Blog

  • Hirschsprung(konjenital agangliyonik megakolon) hastalığı nedir, tedavi süreçleri?

    Hirschsprung hastalığı ya da “konjenital agangliyonik megakolon”, bağırsakların gevşemesini sağlayan sinir hücrelerinin yokluğu ile ortaya çıkan bir hastalıktır. Bağırsaklar kasılıp gevşeyerek hareket ederler. Bu hastalıkta gevşemeyi sağlayan hücreler olmadığından, bağırsağın etkilenmiş kısmı kasılı kalır. Oluşan tıkanıklık dışkının aşağı doğru geçmesini engeller. Bu şekilde ortaya çıkan barsak tıkanıklığı ancak cerrahi yöntemle, içinde sinir hücresi olmayan bağırsağın çıkarılıp yerine normal bağırsağın getirilmesiyle tedavi edilebilir. Hastaların %70-75’inde “aganglionik segment” anüsün hemen üzerindeki 5-15 cm’lik bağırsak kısmını içerir. Geri kalan hastalarda ise agangliyonik alan kalın bağırsağın daha yukarı kısımlarına dek uzanabilir. Ender olarak tüm kalın bağırsak aganlionik olabilir. İnce ve kalın bağırsakların tümünde ganglion hücresinin olmaması ise, yaşamla bağdaşmayan bir durumdur.

    Tedavide ana ilke, içinde hücre bulunmayan agangliyonik kesimi devre dışı bırakıp yerine içinde hücre bulunan gangliyonik kesimi getirmektir. Bir başka deyişle, ameliyatta agangliyonik kesim çıkarılır ve bunu yerine daha yukarıda bulunan gangliyonik kesim getirilip anüs ya da hemen üzerindeki bağırsağa bağlanır (pull-through işlemi).

    Cerrahi işlem; çocuğun yaşına, agangliyonik segmentin uzunluğuna ve bulgulara bağlı olmak üzere tek, iki ya da üç aşamalı olarak gerçekleştirilir. Günümüzde değişen teknolojik olanaklar ve yoğun bakım koşulları ile bu ameliyatlar genellikle tek ya da iki evreli olarak gerçekleştirilmektedir. Hirschsprung hastalığındaki tedavi seçenekleri:

    Üç evreli yöntem:İlk tanımlanan ve günümüzde de kullanılan bir yöntemdir. Buna göre, ilk evrede kalın bağırsağın içinde ganglion hücresi olan kısmı geçici olarak karın duvarına ağızlaştırılır. Kolostomi olarak adlandırılan bu yöntem ile genişlemiş olan bağırsak segmentinin dinlendirilmesi ve çocuğun dışkısını rahatça çıkarması amaçlanır. İkinci evrede ise; değişik yöntemler uygulanarak içinde hücre olmayan aganglionik bağırsak çıkarılır ya da devre dışı bırakılır ve yerine içinde hücre bulunan ganglionik bağırsak çekilir. Üçüncü evrede kolostomi kapatılarak tedavi tamamlanmış olur.

    İki evreli ameliyatlar: İlk evrede kalın bağırsağın içinde ganglion hücresi olan kısmı geçici olarak karın duvarına ağızlaştırılır. İkinci evrede ise; değişik yöntemler uygulanarak içinde hücre olmayan aganglionik bağırsak çıkarılır ya da devre dışı bırakılır ve yerine içinde hücre bulunan daha önce dışarı ağızlaştırılmış olan kolostomi ucu aşağı çekilir.

    Tek evreli ameliyatlar: Açık cerrahi yöntem ya da kapalı (laparoskopik) olarak yapılabilir. Her iki yöntemde de ameliyat sırasında ganglion hücrelerinin olduğu bağırsak dokusu hızlı olarak yapılan patolojik inceleme (frozen) ile tanımlanır ve bu bölge aşağıya anüse kadar çekilerek ameliyat tamamlanmış olur.

    Primer Transanal Pull_Through (Primer TEP):Son yıllarda yaygın olarak kullanılmaya başlanan yeni bir yöntemdir. Hastanın karnı hiç açılmadan doğrudan anüsten girilerek, agangliyonik bağırsağı buradan dışarıya çekmek ve gangliyonik bağırsağın anüse bağlanması şeklindedir. Diğer yöntemler ile kıyaslandığında karın içine girilmemiş ve karın duvarında iz kalmamış olması bir üstünlük olarak kabul edilse de, bu yöntemin uzun döneme ilişkin sonuçları henüz bilinmemektedir.

    Bu hastalarda sonucun başarısı hastanın anatomik yapısına, varsa eşlik eden diğer hastalıklarına ve aile-hasta uyumuna (kolostominin yıkanması, genişletme programına uyum) bağlıdır.

    Ameliyatın süresi normal şartlar altında 2-5 saat arasında olup başarı şansı ise hastadan hastaya, aganliyonik olan barsağın uzunluğuna ve hastada görülen ek anomalilerin varlığı ve şiddetine göre değişmekle birlikte yaklaşık %90’dır. Ameliyatta sonra hasta klinikte yaklaşık 2-7 gün arasında izlenir. Bu süre içerisinde hasta ağızdan beslenemeyebilir ve total parenteral beslenme (TPN) uygulanabilir.

    İyileşme süresinde ve uzun dönemde Hirschsprung Hastalığı olan Çocuklarda karşılaşılabilecek sorunlar:

    Kronik kabızlık:

    Opere edilen hastaların yaklaşık %6-10’unda kronik kabızlık başa bela bir sorun olarak devam edebilir. Ayrıca bu çocuklar dışkılama sırasında kullanılan kasları nasıl idare edeceklerini bilemediklerinden tuvalet eğitimi daha uzun sürebilir. Yıllar geçtikçe bu sorunlar daha da azalır. Bu hastalarda uzun yıllar hem ağızdan dışkı yumuşatıcılar hem de rektal lavmanlar kullanılabilir.

    Bu hastalarda kabızlığın en sık sebebi anal sfinkter akalazyasıdır ki (dışkılamayı sağlayan kasın kasılı kalması) bu durum dilatasyon ve sfinkterotimiden fayda görür. Buna rağmen devam ediyorsa ikinci bir ameliyat gerekebilir.

    Enterokolit:

    Hastaların yaklaşık %12-58’inde görülür.

    Çocuklar özellikle ameliyattan sonraki bir yıl içinde bağırsak enfeksiyonu (enterokolit) geçirme riski altındadır.

    Tedavisinde damardan sıvı ve antibiyotik tedavisi ile rektal lavmanlar uygulanır.

    Enterokolit semptom ve belirtilerinden haberdar olun ve aşağıda belirtilenlerden biri gözlendiğinde mutlaka doktorunuza başvurun:

    İshal

    Kanlı dışkılama

    Ateş

    Karın şişliği

    Safralı veya safrasız kusma

    Enkopresis (Kilota dışkı kaçırma, kilot kirletme):

    Hastaların yaklaşık %12’sinde görülür. Kronik kabızlığa ve dışkının barsaklarda birikmesine bağlıdır. Özellikle Duhamel ameliyatına özgü olarak rektumda fekalom denilen taşlaşmış gaita parçaları bulunabilir.

    Tedavisi kronik kabızlıkta olduğu gibidir.

    Diğer uzun dönem sorunları:

    Hirschsprung hastalığı nedeniyle opere olan erkek hastaların yaklaşık %10’unda primer infertilite (kısırlık), ereksiyon bozuklukları, azoospermi ve psikoseksüel sorunlar görülebilmektedir.

  • HİPNOZ NEDİR?

    HİPNOZ NEDİR?

    Beni Kimse Uyutamaz”!

    Hipnoz sanıldığının aksine uyku değil, belli ve hedeflenen bir amaca odaklanmış bir uyanıklık halidir. Buna rağmen birinin çıkıp -sanki çok meraklısıymışım gibi gözümün içine bakarak- “Beni kimse uyutamaz” iddiaları oldukça sık rastladığım bir durum. Hipnoz ile uykunun yakın ilişkili kavramlar oldukları yanılgısına belki siz de düşüyorsunuz. Sanırım hipnoz sözcüğünün yakın tarihine baktığınızda hipnoz ve uykuyu niye birbirine yakıştırıldığını anlayabiliriz. İlk defa İngiliz cerrah James Braid (1795-1860) tarafından kullanılan “hipnotizma” terimi, Yunanca ‘uyku’ anlamına gelen ‘hypnos’ kelimesinden gelir. Bu isim benzerliği dışında hipnoz, bütünüyle kendine özgü özellikleriyle bilinçliliğin farklı bir durumudur ve kesinlikle bir uyku hali değildir.

