Blog

  • Ailevi akdeniz ateşi hakkında

    Ailevi akdeniz ateşi, genellikle 24-48 saat süren tekrarlayan ateş, karın ağrısı, göğüs ağrısı ve eklem ağrısı nöbetleri ile karakterize ve nöbetler dışında hiçbir belirtisi olmayan genetik bir hastalıktır.

    Kimlerde görülür

    Hastalık sıklıkla Akdeniz bölgesinde Sefarad Yahudileri, Ermeni, Türk ve Orta Doğu Arap toplumlarında görülür.Ülkemizde kökeni Ankara, Tokat, Sivas, Kayseri, Kastamonu, Sinop, Gümüşhane, Giresun, Bayburt, Erzincan, Erzurum, Malatya, Kars ve Ağrı’ya dayanan bireylerde görülmektedir. Sıklığı ülkemizde yaklaşık 1-3/1000 oranındadır.

    AAA otozomal resesif geçişli bir hastalıktır. Anne ve baba hastalığın genini (mutant genini=değişmiş genini) taşımaktadır. Anneden ve babadan bu hastalık genlerini (her ikisinden birlikte ) alınmış ise çocukta hastalık ortaya çıkar.

    AAA bir çocukluk çağı hastalığıdır ve hastaların %90’ında yaşamın ilk 20 yılı içinde ortaya çıkar. Hastalık 6 aydan sonra görülebilmektedir. Ortalama hastalık başlangıç yaşı 5 yaştır.

    Klinik

    Hastalık ateşli ve ağrılı ataklar (nöbetler) ile kendini gösterir. Ataklarda 38,5-40 C° arasındaki yüksek ateş oluşur ve ayrıca inflamasyona bağlı oluşan ciddi karın, göğüs veya eklem ağrısı ağrısı ateşe eşlik eder.

    Ataklar, çoğunlukla herhangi bir ön bulgu vermeksizin ani olarak ortaya çıkar ve genellikle kısa sürelidir ve 6-96 saat sürer. Hastalığın bulguları ömür boyu sürer.

    Tanı

    Tanı için öncelikle klinik veriler ve öykü yol göstermektedir. Hastalığın tanısı klinik bulgulara dayanılarak konulmaktadır. Bazı araştırmacıların kliniğe dayandırdıkları tanı kriterleri vardır. Tell-Hashhomer, Livneh ve arkadaşları , Yalçınkaya ve arkadaşlarının önerdiği tanı kriterleri vardır. Tanı koymada bu kriterlerden yararlanılır.

    Genetik tanı

    Ailesel Akdeniz Ateşine yol açan gen (MEFV geni) 16. kromozomun kısa kolunda yer almaktadır. Bugüne kadar 100’den fazla mütasyonun hastalıkla ilişkili olduğu saptanmıştır.

    Şüphelenilen bir hastada bu mütasyonların bileşik heterozigot ya da homozigot olarak bulunması tanı lehine kabul edilmektedir. Ancak klinik olarak AAA olan hastaların %15-20 kadarında tek mutasyon bulunmakta, % 5-10 kadarında ise bilinen mütasyonlardan hiç birine rastlanmamaktadır. Toplumda taşıyıcılık oranı çok yüksek olduğu için bu sonuçlar yanıltıcı olabilmektedir.

    Tipik klinik özellikleri taşıyan ve etnik kökeni uygun olan hastalarda tanı genetik doğrulama olmadan da konulabilir ancak atipik klinik bulgular ve aile öyküsü bulunmayan ya da etnik kökeni uygun olmayan hastalarda genetik tetkik tanıyı doğrulamak için gerekir.

    Tedavi

    AAA hastası çocukların mutlak tedavi edilmesi gerekmektedir. Atakların önlenmesi, sayısının ve atak şiddetinin azaltılması ve de çok daha da önemlisi tüm hastalarda amiloid gelişiminin önlenmesi için hastalar tedavi edilir.

    AAA tedavi edilebilir bir hastalıktır. Fakat bu tedavi hastalığın tamamen ortadan kaldırmaz. Çünkü hastalık genetik bir hastalıktır. Tedavi hastalığın oluşturduğu bozuklukları ortadan kaldırmaya yöneliktir. Tedavini amacı AAA nin ataklarının engellenmesi ve/veya hafifletilmesi ve amiloidoz gelişiminin engellenmesidir. Bu amaçla kolşisin ilacı kullanılmaktadır.

    Kolşisin ‘koruyucu’ amaçla alındığından, ömür boyu kullanılması gereklidir. Amiloidoz riski nedeniyle ilacın düzenli kullanımının sürdürülmesi gerekmektedir.

  • Bahar Depresyonu

    Bahar Depresyonu

    Depresyon genel olarak mutsuzluk, keyifsizlik, isteksizlik, halsizlik, umutsuzluk, zevk alamama, öz saygıda azalma, enerji kaybı, kilo kaybı, uyku bozukluğu ve benzeri belirtileri gösteren tedavi edilebilir bir rahatsızlık türüdür. Ancak hayatta birçok şeyin çeşitlilik göstermesi gibi depresyon da kendi içinde çeşitlilik gösterir. Bahar depresyonu da depresyon çeşitlerinden bir tanesidir.

    Mevsim geçişleri sırasında birçok hava hareketinin meydana geldiğini görürüz. Özellikle bahar ayları yaz ve kış ayları arasındaki geçiş ayları olduğu için hava hareketlerinin dengesizleşmesi oldukça sık görünmektedir. İklimsel değişiklikler sırasında ise insan vücudu ve psikolojisi bu durumdan etkilenmektedir. Mevsimsel özelliklerin değişmesi ve gün sürelerinin değişmesi “biyolojik saat” adını verdiğimiz vücudun düzenini sağlayan mekanizmayı da etkilemiş olur. Biyolojik saatin; gün ışığı ve uyku düzenini temel alarak ayarlandığı düşüldüğünde ise mevsimsel özelliklerin duygu-durum üzerindeki etkisi dikkat çekmektedir. Bahar dönemlerinde biyolojik saatin şaşırması dolayısıyla beyinde bazı hormonların salgılanması dalgalanır ve bu durum depresif özelliklerin ve başka psikolojik durumların belirmesine davetiye çıkarır. Böylelikle eğer kişilerde depresyona düşme eğilimi ya da hikâyesi var ise bahar aylarında mevsimsel özelliklerin de değişmesiyle Bahar Depresyonu meydana gelebilir.

    Belirtileri nelerdir?

    Bahar depresyonunu diğer depresyonlardan ayırıcı nitelikte olan ilk durum ortada depresyona girmek için yeterince sebep yokken kişinin mevsim geçişleri evresinde depresif belirtiler göstermeye başlamasıdır. Bu dönemlerde mutsuzluk, halsizlik, çaresizlik, isteksizlik, sinirlilik, unutkanlık, yorgunluk, iştahsızlık, uykusuzluk, kaygı, korku, ağlama eğilimi, saldırgan tepkiler, konsantrasyon kaybı gibi durumların hepsinin ya da bir kaçının bir araya gelmesiyle bahar depresyonu gelişebilir. Depresyonun şiddeti arttıkça vücudun çeşitli yerlerinde ağrı hissi, mide-bağırsak problemleri de belirebilir.

