareket farkı şiddet yaratır ve bu da travmatik beyin hasarıyla sonuçlanır (TBH). Frontal ve temporal bölgeler çürüklere ve eziklere karşı daha hassastır. Darbe anındaki zarara ek olarak, beynin kafatasına çarpıp geri gelmesinden kaynaklanan bir zedelenme meydana gelir ve ileride de bir probleme neden olabilir. Beyaz ve gri madde arasındaki sınırdaki bozulma aksonal kırılmalara neden olabilir.

    Organik Beyin Sendromu terimi ya da DSM-IV’de ifade edildiği gibi çarpma neticesi olan bozukluklar terimi, 12 ay ve daha sonrasında bazen de hasardan yıllar sonra süren rezidüel semptomların (kalıntı belirtiler) sınıflandırılması açısından tanımlanmıştır. Hafif kafa travmaları her ne kadar tehlikesiz olarak düşünülse de, insanların önemli bir kısmı, MRI ve CT taramalarda herhangibir anormallik görünmese de haftalar ya da aylar bazen de hasardan yıllar sonra süren şikayetler rapor etmişlerdir.

    Organik Beyin Sendromundaki problemlerin özü, Dikkat Eksikliği, Uyum Zorluğu ve Ruhdurumu Bozukluklarıdır. Buna ek olarak bu problemlerden yakınanlar sık sık, hafıza ve sosyalizasyon problemleri, sık sık başağrıları ve kişilik değişiklikleri rapor etmişlerdir.

    Hastalar;

    Dikkat Eksikliği, zihinsel kuvveti muhafaza etmekte zorluk.

    Yorgunluk, bitkinlik

    Dürtüsellik, sinirlilik

    Çabuk hayal kırıklığına uğrama

    Mizaç patlamaları ve ruhdurumu değişiklikleri

    Öğrenme ve Hafıza problemleri

    Planlamada ve problem çözmede bozulma

    İnatçılık, sabit düşünce

    İnisiyatif alamama

    Düşünce ve hareket arasında bozulma

    İletişim zorlukları

    Sosyal olarak uygunsuz davranışlar sergileme

    İçgörünün olmaması ve “ben” odaklı olma

    Kendi farkındalığında problem yaşama

    Dengede bozulma

    Baş dönmesi ve baş ağrıları

    Kişilik değişimlerinden şikayetçidir.

    Bu kronik semptomlara rağmen, CT scan ve MRI gibi sık kullanılan klasik görüntülü testlerde, beyinde anormallik olduğuna dair herhangi bir kanıt olmayabilir. Sonuç olarak bu kişi “öfkeli, çabuk kızan” ya da duygudurumu problemi ve/veya öfke problemi yaşayan bir kişi olarak ya da kişilik bozukluğu veya psikolojik bir problemi var diye sınıflandırılabilir.

    ORGANİK BEYİN SENDROMUNUN DEĞERLENDİRİLMESİ

    KANTİTATİF EEG (QEEG)

    QEEG, beyindeki elektriksel aktivitenin istatistiksel değerlendirilmesidir. Emprik, objektif ve hafif travmatik beyin hasarı ve organik beyin sendromu (kafa travması) ile ilintili beyin işlev bozukluğunun çeşitli nörofizyolojik patternlerinde yüksek oranda bir hassasiyetle teşhis ve ayırt etme özelliği gösterildiği için, Organik Beyin Sendromunun değerlendirmesinde özellikle uygundur.

    Yakın zamanda yayınlanmış bilimsel literatür çalışmalarının tekrar gözden geçirilmesinde, QEEG’nin diğer görsel tekniklere kıyasla hafif travmatik beyin hasarı ve organik beyin sendromu (kafa travması) ile ilintili beyin işlev bozukluğunun tespitinde çok daha başarılı olduğunu teyit etmektedir.

    Beyin Hasarı olasılık indeksi, istatistiksel olasılıkla kişide hafif travmatik beyin hasarı olup olmadığını söyler. Organik beyin sendromuna bağlı belirtilerin organik temelli olduğuna dair sonucu destekleyen ilave kanıtlar da verir. 1990 yılından beri QEEG ile ilgili 34.000’den fazla araştırma yayınlanmıştır. Bu araştırmalarda herhangibir olumsuz sonuç alınmamıştır. QEEG’nin klinikte kullanımı ile ilgili bir tek olumsuz kritik alan araştırma 1997 yılında Nöroloji Akademisinden Newer tarafından yayınlanmıştır.

    O araştırmada belirtilen düşünceler, Klinik EEG ve Klinik Nörobilim Birliği tarafından belirsiz ve yalnızca şüpheye dayalı ve destekleyici kanıtlar olmadığı gerekçesiyle itimat edilmedi ve etraflı bir şekilde yeniden gözden geçirilmesi dahi yapılmadan çürütüldü.

    DİKKAT DEĞİŞKENLERİ TESTİ (T.O.V.A)

    Dikkat Değişkenleri testi (T.O.V.A) bilgisayar aracılığıyla yapılan kesintisiz performans testidir. Teste katılanların, ellerindeki düğmeye bilgisayarda hedefi gördükleri zaman basmaları , hedefi görmedikleri zaman da kendilerini tutmaları istenilen bir testtir. Puanlar, standardize puanlamalar çıkarabilmesi için uygun yaşa göre karşılaştırılır ve dikkatin dört değişkenine göre faydalı ve objektif bilgi verir.

    * Dikkat ve konsantre olabilme ve zihinsel gayreti muhafaza etmek
    * Dürtü kontrolü
    * Reaksiyon zamanı
    * İlginin başka tarafa kayması (yanıtlarda değişkenlik)

    T.O.V.A ,dikkat sistemindeki bozulmanın derecesini ölçen, objektif, başlı başına ve emprik bir ölçümdür.

    ORGANİK BEYİN SENDROMU (KAFA TRAVMASI) TEDAVİSİ

    Klinik EEG ve Nörobilim dergisinin 2004 yılı Ekim sayısındaki araştırma, QEEG’nin, organik beyin sendromunun değerlendirilmesinde en hassas görsel araç olduğu ve Nöroterapinin de organik beyin sendromunda en ümit verici tedavi olduğu sonucuna varmıştır.

    İLAÇ, DANIŞMANLIK VE KOGNİTİF TERAPİ

    İlaç, geçici olarak sıkıntılara yardım edebilir ve danışmanlık bazı insanlara dürtü ve öfke kontrolünü anlamalarında yardımcı olabilir. Ancak literatürde, ilacın veya kognitif terapinin, organik beyin sendromunda bilişsel problemleri veya konsantrasyonu etkili bir şekilde iyileştirdiğine dair herhangibir kanıt yoktur.

    NÖROTERAPİ

    Dikkat problemi ve hafif travmatik beyin hasarı olan kişilerde yavaş beyin dalgası aktivitesi ve koherans anormallikleri daha fazladır. Nöroterapi (EEG Biofeedback) operant şartlanma yöntemiyle hastalara, beyin dalgası aktivitesinde daha fazla normal patternler üretmeleri için görsel / işitsel ödüller verilir. 1970’li yıllardan beri çalışmalar gösteriyor ki, nöroterapi ile hastalar disfonksiyonel beyin dalgası paternlerini normalize ederek beyinlerinde normal fonksiyonun gelişmesine yardımcı olmayı öğrenebilirler. Nöroterapideki en son gelişme de düzeltilmesi gereken spesifik beyin dalgası paternlerini QEEG kullanımıyla tespit edebilmektir.

    Nöroterapi aynı zamanda organik beyin sendromu olmayan kişilerde zihinsel performansı artırmak ve konsantrasyonu geliştirmek için de kullanılabilir

    3D (ÜÇ BOYUTLU) BRAIN MAPPING (BEYİN HARİTALAMASI)

    Üç boyutlu beyin haritalama tekniği ilk kez 1994’te uygulanmıştır. Psikiyatrik hastalıklarda 3D (üç boyutlu) Beyin Görüntüleme Yöntemleri son yıllarda giderek önem kazanmaktadır.

    3D Beyin Haritalaması önce EEG çekimi ile başlar. Daha sonra QEEG (Kantitatif EEG) programı ile beynin 1-40 Hz aralığında yer alan beyin dalgaları analiz edilir. Program, yakınması olmayan ve nöropsikiyatrik testleri normal sonuç veren kişilerin yer aldığı bir veritabanı ile çekimi yapılan kişinin verilerini karşılaştırır.

    Beynin dalga frekansları ölçülür ve ardından 3D Beyin Haritalama uygulamasına geçilir. Sinir hücrelerinin aktivitesi ve sinir iletileri S-LORETA ile üç boyutlu olarak görüntülenir. Bu çekimlerin bir arada yapılması hem EEG hem MEG (Magnetoensefalaografi) imkanı sağlarken hem de 3D Beyin Haritalama görüntüleri elde edilir.

    3D Beyin Haritalama (Brain Mapping), beynin görüntüsünü verirken, beynin çalışma özelliklerini, kanlanmasını, kan akımını, simetrisini, beynin bozulmuş fonksiyonlarını ve fonksiyonu bozulmuş beyin alanlarını 3D (üç boyutlu) olarak analiz eder.

    Çocuklarda 3D Beyin Haritalama tekniğinin kullanıldığı alanlar, öncelikle Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu, Disleksi, Gelişim Gerilikleri, Otizm, Asperger Sendromu olmakla birlikte, bu uygulama giderek daha fazla tanıda kullanılmaya başlanmıştır.

    Gençlerde ve yetişkinlerde görülen nöropsikiyatrik hastalıklardan özellikle Depresyon, Panik Atak, Uyuşturucu Kullanımı, Anoreksiya ve Bulimia Nervosa, Obsesif Kompulsif Bozukluk, Şizofreni, Bipolar Bozukluk, Alzheimer Hastalığı, Demanslar, Anevrizmalar, Kafa Travmaları, Beyin Kanamaları ve İnmelerde 3D Beyin Haritalama son derece aydınlatıci bir degerlendirme yontemidir.

    3D Beyin Haritalama Yöntemi “tanı koyma, tanıyı güçlendirme, tedavi sonuçlarını ölçme ve değerlendirmede” şu anda elimizde bulunan gelişmiş teknolojik yöntemlerden birisidir. Pek çok psikiyatrik hastalıkta tedavi öncesi ve sonrası 3D görüntüler karsılaştırılır ve tedavi sonuçları kantitatif olarak değerlendirilebilir. Böylece ruhsal hastalıklarda uygun tedaviyi seçme, tedavinin devamı ya da sonlandırılmasında doğru kararlar alınmasını sağlar.

    NEUROGUIDE Beyin dalgası veri tabanı Türk normlarına uygunmudur

    Dikkat ve davranış sorunu olan 6-17 yaş grubu 275 çocuk ve ergende beyin dalgaları kayıtlamasıyla Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) teşhisi konmasına yarayan beyin dalgası veri tabanı, FDA (Amerikan ulusal besin ve ilaç birliği) tarafından onay almıştır.

    DEHB teşhisi sırasında diğer verilerle birlikte doktorların daha doğru teşhis koymasına büyük yardımı olacak bu yöntemi, ABD’nin Georgia eyaletinden ‘Neuropsychiatric EEG-Based Assessment Aid (NEBA) Health’ geliştirdi.

    1998’de New York Üniversitesi tarafından geliştirilen FDA onaylı NxLink Nörometrik normatif veri tabanının, multi-disipliner tıbbi muayeneler yoluyla fonksiyonunun normal olduğu onaylanmış, yaşları 6-90 arasında değişen 650 kişiden alınan EEG kayıt larıyla DEHB, öğrenme zorluğu, kafa travması, şizofreni, depresyon, bipolar bozukluk, Alzheimer hastalığı, damarsal bunama, alkol ve uyuşturucu bağımlılığı gibi rahatsızlıkları yüzde 90’ın üzerinde doğrulukla ayırt edilebiliyor.

    Maryland Üniversitesi bilimadamları tarafından FDA onaylı Neuroguide veri tabanı, yaşları 2-83 yaş arasında değişen 775 kişiden alınan EEG kayıtlarıyla yüzde 90-94 doğrulukla kafa travması ve öğrenme zorluğunu ayırt edebiliyor.

    CNS (Central Nervous System) grubundan bilimadamları, FDA onaylı r (referans) EEG veri tabanı geliştirdiler ve psikiyatrik ilaçları (anti-depresanlar, stimulanlar,antiepileptik, beta blokerler ve benzo grubu) kişinin beyin dalgalarıyla karşılaştırdıklarında kişiye uygun hangi ilacın çalışacağını yüzde 75-80 doğrulukla tespit ediyor.

    r-EEG veri bankası, ABD’de 17 sene süren bilimsel ve objektif araştırmalar sonucu geliştirilmiş.1600 hasta, 13 bin ilaç tedavisi, ve 6 aydan fazla takip içeren bir çalışma geri planında bulunur. Bu yönü ile de çok değerli bir veri tabanıdır. Beyin dalgası kayıtlaması olan EEG’yi nörometrik veri tabanında analiz eden bu yöntemlerin;

    1- Birçok hastalığın erken teşhisi,

    2- Anormal beyin davranışlarının niceliksel değerlendirmesi (Neurofeedback tedavi protokollarının seçiminde kullanılması),

    3- Zaman içerisinde anormallik derecesinde görülen değişikliklerin izlenmesi,

    4- Birtakım rahatsızlıkların bilgisayar destekli ayırt edici teşhislerinin yanı sıra normal ve anormal EEG’nin ayırt edilmesi,

    5- Tedaviye verilecek yanıtın tahmin edilmesi (İlaçlar, neurofeedback)

    6- Tedavi sonuçlarının niceliksel olarak tahmin edilmesi alanlarında büyük klinik başarıya sahip olduğu gösterildi. Ama kim için ?Elbette ki
    Amerikan halkı veya hastaları için…

    Nitekim daha geçenlerde Türkiye Havayolu Pilotları Derneği (TALP A) tarafından düzenlenen 4. Pilotlar Çalıştayı’na da bu konu damgasını vurdu. Çalıştaya katılan Psikolog Afife Solak Uzel, “İnsan psikoloji durağan değil dinamik. Pilotlara yılda bir kere yapılan sağlık muayenelerine ve psikolojik testlere, özelikle kişilik testlerinin ve stresle başa çıkma becerilerini ölçen testlerin de eklenmesi gerekir” dedi.