    Hipnoz’un Tanımı

    Hipnozun doğasını anlamak mevcut bilgi kaynaklarımızla imkansız. Bu nedenle ancak hipnozun nasıl bir deneyim olduğundan bahsedebiliriz. Hipnoz; bilinçli zihin bir anlamda devre dışı bırakılarak yani zihni es geçerek bilinçaltı zihninize telkinler yerleştirmektir. Amaçlarımız açısından hipnoz, kişinin, o andaki gerçeğin farkında olmasına rağmen ondan ayrı olduğu hissine sahip yoğun bir fiziksel ve zihinsel rahatlama durumu olarak görülebilir. Ben bunu rüya içinde rüya görmeye benzetiyorum. Gerçeğin farkında bir yandan dışındasınız.

    Hipnoz’un Tarihi

    Hipnoz terimi yaklaşık 150 yıl öncesinde kullanılmaya başlansa da Eski Mısır, Persler, Yunanlılar ve Romalıları içeren dünyanın eski uygarlıklarının çoğu telkinin gücünü ve hipnotik durumun kullanışlılığının farkına varmışlardır. Özel bir terapi olarak hipnozun kullanımı 18. yüzyıla kadar dayanır. 1950’li yıllarda bilimselliği tartışılan ve bu nedenle sahne hipnozcularının keşfedip yaygınlaştırdığı hipnoz ancak 1953 yılında İngiliz Tıp Cemiyeti tarafından resmen bir tedavi aracı olarak tescil edilmiştir. Türkiye de ise 2016 yılının başında bakanlığın yaptığı “Tamamlayıcı Tıp” tanım alanının içine alınarak kabul edilmiştir. Şimdilik üniversitelerde eğitimi verilmemektedir.

    Hipnozun Pratikte Kimlere, Nasıl Faydası Olabilir?

    Alternatif Tıp çalışmaları içerisinde hipnoz kendine sağlam bir yer edinmiş görünüyor. Kişiler hangi meslekten olurlarsa olsunlar hipnoz öğrenilebilir ve bu durum mesleki etkinliği arttırmak için kullanılabilir. Bunlardan bir kısmını, kalanını hayal gücünüze bırakarak, örneklendirmek isterim;

    Hipnoz’un çözüm olarak kullanıldığı bazı özel durumlar

    1

    Zayıflama

    Diyet ve egzersizler belirli bir ölçüye gelmenizi sağlıyor. Ancak sıkıntıya gelince tekrar yemenizi engellemiyor. Hipnoz burada bilinçaltında yeni yeme alışkanlığını benimsemeyi sağlıyor.

    2

    Fobiler

    Size mantıksız gelen ama başına geleni aciz bırakan karanlık, kapalı yer, uçağa binme vb korkular akıl mantık dinlemiyor. İlaçlarsa yatıştırıcı etkiden öteye gitmiyor. Hipnoz bu sorunlara bire bir geliyor.

    3

    Öğrenme İsteksizliği

    Ailelerin “Çocuğum niye ders çalışmıyor” sorusuna cevap verebilmeleri pek de kolay değil. Özel ders veya özel ilgi de gençleri bunaltabiliyor. Hipnozla sağlanan derslerini sevme ve disiplinli çalışma alışkanlığı gencin hayatının dönüm noktasını oluşturuyor.

    4

    Sigarayı Bırakma

    Daha önce hiç sigarayı bırakmaya teşebbüs etmeyenlere önermem. Bu konuda onlarca defa bırakıp ancak tekrar başladıysanız bir de hipnozu deneyin derim

    5

    Özgüven Eksikliği

    Toplum önünde konuşma, kararlılık, başladığı işi bitirme, çekingenlik, utangaçlık, kendisi hakkında olumsuz düşünme gibi durumlar birçok sorunumuzun başını çekmiyor mu? Hipnoz bu konuda ilaç gibi.

    6

    Cinsel Problemler

    Erkeklerde ereksiyon, kadınlarda orgazm veya birleşme sorunu olarak tanımlayabileceğimiz soruna Viagra gibi ilaçlara bağımlı olmak istemeyenler veya Hafsa Sultan Macunu dışında çözüm arayanlar için önerilebilecek bir yöntem.

    7

    İstemsiz alışkanlıklar

    Tırnak yeme, saç koparma gibi tik olmuş alışkanlıklar da insanı toplum içinde zor durumda bırakıyor. Özellikle yetişkinlerde. Doktora gidip de sormaya bile utanıyor insan. hipnoz bu tarz sorunları aşmada da işe yarıyor

    8

    Altını ıslatma

    Yakında geçer diye ya sabır çekilen bu illet de Türk toplumunda son derece yaygın. Çocuk ilkokula başladığında psikolojisini ciddi anlamda kötü etkileyebilen bu rahatsızlığın kaynağı çoğu zaman ürolojik değil psikolojik. Evlenmek üzere olan veya askere bu sorunla giden kişiler bile olabiliyor. Son çare olmasa bile burada da hipnozun etkili olduğundan bahsedebiliriz.

    9

    Uykusuzluk, sinirlilik, duygusal sorunlar

    Bu durumlarda hipnozun neredeyse %100 etkili olduğu söylenebilir. Karakter bozukluğu olmadığı sürece kesin cevap alabileceğiniz durumlar

    10

    Dil Öğrenme

    Yabancı dil öğreten kurumlarda en yaygın sorun öğrenememek. Burada hatayı kuruma yüklemek haksızlık olur. Öğrenilen bilgilerin çok hızlı unutulması, öğrenenin yeterince tekrar etmemesi ve dili özümseyememesi durumunda bilinçaltında güçlü bir iz bırakan hipnoz yöntemi uygulanmaktadır.

    Hipnoz ve Bilinçaltı İlişkisi

    Bilinçli zihniniz hipnozun etkisi altına girdiğinde, düşüncelerin (telkinlerin) artan etkileri doğrudan bilinçaltına ulaşarak harekete geçer. Üstelik zihninizin bilinçaltı aşaması gerçek benliğinizin yakın müttefikidir. Çünkü geçmiş yaşamlarınızdaki deneyimlerinizin tüm anıları bilinçaltınıza gömülüdür ve bilinçaltınız neyin gerçek olduğunu bilmekten çok da uzak değildir. Mantık yürütememesi nedeniyle, gerçeği gerçek olmayandan ayırt edemez. Fakat içgüdüsel olarak gerçeğe doğru çekilir.

    Şimdi bu kadar laftan bir şey anlamadığınızı düşünebilirsiniz. Sanırım bir örnek verirsek daha iyi anlaşılır. Şöyle ifade edelim;

    Yaşadığımız bir deprem anı korku ve heyecan gibi duygularımızı o kadar keskinleştirir ki, her an tekrar deprem olabileceği ve ölebileceğimiz fikri düşüncelerimizde tekrar ede ede bilinçaltına kayıt olur. Bu korku ve heyecan uyku düzenimizi bozmaktan kalbimizde ritim bozukluğuna yol açmaya dek farklı ve son derece ciddi sorunlar zemin hazırlayabilir.

    Örneğimizde de görüldüğü üzere, düşüncelerimiz sadece zihinsel durumumuzu, hislerimizi ve duygularımızı değil, fiziksel bedenimizin hassas hareketlerini ve düzenlemelerini de etkiler. Bu değişimler gönüllü ve bilinçli olarak ortaya çıkmazlar. Bilinçaltı zihnimize aktarılan yoğunluğun etkinliği oranında belirlenir ve genellikle beklenmedik bir anda bize sürpriz yaparlar.

    Kimler Hipnoz Yapabilir?

    Yasalarımızda bunun tanımı net olarak yapılmamıştır. Yine de konunun suistimale açık yönlerini göz önünde bulundurarak Tıp doktorları, psikologlar ve bu konuda eğitim almış muhtelif mesleklerden herkesin hipnoz uygulayabileceği söylenebilir.

    Hipnoz bu yönüyle kulağa sanki birine kontrolü veriyor, denetimimizi kaybediyormuş gibi gelse de aslında bu ilişkilerimizde karşılıklı güvene dayalı olarak her gün yaşadığımız bir durum. Gün içinde farkına varmadan da kişi birini hipnoz edebilmekte veya birileri hipnotik etki altına girip çıkabilmektedir.