    Bahar yorgunluğundan farkı nedir?

    Bahar yorgunluğu ve bahar depresyonu belirtiler ve süre farklılıkları dolayısıyla birbirinden ayrılır. Bahar aylarında denizlerin daha çok buharlaşması ve havadaki nem oranının fazla olması solunum yollarında fiziksel rahatsızlıklara yol açarak kandaki oksijen oranında düşmeye ve dolayısıyla yorgunluğa sebep olur. Nem ve solunum yolları ile ilgili sıkıntılar giderildiğinde ise düzelme hali beklenir.

    Bahar depresyonu ise mevsim geçişi dolayısıyla başlar ancak bu durum tek başına bir sebep değildir, tetikleyicidir. Kişi bahar ile birlikte depresyona girmiş demektir ve mevsimsel koşulların iyileşmesi depresif belirtilerin ortadan kalkacağı anlamına gelmez. Eğer kişi bahar depresyonuna girdiyse uzmanlardan tedavi ve yardım alması yerinde olacaktır. Aksi takdirde depresyonun devam etmesi, şiddetini artırması ya da tekrarlaması riskleri ortaya çıkar.

    Ne zaman bir uzmana başvurulmalı?

    Depresyon tedavi edilebilir rahatsızlıklardan bir tanesidir. Kişi ömrü boyunca bir defa depresyona girebileceği gibi birden fazla defa da girebilir. Böyle durumlarda her bir depresyon süresince uygun tedavi yöntemlerine başvurmak kişinin hem ruh hem beden sağlığı bakımından önemlidir.

    Bahar depresyonuna giren bir kişide belirtiler ortaya çıkmaya başladıktan sonra birkaç hafta içinde bir düzelme hali olmaz ise konuyla ilgili psikolojik destek almak yerinde olacaktır. Ayrıca kişide depresyon geçmişi, özellikle mevsimsel depresyon geçmişi varsa belirtilerin ilk çıkmaya başladığı tarihlerde yardım alması önemli nitelik kazanmaktadır. Birçok rahatsızlıkta olduğu gibi problem ne kadar çabuk tespit edilip tedavi süreci ne kadar çabuk başlar ise o kadar avantaj elde edilecektir.

    Korunma yolları nelerdir?

    Bahar depresyonunu tetikleyici faktör iklim koşullarındaki dalgalanma ve biyolojik saatin de bundan etkilenmesidir. Böyle bir durumda biyolojik saatimizin bozulmasını engelleyici nitelikte bazı durumlara dikkat edersek bu süreci depresyona girmeden ya da daha hafif bir etkiyle geçirmek mümkündür.

    Dikkat edilmesi gereken ön önemli konu uykudur. Bir insan ortalama olarak günün 3’te 1’ini yani 8 saatini uykuda geçirmelidir. Bu süre yaş ve alışkanlıklara göre kısalabilir ancak sürenin uzamamasında fayda vardır. Uykuya dalış ne çok geç, ne çok erken olmalıdır. Sabahları da aynı şekilde makul bir saat aralığında uyku süresi en az 6, an fazla 8 saat olacak şekilde uyanmak gerekmektedir.

    Bununla birlikte, beslenme oldukça önemlidir. Birçok kişi kilo kontrolü, vakit bulamama gibi sebeplerle öğün atlama eğilimindedir ancak atlanan öğün metabolizma dengesinin bozulmasına sebep olacaktır. Belirli bir metabolizma dengesi için tüm öğünleri yapmak ve her gün ortalama olarak aynı zaman diliminde beslenmek gerekmektedir.

    Son olarak, egzersiz hayatımızın önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Spor yapacak vakti ya da imkânı olmayan kişilerin ise günde en az 40-45 dakika tempolu yürüyüş yapması vücudun ve zihnin düzene girmesinde faydalı olacaktır.

  • Çocuğunuzun böbrek sağlığını korumak için 10 altın öneri

    Ağrı, sık tuvalete gitme, bulantı ve kusma gibi şikayetlerle çocuklarda kendini gösterebilen böbrek hastalıkları bazen hiç belirti vermeyerek sessizce ilerleyebiliyor. Çocuklarda büyüdükçe böbrek yetmezliğine kadar gidebilecek ciddi böbrek sorunlarının önüne geçilmesi için anne babaların erken dönemde koruyucu önlemler alması büyük önem taşıyor.

    1.Bol su içmesine özen gösterin

    Ülkemizde anne babalar yeterince su tüketmedikleri ve çocuklarının beslenmelerinde sarf ettikleri özeni sıvı tüketimi konusunda yeterince göstermedikleri için, çocuklar yeterli oranda sıvı tüketmemektedir. Oysaki su, besinleri ve oksijeni organlara taşır, vücut ısısını dengeler, metabolizmayı düzenler, vücuttaki toksik maddelerin atılmasını sağlar ve enfeksiyonlarla savaşmaya yardımcıdır. Bebeklere; katı gıdalara başlanılan 6. aydan itibaren her yemek sonrası 30-100 ml arası su içirilmelidir. 1-5 yaş arasında da bu alışkanlığa devam edilmeli, ayrıca mevsim koşulları ve çocuğun aktivitesine göre yemek dışı saatlerde de su içirilmelidir. Çocuğunuzun yeterli su tüketip tüketmediğini anlamanın en pratik yolu, tuvalete gitme sıklığını takip etmektir. Yaşa göre değişmekle birlikte çocuklar ortalama 2-3 saatte bir tuvalete gidiyor olmalıdırlar.

    2.Tuz tüketimini sınırlandırın

    Aşırı tuz tüketimi, hipertansiyon ve kalp damar hastalıkları başta olmak üzere birçok hastalığa neden olabilir. Fazla tüketilen tuz, sağlıklı böbreklerden atılırken belirgin bir iş yükü oluşturarak böbreklere zarar verir. Herhangi bir böbrek hastalığında ise, hastalığın daha da ilerlemesine neden olur. Bu nedenle günümüzde, süt çocukluğu döneminde bir yaşından önce bebeklerin tuz ile tanıştırılmaması, 1-18 yaş arasında günlük tüketilen tuz miktarının günde 2-3 gr’ı (yarım çay kaşığı) aşmaması önerilmektedir. Bilinçli tuz tüketimi konusunda farkındalık çocukluk dönemlerinden itibaren kazandırılmalı, anne ve babalar çocuklarına rol model olmalı ve yemek masasına tuzluk konulmaması bir yaşam biçimi olmalıdır.

