Blog

  • Kök hücre ve medikal estetikte kullanımı

    KÖK HÜCRE VE MEDİKAL ESTETİKTE KULLANIMI

    Son zamanlarda estetik uygulamalar içerisinde vitamin aşısı, kan aşısı, PRP, Sertap Erener’in kök hücre uygulaması, gençlik aşısı olarak popüler olan uygulamalarda yanlış kullanılan bir tanımı Kök Hücre Uygulamalarını özetle anlatmaya çalıştık .Öncelikle yukarıda geçen hiç bir uygulama kök hücre uygulaması değil bunun ile başlayalım.

    Kök Hücresi nedir?

    Kök hücreler işlevsel olarak farklılaşmamış, yani vücudun herhangi bir organ ya da dokusunda özel bir görev yapabilmek için tam olarak olgunlaşmamış, karmaşık bir yapısı olan, sınırsız bölünebilme ve kendini yenileme yeteneğine sahip, insan vücudunda bütün dokuları ve organları oluşturan ana hücrelerdir. Kısa bir tanımla kök hücreleri, vücudun başlangıç yani öncü hücreleridir.

    Bu hücreler bölündüğünde, kendilerini ya da diğer doku hücre tiplerini üretebilirler. Örneğin, derideki kök hücreler daha fazla deri kök hücresi yapabilir ya da deriye rengini veren melanin yapmak gibi kendi özgün işlevleri olan melanosit adını verdiğimiz diğer deri hücrelerine farklılaşabilirler. Kök hücrelerin ayrışması ve spesifik bir hücreye dönüşmesi için bir uyarının gelmesi gerekmetedir.

    Kök hücreleri aynı zamanda çok genç, hızlı bölünen ve çok hareketlidirler. Örneğin deriye yerleştirildiklerinde adeta deriye enerji salgılamakta, daha hızlı bölünerek deriyi gençleştirip harekete geçirmektedir.

    Kök hücrelerin özelikleri nedir ?

    1. Kendiliklerinden yada bir uyaranla uygun bir büyüme ortamına yerleşebilirler.

    2. Çok hızlı çoğalma yetenekleri vardır.

    3. Başka vücut doku hücrelere farklılaşıp bu hücrelerin devamını sağlayabilirler.

    4. Kendilerini yeniledikleri için hücre topluluklarının devamlılığını sağlayabilirler.

    5. Vücudun bir yerindeki zedelenmeyi takiben bu dokuyu onarabilme ve onu işlevsel hale getirebilme potansiyeline sahiptirler.

    Kök Hücrelerin sınıflandırması

    Kök hücreleri farklılaşma yeteneklerine göre ya da elde edildikleri kaynağa göre şöyle sınıflandırılabilir.

    Farklılaşma yeteneklerine göre;

    1-Totipotent Kök Hücre: Sınırsız sayıda farklılaşma yeteneği ile her türlü vücut hücresine dönüşebilme yetenekleri vardır. Bu tür hücreler ancak embriyolarda bulunurlar ve embriyonik ve plasantal hücrelere dönüşmektedir.

    2-Pluripotent Kök Hücre: Sınırlı sayıda farklılaşabilen, bununla birlikte organizmada birçok dokunun oluşması veya onarımı yeteneğine sahip kök hücreleridir.

    3-Multipotent Kök Hücre : Özellişmiş hücre gurupları oluşturabilen kök hücrelerdir.

    4- Unipotent yada projenitör Kök Hücre : Tek tip kök hücre tipi oluşturabilen kök hücrelerdir Tek bir yönde farklılaşabilen hücreler örnek olarak beyinden elde edilen kök hücrenin yalnızca sinir hücresine dönüşmesi verilebilir

    5- iPKH ya da dışarıdan uyarılmış pluripotent kök hücre: iPKH embriyonik kök hücrelerin neredeyse tüm özelliklerine sahiptirler ancak, embriyodan oluşturulmamışlardır. Bu nedenle iPKH ile ilgili etik problemler yoktur. Dahası, iPKH hastanın kendi kök hücre olmayan hücresinden elde edilir, bu da, iPKH hastaya bağışıklık sistemi reddi olmaksızın verilebileceği anlamına gelmektedir ki, bu durum kök hücre nakillerinde çok önemlidir.

    Elde edildikleri kaynağa göre :

    1-Embriyonik Kök Hücre: Sperm ve ovumun döllenmesini takiben oluşan “zigot” ta embriyonik kök hücreler gelişmektedir. 5. gün içerisinde yaklaşık 150 hücreli “blastosit” denen içi boş bir küre meydana gelmektedir. Blastosit küçük kum zerrecikleri gibi hücrelerden ibarettir ve iki tip hücre kapsamaktadır; trofoblast ve merkezde bulunan hücre kümesi. Merkezdeki hücre kümesi bir araya gelerek embriyonik kök hücreyi meydana getirirler. Embriyonik kök hücreler de tüm yetişkin hücre tiplerine dönüşebilirler. Gebeliğin ilk 8 haftasına kadar dönemdeki kök hücreler bu isimle tanımlanmaktadır.

    2- Fatal Kök Hücre; Potansiyel kök hücre kaynaklarından biri de erken fetal dokudur. Embriyo döllenmeyi takiben yaklaşık 7-8 haftalık iken “fetüs”adını alır.

    3-Erişkin Kök Hücre : . Erişkin kök hücreler embriyo ve fetüsten alınan hücrelerden farklıdır ve doğumdan sonra insan ya da hayvanlarda gelişen dokularda bulunur. Erişkin tip kök hücreler bir çok dokuda bulunan hücrelerdir. Bunlar arasında kemik iliği, kan, kornea , retina, beyin, çizgili kas, karaciğer,deri, gastrointestinal sistem ve pankreas sayılabilir. Bununla birlikte bu hücrelerin elde edildiği en uygun yer bazı kemiklerin merkezinde yerleşmiş olan kemik iliğidir. Kemik iliğinde; hematopoetik kök hücreler, endotelyal kök hücreler ve mezenkimal kök hücreleri de içeren farklı tipte kök hücreler yer almaktadır. Hematopoetik kök hücrelerin kanı; endotelyal kök hücrelerin damarsal sistemi(arterler ve venler) ve mezenkimal kök hücrelerin kemik, kıkırdak, kas, yağ ve fibroblastları oluşturduğu bilinmektedir.

    Kemik iliği dışındaki erişkin kök hücre kaynakları

    Göbek kordon kanı: Erişkin kök hücreler yeni doğanın göbek kordonu gibi kaynaklardan da sağlanabilmektedir. Göbek kordonu beyin ve kemik iliğindeki benzer erişkin dokulara kıyasla daha kolay ulaşılabilir ve çoğalma potansiyeli daha yüksek bir kök hücre kaynağıdır.

    Bebek dişi: Göbek kordon kanından ya da bebek dişinin altındaki etsi yapıdan alınan kök hücreler erişkinlerden elde edilen hücrelerden daha genç kök hücrelerdir. Kültür ortamında birçok erişkin hücreden daha fazla çoğalma yeteneğine sahip olan bu hücreler farklı dokuları meydana getirme özelliğine sahiptirler. Farklı hücre tipleri oluşturmadaki potansiyelleri kapsamlı şekilde araştırılmaktadır.

    Yağ hücreleri: Yağ dokularından liposuction ile elde edilen materyalden kök hücreler elde edilmektedir.

    Tarihçe

    Kemik iliği nakillerinin başarı kazanmasıyla birlikte kök hücrelerinin nakli gündeme geldi ve ilk uygulamaları umut verici oldu. İlk önceleri yalnızca kemik iliği onarımı için kullanılan kök hücreleri, az sayıda uygulama olsa da, vücudun diğer organ ve dokuları için de kullanılmaya başlandı. Embriyolojik kökenli kök hücreleri ise sonra tanımlandı, ancak bu hücreler ile yapılan uygulamalar, ahlaki boyutta karşılaşılan sorunlar tam olarak bir çözüme kavuşturulamadığı için, birçok ülkede sınırlandırıldı ya da yasaklandı. Hâlihazırda, dünyada her yıl yaklaşık olarak 15 bin kök hücre nakli yapılmaktadır. Bunların çoğunluğu erişkin insan kaynaklı uygulamalardır.

    Günümüzde Kök Hücre Bir Tedavi Yöntemi Olarak Kabul Edilmekte midir? Kök Hücreleri Halen Hangi Hastalıklarda Kullanılmaktadır?