    Hipnoz Gücünü Telkinlerden Alır

    “Bir insana kırk gün delisin dersen delirir” atasözümüz telkinin gücünü açıklaması yönüyle ilginçtir. Şimdi beğendiğiniz bir insanın olumsuz özelliklerine odaklanıp ne kadar çirkin olduğunu düşünmeye başlayın (tabi güçlü bir inançla). Birkaç gün içinde o kişiden soğumaya başlayacağınızı garanti edebilirim. Bu örneği kasıtlı olarak verdim. Çünkü insanlar olumsuz şartlanmalara odaklama konusunda daha beceriklidirler. Sevmediğiniz bir kişiye ısınmak ya da alışmak için ise daha güçlü bir telkin uygulamak gerekebilir

    Günlük Hipnotik Durumlar

    Aşk bir hipnozdur. Kişi etkisi altında kaldığı bu duruma mantıksal kılıflar bulsa da aslında bu etkinin gücüne teslim olmuştur. Yoğun bir dikkatle kitap okurken veya televizyon seyrederken ya da biriyle konuşurken bize seslenen diğer kişiyi duyamamamız yine hipnotik bir etkiden kaynaklanır. Akşam yatarken sabah 04.00’de kalkmamız gerektiğini düşünerek yatmamız sonra da gözümüzü açtığımızda saatin tam 04.00 olduğuna şahit olduğunuz durumlar olmuştur. Aslında bu durum da kendi kendimize yaptığımız hipnotik telkinlerin ürünüdür. Uzun süre tiryakisi olduğu sigarayı bırakanlardan dinlediğim “Şöyle bir olay oldu sonra müthiş bir tiksinti geldi işte o gün bu gündür sigarayı bir daha ağzıma almadım” ifadeleri de aslında hipnotik etkinin sağlandığını gösterir. Bazen saatlerce sürecek bir işi çok kısa süre içinde yapıp sonra da bunu nasıl yetiştirdiğimizi hayretle düşündüğümüz durumlar da hipnotik etkiyle açıklanır.

    Hayatımız Hipnoz

    Pek çok insanın fark etmediği şey; telkin almak için hipnotik durumda olmak gerekmediğidir. Telkine yatkınlığın hipnoz esnasında arttığı doğrudur; ancak tam uyanıkken de telkine açık hale gelebilirsiniz.

    Hayatınızı sürdürürken hiç durmadan kendi kendinize telkinler veriyorsunuz. Bilinçli zihindeki malumatın doğrudan bilinçaltı zihne kaydığı ileri sürülmektedir. Bu yüzden her bilinçli düşünce zihninizin daha derin kısmının inşasına katkıda bulunur. Bu demektir ki, hipnoterapi ve kendi kendine hipnozun zaman içindeki etkileri, büyük ölçüde inanç sisteminizi etkileyen düşünceleriniz vasıtasıyla bilinçaltınıza geçirdiğiniz gündelik telkinlerinizin türüne bağlıdır. Belki de kader olarak tanımladığınız hayatınızı şekillendiren düşüncelerinizdir.

    Son olarak şunu unutmayın ki; “İçinizdeki güçle ne kadar çok ilişki kurarsanız hayatınızın her alanında o kadar özgür olursunuz.”

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Nedir bu hipospadias?

    Hipospadias, çocuğun idrar yaptığı deliğin penisin ucunda değil de altında olmasıdır. Bu delik ile penis ucu arasındaki bölgede idrar kanalı tam olarak oluşmamıştır. İdrar deliğinin yerleşimine göre farklı farklı sınıflandırılabilir. Penisin baş kısmında yer alan, normal idrar deliğinin olması gereken yere çok yakın olan bu olgulara “glanüler hipospadias” denilir. Penis baş kısmı ile penis gövdesi uç kesimi arasındaki olanlara “koronal hipospadias” denir. Her iki durum genel olarak “distal hipospadias” tanımlaması içinde yer alır. Çocuklarda en sık karşılaşılan ve cerrahi başarı oranının en yüksek olduğu grup bu gruptur. Daha aşağı yerleşimli hipospadiaslar da vardır, idrar deliğinin yerleşimi penis gövdesinin ortasında olanlara “midpenil hipospadias” (orta düzeyde hipospadais), penis orta kesimi ile torbaların birleştiği bölgede hatta anüse yakın perine dediğimiz bölgede yerleşenler ise “proksimal hipospadias” olarak adlandırılırlar ve cerrahi tedavileri daha zordur. Bu hastaların çoğunda penis eğriliğide mevcuttur ve bu durumun da ameliyatla birlikte düzeltilmesi gereklidir. Her 300 erkek çocuğundan birinde görülen hipospadiasın tek tedavisi cerrahidir.

    Cerrahi tedavide tanımlanmış yaklaşık 500 çeşit ameliyat bulunmaktadır. Temel amaç üretra denilen idrar deliğinin penisin ucuna getirilmesidir. Temel olarak dikişle idrar kanalını oluşturduktan sonra üzerine bir katman olarak yama getirilmesi dokuyu daha sağlamlaştırır. Ameliyatta penis kökü bir lastikle boğulur ve penis derisi köküne kadar soyulur. Daha sonra penise suni ereksiyon yaptırılır. Bu şekilde kordi adı verilen penis eğriliğinin varlığı araştırılır. Penisteki eğrilik mutlaka düzeltilmelidir. Daha sonra yeni oluşturulacak idrar deliğinin yeri belirlenir ve mevcut dokular kullanılarak 6/0, 7/0 ve 8/0 gibi emilebilen dikişlerle yeni üretra oluşturulur. Hipospadiasın ağırlık derecesine göre beraberinde sünnet de yapılabilir, ya da sünnet derisi yama olarak kullanılabilir. Ancak ameliyatla sünnetin birlikte yapılmaması görüşü doğru değildir, aksine beraberinde sünnet yapılması çocuğu ikinci bir ameliyattan kurtaracaktır. Ameliyatın durumuna ve hastalığınızın derecesine göre idrar sondası takılabilir, bu sonda ortalama 3-7 gün kalır. İdrar deliğinin normal yere göre çok uzakta olduğu proksimal hipospadiaslı hastalarla, ağır derecede kordisi olan ve üretranın kısa olduğu hastalarda işeme deliğinin normal yerine getirilmesi için vücudun farklı yerlerinden (kol veya uyluk derisi, ağız içinden, mesaneden, testis torbasındaki fasyalardan) doku alınması gerekebilir. Her üç durumda da mümkünse yeni bir üretral kanal oluşturularak üretral kateter konur ve operasyon tamamlanır. Dokunun olgunlaşmasının gerektiği ya da kanalın ağzının normal yerden çok uzak olduğu olgularda alınan doku penise yerleştirilerek olgunlaşma beklenir, asıl düzeltme işlemi ise daha sonraki bir tarihe (yaklaşık 6 ay sonrasına) ertelenebilir. İdrar sondası yerine drenaj amaçlı göbek altına sistostomi kateteri de konulabilir. Ameliyatların başarı şansı idrar deliğinin yerleşim yerine göre ve penis eğriliğinin derecesine bağlı olarak %60-98 arasında değişir.

  • Doğum Sonrası Depresyon

    Doğum Sonrası Depresyon

    Doğum Sonrası Depresyon / Postpartum PPD

    Doğumdan sonra her 10 anneden biri doğum sonrası depresyon denilen durumlar karşı karşıya kalabilir. Bebek sahibi olan annenin vücudundaki kimyasalların sosyal ve psikolojik değişikliklerin etkisiyle majör depresyon belirtilerinin yaşanacağı biçimde işlemesine Postpartum depresyon (PPD) denir.

    Postpartum Depresyon Belirtileri

    Uyku eksikliği, cinsel istekte azalma, iştah eksikliği, ruh halindeki değişimler ilk belirtileridir. Doğum sonrası depresyonu geçiren kişiler değersizlik, ümitsizlik, yetersizlik duygularını abartılı şekilde yaşayabilir, depresyonun şiddetine göre ilerleyen aşamalarda intihar düşünceleri geliştirebilirler.

    Kimler Postpartum Depresyon Riski Taşır

    Doğuma psikolojik ve bedensel anlamda hazır olmayanlar, ileri yaşlarda doğum yapanlar, istemeyerek doğum yapanlar ve mutsuz veya stresli bir evlilik dönemi geçiren annelerde postpartum depresyonu görülme ihtimali diğer annelere göre daha yüksektir.

    POSTPARTUM DEPRESYON TEDAVİSİ SÜRECİ

    Postpartum depresyon tedavisi konusunda atılacak ilk adım gerekli duygusal desteğin sağlanmasıdır. Tedavi çerçevesinde annenin eşi ve birinci derece yakınlarına durum karşısında nasıl davranmaları gerektiği öğretilir. Bu bilgilendirme ve destek çalışmalarının yeterli olmadığı daha ileri düzeydeki rahatsızlıklarda ilaçlı tedavi düşünülür ve emziren annelerin bebeklerinin ilaç tedavisinden minimum düzeyde etkilenmesini sağlayacak ilaç seçenekleri değerlendirilir.

