Blog

  • Çocukları cinsel istismarcı kötü niyetli kişilerden koruma ..

    Çocuklarımız, okullarının tatile girdiği yaz döneminde, uzun bir çalışma döneminin ardından kendilerini rahat hissedecekleri bir dönemi üç ay kadar yaşayacaklar. Bu dönemde ailelerde biraz dinlenebilecekler, zamana karşı yarıştıkları dönemden sonra kendilerini iyi hissedecekler. Havaların sıcak olması, deniz, güneş, belki yaylalarda geçirilecek bir yaz tatili..Her ne kadar ailelerin rahatlayacağı bir dönem olsa da, özellikle İlköğretim çağında ailelerin çocuklarını korumak anlamında daha dikkatli olmaları gereken dönem olduğunu da unutmamak gerekir.

    Kötü niyetli ve cinsel istismarcı kişilere açık hale gelinen bir dönemdir, yaz tatili.. Çocuklar, geniş bir alanda, daha özgür ve kontrolsüz yaşamak şeklinde bir yaşam tarzına geçmiş olurlar. Yazın getirdiği rehavet, yazlıklarda komşuluğa açık halde, çocuklar kontrolsüz kalabilirler. Ya da aileler komşu çocuklarıyla oynuyorlar diye birbirlerine güvenip, kontrol boşluğu yaratabilirler. Bunun dışında her ne kadar yakın çevreye güvenilse de hiç bir zaman cinsel özellikler, yaklaşımlar, pedofili durumları açık seçik şekilde belli olmaz. Hiç akla gelmeyecek, tahmin edilmeyen kişilerden umulmayacak durumlar yaşanabilir.

    Çocuklar, bilgilendirilmelidir. Özel bölgelerin, hatta bedenlerinin kendilerine ait olduğu ve kimseye dokundurulmaması gerektiği yabancılara karşı mesafeli olunması gerektiği, çocukları gözden uzak, kontrolsüz, yalnız bırakılmaması gerektiği konularını unutmamak gerekir.

    Bilgisayar belki daha etkin kullanılabilir, bu konuda da internet ortamında çocukların korumasız kalmaması gerektiği unutumamalıdır. Çocuklar, tanımadıkları kişilerle iletişim kurup, resimlerini, özel kimlik bilgilerini, adreslerini paylaşmamalıdır.

    Çocuklara gösterilecek sevgi hiç bir zaman eşe, sevgiliye gösterilen sevgi tarzında olmamalı, içinde masum duygular hissedilmelidir ve bu şekilde görüntü verilmelidir. Çocuğu, dudaklarından öpmek, cinsel bölgelerine uyarımda bulunacak şekilde dokunmak birinci derecede akrabalık boyutlarında bile olmaması gereken davranış biçimidir.

    Mahremiyet duygusunun kazandırılmış olması çocuğu bu tür kötü niyetli kişilerden korumak için iyi bir başlangıçtır.

    Çocuğun kuytu, pek kimsenin olmadığı yerlerde bulunmaması gerektiği, okullarda boş sınıflarda yalnız kalmaması gerektiği, kimseden yiyecek, içecek kabul etmemesi gerektiği, yabancı kişilerin yanına yaklaşmaması gerektiği kavratılmalıdır. İnsan ilişkilerinde belli bir mesafeyi koruması gerektiği üzerinde durulmalıdır.

    Çocuk giyimlerinde ölçülü olunmalı, kendilerini koruma anlamında zemin hazırlanmalıdır. Çok açık giysiler kötü niyetli kişileri istismara hazır hale getirebilir.

    Kötü niyetli, cinsel istismarcı kişilerin görüntüde normal, sıradan insanlar gibi oldukları, hatta güvenilir özellikler taşıdıkları, kimsenin onları bu tür insanlar olarak hayal bile edemedikleri kişiler olabilir.

    Yakın akrabalar hakkında akla gelmeyecek şeyler yaşandığı, bu konuların gizli kalması için çabalar gösterildiği, aileler arasında yıllarca süren küslükler yaşandığı, kopmalar yaşandığı görülmektedir.

    Çocuklar, erken yaştan başlayarak tuvaletten sonra temizliğini kendisi yapabilir duruma gelmelidir ve kimseden yardım istemeye gerek duymadan, kendini koruma ortamı sağlanmalıdır.
    Cinsel organların isimleri utandırılmadan, vücut bölümü olarak algılanacak şekilde kullanılmasını sağlamak gerekir ki çocuk, böyle bir duruma maruz kaldığında kendisini doğru ifade edebilsin.

    Çocuklar, kendilerini güvende hissetmedikleri ortamdan uzaklaşmayı, huzursuzluğunu belli etmeyi, bağırarak yardım istemeyi bilecek durumda olmalıdır. Bu, en yakını bile olsa.. Hatta, ne yapması gerektiği konusunda zaman zaman hatırlatma yapmakta fayda vardır. Ancak, burada dikkat edilecek husus korku duygusunu yerleştirmek değil; yapabilecekleri konusunda bilinçlendirmektir.

    Öznur Simav
    pedagog – aile danışmanı

  • Bir İntihar Psikolojisi

    Bir İntihar Psikolojisi

    Aslında yazacak o kadar çok konu, gündemde o kadar çok sorun var ki. Fakat bütün hepsini elimin kenarıyla masamdan şöyle bir kenara itip dünyanın evrensel bir bunalımından, öldürücü sendromundan söz etmek istiyorum bu hafta: İNTİHAR!

    Bir adam okyanus sahilinde yürüyüş yaparken denize telaşla bir şeyler atan birine rastlar. Biraz daha yaklaşınca bu kişinin sahile vurmuş deniz yıldızlarını denize attığını fark eder ve “niçin bu deniz yıldızlarını denize atıyorsunuz” diye sorar. Topladıklarını hızla denize atmaya devam eden kişi “yaşamaları için” yanıtını verince, adama şaşkınlıkla ‘iyi ama burada binlerce deniz yıldızı var. Hepsini atmanıza imkân yok. Sizin bunları denize atmanız neyi değiştirecek ki?’ der. Yerden bir deniz yıldızı daha alıp denize atan kişi, ‘Bak onun için çok şey değişti’ karşılığını verir.”

    İşte bir deniz yıldızı için çok şey değişir düşüncesi ile başlıyorum yazıma.

    Hayatımda ilk intihar haberini gazeteden okuduğumda ortaokul öğrencisiydim: “11 yaşındaki Yemen üvey anne şiddetine dayanamayıp kendini odasında astı…” Daha yeni yeni tanıştığım ergenlik duygularımla çok üzülmüştüm bu habere. Uzunca bir süre etkisinde kaldım ve hala da kalmaktayım” On bir yaşındaki bir kız çocuğu (henüz ergen bile değil) nasıl böylesi bir ölümü tercih edebilir, neden kendini asar? Hadi o çok mutsuzdu diyelim Ya Robin Williams, o herkesi güldüren yüzü gülücükler dağıtan Oscar, Emmy, Altın Küre, Grammy ödüllü sevimli insan? Peki o nasıl intihar edebilir? Ya geçenlerde 34 yaşında ki genç insanın intihardan önce veda videosu’na ne demeli? Her geçen gün yazılı, görsel ve sosyal medyada intihar olaylarının arttığına şahit oluyoruz. Her intihar haberini duyduğumuzda da içimiz burkuluyor. Fakat hiç kolay değil tabii öyle insanın canına kıymaya karar vermesi. Elimize küçük bir kıymık batsa acısını hissedebiliyorsak, yaşamımıza son verecek kadar elem verici bir davranışı gerçekleştirmek için büyük nedenler veya ciddi rahatsızlıklar olması gerekir. O halde insan neden intihar eder?