    3.Doğru ve dengeli besleyin

    Ebeveynlerin beslenme konusundaki yanlış tutum ve davranışları ile çocukların hareketsiz yaşam tarzları obezitenin en önemli nedenleridir. Çocuklarda besinin bir ödül ve hedef olarak görülmesinden vazgeçilmesi gerekir. Çocukların gün boyu okulda olmaları, okul dışı zamanlarda çoğunlukla evde dört duvar arasında olup bilgisayar veya televizyon başında oturarak sürekli bir şeyler atıştırmaları obezitenin giderek yaygınlaşmasına neden olmaktadır. Normalin üzerinde kilolu olma böbrek sağlığı açısından önemli riskler taşır. Obezitenin kalp ve damarlar üzerine olan olumsuz etkileri, böbrek dokusu ve damarları açısından da benzer olumsuzlukları doğurur. Özellikle ayaküstü beslenme (pizza, hamburger, vs), abur cubur alışkanlığı ve gıda koruyucuları içeren işlenmiş gıdalar (cips, salam, sosis, sucuk, turşu, salça, konserve) tüketimi sınırlandırılmalıdır.

    4. Bilinçsiz ilaç tüketiminden uzak durun

    İlaçlar, kimyasal maddelerdir. Ağrı kesiciler başta olmak üzere böbrekle atılan ilaçların doktor kontrolü olmaksızın tüketilmesinin ciddi sakıncaları vardır. Uzun süreli ve kontrolsüz ilaç kullanımı, çocuklarda kronik böbrek hastalıklarına neden olabilir.

    5. Böbreklerde taş yapan etkenlerden uzak durmasını sağlayın

    Böbrek taşları daha çok erişkin hastalığı gibi algılanmasına rağmen, bebeklik dönemi dahil tüm çocuklarda rastlanan ve görülme sıklığı giderek artan bir hastalıktır. Böbrek taşlarının oluşumunu engellemek için; bol su içilmesi ve tuz tüketiminin azaltılması bir yaşam biçimi olarak benimsenmeli, çocukların televizyon ve bilgisayar başında uzun zaman geçirerek hareketsiz kalmalarının önüne geçilmelidir. Potasyum içeriği zengin sebze ve meyve tüketilmeli, aşırı hayvansal proteinin alımına dikkat edilmeli ve vitamin ilaçları kontrolsüz kullanılmamalıdır.

    6. Düzenli kan basıncı ölçümü yaptırın

    Sağlıksız beslenme, stres ve obezite çocuklarda hipertansiyona neden olur. Erişkinlerde olduğu gibi baş ağrısıyla belirti verebilen hastalık, özellikle küçük çocuklarda hiçbir belirti vermeksizin de ortaya çıkabilir ve çoğu zaman sinsice ilerler. Tedavi edilmediği takdirde kalp ve böbrek yetmezlikleri ile görme kaybı ve beyin kanamasına varan sonuçlar doğurabilir. Hiçbir rahatsızlığı olmayan çocukların, rutin kontrollerinde üç yaşından itibaren tüm muayenelerde tansiyon ölçümü yapılmalıdır.

    7. Çocuğunuza düzenli tuvalet alışkanlığı kazandırın

    Oyun çağındaki çocuklar evlerinde iken, oyuna dalma ve oyunu bırakamama gibi sebeplerle tuvalete gitmeyi erteleyebilir. Özellikle de yuva ve anaokulu çağındaki çocuklar birçok nedenle okulda tuvalete gitmeye çekinir, idrarını tutar. Bu da idrar yolu enfeksiyonlarına yol açar. Okul öncesi çocukların idrarını düzenli aralıklarla yapmayı alışkanlık haline getirebilmesi için; evde ve okulda 2-3 saat aralıklarla tuvalete götürülmesi gerekir.

    8. Genital bölge temizliğini doğru yapın ve çocuğunuza öğretin

    Bebek cildi biz yetişkinlere oranla daha ince ve hassastır. Cilt yüzeyini kaplayan koruyucu tabaka henüz gelişmemiştir. Yanlış ve yetersiz yapılan alt temizliğinin bebeklerde ve küçük çocuklarda, idrar yolu enfeksiyonlarına ve iyileşmeyen pişiklere neden olabilir. Bu yüzden bebeklerin alt temizliğinde normal pamuk ve su kullanılmalı, zorunlu haller dışında sabun, şampuan ve ıslak mendiller kullanılmamalıdır. Bu tür ürünlerin, ağır metal ve kimyasal içermesi nedeniyle genital bölgenin ph dengesini bozmaktadır. Ph dengesinin bozulması, bu bölgedeki yararlı bakterilerin azalıp zararlı bakterilerin çoğalmasına neden olur. Çocuklarda genital bölge temizliği yukarıdan aşağı (genital bölgeden anüse) doğru ve çok bastırılmadan yapılmalıdır.

    9. Ailede böbrek hastalığı öyküsü varsa, çocuğunuzun düzenli kontrollerini yaptırın

    Böbrek yetmezliği erken evrelerde herhangi bir belirti göstermeyebilir. Bunun için hastalığı saptamanın en etkin yolu, kan ve idrar tahlillerinin belirli aralıklarla yapılmasıdır. Erken teşhis ile böbrek yetmezliğini yavaşlatmak ve tedavi etmek mümkündür. Diyabet, yüksek tansiyon, fazla kilo ve anne, baba ya da yakın akrabalarda böbrek yetmezliği hikayesi gibi bu risk faktörlerinden biri veya bir kaçı varsa böbrek fonksiyonlarının 6-12 ayda bir kontrolü gereklidir.

    10. Çocuğunuzun düzenli egzersiz yapmasını sağlayın

    Egzersiz insanlara daha sağlıklı bir yaşam sunar. Özellikle böbrek hastalığında kalp sağlığını korumak ve hastalık riskini azaltmak için egzersiz çok önemlidir. Spor yapmak aynı zamanda depresyon üzerine olumlu etkiler gösterir ve kişiyi mutlu hissettirir. Ömür boyu sürecek hareketli yaşam tarzı alışkanlığı, çocukluk yaşlarında başlayan düzenli egzersizle mümkündür. Bu nedenle, çocuğun tüm beden sağlığının yanı sıra böbrek sağlığının korunması amacıyla, çocuklarla birlikte düzenli egzersiz yapılması önemlidir.

  • Kardeş Kıskançlığı

    Kardeş Kıskançlığı

    Kıskançlık insanoğlunun yaşadığı en doğal duygulardan biridir. Hemen hemen yaşamayan insan çok azdır. Bunun için neler yapılmalıdır? Nasıl aşılmalıdır bu duygu?

    Çocuklukta daha net kendini gösteren kardeş kıskançlığı; çocuğun yeni bir kardeşi kabullenmekte zorlanması ile başlamaktadır. Çocuğun yeni kardeşi kabullenebilmesi onun yaşı,ailenin çocuğayaklaşımı ve çocuğun kişilik özelliklerigibi birçok faktör etkilemektedir.

    Kardeş kıskançlığının tamamen önlemenin maalesef bir reçetesi ya da bir yolu yoktur. Bir dereceye kadar bu kıskançlığının yaşanması doğaldır hatta sağlıklıdır. Burada önemli olan kıskançlık derecesi ve çocukların birbirine karşı olumsuz davranışlarıdır. Bu dengeyi sağlamak önemlidir. Burada ise en çok görev anne babaya düşmektedir.

    Çocukların yaşına ve kişilik özelliklerine göre yeni kardeşe alışması ve onu kabullenmesi farklılık gösterebilir. Bu dönemi rahat geçirmek için bazı önlemler alınabilir. Bunun için çocuğunuzun ;

    Hayatında fazla değişiklik yaratmayın.

    Yapılacak değişiklikleri bebek gelmeden önce yapın.

    Bebeğin gelişini uygun ve onun anlayabileceği şekilde açıklayın.

    Kardeşini ondan uzak tutmak yerine beraberce aktiviteler düzenleyin.

    Kaliteli zaman geçirin.

    Kardeşine yardım etmesi için fırsatlar yaratın.

    Kardeşleri kendi aralarında şaka da olsa kıyaslamayın.

    Bu öneriler işe yaramadıysa bir pedagogdan veya uzmandan destek alarak bunu kolaylaştırmak mümkündür. Bebek gelmeden bazı şeyleri çözmek daha kolaydır. Profesyonel destek alarak çocuğunuzu buna hazırlayabilirsiniz. Bunun için ise aile le beraber uygulanan ‘Filial Oyun Terapisi’ en etkili yöntemlerden biridir.

    Eğer ki çocuğunuz bebeğin gelişini kabullenemedi ve bazı davranış değişiklikleri gösteriyorsa örneğin; alt ıslatma, tırnak yeme, uyku ve yeme bozuklukları, depresyon, hırçınlık, zarar verme(özellikle ebeveynlere ve bebeğe), vurma, öfke patlamaları gibi. Bu konuda desteğe ihtiyacınız var demektir. Yolunda gitmeyen duygular ve davranışların değiştirilmesi hayatınızı kolaylaştırır.

  • İnfantil kolik ve infantil kolikde babaların rolü

    İnfantil kolik aileler için çok önemli bir problem olup, 15. günden itibaren başlar. 3 ay bazen 6 aya kadar sürebilen bir durumdur. Genellikle sağlıklı, iyi beslenmiş bebeklerde 3 haftadan uzun süreli, haftada 3 günden fazla, günde en az 3 saat ağlama nöbetleri ile karekterize bir durumdur. Aynı saatlerde olması tipiktir.

    İnfantil koliğin nedeni tam olarak anlaşılamamıştır. Bebeklerin sağlıklı olması ve olayın belli bir süre sonra kendiliğinden düzelmesi tanıda zorluklar yaratmaktadır.

    Babaların psikolojik ve pratik destekleri çok değerli olup bu konuda yüreklendirilmelidir.

    Babalar işleri nedeniyle sıklıkla ihmalkar olsalarda rolleri çok önemlidir. Bebeği ile ilgilenmesi, eşine yardımcı olması anneye güven duygusu verir.

    Tedavide ilaçlar, bitki çayları, karnına sıcak su uygulaması ve masaj önerilmektedir.

    İnfantil kolikli bazı bebeklerde inek sütü allerjisi olabileceği akılda tutulmalıdır.

    Annenin beslenmesinde kahve, çay, kola gibi kafein içeren içeceklerin azaltılması,sigaranın kesilmesi önerilir.

    Bebeklerin mümkün olduğu kadar anne ile teması kesilmemeli ve gerekli olduğu zamanlarda anne ayrılıkları azaltılmalıdır.

  • Etkili Zaman Yönetimi

    Etkili Zaman Yönetimi

    Hep bir koşturmaca hali..Ben sürekli koştururken buluyorum kendimi.Sanıyorum çoğumuz da böyleyiz.Her şeye ucu ucuna yetişiyoruz.Hep bir yetişme,yetiştirme telaşı..Ve nasıl geçtiğini anlamadığımız günler, haftalar,aylar..Hepsi birbirinin aynısı oluveriyor..

    Siz de hiçbir şeye zaman bulamayanlardan mısınız? İşler zamanında yetişmiyor mu? Kendinize zaman ayıramıyor musunuz? O zaman etkili bir zaman yönetimine ihtiyacınız olabilir:

    Aşağıdaki hususlar sık sık ortaya çıkıyorsa etkili bir zaman planlamasına ihtiyaç duyuluyor olabilir:

    • Devamlı olarak iş yetiştirememe endişesi

    • Görüşeceğimiz kişiler ve ziyaretçileriniz için zaman ayıramama,

    • Hiç bir şey yapmadan gücünü boşa harcama duygusu,

    • Görülmesi ve ziyaret edilmemesi gereken kişileri görememe,

    • Cevap verilecek mektuplara cevap bulamama,

    • Aksam yemeğinden sonra yapılacak işlerin stresi,

    • Telefon görüşmelerini yetiştirememe,

    • Verimsiz, meşguliyetlerle dolu, boş bir gün geçirme duygusu ile yorgunluk, üzüntü ve stres (Güçlü,2001).

    Zaman yönetiminizi güçlendirebilecek bazı küçük tüyolar hazırladım:

    • Değerlendirme yapın:168 saat, bu bir haftadaki saatlerin sayısıdır. Ve bu yazar Laura Vanderkam’ın programımıza nasıl bakmamız gerektiği konusundaki önerisidir. Bir hafta boyunca zamanınızı nasıl harcadığınıza dikkat edin hatta not alın. Böylece zamanınızı önceliklerinizin ışığında yeniden organize ederek, yanlış öncelikler ya da bahaneler için boşa giden zamanı ortadan kaldırabilirsiniz.

    • Teknolojiden Faydalanın: Hepimiz akıllı telefon kullanıyoruz.Zamanımızın çoğu da kendileriyle geçiyor.Zamanı planlamaya ilişkin bir çok uygulama mevcut.Etkili bir takvim yönetimi, not almak ve unutmaları engellemek için hatırlatıcı kullanmak hayatı önemli ölçüde kolaylaştıracaktır.

    • Liste yapın: O gün için yapılacak işlerin listesini çıkarın.Hatta bunu haftalık olarak yapın,sonra günlere dağıtın.Bunu yaparken ABC yaklaşımından yararlanabilirsiniz.

    • Sosyal medya, ah bu sosyal medya:İnternet, telefon,sosyal medyada ne kadar zaman geçiriyorsunuz? Elimize telefonları alınca zamanın nasıl geçtiğini fark etmiyoruz değil mi?Hikayeleri izleyelim, fotoğraflara bakalım,videolar da var derken günlük 8-9 saatimiz bunlarla geçiyor. “Ne yapalım peki?”diyenler için minik tavsiyeler:

    • Telefonunuz sürekli yanınızda bulunmasın, elinizi attığınızda ulaşabileceğiniz mesafede tutmamakta fayda var.

    • Daha az kullandığınız sosyal medya hesaplarını kapatın, telefonunuzdan kaldırın.Hatta mümkünse en çok kullandıklarınızı da.Böyle bir akım başlamış bu arada.Deneyenler çok mutlu olduklarını belirtiyorlar.

    • Sürekli hesaplarınızı kontrol etmek yerine saatte bir veya iki saatte bir gözden geçirin. Merak etmeyin bir şey kaçırmazsınız.Zaten İnstagram,Twitter ve Facebook en çok takip ettiğiniz kişilerin paylaşımlarını sayfanızı açar açmaz gösteriyor.Kaybınız yok yani!

    • Bildirimleri kapatın.Sürekli gelen bildirimler zihninizi meşgul edecek, eliniz telefona gidecektir.

    • Daha az paylaşın.Hepimiz her an her şeyi paylaşıyoruz. Hepimizin telefon hafızası güzel bir anı zihnimiz yerine galerimize kaydettiğimiz binlerce fotoğrafla dolu.Hiç birine de daha sonra dönüp bakmıyoruz.Galerimiz yerine zihnimize kaydetmeyi alışkanlık haline getirmemiz gerekli belki de.Hayat paylaşınca değil yaşayınca güzel!

    • O kurbağayı yiyin: Brian Tracy’nin ”o kurbağayı ye” söylemi Mark Twain’in ” Sabah ilk iş olarak canlı bir kurbağayı yiyin ve günün geri kalan kısmında başınıza daha kötü bir şey gelmez” cümlesinden gelir. Yemeniz gereken kurbağa sizin en zor görevinizdir. Bu görevi ilk olarak yapmak ve onu yolunuzdan çekmek diğer görevlerin gözünüze kolay gözükmesini sağlayacaktır. En zorlu olanı en ilk bitirin ki zihninize bunu yük etmeyin.

    • Ertelemeyin: Ertelemek zamanı çalar, hedeflere ulaşmaktan alıkoyar, yarını baskı altına alır ve strese, bozulan ilişkilere ve sonuçta prestij kaybına yol açar. En kötüsü ise, erteleme zamanla bir alışkanlık ve yaşam biçimine dönüşür.Ayrıca beynimiz bir kez ertelenen her şeyi “ertelenebilir” olarak kodlar ve onları tekrar erteleme eğiliminde olur.Dikkat edin bir kez ertelediğiniz neredeyse her şeyi tekrar ertelersiniz.

    Ertelemeden kaçınmak için:

    • Hoşlanmadığınız işi önce yapın,

    • Ertelenmesi muhtemel işi parçalara ayırın,

    • Kendinize bir bitirme tarihi hesaplayın,

    • İşi bitirdiğinizde kendinizi ödüllendirin,

    • Elinizde ne varsa onunla yola çıkın,

    • Hemen başlayın,

    • Dikkatinizi dağıtacak unsurlardan uzak durun,

    • Her çeşit kaçış yolunu kapatın (Güreşçi,2005).

    • Tek bir işe yoğunlaşın: Aynı anda birkaç işle uğraşmak yerine, yalnızca bir işe yoğunlaşınve onu mümkün olabildiğince hızlı bitirmeye çalışın. Aynı anda birden çok şeyle uğraşmak sürekli zihninizi meşgul ederek dikkatinizi dağıtır.Bu da bir çok hatayı beraberinde getirir. Hatalarınızı düzeltmeye çalışırken daha fazla zaman ve enerji kaybı yaşayabilirsiniz.

    • Dikkat dağıtıcıları azaltın:Etrafınızdaki dikkat dağıtıcı unsurları azaltmaya çalışın. Çalışırken e-mailinizi, telefonunuzun sesini, hatta internet bağlantınızı kapatın.

    • İşi işte bırakın:İşi zihninizde taşımaya devam ettiğiniz takdirde asla dinlenememiş,zihninizi de dinlendirememiş olacaksınız.Tamamen farklı şeylerle uğraşın.Yaratıcılığınız ve üretkenliğinize şans tanıyın.

    • Alışveriş listesi yapın:Markette harcadığınız zamanı azaltmak için ne yemek yapacağınızı önceden planlayın. Mutlaka bir alışveriş listesi yapmış olarak alışverişe çıkın. Yemek yaparken miktarları biraz arttırarak ertesi gün yemek yapmaktan kurtulabilir, zamanınızı farklı biçimlerde değerlendirebilirsiniz.

     

    Kullanılabilecek zaman yönetim tekniklerinden bazıları:

    ABC Analizi:ABC yaklaşımının temelde; çabalarınızı, öncelikle en önemli işlerinizde yoğunlaştırın düşüncesine dayanır. Düzen ve ardışıklık sağlar. Bu yaklaşıma göre neye ulaşmak istediğinizi biliyorsanız ve çabalarınızı öncelikle o işlerin üzerinde yoğunlaştırırsanız, o işte başarılı ve mutlu olursunuz (akt.Daştan,2012)

    Günlük yaşamımızda ise ABC Analizi yöntemini şöyle uygulayabiliriz:

    Bir güne;

    • A kategorisine giren görevlerden sadece 1-2’sini alarak, bu görevler için takriben 3 saat zaman ayırmak,

    • Geriye kalan B kategorisine giren 2-3 görev için takriben 1 saat süre ayırmak,

    • Arta kalan C kategorisi görevler için ise, takriben 45 dakika süre ayırmak şeklinde bir görev sıralaması yapabiliriz.

    Pareto analizi: On dokuzuncu yüzyıl İtalyan iktisatçısı Vilfrodo Pareto tarafından bulunmuştur, 80 / 20 kuralı olarak da bilinir ve yapılan faaliyetlerin % 20 ’siyle amaçların % 80 ’ine ulaşılması gerektiğini savunur. Bu kural zamana uygulandığında; sahip olunan zamanın % 20’sinde, tamamlanması gereken önemli işlerin % 80 ’inin tamamlanması gereklidir sonucu çıkmaktadır.

    Zaman Kullanım Matrisi: Covey tarafından geliştirilmiştir.Yapılacak olan işlerin aciliyet ve önem durumuna göre gruplandırılmasını temel alır.

    Buna göre:

    1.kare:Acil ve önemli işleri

    2.kare:Önemli ama acil olmayan işleri

    3.kare:acil ama önemli olmayan işleri

    4.kare:Acil ve önemli olmayan işleri göstermektedir.

    Covey’e göre en çok önemsenmesi gereken grup 2.karedir.

    Bu gruptaki işler düzenli olarak yapıldığı zaman diğer işler için de kolaylık sağlayacak ve etkili zaman yönetimini sağlayacaktır.

    Kendimce birkaç tavsiye yazmaya çalıştım. (Yüksek Lisans yaptığım dönemdeki bir çalışmam zaman yönetimi ve yaşam doyumu üzerineydi,ondan faydalandım)

    Umarım işinize yarar,faydalı olur.

    Kaynaklar:

    1. Covey,S(2013)Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı. Çev:Deniztekin,O. & Suveren,G. Varlık Yayınları.Ankara

    2. Daştan,S(2012)Organizasyonlarda Zaman Yönetiminin İşgörenlerin Performansına Etkisi.Yüksek Lisans Tezi

    3. Güçlü,N(2001).Zaman Yönetimi.Kuram ve Uygulamada Eğitim Yönetimi.25.(88-106)

    4. Güreşçi,M(2005).Yönetsel Zamanda Etkinlik: Teori ve Askeri Birliklerde Bir Uygulama.Yüksek Lisans Tezi

  • Bebeklerde emzik kullanımı hakkında

    Emme refleksi anne karnında başlar ve bebekler dünyaya geldiklerinde bu refleks çok kuvvetlidir. Herşeyi emerek öğrenmeğe çalışırlar.

    Yenidoğan dediğimz ilk 1 aylık dönemde anne göğsünü reddedebileceği için emzik verilmemelidir. Ayrıca bu ilk ayda emzik kullanımı damak ve çene yapısını da bozabilir.

    Uzun süreli emzik kullanımı ağız ve diş yapısının bozulmasına ,konuşmanın ve psikolojik olgunlaşmanın gecikmesine, özellikle ilk 6 ayda orta kulak enfeksiyonun sık görülmesine neden olabilir.

    Ancak doyduğu halde devamlı emmek istiyorsa, çok fazla gaz sancısı varsa, anne göğsüne bağımlı ve ondan ayrılmak istemiyorsa kısa süreli emzik verilebilir. Emzik emdiğinde ağzı hafif aralık olduğu için yatarken ani bebek ölüm riskini de azalttığı söylenmektedir. Bu nedenle özellikle uyumadan önce emzik verilebilir.

    En doğrusu; emzik kullanımının bebeğin durumuna göre karar verilmesidir.

    Hangi emzik?

    1 yaşından küçük ise damaksız, 1 yaşından büyüklerde damaklı emzik kullanılır. Kauçuk emzikler tercih edilmelidir.

  • Korku Psikolojisi

    Korku Psikolojisi

    Korku bebeklik döneminden Hatta bazı araştırmalara göre anne karnı sürecinden yaşlılık dönemine kadar süren insan yaşamında herkesin deneyimlediği doğal bir duygudur. Ayrıca oldukça etkili ilkel bir duygudur. Korkunun biyolojik ve psikolojik açıdan farklı iki boyutu vardır. Bu duygu hem psikolojik hem de fizyolojik olarak bizleri etkilemektedir. Korku ile ilgili bir diğer önemli konu ise oluşumu ve aktarımı ile ilgilidir. Oluşum ve aktarım süreci sonrasında birçok psikolojik rahatsızlık gelişebilmektedir. Tüm bu konulardan başka önemli bir yönü de toplumsal korku konusudur.

    Bizi korkutan bir durumla karşılaştığımızda bedenimizde bir takım değişimler meydana gelir. Bedenimizde terleme, kalp atışının artması, yüksek derecede adrenalin salgılanması, göz bebeklerinin büyümesi gibi değişimler meydana gelir. Tam da bu süreçte beyin ‘kaç ya da savaş’ tepkisini verir ve beden bu tepkiye göre kendisini düzenler. Bu tepki evrimsel bir tepkidir ve hızlı, otomatik bir şekilde gerçekleşir.

    Hepimiz korkuya fiziksel olarak aynı tepkiyi verirken, duygusal olarak verdiğimiz tepkilerimiz değişebilir. Örneğin birçok kişi adrenalini ve korkuyu sevebilir ve buna bağlı olarak extrem sporları tercih edebilir. Buna karşın birçok kişide korkuya negatif olarak bakabilir ve kendisinde korku oluşturabilecek eylem ve olaylardan uzak durabilir.

    Korkunun psikolojik boyutunda ise dozajı çok önemlidir. Üzerimizde korku oluşturan uyarıcılara karşı verdiğimiz tepki aşırı yüksek veya aşırı düşük gibi bir tanımlama içerisinde ise birçok psikolojik rahatsızlıkla karşı karşıya kalma ihtimalimiz var demektir. Örneğin fobiler bu konuda en yaygın şekilde karşımıza çıkan korku temelli psikolojik rahatsızlıklardır. Şunu belirtmemiz gerekiyor ki bir konuyu fobi veya psikolojik rahatsızlık olarak tanımlayabilmemiz için o korkunun hayatımızı işlevsiz hale getirmiş olması gerekmektedir. Normal hayatımızda hepimiz elbette ki birçok korku olayını deneyimleriz. Psikolojik rahatsızlık olarak tanımlayabileceğimiz fobiler:

    Klostrofobi: Kapalı alan korkusu

    Akluofobi: Karanlık korkusu

    Aviofobi: Uçuş korkusu

    Glossofobi: Topluluk önünde konuşma korkusu

    Kakorofiyofobi: Başarısız olma korkusu.

    Sosyofobi: Toplumdan genel olarak insanlardan korkma korkusu gibi fobilerdir.

    Peki bu korkular nasıl oluşuyor ?

    Korku üç şekilde oluşabilir. Birincisi içgüdüsel bir tepkidir. Örneğin yüksek bir sesi aniden duyduğumuzda içgüdüsel olarak korkarız. Aniden bedenimize dokunulduğunda korkarız çünkü zihnimiz tehlike var mesajını verir bize ve bizi ‘kaç ya da savaş’ tepkisine yöneltir. İkinci nedeni ise korkunun öğrenilmiş olmasıdır. Bizler korkuyu bir kişiden ortamdan veya durumdan öğrenebiliriz veya geçmiş deneyimlerimizle bağlantılyarak korkular oluşturabiliriz. Örneğin köpekten korkan bir annemiz varsa biz de köpeği korkulacak bir nesne olarak tanımlarız zihnimizde. Küçükken bir köpek bizi kovalamışsa bütün köpeklerin bizi kovalayacağı düşüncesiyle tüm köpeklere karşı bir korku geliştirebiliriz. Üçüncü neden ise korkunun zihinsel olarak üremesidir. Bu kültür üzerinden bize aktarılan bilgiler sonucu oluşabilir.Dini inançlar üzerinden oluşturulan korkular olabilir. Veya sosyal medya ve televizyon gibi kaynaklar üzerinden oluşturulan korkular olabilir. Örneğin yakın zamanda ülkemizde birçok yerde bomba patlamaları oluyordu ve insanlar sokağa çıkmaya korkuyorlardı. Telefonlarımıza istihbarat alındığına, belli yerlere gitmemiz konusunda doğru /yanlış mesajlar geliyordu ve haliyle toplumsal bir korku oluşuyordu.

    Sonuç olarak bizleri biyolojik ve psikolojik olarak etkileyen korku hayatımızın her döneminde ve herhangi bir yerinde karşımıza çıkabilir. Korkunun kontrol edilememesi ve seviyesinin yükselmesi bizleri birçok psikolojik rahatsızlığa karşı karşıya bırakabilir. Hayatın akışında korku, kimi zaman bizleri uyaran ve tehlikeden koruyan bir yönüyle de var olmaya devam eder. Varoluşunu ise içgüdüsel tepkiler, sosyal öğrenmeler ve zihinsel imajinasyonla sürdürebilir.

  • “su”, okulda -evde -sokakta su içmelisin.

    “SU”, OKULDA – EVDE – SOKAKTA su içmelisin lütfen!

    Son günlerde beni tedirgin eden konulardan birisi de kendi kızımda da yaşadığım bir sorun olan çocukların gerçekten çok az su içmeleri, su ihtiyaçlarını çay, meyve suyu, gazlı içecek vs gidermeye çalışmaları…

    Biliyorum beni ve babasını rol model alıyor kızım. Bu nedenle yeterli su tüketmesi için, onun yanında sık sık su içiyorum ve suyun sağlığımız için ne denli önemli olduğunu sık sık anlatıyorum, örnekler verip, zaman zaman hikayeler uyduruyorum.

    “Su” tüm canlılar için olduğu kadar bebek ve çocuklarımız için de vazgeçilemez, yeri başka bir şey ile doldurulamaz olan yaşamsal bir besin öğesidir.

    Çocuklarımız için sadece su içilmesi değil, aynı zamanda tüketilecek suyun miktarı, içilecek suyun özellikleri özellikle bebeklik döneminde olmak üzere tüm çocukluk döneminde çok önemlidir. Bebeklerin bir yaşına kadar böbrek fonksiyonları yetersizdir. Bu sebeple bebeğe içirilecek suyun düşük mineral içerikli olması gerekmektedir.

    Yaşamın ilk altı ayında bebek hem besin hem de su ihtiyacını anne sütüyle karşılar. Anne sütünün % 90’ı sudur. Altıncı aydan sonra, sıvı ihtiyacı ağırlıklı olarak anne sütüyle karşılanmaya devam ederken bebeğe su içirilmeye başlanmalıdır.

    Bebek 6.aydan itibaren yarı katı ve katı beslenmeye başlar. Hem böbreklerinin hem de mide-bağırsak sisteminin daha sağlıklı çalışabilmesi için su içmeye de başlaması gerekmektedir.Bebeğin anne sütünün yanısıra tüketmeye başladığı yeni ek besinelerle aldığı sıvı gıdalar günlük su ihtiyacını karşılayamaz. Bu nedenle bebeğin su içmesi de gerekmektedir.

    Sevgili anneler bebeğiniz büyüdükçe sıvı ihtiyacı da artar. Ve bebeğin su içmeden sıvı ihtiyacını karşılaması mümkün değildir. Bebeklerin vücut ağırlıkları başına erişkinlerden daha fazla su ihtiyaçları olduğu da asla unutulmamalıdır.

    Bebeklik çağında bazı özel durumlarda bebeğin suya olan ihtiyacı da daha fazla olmaktadır. Sevgili anneler; bebeklerimiz 6 ile 24 aylar arasında daha sık ishal olurlar. İshal olan bebek sulu dışkılama yanında kusma ile de sıvı kaybeder ve suya olan ihtiyacı artar. Benzer şekilde sıcak aylarda çevre ısısının arttığı dönemlerde ya da ateşli hastalıklarında bebeklerin sıvı ihtiyacı artar. Ancak bebekler susuzluklarını algılama ve gidermede yetersizdirler.

    Bu nedenle anneler bebeklerinin su ihtiyaçlarının arttığı durumları bilmeli, bebeklerinde susuzluk belirtilerinin gelişip gelişmediğini izlemelidirler.

    Bebeğin alışılmıştan daha seyrek ve az miktarda bez ıslatması, daha koyu renkli idrar yapması, dil ve dudaklarındaki kuruluk, gözlerinin altında çöküklük, siz anneler için uyarıcı olmalıdır ve bebekte susuzluk belirtileri ortaya çıkmış demektir.

    Çocuğunuzun yeterli su tüketip tüketmediğini anlamak için tuvalete gitme sıklığını da takip edebilirsiniz sevgili anneler. Eğer çocuğunuz 2 saatte bir tuvalete gidiyorsa, idrarın yoğunluğu normalse, bu çocuğunuzun su tüketiminin yeterli olduğu anlamına gelebilir.Bebeklerde ise bezini çiş ile ıslatma sıklığı vücutta yeterli su tüketiminin olup olmadığının önemli bir göstergesidir.

    Sevgili anneler; yetersiz su tüketimi sadece fiziksel değil, aynı zamanda zihinsel performansı da düşürür ve konsantrasyon bozukluğuna yol açar. Yapılan çalışmalar; yetersiz su tüketen çocukların derse konsantrasyonlarının düştüğünü ve öğrenme yeteneklerinin azaldığını göstermiştir.

    Her çocuğun yaşına, cinsiyetine, kilosuna, boyuna ve aktivite düzeyine göre su tüketimi değişir. Bununla birlikte her çocuğun mutlaka alması gereken günlük su miktarı vardır.

    Peki ne zaman, ne kadar su?

    • 6 -12 ay arasında: 30 ml-100 ml
    • 1-3 yaş arasında: 1-3 litre
    • 4-8 yaş arasında: 1-4 iltre
    • 9-13 yaş arasında: 1-2 litre arasında günlük ortalama su tüketmeleri uygundur.

    Bebeğiniz 6-12 aylık olduğunda katı gıdalara başlandıktan sonra, yemek sonrası her 3 saatte bir su vermemiz gerekmektedir. 1-5 yaş arasında ise, her 2-3 saatte bir yemek sonlarında 100 ml su verilmelidir. Yemekten önce verilen su, karnın şişmesine su dolu midenin alması gereken gıdaları yetersiz almasına neden olur.

    Bir süre sonra yetersiz beslenmenin sıkıntıları ortaya çıkar. Dolayısıyla çocuğunuza suyu yemek sonrasında vermenizde fayda vardır.Bununla birlikte eğer çoğunuz aşırı kilolu ise obesitenin önlenmesi ve yarattığı sağlık sorunlarının önüne geçilebilmesi için bol su içme alışkanlığının kazandırılması çok önemlidir.

    Bu çocuklara yemekten bir saat önce su içirilmesi, bağırsaklarının çalışması ve bazal metabolizmanın hızlanması açısından oldukça faydalıdır.Sevgili anne ve babalar; çocuk için en iyi içecek sudur. Su gereksinmesini karşılamak için şeker katılmış meşrubatın içilmesi obezite riskini artırır, çocuğun dengesiz beslenmesine ve diş sağlığının bozulmasına neden olur.

    Adölesan çağı büyüme ve gelişimin en önemli dönemlerinden biridir. Bu dönemde kemiğin kalsiyum yoğunluğunun yeterli düzeye gelmesi ileri yaşlarda kemik erimesinden kaynaklanan osteoporoz gibi sağlık sorunlarının önlenmesinde yardımcı olur. Kalsiyum içeriği uygun miktarda su içilmesi artan kalsiyum gereksinmesinin karşılanmasına katkıda bulunur. Yine adölesan yaş grubu çocuklar şeker içeriği yüksek meşrubat içmeye meyillidirler. Su ihtiyaçlarını bu şekilde karşılama yoluna giderler. Bu içecekler bol kalori kaynağıdır. Su gereksinmesini karşılamak için bu tür içeceklerin içilmesi obezite riskini önemli ölçüde artırmaktadır. Bunun yanında fiziksel aktivite durumlarına göre günlük en az 1,5-2,0 litre su içmelidirler. Spor yapan adolösanlar daha fazla su tüketmelidirler.