    Ne Zaman Uzman Desteği Alınmalıdır?

    Kendini olumsuz etkilerden koruyamayan anne maalesef çocuğunu korumaktan da aciz kalabilir. Tedavi edilmemiş doğum sonrası depresyon yeni anneye zarar verirken bebeğe karşı de çeşitli risk faktörleri barındırır. Postpartum depresyon belirtileri 15 günden fazla sürüyorsa, günlük yaşam akışını olumsuz etkiliyorsa, anne aşırı endişe içindeyse ve kendine veya bebeğe zarar vermeyi aklından dahi geçiriyorsa hiç vakit kaybetmeden, kesinlikle belirtilerin kendiliğinden hafiflemesini beklemeden bir uzmandan yardım alması gerekir.

    Tedavi Sürecinde Annenin Yapabilecekleri

    Hormonal değişikliklerin düzenlenmesi amacıyla alınması gereken doktor onaylı ilaç ve takviyelerin aksatılmaması, iyi beslenme, iyi bir uyku düzeninin kurulması, bebeğin bakımında yakın bir aile bireyinden yardım alınması ve mümkünse bu kişinin evin içinde ya da yakınında ikamet etmesi, annenin mümkün olduğu kadar gün ışığından yararlanması, kendini eve kapatmaması, yürüyüş yapmak ve müzik dinlemek gibi zihni rahatlatacak aktivitelerde bulunması doğum sonrası depresyon tedavisi konusunda anneye düşen görevlerden bir kaçıdır. Eğer imkan varsa psikolojik destek alınması bu sürecin en az zararla atlatılmasını ve anne ile yeni doğan bebek arasında kurulması gereken sağlıklı bağın oluşmasını sağlayacaktır.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Gömük penis buried

    İlk olarak 1919’da penis cildinin retraksiyonunda, penisin karın, uyluk ve skrotum cildiyle aynı seviyede olduğu, penis gövdesinin normal olmasına rağmen penisin görülememesi olarak tanımlanmıştır. Başka bir tanımlamada yaş gruplamasına göre penis gerginken kabul edilen ortalama uzunluk ve çapta olmasına rağmen, penisin görüntüsel olarak küçük olması durumudur.

    Penis uzunluğu ile ilgili patolojilerde buried penis teriminin yanı sıra gizli (hidden), gizlenmiş (concealed), tuzaklanmış (trapped) veya ağ (webbed) penis gibi farklı terminolojiler kullanılmaktadır. Bu gruplamalarda altta yatan nedenler farklı olmasına rağmen temelde penis gelişimi normal, yalnızca görüntüsel olarak küçük penis mevcuttur. Penis gelişimi normal olmasına rağmen aileler için oldukça tedirgin edici bir durumdur. Bu nedenle tamamen farklı bir durum olan ve penis gelişiminin yetersiz olduğu mikropenis ile ayırımının iyi yapılması gerekmektedir.

    Fizik muayenede suprapubik yağ dokusuna (göbeğin altında ve penisin hemen üzerindeki yağlı doku) bastırıldığında penis cildi aşağı doğru kayıyor, penis gövdesi ortaya çıkıyor ve penis uzunluğu yaşlara göre ortalama ve standart sapma aralığında bulunuyorsa penis gövdesi buna rağmen küçük kalıyor ve standart sapmaların altında ölçülüyorsa mikropenis olarak adlandırılır.

    Altta yatan neden daha önceleri obezite, çocukların iriliği ve sünnet derisinin yeterli kesilmemesi olarak düşünülmüş olsa da aslında bu durum fasyalar (penisi sarmalayan penis ile deri arasında yer alan doku) arasındaki yetersiz bağlantılardan kaynaklanmaktadır.

    Tedavi edilmesi gerekliliği tartışmalıdır. Tedavinin gereksiz olduğunu savunan doktorlar bu hastalığın özellikle çocukluk çağında görülüyor olması ve erişkin dönemde çok az hastanın bu şikayetle doktora başvurmasını gerekçe göstermektedirler. Çocukların ileri yaşlarda kilo vermeleri ve penis boyunun yaşla birlikte artması ile bu hastalığın ortadan kalktığı iddia edilmektedir. Karşıt görüş ise olguların psikolojik ve sosyal gelişimlerinin daha kötü olduğunu ve erken cerrahinin bu olumsuzlukları önlediğini ileri sürmektedir. Çocuklarda cerrahi gereklilik; rekürren balanit, sekonder fimozis, işeme esnasında penis kontrolünün sağlanamaması, üriner akışı sağlayamama, sosyal mahcubiyet ve aile endişesi gibi durumlardır.

    Genellikle çocuk cerrahları ve ürologlar tarafından iyi huylu bir patoloji olarak değerlendirilmesine rağmen aileler ve ileri yaştaki hastalar için endişe verici bir durumdur ve ciddi psikolojik problemlere yol açabilmektedir.Polikliniğe başvuran hastalar dikkatli bir şekilde değerlendirilmelidir. Aile ve hastalara, penis gelişiminin normal olduğu yalnızca görüntüsel bozukluk olduğu yönünde bilgi verilmelidir. Altta yatan nedene göre tedavi seçenekleri anlatılmalı ve aile ile birlikte karar alınarak tedavi yöntemleri planlanmalıdır. Yani tedavisinin amacı, aile ve kişide oluşabilecek psikososyal baskıyı ve ileride oluşabilecek depresyon ve özgüven eksikliği gibi psikolojik rahatsızlıkları ortadan kaldırmanın yanı sıra tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonları, balanit, cilt yapışıklıkları, işeme bozukluları, penisin elle tutulamaması gibi durumların da ortadan kaldırılmasıdır.

  • Depresyon …

    Depresyon …

    Depresyon aslında bir ruh halini tanımlayan sözcüktür. Ancak aynı zamanda psikiyatrik bir bozukluğu tanımlamak amacıyla da kullanıldığından giderek bir hastalık adı halini almıştır. Depresyon sözcüğünün Latince kökü “depresus” dur; aşağı doğru bastırmak, çekmek, bitkin gamlı-kederli olmak anlamına gelir. Tıbbi terminolojide “çökkünlük” olarak ifade edilir. Bir kişi için depresyonda denildiğinde, bir çeşit ruhsal çökkünlük halinde olduğu anlaşılmaktadır.

    Depresyon hem ülkemizde, hem de dünyada önemli bir toplum sağlığı sorunu konumundadır. Halk sağlığını dünya ölçeğinde en çok tehdit eden sorunların başında gelmektedir. Yüksek yaygınlık dışında; tanı güçlükleri içermesi, kronikleşme riskinin artması, kişide yarattığı yıkım ve ekonomik sonuçlar depresyon önemini giderek arttırmaktadır. Depresyon için başlangıç yaşı ortalama 40’tır. Depresyon vakalarının en az yarısı tanı konamadığından dolayı tedavi edilemez. Depresyon hastaları zamanla yaşam içindeki aktivitelerini sürdüremezler ve iş, aile ve sosyal yaşamları bu durumdan olumsuz etkilenir. Depresyon tedavi edilemediğinde şiddeti artabilir ya da kolaylıkla intihar ile sonuçlanabilir.

    Depresyon belirtileri şunlardır: 

    • Üzüntü ve mutsuzluk hissi
    • Ufak meseleler karşısında bile alınganlık veya hayal kırıklığı 
    • Normal aktivitelere karşı ilgi veya istek kaybı
    • Cinsel dürtüde azalma hali
    • Uykusuzluk veya aşırı uyuma
    • İştahta değişiklikler; depresyon, çoğu kez iştahta azalma ve kilo kaybına, bazı kişilerdeyse aşırı iştah ve kilo alımına sebep olur.
    • Gerginlik veya huzursuzluk; örneğin, hızlı yürüme, ellerde terleme veya yerinde oturmada güçlük
    • Düşünme, konuşma veya vücut hareketlerinde yavaşlama
    • Kararsızlık, dikkat dağınıklığı ve konsantrasyon eksikliği
    • Yorgunluk, bitkinlik ve enerji eksikliği; en ufak görevler bile çok çaba gerektiriyor gibi görünebilir. 
    • Değersizlik veya suçluluk hissi, başarısızlıklar üzerine yoğunlaşma veya işler yolunda gitmediğinde kendini suçlama
    • Düşünmede, konsantre olmada, karar vermede ve bilgileri hatırlamada sorunlar
    • Sık olarak ölüm, ölme veya intiharla ilgili düşünceler
    • Belirli bir nedene bağlı olmayan ağlama nöbetleri
    • Bel ağrısı veya baş ağrısı gibi açıklanamayan fiziksel sorunlar

    Gündelik yaşamda herkes zaman zaman kendini yukarıda verilen belirtiler gibi ya da moralsiz, üzgün, mutsuz hatta karamsar hissedebilir. Depresyon hastalığının gündelik olağan moral bozukluğu veya demoralizasyondan farkı kişinin sadece;

    • duygusal olarak üzgün, mutsuz, kederli hissetmesi, bunun yanı sıra düşünce olarak mevcut durumuyla ilgili ümitsizlik, çaresizlik ve karamsarlık içinde olması,
    • kendini bu durum içinde yetersiz ve değersiz olarak algılaması ve hatta intiharı çözüm olarak görmesi,
    • davranış olarak kendini toplumdan soyutlaması, içine kapanması, giderek durgunlaşması, hiçbir şeyden zevk alamaması ve isteksizlik göstermesi ve bedensel olarak uykusunun ve iştahının bozulmasıdır.