    Kök hücreleri dünyada henüz bir hastalık tedavi yöntemi olarak kullanılmamaktadır. İletişim araçlarında sıkça duyurulan kök hücre nakli uygulamaları daha çok doku ‘onarımı’ amacıyla yapılmaktadır. Örneğin; şeker hastalığında pankreas dokusu çalışmıyor ve insülin üretemiyorsa pankreasın yetersiz de olsa insülin üretmesini kök hücre nakli ile sağlamak veya beynin, omuriliğin bazı hücreleri çalışmıyorsa kök hücre yardımıyla sinir hücrelerinin az çok yenilenmesini sağlamak gibi. Daha önce anlatılan kemik iliğinin yetersiz işlev gördüğü kan kanseri ve bazı anemi hastalılarında da amaç kök hücreleri yardımıyla kemik iliğini onarmaktır, kan kanserini bu yol ile tedavi etmek değildir. Burada şu soru ortaya atılabilir: Anlatılan bu yöntem de bir tedavi şekli değil midir? Teorik olarak bu sorunun yanıtı evettir, ancak günümüzde bilimsel tıp disiplinleri kök hücrelerinin kullanıldığı hastalıklarda sağlanan bu standardize edilmemiş sağaltım şeklini yerleşmiş bir yöntem olarak kabul etmemektedir.

    Günümüzde kök hücreleri, en fazla olarak kan hastalıklarında kullanılmaktadır. Bunlardan en bilinenleri kan kanseri ve kalıtsal anemilerin yol açtığı kemik iliğinin çalışmadığı durumlardır. Bu hastalıkların yol açtığı kemik iliği yıkımının onarılmasında, tekrar kan üretimi yapabilir hale gelmesinde kök hücre uygulamaları ile oldukça yüksek oranda başarı sağlanmaktadır. Ayrıca şeker hastalığında pankreas için, böbrek yetmezliğinde, omurilik hasarlarında, beynin Parkinson, Alzheimer gibi çeşitli dejeneratif (sinir hücresi yıkımıyla giden) hastalıklarında, inmelerde, gözün retina hastalıklarında, bağışıklık sistemi hastalıklarında, bazı kalp ve damar yetmezliği hastalıklarında da halen hem deneysel hem de klinik olarak çalışmalar devam etmektedir. Bazı umut verici gelişmelere rağmen bu hastalıklarda henüz kesin bir başarı elde edilememiştir. Basında sık olarak yer bulan, bir organın (örneğin mesane gibi) veya dokunun (örneğin gözün ağ tabakası retina gibi) kök hücresi kullanılarak yeniden oluşturulması veya işlevsel hale getirilmesi hâlihazırda laboratuar ortamında küçük deney hayvanları üzerinde gerçekleştirilmektedir, insanda uygulaması yoktur. Ülkemizde çok yeni olarak, omurilik hasarı bulunan, tedavi için saptanmış uygun ölçütlere sahip kısıtlı sayıda felçli hastada kök hücresi nakli ile tedaviler uygulanmaya başlanmıştır. Bu çalışmaların sonuçları önümüzdeki yıllarda bildirilecektir. Son yıllarda yapılan araştırmalar kandan elde edilen kök hücrelerinin laboratuarda uygun koşullar altında yağ, kas, damar endoteli (iç çeperi), karaciğer, kıkırdak, kemik ve sinir hücrelerine dönüşebildiğini göstermiştir.

    Ülkemizde Kök Hücre Uygulamalarının Yasal Boyutu Nedir?

    Ülkemizde uzun yıllardır kök hücreleri ile hem klinik hem de araştırma düzeyinde uygulamalar yapılmakla birlikte bu konuda gerekli yasal düzenlemeler henüz ortaya konulmamıştır. 2006 yılında Sağlık Bakanlığı bünyesinde Kök Hücre Danışma Kurulu oluşturulmuştur. Bilimsel gelişmelerin ve bilgi birikiminin güncel takibinin gerçekleşmesi, kök hücrelerin araştırma ve uygulamalarında ulusal ve uluslar arası bir standardizasyon sağlanması amacıyla Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) bünyesinde 2004 yılında Kök Hücre Çalışma Grubu oluşturulmuştur.

    Kordon Kanı Saklanmalı mıdır?

    Kordon kanı kök hücre elde etmek için iyi bir kaynaktır. Bebek doğarken alınan kan eksi 196°C’de çok uzun süre kullanıma hazır olarak saklanabilir. Kordon kanından elde edilen kök hücreleri embriyolojik kök hücreleri kadar farklılaşma yeteneğine sahip değillerdir. Kemik iliği ya da kandan elde edilen kök hücresinden farklı olarak kordon kanı günümüzde yalnızca ait olduğu kişi için kullanılmaktadır, ancak teorik olarak doku uyuşması durumunda başka kişiler için de kullanılabilir. Kordon kanının bugün için kullanımı çok sınırlıdır. İstatistiklere göre her üç bin kişiden birisinin kendi kordon kanına gereksinimi vardır. Konunun uzmanları kordon kanının saklanmasını önermemektedirler. Ülkemizde özel bazı kurumlar kordon kanı bankası hizmeti vermektedir, ancak bu kurumlar henüz resmiyet kazanmamıştır.

    Embriyolojik (Ceninin Erken Evresi) Kök Hücre Uygulaması Nedir?

    Embriyolojik kök hücreleri, ceninin erken aşamasında döllenme gerçekleştikten kısa süre sonra elde edilen hücrelerdir. Bu hücreler, ancak tüp bebek uygulamasında yapay döllenme ile oluşturulan embriyonlardan gereksinim fazlası olanlardan veya istenmeyen gebelik sonrası yapılan düşük sonucunda elde edilebilirler. Embriyolojik kök hücreleri erişkinden elde edilen kök hücrelerine göre sınırsız sayıda farklılaşma potansiyeline sahiptir (totipotent), kısaca; bu tür hücreler her türlü organdaki hasarı onarma yeteneğine sahipken erişkin tipi olanlar daha sınırlı farklılaşma gösterirler (pluripotent ve unipotent). Halen ülkemizde ve birçok ülkede embriyolojik kaynaklı kök hücre çalışmaları yasaklanmış durumdadır. İngiltere ve Belçika’da bu sınırlama yoktur, Almanya’da ise belirli kısıtlamalar getirilmiştir.

    Kök Hücre Tedavisinin Bugün İçin Bilinen Yan Etkileri Nelerdir?

    Özellikle ceninin ilk aşaması olan embriyondan elde edilen (embriyolojik) kök hücreler ile yapılan çalışmalarda yeni tümör ortaya çıkabildiği bildirilmiştir. Araştırmalarda kullanılan serum, kimyasal madde ve besi yerleri varlığında üretilen hücrelerin insan sağlığı için ne gibi potansiyel riskler taşıdığı bilinmemektedir. Otolog kök hücre nakillerinde %2, allojenik kök hücre nakillerinde ise %9 ölüm riski vardır.

    Estetik uygulamalarda kök hücre kullanımı var mıdır?

    Günümüzde estetik uygulamalar içerisinde gerçek kök hücre uygulaması yağ dokusundan elde edilerek yapılanıdır. Son çalışmalarda yağ dokusunun içinde kemik iliğinden 5 katı kadar fazla kök hücre bulunduğu saptanmıştır. Hastadan liposuction ile alınan yğ dokusu bir sistem yardımıyla laboratuvar ortamında içindeki genç kök hücreleri, yağ hücrelerinden ayrıştırılmaktadır. Bu 2.5-3 saat kadar süren bir işlemdir. Kök hücreleri ayrıştırdıktan sonra toplanıp az oranda PRP ve yağ dokusu ile karıştırılmakta ve estetik olarak amaçlanan bölgelere enjekte edilmektedir. Yaşlanmanın estetik probemleri olan, deri yağ dokusu, kas dokusu ve kemik dokusundaki azalma bu uygulama ile yerine konulmaktadır. Bu kök hücreler deride ve deri altında uygulandığı doku hücrelerini yapmakta ve onları canlandırmaktadır.

    Bu amaçla karın yada basen bölgesine küçük bir alanda lokal anestezi altında 40-200 cc yağ dokusu alınacak şekilde liposuction yapılmaktadır. Daha sonra bunlar santrifüjden geçirilmekte. Yağ dokusundan kök hücreler ayrılmaktadır.