    ‘YEREL KÜLTÜRE UYARLANMALI ’

    Pilot adayı seçimlerindeki psikolojik testlerin Türkçe’ye ve Türk kültürüne adapte edilmesi gerektiğine vurgu yapan Uzel, “Ülkemizde uygulanan psikoteknik testlerin çoğu İngilizce. Artık kendi milli testlerimizi yapmamız gerekiyor. Aksi takdirde bu testlerin hiçbir geçerliliği olmuyor. Kendi dilimizde bile aynı kelimelere farklı anlamlar yüklerken, başka bir dilde uygulanan testi tam olarak algılayıp doğru cevaplamak mümkün olmasa gerek. Sadece test de yeterli değil. Testten önce ve sonra birer görüşme yapılmalı” diye konuştu.

    Biz de Psikolog sayın Afife hocaya tamamen katılıyoruz.

    Peki ama ülkemizde bizim normlarımıza yönelik veri tabanı var mıdır? ELBETTE! Bunun için öncelikle nöropsikolojik test nedir,kriterleri nedire bakmak gerek;

    Nörospikolojik test nedir?

    Nöropsikolojik testler, zihinsel ve psikolojik süreçleri beyin yapı ve süreçleriyle ilişkilendirerek ölçen psikometrik araçlardır.

    Hangi nöropsikolojik testlerin bilimsel değeri vardır? Hangi testler ölçme ve değerlendirmede kullanılmalıdır?

    Toplumsal ve kültürel özellikler göz önüne alınarak uyarlanmış olanlar,

    Güvenirliği ülkemizde yapılan araştırmalarla ortaya konmuş olanlar,

    Hangi zihinsel ve psikolojik süreçleri ölçtüğü yani geçerliği ülkemizde yapılan araştırmalarla ortaya konmuş olanlar,

    Yaş ve eğitim grupları için norm değerleri araştırmalarla ortaya konmuş olanlar.

    BİLNOT Bataryası nedir?

    BİLNOT’un açılımı “Bilişsel Potansiyeller için Nöropsikolojik Test Bataryası”dır. Psikometri alanında “Batarya” terimi, belirli bir amaca yönelik olarak bir araya getirilmiş testler topluluğunu belirtir. Bataryaların bir kısmı karmaşık işlevlerin değişik yönlerini ölçer (yönetici işlevler gibi), bazıları da beyin işlevlerini taramak amacıyla oluşturulmuştur.

    BİLNOT Bataryası beyin işlevlerini taramak amacıyla oluşturulmuştur. Bu amaç bağlamında, Batarya, temel zihinsel/psikolojik işlevlerin de taranmasını sağlamaktadır.

    BİLNOT Bataryası nasıl oluşturulmuştur?

    Batarya bir TÜBİTAK projesi kapsamında geliştirilmiştir (TÜBİTAK – TBAG/Ü, Proje No 17-2). Bu projede BİLNOT testleri 2623 yetişkin üzerinde incelenmiştir.

    BİLNOT Bataryası testleri üzerinde kapsamlı AR-GE çalışmaları yapılmıştır.

    Testlerin güvenirlik ve geçerlik çalışmaları yapılmıştır.

    Test puanlarının yaş ve eğitim düzeylerine göre norm değerleri belirlenmiştir. BİLNOT Bataryasında bireyin aldığı puanlar, kendi yaş ve eğitim düzeyindeki kişilerden hesaplanmış olan norm değerlerle karşılaştırılmaktadır.

    İçerdiği testler üzerinde ülkemizde 200’e yakın araştırma yapılmıştır. Araştırmaların yetişkinler üzerinde olanları 2004 yılında yayımlanan bir kitapta yer almış, bu kitabın kısa süre önce geliştirilmiş 3. baskısı yayımlanmıştır.

    BİLNOT testleri ile çocuk üzerinde yapılan araştırmalar iki ciltten oluşan bir başka eserde, 2011 yılında yayımlanmıştır. AR-GE çalışmaları 351 çocuk üzerinde gerçekleştirilmiştir.

    Ülkemizde, bu kapsamda çalışılmış olan herhangi bir başka nöropsikolojik veya psikolojik test grubu bulunmamaktadır.

    BİLNOT Bataryasının tıpsal uygulamalarda kullanımı

    BİLNOT Bataryasının içerdiği nöropsikolojik testler zihinsel/psikolojik işlevlerin etkilendiği ve bunların incelenmesinin gerekli olduğu tüm psikiyatrik ve nörolojik bozuklukları, psikolojik sorunları ölçme ve değerlendirmede kullanılmaktadır.

    Sağlık alanında BİLNOT testlerinden aşağıdaki şekillerde yararlanılmaktadır.

    Tanılamaya yardımcı araçlar olarak

    Bozukluk veya hastalığın seyrinin izlenmesinde

    Tedavinin etkililiğini değerlendirmede

    Rehabilitasyon programlarını planlanma ve/veya geliştirmede

    Aşağıda psikiyatrik, nörolojik veya psikolojik bozuklukların değerlendirilmesinde BİLNOT testleri kullanılmaktadır.

    Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu

    Şizofreni

    Majör depresyon

    Demans türleri

    Kaygı bozuklukları

    Uyku bozuklukları

    Nörolojik ihmal sendromu

    Özgül öğrenme bozukluğu

    BİLNOT Bataryasının sağlıklı bireylerde kullanımı

    BİLNOT Bataryasının içerdiği nöropsikolojik testler, bütün diğer psikometrik araçlar gibi, ölçme ve değerlendirme amaçlarıyla kullanılır.

    Bu bakımdan BİLNOT testleri bilimsel araştırmalarda, AR-GE çalışmalarında, tez ve projelerde zihinsel/psikolojik süreçleri beyin atıflı olarak ölçmede kullanmaktadır.

    Yani kısaca Nöroterapi için Neuroguide veri tabanını kullanmak tamamen Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya benzemektedir. Kurumumuzda bu nedenle Türkiye’de ilk ve tek olacak biçimde tüm QEEG yorumları kendi uzmanlarımız aracılığı ile kendi normlarımıza dayanarak yapılmaktadır.

  • Otizm rehberi

    Çocuğunuzda aynı yaştaki diğer çocukların davranışlarından farklı davranışlar gözlüyorsanız kaygılanabilirsiniz. Bu davranışların otizm belirtisi olabileceğini düşünüyorsanız otizmin ne olduğunu, sizi ve ailenizi ne şekilde etkileyeceğini bilmek isteyebilirsiniz. Otizm, doğuştan gelen ya da yaşamın ilk üç yılında ortaya çıkan karmaşık bir gelişimsel bozukluktur. Otizmin, beynin yapısını ya da işleyişini etkileyen bazı sinir sistemi sorunlardan kaynaklandığı sanılmaktadır.

    Sizin hatanız değil!

    Otizme neler yol açar?

    Bugün için bu soruya verilebilecek en doğru yanıt Otizme nelerin yol açtığı bilinmiyor yanıtı olacaktır.Otizmin anne-babadan kalıtım yoluyla geçmiş olabileceğinden kuşkulanılmaktadır. Dolayısıyla, bu yönde pek çok araştırma yapılmaktadır. Ancak, henüz otizmin geni bulunabilmiş değildir. Otizmin çevresel faktörlerle tetiklendiği düşünülmektedir.

    Otizme her çeşit toplumda, ırkta ve ailede rastlanmaktadır. Dolayısıyla, bu özelliklerin hiç birinin otizmle ilişkili olmadığı kabul edilmektedir. Öyleyse, otizmin çocuk yetiştirme özellikleriyle ya da ailenin ekonomik koşullarıyla ilişkisi yoktur.

    Yalnız değilsiniz!

    Otizm, günümüzde rastlanan en yaygın nörolojik bozukluktur ve her 150 çocuktan birini etkilediği kabul edilmektedir. Ayrıca, otizmin erkeklerdeki yaygınlığı, kızlardan üç-dört kat fazladır. Otizm tanısı alan çocukların çoğunda değişik derecelerde öğrenme güçlüğü ve zeka geriliği de görülür. Otizm, tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de son yıllarda adı çok sık duyulan bir özel eğitim kategorisidir.

    Otizm terimi, zaman içinde yerini, otizm spektrum bozuklukları (ASD – autism spectrum disorders) terimine bırakmıştır. Otizm spektrum bozuklukları, yaygın gelişimsel bozukluklarla (pervasive developmental disorders – PDD) eşanlamlı olup, ileri düzeyde ve karmaşık bir gelişimsel yetersizlik anlamında kullanılmaktadır.

    Otizm ise, bu şemsiye altında yer alan kategorilerden yalnızca biridir. Otizm spektrum bozukluğu kavramı ile ilişkili belli başlı olgular şöyle sıralanabilir

    Otizm spektrum bozukluğunun nörolojik nedenlerden kaynaklandığı sanılmaktadır. Otizm spektrum bozukluğu tanılı bireylerin önemli bir bölümünde (yaklaşık %35), beyindeki anormal elektrik hareketlerine bağlı olarak; nöbet, istemsiz hareketler, bilinç yitimi vb. nörolojik sorunlar da görülebilir.

    Otizm spektrum bozukluğu bir ruh hastalığı değildir; ancak, belirtileri bazı ruh hastalıklarını çağrıştırabilir.

    Yapılan bilimsel araştırmalar, otizm spektrum bozukluğunun çocuk yetiştirme özellikleriyle ya da ailenin sosyo-ekonomik özellikleriyle ilişkisi olmadığını göstermiştir.

    Otizm spektrum bozukluğunun kalıtsal olabileceği yönünde bulgular vardır; ancak, buna yol açan gen ya da genler henüz bulunmuş değildir.

    Önceki yıllarda otizm spektrum bozukluğunun görülme oranının 500’de bir olduğu kabul edilirken, son verilere göre, otizm spektrum bozukluğunun yaklaşık her 150 çocuktan birini etkilediği düşünülmektedir. Ayrıca, erkeklerdeki yaygınlığı kızlardan dört kat fazladır.

    Sanıldığının aksine, otizm spektrum bozukluğu tanılı bireylerin çoğunda, farklı düzeylerde zeka geriliği görülür. Ayrıca, zeka testlerinde, belli alanlar, diğer alanlara kıyasla çok daha geri çıkabilir.

    OTİZMİN ÇEŞİTLERİ :

    Otizm ile ilgili birçok bozukluk “Yaygın Gelişimsel Bozukluk” adı altında toplanmıştır. Bu gruba giren ve otizimle benzerlik gösteren bazı rahatsızlıkların özelliklerini şöyle özetleyebiliriz:

    *Otistik Bozukluk: Sosyal ilişki, iletişim ve hayali oyunlar kurma konularındaki bozukluklar görülür. Bu bozukluklar ilk üç yaş içerisinde ortaya çıkar. Basmakalıp davranışlar,ilgiler ve aktiviteler görülür.

    *Asperger Sendromu: Sosyal iletişimde bozukluklar, kısıtlı ilgi alanları ve faaliyetler gösterirler. Monoton ve mekanik olmamakla beraber dil gelişiminde gecikme olmaması, test edildiği zaman ortadan yükseğe kadar uzanabilen zeka düzeyi bulgularıyla karakterize edilir.

    *Rett Sendromu: İlerleyen bir bozukluktur. Çocuk ilk yıllarda normal bir gelişim gösterir. 1-4 yaşlarından itibaren kazandığı pek çok beceri geriler, ellerinin amacına uygun olarak kullanımı giderek yerini tekrarlayan el hareketlerine bırakır. Bu güne kadar yalnızca kız çocuklarında görülmüştür.

    *Başka Şekilde Adlandırılamayan Yaygın Zeka Gelişim Bozuklukları: Bu tanı çocuğa belli bir teşhis konulamadığı fakat pek çok konuda gelişim bozukluğu gösterdiği zaman konulur.

    OTİZMİN BELİRTİLERİ

    Eğer çocuğunuz:

     Başkalarıyla göz teması kurmuyorsa,

     İsmini söylediğinizde bakmıyorsa,

     Söyleneni işitmiyor gibi davranıyorsa,

     Parmağıyla ile istediği şeyi göstermiyorsa,

     Oyuncaklarla oynamayı bilmiyorsa,

     Akranlarının oynadığı oyunlara ilgi göstermiyorsa,

     Bazı sözleri tekrar tekrar ve ilişkisiz ortamlarda söylüyorsa,

     Konuşmada akranlarının gerisinde kalmışsa,

     Sallanmak, çırpınmak gibi garip hareketleri varsa,

     aşırı hareketli, hep kendi bildiğince davranıyorsa,

     Gözleri bir şeye takılıp kalıyorsa,

     Bazı eşyaları döndürmek, sıraya dizmek gibi sıra dışı hareketler yapıyorsa,

     Günlük yaşamındaki düzen değişikliklerine aşırı tepki veriyorsa,

    otizm açısından değerlendirme yapmak gerekir.

    Otizmin belirtileri nelerdir?

    Otizm, üç alanda sorunlarla kendini gösterir. Bu alanlar ve bu alanların her birinde gözlenebilecek belirtiler aşağıda yer almaktadır.

    A. Sosyal İlişkilerde Güçlük

    1. Başkalarıyla göz teması kurmakta zorlanmak

    2. Arkadaşlık ilişkileri geliştirememek

    3. Pek çok şeyi başkalarıyla birlikte değil de kendi başına yapmayı yeğlemek

    4. Çevredeki kişilerin yaptıklarıyla ilgilenmemek; onlar kendisiyle ilgilendiğinde ise kayıtsız kalmak

    B. İletişim Zorlukları

    1. Dil ve konuşma gelişiminde akranlarının gerisinde olmak ya da hiç konuşmamak

    2. Başkalarıyla sohbet başlatmada ve sürdürmede zorlanmak

    3. Bazı sözleri tekrar tekrar ve ilişkisiz zamanlarda söylemek

    4. Çevresinde bulunan aynı yaşlardaki çocukların oynadığı oyunlara ilgi göstermemek

    C. İlgi ve Davranış Takıntıları

    1. Bazı sıra dışı konulara karşı aşırı ilgi duymak; örneğin, asansörlerin nasıl çalıştığı

    2. Günlük yaşamdaki düzen değişikliklerine katlanamamak; örneğin, eşyaların yerinin değişmesi

    3. Sıra dışı beden hareketleri yapmak; örneğin, sallanmak ya da çırpınmak

    4. Bazı nesnelerle sıra dışı hareketler yapmak; örneğin, nesneleri döndürmek ya da sıraya dizmek.

    Amerikan Psikiyatri Birliği, otizm spektrum bozukluğu içinde yer alan otizm tanısı için, çocuğun yukarıda sıralanan 12 belirtiden en az altısına sahip olmasını ve bu belirtilerden en az ikisinin sosyal etkileşim sorunları kategorisinden, en az birer tanesinin ise diğer iki

    kategoriden (iletişim sorunları ve sınırlı/yinelenen ilgi ve davranışlar) gelmesi gerektiğini ortaya koymuştur. Ayrıca, bu belirtilerden en az birinin 36 aydan önce varlığı da aranmaktadır. Otizm spektrum bozukluğu şemsiyesi altında yer alan diğer kategoriler için daha farklı ölçütler söz konusudur. Örneğin, Asperger sendromu tanısı için, iletişim sorunları alanında herhangi bir belirti görülmemesi gerekmektedir

    Aşağıda, her bir belirtiye ilişkin ayrıntılar yer almaktadır.

    A. Sosyal Etkileşim Sorunları

    1. Sosyal etkileşim için gerekli sözel olmayan davranışlarda yetersizlik:

    Sıra dışı göz kontağı özellikleri: Göz kontağı hiç kurmamak, çok kısa süreli kurmak ya da alışılmadık biçimde kurmak. Örneğin, birden bire gözlerini karşısındakinin gözlerine dikmek ve kaçırmak.

    Jest ve mimik kullanımında sınırlılık: Konuşurken çok az jest ve mimik kullanmak.

    Başkalarına yaklaşmada sıra dışı özellikler: Sosyal ortamların gerektirdiği uzaklıkları ayarlayamamak; başkalarına fazla yakın ya da uzak durmak.

    Ses kullanımında sıra dışılık: Konuşurken alışılmadık ses kalitesi ve vurgu özellikleri göstermek.

    2. Yaşa uygun akran ilişkileri geliştirememek:

    Arkadaşlık kurmakta zorlanmak: Çok az sayıda arkadaşa sahip olmak ya da hiç arkadaş edinememek.

    Akranlarla etkileşimde bulunmamak: Kendi yaşıtlarıyla oynamada, konuşmada vb. çok isteksiz davranmak; örneğin, yalnızca kendisinden çok küçük ya da büyük kişilerle etkileşmek.

    Yalnızca özel ilgilere dayalı ilişkiler geliştirmek: Belli kişilerle, yalnızca belli ilgilere dayalı olarak (örneğin, favori konularda) etkileşimde bulunmak.

    Grup içinde etkileşimde bulunurken zorlanmak: Örneğin, işbirliğine dayalı oyunların kurallarına uymakta zorlanmak.

    3. Başkalarıyla zevk, başarı ya da ilgi paylaşımında sınırlılık:

    Yalnızlığı yeğlemek: Başkalarının genellikle aile üyeleriyle ya da arkadaşlarıyla birlikte yaptığı pek çok şeyi (örneğin; TV izlemek, yemek yemek, oyun oynamak vb.) yalnız başına yapmayı yeğlemek.

    Belli olay ya da durumlara başkalarının dikkatini çekme çabası göstermemek: Örneğin; şaşırtıcı bir durum karşısında başkalarına işaret etmemek, bir şey başardığında başkalarıyla paylaşmamak vb.

    Sözel övgü karşısında tepki vermemek: Başkalarının kendisine yönelttiği övgü sözleri ya da sözel onaylamalar karşısında çok az tepki vermek ya da hiç tepki vermemek. Örneğin, hoşnutluk belirtisi göstermemek.

    4. Sosyal-duygusal davranışlarda sınırlılık:

    Başkalarının ilgisi karşısında tepkisiz kalmak: Birileri kendisine seslendiğinde ya da kendisiyle etkileşmek istediğinde tepki vermemek, duymuyormuş ya da fark etmiyormuş gibi davranmak.

    Başkalarının yaptıklarına karşı ilgisizlik: Ortama birinin girmesi, ortamdan birinin çıkması, birinin konuşmaya başlaması gibi, başka çocukların çok ilgisini çeken bazı olaylar karşısında ilgisiz kalmak; böyle durumlarda, gülümseme gibi hoşnutluk ya da ağlama gibi hoşnutsuzluk ifadeleri göstermemek.

    Başkalarının duygularını anlamada yetersizlik: Üzülen, ağlayan, kızan, sevinen vb. kişiler karşısında duyarsız davranmak; örneğin, üzgün birini rahatlatma çabası göstermemek.

    B. İletişim Sorunları

    5. Dil gelişiminde gecikme:

    İki yaşından büyük olup da tek bir sözcük bile söylememek.

    Üç yaşından büyük olup da iki sözcüklük basit ifadeler (örneğin, ‘baba git’) kullanmamak.

    Konuşmaya başladıktan sonra basit bir dilbilgisi yapısı kullanmak ya da belli yanlışları tekrarlamaya devam etmek.

    6. Karşılıklı konuşmada zorluk:

    Karşılıklı konuşma başlatmada, sürdürmede ve sonlandırmada önemli sorunlar göstermek: Örneğin, bir kez konuşmaya başlayınca, konuşmayı uzun bir monolog şeklinde sürdürmek ve karşısındakilerin yorumlarını göz ardı etmek.

    Konuşma konularında seçicilik: Kendi favori konuları dışındaki konularda çok zor ve isteksiz olarak konuşmak.

    7. Sıra dışı ya da yinelenen dil kullanmak:

    Başkalarının kendisine söylediklerini yinelemek.

    Televizyondan duyduklarını ya da kitaplardan okuduklarını, ilişkisiz zamanlarda ve bağlam dışı olarak yinelemek.

    Kendisinin uydurduğu ya da yalnızca kendisine anlam ifade eden sözleri yinelemek.

    Aşırı resmilik ve didaktiklik gibi konuşma özellikleri göstermek.

    8. Gelişimsel düzeye uygun olmayan oyun:

    Senaryolu oyunlarda sınırlılık: Oyuncaklarla evcilik, okulculuk, doktorculuk vb. hayali oyunlar oynamamak.

    Sembolik oyunlarda sınırlılık: Bir nesneyi başka bir nesne olarak (örneğin, küpü mikrofon olarak) kullanarak oyun oynamamak.

    Oyuncaklarla alışılmadık biçimlerde oynamak: Örneğin; topu zıplatmak yerine sürekli olarak bir eliyle vurmak, Legoları birbirine takıp bir şeyler yapmak yerine sıraya dizmek vb.

    Sosyal oyunlara ilgisizlik: Küçük yaşlardayken, ‘ce-e’ vb. sosyal oyunlara karşı ilgi göstermemek.

    C. Sınırlı/Yinelenen İlgi ve Davranışlar

    9. Sınırlı alanda, yoğun ve sıra dışı ilgilere sahip olmak:

    İlgi takıntıları: Bazı konulara karşı aşırı ilgi duymak ve başka konuları dışlayarak sürekli o konularla ilgili konuşmak, okumak, ilgilenmek vb. istemek.

    Bazı sıra dışı konulara aşırı ilgi duymak: Örneğin; astrofizik, uçak kazaları ya da sulama sistemleri.

    İlgi duyduğu konularla ilgili ince ayrıntıları anımsamak: Kendi favori konularındaki en ince ayrıntıları bile ezbere bilmek.

    10. Belli düzen ve rutinlere ilişkin aşırı ısrarcılık:

    Belli etkinlikleri her zaman belli bir sırayla yapmak istemek: Örneğin, arabanın kapılarını hep aynı sırayla kapatmak.

    Günlük rutinlerde değişiklik olmamasını istemek: Örneğin, eve gelirken hep aynı güzergahı izlemek ya da eve geldiğinde önce televizyonu açıp sonra tuvalete gitmek.

    Günlük yaşamdaki değişiklikler karşısında aşırı tepki göstermek: En ufak bir değişiklik karşısında aşırı kaygılanmak ya da öfke nöbeti yaşamak.

    Değişiklikleri daha kolay kabullenebilmek için, meydana gelecek değişikliklerle ilgili önceden bilgi sahibi olmaya gereksinim duymak.

    11. Yinelenen (kendini uyarıcı) davranışlar:

    Sıra dışı beden hareketleri: Örneğin; parmak ucunda yürümek, çok yavaş yürümek, kendi ekseni etrafında dönmek, durduğu yerde sallanmak, farklı bir beden duruşuna sahip olmak vb.

    Sıra dışı el hareketleri: Örneğin; ellerini sallamak, parmaklarını gözlerinin önünde hareket ettirmek, ellerini farklı biçimlerde tutmak vb.

    12. Nesnelerle ilgili sıra dışı ilgiler ve takıntılar:

    Nesneleri sıra dışı amaçlarla kullanmak: Örneğin, oyuncak arabanın tekerleklerini çevirmek ya da oyuncak bebeğin gözlerini-açıp kapamak vb. davranışları tekrar tekrar yapmak.

    Nesnelerin duyusal özellikleriyle aşırı ilgilenmek: Örneğin, eline aldığı her nesneyi koklamak ya da gözlerinin önünde tutarak ve evirip-çevirerek incelemek.

    Hareket eden nesnelere aşırı ilgi göstermek: Örneğin; tekerlek ya da pervane gibi dönen nesnelere, akan su ya da yanıp sönen ışık gibi hızlı hareket eden görüntülere uzun sürelerle bakmak.

    Nesne takıntıları: Bazı sıra dışı nesneleri (örneğin, bir silgi ya da küçük bir zincir parçası) elinden bırakmak ya da gözünün önünden ayırmak istememek.

    TANILAMA SÜRECİ

    Otizmin tanısı nasıl ve kimler tarafından konur?

    Tanı koyabilecek kişiler, yalnızca konunun uzmanı olan doktorlardır. Otizmli çocukların dış görünümleri diğer çocuklardan farklı değildir; ancak, davranışları farklıdır. Tanı, uzmanlar tarafından çocuğun gözlenmesi, gelişim testleri yapılması ve anne-babalara çocuğun gelişimi hakkında sorular sorulmasıyla konur. Otizmin tanısı 12 aylıktan itibaren konabilir. Erken yaşta tanı konması, bir an önce eğitimin başlaması açısından önemlidir.

    Ülkemizde otizm tanısı koyabilecek uzmanlar çocuk ruh hastalıkları uzmanları ve çocuk nörologlarıdır.

    1.Çocuk ruh hastalıkları uzmanı: Çocuk ruh hastalıkları uzmanı, çocuk ruh sağlığını değerlendiren, tanılayan ve tedavi eden doktordur. Çocuğunuzu gözler, sizinle görüşme yapar, tanı ölçütlerine göre çocuğunuzu değerlendirir, tıbbi muayenesini yapar ve tanısını koyar. Gerekirse tıbbi tetkik ve ilaç tedavisi önerir. İlaç, eğitime destek ve istenmeyen hareketleri kontrol altına almak amacıyla verilir. Otizmin ilaçla tedavisi henüz mümkün değildir.

    Değişiklikleri takip edebilmesi, gerekli düzenlemeleri yapabilmesi için düzenli aralıklarla (yılda bir ya da iki kez) çocuğunuzu çocuk ruh hastalıkları uzmanına götürmelisiniz.

    2. Çocuk nörologu: Çocuk nörologu çocuklardaki beyin ve sinir sistemi sorunlarının uzmanıdır. Çocuk nörologu da otizme ilişkin değerlendirme yapabilir. Ayrıca, çocuğunuzda otizmle ilişkili olabilecek bazı hastalıkların (sara nöbetleri gibi) olduğu ya da otizm dışında başka sorunların varlığı düşünülürse, çocuk nörologu tarafından bazı tıbbi tetkikler (MR, BT, EEG vb.) ve tedaviler de yapılabilir. Ancak, bütün otizmli çocukların yalnızca dörtte birinde bu tür sorunlar görülür. Dolayısıyla, doktor tarafından mutlaka ihtiyaç olduğu söylenmediğinde, bu tetkiklerle kendinizi ve çocuğunuzu maddi ve manevi olarak yıpratmayın.Eğer çocuğunuz otizm tanısı alırsa, Özürlü Sağlık Kurulu Raporu çıkartmanız gerekir.

    Özürlü Sağlık Kurulu Raporu almak için ne yapmalısınız?

    Özürlü Sağlık Kurulu Raporu almak için, Özürlü Sağlık Kurulu bulunan bir hastaneye başvurmalısınız. Özürlü Sağlık Kurulu; iç hastalıkları, genel cerrahi, göz hastalıkları, kulak-burun-boğaz, nöroloji veya ruh hastalıkları uzmanlarından oluşur.

    OTİZM YELPAZESİNDE YER ALAN HER ÇOCUĞUN BİLMENİZİ

    İSTEYECEĞİ 10 ŞEY

    1) Ben “otizm”i olan bir çocuğum. “Otistik” değilim. Otizm karakterimin sadece bir bölümüdür. Beni tek başına tanımlayacak bir kavram değil. Siz düşünceleri, duyguları, yetenekleri olan bir birey misiniz yoksa sadece şişman, gözlüklü ya da sakar bir kişi mi?

    2) Duyusal algılarım bozuktur. Gündelik yaşam içerisinde sizin çoğunlukla fark etmediğiniz kokular, sesler, tatlar, görüntüler, temaslar benim için çok rahatsız edici olabilir. Yaşadığım çevre benim için genellikle tehdit edici bir ortamdır. İçine kapalı ya da kavgacı görünebilirim ama aslında bu kendimi koruduğum anlamına gelir.Sıradan bir market alışverişi benim için tam bir kabus olabilir.

    Seslere karşı aşırı hassas olduğumu bir düşünün. Aynı anda konuşan onlarca insan, günün indirimli ürününü tekrar tekrar anons eden mekanik bir ses, kasadaki işlem sesleri, alışveriş arabalarının tekerleklerinin çıkardığı gıcırtılı ses vb. Bu uyaranları beynim filtre edebilir ama bu ciddi anlamda aşırı yüklenmedir benim için.

    Koku alma duyum da aşırı hassas olabilir. Kasap reyonundaki etler taze olmayabilir, yanımızdan geçen adam o gün duş alamamış olabilir, kasa sırasında önümüzde duran bebeğin bezi kirlenmiş olabilir… Bunlar benim için oldukça tiksindiricidir.

    En yoğun kullandığım görme duyum aşırı uyarana maruz kalmış olabilir. Örneğin aşırı parlak floresan ışıkları mekanı sürekli titreşiyor gibi göstererek gözlerimi rahatsız edebilir. Camların yansıttığı parlak ışık, tavanda dönen fan, etrafımda sürekli hareket eden insanlar odaklanmam ve baş etmem gereken şeylerdir. Tüm bunlar denge duyumu etkiler ve vücudumun konumunu bile algılayamaz hale gelebilirim.

    3) “Yapmam” (Yapmamayı seçiyorum) ve “ Yapamam” (Yapmayı beceremiyorum) arasındaki farkı dikkate almayı unutmayın. Komutlarınızı dinlemediğimi sanmayın. Sizi anlamıyor olabilirim. Bana diğer odadan seslendiğinizde duyduğum sadece “^/^’(/(%&’(+&’((‘” olabilir. Bunun yerine yanıma gelin ve basit kelimeler seçerek benimle direkt konuşun. “Lütfen kitabını masana bırak. Şimdi öğle yemeği yeme zamanı.” gibi. Bu şekilde benden ne istediğinizi ve sonrasında ne olacağını bana net bir şekilde söylemiş olursunuz. Böylece uyum göstermek benim için daha kolaylaşır.

    4) Somut düşünürüm. Dili sadece sözcüklerin anlamına göre yorumlarım. “Koşturmayı bırak” yerine “Arkandan atlı mı kovalıyor” derseniz aklım karışır. “Çantada keklik” demek yerine “Bunu yapmak senin için çok kolay” demelisiniz. Deyimler, kinayeler, imalar benim için anlamsız ve akıl karıştırıcıdır.

    5) Sınırlı sözcük dağarcığıma karşı anlayışlı olun. Duygularımı tarif etmek için doğru kelimeleri bilmiyorsam ihtiyaç duyduğum şeyi size anlatmak benim için oldukça zorlaşabilir. Acıkmış, incinmiş, korkmuş, aklı karışmış olabilirim ve bu duygularımı size aktaracak kelimeleri bilmiyor olabilirim. Vücut dilime ve rahatsızlık duyduğumda gösterdiğim tepkilere dikkat edin.

    Bir de bunun tam tersini düşünelim. Yaşımın çok ilerisinde bir düzeyde adeta küçük bir profesör gibi konuşuyor olabilirim. Bu türde konuşmalar dildeki eksiğimi telafi edebilmek için çevremde yaşananlarda, izlediklerimden, okuduklarımdan ezberlediğim replikler olabilir. Buna “ekolali” denir. Kullandığım kelimeleri ya da içeriklerini anlamıyor olsam da size yanıt vermek zorunda olduğumda buna başvurabilirim.
    Dil benim için çok zor olduğundan görsel odaklıyımdır. Bana söylemek yerine yapmam gereken bir şeyi bana gösterin. Ve bunu defalarca tekrarlamaya da hazırlıklı olun. Aynı şeyi sürekli tekrarlamak öğrenmemi sağlar.

    6) Otizmin benim tüm yönlerimi algılamanıza engel olmasına izin vermeyin. Yapamadıklarım yerine yapabildiklerime odaklanın ve bunlar üzerinde bir şeyler inşa etmeye çalışın. Diğer tüm insanlar gibi yeterli olmadığımı ve sürekli düzeltildiğim ortamlarda öğrenemem. Ne kadar “yapıcı” olsa da bir eleştiriyle karşılaşacağımı bilmek beni yeni bir şey denemekten alı koyar. Güçlü yönlerimi keşfedin. Bir şeyi yapmak için bir çok farklı yöntem olduğunu da unutmayın.

    7) Sosyalleşme konusunda bana yardım edin. Dışarıdan bakıldığında parktaki çocuklarla oynamak istemediğimi düşünebilirsiniz. Oysa bazen bunu nasıl yapacağımı –yani onlarla nasıl konuşmaya başlayıp oyunlarına katılabileceğimi- bilmiyor olabilirim. Diğer çocukları beni oyunlarına davet etme konusunda cesaretlendirmek işe yarayabilir.

    8) Öfke nöbetlerimi tetikleyen şeyleri bulmaya çalışın. Önceliği buna verin. Kriz, patlama, öfke nöbeti… Bunu nasıl adlandırırsanız adlandırın unutmayın ki bunu yaşamak benim için çok daha korkutucudur. Duyularımdan biri aşırı yüklendiğinde böyle durumlar ortaya çıkar. Eğer öfke nöbetlerimin sebebini bulursanız onları önleyebilirsiniz.

    9) Lütfen beni koşulsuzca sevin. “Keşke şöyle olsaydı…” “Keşke bunu yapabilseydi…” türünde düşünceleri kafanızdan uzaklaştırın. Siz ailenizin tüm beklentilerini karşılayabildiniz mi? Otizm benim seçimim değil. Unutmayın bu durumu ben yaşıyorum, siz değil. Sizin desteğiniz olmadan başarılı ve bağımsız bir hayat sürmem uzak bir ihtimal. Desteğiniz ve rehberliğinizle olasılık o kadar yüksek ki… Söz veriyorum, ben buna değerim!

    10) Sabır, sabır, sabır… Otizme bir eksiklik olarak değil, farklı bir yetenek olarak bakmaya çalışın. Evet sohbet sırasında gözlerinize bakmıyor olabilirim. Ama yalan söylemediğimi, oyunlarda hile yapmadığımı, arkadaşlarımla dalga geçmediğimi, insanlara önyargılarla yaklaşmadığımı hiç fark etmediniz mi? Evet belki bir sonraki Michael Jordan olamayabilirim ama detaycı bakış açım ve olağanüstü odaklanma kapasitemle bir sonraki Einstein, Mozart ya da Van Gogh olabilirim. Günümüzde bu kişilerin de otizmli olduğu düşünülüyor.

    Siz dayanağım olmazsanız bunu başaramam. Benim arkadaşım, öğretmenim, avukatım olun. Ne kadar yol alabildiğimi göreceksiniz.

    Eğitim

    Otizm spektrum bozukluğu tanılı öğrenciler yalnızca Türkiye’de değil dünyanın hemen her yerinde, özel eğitim çabalarından en az yararlanan özel gereksinimli öğrenci grubunu oluşturmaktadır. Otizm spektrum bozukluğu tanılı öğrencilerle çalışacak özel eğitim öğretmenleri, temel düzeyde genel ve özel eğitim bilgi ve becerisine sahip olmalıdırlar (ör., bireyselleştirme, sınıf yönetimi, etkili öğretim vb.).

    Otizm spektrum bozukluğu tanılı öğrencilerle çalışacak özel eğitim öğretmenlerinin sahip olmaları gereken özel nitelikler ise şunlardır:

    (a) otizm spektrum bozukluğu tanılı öğrencilerin özellikleri ve gereksinimleri,

    (b) sosyal etkileşim becerisi kazandırma yöntemleri (ör., sosyal öyküler, videoyla model olma vb.),

    (c) iletişim becerisi kazandırma yöntemleri (ör., PECS, repliklerle iletişim öğretimi vb.),

    (d) bağımsız yaşam becerisi kazandırma yöntemleri (ör., etkinlik çizelgeleri, toplum temelli öğretim vb.),

    (e) duyusal ve çevresel düzenlemeler (ör., görsel stratejiler, rutinler vb.),

    (f) olumlu davranışsal destek.

    Otizm spektrum bozukluğu tanılı öğrencilere, özellikle de Asperger sendromlular dışında kalan gruba yönelik eğitim çalışmaları, çok farklı biçim ve içeriklerde çalışmayı gerektirebilmektedir. Örneğin, pek çok çocuk, çok erken yaşta, bire-bir, yoğun ve kesintisiz davranışsal eğitim aldığında en hızlı ilerlemeyi gösterebilmektedir. Ya da, grup içinde çok yoğun bire-bir davranışsal eğitim verilmesi gerekebilmektedir. Tüm bu özellikler, otizm spektrum bozukluğu tanılı öğrencilerle çalışacak öğretmenlerin çok özel donanımlara sahip olmalarını gerektirmektedir.

    Türkiye’de ise otizm spektrum bozukluğu tanılı öğrencilere öğretmen ya da uzman yetiştirmeye yönelik bir lisans ya da lisansüstü programı yoktur. Dolayısıyla, zihin engellilerin öğretmenleri, otizm spektrum bozukluğu tanılı öğrencilerle de çalışmak durumunda kalmaktadırlar. Ancak, yukarıda belirtildiği gibi, otizm spektrum bozukluğu tanılı öğrencilerin eğitim gereksinimleri, diğer özel eğitim gruplarının gereksinimlerinden farklılaşmaktadır. Bu nedenle, zihin engelliler öğretmenleri, otizm spektrum bozukluğu tanılı öğrencilerle çalışırken önemli sorunlarla karşılaşmaktadırlar.

    EĞİTİM YÖNTEMLERİNE GİRİŞ

    Otizmli çocuklara erken yaşta, tercihen üç yaştan önce tanı konması büyük önem taşır. Çünkü otizmli bir çocuk özel eğitim almaya ne kadar erken başlarsa, o kadar hızlı ilerleyebilir. Otizmli çocuklara haftada en az 20 saat, tercihen 35-40 saat süreyle ve otizmli çocuklar için özel olarak hazırlanmış eğitim programlarıyla özel eğitim verilmesi gerekir.

    Özel eğitimin yanı sıra özel eğitime destek olarak verilen terapilerin en önemlileri dil-konuşma terapisi ve uğraşı terapisidi. ABD ve Kanada gibi pek çok gelişmiş ülkede, otizm başta olmak üzere çeşitli özür grubundan çocuklara destek hizmet vermek üzere okullarda dil-konuşma terapistleri ve uğraşı terapistleri görevlendirilmektedir. Bu terapilerin finansmanı ise devlet ya da eyalet tarafından karşılanmaktadır.

    Dil-konuşma terapistleri ve uğraşı terapistleri, çocuklara terapi hizmeti sunmanın yanı sıra, öğretmenlere ve ailelere de danışmanlık hizmeti sunarlar. Dil-konuşma terapistleri otizmli çocuklarda dil ve iletişim becerilerini geliştirmek için çeşitli terapiler uygularlar. Bu terapilerin temel hedefi, otizmli çocukların içinde bulundukları tüm ortamlarda iletişim kurmalarını sağlayacak iletişim becerilerini onlara kazandırmaktır.

    Bu amaçla, hem kendilerine yöneltilen konuşmaları daha iyi anlamaları, hem kendilerini daha anlaşılır şekilde ifade etmeleri, hem de karşılıklı konuşma başlatma ve sürdürme becerilerini kazanmaları sağlanmaya çalışılır. Dil-konuşma terapistlerinin otizmli çocuklarla sıklıkla kullandıkları yöntemlerin bazıları (örneğin, fırsat öğretimi) ilerleyen bölümlerde tanıtılmaktadır.

    Uğraşı terapistleri ise, otizmli çocukların günlük yaşam becerilerini, toplumsal becerilerini ve uyumsal davranışlarını geliştirmek ve davranış sorunlarını azaltmak amacıyla çeşitli terapiler yürütürler. Uğraşı terapistlerinin otizmli çocuklarda en sık uyguladıkları yöntem ‘duyusal bütünleştirme terapisidir’. Bu yönteme ilişkin ayrıntılı bilgileri ‘Terapi Yöntemleri’ bölümünde bulabilirsiniz.

    Otizmli çocuklarda özel eğitimin yanı sıra bazı terapi ve psikiyatrik tedavi yöntemlerine de başvurulabilir. Ancak, farklı terapi ve tedavi yöntemlerine başvurulması, özel eğitime olan ihtiyacı azaltmaz. Bu nedenle, ne tür bir terapi ya da tedavi alırsa alsın otizmli her çocuğun mutlaka ve öncelikle özel eğitim alması gerekir. Diğer yöntemler, özel eğitime yardımcı olabilir ama hiç biri özel eğitimin yerini alamaz.

    Yöntemlerin Seçilmesi Ve Değerlendirilmesi

    Otizm alanında kullanılan eğitim, terapi ve tedavi yöntemleri çok çeşitlidir ve her geçen gün bunlara yenileri eklenmektedir. Tohum Otizm Vakfı web sitesinde bu yöntemlerin en bilinenlerine ve yaygın olarak kullanılanlarına yer verilmiştir.

    Bir eğitim, terapi ya da tedavi yönteminin yararları, bilimsel araştırma sonuçlarıyla ortaya konmalıdır. Ancak, bir yöntemle ilgili yapılan her bilimsel araştırma, o yöntemin işe yaradığını ya da yaramadığını gösteremez. Bir bilimsel araştırmanın sonuçlarının bir yöntemin etkilerini gösterebilmesi için o araştırmanın iki özelliği taşıması gerekir:

    1. Araştırma ‘deneysel’ olmalıdır.*
    2. Araştırma ‘hakemli bilimsel dergi’de makale olarak yayımlanmış olmalıdır.**

    * Deneysel araştırmalar, deneysel kontrol sağlanarak yürütülen ve neden-sonuç ilişkisi kurmaya olanak veren araştırmalardır.
    ** Hakemli bilimsel dergiler, her makalenin yayımlanması için birden fazla uzmanın hakemliğine başvuran bilimsel dergilerdir.

    Uygulamalı Davranış Analizi

    Uygulamalı davranış analizi (ABA: Applied BehaviorAnalysis), davranışsal yöntem olarak da bilinmektedir. Bu yöntem, birey davranışlarını ve bu davranışlarla ilişkili çevresel özellikleri objektif olarak analiz etmeye dayalıdır. Pek çok davranışın çevre tarafından bir şekilde ödüllendirildiği ya da cezalandırıldığı düşünülmektedir.

    Dolayısıyla, çeşitli ödül mekanizmaları ve çok gerektiğinde bazı caydırıcı mekanizmalar kullanılarak uygun davranışlar artırılmaya, uygun olmayan davranışlar ise azaltılmaya çalışılmaktadır. Otizmli bireylerde artırılması hedeflenen davranışlara örnek olarak taklit becerileri, oyun becerileri, sosyal beceriler, iletişim becerileri ve özbakım becerileri; azaltılması hedeflenen davranışlara örnek olarak ise öfke nöbetleri ve kendini uyarıcı (sterotipik) davranışlar verilebilir.

    Uygulamalı davranış analizinde bireye kazandırılmak istenen ya da bireyde azaltılmak istenen davranışlar sistemli bir gözlem ve kayıt tutmayla belirlenir. Daha sonra bu davranışlara müdahalede bulunulur ve aynı gözlem ve kayıt tutma yöntemleriyle müdahalenin etkililiği değerlendirilir. Normal gelişim gösteren çocuklar öğrendikleri bir davranışı birden fazla ortamda uygulayabilirken (genellerken), otizmli çocuklara bu becerileri genelleyebilme; bir başka deyişle, farklı ortamlarda kullanabilme becerileri de öğretilir.

    Uygulamalı davranış analizinde, otizmli çocuklarda görülen problem davranışların azaltılması ile ilgili özel programlar hazırlanır. Bu yöntemde, davranışın nedeni kişilerde değil, kişinin çevreyle etkileşiminde görülür. Bu nedenle, problem davranış azaltılmaya çalışılırken öncelikli olarak davranış öncesi, davranış ve davranış sonrası durumların ya da olayların gözlenmesi gerekir. Daha sonra ise davranışa zemin hazırlayan durumlar ortadan kaldırılır, azaltılmak istenen davranış ortaya çıktığında görmezden gelinir ya da caydırılır (örneğin, çocukpuan kaybeder) ve problem davranışa alternatif olarak artırılmak istenen davranışlar etkili şekilde ödüllendirilir.

    Otizmli çocuklara yönelik uygulamalı davranış analizi çalışmalarında:

    ► Çocuğun uyanık olduğu her an,

    ► Çocuğun bütün davranışlarını hedef alan,

    ► Çocuğun yaşamının geçtiği tüm çevrelerde,

    ► Çocuğun yaşamındaki tüm önemli kişiler tarafından,

    ► Haftada 20-40 saat uygulanan olabildiğince erken yaşta başlatılan eğitim hedeflenir.

    Uygulamalı davranış analizinin otizmli çocuklar için nihai hedefi, bu çocukların akranlarıyla birlikte kaynaştırma programlarına devam edebilecek düzeye gelmeleridir.

    Uygulamalı davranış analizi otizmde uygulanan diğer yöntemlerle karşılaştırıldığında, başarısını deneysel araştırmalarla bilimsel olarak gösterebilen tek yöntem olarak dikkat çekmektedir. Örneğin, Lovaas ve meslektaşları tarafından yürütülen deneysel çalışmalarda, iki yıl süreyle uygulamalı davranış analizine dayalı eğitim alan çocukların %90’a yakınında çok önemli zekâ ve sosyal gelişim kazançları görülmüştür. Dahası, bu çocukların yarısına yakınının zekâ ve uyum açısından normal gelişim gösteren çocuklardan önemli bir farkları kalmadığı belirlenmiştir. Ayrıca, belirtilen gelişmelerin ergenlik döneminde de korunduğu saptanmıştır. Deney grubundaki çocuklarla aynı özellikleri taşıyor olup böyle bir eğitim alma şansı olmayan çocuklardan oluşan kontrol grubunda bu gelişmelerin hiçbiri gözlenememiştir.

    Uygulamalı davranış analizinde çeşitli teknikler yer alır ve bu teknikler otizmli bireylerin eğitiminde çok çeşitli şekillerde kullanılır. Ayrıca, bu tekniklerin farklı şekillerde bir araya getirilmesiyle de çeşitli uygulamalar geliştirilmiştir. Bu uygulamaların belli başlıları ilerleyen bölümlerde kısaca açıklanmaktadır.

    Lovaas yöntemi olarak da bilinen ayrık denemelerle öğretim (DTT: Discrete Trial Teaching), bire bir öğretim oturumunda art arda pek çok öğretim sunumu yapılmasıdır. Bu sunumlarda çocuğa bir soru, komut ya da araç yöneltilir; karşılığında çocuktan bir tepki beklenir; doğru tepkiler ödüllendirilir; yanlış tepkiler ise düzeltilir. Bu sistemle otizmli çocuklara tüm gelişim alanlarından beceriler kazandırılabilir.

    Ayrık denemelerle öğretimin daha sistematik biçimi olan yanlışsız öğretimde ise öğretim sırasında çeşitli ipuçları kullanılır. Böylece, çocuğun yanlış yapma olasılığı en aza indirilir. Çocuk ipuçları yardımıyla belli davranışları yapar hale geldikten sonra bu ipuçları yavaş yavaş ortadan kaldırılır.

    Ayrık denemelerle öğretimin otizmli çocuklar için kritik beceri alanları olan taklit, eşleme ve sınıflama, alıcı dil, oyun, özbakım vb. becerilerin kazandırılmasındaki etkililiği çeşitli deneysel araştırmalarla gösterilmiştir.

    Yöntemin Değerlendirmesi:

    İyi: Bu yöntemin otizmli çocuklar üzerinde olumlu etkileri olduğunu gösteren çok sayıda deneysel araştırma vardır.

    b. Erken Yoğun Davranışsal Eğitim

    Erken yoğun davranışsal eğitim (EIBI: Early Intensive Behavioral Intervention) 40 yılı aşkın bir s üre önce Lovaas’ın öncülüğünde UCLA’de (Los Angeles’daki California Üniversitesi) başlatılan ve çok çeşitli deneysel araştırmalarla desteklenen bir uygulamadır. Uygulama olabildiğince erken yaşta ve bire bir öğretimle başlatılır ve haftada 20-40 saat olarak yürütülür. Uygulamada önceleri ayrık denemelerle öğretim tekniği kullanılırken giderek başka teknikler ve grup eğitimi de işin içine katılır. Uygulama çoğunlukla her çocuğun kendi evinde yürütülür. Ayrıca, tüm gelişim alanlarını kapsayan bir müfredat izlenir.

    Yapılan araştırmalarda bu tür eğitim alan çocukların yarısına yakınının tüm alanlarda çok büyük ilerleme gösterdiği ve eğitimlerinin geri kalanını kaynaştırma ortamlarında akranlarıyla birlikte sürdürebildiği görülmektedir.

    Yöntemin Değerlendirmesi:

    İyi: Bu yöntemin otizmli çocuklar üzerinde olumlu etkileri olduğunu gösteren çok sayıda deneysel araştırma vardır.

    c. Etkinlik Çizelgeleriyle Öğretim

    Etkinlik çizelgeleriyle öğretimde (activity schedules), çocuğa öğretilecek beceri küçük basamaklara bölünür ve bu basamakları gösteren bir görsel çizelge (örneğin, fotoğrafı defter) hazırlanır. Daha sonra ise çocuğun bu çizelgeyi takip ederek (örneğin, defterin sayfalarını çevirerek), her bir basamağı yapması sağlanır. Basamakları yapabilmesi için çocuğa fiziksel yardım sunulur. Örneğin, çocuğun arkasında durulup elinin üzerinden tutularak defterin sayfasını çevirip fotoğrafta gördüğü şekilde aracı tutması sağlanır. Öğretim sırasında kullanılan ipuçlarının sistematik olarak sunulmasında ve ortadan kaldırılmasında ise yanlışsız öğretim tekniklerinden yararlanılır.

    Etkinlik çizelgeleriyle öğretim otizmli çocukların başkalarından bağımsız olarak çeşitli becerileri, özellikle de özbakım, günlük yaşam ve serbest zaman becerilerini yerine getirebilmelerini sağlamada çok etkilidir. Çocuğun özelliklerine göre çizelge olarak, tek sayfalı ya da çok sayfalı yazılı ya da görsel materyaller kullanılabileceği gibi, bilgisayar gibi teknolojik araçlar da kullanılabilir.

    Yöntemin Değerlendirmesi:

    İyi: Bu yöntemin otizmli çocuklar üzerinde olumlu etkileri olduğunu gösteren çok sayıda deneysel araştırma vardır.

    d. Replik Silikleştirmeyle Öğretim

    ya da dinlemesi ve tekrarlaması sağlanarak otizmli çocuğa sosyal ortamlara uygun sözel iletişim becerileri ve karşılıklı konuşma becerileri kazandırılır. Örneğin, bir çocuğun repliği öğle yemeği sırasında yanında oturan arkadaşına sabah neler yaptığına ilişkin sorulacak bir sorudan; bir başka çocuğunki ise birinin yanından ayrılırken “görüşürüz” demekten oluşabilir. Yazılı ya da sözlü olarak sunulan replik modelleri zamanla ortadan kaldırılır.

    Böylece, çocuk herhengi bir yardım olmaksızın o ifadeyi uygun zamanlarda kullanır hale gelir. Bu sistemin etkililiğini gösteren çeşitli deneysel araştırmalar mevcuttur.

    Yöntemin Değerlendirmesi:

    Orta: Bu yöntemin otizmli çocuklar üzerinde olumlu etkileri olduğunu gösteren deneysel araştırmalar oldukça sınırlıdır.

    e. Videoyla Model Olma

    Videoyla model olma (video modeling) uygulamasında, çocuğun model alması istenen becerilerin yerine getirilişi videodan çocuğa gösterilir. Videodaki görüntü bir başka çocuğa ya da yetişkine ait olabileceği gibi, çocuğun kendisine de ait olabilir. Çocuk öğrenmesi planlanan becerileri; örneğin, çiftlik hayvanlarıyla hayali oyun oynama becerilerini videodan izler. İzlerken önünde aynı araçlar bulunur. Çocuğa görüş alanının dışından sunulan fiziksel yönlendirmelerle çocuğun videoda izlediklerinin aynısını yapması sağlanır. Örneğin, çocuğun ellerinin üzerinden tutularak ekranda gördüğü hayvanları hoplatma davranışı yaptırılır. Çocuğa sunulan yardım sistematik olarak ortadan kaldırılır ve öğretim sırasında çeşitli ödüllendirme sistemleri kullanılır.

    Videoyla model olmanın sosyal, iletişimsel, oyun, özbakım ve günlük yaşam becerilerinin kazandırılmasında etkili olduğunu gösteren çok sayıda deneysel araştırma vardır.

    Yöntemin Değerlendirmesi:

    İyi: Bu yöntemin otizmli çocuklar üzerinde olumlu etkileri olduğunu gösteren çok sayıda deneysel araştırma vardır.

    f. Fırsat Öğretimi

    Fırsat öğretimi (incidental teach’mg), iletişim becerilerinin geliştirilmesi amacıyla kullanılan biryöntemdir. Fırsat öğretimi uygulamaları için çocuğun iletişim girişiminde bulunmasına zemin hazırlayacak bir çevresel düzenleme yapılır. Örneğin, çocuğun görebileceği ama ulaşamayacağı bir yere çocuğun çok sevdiği bir oyuncak konur.

    Çocuk oyuncağa uzanma girişiminde bulunduğunda ise çocuğun oyuncağı istemek için sözel ya da jestsel bir iletişimsel davranış yapması cesaretlendirilir. Çocuğun iletişimsel çabaları, çocuğun istediği yerine getirilerek ödüllendirilir. Giderek çocuktan daha gelişmiş iletişimsel davranışlar beklenir ve gerektiğinde çocuğa model olunur.

    Yapılan deneysel araştırmalar fırsat öğretiminin özellikle küçük yaşlardaki çocuklarda etkili olduğunu ve kazanılan iletişim becerilerinin genellenme olasılığının yüksek olduğunu göstermektedir.

    Temel tepki öğretimi (PRT: Pivotal Response Training) adıyla bilinen teknik de fırsat öğretiminin bir uyarlaması olup otizmli çocuklarla yaygın olarak kullanılmaktadır.

    Yöntemin Değerlendirmesi:

    İyi: Bu yöntemin otizmli çocuklar üzerinde olumlu etkileri olduğunu gösteren çok sayıda deneysel araştırma vardır.

    g. İşlevsel Değerlendirme ve Analiz

    İşlevsel değerlendirmeye analiz, geleneksel davranış yönetimi sistemlerine bir alternatif olarak geliştirilmiştir. Uygulamanın amacı, davranış sorunlarının işlevlerini belirleyerek aynı işlevlere yönelik uygun davranışlar kazandırmaktır. Davranış sorunlarının temel işlevlerinin başkalarının ilgisini elde etmek, nesne ya da etkinlik fırsatı elde etmek, istenmeyen etkinliklerden kaçmak ya da duyusal haz elde etmek olduğu kabul edilmektedir. Yapılan araştırmalar otizmli çocuklarda sık rastlanan öfke nöbetlerinin genellikle ilk üç işleve hizmet ettiğini; kendini uyarıcı davranışların ise esas olarak duyusal haz elde etme işlevine sahip olduğunu göstermektedir. Bu işlevlere yönelik uygun davranışların kazandırılmasında, başta ödüllendirme olmak üzere davranış artırmaya yönelik teknikler (örneğin, şekil verme ve zincirleme) kullanılmaktadır.

    Uygulamanın etkililiğine ilişkin çeşitli deneysel araştırma bulguları söz konusudur.

    Yöntemin Değerlendirmesi:

    İyi: Bu yöntemin otizmli çocuklar üzerinde olumlu etkileri olduğunu gösteren çok sayıda deneysel araştırma vardır.

    h. PECS

    PECS (Picture Exchange Communication System/Resim Değiş Tokuşuna Dayalı İletişim Sistemi), Amerikalı psikolog Andy Bondy ve konuşma terapisti Lori Frost tarafından geliştirilmiş olan bir alternatif iletişim sistemidir. PECS’de çocuğa, istediği bir nesneyi ya da etkinliği elde etmek için, o nesnenin ya da etkinliğin resmini karşısındakine vermesi öğretilir. PECS konuşamayan ya da konuşmayı işlevsel olarak kullanamayan herotizmli çocuğa öğretilebilir.

    PECS öğretimi altı aşamaya ayrılmıştır. İlk başta gereksinimini tek bir resimle anlatan çocuk, zamanla değişik resimleri ayırt etmeyi ve resimlerle cümleler kurmayı öğrenir. Resimler ve cümleler taşınır bir cırtcırtlı klasöre konur. Bunun amacı, çocuğun istediği zaman, istediği yerde yeni bir cümle kurarak iletişime geçmesine fırsat vermektir. PECS sistemi arkadaşlarla etkileşimde bulunma, sırasını bekleme ve oyun oynama becerilerini geliştirmek amacıyla da kullanılır.

    Yapılan araştırmalar PECS öğrenen çocukların önemli bir bölümünün işlevsel iletişim kurabildiklerini; bu çocukların bir bölümünde resimlerle iletişimin yanı sıra konuşmanın da geliştiğini; davranış sorunlarının ise azaldığını göstermektedir. Öte yandan, PECS’in belirli bir evresinde takılan ya da PECS’ten yeterince yararlanamayan otizmli çocuklarda bulunmaktadır.

    Yöntemin Değerlendirmesi:

    Orta: Bu yöntemin otizmli çocuklar üzerinde olumlu etkileri olduğunu gösteren deneysel araştırmalar oldukça sınırlıdır.

    i. Sözel Davranış

    Sözel davranış (VB: Verbal Behavior/AVB: Applied Verbal Behavior) yöntemi, Skinner’ın 1957 yılında dil gelişimine ilişkin yazmış olduğu “Sözel Davranış” başlıklı kuramsal kitapta öne sürdüğü görüşlerin otizmli çocuklara iletişim becerileri kazandırmak amacıyla kullanılmasıdır. Bu yöntemde çocuklara işlevsel iletişim becerileri kazandırmak amacıyla çeşitli davranışsal uygulamalar yapılır. Bu uygulamalarda öncelikle istek bildirme (mand) ve isimlendirme/betimleme (tact) becerilerini kazandırmak hedeflenir. Daha sonra ise daha üst düzey iletişim becerilerini kazandırmak için planlama yapılır.