    Gündelik olaylar mutlaka insanların ruh halini olumsuz etkilemektedir, ancak depresyondan farkı, kişinin bu durumu çözümsüz ve kendisini de yetersiz hissetmemesidir. Gündelik olaylar morali bozulan kişi olumlu gelişmeler ile kendisini yeniden iyi hissederken, depresyon hastalığındaki kişi olaylara bağlı olarak kendini daha iyi hissetmez. Bu nedenle tüm gündelik moral bozukluklarını veya gelip geçici umutsuzluk hallerini depresyon olarak kavramlaştırmak hatalı bir yaklaşım olmaktadır.

    Depresyonun nedeni tam bilinmese de araştırmacılar, depresyon riskini artırabilecek veya depresyonu tetikleyebilecek bazı faktörleri saptamıştır. Bunlar:

    • Madde ve alkol kullanımı
    • Anksiyete bozuklukları
    • Kadın olmak
    • Erken ebeveyn kaybı
    • Düşük sosyoekonomik düzey
    • Ayrı yaşama, boşanmış olma
    • İşsizlik: İşsizlik depresyonda risk etkeni olması yanında işte verimliliğin azalmasının önemli nedenlerindendir.
    • Daha önce depresyon geçirmiş olma
    • Yakın zamanda önemli yaşam olayları, stres etkenleri
    • Kişilik yapısı
    • Çocukluk döneminde cinsel veya fiziksel kötü davranılma öyküsü
    • Bazı ilaçlar
    • Tıbbi hastalıklar
    • Hormonal değişiklikler.

    Beynimiz yaşanan yaşam deneyimleri ile birlikte gelişen olumsuz düşünceleri zamanla hatalı ve tek yanlı işleyen bir mantık sistemine dönüştürür. Bu durum yukarıda yazılı olan risk faktörü oluşturan durumlar ile bir araya geldiğinde değişen mantık sistemi ile ne yorumlarsa yorumlasın sonuç mutlaka karamsarlık veya umut kırıcı yorumlar olmaktadır. Depresyonda söz konusu sistem çok sayıda mantık hatasının birikmesine ve değişimine dayansa da bunlardan en sık rastlanan mantık hatalarından örnekler aşağıda açıklanmıştır.

    1.) Keyfi çıkarımlar: Yeterince kanıt olmamasına karşın, yaşanan olaylar ve içinde bulunulan koşullar hakkında olumsuz sonuçlar çıkarılır. Örneğin, sınava hazırlanmakta olan bir kişi, ortada bir neden yokken, başarılı olamayacağı kararına varabilir ya da depresyona giren bir işadamı, iflasının kaçınılmaz olduğu inancına saplanabilir.

    2.) Seçici odaklanma: İçinde bulunulan durum ya da yaşanan deneyimlerin kötü yanları üzerinde odaklanılır. Dolayısıyla, gün boyunca bir çok olumlu ve olumsuz olaylarla karşılaşan kişi, akşam olduğunda yalnızca yaşadığı olumsuzlukları anımsar ve berbat bir gün geçirdiği kararına varır.

    3.) Kişiselleştirme: Kişi, kendisiyle ilgili olmayan ya da çok az ilgili olan olayları üzerine alınır. Örneğin, yolda karşılaştığı ve muhtemelen onu görmemiş olan bir arkadaşının selam vermemesini, “Mutlaka onu kıracak bir şeyler yapmış olmalıyım” biçiminde yorumlayabilir.

    4.) Aşırı genelleme: Tek bir olaydan genel sonuçlar çıkarılır. Kişi, otobüs zamanında gelmediği için, hiç bir işinin yolunda gitmediği yargısına varabilir. Ya da arkadaşı zamanında telefon etmediği için, artık hiç kimsenin onunla ilgilenmek istemediği sonucunu çıkarabilir.

    5.) Ya hep ya hiç biçiminde düşünme: Her türlü olay “ya hep ya hiç” kuralına göre değerlendirilir. Mükemmel olmayan her şeyin berbat olduğu yargısına varılır. Kişi, yalnızca siyah beyazdan oluşan, diğer tonları olmayan bir yargılama sistemine sahiptir.

    6.) Küçümseme veya büyütme: Kişi başarılı olduğu işleri küçümserken, hatalarını abartır.

    Depresyonun tedavisinde Antidepresan tedavilerin yanında hastalara psikoterapiler uygulanmaktadır. Bu tedaviler çeşitli kuramlara dayanan ve yıllar içinde bilgi birikimiyle temelleri oturtulmuş yöntemlerdir. Bu tedavilerden en sık kullanılanları “psikanaliz” denilen insanın ruhsal çatışmalarını çözmeye yarayan tedaviler ile “bilişsel-davranışçı terapi” denilen insanın düşünce yapısındaki olumsuz düşünce kalıplarını ve davranış kalıplarını işlevsel olanlar ile değiştirmeye yarayan tedavilerdir.

    Depresyon olgularının %85 ya da daha fazlası bilinen olağan tedavi yöntemlerinden yararlanır. Tedavi edilmeyen olgular ise 6-24 ayda düzelirler. %5-10 kadar olguda ise iki yıldan fazla sürer. Tedavi ile bu süre birkaç hafta ile birkaç aya indirilebilmektedir. Tedaviye erken başlamak yanıt alma süresini kısaltır. %10-15 olgu ise süreğen seyir gösterir. Başlama yaşı yönünden aynı aile bireyleri arasında ilişki vardır. Erken başlayanlarda yineleme olasılığı daha yüksektir. Stres etkenleri ile başlaması arasında bir ilişki olabilmekle birlikte bu zorunlu değildir. Depresyon yaşam boyu ataklar ve yinelemelerle sürer.

    Hastanın yakını olarak ne gibi yardımda bulunabilirsiniz ?

    • Hastayı doktora gitmeye ve ona rahatsızlığını ayrıntılı bir şekilde anlatmaya ikna edin.

    • Tedavisi zaman ister. Onun için sabırlı ve anlayışlı olun. Depresyonlu kişiler umutsuz olduklarından ve bu hastalığın hakikaten iyileşip yok olacağını hiç göz önüne getiremediklerinden, daima hastaya ümit veren sözlerle yaklaşın.

    • Hastaya büyük aktiviteler teklif ederek ona fazlaca yüklenmeyen (örneğin kalabalık olan şenliklere veya seyahate gitmek gibi) bundan ziyade, fazla yük oluşturmayacak bir şekilde, onu üzüntüsünden çevirebilecek olan küçük gezilere (örneğin kısa gezintilere) çıkmayı teklif edin.

    • Hastalığın kişi üzerinde meydana getirdiği konsantrasyon ve hafıza bozukluğunu göz önünde bulundurun ve hastanın ilacını muntazam bir şekilde alıp almadığını kontrol edin.

    • Tedavinin ilk haftalarında belirgin bir iyileşme görülmese dahi hastayı ilacını almaya devam etmeye ikna edin.

    • Tüm bunlara rağmen hiçbir zaman hastanın öz sorumluluğunu unutmayın. Bu demektir ki, antidepresan ilacın olumlu etkisinin mi yoksa yan tesirlerinin mi daha ön planda olduğuna hastanın kendisi karar verir.

  • Yenidoğan göbek fıtığı!