    Daha sonra hastadan 50-100 cc kan alınarak trombosit ve büyümek faktöründen zengin PRP elde edilmektedir. Sonra Kök hücreler ile PRP birlşetirilmekte böylece kök hücreler aktive edilmektedir. Bu aktivasyon % 50 civarında. Bu karışım IPL geçirilmekte ve aktivasyon % 90 lara kadar ulaşmaktadır. En son elde edilen aktive kök hücreler hastaya damardan, deriye uygulanabilmektedir.

    Son zamanların popüler işlemi olan PRP kök hücre uygulaması değildir. PRP hastadan alınan kanın santrifüjde geçirilmesi ve trombosit adını veridiğimiz doku onarım ve yenilenme hücrelerin ayrılarak hastaya geri uygulamasıdır.

    Sertap Erener’ e yapıla kendi derisinin alınması ve deriden fibroblastların çoğaltılarak geri deriye uygulanmasıdır. Kök hücre tedavisi değildir.

  • POLİKİSTİK OVER SENDROMU

    POLİKİSTİK OVER SENDROMU

    Polikistik over sendromu denilen bu klinik tablo,1935 yılında Stein ve Leventhal

    adlı iki bilim adamı tarafından tanımlanmıştır ve onların adına izafeten de,Stein-Leventhal

    Sendromu olarak ta adlandırılır.Sıklıkla 30 yaşın altındaki genç hanımlarda görülür ve

    overlerde(yumurtalık) kalın bir dış katman içerisinde birçok iyi huylu kist oluşumu ile

    karakterize bir tablodur.Kronik anovülasyon yani “yumurtlamama”bu klinik tablonun ana

    karakteridir.Adet görememe veya gecikmeli adetler,erkek tipi tüylenmede artış,fazla kilo alma

    ve kısırlık gibi özellikleri vardır.

    Polikistik over sendromu yaklaşık bir yüzyıldan beri bilinmekte ve çok

    araştırılmakta olan klinik bir problem olmasına rağmen,oluşumu hakkında tam bir bilgi

    yoktur.Şeker hastalığına yatkınlığı olan birisinin,polikistik over sendromuna da yatkınlığı

    olduğu tespit edilmiştir.Şişmanlık, polikistik over sendromu ile sıklıkla birlikte görülen ve

    klinik tablonun oluşumunu daha da artıran bir durumdur.Vücutta artan yağ dokusu,östrojen

    üretimine ve kan östrojen seviyelerinin artmasına,bu da beyindeki hipofiz bezinden daha az

    FSH(folikül uyarıcı hormon)üretilmesine neden olur.Yine bu östrojenlerin artması ile,LH

    hormonu da artar.LH artışı da overlerde erkeklik hormonu yapımını artırır.

    Polikistik over sendromu bulgularını şu şekilde özetliyebiliriz:

    — Adet düzensizliği ; adet siklusları genellikle 6-8hafta veya daha fazla

    sürer.Yaklaşık yılda 8’den daha az adet görülür.Kanamalar düzensiz olur,uzun sürebilir,fazla

    miktarda olabilir ve aralarda lekeler olabilir.

    — Yumurtlama bozuklukları ; polikistik over sendromlu hastaların

    yumurtalıklarında çok sayıda içi sıvı dolu kesecik (folikül) vardır ve bu kesecikler ,olgunlaşıp

    yumurtlama aşamasına gelemezler ve dolayısıyla “yumurtlama olmaz”.

    — Yumurtalıklarda kist oluşumu ; polikistik over sendromlu hastaların

    yumurtalıkları çok sayıda içi sıvı dolu kesecikle doludur.Buna bağlı olarak ta

    yumurtalıklar,normalin 2-3 katına kadar büyürler.

    — Kasık ağrısı ; ağrıların nedeni tam olarak bilinmemekle beraber,büyüyen

    yumurtalıkların ağrıya neden olduğu sanılmaktadır.

    — Şişmanlık ve kilo alma ; polikistik over sendromlu hastaların çoğunda kilo

    alma,kol ve bacaklara oranla,karın bölgesinde daha çok olmaktadır.Polikistik over sendromlu

    hastaların hemen hepsinde olmasa da,büyük bir çoğunluğunda kilo artışı vardır.

    — Tüylenme ; bu hastalarda erkek tipi tüylenme görülür.Yüzde ,çene

    altında,göğüslerde,karında ,kol ve bacaklarda tüylenme olur,saç dökülmesi görülebilir.

    — Ciltte yağlanma; polikistik over sendromlu hastalarda ciltte yağlanma ve sivilce

    oluşumu sık görülür.Ayrıca vücudun bazı bölümlerinde cilt lekeleri ve saçlı deride

    kepeklenme görülür.

    — Kısırlık ; polikistik over sendromlu hastaların çoğu,yumurtlama olmadığı için

    çocuk sahibi de olamazlar.Bu da hastaların en önemli ,doktor’a başvuru nedenidir.

    — İnsülin’e direnç ve şeker hastalığı ; son yıllarda yapılan çalışmalar polikistik over

    sendromu ile insülin arasında ilişki olduğunu ortaya koymuştur.İnsülin çoğumuzun bildiği

    gibi,pankreas’tan salgılanan ve hücrelerin glikoz’u(şeker) kullanmalarını sağlayan bir

    hormondur.Polikistik over sendromunda hastalarda insülin’e karşı bir direnç

    oluşmaktadır.Bunun üzerine de pankreas daha fazla insülin üretmeye başlamaktadır.Yüksek

    insülin de yumurtlamayı engelleyici yönde etki gösterir ve sonuçta androjenlerde artış

    olur.Kilolu ve tedavi olmamış polikistik over sendromlu hastaların yaklaşık dörtte birinde,30

    yaşın üzerinde şeker hastalığı ortaya çıktığı gözlenmektedir.Aynı zamanda bu hastalarda,

    hipertansiyon ve kolesterol yüksekliği de ortaya çıkabilir ve dolayısıyla da,kalp hastalığı

    yönünden iyi izlenmelidirler.

    — Endometrium(rahim iç zarı) kanseri riski artar ; polikistik over sendromunun

    tedavi edilmemesi halinde,uzun süreli adet düzensizlikleri ve yumurtlamanın olmaması

    durumunda artan östrojenlerin endometrium’a etkisi ile, progesteron hormonu da olmadığı ve

    endometrium uzun süre östrojene maruz kaldığı için,endometrium kanseri riski de

    artmaktadır.

    Polikistik over sendromu teşhisi koyabilmek için,hastadan alınan anamnez ve

    muayene bulguları önemlidir.Günümüzde ultrasonografi,özellikle transvajinal

    ultrasonografi,tanıda oldukça önemli bir yere sahiptir.Ultrasonografide yukarıda belirttiğimiz

    çok sayıdaki küçük kistler ,çok net bir şekilde gözlenir.Bu kistler,gelişmeye başlayan ancak

    yumurtlamaya kadar gidemiyen foliküllerdir.Polikistik over ,içerisinde kistler barındıran

    yumurtalıkların ultrasonografideki görüntüsüdür,halbuki polikistik over sendromu ise,bu

    kistik görünümle birlikte,klinik tablonun ve hormon tablosunun da ortaya çıkmasıdır.Kan

    tablosunda LH/FSH oranının yükselmesi,testesteron,DHEA-SO4 ve androstenedion

    düzeylerinin de yükselmesi tanıda önemlidir.

    Polikistik over sendrom’lu hastaların tedavisi ; Tedavi hastanın çocuk isteyip

    istememesine göre değişir.Çocuk istemiyenlerde tedavi :

    — Kilo verdirilerek tedaviye başlanır.Bunun için düşük kalorili diyet uygulanır.

    — Düzenli bir egzersiz programı uygulanır.Bu şekilde hem kilo vermesi

    sağlanır,hem de uzun vadede oluşabilecek kalp ve damar hastalığı riski azaltılır.

    — İnsüline duyarlılığı artıracak ilaçlar kullanılır.Bu amaçla “metformin”adlı ilaç

    kullanılabilir.Bu ilacın etkisiyle,barsaklarda glikoz emilimi,karaciğerden glikoz salınımı

    azaltılır ve dokular tarafından glikoz emilimi artırılarak,kan şekeri seviyeleri düşürülür.İnsülin

    direnci de azalır.Tedaviyle birlikte,en başta adetler düzelir,daha sonra da yumurtlamalar

    başlar.