    Sevgili anneler peki bebeğiniz için ne özellikte su kullanmamız gerektiğini biliyormuyuz?

    Yapılan araştırmalarda bebek mamalarında kullanılan suyun nitrat içeriğinin litrede 15 miligram, nitrit içeriğinin 0,05 miligramı geçmemesi gerekmektedir. Diş sağlığının korunması için bebek mamalarında kullanılacak ve bebeğe içirilecek suyun flor yoğunluğuna dikkat edilmesi gerekir. Bebeğe verilecek suyun flor içeriğinin litrede 0,5 miligram, flor takviyesi veriliyorsa 0,3 miligram olması gerekmektedir. Bu nedenle yapılan çalışmalarda bebekler için florun güvenilir alım düzeyi günlük 0,4 miligram olarak önerilmiştir.

    Bu değerin dişler için faydalı olduğu ve diş çürümelerini azalttığı bilinmektedir. Bunun yanında yüksek miktarlarda florür içeren suların çocukların diş sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri araştırmalarla ispatlanmıştır. Çocuklarda yapılan birçok araştırma, 2 mg/lt florür içeren suyun dişlerde kahverengi lekeler bıraktığını, 4 mg/lt florür içeren suyun ise kemik bozukluklarına sebep olduğunu göstermiştir. Bu durumda araştırma sonuçlarına göre 1 mg/It’den fazla florür bulunan sular arıtılmalıdır. Mikroorganizma içermeyen, tatsız, kokusuz, renksiz , belli pH değerine sahip ve bazı mineralleri hiç içermeyip bazılarını belli miktarlarda içeren sular tercih edilmelidir. Plastik şişe ve damacana sularını tercih etmemenizde fayda vardır.

    Özellikle dolum tarihi eski, dış ortam koşulları uygun olmayan yerlerde uzun süre bekletilen ve güneş ışına maruz kalmış, 60 c’- 70 c’ ye kadar ısınmış soğumus plastik su şişelerindeki su çok tehlikelidir. Çeşitli kimyasal maddeler ve kanserojenler içerebilir. Bununla birlikte her damacana suyu temiz ve doğal kaynak suyu değildir. Günümüzde bazı aileler tarafından tercih edilin içme suyu arıtma sistemleri evlerde içme suyunun temini amaçlı kullanılmaktadır. Bu cihazları yararlı kılmak için öncelikle dikkat edilmesi gereken hususlar vardır. Kalitesiz ve sertifikasız ürünleri tercih etmememiz gerekmektedir. Filtre değişim sürelerine uyulmalıdır. Uzun zaman değiştirilmeyen filtreler çocuklarımızın sağlığını bozacak mikroorganizmaların kaynağı olabilirler. Filtre değişim zamanlarında cihazların temizliği ve bakımı da ayrıca yapılmalıdır.Bu cihazlarda kullanılan bazı teknikler suyu saflaştırmaktadır. Vücudumuzun ihtiyaç duyduğu vitamin ve minerallerin karşılanmasında suyun önemi oldukça büyüktür. Bu bakımdan uzun müddet aynı teknolojili cihazla arıtma yapılan sularda kalsiyum, magnezyum, potasyum gibi bazı minerallerin eksikliği çeşitli rahatsızlıklara sebep olabilmektedir.

    Sevgili anneler, plastik biberonlarda suyu bekletmeyin.(Mümkünse plastik biberon kullanmayın) Çocuklarımız için içme dularını PASLANMAZ ÇELİKTEN BIR TERMOS YA DA CAMDAN YAPILMIŞ ŞİŞELER de depolayın.

  • Bilinç Dışı Nedir?

    Bilinç Dışı Nedir?

    Bilinçdışını anlamak için rüyalarımızı düşünmek yeterlidir. Çünkü o anda bilinç ortamdan kalkmıştır ve rüyalar bilinç dışımızın o an nasıl bizi ele geçirdiğini bize anlatır ama olaylar yaşam içindeki zaman ve mekan algısından farklıdır. Bilinçdışıyla keşfedilen diğer bir durumsa her anımızın en ufak ayrıntıya kadar kaydediliyor olmasıdır. Derin trans altında yapılan çalışmalar bunu kanıtlamıştır. Geçmişte yaşadığımız olumlu yada olumsuz her deneyimimiz,anılarımız,travmalarımız bilinç dışımızda mevcuttur. Buna fiziki travmalarda dahildir.Bilinç dışındaki kısımlarda olanları farkedebilirsen ve yaşananları bilince çıkarabilirsek o zaman hissettiklerimizin ,yaşananların bir izdüşümü olduğunu fark ederiz.

    Danışanlar kendilerini derinlemesine terapilerde incelemeleri sonunda içlerinde daha önce farketmedikleri farklı seslerin olduğunu farkederler.Kişiye kendisini değersiz,yetersiz gibi hissettiren bu sesler,çocukluğunda başkalarından duyduğu, bir süre sonrada kendi kendine söylemeye başladığı bilinç dışına kayıtlı iç seslerdir. Yetişkinlikte farkedilmeyecek hızla zihinden geçen bu sesler zayıf benlik tarafından fark edilemeyeceği için yönetilemez ve kişiyi etkisi altına alır. Danışan içindeki iç seslere kulak kabarttığında “sen beceremezsin” “sen yapamazsın” “sen yetersizsin” gibi fısıltılar şeklinde sesler olduğunu terapötik çalışmalarla farkeder. Terapötik çalışmalarla bu yanılsamalar danışanlara fark ettirilmektedir. Rüyanın etkisinden kurtulan kişinin bunun bir yanılsama olduğunu fark etmesi, gibi çalışmalarla danışanlarda bambaşka kendi gerçekliklerine uyanırlar.

    Geçmişte yaşanmış ve çözülmemiş her olay vücuttaki oluşan apseye benzer.apse gibi bunlarda açılıp temizlenmesi ve gereken pansumanların yapılmasıyla devam eden bir süreçten geçmesi gerekir ruhtaki bu birikintilerden doğan,kişinin hissettiği her huzursuzluk, sebepsiz sıkıntılar, mutsuzluk,depresyonlar, somatizasyon bulgular onun kendisine dikkatle bakmasını gerektiren uyaranlardır.

    BİLİNÇALTIMIZI BİR EVİN BODRUMUNA BENZETEBİLİRİZ

    Her şeyi depoladığımız,zamanla orada ne olduğunu bile hatırlamadığımız bir alan gibi.Yapılması gereken buraya bir ışık tutup neler olduğunu görmek ve orada olanları temizlemektir. Her birikeni ortaya çıkarıp bakmak lazımdır gerekli olanları almak olmayanları atmak o alanın rahatlamasını sağlayacaktır. Oradan işe yarayan şeyleri gün yüzüne çıkarmak arızası olanları tamir edip işlev kazandırmak hayatımızın üretkenliğini artıracaktır.