    Doğumdan sonra göbek kanalının tam olarak kapanmaması sonucu göbek fıtığı oluşur. Anne karnındaki bebek, göbekten çıkan ve anneye uzanan damarlar ile yaşamını sürdürür. Doğumdan bir süre sonra düşen göbek kordonu içinde yer alan bu damarların geçebilmesi için karın duvarında bir açıklık vardır. Bir çok yeni doğan bebekte bu açıklıktan karın içi organlar dışarı çıkarak, göbekte bir şişlik oluştururlar. Bu durum göbek fıtığı olarak anılır. Göbek fıtığı genellikle göbek bağı düştükten sonra görülmeye başlar. Bu durum çocuklarda %25-50 oranında gözlenir. Kız ve erkek bebeklerde eşit sıklıkta görülür, yüksek ailevi yatkınlık vardır. Prematürelerde ve düşük doğum ağırlıklı bebeklerde daha sık görülürler. Genellikle 3 yaşına kadar %90’ı tedavi gerektirmeden kendiliğinden düzelir. Göbek fıtığı olan bebeklerde ilk iki yaş içinde bir tedaviye gerek yoktur. Karın dışındaki şişlik zamanla büyüse bile, karın duvarının gelişimi ile büyük olasılıkla kendiliğinden iyileşir. Özellikle çapı 1 cm’den küçük defektlerin kendiliğinde kapanma olasılığı daha yüksek ve erkendir. Göbeğe bozuk para yapıştırmak veya göbek bağı bağlamak gibi yöntemlerin iyileşme olasılığını yükseltmediği gibi, deri de nekroz ve flaster allerjisi yapma gibi zararları olabileceği için uygulanmaması gereklidir. İki yaşına gelen çocukta hala göbek fıtığı var ise hekime başvurulmalıdır.

    Ne zaman ameliyat?

    Kızlarda 3 yaşına, erkeklerde 4 yaşına kadar geçmemişse

    Bir kez bile boğulma oluşmuşsa

    Çapı 1,5-2 cm ve üzerinde ise düzeltilmelidir.

  • HİPNOTERAPİ HAKKINDA MERAK EDİLENLER

    HİPNOTERAPİ HAKKINDA MERAK EDİLENLER

    Günümüzde en çok merak edilen psikolojik tedavi yöntemlerinden biri olan hipnoterapi sırasında yapılan hipnoz uygulaması uyku ile kıyaslamak istersek, bunun uykudan daha derin bir uyanıklık hali olduğunu söyleyebiliriz. Hipnoz hali süresince bilinç kaybolmaz, aksine farkındalık yükselir. Hipnozda dikkatin en üst seviyeye yükseldiği duruma ise trans denir.

    Hipnozda en yaygın rastlanan duygu bedenin oldukça gevşemesi, zihinsel ve duygusal bir özgürlük hissetmesidir. Hipnoz esnasında söylenen şeyler unutulmaz. Bilinçaltı günlük yaşamda pasif haldeyken trans haline geçtiğinde aktif olur. Söylenen sözler bilincin filtrelerine takılmadan bilinçaltı onları gerçekleştirme isteği duyar.

    Hipnoz Halindeyken Kontrolümü Kaybeder miyim?

    Kontrolün tamamen kaybedilmesi söz konusu değildir. Hipnozun hissiz bir uyku ve kendinden geçme halinden ziyade farklı ve daha keyifli bir ruh hali olduğunu söylersek yanılmış olmayız. Sahne sanatları ile uğraşanların hipnozun gizemini gösterilerinde kullanmaları ve hipnoz halindeyken kişinin şuursuzca davranışlar içerisine girdiği fikrinin yayılması bu konuda çeşitli güvensizlikler doğurmaktadır. Kişinin hipnozdaki halinden yararlanarak onu kimi telkinlere açık hale getirmek mümkündür. Ancak psikoloji ve psikiyatride danışanın bu şekilde yönlendirilmesi etik dışı kabul edilir. Bunu gösteri amaçlı uygulayan kişilerin ise tıbbi hipnoterapi ile herhangi bir ilgileri yoktur.

    Hipnoz Etkisi İle Oluşan Değişimler Kalıcı Mıdır?

    Hipnoz sonrası kişiyi doğal ayarlarına döndürme süreci de doğal yöntemlerle olmalıdır. Hipnoterapi insanın doğasına uygun olduğu, zorlama olmadığı veya kimyasal maddelerle tetiklenmediği için değişim kalıcı olur.

    Örneğin bir diyetisyene gittiğinizde aldığınız reçeteyi uygulayabilmek için arzularınızla mücadele eder, bu kısıtlamaları istemeye istemeye uygular ve sonuçta belli bir miktar zayıflayabilirsiniz. Ancak zorlama ile meydana gelen bu değişim bir süre sonra tekrar eski halinize dönmenize sebep olur. Oysa hipnozda zorlama söz konusu değildir. Değişim oluşturulan telkinlerle içten gelir. Kişi yerleşik tutum ve davranışlarını değiştirir ve bunları alışkanlığa dönüştürmesi de kolaylaşır.

    Biri kontrolsüz bir şekilde yemek yiyor ve yedikleriyle tatmin olamıyorsa duygusal açlık ve ruhsal dengesizlik gibi sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyleyebiliriz. Diyet yapmak ise bu tarz ciddi sorunlarla başa çıkmak için kesinlikle etkili bir yöntem değildir. Diyetin getirdiği bastırılmışlık ve kısıtlanmışlık hissi sonucu kişi kendini eskisinden daha gergin, stresli, öfkeli ve mutsuz hissedecektir.

    Bilimsel araştırmalar hipnozun kişinin doğasında var olan potansiyeli aktif hale getirdiği için her türlü tedavi ve iyileşmede etkili bir yöntem olarak kullanılabileceğini ortaya koymuştur.

    Hipnoterapi İle Kaç Seansta İyileşme Sağlanır?

    • Hipnozdan yararlanmak isteyen kişilerle bir hipnoz uyum testi yapılır. Kişide hipnoza yatkınlık olduğu ve söz konusu terapi şeklinin katkı sağlayacağı yönünde geribildirimler alınırsa ilk seans yapılır ve durum değerlendirilir. Bundan sonra kaç seans devam edileceği uzman tarafından öngörülür. Kişisel deneyimlerimden yola çıkarak hipnoz seans sayısı olarak 6 ila 10’un pek çok sorun için yeterli geldiğini söyleyebilirim. Kişi görüşmeye geldiğinde aşağıdaki değerlendirmeleri yaparak bir öngörüde bulunabiliriz:

    • Sorunun ne kadar içselleştirildiği

    • Kişinin telkinlere yatkınlığı

    • Danışanla psikoloğun uyuma girmesi ve güven ilişkisinin kurulması

    Hipnozun Tercih Edilmediği Durumlar Olabilir Mi?

    Zihni çok geveze olan, aşırı takıntılı, mükemmeliyetçi kişiler bu hipnoz uygulamalarına karşı direnç geliştirdikleri için terapi süresi beklenenden uzun sürebilmektedir.

    Seans Aralıkları Ne Kadar Olur ve Bir Seans Ne Kadar Sürer?

    İlk birkaç seanstan sonraki görüşmeler daha uzun aralıklarla yapılabilir. Örneğin haftada 2 veya 3 kez ile başlanıp haftada bir görüşme yapılarak devam edebilir. Seans süreleri 60 ila 90 dakika arasındadır.

    Kişi Kendi Kendini Hipnoz Edebilir Mi?

    Her türlü hipnoz aslında kişinin kendi kendini hipnoz edebilme, bir başka deyişle otohipnoz yeteneği ile ilişkilidir. Hipnozu uygulayan kişinin sihirli güçleri olamayacağına göre; her seansta aslında kişide var olan potansiyelin harekete geçirildiğini söyleyebiliriz. Hal böyle olunca yeterli eğitimi alan ve iç disiplini sağlayan bir kişinin ihtiyaç duyduğunda kendi kendine hipnoz uygulaması yapamaması için hiçbir sebep yoktur.

    Kendi kendine çalışma yapacak kişi başlangıç aşamasında bir uzmanın rehberliğine ihtiyaç duyar. Bunu araba kullanmayı öğrenmek gibi düşünün. Sürekli yanınızda biri varken araba sürmek zorunda değilsiniz. Bir süre sonra ustalaşıp kendinize olan güveninizi geliştirebilir ve kendi başınıza trafiğe çıkabilirsiniz.

    Her Yaş Grubu ve Rahatsızlıkta Hipnozdan Yararlanılabilir Mi?