    — Doğum kontrol hapları da düzenli adet oluşturarak,rahim içi zarın düzenli

    dökülmesini sağlar ve tüylenme azalır.

    Çocuk isteyenlerde ,kilo verme,düzenli egzersiz ve metformin tedavisine ilaveten

    yumurtlama tedavisi uygulanır.Yumurtlama tedavisine klomifen sitrat ile başlanır,cevap

    alınamazsa ,HMG ve FSH hormonları içeren ilaçlar kullanılır.Ancak bu tedavilerin

    yumurtalıkların aşırı uyarılmasına sebep olarak,ciddi sonuçlar doğuracağı da gözardı

    edilmemelidir.Günümüzde çok az olsa da,cerrahi tedavinin uygulanabileceği durumlar da

    olabilir.

  • Yaşlanma ve deri

    Deri görünür bir organ olması nedeniyle yaşlanma belirtilerini en belirgin yansıtan organdır. Yaşlanmaya bağlı olarak gelişen deri değişiklikleri hem doğal yaşlanma süreci hem de çevresel faktörlerin etkisi ile ortaya çıkar. Doğal yaşlanma sürecinde deri yıpranmaya başlayabilir ancak güneş ışınları ve çevresel faktörler derideki yaşlanma sürecini hızlandırır. Deri yaşlanmasının başlangıç yaşını saptamak güçtür. Çünkü genetik, endokrin ve çevresel faktörler her birey için farklılık gösterir.

    Doğal yaşlanma sürecinde derimizde en sık görülen değişiklikler; incelme, kuruma, kabalaşma, kırışıklık, deri esnekliğinin azalması, gevşeme ve sarkma, kahverengi lekeler, seyrek ve gri saçlar, iyi ve kötü huylu oluşumların görülme sıklığında artış şeklinde sıralanabilir. Günümüzde yaşlı popülasyonu oluşturan bireylerimizin çoğu sosyal açıdan aktif olduğundan, sağlıklı ve güzel görünüme sahip deri, tırnak ve saçların varlığını daha çok istemektedir.

    Yaşlanma ile birlikte hücre yenilenme hızının azalması ile deri üst tabakası incelir. Yara iyileşmesinde gecikme, bariyer ve ısı düzenleme fonksiyonlarında azalma görülebilir. Deriden kimyasal maddelerin temizlenme hızı azaldığından temas ekzamaları artar. Renk hücrelerinin sayı ve fonksiyonları azaldığından güneş gören bölgelerde düzensiz kahverengi lekeler oluşur. Deri alt tabakalarında bulunan kollajen ve elastin miktarının azalması ve bunları yapan hücrelerin sayı ve hacimlerinin azalması ile deri kırışıklıkları meydana gelir. Yine yaşlanmayla birlikte ter bezi sayısı azaldığından terleme azalır. Yağ bezlerinde yağ salgılama azalır, yağ bezlerinin büyüklüğü artar ve yüzde küçük yağ kistleri oluşur. Gri veya beyaz saçlar yaşlanmanın en belirgin işaretlerindendir. Kıl sayısı ve yoğunluğunun azalması ile kıl büyüme hızları azalır. Yaşla birlikte her iki cinste yaygın saç dökülmeleri görülebilir. Hormonal dengenin değişmesi ile menapoz sonrası çenenin alt kısmında kalın ve sert kıllar oluşabilir.

    Yaşlı insanlarda tırnaklarda kuruluk ve gevrekleşme, opaklaşma, sarı- gri renk değişikliği görülebilir. Tırnak uzaması azalır. El tırnaklarında kırılganlık ve ayrışma, ayak tırnaklarında kalınlaşma ve kıvrılma olabilir.

    Deri kuruluğu yaşlılığın en önemli problemlerinden biridir. Bacaklarda daha fazla olmakla birlikte el üstünde, kol ve gövdede de görülür. Deri kuru, kepekli ve çatlak görünümdedir. Kuruluğun giderilmesinde nemlendiriciler kullanılır. Bunlar krem losyon formunda olabileceği gibi likit sabun şeklinde de olabilir. Deri kuruluğu genellikle kaşıntıyı da birlikte getirir . Sıcak su ve tahrişi arttırıcı banyo kaşıntıyı arttırır. Ortam neminin arttırılması ılık su ile pansuman, nemlendirici ve steroid ilaçlar bu problemin çözümünde etkilidir.

    Yaşlanmayla birlikte melanom dışı deri kanserlerinin görülme sıklığı artmaktadır. Ayrıca deride seboreik keratoz ve solar lentigo dediğimiz iyi huylu oluşumlar da ortaya çıkar. Güneş koruyucular ve deri nemlendirilmesi bunların önlenmesinde önemlidir.

    Ayaklarımız yıllar boyu bizim ağırlığımızı çeken en önemli uzvumuzdur. Bu sebepledir ki yaşlılıkta en fazla mekanik güce maruz kalırlar. Ayak tabanında kalınlaşma, nasır, tırnak bozuklukları, zaman zaman yaralar, mantar enfeksiyonları daha sık görüldüğünde ayak sağlığının korunması kritik öneme sahiptir.

    Bu anlattıklarımızdan sonra kim yaşlanmayı ister diye sorabiliriz kendimize, peki kim yaşlanmaya engel olabilir ki ? Bana sorarsanız yaşlanmayı yavaşlatan en önemli unsurlar kişinin ruhunu genç tutabilmesi, manevi güzelliği sayesinde sahip olduğu dış kıyafeti olan derisine özen göstermesidir. Özellikle güneş ışınlarından korunmak, derimizi nemlendirmek, tedavi amaçlı ve engelleyici kozmetik ürünler kullanmak, gerekirse kozmetik işlemlerle müdahale etmek, bol su içmek, egzersiz yapmak hepimizin beden ve deri yaşında küçülmeler yapabilir. Tabiki her yaşın bir güzelliği vardır ancak her yaş döneminde ayna karşısına geçtiğimizde kendimizi daha güzel görünümlü görmenin de bir sakıncası yoktur. Ayrıca yaşlanma sürecinde oluşabilecek deri hastalıkları, bu bakım ve özenle daha az sıklıkla görülecektir.

    Herkese sağlıklı ve mutlu yeni yaşlar diliyorum.

    Derinize ve ruhunuza iyi bakın lütfen.

  • RAHIM AĞZI YARALARI(SERVIKAL EREZYON’LAR)

    RAHIM KANALI VE RAHIM AĞZI FARKLI HÜCRELERLE DÖŞENMIŞTIR.EĞER RAHIM KANALI HÜCRELERI RAHIM AĞZI HÜCRELERININ ÜZERINE DOĞRU YÜRÜRSE BIRLEŞIM BÖLGESINDE HÜCRE TAHRIBATI OLUŞUR VE BU BÖLGEDE ENFEKSIYON OLUŞUR.BU BÖLGE DAHA KIZARIK VE ÖDEMLI GÖZÜKÜR.BU DA, SERVIKAL EREZYON YA DA HALK ARASINDA SÖYLENDIĞI GIBI YARA OLARAK ADLANDIRILIR. BELIRTILER NELERDIR?HAFIF VAKALARDA BELIRTI OLMAYABILIR.YAYGIN BELIRTILER ŞUNLARDIR;  VAJINAL AKINTI , ANORMAL KANAMALAR, VAJENDE YANMA , KAŞINTI ,CINSEL TEMAS AĞRISI , IDRAR YAPARKEN YANMA , BEL AĞRISI ,TEDAVI EDILMEMIŞ YARA VEYA ILTIHAPLAR RAHIM AĞZI AKINTISININ(MUKUSUN) KALITESINI BOZARAK ,SPERMLERIN GEÇIŞINI DE ENGELLEYEBILIR VE INFERTILITEYE DE SEBEP OLABILIR. BUNUN IÇIN KISIRLIK TEDAVISINDE,RAHIM AĞZI YARASI VARSA, BU DURUM TEDAVI EDILMELIDIR. BU ANNELER GEBE KALIRLARSA DA DÜŞÜK VE ERKEN DOĞUM RISKLERI VARDIR. YINE TEDAVI EDILMEMIŞ RAHIM AĞZI YARALARI,ILERI EVRELERE ULAŞMAK SURETIYLE RAHIM AĞZI KANSERLERINE ZEMIN HAZIRLIYABILIR. BUNUN IÇIN ,BU HASTALIKTAN KORUNMA YOLLARINI ÖĞRENIP,TEŞHIS IÇIN DE YILDA BIR DEFA JINEKOLOJIK MUAYENE OLMAK ÖNERILEN YÖNTEMDIR.

    TANI NASIL KONULUR?

    MUAYENE

    SMEAR

    KOLPOSKOPI

    BIOPSI

    KORUNMA IÇIN NE YAPMALI?

    GENITAL HIJYEN(TEMIZLIK)

    PREZERVATIF KULLANIMI

    VAJEN IÇININ SABUN VEYA DEĞIŞIK KIMYASAL MADDELERLE YIKANMAMASI

    IÇ ÇAMAŞIRLARIN SIK DEĞIŞTIRILMESI VE PAMUKLU ÇAMAŞIRLARIN TERCIH EDILMESI

    TUVALET SONRASI TEMIZLIĞE DIKKAT EDILMESI

    VAJINAL AKINTI VARSA MUTLAKA MUAYENE OLUNMASI

    TEDAVI

    ILTIHAP TEDAVISI

    KOTERIZASYON VEYA CRYO(YAKMA VEYA DONDURMA TEDAVISI)

    GÖRÜLDÜĞÜ GIBI,RAHIM AĞZI YARALARINDAN KORUNARAK,RAHIM AĞZI KANSERLERINDEN DE KORUNMAK MÜMKÜN OLABILIR.

  • Sedef hastalığı (psoriasis)

    Toplumun %2 ‘sini ilgilendiren sedef hastalığı, bulaşıcı bir hastalık olmayıp, iyileşirken iz bırakmaz. Deri hücrelerinin döngüsü artarak deri tam yapılanmasını sağlayamaz. Bazı kişiler özellikle ailede sedef hastalığı olanlar bu hastalığa daha yatkındır. Ancak yinede bügünkü koşullarda sebepleri halen tam aydınlatılamamıştır. Boğaz enfeksiyonları, stres yada deri hasarı gibi faktörler hastalığı tetikleyebilir. Aşırı alkol alımı, sigara, kullanılan ilaçlar sedefi kötüleştirebilir. Bu hastalık psikolojik durumla yakından ilgili olduğundan, stresli ve depresyonda olunduğunda ataklar, tedaviye direnç görülebilir.

    Peki ama nedir bu sedef hastalığı ? Sedef bazen kaşıntılı olabilen, üzeri beyaz sedef renkli kepeklenmelerle giden kızarık döküntülerdir. En sık saçlı deri, kalça, diz ve dirseklerde görülür. Eklem tutulumu da yaptığından, bazen hastalarımızı Fizik Tedavi uzmanları ile birlikte tedavi ederiz. Tırnak tutulumu ile, yüksük tırnak, renk ve şekil bozuklukları görülebilir. Sedefli hastaların en büyük kaygısı, görünüm ve toplumun onlara bakış açısıdır. Bu kaygı onların yaşam kalitesini bozar.

    Sık sorulan bir soru da Sedef hastalığı tedavi edilebilir mi? dir. Hastalık çeşidine ve şiddetine göre tedavi edilir. Dışarıdan deriye sürme topikal tedaviler başlangıç aşaması ve çocuklarda tercih edilir. Fototerapi denilen UVA ve UVB tedavileri hastalıkta yanıt alınan başarılı tedavilerdir. Bunun yanında ağızdan sistemik tedavilerle de hastalığı kontrol altında tutmak mümkündür ancak bu tedaviler klinik takip ve kan testleri gerektirir. Sedef hastalığının ağır formları için enjeksiyonla uygulanan yeni çıkan tedavi protokolleride vardır.

    Sedef hastalığı stres kontrolü önemli olan, hastalık ve stres kısır döngüsü içinde devam eden bir hastalık olduğundan, bizler hastalarımıza psikiyatri hekiminden destek almaları gerektiğini sıklıkla söyleriz. Hastalarımız bu öneride ilk olarak ben delimiyim? diye reaksiyon verselerde, sonrası tedavi olduklarında sedef hastalığının da gerilediğini görmeleri onları bu kısır döngüden çıkarır.

    Hastalıklardan uzak, güzel bir hafta geçirmeniz dileğiyle…

  • GENİTAL ENFEKSİYONLARDAN KORUNMA YOLLARI

    GENİTAL ENFEKSİYONLARDAN KORUNMA YOLLARI

    Vajinal enfeksiyonlar, her kadının hayatın belli bir döneminde karşılaştığı, bazen son derecede basit bazende ciddi sorunlara yol açabilecek sağlık sorunudurlar. Vajinal enfeksiyonların sıklığı genellikle cinsel hayatın başlaması ile birlikte artar. Alınacak basit önlemlerle bu enfeksiyonların sık oluşmasını önleyebiliriz. Genital hijyenin kadının özgüveni ve sağlıklı cinsel hayatı için ne kadar önemli olduğunu göz önünde bulundurursak, bu enfeksiyonlardan korunmanın ne kadar önemli olduğunu anlayabiliriz.

    Sağlıklı bir cinsel yaşam ve genital hijyen için dikkat edilecek önemli noktalar:

    Tuvalette temizlik önemlidir: Tuvalet sonrası mutlaka önden arkaya temizlik yapılmalıdır. Arkadan öne doğru yapılan temizlikte makat bölgesinde olan mikroplar vajinaya doğru taşınabilir. Bu mikroorganizmalardan en önemlisi E.Coli isimli bakteridir ve vajinal enfeksiyonların sık görülen nedenlerindendir

    Vajinal duş yapılmamalıdır: Sanılanın aksine vajina içini basınçlı su ile yıkamak ortamın asit-baz dengesini değiştireceğinden içeride bulunan mikroorganizmalarında ortamını değiştirir. Bu dengenin bozulması bazı mikroorganizmaların olması gerekenden daha fazla oranda ortamda bulunmasına neden olarak enfeksiyona yol açar.

    Nemden korunmak gereklidir: Genital bölgenin nemli kalması mantar başta olmak üzere genital enfeksiyonlara zemin hazırlar.Cinsel bölgenin temizliğinde bu bölge için üretilmiş yıkama jelleri tercih edilmelidir. Genital bölge kuru ve temiz tutulmalıdır. İç çamaşırları hergün değiştirilmelidir.

    Dar giysilerden kaçınmak gerekir: Dar pantolonlar, özellikle zayıf kadınların tercih ettiği kıyafetlerdendir. Uzun süre dar kıyafetlerin giyilmesi bölgedeki nem oranının artmasına yol açar.

    Pamuklu çamaşır tercih edilmelidir: Sentetik iç çamaşıları ortamın hava dolaşımını engeller ve nemi emmedikleri için de vajinal enfeksiyonlara zemin hazırlar. İç çamaşırları ütülenmeli ve mümkün olduğunca çamaşır suyu kullanılmamalıdır.

    Tahriş edici maddelerden uzak durulmalıdır: Renkli tuvalet kağıtları,parfümler, kokulu kişisel hijyen ürünleri ve sabun genital bölgenin düşmanlarıdır. Bu ürünler mümkün olduğunca kullanılmamalıdır.

    Güvenli olmayan cinsel ilişkide prezervatif kullanılmalıdır: Uzun süreli tek eşli ilişkiniz yoksa mutlaka cinsel yolla bulaşan hastalıklara karşı prezevatif ile önlem alın.Bu hastalıklardan korunmanın tek ve en etkili yoludur.

    Adet kanaması döneminde dikkat edilmesi gerekli hususlar: Adet kanaması döneminde hareket serbestliği sağlayan vajinal tamponların kullanımında dikkat edilmesi gereken en önemli nokta sık değiştirilmeleri gerektiğidir. Bu tamponlar uzun süre vajen içinde kaldığında ağır enfeksiyonlara yol açabilecekleri gibi toksik şok sendromu gibi ağır tablolara bile yol açarlar.

    Adet kanaması döneminde cinsel ilişkiyi yasaklayan yeterli tıbbi bilgi elimizde bulunmamakla birlikte,üst genital sistem enfeksiyonu daha önceden geçirmiş olan bayanların ilişkiye girmemeleri gerektiği bilinmektedir. Enfeksiyon belirtisi varsa, hemen doktorunuzla temasa geçin. Her 6 ayda bir şikayetiniz olmasa bile jinekolojik muayene olun.

    VAJINAL AKINTI

    Kadınların jinekoloğa başvurma nedenlerinden başta geleni vajinal akıntılardır. Akıntıların özellikle bekar genç kızlarda ve menopozdaki kadınlarda başta olmak üzere herhangi bir sebebi yoktur. Bunlar doğal akıntı olarak bilinir. Bir enfeksiyon veya altta yatan bir neden varsa bu akıntılar doğal olmayan akıntılardır.

    Doğal akıntılar: Berrak yapıda olup, sıvı yumurta akını andırır. Genellikle kokusuzdur, fakat bazı kadınlar ekşi bir kokudan şikayet ederler. Genellikle kaşıntı yoktur ve cinsel ilişkide ağrı olmaz.Bu akıntıların en büyük özelliği aynı şiddette uzun süre devam etmesidir.Bazen bu akıntı miktarı çok fazla miktarda olup, endişeye kapılabilirler. İç çamaşırları ve günlük pedleri devamlı ıslaktır. Bu ıslaklığın kıvamı yumurtlama döneminde biraz sıvılaşabilir. Bunun amacı döllenmeyi kolaylaştırmak içindir. Adet dönemine yaklaştıkça bazı hanımlarda akıntının renginde koyulaşma ve koku olabilir. Bu adet kanamasını oluşturan hormonların etkisir. Eğer akıntı normale göre artmış ise, görüntü ve yapısında değişiklik oluşmuş ise vajinal enfeksiyon teşhisi konulabilmesi için mutlaka jinekolog muayenesi gerekmektedir.

    Doğal olmayan akıntılar:

    En sık görülen nedenleri:

    1. Vajen enfeksiyonları
    2. Rahim ağzı yaraları
    3. Cinsel ilişki ile bulaşan enfeksiyonlar
    4. Rahim ağzı kanseri
    5. Spiralin ipine bağlı akıntı
    6. Rahim ağzında olan poliplere bağlı akıntı

    En sık görülen belirtileri:

    • Akıntı
    • Kaşıntı ve tahriş
    • Cinsel ilişki sırasında ağrı
    • Kasıklarda rahatsızlık hissi veren ağrı
    • Dış bölgede şişme,ödem

    Bu belirtileri gördüğünüzde mutlaka en yakın zamanda tedavi için doktorunuza başvurun…

  • Kontakt dermatitler

    Ekzama terimi günlük hayatta hepimizin bildiği, çevremizde birçok insanın yaşadığı bir deri hastalığıdır. Bu yazımda sizlerle ekzamalar içinde en sık görülen kontakt dermatitlerden bahsedeceğim.

    Kontakt dermatitler; irritan ve alerjik olmak üzere iki şekilde karşımıza çıkar. Her ikiside hayatımızı olumsuz etkileyen, korunma yöntemlerini uygulamazsak bizi canımızdan bezdiren hastalık gruplarıdır.

    İrritan kontakt dermatitler; derinin pH’sını, nemini veya yapısal bütünlüğünü değiştiren irritan maddelerin, deride meydana getirdiği bir reaksiyondur. Bu maddelerle temastan birkaç saat sonra kızarıklık, kaşıntı, sulantı meydana gelir. Su ve sabun gibi zayıf irritanlar tekrarlayan temasta deride kuruma, çatlama ve kalınlaşma yaparlar. İrritan maddenin konsantrasyonu, temas ettiği bölge hastalığın şiddetini belirler.

    Allerjik kontakt dermatit, önceden deriye temas eden alerjenin yeniden temasından 48-96 saat içinde aşırı duyarlılık reaksiyonu göstermesidir. Yağlar, reçineler, tekstil sanayinde kullanılan kimyasallar, kauçuk, kozmetikler, insektisitler, bitkiler, diş için kullanılan maddeler alerjik kontakt dermatit yapabilir. Tutulma bölgesi bize alerjenin ne olduğu hakkında bilgi verir. Göz kapaklarındaki kızarıklık ve kaşıntı kozmetikleri ve tırnak cilasını, ağız çevresindeki bulgular diş macunu , cikleti, boyun ve kulak arkaları parfüm ve nikel içeren takıları düşündürür. Özellikle ağız içindeki yaralarda dolgu içindeki amalgam, protezdeki yapıştırıcı ve metaller önemli nedenlerdendir. Bu tip ekzamada sadece temas eden bölgeler değil farklı bölgelerde de kaşıntı, kızarıklık, döküntü oluşabilir.

    Kontak dermatitler başlangıçta da söylediğim gibi neye karşı olduğu tesbit edilmezse, hayattan bezdirici bir tablodur. Dermatologlar tarafından hastanın sıkı bir sorgulaması yapılarak, Yama testi dediğimiz bir test uygulanır. Bu test ile alerjenin tanınması sağlanarak, hastanın bu alerjenle teması engellenir. Bunun için özel koruyucular ve şikayetlerini minumuma indirecek tedaviler düzenlenir.

    Özellikle sanayileşme ve üretim atağı içinde olan şehrimizde, çalışanların iş güvenliği ve mesleki hastalıklar açısından da son derece önemli olan bu durumun, daha hassasiyetle değerlendirilmesi gerektiğini düşünmekteyim.

  • GEBELİKTE BESLENME

    GEBELİKTE BESLENME

    Unutulmamalıdır ki bebeğin büyümesi, sağlıklı olması, ruhsal, fiziksel, zihinsel yönden iyi gelişmesi annenin sağlığı ve dengeli beslenmesiyle orantılıdır. Annenin gebelik öncesi fiziksel gelişimini tamamlamış olması, besin depolarının yeterli olması ve yaşı, hem bebeğin hem de annenin sağlığını koruyacak en önemli etkenlerdir. Çünkü bebek, annenin besin yedeklerinden ve gebelik boyunca tükettiklerinden kendisi için gerekeni seçip alarak beslenir. Normal bir gebelik sürecinde annenin yaklaşık 10-12 kg alması yeterlidir.

    KALSİYUM: Kalsiyum, bebeğinizin gebeliğin 8. haftasından itibaren oluşmaya başlayan kemik ve dişlerinin gelişimi için gerekli bir mineraldir. Gebelikte, normalde gerek duyduğunuz miktarın iki katı kadar kalsiyum gereklidir. Çünkü gebelik boyunca diş ve kemiklerden sürekli bir kalsiyum eksilmesi olmaktadır. Kalsiyum açısından zengin besinler peynir, süt, yoğurt ve yeşil yapraklı sebzelerdir. Brucella, tifo benzeri hastalıklardan korunabilmek için tükettiğiniz peynirin ve sütün hijyenik ve iyi pastörize olmasına özen gösterin.

    PROTEİNLER: Gebelikte artan protein gereksinimi karşılamak için kırmızı ve beyaz et, süt ve süt ürünleri, yumurta, balık, kuru baklagiller (fasulye, mercimek, barbunya..) gibi proteinden zengin besinler önerilir. Balıkta proteinden başka bulunan omega 3 ve omega 6 yağ asitlerinin de bebeğin zeka gelişimi üzerine olumlu etkili mevcuttur. Tüketilen balık taze ve iyi pişirilmiş olmalıdır.

    DEMİR: Gebelikte demirden zengin gıdaların tüketilmesi ve özellikle de 4-4.5 aylardan sonra folik asitli demir ilaçlarının kullanımı önemlidir. Çünkü özellikle bu aylardan sonra demir eksikliğine bağlı olarak kansızlık ortaya çıkabilir. Aşırı derecede kansızlığı olan kişilerde demir haplarına gebeliğin erken dönemlerinde de başlanabilir. Ancak bu durumda zaten ilk aylarda sık olarak görülen bulantı, kusma ve mide şikayetlerinde artış olabileceğinden tedaviye başlangıç süresi bir kaç hafta ertelenebilir.

    Gebelerde demir eksikliği halsizlik, bitkinlik, nefes darlığı, uykuya meyillilik ve çarpıntı gibi şikayetler oluşturabileceği gibi gebelikle ilgili olarak da erken doğum, bebeğin rahim içinde gelişememesi, ölü doğum ve düşük gibi komplikasyonlara zemin hazırlar. Ayrıca ileri derecede kansız bir gebe doğum sonrası lohusalık döneminde de sıkıntı çeker. Demir eksikliğini en aza indirebilmek için kan yapıcı; pekmez, kuru üzüm, kırmızı et, yumurta ve kuru baklagillerden zengin gıdaların tüketilmesine önem verilmelidir. Ayrıca C vitamininden zengin meyve ve sebzeler de barsaklardan demir emilimini arttıracaklardır. Demir hapları kesinlikle sütle birlikte içilmemelidir.

    C VİTAMİNİ: C vitamini demirin bağırsaklardan emiliminde, vucudun hastalık etkeni mikroorganizmalara karşı bağışıklık direncinin arttırılmasında ve metabolizmamızdaki pek çok biyokimyasal süreç için gerekli bir vitamindir. C vitamini portakal, limon, kırmızı ve yeşil biber, domates, çilek, greyfurt, karnıbahar, lahana, brüksel lahanası gibi pek çok taze meyve ve sebzelerde bulunur. Vücutta depolanmadığı için her gün belli bir miktar alınmalıdır. Uzun süre saklanan ve pişirilen besinlerde C vitamininin çoğu kaybolur.

    FOLİK ASİT: Bebeğin merkezi sinir sisteminin gelişmesi için özellikle gebeliğin ilk haftalardan itibaren folik asit alınması çok önemlidir. Vücutta depolanmadığı ve gebelik süresince normalden fazlasına gerek duyulduğu için her gün alınmalıdır. Taze yeşil sebzeler folik asit kaynağıdır, ancak uzun süreli pişirmeler ve uzun süre bekleyen gıdalardafolik asit miktarı azalır. En çok ıspanak, yer fıstığı, fındık, karnıbahar, kepekli ekmekte mevcuttur. Doğal gıdalar gebenin folik asit açığını tam olarak kapatamayacağından ötürü gebeliğin ilk haftalarından itibaren hap olarak dışarıdan alınması uygun olacaktır. Gebelerde folik asit eksikliğine bağlı bebeklerde “nöral tüp defektleri” adı altında toplanan bir takım anormalliklerin ortaya çıkabileceği gösterilmiştir. Daha önceden folik asit eksikliği saptanmış veya nöral tüp defekt anomalili bebek doğurmuş kadınlar, gebe kalmayı düşündükleri tarihin en az 3 ay öncesinden itibaren folik asit alımına başlamalıdırlar.

    LİFLİ GIDALAR (Posalı gıdalar):  Günlük beslenmenizin büyük bir bölümünü oluşturması gereken lifli (posalı) yiyecekler, gebelikte sık görülen kabızlığın ve bağırsak tembelliğinin önlenmesinde çok yararlıdır. Genellikle tüm sebze ve meyveler lif açısından zengindir. Her gün bolca yiyebilirsiniz. Kepekli besinler de lif içerir, ancak diğer bazı besinlerin bağırsaklardan emilimini azalttığından aşırı tüketilmemelidir.

    GEBELİKTE SIVI ALIMI: Gebelik süresince bol miktarda su ve sıvı alımı sizin ve gebeliğiniz açısından son derecede yararlıdır. Özellikle bol su tüketimi idrar yolu enfeksiyonu, bebeğin sıvısının normalden az oluşu, erken doğum eylemi, solunum yolu enfeksiyonları, kabızlık, ishal gibi pek çok durumda koruyucu veya tedavi edici olabilir. Gebelikte çay, kahve, kola ve kakao önerilmez. Çay içerdiği ‘tein’ maddesiyle demir eksikliğine yol açarken, diğer maddeler ‘kafein’ içerdiğinden ötürü bebek üzerine olumsuz etkileri olabilmektedir . Maden suyu (soda) içilmesinin ise hiçbir olumsuz etkisi yoktur. Tamamen doğal ve hiçbir katkı maddesi içermeyen nane, limon, adaçayı, ıhlamur, kuşburnu, papatya gibi bitki çayları da gebelikte içilebilir. Ancak, “sinemaki çayı” nın içimi konusunda bazı endişeler vardır. O yüzden bu bitkisel çayın gebelik sırasında tüketilmesi önerilmemektedir.

    Alkol, gebelikte kullanıldığında bebekte ‘fetal alkol sendromu’ olarak tanımlanıp, zeka geriliği ve bir takım yapısal anormalliklerle kendini gösteren problemlere yol açtığından ötürü kesinlikle zararlıdır. Aşırı tuz tüketiminden de kaçınılmalıdır. Özellikle son aylarda aşırı tuzlu yeme ile vucütta ödem artabilir, tansiyon yükselebilir ve kendinizi daha rahatsız hissedebilirsiniz.

    BESLENME İÇİN İPUÇLARI

    • Öğünleriniz sık ve az az porsiyonlar halinde olmalıdır. Ne uzun süre aç kalın, ne de yediğinizde tıka basa midenizi doldurun.
    • Aldığınız gıdaların taze olmasına dikkat edin. Konserve, beklemiş gıdalar ve içinde katkı maddeleri bulunarak saklanan gıdalar yerine taze ve doğal maddeleri tüketmeye özen gösterin.
    • Yediğiniz gıdalarda “çeşitliliğe” önem verin. Bu şekilde pek çok vitamin ve minerali almanız mümkün olacaktır.
    • Aşırı yağlı, tatlı, baharatlı ve kalorili gıdalar yerine protein ve karbonhidrattan zengin, yağ oranı düşük besin öğelerine yönelin. Unutmayın ki önemli olan sizin kilo almanız değil bebeğin içeride yeterli şekilde beslenebilmesidir.
    • Gebelikte dışarıdan hap olarak alınması gereken iki madde folik asit ve demirdir.Bunlar harici vitamin veya mineral alımı da önemlidir.
    • Gebeliğin ilk aylarında yapılan “Toxoplasma testleri” sonucunda vücudunuz bu parazitle önceden hiç karşılaşmamışsa bazı önlemleri almanız şarttır. Özellikle kedi ve köpek dışkılarıyla bulaşan bu rahatsızlık gebelik döneminde ortaya çıkarsa bebekte ölümcül veya sakatlıklara yol açan problemlere neden olabilir. Toxoplasma özellikle iyi yıkanmamış sebze ve meyveler ile iyi pişmemiş çiğ etlerden geçer..
    • Beslenmede suyu asla ihmal etmeyin. Günde en az 8-10 bardak su için. Yaz aylarında bu miktar 15 bardağa kadar çıkılabilir. Özellikle ileri aylarda kabızlık şikayeti varsa bol su içerek, kabuğu ile yenen meyveleri tüketerek, her öğünde sebze ile salataya yer vererek ve yürüyüş yaparak bu sorunun önüne geçebilirsiniz.
    • Günde 1-2 bardak süt içmeniz gebelikte ortaya çıkan kalsiyum kayıplarını yerine koymak içindir. Süt içemiyorsanız yoğurt veya ayran tüketiniz. Peynir veya çökelek de tüketebilirsiniz. Süt ve süt ürünlerinin pastörize olmasına dikkat edin.
    • Yemeklerde iyotlu tuz kullanınız. Yüksek tansiyon varsa yemekleri az tuzlu pişirin.
    • Genelde sabahları yataktan kalkınca başlayan bulantılarda bir dilim peynir, bir iki grissini rahatlık sağlayabilir. Özellikle gebeliğin ilk üç ayında olan bu bulantı ve kusmalardan kendinizi korumak için bu dönemde katı, kuru ve yağsız gıdaları tercih edin. Mutfak kokularından ve ağır parfümlerden uzak durun.
    • Gebelik diyet yapmak için uygun bir zaman değildir. Hamilelikte belli miktarda kilo alımı şarttır. Zayıf bir bünyeye sahipseniz daha fazla, kilolu bir bünyeniz varsa daha az kilo almanız uygun olacaktır.
  • Rozase (gülleme ) hastalığı

    Toplumumuzda son zamanlarda daha sık görülen bu hastalık halk arasında ‘’Gülleme hastalığı ‘’ olarak da bilinir. Yanak, burun, çene ve alında görülen, tekrarlayıcı kızarma, ateş basmaları, sivilce benzeri kabarıklıklar, iltihaplı kabarcıklar ve telenjiektazi denilen yüzeyel damar genişlemeleri ile karakterize bir deri hastalığıdır. Hastalığın başlangıç döneminde yüzde genel bir kızarıklık durumu gözlenebilir. Kızarıklık ve telenjiektazilerle, kızarıklık ve ödemle, burun üzerindeki yağ bezlerinin aşırı büyümesine bağlı gelişen burun büyümesi ile giden farklı formları vardır.

    Gülleme hastalığı genellikle 30 yaşlarında, daha çok kadınlarda ortaya çıkan bir hastalıktır. Normal popülasyonda % 10 oranında görülmektedir. Ana patolojinin derinin küçük damarlarında olduğu düşünülmektedir. Bu duruma güneş hasarı görmüş deri altı dokusu ve yangısal cevap katkıda bulunur. Kan damarları genişleyerek, kızarıklık, sıcaklık, deri içine sıvı sızmasına, sonuçta yangısal bir reaksiyon gelişmesine neden olur.

    Rozasede genetik yatkınlık %30-40 oranındadır. Açık tenlilerde daha sık görülmesi bu faktörü desteklemektedir. Amerikan Ulusal Rozase Topluluğunun 1066 hasta üzerinde yaptığı bir anket çalışmasında hastalığı tetiklediği düşünülen çevresel faktörler: %81 güneş, % 79 stres, % 75 sıcak hava, %57 rüzgar, %56 egzersiz, %52 alkol, %51 sıcak banyo, %46 soğuk hava, %44 nem, % 45 baharatlı yiyecekler, %41 kozmetik ürünler, % 36 sıcak içecekler olarak bulunmuştur. Ayrıca kafein, fındık ve çikolatanın da semptomları arttırabileceği düşünülmektedir. Sindirim sistemi hastalıkları, safra yollarındaki problemler, güneş ışınlarına duyarlılık, Demodex Follicularum adlı bir parazitte etyolojide sorumlu tutulmaktadır.

    Klinik olarak yüze yerleşen bir deri hastalığı olduğu için ciddi boyutlarda psikolojik bozukluğa neden olabilir, utanç hissi, anksiyete, öz güven eksikliği ve sonucunda depresyona neden olabilir.

    Sınıflandırma baskın olan lezyona göre yapılır. 2002 yılında National Society Rosacea Expert Komitesi tarafından belirlenmiştir.

    1. Eritematelenjiyektazik tip: Kalıcı eritem yani kızarıklık ana bulgudur. Telenjiektazi her zaman olmayabilir. Papül ve püstüller telenjiektazileri gizleyebilir. Tedavi sonrası görünür hale gelirler.

    2. Papülopüstüler tip: Kalıcı eritem üzerinde papül ve püstül dediğimiz iltihabi lezyonlarla karakterize bu tablo, ataklar halinde çıkar.

    3. Fimatöz tip: Orta şiddette rozasea tipidir. Dermal bağ dokusunda, yağ bezlerinde büyüme, folikül ağızlarında belirginleşme ve telenjiektaziler ile karakterizedir. Deri kabalaşır, nodüller oluşabilir. En çok burunda olmak üzere, alında, çenede, kulak ve göz kapağında büyüme görülebilir.

    4. Oküler tip: Rozase hastalarının 1/3 ‘ünde göz tutulumu olup, genellikle iki gözde etkilenir. Oluşan keratit , körlük ile sonuçlanabileceğinden göz hekimi tarafından hastalar mutlaka değerlendirilmelidir.

    Bir çok kronik hastalıkta olduğu gibi gülleme hastalığı da uzun süreli bir tedavi gerektirir. Tedavi prensipleri nedene yönelik ve gözleme dayalı olarak belirlenmektedir. Bu nedenle hastalara büyük bir görev düşer. Hastalar düzenli olarak güneş koruyucu kullanarak güneşten korunmalıdır. Sıcak banyo, soğuk, rüzgarlı hava, travma (irritan temizleyici maddeler, alkollü solüsyonlar), stres, alkol, baharatlı yiyecekler, sıcak içecekler, topikal kortikosteroid ilaçlar ve aşırı egzersizden kaçınılmalı, deri bariyerini restore eden nemlendiriciler kullanılmalıdır.

    Tedavideki ilk tercih edilen ajanlar, sivilce benzeri iltihabi tabloyu gidermede kullanılan, deriye haricen sürülen topikal ilaçlardır. Bunlar metranidazol, klindamisin, permetrin krem, tretinoin ve azeleik asit krem formlarıdır. Eğer deri lezyonları daha yaygın ve şiddetli ise sistemik antibiyotikler ağız yolundan alınır. Çok şiddetli ise isotretionin tedavisine ihtiyaç duyulabilir. Kızarıklığı ve sıcaklığı önlemek için hipotansif ilaçlardan da faydalanılabilir. Tedavi basamakları hastalığın şiddetine ve oluşan tabloya göre belirlenir. Kızarık ve damarlanmaların arttığı bir tabloda tedavide; Lazer tedavisi uygulanmaktadır. Ancak damarlanmalar belirginleştiğinde tedavisi uzundur.

    Rozase (gülleme) kanımca hekim hasta işbirliğinin en yüksekte olması gereken bir hastalıktır. Koruyucu önlemler, gıdalara yönelik dikkat edilmesi gerekenler, tedavinin düzenli olarak uygulanması tedavi başarısında ana ve en önemli faktördür. Hastaların her şeye rağmen umutsuzluğa kapılmaması, stres döngüsünde hastalığın artmaması için son derece önemlidir.

  • GEBELİKTE STRES

    GEBELİKTE STRES

    HAMİLELİK DÖNEMİNDE STRES FAKTÖRLERİ

    • Evlilikte yaşanan sorunlar
    • Çevreyle yaşanan sorunlar (çevrenin anne adayından yüksek beklentisi)
    • Daha önce yaşanan kötü gebelik öyküsü-tecrübesi
    • Planlanmamış istenmeyen hamilelik
    • Hamilelikte ortaya çıkan sağlık problemleri
    • Her türlü madde kullanımı
    • Doğumla ilgili korku, kaygı
    • Bebek doğduktan sonra «iyi bir anne olabilecek miyim?» kaygısı

    HAMİLELİK DÖNEMİNDE STRES BELİRTİLERİ

    • Sık sık olumsuz düşünceler (bebek sağlıklı olacak mı, bir şeyler ters gider mi?)
    • Uyku düzeninde bozulma
    • Sık sık çatışmaya girme
    • Panik ve öfke nöbetleri geçirme
    • Yemeğine, sağlığına yeterli önem vermeme ve bundan dolayı suçluluk hissetme
    • Karar verme ve sorun çözmede sorunlar yaşama
    • Kendini değersiz ve yetersiz görme

    STRES ve GEBELİK ARASINDAKİ İLİŞKİ

    • Stres düşük ve erken doğuma sebep olabilmektedir
    • Zamanında doğan bebeklerin düşük doğum ağırlıklı olmasına sebep olabilmektedir
    • Anne adayının davranış değişikliği sebebiyle (alkol,sigara gibi)bebekte yapısal anomalilere sebep olabilir
    • Gebelikte yaşanan aşırı ve sürekli stres; doğacak bebeğin ileriki yaşlarda kaygılı bir yapıya sahip olmasına sebep olabilir

    STRESİN GEBELİK ÜZERİNE ETKİLERİ 

    • Gebeliğe bağlı yüksek tansiyon 3 kat daha fazla görülür
    • Düşük riski 2-3 kat artar (Bu artış 35 yaş üstü kadınlarda daha fazladır)
    • Halsizlik,yorgunluk,uykusuzluk, anksiyete
    • İştahta azalma- artma
    • Sırt ve baş ağrıları

    PEKİ NE YAPILABİLİR?

    • Stres kaynaklarını belirleyin.
    • Mücadele yöntemleri geliştirmeye çalışın.
    • Sağlıklı beslenin
    • Yeteri kadar uyuyun
    • Alkol ve sigaradan uzak durun
    • Gebeliğe uygun egzersizler yapın
    • Çevrenizin desteğini aldığınızdan emin olun
    • Gevşeme teknikleri kullanın
    • Gün içinde dinlenmek için kendinize zaman ayırın
    • Teknolojik aletlerden uzak durun
    • Nefes egzersizleri yapın (Aklınızdan her şeyi uzaklaştırıp nefes alışınıza odaklanın)
    • Düşünme tarzınızı değiştirin
    • Sosyal ortamlarda bulunun, konuşun, gülün
    • Hareket edin
    • Ağlamaktan çekinmeyin
    • Etrafınızdaki güzel şeyleri görün, HAYAL KURUN 🙂 !