    Pek çok araştırma gösteriyor ki, intihar en az bir tetikleyici olay sonucunda gerçekleşmektedir. İntiharda en önemli tetikleyici olaylar; kavga, terk edilme, okul başarısızlığı ya da sınav, işten çıkarılma, şiddete uğrama’ dır. Bu duygunun ortaya çıkmasında en önemli etken psikolojik rahatsızlıklar ve durumsal yaşam krizleri’dir. Durumsal yaşam krizlerinden kastım beklenmedik ve aniden gelişen olumsuz  durumlar. Örneğin; boşanma, dul veya ayrı yaşıyor olmak, başarısızlık, statü kaybı, ağır bir hastalığa yakalanma, sevilen birini kaybetme gibi deneyimler bütün insanları etkileyen olaylardır. Bireylerin bu zor dönemleri kendi kendilerine atlatabildikleri gibi zorlandıkları durumlarda olmaktadır. Gel gelelim ki işin içinden çıkılamayan anlar olmuştur. Bu kesinlikle bir ruh hastalığı değil, bir zorlanma dönemidir. Durumsal yaşam krizleri durumunda bireyin psikolojik yardım almaması ne yazık ki intihara kadar varan sonuçlara ulaşmaktadır. Bütün bunlar kişinin kendini çaresiz ve ümitsiz hissettiği sıkıntılı hayat şartlarıdır.

    İntihar aslında insanın hayatının alt üst olma halidir. Sosyolog Durkheim sefaletin tek başına intiharlara neden olmadığını belirtmektedir. Ekonomik krizlerin intihara neden olduğunu belirten Durkheim, bunun nedeninin zenginlik ya da fakirlik değil; toplumsal yapıdaki değişiklik olduğunu belirtir. Önemli olan toplumda meydana gelen değişikliğin bireyin yaşam koşullarını alt-üst etmiş olmasıdır.

    İntiharlarda bir çözüm arayışı hep vardır. Bu durumdan nasıl kurtulurum sorusuna yanıt olarak intihar gündeme gelmiştir. Psikolojik gerçekler Aristo mantığı ile uyuşmaz, intiharda da bu görülür. Kişi ölüme hazırlanırken, intihar girişiminde bulunurken bir yandan da yardım isteğinde bulunur. İşte burada bir çelişki vardı. Onlara yaklaşım bu bakımdan hassas bir konudur. Bu sebeple intihardan bahseden kişiye yaklaşımda amacımız “hayatın onun için tekrar yaşanabilecek değerde olması için yaşam şartlarında ne gibi değişiklikler yapılmalı?” sorusuna cevap aramaktır. Bunu yaparken; uyarmak, genelleştirmek (herkes öyle gibi), öğüt vermek, problemi küçümsemek, yargılamak en tehlikeli tutumlardır. Şunu unutmamak gerekir ki intihar girişimi hiçbir zaman “gösteri”, “şantaj”, “numara” olarak değerlendirilmemelidir

    İntihar eğilimine yatkın kişilerde psikoterapinin yararı elbette ki yadsınamaz. Yaşamla ölüm arasında gidip gelen kişinin çatışmalı duygu durumu anında psikolojik destek almasıyla düzelmeye başlayacaktır. Çünkü bu tarz çatışma durumları aynı zamanda insanların kendileri ve hayatları adına yeni kararlar aldığı, kendini yenilediği dolayısıyla değişime açık olduğu en önemli dönemlerdir.

    Psikoloji alanında söz sahibi olan Sigmund Freud’a göre “intihar önceleri özdeştirilmiş bir sevgi nesnesine yöneltilmiş saldırganlık sonucu meydana gelen bir depresyon halidir; daha sonraları ise saldırganlığın kişinin kendi üzerine çevrilmesi olarak tanımlamıştır.” Evet, İntihar kişinin kendisine yönelttiği bir şiddet eylemidir. Umutsuzluğa kapılan kişi ya yakınındaki kişilere saldırır ya da kendini yok eder. Şiddet ülkemizi tehdit eden sorunların başında gelmektedir. İntihar duygusu buna sıklıkla eşlik edici bir davranış olarak karşımıza çıkar. Bu duygu ile kişide ki sadizminin kendisine çevrildiğini görürüz. Malapert de bu konuda benimle aynı fikirde; “intihar egoizmin ürünüdür” der.

    İntihar belirtilerini sıralarsak; çabuk öfkelenme, aşırı sinirlilik, çabuk ağlama, aşırı üzüntülü durum, hoşlandığı şeylere karşı ilgisizlik, uyku bozuklukları, İştah değişikliği, kendini suçlayıcı konuşmalar, ölümle ilgili konuları konuşma, içe kapanma, kimseyle konuşmama, halsiz ve yorgun olduğunu söylem, Saldırgan davranış..

    Freud, önceleri intiharın açıklanamayacağını ifade etmiş ve “İntihar bilim açısından çözümlenememiş bir sorundur” demiş olmakla birlikte “yas ve melankoli” adlı makalesinde kişideki sadizmin depresyon hallerinde kişinin kendisine çevrildiğini söyler. Freud’a göre melankolide (ağır depresyon hali) kişinin egosu ile içine yansıttığı bir bakıma içine yerleştirdiği sevgi objesi birbiriyle kaynaşmış durumdadır. Kaybettiği bu sevgi nesnesinin yerine, normallerde olduğu gibi yeni bir obje koyamazsa kaybetmiş olduğu nesneye yönelttiği saldırganlık kuvvetlerini  kendisine yöneltmiş olur.

    Dünyada ortalama olarak her 3 saniyede bir kişi intihar girişiminde bulunmakta; her 40 saniyede bir kişi intihar sonucu yaşamını yitirmektedir

    Ölüme yapılacak en büyük hazırlık yaşamayı ertelememektir. Ertelenmemesi gereken yaşamaktır. Yaşamak nedir sorusu ise kişinin hayatı nasıl anlamlandırdığı ile ilişkilidir.  Bu durumu stoacı felsefeciler kısa bir cümlede özetlemeyi başarmışlardır: “İyi yaşamak iyi ölmektir.”

    Yazımı Genç Werther’in Acıları adlı romanı ile pek çok intihar vakasına sebep olan yazar Goethe’nin bir sözü ile bitiriyorum: “Elinde hava, ışık ve dost sevgisi kaldıysa üzüntü çekme.”

  • Aldatan, sünepe erkek tipi

    Aldatma ile ilgili çok söylem, çok makale, çok dedikodu, çok tartışma, çok konuşma yapılmıştır ve yapılmaya da devam edecektir. Aldatma, aldatılmışlık hissini yaşayan için çok rahatsız edici bir duygudur. Çünkü siz onun için birşeyler yapmaya devam ederken; o, sizin kuyunuzu kazmakla meşguldür.

    İlişki, emek vermek demektir. Kendinizden birşeyler mutlaka vereceksiniz ki karşı tarafla birlikte bir şeyleri paylaşmaya devam edesiniz. Hiç bir şey vermezseniz, ne ilişki başlar, ne de devam edebilir. Ki karşı taraf sizde mutlaka birşeyler buluyor ki evliliğini devam ettiriyor.

    O zaman neden aldatıyor? Eşiniz evin düzeninde çocukların bakımında, eğitiminde, sağlığında hiç bir şeyi aksatmadan yürütüyor. Size yansıyan bir problem yok. Çünkü o, güçlü bir kadın.. Belki de yıllarca ezilmekten kendine göre bir çıkış yolu bulmuş. Çocukları onun için en önemli varlık; kendini onlara adamış..

    Hergün baklava börek yenir mi? Bıkar insan…İşte aldatma da aldatılan taraf illa ki kendinde olumsuzluk, bir kusur aramamalıdır. Ya da çevre böyle düşünmemelidir.

    Evet; erkeğe gelelim, her düzen sağlanmış durumda, bir sıkıntısı yok. Evde çamaşırı yıkanıyor, zamanında yemeği hazırlanıyor, sorunlar yansıtılmıyor. Bu erkek ne yapmalı? Eğer, kişiliği, karakteri bozuksa ki toplumda ”karaktersiz” nitelemesi alır, böyle kişiler… Hemen gönlü için, gönlünü eğlendirecek, sadece ve sadece canı için kadın ve kadınlar bulmalıdır.

    Çocuğu, çocukları onun için hiç önemli değildir. Yalnızca yaşamalıdır. Bu günü yaşamalıdır, gelecekte ne olacak? Ne olmalıdır? Çocuklarının geleceği nasıl olmalıdır? Bu sorular ve bu soruların cevabı onun için çok uzaktır.. Fersah fersah uzaktır, masallardaki dağların ardı gibi çok uzaklardadır. Evdeki kadın her türlü ihtiyacı karşılasa da onun gönlü daha çok eğlenmelidir, bu dünyaya sadece keyfini yaşamak üzere gelmemiş midir? O zaman herşey mübahtır. Tüm maddi varlığını tüketinceye kadar dünya nimetlerinden! Yararlanmalıdır..