    Hipnoz tedaviyi yapan değil, tedaviyi destekleyen bir araçtır. Tedavinin tam olması için rehberin, yani görüşülen uzmanın bilgi ve deneyimine ihtiyaç duyulur. Ancak istisnasız her yaş grubu ve rahatsızlıkta hipnozdan yararlanılamayabilir. Uyum sorunu, zeka geriliği, ağır psikiyatrik rahatsızlıklar gibi sorunlar yaşayanlarla uzmanla uyuma giremeyecek kadar küçük çocuklarda hipnozun uygulanması mümkün olamayabilir. Hipnozdan yararlanmak için derin hipnoz haline geçmek şart değildir gerek yoktur.

    Hipnozun Yan Etkileri Var Mı?

    Hipnoterapi bugün bilinen en güvenli ve tehlikesiz terapi yöntemidir. Kişinin ayarlarını bozmanın aksine onu en doğal ayarlarıyla amacıyla hipnozdan yararlanılır.

    Hipnoz Sırasında Uyuyakalmak veya Hipnozdan Çıkamamak Gibi Riskler Söz Konusu Mu?

    Hipnozun bir uyku hali olmadığını yazımızın başlangıcında da vurgulamıştık. Bununla birlikte kişi kimi zaman hipnozdayken aşırı derecede rahatlayarak uykuya geçebilir. Bu durumda bir süre sonra normal uykusundan nasıl uyanıyorsa aynı şeklide kendi kendine uyanır veya uyarılmak suretiyle uyandırılır. Hipnozda dalınan uykudan uyanamamak ya da hipnozdan çıkamamak gibi durumlar yalnızca şehir efsanesi olup gerçekleşmeleri mümkün değildir.

    Hipnozun En Yaygın Kullanım Alanları Nelerdir?

    Pek çok alan hipnozdan yararlanabilir. Bunların en yaygınları;

    • Kronik ağrılar

    • Ağrısız doğum

    • Alt ıslatma

    • Ders çalışma isteksizliği

    • Kaygı bozuklukları

    • Strese bağlı somatik rahatsızlıklar

    • Yeme bozuklukları

    • Uyku bozuklukları

    • Motivasyon eksikliği

    • Öğrenilmiş çaresizlik

    • Korkular

    • Takıntılar

    • Yabancı dil öğrenimi

    • Sigarayı bırakma

    • Madde bağımlılığı

    • Duygusal bağımlılıklar

    • Psikolojik kökenli bayılmalar,

    • Vajinismus

    • Cinsel sorunlar (ereksiyon olamama, erken boşalma , orgazm olamama)

    • Öfke nöbetleri

    • Dikkat eksikliği

    • Öğrenme güçlüğü

    • Sporculuk ve performans geliştirme

    • Kişisel gelişim

    • Sosyal fobi

    • Kekemelik

    • İletişim problemleri

    • Özgüven eksikliği

    • Panik atak

    • Alerjik rahatsızlıklar

    • Diş tedavisi

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • Yenidoğan bebeklerde her kusma masum değil

    Yenidoğan bebeklerde tekrarlayan kusmalar, yetersiz kilo alımı, uyku bozuklukları ilk olarak gastroözofageal reflüyü akla getirir. Ancak kusmalar her zaman masum olmayabilir. Altta yatan cerrahi bir patoloji mevcut olabilir. Doğumunu takiben iyi beslenemeyen ve kusması devam eden Ali İnanç bebeğe Prepilorik Antrol Diyafram teşhisi koyarak ameliyatını gerçekleştirdim Vakayla ilgili şunları söyleyebilirim; annesinin de bebekken mide çıkışında problem sebebiyle opere olduğunu öğrendiğimiz hastamız doğduktan sonra eve çıktığında beslenmeyi tolere edememiş. Mama miktarı hiç arttırılamamış. Beslenememe ve kusma sebebiyle başvurduğu merkezde araştırılmak üzere müşahade ediliyordu. İlaçlı film ile mide çıkışında problemi olduğunu belirledik. Kurumumuza devir alarak operasyonunu planladık. 20 günlükken opere ettik, mide çıkışıdaki poblemi giderdik. Ameliyattan 3 gün sonra beslemeye başladık. 1 hafta içinde taburcu oldu.

    Kusması devam eden bebeklerde kusmanın cerrahi sebeplerinin oldukça nadirdir. Eğer bebekte inatçı bir kusma varsa ve kusma safra içermiyorsa, mide çıkışında problem akla getirilmelidir.

    Cerrahi sebeplerden en sık rastlanılanı mide çıkışındaki pilor kasının kalınlaşmasıdır (infantil hipertrofik pilor stenozu). Pilorun kalınlaşması besinlerin mideden ince bağırsağa geçmesine engel olur. Bebek emdiklerini sürekli kustuğundan kilo alamaz, genel durumu gittikçe düşkünleşir. Tipik olarak 3-6 haftalarda belirginleşen, beslenmeyi izleyen, fışkırır şekilde ve safrasız kusma ile kendini gösterir.

    Bir diğer cerrahi sebep Prepilorik Antrol Diyafram/ Web olarak adlandırılan bir hastalıktır. Ortalama 100.000’de bir görülür. Burada midenin çıkış bölgesinde zar gibi bir yapı besinlerin bağırsağa geçişi engellemektedir. Hastamızın tanısı buydu.

  • Diyetler Neden İşe Yaramıyor?

    Diyetler Neden İşe Yaramıyor?

    Mutlu Eden Bir Diyet Biliyor Musunuz?
     

    Aşırı kilo ve obezitenin oluşmasında modern yaşamın gerekleriyle birlikte genetik yatkınlık, metabolik sebepler, ilaç kullanımı gibi sosyal ya da psikolojik birçok sebepler sıralanabilir. Tüm bunların yanı sıra “diyet yapmak veya diyete dayalı bir anlayış neden işe yaramıyor” bunun irdelenmesi gerekir.

    Diyet yapmak çoğu kişiyi hissettirdiği mahrumiyet duygusundan dolayı mutsuz eder. Diyet yapmaktan vazgeçip durumlarını kabul edenler de mutsuzluklarıyla mutlu olmayı öğrenmişlerdir.

    Yemekten Vazgeçme İradesi Göstermek Neden Bu Kadar Zor?

    Kısıtlamaya dayalı bir yemek anlayışı bir süre sonra kendinizi hapishanede hissetmenize neden olur. Bu fasit daireden çıkamayan kişi bedensel hazda takılı kalır. Karbonhidrat kısıtlaması ve şekeri kesmek bir süre sonra kişiyi yüksek ölçüde rahatsız etmeye başlayabilir. Bu gıda türlerinin her ikisi de ölçülü olarak alınmalı, ancak rafine edilmiş gıdaların bağımlılık yapıcı etkisi göz ardı edilmeden.

    Bedensel İhtiyaçlarla Duygusal İhtiyaçlar Birbirine Karıştırılıyor

    Tüm hızlı, kontrolsüz ve aşırı yeme eylemlerinin fiziksel sebeplerden çok bilinçaltında yatan sebepleri var: Öfke, aşrı kıskançlık, ruhsal ve bedensel tatminsizlik, öz değer ve özgüven eksikliği, suçluluk duygusu, kızgınlık, aşırı kıskançlık, ilişkisel ve cinsel problemler, kişinin çözmeye gücü yetmediği ya da gücü olmadığı için bastırdığı durumlar, yalnızlık duygusu gibi bilinçaltı düzeydeki olumsuz duygular, kilo almanın sebepleri arasında önemli yer tutuyor.

    Dengeli Beslenmek Ne Demek?

    Ortalama bir insan için ideal olan sağlıklı beslenme düzeninde toplam besinlerin yüzde 50’si karbonhidratlardan, yüzde 15’i proteinlerden, 20- 30’u da yağdan gelmelidir. Diyetisyenlerin kilo verme veya form koruma amacıyla ürettikleri formüllerin temelinde bu 3 kaynağın dengelenmesi yatar.
     

    Mideyi Değil Beyni Kontrol Etmek

    Birçok insanın farkına varamadığı şey açlık hissi ve enerji kullanımın beyin tarafından kontrol edildiğidir. Beyniniz siz bunları fark etmeden, düşünmeden bir yazılım gibi görevini yerine getirir. Bu açıdan bakılırsa iştah, motivasyon, duyguları yönetmek gibi dürtüsel davranışlarda değişiklik yapabilmekte ve dolayısıyla sağlıklı kilo kaybetme sürecinde iradenin çok az etkisi vardır.