    Sözel davranış yönteminde alıcı dil becerilerinin belli bir düzeye gelmesi beklenmeksizin, ifade edici dil becerileri üzerinde çalışılmaya başlanır. Bu yöntemde her zaman için işlev biçimden daha önemli görülür. Dolayısıyla, ilk basamak olan istek bildirme öğretimi sırasında çocuğun gerçek bir istek bildirme bağlamında konuşma, jest, işaret ya da herhangi bir başka yolla istek bildirmesi ve isteğine ulaşması sağlanır. Bu öğretimi, diğer dil becerilerinin öğretimi izler.

    Sözel davranış öğretiminde, her bir kavrama ilişkin olarak çocuğun aşağıda sıralanan becerileri yerine getirmesi sağlanmaya çalışılır:

    • Su içmek istediğinde su istemesi,

    • Sorulduğunda suyu göstermesi,

    • Ne içtiği sorulduğunda “su” demesi,

    • “Elini neyle yıkarsın?” diye sorulduğunda yanıtlaması.

    Bu yöntem oldukça mantıklı görünmekle ve alandaki önemli uzmanlar tarafından önerilmekle birlikte, otizmli çocuklar üzerindeki etkilerine ilişkin yayımlanmış bilimsel araştırma bulgusu sınırlıdır. Ayrıca, bu yöntemin ayrı bir yöntem olmayıp uygulamalı davranış analizi içindeki teknikleri yeni bir harmanlamayla kullandığı yönünde görüşler de öne sürülmektedir.

    Yöntemin Değerlendirmesi

    Orta: Bu yöntemin otizmli çocuklar üzerinde olumlu etkileri olduğunu gösteren deneysel araştırmalar oldukça sınırlıdır.

    TEACCH

    TEACCH (Treatment and Education ofAutistic and Related Communication Handicapped) ıgyo’li yıllarda Eric Schopler tarafından ABD’nin Kuzey Karolayna eyaletinde geliştirilmiş olan ve yapılandırılmış öğretim olarak da bilinen biryöntemdir. Programda otizmli çocuğun becerileri, ilgi alanları ve gereksinimleri temel alınır. Bu yöntemde, çocuğun çevreye uyması değil, çevrenin çocuğa uyması amaçlanır. Dolayısıyla, fiziksel ortam özel olarak yapılandırılır, etkinlikler tahmin edilebilir şekilde düzenlenir, takip edilebilecek görsel planlar hazırlanılır ve yapılandırılmış çalışma alanları kullanılır. Çocuklar kendilerine ait çalışma köşelerinde görsel planlarını takip ederek belli becerileri yerine getirirler. Böylece başkalarına bağımlılıkları en aza indirilmeye çalışılır.

    Tüm dünyada ve Türkiye’de yaygın olarak kullanılmasına karşın TEACCH’in otizmli çocuklar üzerindeki etkilerini gösteren araştırmaların çoğu betimsel nitelikte olup, deneysel araştırma özelliği göstermez. Dolayısıyla, TEACCH’in başka yöntemlere kıyasla etkilerini gösteren deneysel araştırmalara gereksinim vardır.

    İlişki – Temelli Yöntemler

    İlişki-temelli (relationship-based) yöntemler, çocuklarda duygusal gelişimi ve bağlanmayı ön planda tutan yöntemlerdir. Bu yöntemler içinde en popüler olanlar Floortime (DIR) ve RDI’dır. Bu yöntemlerde çocukla serbest oyun ortamlarında sosyal etkileşimlerde bulunmak esastır. Böylece çocuğun sosyal etkileşimlerde bulunma becerilerini geliştirmek ve bu becerilerden keyif almasını sağlamak hedeflenir.

    Etkileşimler sırasında çocuğun liderliği izlenir ve çocuğun her yaptığının derin bir anlamı olduğu kabul edilir. Dolayısıyla, çocuğun yaptıkları engellenmez ya da kesintiye uğratılmaz; tam tersine, çocuğun yaptıklarına benzer şeyler yaparak çocukla etkileşimde bulunmaya çalışılır. Floortime’dan farklı olarak RDI’da dinamik zekayı geliştiren etkinliklerin de yer aldığı öne sürülmektedir. Ancak, bu etkinliklerin nasıl yapıldığı kaynaklardan tam olarak anlaşılamamaktadır.

    Otizmdeki en temel yetersizlik alanlarından biri sosyal etkileşim olduğu için, ilişki-temelli yöntemler uygulamacılara ve ailelere çekici gelebilmektedir. Ancak, bu uygulamaların etkilerini gösteren çalışmalar vaka örneklerinin ya da betimsel çalışmaların ötesine geçmemektedir. Dolayısıyla, etkileri deneysel araştırmalarla gösterilmedikçe, bu yöntemleri bilimsel dayanaklı kabul etmek olanaksızdır.

    Yöntemin Değerlendirmesi:

    Orta: Bu yöntemin otizmli çocuklar üzerinde olumlu etkileri olduğunu gösteren deneysel araştırmalar oldukça sınırlıdır

    Sosyal Öyküler

    Sosyal öyküler (socialstories), eğitimci Carol Gray tarafından çocukların eğitiminde kullanılmak üzere 1991 yılında geliştirilmiştir. Sosyal öyküler hazırlanırken, okuma-yazma bilen çocuklarda basit cümlelerden, okuma-yazma bilmeyen çocuklarda da resimlerden yararlanılarak öyküler hazırlanır. Hazırlanan öyküler çocuklara sosyal ortamlarda ne yapmaları gerektiğini anlatır. Sosyal öyküler ile belli sosyal becerileri öğrenen çocuk öykünün sahibi olmalıdır; yani öykü onun için yazılmış olmalıdır.

    Bu öykülerin çoğu sosyal davranışın içindeki “nasıl”ı ve bazı “neden”leri açıklamaktadır. Her öykü, çocuğun anlamakta güçlük çektiği durum hakkında ayrıntılı bilgi vererek başlar. Sonra öykünün nerede geçtiği, kimlerin olduğu, çekilen zorluğun doğası ve gerçek yaşamda ne olduğu öyküye dahil edilir. “Genelde” ya da “yapmayı, etmeyi deneyeceğim” sözleri cümlelerde kesin sözler yerine tercih edilir. Bunun sebebi hata veya istisnaya da yer vermektir. Çünkü otizmli çocuk kendisine söyleneni anladıktan sonra kuralda yapılacak bir değişikliği ya da uyarlamayı kabul etmekte çok zorlanır.

    Sosyal öykülerin otizmli çocuk davranışları üzerindeki etkilerini gösteren deneysel araştırma bulguları yeterli düzeydeydin

    Yöntemin Değerlendirmesi:

    Orta: Bu yöntemin otizmli çocuklar üzerinde olumlu etkileri olduğunu gösteren deneysel araştırmalar oldukça sınırlıdır

    Kolaylaştırılmış İletişim

    Yardımlı iletişim olarak da bilinen kolaylaştırılmış iletişim (FC: Facilitated Communication), sözel iletişim kuramayan otizmli çocuklarla kullanılan bir alternatif iletişim yöntemidir. Bu yöntem, çocuğun mesajının, biryardımcınm fiziksel desteğiyle yazılı hale getirilmesidir. Yardımcı, çocuğun elinden ya da bileğinden tutarak çocuğun klavye üzerinde yazı yazmasına yardımcı olur. Bazı sistemlerde çocuğun yazdıkları sözlü hale dönüşür. Bu yöntemin kullanılabilmesi için otizmli çocuğun okuma-yazma bilmesi gerekir. Yardımcının çocukla doğrudan kontağı olduğu için, istemeden de olsa iletişimi etkileyebileceği, çocuğu kendi doğrultusunda yönlendirebileceği, bu iletişim yönteminin şiddetle eleştirilmesine neden olmuştur. Yapılan araştırmalarda, çocuğu tanımayan yardımcıların desteğiyle anlamlı cümleler üretilemediğini göstermektedir. Dolayısıyla, yazılan mesajların çocuktan çok yardımcıya ait olduğu düşünülmektedir.

    1994 yılında Amerikan Psikologlar Birliği bu yöntemin bilimsel olmadığı yönünde bir görüş yayımlamıştır. Günümüzde, bu konuda daha fazla araştırma yapılmasına gerek olmadığı çünkü yapılan araştırmaların yöntemin etkisizliğini göstermede ikna edici olduğu kabul edilmektedir.

    Yöntemin Değerlendirmesi:

    Zayıf: Bu yöntemin otizmli çocuklar üzerinde olumlu etkileri olduğunu gösteren deneysel araştırma henüz yoktur ya da yapılan deneysel araştırmalar bu yöntemin otizmli çocuklar üzerinde herhangi bir olumlu etkisi olmadığını göstermiştir.

    Duyusal Bütünleştirme Terapisi

    Duyusal bütünleştirme (SI: Sensory Integration) terapisi, otizmli çocuklarda duyu organlarının sağladığı bilgileri algılama, işleme ve anlamlandırma yeteneğinde bazı sorunlar olduğunu varsayar. Dolayısıyla, bu sorunları gidererek ve duyusal bütünleştirme yeteneğini geliştirerek zihinsel işlevleri artırıp, davranış sorunlarını azaltmayı hedefler.

    Genellikle uğraşı terapistleri tarafından yürütülen duyusal bütünleştirme etkinlikleri arasında; vücudu fırçalamak, dizleri ve dirsekleri sıkıştırmak, hamakta sallanmak vb. sayılabilir. Birde, duyu diyeti adı verilen uygulamalar söz konusudur. Duyu diyetine örnek olarak vücut çorabı ya da ağırlıklı yelek giymek verilebilir.

    Duyusal bütünleştirme otizm alanında 1970’lerden bu yana yaygın olarak kullanılmaktadır. Ancak, henüz yeterli bilimsel dayanağa sahip değildir. Yapılan kapsamlı bir araştırma derlemesi, ikna edici deneysel araştırma bulgusu eksikliğine işaret etmektedir (Baranek, 2002).

    Yöntemin Değerlendirmesi:

    Zayıf: Bu yöntemin otizmli çocuklar üzerinde olumlu etkileri olduğunu gösteren deneysel araştırma henüz yoktur ya da yapılan deneysel araştırmalar bu yöntemin otizmli çocuklar üzerinde herhangi bir olumlu etkisi olmadığını göstermiştir

    İşitsel Bütünleştirme Terapisi

    İşitsel bütünleştirme terapisi (AİT: Auditoıy Integration Training) ıgöo’lı yıllarda Berard tarafından Fransa’da geliştirilmiş olup, daha sonraları Tomatis, Earobics, Fast for Words gibi isimlerle de uygulanmaya başlamıştır. İşitsel bütünleştirme terapisinin başında çocuğun hangi frekanslara karşı aşırı hassas olduğu belirlenir ve terapi seanslarında bu frekanslardan arındırılmış olan müzikler çocuğa kulaklıklardan dinletilir. Bu yöntemin bazı seslere ilişkin aşırı hassasiyeti ve davranış sorunlarını azalttığı yönünde araştırmalar olduğu gibi, işe yaramadığı ya da davranış sorunlarını artırdığı yönünde de araştırmalar vardır.

    Altı deneysel araştırmanın verilerini tekrar inceleyerek 2006 yılında bir sistematik derleme çalışması yürüten Sinha ve arkadaşları, bu araştırmalarda çeşitli yöntemsel sorunlar olduğu sonucuna ulaşmışlardır. Dolayısıyla, işitsel bütünleştirme terapisinin otizmli çocuklar üzerindeki etkilerinin henüz bilimsel temele dayanmadığına karar vermişlerdir.

    Yöntemin Değerlendirmesi:

    Zayıf: Bu yöntemin otizmli çocuklar üzerinde olumlu etkileri olduğunu gösteren deneysel araştırma henüz yoktur ya da

    Müzik Ve Dans Terapisi

    Müzik terapisi birlikte şarkı söyleme, enstrüman çalma ve müziğe dansla eşlik etme etkinlikleri aracılığıyla sertifikalı terapistler tarafından uygulanan terapi yöntemidir. Otizmli çocuklarda müzik terapisinden umulan yararlar şöyle sıralanabilir:

    Duygusal bağ kurma: Müzik terapisinde yer alan etkinliklerin çocuğun terapistle

    ve başkalarıyla duygusal bağ geliştirmesine yardımcı olması beklenir.

    Sözel ve bedensel dilin kullanımını artırma: Müziğin iletişim isteklerini artırması beklenir.

    Davranış sorunlarını azaltma: Enstrüman kullanımı ve dans sırasında çocuğa

    görsel, dokunsal ve işitsel uyaranlar birlikte ulaşır. Bu uyarılmanın çocuğun ince

    ve kaba devinsel gelişimini artırabileceği, kendisinin farkına varmasını

    kolaylaştırabileceği ve uygun olmayan davranışlarını azaltabileceği düşünülür.

    Başarı duygusunu yaşatma: Enstrüman çalmak, şarkı söylemek ya da dans etmek çocuğun başarı duygusu yaşamasını sağlayabilir.

    Müzik terapisinin otizmli çocuklar üzerindeki etkilerini gösteren çalışmaların çoğu deneysel olmayan çalışmalardır. Ancak, müzik terapisinin olumlu etkileri bir meta-analizi (yayımlanmış çalışmaların verilerinin yeniden analizi) araştırmasıyla da gösterilmiştir

    Yöntemin Değerlendirmesi:

    Orta: Bu yöntemin otizmli çocuklar üzerinde olumlu etkileri olduğunu gösteren deneysel araştırmalar oldukça sınırlıdır.

    Sanat Terapisi

    Sanat terapisinde; resim, seramik, heykel vb. plastik sanatların bireyin kendini ifade etmesine aracılık ederek bireyin duygusal olarak rahatlamasını sağlaması hedeflenir. Diğer bir deyişle, sanat terapisi, bireyin başka yollarla ifade edemediği duygu ve düşüncelerinin sanatsal üretimlerle açığa çıkmasını sağlamaya çalışır.

    Sanat şemsiyesi altındaki herhangi bir terapi yönteminin ana amacı, estetik yönün yaşanması ve ortaya çıkabilmesi için güvenli ve yargılamayan bir ortamın oluşturulmasıdır. Sanatsal etkinliğin doğası, etkin şekilde bir nesne ile uğraşmayı, risk almayı ve bireyin kendini ifade etmesini içermektedir.

    Sanat yapılırken; şekillerin ve hacmin bilişsel gelişime; renklerin, kokuların ve dokuların duyulara; genel sürecin ise fiziksel koordinasyona yararı olduğu varsayılır. Böylece, hem estetik farkındalığın, hem de çeşitli becerilerin gelişmesi beklenir. Sanatın, çocuğu cesaretlendirerek, onu teşvik ederek iletişim yolunu açacağı umut edilir.

    Otizmli çocuklarda sanat terapisinin etkilerini araştıran araştırmalara ihtiyaç vardır.

    Yöntemin Değerlendirmesi:

    Zayıf: Bu yöntemin otizmli çocuklar üzerinde olumlu etkileri olduğunu gösteren deneysel araştırma henüz yoktur ya da yapılan deneysel araştırmalar bu yöntemin otizmli çocuklar üzerinde herhangi bir olumlu etkisi olmadığını göstermiştir.

    Drama Terapisi

    Drama terapisinde amaç, sahne sanatlarında yer alan rol oynama, öykü anlatma vb. etkinlikleri kullanarak kişilerin duygusal gelişimlerine ve kendilerini ifade etmelerine katkıda bulunmaktır. Drama terapisi sırasında uygun olmayan davranışlar da çeşitli yaratıcı hareketlere dönüştürülmeye çalışılır. Terapiden beklenen yararlardan biri de bireyin yaratıcı kapasitesine ulaşmasına yardım etmektir. Bazı oyun yöntemleriyle nesneleri araç olarak kullanarak, insanlarla ilişki kurmak geliştirilmeye çalışılır.

    Otizmli çocuklarda drama terapisinin etkilerini araştıran araştırmalara ihtiyaç vardır.

    Yöntemin Değerlendirmesi:

    Zayıf: Bu yöntemin otizmli çocuklar üzerinde olumlu etkileri olduğunu gösteren deneysel araştırma henüz yoktur ya da yapılan deneysel araştırmalar bu yöntemin otizmli çocuklar üzerinde herhangi bir olumlu etkisi olmadığını göstermiştir.

    Yunuslarla Terapi

    Yunuslarla etkileşim terapisi (DAT: Dolphin-Assisted Therapy) olarak da bilinen yunuslarla terapi; ABD, İsrail, Rusya ve Meksika başta olmak üzere pek çok ülkede ve Türkiye’de yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu amaçla açılan terapi merkezlerinin sayısı hızla artmaktadır. Bu merkezlerde otizmli çocuklar önce iskeleden, daha sonra ise suyun içine girerek yunuslarla etkileşmektedir.

    Yunuslarla terapinin çeşitli engel grubundan çocuklar üzerinde olumlu etkileri olduğu yönünde çeşitli araştırmalar vardır ve bunların bir bölümü deneysel araştırma olarak yürütülmüştür. Ancak uzmanlar, bu araştırmaların tümünde çok ciddi yöntemsel hatalar olduğu hususunda birleşmektedir. Dolayısıyla, bilimsel çevrelerde, yunuslarla terapinin otizmli çocuklar üzerinde olumlu etkilerini gösteren güvenilir deneysel araştırma bulgusu olmadığı görüşü ağırlıklıdır.

    Yukarıda belirtilen hususlara ek olarak, yunuslarla yürütülen terapi çalışmaları çevreci örgütlerin de tepkisini çekmektedir. Pek çok çevreci örgüt, yunuslar üzerinden bu şekilde para kazanılmasına şiddetle karşı çıkmakta ve yunusların özgürlüklerine kavuşturulması için kampanyalar yürütmektedir.

    Yöntemin Değerlendirmesi:

    Zayıf: Bu yöntemin otizmli çocuklar üzerinde olumlu etkileri olduğunu gösteren deneysel araştırma henüz yoktur ya da yapılan deneysel araştırmalar bu yöntemin otizmli çocuklar üzerinde herhangi bir olumlu etkisi olmadığını göstermiştir.

    Ata Binme Terapisi

    Ata binme terapisi (hippoterapi), başta Almanya olmak üzere pek çok ülkede, çeşitli engel grubundan çocuklarla yaygın olarak kullanılmaktadır. Ata binme terapisinin temel hedefi binicilik becerileri kazandırmak değil, ata binmenin sağlayacağı duyusal ve devinsel girdilerden yararlanılmasını sağlamaktır. Ata binme terapisinin yöneldiği en yaygın engel grubu serebral palsili çocuklardır.

    Öte yandan, otizmli çocuklarla yürütülen ata binme terapisi çalışmaları da hızla yaygınlaşmaktadır. Ancak, yayımlanan araştırmaların neredeyse hiçbirinde otizmli çocuklaryer almamıştır.

    Serebral palsili çocuklarla yürütülen çalışmaların sonuçları ise, bazı devinsel becerilerde olumlu etkiler görüldüğü yönündedir. Ancak, daha kontrollü deneysel araştırmalara ihtiyaç olduğu da bir gerçektir.

    Sonuç olarak, ata binme terapisi adı altında yapılan etkinliklerin otizmli çocuklarda, hobi ötesinde bir yararı olduğunu öne sürmek olanaksızdır.

    Yöntemin Değerlendirmesi:

    Zayıf: Bu yöntemin otizmli çocuklar üzerinde olumlu etkileri olduğunu gösteren deneysel araştırma henüz yoktur ya da yapılan deneysel araştırmalar bu yöntemin otizmli çocuklar üzerinde herhangi bir olumlu etkisi olmadığını göstermiştir.

    Psikiyatrik Tedavi Yöntemleri

    Otizmli çocukların aşırı hareketlilik, öfke nöbetleri ve takıntılar gibi davranış sorunlarını azaltmada ve dikkatlerini artırmada çeşitli psikiyatrik ilaçlardan yararlanılır. İlaç tedavisine ilişkin olarak çocuğu değerlendiren, ilaç tedavisine karar veren ve bu tedaviyi uygulayan hekimler, çocuk ruh sağlığı uzmanları ve çocuk nörologlarıdır. Bu ilaçların hangilerinin, hangi dozajlarda kullanılması gerektiği büyük önem taşır. Bu nedenle, kullanılan ilaçların etkilerinin ve yan etkilerinin uzman doktorlar tarafından çok yakından takip edilmesi gerekir. Dolayısıyla, ilaç tedavisi gören çocuklar yılda bir ya da iki kez kontrole götürülmelidir.

    Psikiyatrik ilaçların yukarıda belirtilen davranışlar üzerindeki bazı olumlu etkilerini gösteren araştırma bulguları vardır. Bu konuda daha fazla bilgi için bazı Amerikan Pediat

  • Otizm/mikrobiyom/bağırsak florası ve medikil-bentonit

    İnsan vücudunda çoğu kez yanlış varsayıldığı üzere,sadece bir bulaşma halinde değil; normal koşullarda da milyonlarca mikrop barınmaktadır. O kadar ki, bunların sayısı kendi hücre sayımızdan bile fazladır. Bu mikroplar doğal olarak vücuda belirli’’kapılardan’’ girerler; vücut savunma sistemi ile meşakkatli mücadeleleri sırasında da yine belirli’’ kervansaraylarda’’ konaklarlar. Sindirim sistemi bunların başında gelip çok sayıda ve çeşitte konakçıyı barındırır.

    2007 yılında CALTEC(California Institute of Tecnology)’den nörolog Paul PATTERSON, otizm çalışmalarında hamileliği sırasında uzun süreli-yüksek ateşli hastalık geçirmiş annelerde çocuğun otistik olma olasılığının anlamlı bir biçimde yüksek olduğunu göstermişti. Doğrudan bir sebep sonuç ilişkisinin olup olmadığının araştırıldığı bir çalışmada, araştırmacı hamile farelere uzun süreli ve yüksek ateş yapacak mikrobu kontrollü biçimde verir.

    Sonuç; bu farelerden doğan yavrular otizm skalasında hareketler sergiler. (Sınırlı sosyal ilişki,tekrarlayan davranışlar…) Araştırma derinleştirilince bu yavrularda ‘’AŞIRI GEÇİRGEN BAĞIRSAK SENDROMU=LEAKY INTESTINE’’saptanır. İlginç olan ise otistiklerin% 80’inden fazlasında sebep ve tedavisi bilinmeyen bu hastalık mevcuttur.

    Yine CALTEC’den Sarkis MAZMANIAN ve Elain HSIAO bu çalışmayı bir adım ileri götürüp florayı çeşitli eleklerden geçirince iki sınıf bakteri yakalarlar; ‘’clostridia’’ ve ‘’bacteroidia’’(‘’helicobacter pylori de araştırılmaya muhtaç bir etmendir)

    Mazmanian,her ne kadar fare&insan mikrobiyomlarında birebir örtüşme olamayacağını bilse de, biraz bilimsel merak,biraz da bazı buluşların ortaya çıkmasındaki tesadüf ve şans faktörünü zorlamak adına ikinci adımı atıyor; fareleri bu bakteriler yönünden ‘’temizliyor’’! Sonuç ise inanılmaz; farelerdeki otistik davranışlar hızla düzeliyor!

    Bu çok ciddi,üzerinde gereğince durulmamış, önemli bir çalışmadır. Ancak,elbette, basit bir sebep-sonuç ilişkisini kapsamaz.(Bağırsak florasını temizle…otizmi tedavi et!…gibi) Otizmin genetik temelleri ve diğer etmenler bu çalışmada dışarıda tutulmuştur.

    İrlanda da, CORK Üniversitesinde nörolog John CRYAN, yine bir gurup farenin vücudundan tüm mikropları elemine ediyor. Sonuç; bu farelerde diğerlerine nazaran %70 oranda anksiyete bozukluğu ve depresyon gelişiyor. MİKROBİYOM dediğimiz vücudun doğal konuğu bu mikroplar farelere geri verilince ise bu kez depresyon ve anksiyetenin gerilediği görülüyor.

    ABD,LOS ANGELES UCLA’da yapılan bir çalışmada ise probiyotiklerin ve özellikle YOĞURT’un sakinleştirici, uyku getirici yönü araştırılırken günde 3 öğün yoğurt yiyen deneğin MR sonuçlarında yemeyen deneğe göre kendisine gösterilen korkunç-irrite edici resimlere gösterdiği beyin tepkisinin anlamlı biçimde daha normale yakın olduğu, yani probiyotiklerin beyin tepkilerini olağanüstü hızla tetiklediği gösteriliyor.

    QEEG ile karşılaştırmalı yapılan BENTONİT çalışması bu bilgiler de eklenirse kontrollü deneysel çalışmalarla bu alanda ufuk açacak olanaklara sahip diye düşünüyoruz.

    (17.02.2014 Scientific American,’’Innovation in the microbiom adlı yazı önemli bir kaynaktır.)

  • Germanyum elementi ve faydaları

    Germanyum Biorezonans Terapilerinde destek tedavide kullanılmaktadır.

    Germanyum’un Bağışıklık Sistemine Etkisi :

    AIDS i oluşturan HIV virüsünün kopyalanmasını bloke eder.

    Vücudun interferon üretimini uyarır, vücudun macrophages üretimini arttırır ve NK lenfositler in fonksiyonlarını geliştirir.

    Günde 100 – 300 mg alerjileri önlemeye yardim eder ve iyileştirir.

    Bazı kanser formlarını önlemeye yardim eder.

    Kolon kanseri hastalarının hayatta kalma sürelerini uzatır.

    Löseminin bazı formlarını iyileştirmede etkindir.

    Karaciğer kanseri hastalarının ömrünü uzatır.

    Akciğer kanserinin gelişimini önemli ölçüde engeller.

    Bazı zararlı küflerin büyümesini engeller.

    Candida albicanlarin büyümesini engeller.

    Bütün organik germanyum bileşikleri immün sistemi kuvvetli bir şekilde uyarır.

    Germanyum’un Metabolizma Üzerine Etkisi :

    Antioksidan özelliklere sahiptir.

    (günde 100 – 300 mg ) toplam kolesterol seviyelerini düşürür.

    (kronik) hepatit i iyileştirir.

    Vücudun oksijenden yararlanmasını geliştirir.

    Karbonmonoksit boğulmasına karşı koruyucu etki yapar.

    Organların tüketimi için gerekli oksijen ihtiyacını azaltır.

    Oksijen yetersizliklerinde ömrü uzatır.

    Geçici olarak epilepsiyi iyileştirir.

    Ağrı hafifletmede çok etkindir.

    Parkinson hastalıgı semptomlarını hafifletir.

    Yaşlanma prosesinin ilerlemesinde bazı durumları geciktirir.

    Amyloid birikmesini engeller.

    Germanyum & Bitkiler:

    Aloevera,

    Karakafesotu,

    Ginseng,

    Sumak,

    Mantar – yenilebilir,

    Shiitake Mushrooms,

    Sebzeler,

    Sarımsak,

    Su teresi,

    Sogan,

    Yosun,

    Chlorella.

  • Biorezonans ile hangi hastalıklar tedavi edileblir?

    Biorezonans ile hangi hastalıklar tedavi edileblir?

    Düzgün işleyen bir sistemde hastalık oluşmaz ya da oluşan hastalık sistemin üzerindeki stresin ortadan kaldırılması ile geriye döndürülebilir. Biorezonans önce vücut üzerinde nasıl bir baskı olduğunun araştırmasını yapar.

    Bu baskı ağır metaller, alerjiler, zehirli maddeler, enfeksiyonlar, az bilinen parazitler, bulunamayan mantar enfeksiyonları, çevredeki yoğun elektrik alanlar ya da yaşanılan bölgenin coğrafi özelliklerinin kişide yarattığı etkiler olabilir.

    Biorezonans tüm bu zarar vermesi muhtemel faktörleri test edebilir. Bünye üzerinde saptanan baskılayıcı – zarar verici maddenin- faktörün frekansı ortadan kaldırılır. Bünyenin içindeki enerji akış yolları temizlenir. Sistemin düzgün işlemesi sağlanır. Bu sayede yeni oluşmakta olan hastalık ortadan kaldırılır ya da başka bir şekilde üstesinden gelinemeyen hastalıkların kendiliğinden ortadan kalktığı görülür. Teknolojinin kullanılmaya başlandığından beri edinilmiş tecrübeler sunucu 400 kadar hastalıkta standart tedavi protokolleri belirlenmiştir.

    Biorezonans Tedavisinin En Sık Kullanıldığı Hastalıklar Şunlardır:

    Kronik ve Akut Alerjiler:

    Egzama
    Kontakt Dermatit
    Alerjik Cilt Lezyonları
    Ürtiker
    Alerjik Astım
    Alerjik Bronşit
    Saman Nezlesi
    Alerjik Konjuktivit

    Her türlü alerji biorezonans test tekniği ile tespit edilebilir. Tespit edilen maskeli alerji ve bilinen alerji biorezonans terapileri kullanılarak ortadan kaldırılabilir. Genel bir kural olarak çocuklardaki etkinlik her zaman daha güçlüdür.

    Ağrı Tedavisi ve Migren
    Ağrılı Eklem Hastalıkları (kireçlenmeler)
    Ağrılı Omurga Problemleri (bel-boyun fıtığı, kireçlenmeler)
    Spor Yaralanmaları
    Ağrılı Romatizmal Hastalıklar
    Baş Ağrıları ve Özellikle Migren
    Ameliyatlar sonrasında geçmeyen ağrı durumları
    Sebebi tam olarak anlaşılamayan ağrı durumları
    Ağrılı Adet Dönemleri

    Ağrı o bölgedeki problemin vücut tarafından ifade edilme yoludur. Ağrı bölgesinden algılanan frekanslar normalden farklıdır ve bu frekansların temizlenmesi ağrıyı ortadan kaldırır. Biorezonans ağrıya yol açan problemin iyileşmesini hızlandırır. Travmaya bağlı ağrılarda biorezonansın etkisi çarpıcıdır. Kronik ağrılarda ise ağrının geçirilmesi sistemin bir bütün olarak ele alınmasını ve sistemin üzerindeki yükün temizlenmesini gerektirir. Sonuçlar bünyenin ne kadar stres altında/kirlenmiş vs. olduğuna göre değişir.

    Bağışıklığın Güçlendirilmesi
    Geçirilemeyen Sistitler
    Geçirilemeyen veya tekrar eden enfeksiyonlar
    Bağışıklığın düşmüş olduğu durumlar
    Sistemin düzgün çalışmaması ve toksinlerin birikmiş olması kendini en sık bağışıklığın düşmesi ile gösterir. Geçirilemeyen enfeksiyon hastalıkları bazen biorezonansı yardımcı olarak kullanarak bazen de sadece biorezonans kullanarak geçirilebilir. Bu işlem enfeksiyon yapan ajana karşı biorezonans uygulamak yanında bağışıklığı bozan sebebin saptanıp ortadan kaldırılması ile yapılır.

    Genel Sağlığın İyileştirilmesi – Detoksifikasyon
    Biorezonans bünye üzerinde stres yapan faktörleri tarar. Bu faktörlerden bir kısmı sistem üzerinde yük oluşturan zehirli maddelerdir. Bu maddelerin freakanslarının sıfırlanmaya çalışılması ile detoksfikasyon yaratılır. Bünyenin temizlenmesi genel sağlık durumunu iyileştirir. Biorezonans ile detoksifikasyon yanında bünye üzerinde stres yaratan diğer faktörler de araştırılıp giderilebilir. Bunlar içinde amalgam dolguların yarattığı bozulma, cep telefonlarının yarattığı bozulma, yaşanılan coğrafi alanın yarattığı bozulma, önceden yapılmış aşıların bünye üzerinde yarattığı bozulma sayılabilir. Tüm bu etkiler biorezonans ile ortadan kaldırılabilir.

    Biorezonans karaciğerin uyarılarak toksinlerin atılımının sağlanması, böbrek ve lenf sisteminin uyarılarak temizlenmenin sağlanması için de kullanılır. Dünyadaki kullanımlarında kronik hastalıkların tedavisinde detoksifikasyonla birlikte lenf ve karaciğerin uyarılması genel bir kural olarak kabul edilebilir.

    Ameliyat Sonrası İyileşmenin Hızlandırılması
    Biorezonans ile kolayca sağlanabilecek bir etkidir. Spor yaralanmalarında kullanıldığı gibi ameliyat sonralarında da kullanılabilir. Düşkün bünyelerde kişinin ameliyata hazırlanması ve direncinin arttırılması için de kullanılabilir.

    Mide Barsak Sistemi
    Akut veya kronik iltihabı durumlar için kullanılır. Gastritler ve kolitler yanında barsakta fazla mantar üremesi sonucu olan birçok kronik hastalık biorezonans ile tanınır ve tedavi edilebilir.

    Kronik Yorgunluk Sendromu
    Biorezonans ile kolayca açıklanabilecek bünye üzerindeki bir kirlenmeyi gösterir. Biorezonans kullanımı kronik yorgunluk sendromunda ya da genel olarak bünyenin zorlandığı ve yorgun düştüğü durumlarda etkilidir.

    Bağımlılık Tedavileri
    Sigara bağımlılığı dışında alkol ve diğer madde bağımlılıklarında kullanılabilir. Etki bünyenin o maddeye karşı temizlenmesi ve o madde ile karşılaştığında tepki vermesi ile açıklanır.

    Kanser Destek Terapileri

    Kanser Hastalıklarında tipi ne olursa olsun hangi aşamada tedavi alırsa alsın her evrelemede destek biorezonans tedavilerinden yaralanılabilir. Kemoterapi öncesi ve kemoterapi sonrası destek terapileri ile bağışıklık sistemi güçlendirilerek detoks organlarına verilen destekle kişinin hastalıkla mücadele gücü artırılır. Yaşam kalitesini yükselterek survey de iyileşme hatta hastalığın klasik tıp tedavilerine verdiği cevabı artırır.

    Çölyak Hastalığı ve Buğday Alerjisi

  • Buğday alerjisi ve gluten enteropatisi, çölyak hastalığı

    Buğday alerjisi ve gluten enteropatisi, çölyak hastalığı

    Buğday proteini, inek sütünden sonra ilk muhatap olduğumuz yabancı proteindir. Küçük yaştan itibaren her gün buğday tüketiriz. Kronikleşen buğday alerjisinin fark edilmesi bu nedenle güçleşir.

    Tarımda en çok manipülasyona uğrayan tahıl türü olan buğdayın hasılatını yükseltmek amacıyla kullanılan teknikler ve ilaçlar buğday proteinini değişime uğramaktadır. Bu da proteinin alerjik potansiyelini artırmaktadır.

    Buğday alerjisi; cilt (nörodermatitis), solunum sistemi (kronik bronşit, astım vs.) ve bağırsakta (kolit, Crohn hastalığı) kendini gösterir. Ateş nöbetleri, çarpıntı, kronik yorgunluk ve eklem ağrılarına sık rastlanır.

    Gerçek buğday alerjisi veya hassasiyeti buğdaydaki proteine karşıdır. Bu rahatsızlık bilinen Gliadin alerjisinden ayrı bir tanıdır. Gliadin sadece buğdayda değil, diğer tahıl ürünlerinde de bulunur. Buğday alerjisine gliadin alerjisinden daha çok rastlanır ama bu pek bilinmez. Buğday alerjisi perhizinde dikkat etmek gereken, gliadin içermediği bildirilen yiyeceklerin buğday içerebileceğidir.

    Çölyak hastalığı (ya da Gluten Enteropatisi); bağırsaklardaki sindirimi sağlayan villus denilen yapıların bozulmasına sebep olan ve dolayısıyla da yiyeceklerdeki besinin emilmesini engelleyen ve ince bağırsakta hasarlar oluşturan bir sindirim sistemi hastalığıdır.

    Küçük çocuklarda kusma, ishal, karın şişliği, iştahsızlık, kilo alamama ve boy uzamasında yavaşlama gibi tipik belirtilerle ortaya çıkabileceği gibi daha ileri yaşlarda sadece kansızlık, boy kısalığı, kemik zayıflığı ve nedeni bilinemeyen karaciğer hastalığı gibi çok değişik belirtilerle de kendini gösterir.

    Çölyak hastası olan kişiler buğdayda arpada çavdarda ve kesin olmamakla birlikte, yulafta bulunan ve gluten olarak adlandırılan bir proteine tahammül edememektedir.

    Çölyaklı hastalar gluten içeren yiyecekler yediklerinde, onların bağışıklık sistemleri bunu ince bağırsaklara zarar vererek yanıtlar. Özellikle çok küçük ve parmak şekline benzeyen villus olarak adlandırılan ince bağırsaktaki emilimi sağlayan yapılar kaybolur (düzleşir ve görevini yapamaz hale gelir.)

    Yiyeceklerdeki besinler bu villuslardan geçerek kan dolaşımı içine emilirler. Villuslar olmadan kişi; ne kadar yiyecek yerse yesin; beslenemez.

    Çölyak hastalığı genetik bir hastalıktır, yani ailevi kalıtım söz konusudur. Bazen hastalık bir ameliyat, çocuk doğumu, hamilelik, viral enfeksiyon ya da şiddetli duygusal stresten sonra tetiklenebildiği gibi ilk seferde de aktif olabilir. Hastalık yaşamının her hangi bölümünde ortaya çıkabilmektedir. Çölyak kimi kişilerde çocukluk, kimilerinde ergenlik, kimilerinde ise orta yaş grubunda ortaya çıkabilmektedir.

    Tanı Yöntemi

    Çölyak hastalığının kesin tanısı ancak deneyimli bir gastroenterolog tarafından yapılacak kan tahlilleri ve ince bağırsak biyopsisi ile tanımlanabilir.

    Çölyak Hastalığının ve Buğday alerjisinin biorezonans ile tedavisi

    Biorezonans tedavisinde alerjiye neden olan besinin zararlı bir besin olmadığı bilgisi immun sisteme verilmekte, böylece vücut buğdaya karşı savunma sistemini artık devreye sokmamaktadır. Biorezonans terapilerinin sonunda tekrar buğday yenmeye başlanabilir. Vücut, buğdayı artık yabancı bir besin maddesi olarak algılamadığı için alerjik reaksiyon oluşmaz.

    Tedavi süresince (kişiye göre 2-3 ay) buğdaysız beslenme

    Biorezonans tedavisinde en önemli tedbir tüm tedavi sürecinde tamamen buğday ve buğday içeren yiyecekleri tüketmemek ve hatta dokunmamaktır. Sadece buğday ve buğday içeren yiyeceklerden uzak durmak değil, buğday proteini kodundan da uzak durmak esastır. Dünyada bulunan her maddenin kendine has bir titreşimi mevcut olduğu gibi, buğdayın da bir titreşim kodu vardır. Buğday içeren yiyecekleri yemeseniz bile, dokunduğunuzda bu titreşim koduyla temasa geçersiniz. Bazı hastalarda alerjik reaksiyon o kadar yüksektir ki, tedavi süresince buğdaya temas olursa yüksek derecede alerjik bir reaksiyon gösterirler. Buğday hassasiyetiniz veya alerjiniz tespit edildiyse tedavi bitene kadar kesinlikle buğdayla herhangi bir temasınız olmaması gereklidir.

  • Migren ve kronik ağrı tedavisi

    Migren ve kronik ağrı tedavisi

    AĞRI TERAPİSİ

    Biorezonans ile yapılmış ilk çalışmalar daha çok alerjiler üzerine yoğunlaşmış olmakla bilikte, tecrübeler arttıkça hemen hemen her hastalıkta etkili bir şekilde kullanılabileceği anlaşılmıştır.

    Her hastalık vücuttan algılanan frekanslarda değişikliğe neden olur. Sadece bu frekansların ortadan kaldırılması ile pek çok hastalığın tam olarak iyileşmesi mümkündür. Bu hastalıklar arasında bilinen yöntemlerle sebebi tam olarak anlaşılamayan, tedavisi tam olarak yapılamayan, sadece mevcut belirtileri baskılamak şeklinde tedavi edilebilen hastalıklar da vardır.

    Hücreler arasındaki ve vücudun bütünü içerisinde iletişimi bozan yabancı ve zararlı frekansların ortadan kaldırılması ile sistem düzgün, olması gereken işleyişine yeniden kavuşur. Düzgün çalışan bir vücutta hastalık meydana gelmez, hastalık olsa bile vücudun üzerindeki stresin ortadan kaldırılması ile hastalık geriye dönebilir.

    Biorezonans ile öncelikle vücutta ne tür bir stres olduğu araştırılır. Bu stres alerjiler, ağır metaller, zehirli toksik maddeler, infeksiyonlar, az bilinen parazitler, sessiz mantar infeksiyonları, çevredeki yoğun elektromanyetik alanlar ya da yaşanılan yerin coğrafi özelliklerinden (Jeopati) kaynaklanıyor olabilir. Biorezonans ile tüm bu olasılıkların var olup olmadığı test edilebilir ve tedavisi yapılabilir.

    Bu stres faktörlerinin frekansları vücuttan yok edilir, vücuttaki enerji akış yolları temizlenir, böylece organizmanın düzgün çalışması temin edilmiş olur. Bu sayede diğer tedavi yöntemlerine rağmen üstesinden gelinemeyen birçok hastalığın kendiliğinden iyileştiği görülür.

    Bugün yaklaşık 400 değişik hastalık için standart tedavi protokolleri mevcuttur. Her yıl gerek yurt içi, gerekse yurt dışı biorezonans üzerine yapılan sempozyum ve kongrelerde bir ‘Tamamlayıcı Tıp’ uygulaması olarak bu yöntemi kullananlar bir araya gelerek bilgilerini artırıp, deneyimlerini paylaşmaktadırlar. Konuyla ilgili yapılan ve yapılmakta olan bilimsel çalışmalar ve yazılmış kitaplar mevcuttur.

    Bütün bunların ışığı altında biorezonans ‘Sağlıkta yeni bir çağın habercisi’ olarak nitelendirilmektedir.

    Ağrı Çeşitleri

    Ağrılı eklem hastalıkları migren

    Ağrılı omurga problemleri

    Ağrılı romatizmal hastalıklar

    Spor yaralanmaları

    Baş ağrıları, özellikle migren

    Ameliyatlar sonrasında geçmeyen ağrılar

    Sebebi tam olarak bilinemeyen ağrılı durumlar

    Ağrılı adet (regl) dönemleri

    Biorezonans ile Tedavi:

    Ağrı, o bölgedeki problemin vücut tarafından kendini ifade etme yöntemidir. Ağrı bölgesinden algılanan frekanslar normalden farklıdır ve bunların temizlenmesi ağrıyı ortadan kaldırır.

    Kronik ağrılarda, ağrının geçirilmesi sistemin bir bütün olarak ele alınmasını ve sistemin üzerindeki stresin (yükün) temizlenmesini gerektirir.

    Sonuçlar ve süreç vücudun ne kadar stres altında ya da kirlenmiş olduğuna göre değişir.