    Böyle kişiler, öyle bir maske takarlar ki artık maske olma özelliğini yitirip, kendisiyle bütünleşmiş hale gelir. İyi bir aile babası özelliği ile arz-ı endam ederler. Çevre, konu-komşu onu vaktinde evine gelen, saat gibi işleyen aile düzeni ile tanır. Hafta sonunda birlikte dışarı çıkılır, haftalık alış-veriş yapılır, arabanın kapısı eşe açılır, karşıdan gören kaç yıllık eşe davranışa imrenerek bakar.

    Eş, ise bunları hakettiğini, nazik bir adamla evli olduğunu düşünür. Problemler erkeğe yansıtılmadığı ve sünger gibi emildiği için kadın mutlu ve gururludur. Ailesi için sonsuz bir çaba gösterdiği farkedilmekte ve işleyen düzendeki etkisi yadsınmamaktadır.

    Adam sessiz, içine kapanık ve asosyal olarak kendini nitelese de kadın yıllarca özveri içinde yuvasını yaşatmak için çabalamaktadır. Ailesi ve çocukları çok önemlidir, çünkü.. O da kendini toplumdan çekmek zorunda hissetmiş, görünmeyen manevi baskıdan nasibini almıştır.

    Sessizlik ve kadın tarafından ezilmiş bir görüntüyü yaşam biçimi haline getirerek; kendini çevreye acınacak halde lanse eder. Toplumda mazlumun yanında olmak gibi insansı değerlerden yararlanmak için başka bir kılığa bürünmek, artistlik ! Yapmak, kendine yeni bir dünya yaratmak hep onun için olmazsa olmazlardandır. Bunun nimetlerinden yararlanmak vardır, sonunda…İyi niyetli, kendisine güvenen ve acıyan aileyi sömürmek en önemli hedeftir onun için.. Güven sağlamalıdır, kendini saklamalıdır. İşte tehlike buradadır. Saman altından su yürütmelidir. Yürütebildiği yere kadar..Eşin nimetlerinden yararlanmalıdır. Evliliğine neden devam etsin? Demek ki feda edemiyor. Ama (aldattığı) bir hayat da ona farklı bir renk! Katıyor..

    En önemli nimet! de kendini acındırarak, çocuklarının gözünde ANNE yi silmektir. Oyuna gelen evlatların vay haline…

    Bu kişiler, çeşit çeşit kadınlarla paralarını yer, kumar oynar, omuzunu kaldırarak ” param yok” , ”benim bir dikili ağacım yok” diyerek, sünepe halleri ile çevrelerine kendilerini acındırmaya devam ederler.

    Bu tehlikeli, içten pazarlıklı, ALDATAN, SÜNEPE ERKEK TİPİ ne DİKKAT!

    Öznur Simav

    Aile danışmanı- psikolojik danışman

  • Kadınlar unutmaz mı?

    Kadınlar unutmaz mı?

    “Elbette ezberimde. 
    Bütün yazdıklar gibi… Bütün buluşmalar gibi… Bütün tarihler, bütün yerler, bütün telefonlar gibi… 
    Kadınlar unutmaz.” 
    Kürşat Başar’ın bu satırları dünden beri yüreğime takıldı. 

    Kadınlar gerçekten unutmaz mı? Ya da neyi, neleri neden unutmaz? Sadece kadınlar mı unutmaz? Peki ya erkekler? Erkeklerin de unutmadıkları, unutamadıkları yok mudur? 

    Unutamamanın cinsiyeti yok bence… Yüreğimiz çok acıdıysa yapılan ya da yapılmayan geçmişte bir yaraya dokunduysa … Verilen anlam, sevgi geçmişin izlerini taşıyorsa geçmişe bırakamamak hep vardır çünkü yaşanan çoğu zaman geçmişe ait, geçmişten gelendir!

    O yüzden siz, bir çocuğun annesine bağlanması gibi bağımlı bir ilişki ile sevgilisine bağlanmış onsuz bir hayat düşünemeyen yaralı bir yürek görürsünüz, bu yürek geçmişin yükünü taşımaktadır, geçmişte akmayan sevginin peşinden koşmakta, olmayınca bütün yılların birikmişliği ile canı o yüzden bu kadar yanmaktadır. 

    O yüzden siz haksızlık karşısında başka insanlardan çok daha fazla tepki veren ve geçmişte yaşadığı haksızlığın faturasını bugüne kesen ve o birikmiş yılların öfkesi ile bağıran ve unutmayan öfkeli bir yürek ile karşılaşabilirsiniz…

    İşte bundandır unutmanın cinsiyeti yoktur bence… Geçmişi bir kenara bırakamayan geçmişin yükünü taşıyan bir yüreğin cinsiyeti yoktur bence… İşte bundandır yaralıysa kadın da erkek de unutamaz bence!

  • Büyümeyen ”bonsai” çocuklar..

    Büyümeyen çocuklar- sanki büyümeyen bitkiler ”Bonsai” gibi mi? İşte aynen öyle.. İnsanlarda da bu böyle..

    Bebek olarak dünyaya gelen insan denen canlı, tüm gelişim süreçlerinden geçerek, yetişkinliğe ve ulaşabilirse yaşlılığa doğru gider.

    Bebeklikte anneye, ya da bir yetişkine bağımlı olarak yaşamını sürdürmek zorundadır. Tüm ihtiyaçları birileri tarafından karşılanmalıdır. Yaşamda kalabilme en önemli bir güdüdür. Vücut bu şekilde programlanmıştır. Hatta, korku duygusunun yaşanması da yaşamda kalabilmek çabasından başka bir şey değildir.

    Beslenme, canlıların yaşaması için en önemli faktörlerden bir tanesidir. Canlılar, dünyaya gelmeleriyle birlikte beslenme programları ile iç içe olmaktadırlar ve bundan yararlanmak tarzında bir yaşama başlarlar.

    Psikomotor gelişim anlamında doğduğunda başını kaldıramayan bebek, birkaç ay içinde bulunduğu yerden dönmeye, 5-6 aylıkken oturmaya, 8-9 aylıkken emeklemeye, 11-12 aylıkken yürümeye başlar. Yürümenin ardından koşma gelir ve arkasından yetişkinleri koşturacak bir gelişim düzeyi gösterir, çocuk…Oyun bahçelerinde büyük kaslarını çok etkin şekilde kullanabilir. Bisiklete binebilir, tırmanabilir

    Bilişsel olarak, 2 aylıkken annesini tanıyan bebek, birkaç ay içinde çevresini çok iyi derecede algılayabilecek bir bilişsel seviyeye ulaşır. Gittikçe birçok konuda fikir yürütebilir, olayları mantık süzgecinden geçirebilir.

    Dil gelişimi anlamında agulamaları ve gığıldamaları birkaç ay içinde çıkarmaya başlayan bebek, yaşına doğru anne, baba, mama gibi sözcükleri söylemeye başlar, 24 aya geldiğinde çift sözcüklü cümleleri kurmaya başlar.

    Duygusal yönden haz almayı, duygulanmayı ve üzülmeyi hissedebilecek düzeye gelir.

    Tüm bu gelişimler sürerken, anne canla başla bebeğini sağlıklı büyütmek için elinden geleni yapmaktadır. Hergün ne kadar büyüdü? Aman hasta olmasın, herşey hijyenik olsun, yeteri kadar besleniyor mu? Aşıları tamam mı? Çok hasta oluyor, acaba alerjik mi? Neden ağlıyor? Kulak ağrısı mı? Karın ağrısı mı? Gazı mı var? Acaba canı mı yanıyor? Ayına uygun gelişim gösteriyor mu? Yürümesi geç mi kaldı? Ateşi yükseldi, havale gelir mi? Neden öksürüyor? İshal mi oldu? Kabızlık mı yaşıyor? Kakasının rengi neden böyle? Ve bunun gibi annelerin aklına pekçok soru gelerek ve hergün daha da ilave olarak bebeklik dönemini geçirirler.

    Daha sonraları tuvalet alışkanlığını kazandıramıyorum, arkadaşları ile oynamıyor, oyuncaklarını paylaşmıyor, kardeşini kıskanıyor, çocuğum iştahsız, yemek seçiyor, katı gıdaları yemiyor,

    Derslerini çalışmıyor? Ödevlerini nasıl yaptırabilirim? Sınavlarda başarısız olmamalı, arkadaş seçiminden endişe duyuyorum, sigara, alkol, uyuşturucu alışkanlıkları, eş seçimi, meslek seçimi gibi sorular ve düşüncelerle ebeveynler zihinlerini meşgul ediyor. Yapılması gerekenler yapılıyor, desteklenecek durumlar göz ardı edilmiyor.

    Ama burada bekleyen bir tehlike var.

    Çocuklar, ergen, hatta genç olduklarında, anne-baba hala hizmetlerine devam ediyorlar. Çocuklarının büyüdükleri gerçeği ile yüzleşemiyor ya da hayat karmaşası içinde koşturmaya devam ediyor da ediyor.

    Hala, iş sahibi olmuş gencin kahvaltısını bir görev olarak hazırlamaya devam etmek, odasını toplamak, sağa sola attığı çoraplarını toplamak, ortada bıraktığı ojesini, asetonunu kaldırmak, işe giderken ”bu gün ne giysem?” diye boşalttığı gardrobunu düzenlemek, hatta geç yattığı için, bir türlü işe gitmek için uyanamayan genci uyandırmaya çalışmak…

    Bunlar zaman zaman olsa belki bir sorun değil; ancak, anne-babanın üzerine vazife olması ve belli yaşa gelmiş yetişkinlerin sağlıklarının hiç düşünülmemesi, hatta acaba ben onlar için ne yapabiliyorum? Ya da onlara nasıl destek olabilirim? Düşüncesi gençlerin akıllarından bile geçmeyebiliyor.

    Artık, bir düzen kurulmuş, hep ALICILIK alışılmış, genç yeterki okusun,denilerek hayatla bağının yalnızca eğitim olması göze batmıyor. Lise bitiyor, üniversite kazanılıyor, bitince akademik kariyer vs. derken 30 yaşına kadar anne ve babanın hizmetleri sürüyor.

    Gençler eğitim sürelerini uzatarak, sorumluluk adına herhangi bir katılımda bulunmadan, bireysel yaşamayı seçiyorlar. Eğitimimi en hızlı şekilde nasıl tamamlayabilirim, kaygısı olmadan lisans-lisansüstü vs. akademik kariyer yıllarca sürebiliyor. Her konuda ailenin desteği devam ediyor. Hatta ayrı ev açıyorlar, ancak evinin faturalarını, temizliğini, bakımını, alış-verişini anne-babası yapıyor. Aynı evde olsa, ayrı bir odada ancak tüm ihtiyaçlar aile tarafından karşılanarak yaşam devam ediyor.

    Ya da yetişkin kocaman adam olsa da hala anne-babasının sözünden çıkmıyor. Doğru yada yanlış akıl süzgecinden geçirmeden her söyleneni uyguluyor. Bu şekilde, kurduğu ailesi ile sorun yaşamaya başlıyor, eşi tarafından kabul görmeyecek tutumlar sergileniyor.

    Bu kişiler sorumluluk almamak için evlenmekten de kaçınabiliyorlar. Aile kurumunun önemi ve çocukların sağlıklı kurulmuş bir düzen ortamında geleceğe hazırlanmaları bakımından bireyselleşmenin yeniden gözden geçirilmesi gerek. Bireysellik önemli.. ancak, toplumsal bir yaşamın içinde var oluyorsak, toplumla ilgili sorumlulukları da almak gerekli.. Toplumla ilgili sorumlulukların ilk basamağı da kişinin kendisi ile ilgili sorumlulukları yerine getirebilmesi..

    Yaşama geç başlamak ve hep birilerinin desteği ile ayaktasınız… düşünülmesi gereken bir durum.. Bunlar da yaşını almış, artık dinlenmeyi, hobileri ile ilgilenmeyi hak etmiş kişiler.. Anne ve babalar..

    Anne babaların kendilerini gözden geçirmeleri, çocuklarının artık büyüdüğünü, kendi işlerini kendilerinin başarabileceklerine inanmaları gerek.

    Bu tür genç kızlar, evlenip çocuk sahibi olduklarında da anne olmanın yeterince bilincine sahip olamaz. Annelik emek ister, çocuğuyla içli dışlı olmayı gerektirir. Bizde çocuklukta yeteri kadar içli dışlı olamayan büyükler, çocukları 30 lu 40 lı yaşlara geldiklerinde onları küçük çocukları gibi görüp özbakım becerilerinde bile destek tavırlarını sürdürebiliyorlar.

    Genç erkeklerde buna daha fazla rastlanabiliyor. Genç erkekler evlendilerse ailesel olarak yeteri kadar olgunluğa erişmemiş oluyorlar. Bağımsız olma davranışını sürdürmek istiyorlar. Bağımsız olma davranışı, kökünün bağlı olduğu aile ile ilişkili olmayıp, eşine karşı tavırlarındadır..

    Hele ki çocuk sahibi oldularsa, genç baba, bireysel isteklerini ön plana almaya devam edecektir. Evli ve çocuklu olduğunun bilincinde olamayacak, sorumluluğu tam olarak hissedemeyecektir.

    Büyük anne ve büyük babalar, torunlarına kol kanat gerip, zaten büyütemedikleri çocuklarının yavrusuna da canla başla sahip çıkacaklardır. Baba olmak duygusu, çocuğuyla ilişki kuruldukça, onun bazı ihtiyaçlarını karşıladıkça güçlenir. Tabii ki babanın bunu gerçekten de istiyor olması ve çocuk gelişimi hakkında bilgi sahibi olması gerektiğine inanması gerekir. Ayrıca kendi psikolojik ve kişilik gelişimini tamamlamış olması gerekir.

    Bu şekilde çocuklar -torunlar- gerçek anne-babalarını kendileri üzerinde etkin olarak görememekte, hatta isimleri ile hitap edip, büyük ebeveynleri ”anne” ve ”baba” olarak bilip, hissetmektedirler.

    Burada bir karmaşa yaşanmakta, bir süre sonra genç anne-babalar bu durumdan rahatsız olmakta, çocuklarından yeteri kadar ilgi ve sevgi görmediklerini belirtmekte, anne ve babalıklarını sorgulamaya başlamaktadırlar.

    Çocuklarımız BONSAİ olmasın, izin verelim ki BÜYÜSÜNLER..

    ÖZNUR SİMAV-pedagog

  • OKB (Obsesif Kompülsif Bozukluk) – Takıntı hastalığı

    OKB (Obsesif Kompülsif Bozukluk) – Takıntı hastalığı

    OKB nedir?

    OKB, obsesyon yani takıntılı düşünce, fikir ve dürtüler ile kompulsiyon yani yineleyici davranışlar ve zihinsel eylemlerden oluşan bir ruhsal rahatsızlıktır (TPD, 2016). Bu rahatsızlık hayat kalitesini düşürür, iş, okul, özel hayatla ilgili ciddi sıkıntılara neden olur, hatta bazı durumlarda kişinin hayata devam etmesini zorlayabiliyor.

    Obsesyon nedir?

    Kişinin zihnine girmesine engel olamadığı, zihninden uzaklaştıramadığı düşünce, fikir ve dürtülerdir. Kişinin isteği dışında gelirler, kişi tarafından mantıkdışı olarak değerlendirilirler ve yoğun sıkıntı ve huzursuzluğa yani anksiyeteye neden olurlar (TPD, 2016). Tipik obsesyonlara örnek verecek olursak bunlar birilerine zarar verebilme dürtüleri, aile üyeleri dahil; tekrarlayan cinsel dürtüler ve düşünceler; kirlenme, mikrop kapma, bulaşıcı hastalığa, enfeksiyona yakalanma ve bulaştırma korkusu; sürekli bir şeyleri yanlış yapabilme düşüncesi, dine karşı çıkma, küfür etme, kafir olma korkusu; çok önemli olan bir şeyleri kaybetme korkusu; simetri ve düzen konusunda endişelenmektir. Obsesif düşünceler, imgeler, dürtüler, istekler hastada hoş olmayan hisler uyandırabiliyor ve bu hisler anksiyete, bıkkınlık, tiksinti, depresyon, ve suçluluk hissine sebep olabiliyor. Hastanın beynini kurcalayan bu obsesyonlardan kurtulmak, ve ya nötr hale getirmek isteği genelde çok kuvvetli oluyor, ve ya hasta sadece obsesyonlarından kaçıp kurtulmayı seçiyor. Bu yüzden hasta ritüel ve kaçınma davranışı sergiler.

    Kompulsiyon Nedir? Ve kaçınma davranışı nedir?

    Obsesyonların neden olduğu yoğun sıkıntı ve huzursuzluğu azaltmak ya da ortadan kaldırmak üzere yapılan yineleyici davranış ve zihinsel eylemlerdir (TPD, 2016). Kompülsif davranış genelde aşırı fazla olur, insanlar tarafından fark edilir; ve aynı zamanda belli bir tutumla veya kişinin kendince geliştirdiği kurallarla kendini gösterir. Kompulsiyonlar genelde obsesyonların neden olduğu rahatsızlıkları, depresyonu, suçluluk duygusunu, gerginliklerini azalta bilmek için kişinin geliştirdiği ritüeldir. Genelde hastaların çoğu davranışlarının aşırı olduğunun farkına varbiliyorlar. Yaygın kompulsiyonlar şunlardır:

    Tekrar tekrar yıkanma, duş alma veya ellerini yıkama
    El sıkışmayı veya kapı tokmağına dokunmayı reddetme
    Kilit, ocak gibi şeyleri sürekli kontrol etme
    Rutin işleri yaparken içinden veya yüksek sesle sürekli sayı sayma
    Sürekli bir şeyleri belli bir biçimde düzenleme
    Belirli bir sıraya göre yemek yeme
    Genellikle rahatsız edici olan, akıldan çıkmayan ve uykuyu bölen kelimelere, görüntülere veya düşüncelere takılıp kalma
    Belirli kelimeleri, cümleleri veya duaları tekrarlama
    İşleri belirli bir sayıda yapma ihtiyacı
    Değeri olmayan şeyleri toplama veya biriktirme.

    İlaveten bu kişiler yukarıda not edilen kompulsiyonlardan farklı olarak başka metotlar geliştirebiliyorlar, örneğin kaçınmak gibi. Bu kişiler obsesyonlarını tetikleyebilecek her türlü olaydan kaçınabiliyorlar. Bu davranışların tipik örnekleri genel tuvalet kullanamama, keskin objelere dokunamama vs.

    Kompülsif davranışlar, geliştirilmiş bilişsel ritüeller, ve kaçınma davranışları geçici olarak obsesyonların neden olduğu endişeyi azaltır. Bu davranış ve ritüellerin kısa süreli rahatlama getirmesi hastanın bu stratejileri adet haline getirip sürekli tekrarlamasına sebep oluyor. Kişiler bu davranış ve ritüellere o kadar alışırlar ki, yaptıkları davranışları ve ritüelleri yapmasalar da sorun olmayacağını düşünmek bile zor olabiliyor onlar için. Maalesef bu sebeplerden hiç bir zaman hipotezlerinin yanlış oluğunu test edemiyorlar. Obsesyonlara bağlı olarak kompulsiyonlar sık sık veya nadiren görülebiliyor.

    OKB ne kadar ciddi bir rahatsızlıktır?

    OKB’in şiddeti orta veya ağır arasında değişe biliyor. Bazı kişilerde orta derece obsesyonlar vardır ki bu küçük sorunlara neden olur ve insanlar tarafından fark edilmez. Ama bazı kişilerde çok ciddi hal alır, insanları ve kendini rahatsız edecek kadar şiddetli olabiliyor. Bu durumda artık şiddetli OKB söz konusudur ve kişinin hayat kalitesini etkilediği için tedavi gerektirir.

    OKB ne kadar sıklıkla görülür?

    OKB önceleri nadir olarak görülen bir hastalık olarak kabul edilmesine karşın son yıllarda yapılan araştırmalarda hiç de nadir olmadığı belirlenmiştir. Büyük toplum kesimlerinde yapılan araştırmalarda OKB’nin her 100 kişiden 2-3’ünde görüldüğü saptanmıştır (TPD, 2016). İlaveten bir çok hasta bu problemi gizli kapalı yaşayabildiği için o kişileri istatiksel olarak hesaba katamıyoruz.

    OKB hangi yaşlarda başlar ve kimlerde daha sık görülür?

    OKB genelde ergenlik ve ya erken erişkinlik döneminde ortaya çıkar, ama bazen çocukluk çağı obsesyonlarıyla da karşılaşabiliyoruz. Kadınlarda ortalama 22-23 yaş, erkeklerde ise 16-17 yaşta ortaya çıkar. OKB tedavi olunmazsa artan ve azalan semptomlarla kronik hal alır. Kadınlarda ve erkeklerde eşit oranda gözükmektedir.

    OKB için en mükemmel tedavi şekli nedir?

    Son yıllarda OKB tedavisi dramatik bir şekilde gelişti. Hazırda hastaların %70’i bu tedavilerden yararlanabiliyor. OKB tedavisinde ilaçlar dahil bir çok yöntem kullanılabiliyor. İlaçlarla beyinde salgılanan serotonin düzeyini artırarak tedavi ediliyor. OKB için terapi olarak davranış terapisi (maruz bırakma) ve bilişsel terapi kullanılıyor. Bu yöntemler beraber veya ayrı ayrı kullanılabiliyor ve güzel sonuçlar elde ediliyor.

    Bilişsel Terapi – Obsesif hastalar kaygı verici düşünceler ile bu düşüncelerden kaçarak ve kaçınarak başa çıkmaya çalışırlar. Ne var ki düşüncelerden kaçmaya çalıştıkça bu düşünceler daha da artmakta ve böylelikle kısır bir döngü oluşmaktadır. Davranış tedavilerinde amaç hastayı kaygı veren ve kaygı oluşturduğu için kaçma ve kaçınma davranışlarına neden olan düşüncelerle  [obsesyonlar]  karşı karşıya getirmek ve bu karşılaştırmanın oluşturduğu kaygıyı azaltmak için devreye giren tekrarlayıcı davranışları [kompulsiyonlar] engellemektir. Hedef rahatsızlık veren düşüncenin oluşturduğu kaygıyı söndürmek ve alışma durumunun oluşmasını sağlamaktır. Bu şekilde yapılan tedaviye alıştırma tedavileri adı verilir.

    Bilişsel tedavilerde ise amaç rahatsız edici düşüncelerin oluşturduğu sorumluluk algısını azaltmaktır. Sorumluluk biçiminde bir algılama olmadığında hastalar akla gelen rahatsızlık verici düşünceleri yansızlaştırmak ve etkisiz kılmak için tekrarlayıcı davranışlar gösterme ihtiyacı hissetmeyeceklerdir. Amaç düşünceleri gerçek gibi algılamayı azaltmaktır. Bu nedenle tedavide tehdit tehlike ve aşırı sorumluluk algılarının ne oranda gerçekçi olduğu ve hangi düşünce  hataları sonucu abartılı tehdit ve tehlike algılarının ortaya çıktığı hasta ile birlikte araştırılır. Bilişsel hataların belirlenmesinden sonra yeterince işlevsel olmayan bu düşüncelerin daha gerçekçi ve işlevsel olanları ile yer değiştirmesi sağlanır. Düşüncelerinin  bir felaketle sonuçlanacağını düşünen hastalardan bu düşünceleri durdurmak yerine özellikle akla getirmeleri istenmekte ve ardından korkulan sonuçların oluşmadığını görmeleri tedaviye uyum sağlamakta önemli yararlar oluşturmaktadır.

    Bilişsel ve davranışçı terapiler hem hastalığın tedavisinde hem de özelikle nükslerin önlenmesinde çok önemli bir yer tutmakta, tedavide bazen tek başlarına bazen de ilaç tedavileri ile birlikte kullanılabilmektedirler. Bilişsel davranışçı tedaviler tedavi seçenekleri arasında en önemli yeri tutmaktadır.

    Referans

    Türkiye Psikiyatri Derneği (2016). Obsessif –Kompulsif Bozukluk. Hastalar ve

    yakınları için rehber. Anksiyete Bozuklukları Bilimsel Çalışma Birimi

    Wilhelm S., Steketee G. (2006). Cognitive Therapy for Obsessive Compulsive

    Disorder. Canada, Raincoast Books. 

  • Arkadaş olalım ama, arkadaşlığı abartmayalım..

    Şimdilerde en çok duyduğumuz ifadelerin başında geliyor ” çocuğumla arkadaş gibiyim, çocuğunuzla arkadaş olmalısınız” gibi.

    Arkadaşlık güzel, arkadaş olup, paylaşımcı olmak ve de en çok duyguları paylaşabilmek, kendini rahatça ortaya koyabilip, her özel ruh durumunu anlatabilmek..

    Gerçi arkadaş kavramı biraz değişime uğradı, bu saydıklarımız şimdi çok özel dostluklarda yaşanabilen şeyler ve bu dostların sayısı bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az.

    O zaman ne yapalım?

    Bu kadar az sayıda dost ve kendimizi ifade etmek için çırpınıyoruz, ama bizi duyan yok. İçimizi dökmek istiyoruz, damla damla biriktirdiklerimiz çok; boşalmalı ki yerine yenileri dolabilsin.

    Bunlar, yaşamda halledemediklerimiz, üzüntülerimiz, sıkıldıklarımız, OH diyemediğimiz yorgun yaşantımız..Hep birikiyor, hergün yenileri ilave olarak. Yaşamın yükü ağır. Belki herşey makinalarla yapılıyor, yaşamı kolaylaştıran pekçok destek hemen yanı başımızda.

    Ama ruhlarımız desteksiz kalmış. Herşey şekilden ve şekilcilikten ibaret.

    Yaşam yorgunu ebeveynlerden çocuklarına arkadaş olmalarını bekliyoruz. Çok ebeveyn arkadaş olmak ve olabilmek için büyük bir çaba içinde. Çabalar göz ardı edilemez.

    Bir başka grup ebeveynde “ben dünyaya bir kere geldim, hayatımı yaşarım” deyip, çocuğunu ve çocuklarını ortada bırakıp, kendi heveslerini doyurma peşinde.

    Çocuğuyla arkadaş gibi olabilmek ve bunu yansıtabilmek, hatta doğru yansıtabilmek çok kolay bir durum değildir.

    Çünkü nereye kadar arkadaş pozisyonunda olacaksınız, nereden sonra ebeveynlik sınırları başlayacak?

    Çocuğunuzun günlük yaşamında “arkadaş” adı altında sayıları değişik olan, çocuktan çocuğa ya da gelişimsel dönemine göre içtenliği ve detayları değişen kişiler var. Sizin yeriniz ebeveyn olarak bunun neresinde?

    Arkadaşların belli yaptırımları, sizden; kendi çıkarlarına zarar gelmediği sürece, beklentileri fazla yok. En nihayetinde ortak noktalarda buluşamıyorsanız, arkadaşlığınızı sonlandırır, başka seçimlere yönelirsiniz.

    Ancak, ebeveyn arkadaşlığında durum bu şekilde değildir. Sizin çocuğunuzun eğitimi ve geleceği için bazı yaptırımlarınız, onun yaşamını doğru şekillendirmesine yardımcı olmanız gereken, belki onun için sıkıcı, ama mutlaka olması gereken bir takım davranışlarınız olacaktır.

    Eğriyi doğruyu çocuklar yalnızca yaşayarak öğrenmezler, bir kısmı da ebeveyn olarak örnek olmak ve iletişimle öğrenilecektir.

    Arkadaş olma durumu sınırları zorladı ve ergenler, engellerle karşılaşınca, ya da istemedikleri bir olay karşısında saygı ya da otorite gibi bir durum tanımaz oldular.

    Arkadaşlık kavramıda zaten çok farklılaşmış durumda. Gençler, genellikle hep almaya alışmış, ama kendilerinden birşey bekleme durumuna geçtiğinizde sizden kötüsü olmuyor. Beklenen şeyde yine onların yararına..

    İlişkiler doğru kurulamıyor. SAYGI kavramı günümüzde neredeyse EZİK olmakla eşdeğer sayılıyor.

    Öğretmen-öğrencisiyle; ebeveyn çocuğuyla doğru ilişkileri sağlayamıyor. Tutumlar, çoğunluk sağlanabildiğinde yerleşim için zemin sağlayabiliyor. Aile ve okul katılımı, ebeveynlerin doğru ve ortak tutumu , diğer ebeveyni çocuğu ile çekiştirmeden eşine destek tavırları sergileyerek, daha çok kişinin katılımını sağlayarak mümkün olabilecektir.

    Arkadaş gibi olmak, çocuğun ve ergenin her istediğini yapmak, hiçbir engelle karşılaşmamasını sağlamak değildir.

    Eğitim nerede kaldı? “Eğitim, bireyin davranışlarında istendik değişiklikler yaratma sürecidir” şeklinde tanımlanmaktadır. İstendik değişiklikler ise uçsuz bucaksız, sınırsız özgürlüklerle sağlanamaz.

    Özgürlüğün nereye kadar olduğu ve nereden sonra başkasının sınırlarının başladığının bilinmesi gerekir. Kuralların toplum yaşamını sağlıklı sürdürmek için gerekli olduğu, her fırsatta çocuklara ve ergenlere hissettirilmelidir.

    Anaokullarında ve kısmen ilköğretimde kurallara uyma konusuna önem verildiği halde, sonradan “arkadaş olacağım” derken tamamen sınırlar YOK ediliyor.

    Bu da ergenlerin önüne hemen setler çekmek şeklinde değil, kademeli şekilde, yaşam tarzı haline getirerek ve anaokulundan başlayan kurallar ve toplumda yaşama becerilerinin edinilmesi ; bunların devam ettirilmesi ile mümkün olacaktır.

    Eğitim sistemi yalnızca sınav odaklı olup, öğretime dayalı olduğu için ister istemez aileler de çocuğun yalnızca ders başarısı üzerine yoğunlaşıp, “davranışların eğitimi” kısmında eksik kalıyor.

    Çocuğun, ergenin duygusal sorunları göz ardı edilebiliyor ve sonunda sorunlar bir patlama ile kendini gösteriyor. Kimsenin hiç istemediği, beklemediği sonuçlar ortaya çıkıyor.

    Çoğu kez hayati olabilen patlamalarla çok değerli CAN lar yok olup, gidiyor. Şiddet, ya ergenin, ya ebeynin, ya da öğretmenin canınını bizlerden koparıp, alıyor…

    Çocuklarımızla arkadaşlığımız boş bir arkadaşlık olmayıp, ebeveyn olarak davranışların önemsendiği, ebeveynlerin ortak tutum içinde olduğu, kendilerinin de model olduklarını unutmadığı, fırsat eğitimlerine değer verilen, olumsuz davranışlarda gerekirse uzmanlardan yardım alınmaktan kaçınılmayan bir ARKADAŞLIK süreci olmalıdır.

    Problemler küçükken çözülmelidir, çözüm kolaydır, emek ve zaman kaybı en azdır. Yaşamınıza kaldığınız, takıldığınız yerden hemen devam etmeye başlarsınız.

    Çocuğunuzla güzel arkadaşlıklar dileğiyle..

    ÖZNUR SİMAV – PEDAGOG

    AİLE VE İLETİŞİM DANIŞMANI – BİLİRKİŞİ – EĞİTİMCİ

  • Facebook ve ilişkiler

    Facebook ve ilişkiler

    Sosyal medya gittikçe insanların yaşamlarının en önemli parçalarından biri olmaya başladı. Sadece Facebook kullanımı değerlendirildiğinde her ay 1 milyarın üzerinde Facebook kullanıcısının ortalama 90 civarında bilgiyi Facebook hesapları üzerinden paylaştıklarını görüyoruz (Facebook, 2012). Tüm bu bilgilere erişimin yanı sıra Facebook kişilerin birbirlerinin etkinliklerini, hareketlerini takip edebilmelerine de ortam sağlamakta ki bu romantik partnerleri de içeriyor. İlişkilerde birbirini sürekli takip etmek ve partnerin nerede ve kiminle olduğunu sorgulamak genelde olumsuz olarak algılansa da, Utz ve Beukeboom (2011) partnerin hareketlerinin Facebook üzerinden takibinin sosyal olarak daha kabul edilebilir bir hale dönüştüğünü çünkü varolan bilginin kamuya açık bir şekilde paylaşılır olduğunu ve partnerin de bunu takip ediyor olmasının artık ilişkiye yönelik bir güven sorunsalı olarak algılanmaktan çıktığını belirtiyor. Bu durumun yararlı kısmının yanı sıra, birlikte olunan partnere dair bilgilere anında ve çok hızlı erişimin kıskançlık gibi olumsuz sonuçlarının olabileceği de aslına bakarsanız tartışılan konular arasında (Muise, Christofides, Desmarais, 2014). Facebook kullanımının partnerlerin birbirlerinin Facebook hareketlerini izleyebilmeleri ve başka insanlarla olan etkileşimlerini görebilmeleri sebebiyle kıskançlığı tetiklediği ifade ediliyor (Muise, Christofides, Desmarais, 2009). Facebook kıskançlığının, kadınlarda erkeklere göre daha sık yaşandığı, kadınların partnerlerinin sayfalarını daha çok takip ettikleri ve sorguladıkları ise bilimsel araştırmaların bulguları arasında. (Muise, Christofides, Desmarais, 2014). Sosyal medya özellikle Facebook kullanımı ilişkilerdeki kıskançlığı tetiklerken, kıskançlıkla ilişkilendirilen diğer önemli bir değişkenin ise “bağlanma” olduğunu görüyoruz. Kişilerin güvenli mi güvensiz mi bağlandıkları, ilişkilerinde yaşadıkları kıskançlık duygusuyla ilişkili bulunmakta (Hazan & Shaver, 1987; Knobloch, Solomon, & Cruz, 2001). Facebook üzerinden partnerin hareketlerinin takip edilmesinin daha çok güvensiz bağlanan kişilerde rastlandığı var olan bulgular arasında yer alıyor (Marshall et al, 2012). 
    Danışanlarımla ya da ders verdiğim öğrencilerimle konuştuğumuzda sosyal medya üzerinden ilişkilerin takibini sağlıklı bulmadıklarını duyuyorum çoğu kez. Fakat şunu kabul etmeliyiz ki aslında ilişkilerin bu şekilde yaşanıyor olmasının olumlu ya da olumsuz yanlarını her ilişkinin kendi özelinde tartışmak gerekiyor. Her ilişkinin biricikliğini korumak gerekiyor. Evet sosyal medya, özellikle Facebook sevgilimiz/ eşimizle fotoğraflar paylaşmak, çok mutlu olduğumuzu başka insanların görmesini istemek, birileriyle tanışmak, bazen acıyan taraflarımızı kapamak için savunma mekanizması olarak kullanmak, bazen partneri takip etmek, gibi birçok duygumuzun gerçek ya da sanal ifadesine olanak sağlıyor. Bu paylaşımları gördüğümüzde saçma bulduklarımız, yorum yaptıklarımız da oluyor, fakat yukarıda da belirtttiğim gibi her kişiye ve ilişkiye, sosyal medya üzerinden tetiklenen her duyguya, kişilerin ve ilişkilerin kendi gerçekliğinde, onları tetikleyen noktaların ışığında bakmak gerekiyor…
    Bu sebeple yargılamadan önce – hem kendimizi hem başkasını- işleyen dinamiklere bakmak gerekiyor 😉
    Sevgiler…

  • Çocuklarda gecikmiş konuşma ve dil gelişiminde ev etkinlikleri

    Çocuklarda gecikmiş konuşma ve dil gelişiminde ev etkinlikleri

    Çocuklardaki konuşma ve dil gelişimi alıcı dil ve ifade edici dil olarak iki aşamada gerçekleşir. Önce alıcı dil daha sonra ifade edici dil kazanılır. Dil gelişimi desteklenecek çocukların performanslarına göre eğitim programı hazırlanır. Alıcı ve ifade edici dil ile ilgili davranışlar aşamalarda belirtilen sıra ile çeşitli yöntem ve teknikler kullanılarak kazandırılmaya çalışılır.

    Alıcı dilin geliştirilmesi için kavramlar, cümleler çeşitli çalışmalarla çocuklara dinlettirilir. Kulak dolgunluğu kazandıktan sonra belleğine alması sağlanır, alıcı dilin iyi bir biçimde oluşabilmesi için kısa ve öz konuşmalar yapılmalıdır, doğru model olmak dil gelişimi için en önemli aşamadır, karmaşık cümle ve uzun sözcüklü cümle ve abartılı ekleri olan sözcüklerle çocukla konuşma dil gelişimine fada sağlamak yerine zarar sağlayabilir. (Öğrenci konuşmak istemeyebilir.)

    Daha sonraki süreçte günlük yaşantılarını anlatma, resimler üzerinde konuşma, yaşantı sağlama etkinlikleri ile cümle kurma çalışmaları yapılır. Devamında ise hikaye kitapları okunarak, dramatize edilerek anlatma çalışmalarına yer verilir, serbest, kurallı, hayali oyun ortamlarındaki bütün konuşma fırsatları değerlendirilmelidir.

    Bunun dışında dilimizde ekler ve görevleri teker teker ele alınarak eklerin görevleri öğretilir. Nerede nasıl kullanılacağı uygulamalı olarak öğretilir. Sonraki zamanlarda da öğrendiği ekleri kullanması istenir, bu nedenle önce eksiz kelime bağlama uygun biçimde uygulanmalı, çocuk ile konuşulurken cümle formatında ancak en kısa ve öz biçimde konuşma yapılamalı, aşama ilerlemesi görüldükçe eklerin tekrarı uygulanmalıdır.

    Çocukta konuşma gereksinimi yaratma. Konuşma ancak konuşmakla kazınılır ve konuştukça pekiştirilir. Konuşma zevkli bir uğraş haline getirilir ve bir işe yaradığı gösterilirse çocuk konuşmaya istek duyabilir.Ama gecikmiş konuşma gösteren çocukların bazıları konuşmaktan sakınır.

    Bazılarında hiç konuşma girişimi görülmez. Bazıları konuşmaktan çekinmezler ama konuşmaları anlaşılmaz, yani, bir işe yaramaz. Bunlar çoğunlukla konuşmanın büyüklerle ilişki kurmak ve gereksinmeleri doyurmada ne kadar önemli bir araç olduğunun farkında değildirler. Örneğin bazı ailelerde çocuk için kardeşleri konuşur. Kendi adına konuşan olunca çocuk konuşmaya gerek duymaz. Çocukların bazıları konuşmanın yararının farkında olmadığı gibi onun zararlı olacağı duygusu içindedir. Konuşmayı öğrenmek ve kullanmakla başının derde gireceğine inanır. Konuşmayı öğrenmeden çevreleriyle geçinip gideceklerini sanırlar. Gerçekten, bütün büyüklerin çocuğun dilini öğrenmeye ve o dili kullanmaya çabaladığı bir ailede çocuk için jest ve mimikler pekala yeterli bir dil olmaktadır.

    Bu gibi çocuklarla ilişki içinde bulunanların genel olarak şunlara dikkat etmesinde yarar vardır:

    – Çocuğun yanında onun duyabileceği gürlükte, izleyebileceği hızda, anlayabileceği sadelik, hoşlanabileceği tonda konuşmak yararlı olur. Öte yandan çocuğun konuşma girişimleri farkedilir, izlenir ve desteklenirse yine yararlı olacağı da unutulmamalıdır. Bunları biraz daha açmakta yarar vardır.

    – Bu gibi çocuklarda ilişkide bulunanlar onlarda konuşma gereksinmesi yaratmak için sessiz jest ve mimiklerle yapılan anlatımları görmezlikten gelmelidirler. Ana baba ve yakın çevreyi oluşturan yetişkinler çocuğun işaret ve jestlerini ödüllendirmeyi yanı anlamayı yavaş yavaş azaltmalıdırlar. İlk gün iki işaret ya da jesti seçip, ısrarla anlamazlıktan gelmeli ve yanlış anlamalı. Böylece çocuk şaşıracaktır. Varsın şaşırsın. Ama bu işaretlerin işe yaramadığını anlayacaktır. Ertesi günü seçilen işaretlerin sayısı artırılabilir. Seçilen işaretler tek sözcük karşılığı olmalıdır.

    – Çocukta konuşma gereksinmesi yaratan bir başka yöntem, ana baba, öğretmen ya da uzmanın kendi kendine yüksek sesle ve çok konuşmasıdır. Bu konuşma çocukla birlikte, bir iş ya da hareket yaparken olmalıdır. Örneğin anne ev temizlerken çocuk yanındaysa şöylesi bir konuşma yapabilir:”Anne şimdi ev temizliyor.. terlikleri topladı.. tablayı yıka.. tabla şimdi sabunlu..yıka..durula..kurula..tabla tertemiz oldu.. tablayı masaya koy.” Böylesi basitleştirilmiş konuşmalar günde birkaç kez yapılırsa, bunları izleyen çocuk önceleri içinden, sonraları dıştan,yüksek sesle konuşmalara katılır .

    – Sağaltım süresince sağaltımcı da bu biçimde kısaltılmış konuşmaya yer vermelidir. İlk oturumda olanakların elverdiği oranda az konuşmalıdır. Çocuğun işaretli, jestli konuşması izlenip onunla iletişim kurulmaya çalışılmalıdır. Sonradan çocuğun kullandığı işaretin yerine geçecek en uygun tek sözcük, kısa tümceli konuşma kalıpları işaretlerle birlikte kullanılmalı. Çocukla yapılacak konuşmaların ilk oturum ve aşamalarda hız olarak ağır ve sade olmasına dikkat edilmelidir. Yetişkinlerin konuşmalarında akış ve hız fazla, anlam karmaşık olduğundan gecikmiş konuşma özürlü çocukların çoğu böylesi konuşmaya erişmenin çok güç olacağı duygusuna kapılırlar. Oysa basitleştirilmiş ve yavaşlatılmış bir konuşma çocuğa yapabileceği bir iş gibi görünür. Sağaltımcı buna dikkat etmelidir.

    – Yatmadan önce çocuğa ana baba ya da bir yetişkin tarafından öykü okuma geleneği varsa, aile bundan bir süre vazgeçmelidir. Çünkü okuma hızı ve akıcılığı çocuk için erişilmez görünür ve yılgı yaratabilir.

    – Konuşmayı bir iletişim aracı haline getirme. Çocuk kendisine öğretilen yeni sözcükleri günlük yaşamında kullanmaya özendirilmelidir. Bunun için ana baba, uzman ve öğretmen birlikte çaba harcamalıdırlar. Çocuklar yeni öğrendikleri sözcükleri büyüklerle birlikte kullanmaktan zevk alırlar. “Kapıyı aç.” Demeyi öğrendiyse, bunu bir büyüğe emrederek söylemek ve emrinin yerine getirilmesini görmekten büyük zevk duyar. Bu özellikten yararlanarak çocuklar konuşmaya özendirilebilir. Çocuklardan bu fırsat esirgenmemelidir. Gel, aç, kapa, al, ver, kapıyı aç, kapıyı kapa türünden emir tümceleri ve sözcükleri kullanarak böylesi alıştırmalar yapılabilir.

    – Bu tür çalışmalar yapılırken iki hususa dikkat yetmek gerekir. Bunlardan biri, çocuğu gerçek becerisinden, yapabileceğinden daha fazla konuşmaya zorlamamaktır. Çocuk konuşmayı söküp, bunun bir sosyal kontrol aracı olduğunu farkettiğinde konuşmak için çok fazla istek duyar ve çok hızlı konuşmak ister. Hızlı ve fazla konuşma çoğunlukla duraksama ve engel yaratır. Kekemelik denen ritim bozukluğu çoğunlukla böylesi bir geçmişe sahip, özellikle akranlarına yetişsin diye zorlanan çocuklarda görülür. Çocuk sakin, yavaş bir konuşma ve dinleme hoşgörüsü çok olan bir ortamda olursa yukarıdaki sakıncalar önlenebilir.

    Dikkat edilmesi gereken ikinci husus ana babanın acelecilikten sakınmasıdır. Genellikle eklemleme bozukluklarını düzeltmek için yapılan sık karışma sağaltımı engeller. Ana baba gecikmiş konuşma özürü olan çocuğun eklemleme hatası yapmadan birden normal bir konuşma yapmasını bekler. Bunun hemen beklenmemesi gerektiğine ana baba inandırılmalıdır. Ana babanın bu konuda yapabileceği en iyi yardım kendilerinin hoşgörülü birer dinleyici, düzgün konuşan bir konuşmacı rolünü oynamalarıdır. Ana baba şunu devamlı olarak aklından çıkarmamalıdır: Konuşmaya 4 yaşında başlamış bir çocukla 2 yaşında başlamış olan bir çocuk 5 yaşına geldiklerinde aynı düzeyde konuşmaya sahip olmayabilirler. Ama üç yıl içinde belki arayı kapayabilirler. Tabii diğer durumlar denkse.
    “Eski konuşma alışkanlığını unutmak için yeni konuşma alışkanlığını benimsemeniz gerekir.”

    ETKİNLİK ÖNERİLERİ

    Aşağıda dil ve konuşma gelişimini destekleyen bazı etkinlik örnerileri bulunmaktadır.Bu etkinlikleri yaratıcılığınıza,çocuklarınızın özelliklerine ve ev ortamının özelliklerine göre yeniden yapılandırabilirsiniz.

    ÖĞRENMEYE HAZIRLIK BECERİLERİ İÇİN

    Etkinlikleri uygulamadan önce;
    * Çocuğunuzla göz kontağı kurma
    * Dokunma,
    * Dikkat kontrolünü sağlama,
    * Ortak ilgi oluşturma gibi becerileri sağlamış olmalıyız.

    KONUŞMA ORGANLARININ HAZIR HALE GETİRİLMESİ İÇİN
    Nefes Çalışmaları
    * Masa üstündeki kağıdı üfleyerek hareket ettirme,

    * Aynaya üfleyerek buğu yapma

    * Suyu üfleyerek dalgalandırma

    * Kamışla su veya sıvı içme, üfleme

    * Rüzgar gülü üfleme

    * Mum üfleme

    * Mızıka, flüt gibi müzik aletleri ile denemeler yapma

    * Pinpon topunu üfleyerek masadan düşürme

    * Islık çalma

    * Balon şişirme

    Dil, dudak, çene, yüz kasları alıştırmaları
    * Çocuğunuzun dudağının etrafına çikolata,şeker sürüp yalamasını sağlayın,

    * Aynaya bakarak dilini değişik şekillerde hareket ettirme
    * Dondurma, lolipop yalama
    * Dili dışarı çıkarıp-çekme
    * Dudaklarını açıp kapama ve büzme

    * Yüzünüzü komik şekillere sokma ve çocuğunuzun da aynı şekilleri taklit etmesi

    * Çiklet çiğneme

    * Çeşitli yüz hareketleri(gülme, kızma, somurtma, öpme, ağlama v.s) taklit etme

    * Çeşitli sesler çıkarma (kahkaha, hıçkırık, hapşırma

  • Çocuk ve Müzik

    Çocuk ve Müzik

    Çocukların bütünsel gelişiminde müziğin çok önemli bir yeri vardır. Çocuklar yetişkinler gibi kendilerini ifade yolu olarak genelde sözcükleri tercih etmezler. Onların en iyi ifade dili oyun ve oyunlarına kattıkları hareket ve ritmdir. Müzik de çocuklar için kendilerini ifade etmenin en iyi yollarından biridir. Çok kızmış olan bir çocuğun kızgınlığını küçük bir davula çok hızlı ve sert bir şekilde vuruşundan; çekingen ve biraz daha içe dönük bir çocuğun sessiz iletişimini ise tedirgin vuruşlarından anlayabilir ve çocuklarla müzik ve ritm yoluyla iletişime geçerebilirsiniz. Çocuklar kendi aralarında da müzik eşliğinde daha kolay bir iletişim kurabilmektedirler.  

    Müzik sadece çocukların sosyo- duygusal gelişimi için değil, aynı zamanda motor becerilerin gelişimi için de önemli bir araçtır. Çocuklar bir enstrüman çalmayı öğrenirlerken, el- göz koordinasyonları, ince motor becerileri de gelişmektedir. 

    Yapılan araştırmalara göre, nota okumayı öğrenmiş çocukların, okuma- yazma sürecinde sesleri doğru okuma oranlarının daha yüksek olduğu belirtilmektedir. Müzik, aynı zamanda çocuklarda soyut düşünme becerisini de arttırmaktadır. Müzikle tanışmış olan çocuğun yaratıcılığı da artar ve gerek arkadaşlık ilişkilerinde gerek oyunlarında yaratıcılığının yansımaları görülür.