    Vücudun Referans Değeri Değişmeden Asla Kalıcı Kilo Veremezsiniz

    Kaç kilo olması gerektiği konusunda vücudun kendine ait bir algısı vardır. Buna referans değeri denir. Vücut bu referans değer üzerinden 5-7 kilo arasında iniş çıkışları normal kabul eder. Bu aralığın dışına çıkmayı ise bir tehdit olarak algılar ve daha fazla kilo kaybı yaşadığında bütün sistemleri buna engel olmak için çalışır. “İşte su bile içsem yarıyor”, “kilo verme çabalarıma vücudum direniyor” gibi şikayetleri olanların esas gerçeği budur. Sistem tıpkı bir termostatın yaptığı gibi onlarca kimyasal aktiviteyi, sinyali, açlığı ve metabolizmayı aynı anda düzenleyen kompleks bir prensiple çalışır. Örneğin kışın termostat ayarı 24 dereceye ayarlıysa ve oda size sıcak geliyorsa, pencereyi açsanız bile kombi sisteminiz oda sıcaklığını 24 derecede tutacak şekilde çalışır ve pencereyi açmak o anda yarattığı serinlik dışında bir işe yaramaz. Vücudunuzun referans sistemi yıllar içinde oluşmuş ve pekişmiştir. Referans değeriniz 73-78 kilo, ideal kilonuz 58 kiloysa kişisel çabalarınızla diyet yaparak 58 kiloya gelmiş olsanız bile termostatınız devreye girip kısa süre içinde sizi referans aralığına geri çekecektir (73-78 kg). Yani kişisel çabalarınız referans ayarlarınız değişmediği sürece verdiğiniz kiloları tehlike olarak algılayacak kalıcı kilo kaybı imkansız hale gelecektir.

    İşte beyniniz de aynen bu şekilde çalışır. Şimdi zayıflama hapları, atlanan öğünler ve kardiyo egzersizlerinin neden kalıcı bir etki yapmadığını daha iyi anlayabilirsiniz. Eğer referans aralığınızın dışına çıktıysanız vücut hızlı kilo verme durumunu bir tehdit olarak algılar, kilo verdikçe aç hissetmeye başlamanız ve gittikçe halsizleşmeniz bundan kaynaklanır. Kısaca vücudunuz istemediğiniz kiloları normal değerler olarak algılamış; siz ise çaba göstererek bu değerleri değiştirmeye çalışıyorsunuz. Bu çabayla bir süre sonra vücudun kilo verme direnci kırılıyor.

    Kolombiya Üniversitesi’nden Dr. Rudy Leibel vücut ağırlığının yüzde 10’unu kaybeden kişilerin uzun süredir aynı kiloda olanlara kıyasla 250-400 kalori daha az yaktığını tespit etmiştir. Bu nedenle kalıcı kilo vermek için metabolizmanın yeni duruma adapte edilip bir anlamda termostat ayarlarının revize edilerek bilinçaltının metabolizma hızı konusunda uyarılması gerekir.

    Bedeniniz Mi, Duygularınız Mı Aç?

    Biz psikologlar yeme alışkanlıkları konusunda insanları iki gruba ayırıyoruz; bedensel açlık çekenler ve duygusal açlık çekip bunu yemek yemeyi kısıtlayarak yani irade yoluyla kontrol etmeye çalışanlar. Birinci gruba içgüdüsel yiyenler, ikincisine ise kontrollü yiyenler yani diyet yapma yoluna gidenler diyebiliriz.

    Sezgisel olarak yiyenlerin kişisel özelliklerine baktığımızda kendileriyle daha barışık, duygularını daha kolay ifade edebilen ve ilişki ve iletişimlerinde daha dengeli davranan bireyler olduklarını söyleyebiliriz. Kontrollü yiyenlerin ise sağlıklı beslenme rutinlerini etkilendikleri bir görüntü ya da duygunun uyarımı ile bozarak ayaklarını frenden çekip gaza basmaları ve kaza yapma riskleri fazladır. Bir dilim baklava birden bir veya iki porsiyon tatlıya dönüşür. Suçluluk, güvensizlik, mutsuzluk da işin içine girdiğinde aşırı yeme arzusu kontrolü tekrar ele alır ve kilo verme konusunda içinden çıkılmaz bir kısır döngü meydana gelir.

    Diyete Ne Kadar Erken Yaşta Başlanılırsa Kilo Almaya Yatkınlık O Kadar Fazla Olur

    Bilimsel araştırmalara göre ergenlik çağında diyet yapan bayanlar; ideal kilolarını belli bir süreç içinde korumuş olsalar dahi kontrolle öğrenilen diyet yapma alışkanlığı nedeniyle beş yıl içinde kontrolsüz yeme alışkanlıkları geliştirmeye ve fazla kilo sorunu yaşamaya üç kat daha yatkın olmaktadır. Tüm bu çalışmalar göstermektedir ki; kilo alımını tetikleyen faktörler aynı zamanda yeme bozuklukları ve bunlarla bağlantılı kimi başka rahatsızlıkların gelişimine de zemin hazırlamaktadır.

    Diyet yapan her kişi kaybedilen kilolar sonrası ulaşılan vücut ağırlığını korumak için “kısıtlanmış bilinç” ile yani alışkanlıklarını kontrol etme güdüsüyle yaşar. Kişinin zihnen zayıf oldu bir anda bu dürtü mekanizması zarar görür ve kilo alma süreci yeniden başlar. Diyet yaptıktan beş yıl sonra birçok kişi vermiş olduğu kiloları geri alır. Hatta bu kişilerin yüzde 40’ı kaybettiğinden daha fazla kilo alabilmektedir. Bu verilerden hareketle diyet yapmanın uzun vadede kilo alma olasılığını arttırdığını söyleyebiliriz.

    Mutsuzsanız Daha Çok Acıkır ve Doyuma Daha Uzun Sürede Ulaşırsınız

    İçgüdüleri baskılanmış ve doğalarından kopartılmış canlılar mutsuz olurlar. Doğada kendi halinde yaşayan hiçbir canlı obez değildir, ancak evcilleştirilen hayvanlar mutsuzluk ve kıstırılmışlık duygusu sonucu obez olabilirler. Mutsuzluk; duygu durum bozukluğu ve yeme bozukluklarını beraberinde getirir. Acıkmadığı halde yemek yiyen ve tatmin duygusunu oral yolla doyuma ulaştıran bir kişi bedeninin verdiği sinyalleri duyamaz hale gelir. Sinyal sistemi ve daha sonra termostat bozulur. Sadece ve sadece dikkatinizi yediklerinize ve hissettiklerinize verip yeme kontrolünüzü içgüdülerinizle işbirliği yaptırabilir ve ne zaman durmanız gerektiğini yeniden öğrenmeye başlayabilirsiniz. Bu öğrenilen şey, aslında bilinçaltınızın bildiği ancak zamanla baskılanarak unuttuğu bir davranıştır.

    Psikologlarla İşbirliği Yapan Diyetisyenler Çözüm Üretme Daha Başarılı Olur

    Diyetisyenler kişilerin psikolojik durumlarının etkisi ve süregelen alışkanlıklarla oluşturdukları yeme bozukluklarıyla ilgilenmeyi genelde atlar, ne yapması ve yapmaması gerektiğini doğrudan söyleyip kişileri iradeleriyle başbaşa bırakırlar. Doktorlar kişiye ancak kilo vermesi gerektiğini söylüyor, kilo vermediği takdirde sağlık parametrelerindeki iniş çıkışların ilaçlarla kontrol edilemeyeceğine dikkat çekiyorlar.

    Haydi şu gerçekle yüzleşelim: Diyetler işe yaramıyor. Sağlıklı beslenme algısı da bilinçli bir çabayla oluşmuyor. Peki, neden sürekli aynı şeyi yaparken farklı sonuçlar elde etmeyi bekliyoruz? Bir araba çamura saplandıysa daha fazla gaza basarak çıkmaya çalışmak motoru da riske atmaz mı?

    Diyet yapmak en iyi ihtimal ve sonuçlar düşünüldüğünde bile zaman ve enerji kaybıdır. Motivasyona dayalı diyet er ya da geç motivasyon yetersizliğinden dolayı bozulacaktır. O halde neden diyete sadık kalmak için harcadığımız enerjiyi diyet dışı çözümlere ayırmıyor ve istemediğimiz sonuçların bize kendimizi güvensiz, suçlu, ve ümitsiz hissettirmelerine izin veriyoruz?

    Kendisiyle Barışık Olan Diyete İhtiyaç Duymaz

    Diyet yapanlara aç hissettiklerinde yiyebileceklerini söyleseydik ne olurdu? İştahlarından korkmak yerine iştahı yönetebilmeyi öğretseydik ve öğrendiklerini kısıtlama bilinciyle değil içgüdüleriyle ilişkilendirerek sistemin doğal akışından yararlanabilselerdi nasıl olurdu?

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir.