Blog

  • Çocuklarda konuşma gelişimi

    Konuşmanın öğrenilebilmesi için başkalarının konuşmasını duymak, duyduğunu algılamak, söylemek istediğini formüle edebilmek ve seslendirebilmek gerekir.

    İnsanoğlunun yaşamının ilk aylarından itibaren konuşma becerisi hızla gelişir. Yenidoğan döneminde bile bebeklerin ağlama şekline göre ağrı mı duydukları yoksa acıkmış mı oldukları anlaşılabilir. Yaşamlarının birinci ayını dolduran bebekler agulamayla, altıncı ayını dolduranlarsa değişik sesler çıkararak ve karşısında konuşan kişiye bu seslerle yanıt vererek iletişime geçer. 12 aylık bir bebek bilinçli 2-3 kelime söyleyebilirken 2 yaşında 2-3 kelimelik cümle kurar. 3 yaşına gelen bir çocuğun kelime dağarcığındaysa 16-20 farklı eşya ismi ve 6-10 eylem bulunmaktadır.

    Dil ve konuşma gecikmesinin nedenleri arasında Down Sendromu, yarık damak/dudak anomalisi gibi genetik; işitme kaybı gibi işitsel; serebral palsi, otizm gibi nöropsikiyatrik; 3 yaşın altında TV, tablet,telefon karşısında çok zaman geçirmek gibi psikososyal yoksunluk ve zeka geriliği gibi nedenler sayılabilir.

    Dil gelişimi akademik başarı için de önemli olduğundan; 2-5 yaş arası dil bozukluğu yaşayan çocuklar okul çağında okuma ile ilgili de güçlükle karşılaşabilirler.

    Peki ne zaman çocuklarda konuşma/dil gelişimi ile ilgili ayrıntılı inceleme gerekir? 12-15 ayına gelmiş bir çocuk (ba-ba,da-da,ma-ma) gibi sesler çıkarmıyorsa, herhangi bir zamanda adıyla seslenildiğinde bakmıyor ve ani seslere tepki vermiyorsa, 18. aya geldiğinde tek kademeli basit yönergeleri yerine getiremiyorsa (anne nerede, topu al, ışık nerede), 2 yaşında hala hiç anlamlı kelime yoksa, 3 yaşında iki kelimeli (özneli yüklemli) cümlesi yoksa, 4-5 yaşında basit öykü anlatamıyor ve konuşması anlaşılmıyorsa ayrıntılı psikiyatrik değerlendirme gerekmektedir.

    O halde anne-babalarının gözbebeği olan dünya tatlısı çocuklarımızın davranışlarını ve bilişsel gelişimlerini olumlu etkilemek için biz ebeveynlere düşen nedir? İşte size bazı öneriler:

    * Çocuğunuzla konuşun, onun konuşmasını ve oyun oynamasını kolaylaştırıp destekleyin.

    * Çocuğun sorularına yaşına uygun yanıtlar verin, soru sormasını teşvik edin.

    * Sosyalleşmesini önemseyin ve başka çocuklarla ya da kardeş(ler)iyle oynama/paylaşma fırsatları verin.

    * Güven duygusunu geliştirmek için onu olduğu gibi (şartsız,koşulsuz) sevdiğinizi gösterin ve söyleyin.

    * Bağımsızlaşmasını destekleyin ancak esnek, tutarlı ve gerektiğinde sınırlayıcı da olsa kurallar koyun.

    * Ebeveyn olarak kendi ilişki ve evlilik yaşantınızın sağlıklı ve dengeli olması için çaba gösterin.

    * Sözlerinize kıyasla davranışlarınızın dikkate alındığını bilin. Çocuklar erişkinlerin bol konuşmasından değil tutum ve davranışlarından etkilenir ve bunları örnek alır, sorunlu davranışlar olsa da!

    * Çocuklarınızla diyaloğunuzda serinkanlı olmaya çalışın çünkü onlar erişkinleri sakin davranışlarına daha iyi yanıt verirler.

  • Hedef

    Hedef

    “Hedefsiz bir insanın varlığından şüphe ederim”

    Hz. Mevlana

    Vurulması gereken koordinatları bilmeyen savaş uçağı pilotu, ders çalışmaya otururken yarın hangi sınavın olduğunu bilmeyen öğrenci, tarlaya ekim için geldiğinde çuvallarda hangi mahsulü taşıdığını bilmeyen çiftçi, tatile çıktığında nereye gideceğini hiç düşünmediğinden terminalde şaşakalan bir çift. Ne kadar saçma görünüyor değimli? Olur mu öyle şey? Bu insanların her biri önceden bu bilgilere erişip hazırlanırlar. Yani hedeflerini belirlerler; yoksa hedef belirlemeden bir işe girişmek, çabalamak ne kadar ahmakça diyebilirsiniz. Doğru! Aslında birçok davranışımızı seçtiğimiz hedefler doğrultusunda gerçekleştiririz. Ancak bunların çoğu kısa vadeli, çabuk zevke dönüşebilen, zorlayıcı olmayan ve aşırı mücadele gerektirmeyen hedeflerdir. Ne var ki insanoğlu küçük hedeflere ulaşmaktan çok mutlu olmaz. Kitabımızın başında bahsettiğimiz temel ihtiyaçları karşılamayı arzular. Bu bir yaratılış özelliği ve işe yarmayan olmak insanı ne kadar umursamaz görünse de mutsuz eder. Bu yüzden gerçekten bir gayesi olmayan ve üretemeyen ve başarılı olamayanlar sanki bütün bunlar oluyormuş gibi yalan söylerler ya da küçük başarılarını abartarak aynı potaya gelmek isterler. Güçlü bir ihtiyaç varlığını ispatlamak.

    Cansız varlıklara dikkat edin! Atom çekirdeği etrafında dönen elektronlar canlı karıncalardan bile daha dinamiktir. Evrende cansız olduğunu bildiğimiz nice gezegen yıldız ve galaksi milimetrik hesaplarla yörüngesinde koşturup durmaktadır. Ya canlılar! Ağustos böceğinin hikâyesi sadece bir hikâye. Yazın tembellik ettiği ve kışın karıncaya muhtaç olduğu sadece insanoğluna bir benzetme. Hiçbir hayvan eğer insanoğlu müdahale etmezse, başka bir hayvana dilencilik etmez. Çünkü onun genetiğindeki hassas programları, yani içgüdüleri bütün yolları tarif eder ve mücadeleyi asla bırakmazlar. Yeryüzündeki dilencilik sadece insanların uğraştığı bir iştir. Keşke böyle bir uğraşı hiç olmasa. En ufak mikroorganizmalardan en devasa yaratıklara kadar yaşayan tüm canlılar şaşmaz bir hedefin peşinde koşarlar. Asla vazgeçmezler ve mutlaka kendi alanlarında sayısız başarılar elde ederler. Bununla birlikte onlardan çok daha muhteşem yeteneklerle donatılmış ve hiçbirinin sahip olmadığı zekâsı sayesinde sürekli gelişebilen tek varlık olan insan, neden çok daha mücadeleci ve başarılı olamasın. Bunun için bir kez daha nereye gittiğinizi ve neden gittiğinizi düşünün!

    Bu ihtiyaçlar her zaman bedensel olmayabilir; psikolojikte olabilir. Mesela insanlar genellikle kendilerini seven insanlarla birlikte olurlar. Siz hiç ‘benden nefret eden insanlarla birlikte yaşamayı çok severim’ diyen birini duydunuz mu? Burada sevilme ihtiyacını karşılamak amaçtır. İyi bir sanatkâr olmayı arzulayan sanatçı eserlerini insanların beğenmesini ve takdir edilmesini bekler. Takdir de bir ihtiyaçtır. Küçücük bir çocuk bile çekyata çıkmayı başardığında arkasına dönüp bakar; kutlasınlar, takdir etsinler diye. İnsanlar neden bu kadar çok koltuk kavgası yapıyorlar dersiniz. Statü ve saygınlık kazanmak da bir ihtiyaçtır. Üniversite sınavına hazırlanan bir öğrenci sevdiği bir mesleği hedef edinmiş Tıp seçmiştir. Aslında örtülü amacı da doktorluk mesleğinin saygınlığıdır.

    “Büyük adamların amaçları, diğerlerinin yalnızca istekleri vardır.” DÜNYA ATASÖZÜ

    Bir düşüncenin hedefe dönüşmesi için şu aşamalardan geçmesi gerekir:

    1. İhtiyaç hissetme ve İhtiyaçlarının farkında olma.
    2. Pragmatist hayal kurma
    3. Arzulama
    4. Sistematik ve bilinçli hedef koyma

    “Güçlü kararlar, güçlü arzuların ürünüdür.”

    Hayallerimiz ihtiyaç ve beklenti zeminine oturduktan sonra o hayalimizi ne kadar istediğimiz çok çok önemli. Onun için yüzlerce yarışçıdan bir şampiyon çıkıyor. Milyonların içinden bir başbakan seçiliyor. Hiç biri şansım yaver gitti demez, çünkü ateşli sıtma gibi iliklerine işleyen arzuları ve boylarını aşan terlerine vefasızlık etmek istemezler. Üniversite iki milyona yakın adaydan istenen bölümlere ilk 50 bin’i girebiliyor. Buda milyonu aşkın insanı geride bırakacak performans gerektiriyor. Gerçekten böyle bir sınavı kazanmak çok zor. Tabi ki istediği bedellerde var. Bedelini ödeyenler zafer kazanabilir.  Türk insanının bağımsızlık zaferinin bedelini düşünürseniz, Balkan, Rus, 1. Dünya ve Kurtuluş savaşlarını dâhil edersek milyonların kanını görürsünüz. Öksüz kalmış, eşini kaybetmiş, açlık ve sefalete düşmüş, yurtları işgal edilip esir alınmış, malı ve namusuna kast edilmiş milyonları görürsünüz. Peki, bizim bedelimiz nedir? Bu sınavı kazanmak için canımızdan, sağlımızdan, mutluluğumuzdan mı o9lacağız? Hayır. Hiç de kendimizi yıpratacak, kalıcı hasarlar meydana getirecek kayıplarımız olmayacak. Sadece zevklerimizi, eğlencelerimizi, boş vakitlerimizi, sosyal aktivitelimizden bir kısmını düzenleyeceğiz. Birazcık kısabiliriz, erteleyebiliriz, robotlaşmadan ama işimizin farkında olarak düzenleyeceğiz. Bir de başarının diğer gereksinimleri olan öğrenme teknikleri ve donanımları kazanancağız. Ve sonuçta ömrümüzün sonuna kadar başarmış bir insanın özgüveniyle ve kendimizin şampiyonu olarak yaşayacağız. Hayal ettiğimiz hayatı hedefleştirmiş ve sonunda elde etmiş olacağız. Ne dersiniz? Hayallerimiz sadece hayal olarak mı kalsın, yoksa onları hedef yapıp koşalım mı peşinde, ona kavuşana dek?

    İnsanların büyük bir kısmının başarı düzeyleri kapasitelerinin altındadır. Potansiyeli performansa dönüştürmenin ilk adımı kapasitemizi keşfederek ona uygun bir hedef geliştirmektir. Hedeflerini belirleyen insanlar bazen sadece ilgi duyduğu bir alana odaklanıyor. Bazıları aslında sevmediği bir noktayı sırf prestijinden ötürü hedef seçiyor. Hedefsiz insanların tamamı, hedefi olanlarında doğru niteliklere göre seçim yapamayanları başarısız olur.  Yunus Emre’nin yüzlerce yıl önce dediği gibi insan önce kendini bilmeli, kendini tanımalıdır.  Potansiyelini bilmeyen öğrenciler genelde daha küçük hedefler koyarak riske girmemiş olurlar. Bazıları da çok üstünde hedef belirleyerek çok çalışmak zorunda kalır yinede istediği başarıyı elde edemez. Bu sefer de he çok enerji sarf eder hem de özgüveni gittikçe düşer. Çok emek harcamasına rağmen başarıya ulaşamaz. Gardner’in çoklu zekâ kuramına göre en az sekiz zekâ alanında değerlendirilen zekânın birde zihin sel performans derecesi düşünüldüğünde beynin anlaşılmasının hem çok gerekli hem de biraz zor olduğu anlaşılıyor. Bir insanın matematiksel zekâ alanı çok gelişmişken sözel becerisi daha az gelişmiş olsun. Bu öğrencinin ben edebiyat alnını çok seviyorum diyerek bu yönde çalışması sadece ilgisine göre hedef koyduğunu gösterir. Bu seferde hem mevcut gelişmiş zekâ alanını kullanamamış olur, hem de diğer alanın da yer tutabilmek için çok fazla gayret sarf etmek zorunda kalır. Yinede çok iyi bir edebiyatçı olacaktır diyemeyiz. Tabi ki bir alanda çok emek harcayan birisi belli noktalara gelebilir ve hatta başarılı da olabilir. Burada asıl anlatılmak istenen zihinsel enerjinin tasarruflu kullanımı ve daha üstün başarılara daha kısa sürede ve daha sağlıklı ulaşabilmektir. Yoksa insanları yetenekleriyle sınırlandırmak gayesi güdemeyiz. Ancak şu da var ki zaten doğuştan belli genetik sınırlamaların varlığı da reddedilemez bir gerçek. Buna rağmen yetenekler geliştirilebilir, zayıf alanları güçlendirilebilir.

    HEDEF SEÇİMİNDE DİKKAT EDİLECEK HUSUSLAR:

    1. Mesleğe dönük hedef seçilmesi
    2. Mantıkla açıklanabilir olması
    3. Ulaşılabilir olması
    4. Motive edici olması
    5. İhtiyaç ve beklentileri karşılaması
    6. Kesin ve net olması
    7. Ölçülebilir olması
    8. Belirli bir zaman dilimine göre ayarlanmış olması ve birimlere bölünmesi
    1. Faydalı olma amacı güdülmesi

    Fatih’in yastığındaki İstanbul krokisi gibi hedefinizi sık sık seyredin. Ona ulaştığımız anı hayal edin sıkça. Sevinicinizi, coşkunuzu, yakınlarınızın mutluluğunu hayal edin. Özellikle ders çalışmak istemediğiniz zamanlarda ve de yatağınıza uzandığınızda…

  • Tekrarlayan karın ağrısı yakınması ile genel pediyatri polikliniğe başvuran çocuklarda ailevi akdeniz ateşi sıklığı ve özellikleri

    ÖZET GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışma ile tekrarlayan karın ağrısı(TKA) yakınması ile genel pediyatri polikliniğimize başvuran hastalardaki Ailevi Akdeniz Ateş(AAA) sıklığı , AAA’li hastaların klinik-demografik özellikleri ve genetik analizler değerlendirildi ve diğer TKA’lı hastalardan farklılıkları belirlenmeye çalışıldı.

    GEREÇ ve YÖNTEM: 2000-2005 yılları arasında İ.Ü.İ.T.F. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Genel Pediyatri polikliniğine tekrarlayan karın ağrısı yakınması ile başvuran 115 hasta geriye dönük olarak incelendi.

    BULGULAR: Tekrarlayan karın ağrısı(TKA) yakınması ile gelen 115 hastanın 62’si(%53,9)kız, 53’ü(%46,1) erkekti, ortalama ağrı başlama yaşı 6,71±2,16yıl, ağrı süresi 29,59±19,54 saat, ağrı sıklığı 2,90±1,37 ayda bir, ağrı başlangıcından tanı koyulana dek geçen süre 2,26±1,54 yıl olarak saptandı. Bu hastaların aldıkları tanılar AAA %46,9, TİYE %24,3, parazitoz %6,95, fonksiyonel karın ağrısı %6,08, H.Pylori gastriti %5,2, malignite, abdominal epilepsi, çölyak, giyardiyazis %2 ve amipli dizanteri%1 şeklinde dağılım göstermekteydi. En kısa süreli karın ağrısı fonksiyonel karın ağrısı ve H.Pylori gastriti tanısı alan 4 hastada saptandı ve süre 1 saat idi. En uzun süreli karın ağrısı 168 saat idi ve AAA tanılı bir hastada gözlendi. Ateşin eşlik ettiği karın ağrısının AAA ve TİYE lehine olduğu saptandı. AAA’lı hastalarda ağrı süresi, ağrı aralıkları ve ağrı başlangıcından tanı koyulana dek geçen süre diğer hasta grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermekteydi. AAA’lı hastalarda ağrı daha seyrek görüldüğü gibi ağrı başlangıcından tanı koyulana kadar geçen süre daha uzundu. Anne baba arasında akrabalık oranı diğer hastalıklar grubuyla kıyaslandığında AAA tanılı hastalarda daha yüksek idi. Yakınmalarının başlangıç yaşı, cinsiyet dağılımı ve tanı yaşı açısından AAA ile diğer hastalık grubu arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı. vii En sık görülen AAA hastalarının 29’u (%53,7) erkek, 25’i (%46,3) kızdı. Karın ağrısı yakınmasının başlama yaşı 6 ay-15 yaş arasında değişmekteydi. 27 hastada (%50) 5 yaşa kadar yakınmaların başladığı, karın ağrısı açısından doruk yaşının 4-5 yaş arası olduğu görüldü. Olguların 47’sinde (%87) 10 yaşından önce yakınmaların başladığı saptandı Karın ağrısı süresi en kısa 1, en uzun 168 saat idi. AAA tanılı olgulardaki atakların aralıkları 1 ila 12 ay arasında değişmekteydi. Karın ağrısının başlamasından AAA tanısı koyulmasına kadar geçen süre en az 6 ay en çok 10 yıldı ve tanı yaşı en erken 1 , en geç 16 yıl olarak saptandı . 29’unda (%53,5) anne baba arasında akrabalık ve/veya AAA için hastalık veya taşıyıcılık söz konusuydu. TİYE nedeniyle izlenen bir hasta izlem sırasında AAA tanısı da aldı . En sık görülen klinik bulgu ateş ve karın ağrısıydı ve hastaların tümünde vardı. Üçüncü sık görülen klinik bulgu eklem bulgusuydu. 19 hastada (%35,1) eklem bulguları gözlendi. Göğüs ağrısı olguların 9’unda (%16,6) , cilt döküntüleri de 4’ünde (%7,4) saptandı. Amiloidoz hastaların hiçbirinde gözlenmedi. Hastaların %42,5’unda lökositoz, %50’sinde fibrinojen yüksekliği, %69,6’sında EÇH yüksekliği saptandı. Otuzbeş hastanın yapılan gen mutasyon analizi sonuçlarına göre en sık görülen mutasyon homozigot veya heterozigot M694V mutasyonu idi(%82,84), %5,7 hastada ise bakılan 3 mutasyondan herhangi birine rastlanmadı. Hastaların tümünün kolşisine yanıt verdikleri gözlendi.

    SONUÇ: Doğu Akdeniz havzasında yer alan ve hala akraba evlilik oranlarının yüksek olduğu ülkemizde TKA yakınması ile başvuran hastalarda, AAA ayırıcı tanıda öncelikli yer alacak hastalıklardan birisidir. TKA olan çocukta 2 ayrı tanı birlikte olabilir. Hem AAA tanısını destekleyici, hem de tanısı AAA açısından kuşkulu olan kişilerde MEFV gen mutasyon analizi erken teşhis ve profilaktik tedaviye olanak sağlayacaktır.

  • Yemekten Sonra Diyet Yapsam

    Yemekten Sonra Diyet Yapsam

    Merhabalar. Yeme davranışı bir ihtiyaç mı tercih mi yoksa bağımlılık mı? Bu soruların cevaplarını arayarak başlamak istiyorum. Diyet yapmakta zorlanan danışanlarımdan duyduğum ilginç cümleleri paylaşmak istiyorum. “Tam diyete başlıyorum, acayip acıkıyorum. Canım sıkılınca acıkıyorum. Moralim bozulunca midem kazınıyor, Stresliysem yerim. Mutlu olduğumda iştahım açılıyor. Karnımı doyurunca diyet yapsam olur mu? Mutfakta beni çeken bir şey var. Özellikle de geceleri.

    Biyolojik ihtiyaçlarımızın en öncelikli olanı beslenmedir. Peki yeme davranışı sadece karın doyurmak mıdır? Başka bir ihtiyacımızı da karşılıyor mu? Evet. Acıkmak, karnımızı doyurmak görsel zevkten başlar damak ve dilde devam eder, midenin dolgunluğunun ve kanımızın ideal değerlere ulaşmasına kadar devam eder. Bütün bu süreçlerde hem ihtiyaç var hem tercih var hem de bağımlılık var. İhtiyaç biyolojik bir süreçtir, doğaldır. Tercihler ve bağımlılık ise çoğu zaman doğal ve sağlıklı çizgiden sapmamıza neden olur. Örneğin Pazar kahvaltısı diye bir tören vardır kültürümüzde. Her şeyden iki üç çeşit olur mükellef sofralarda ve doyduktan sonra yemeye devam ederiz. Siz hiç obez olmuş bir aslan, zürafa gördünüz mü? Göremezsiniz. Çünkü diğer canlılar sadece ihtiyacı olan miktarı yiyor içgüdüsel olarak. Peki insanoğlu doyduktan sonra neden yemeye devam eder. Diyecekseniz ki gözü doymuyor. İşte bu kısmı psikolojik açlık. O asla doymaz. Mesele mide değil zihindir çünkü. Yedikçe kendini rahatlatır kaygıları hafifler kendini güven de hissettirir. Bi taraftan da kilo aldığı için rahatsızdır. Sonra İradesini kullanarak yemeyi kendine yasaklar. Yasaklayınca o içindeki doymayan psikolojik açlık onu sürekli ve daha çok dürter ve bir gün pes eder ve eskisine göre daha çok yiyerek kilo alır. Peki Diyeti bozanlar iradesi zayıf insanlar mıdır. Kesinlikle hayır. Onların iradeleri tam tersine çoğu insandan daha güçlüdür. Başka konularda neleri başardıklarını izleyin. Peki bu başarısızlık irade zayıflığından değilse neden kaynaklanıyor. İrade çatışması. Zihinlerinde asla bitmeyen irade çatışması. Şöyle düşünelim. Hani küçükken iki grup olup halat çekme yarışı oynardık. Hangi taraf daha çok çekerse o kazanırdı. İşte bu halat çekme düzeneğinin bir benzeri de zihnimizde kuruluyor. Bir taraf ye diye çekiştiriyor, diğer taraf yeme. İkisi arasında kalan insan yerken de rahat değil yemezkende.Çünkü Diğer taraf çekiştirmeye devam ediyor. Hiç rahat bırakmıyor. Ne kadar irade gücü ile dayanmaya çabalasak da mutlaka bir gün pes ederiz. Çünkü karşı tarafta azalmayan bir çekiştirme var. Kazanamadığınız bir yarışma yıllar sürerse pes etme eğilimimiz artar

    İRADE ÇATIŞMASI

    YE

    Zevkli

    Güçlü hissettirir

    Stresin azalır

    Mutlu olursun

    YEME

    Sağlığın bozulur

    Fit ve güzel olmazsın

    Özgüvenin azalır

    Mutsuz olursun

    Peki bu durumda ne yapmak lazımdır? Yememeye çalışırsak çatışma yaşarız. Bu irade çatışmasını sonlandırmanın yolu YE diyen tarafın çekiştirmesini durdurmaktır. Gerçekten fazla yemeye ihtiyacımız var mı. Yok. Gerçekten fazla yemek mutlu eder mi? Hayır. Gerçekten çok yemek yemek strese iyi gelirmi sorunlarımızı çözmemize yardım eder mi. Hayır. İşte böyle bize yemeyi emreden tarafı yok etmeliyiz. Tabiki rasyonel ispatlar sunarak zihinimizi ikna etmeliyiz. Yanlış inançları yok ederek yerine sağlıklı ve gerçekçi bilgiler koymalıyız. Bunu yaptıkça da zaten otomatik olarak ihtiyacımız kadar yeriz. Nerden biliriz ihtiyacımız olan miktarı. Tabiki bu bizim genetik kodlarımzıda hazır. Bunu sağladığımızda ne halat kalır ne çatışma ne de çekiştirme. Kolaylıklar dilerim. Hoşçakalın

  • Yenidoğan sarılıkları

    Bebeğim neden sarılık oldu?

    Genetik nedenler, yetersiz beslenme, erken ya da geç doğum gibi birçok faktör, yenidoğan sarılığının ortaya çıkmasında büyük rol oynuyor. Bu noktada ailelerin dikkatli olması ve belirtileri fark ettiğinde hemen bir doktora başvurması gerekiyor.

    Elbette tüm bebeklerin sağlıkla dünyaya gelip, yaşamını bu şekilde sürdürmesi arzu ediliyor. Ancak bazı bebeklerde doğumun ardından yenidoğan sarılığına rastlanabiliyor. Kandaki bilirubin ADLI madde yükselerek, deri ve mukozalarda birikiyor. Bu da bebeğin cilt ve göz renginde sararmayla kendini gösteriyor. Acıbadem Bursa Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. M. Soner Sarmaşık, yenidoğanların en az üçte ikisinde yaşamın ilk haftasında sarılık görüldüğünü belirterek, “Ülkemizde yenidoğan sarılığı sıklığı ile ilgili net veriler bulunmuyor, ancak yapılan bir çalışmada, zamanında doğan bebeklerde tedavi gerektiren sarılık oranı yüzde 10,5 iken geç preterm bebeklerde bu oranın yüzde 25,3 olduğu belirtiliyor” diyor.

    Yenidoğan sarılığının türleri var mı?

    Bu rahatsızlık, fizyolojik ve patolojik sarılık olarak iki ayrı grupta değerlendiriliyor. Bebeğin doğum haftası, kaç günlük olduğu ve riskler göz önüne alınarak bilirubin tablosu değerlendiriliyor. Böylece sarılığın patolojik olup olmadığına karar veriliyor. Öte yandan ilk 24 saat içinde görülen sarılık da patolojik olarak değerlendiriliyor. Geçmişte 12,9 mg/dl üzeri bilirubin ölçümü tedavi gerektiren bir düzey olarak kabul edilse de günümüzde aynı durum geçerli değil. Bunlara ek olarak “uzamış sarılık” olarak tanımlanan tablo, zamanında doğan bebeklerde iki hafta, erken doğanlarda ise üç haftadan uzun süren sarılığı ifade ediyor. Ancak bu durumun detaylı değerlendirilmesi gerekiyor.

    Ailelerin doğum sonrası taburculuk döneminde bebekteki hangi belirtilere dikkat etmesi gerekiyor? Bilirubin yükselmesi kendini nasıl belli ediyor?

    Sarılık riski ve bebeğin yalnızca anne sütüyle beslenmesi arasında güçlü bir ilişki olduğu belirtiliyor. Bu yüzden yeterli ve başarılı emzirme sağlanması önem taşıyor. Bebeğe su ya da şekerli su verilmesinin, sarılığı hem önlemediğinin hem de düşürmediğinin unutulmaması gerekiyor. Sarılık yüzde başlıyor, sonrasında göz akı da sararıyor. Kandaki bilirubin seviyesi arttıkça sırayla göğüse, karına, kol ve bacaklara doğru yayılıyor. Ciltteki sarı renk en iyi gün ışığında ya da floresan lamba altında görülüyor. Parmakla hafifçe burun veya karın cildine bastırılıp kaldırıldığında sarı renk daha bariz bir şekilde tespit edilebiliyor. Bebeğin cildindeki sarılık giderek koyulaşıp belirginleşiyor. Sarılığı olan bebek daha çok uyuyor ve emmesi azalıyor.

    Bu rahatsızlık nasıl tedavi ediliyor?

    Yenidoğan sarılığı, genellikle iki hafta içinde kendiliğinde düzeliyor. Fakat bu dönemde doktor tarafından uygun şekilde takibi önem taşıyor. Eğer bilirubin seviyesi yüksek ise bebek “fototerapi” denilen özel dalga boyunda ışık yayan lambalar altında ışık tedavisine tabi tutuluyor. Bu ışık sarılığa neden olan bilirubinin idrarda çözünerek vücuttan atılmasını sağlıyor. Fototerapi, bebeğe herhangi bir şekilde zarar vermiyor. Bebeğin gözleri, ışıktan zarar görmemesi için kapatılıyor. Bazen yan etki olarak ciltte kırmızı döküntüler, bronzlaşma ya da sık ve sulu dışkılama gözlenebiliyor. Bebeğin, sarılık süresince ve tedavi döneminde iyi beslenmesi büyük önem taşıyor. Çünkü bilirubin, vücuttan dışkıyla da atılıyor.

    Kan grubu uyuşmazlığı nedeniyle bilirubin düzeyi çok yükselmiş bebeklerde ise kan değişimi yapılması gerekebiliyor. Tedavide, ışık tedavisi veya kan değişimi tercihi, bebeğin kilosu, günü ve bilirubin seviyesi göz önünde bulundurularak karar veriliyor.

    Yenidoğan sarılığı konusunda ailelere hangi önerilerde bulunmak istersiniz?

    Sarılığın önlenmesinde anne sütü ile beslenme önem taşıyor. Bu nedenle olabildiğince erken dönemde, tercihen doğumu takip eden ilk saatte emzirmeye başlamak gerekiyor. Bebeğinin karın, kol ve bacaklarında sarılık olması, beraberinde çok uyuması ve emmesinin zayıfladığının fark edilmesi halinde anne-babaların bebek kaç günlük olursa olsun hemen doktora başvurması gerekiyor. Çünkü bu belirtiler, bilirubin düzeyinin yükselmiş olduğuna işaret ediyor.

    Fototerapi, bebeğe herhangi bir şekilde zarar vermiyor. Bazen yan etki olarak ciltte kırmızı döküntüler, bronzlaşma ya da sık ve sulu dışkılama gözlenebiliyor.

    “Sarılık riski ve bebeğin yalnızca anne sütüyle beslenmesi arasında güçlü bir ilişki olduğu belirtiliyor. Bu yüzden yeterli ve başarılı emzirme sağlanması önem taşıyor.”

    Bu bebekler risk altında!

    – Emme sorunu olan ve buna bağlı olarak iyi beslenemeyen bebekler,

    – Annesiyle kan uyuşmazlığı olanlar,

    – Doğum esnasında kafa derisi altında kanama meydana gelenler,

    – İlk 24 saatte sarılığı tespit edilenler,

    – Diyabetli annelerin bebekleri,

    – Sarılığı iki haftadan uzun sürenler,

    – Büyük kardeşlerinin bebeklik dönemlerinde ışık tedavisi gerektirecek kadar sarılık tespit edilmiş olan bebekler yenidoğan sarılığı açısından riskli grupta yer alıyor.

  • Beslenme Psikolojisi

    Beslenme Psikolojisi

    Yeni yıla nasıl girmek istersiniz sorusuna insanların neredeyse yarısı ‘daha formda’ diye cevaplıyor. Anlıyorum ki fazla kilolarla çoğumuzun başı dertte. Televizyonlarda, sosyal medyada uzmanların sağlıklı beslenme ve kilo kontrolü uyarıları söz konusu oluyor. En temel fiziksel ihtiyacımız olan beslenme çoğu yönden gündemi meşgul eden bir konu haline geldi. Genetiği değiştirilmiş veya hormonlu gıdalar; şekere, yumurtaya, yağlara, ete, ekmeğe beslenme ve sağlık uzmanlarının farklı bakış açıları sürekli insanların zihnini meşgul ediyor. Kimileri uzmanların bilimsel yorumlarına kulak verip doğal organik ve sağlıklı beslenmenin yollarını arıyor kimileri de başını kuma gömerek “atın ölümü arpadan olsun” havasında mevcut alışkanlıklarını devam ettiriyor. Ben de beslenme kültürüne psikolojik açıdan yaklaşmak istedim. Belki de diyeceksiniz ki o kadar yoğun bilginin olduğu bir alanda kafamızı karıştırmaya kalkma sakın. Tam tersine zihnin daha net olması için işe yarayacak fikirler olacak emin olun.

    Alışkanlıklarımızı yeniden gözden geçirmeye ne dersiniz. Acaba arkasında sadece basit tercihler mi yatıyor yoksa derin psikolojik bağlar mı var? Örneğin, kaç öğün besleniyoruz, en sevdiğimiz tatlar neler? En sevmediklerimiz neler? Midemiz doyduğu halde neden gözümüz doymaz? Gece kalkıp deli gibi tatlı krizi ile kendinizi mutfakta bulup yedikten sonra büyük bir günah işlemiş gibi hissedenlerden misiniz? Diyet yaparken iki katı açlık hissiyle verdiğiniz kilonun iki katını aldığınız oldu mu? Bu soruların cevapları bazıları biyolojik bazıları psikolojiktir. Bilincimizle farkında olmaya ve irademizi yönetmeye çalışıyoruz ama ne var ki asıl kahraman bilinç altımız. Duygu dünyamız, algılarımız ve tercihlerimizin gizli yönlendirici. Nasıl mı? Bunu bir örnek vaka ile açıklayalım. Yıllardır kilo verememekten şikayetçi olan kadın danışanım, gerçekten kilo vermek istiyorum ama zinhar veremiyorum demişti. Adeta bedeninin kilitli olduğunu kiloyu zoraki koruduğunu ifade etmişti. Tabi bu konuşmalar bilince ait. Ya bilinç altı ne diyor? Özel terapi teknikleriyle yaptığımız analizlerle ulaştığımız gerçekler hiç de kilo vermek taraftarı değildi. “Kilo verirsen harika görünümlü bir vücuda sahip olursun, o zaman da tıpkı 10 yıl öncesinde olduğu gibi tacize uğrarsın.” Diyordu. Ne kadar zıt cümleler fark ettiniz mi? Halbuki bana geldiğinde bunun tersini söylüyordu. Kendimden de bir örnek verebilirim. Şehir dışı eğitim gezilerimde misafir edildiğim kurumlarda evdekinin iki katı yemek yediğimi fark ettim. İhtiyacımdan çok fazla. Biraz kendimi analiz ettiğimde gizli bir kaygı duyduğumu anladım. Bu duygudan yola çıkarak hatırama ulaştım. Babam işi gereği sık sık şehir dışına çıkardı. Bazen beni de yanında götürürdü. Restoranda yemek yedirirken hep şöyle derdi. “ Oğlum burada iyice ye. Başka yemek yok uzun süre. Burası evimiz değil.” Ben de bu düşüceyle zorla yerdim hep. Ev dışında özellikle de şehir dışında olduğumda aynı duygu ve davranış nüksediyordu. Bunun gibi sayısız örnek anlatabilirim size. Ama bilinçaltımızın ne kadar etkili olduğunu anlamamız için yeterli sanırım. Peki bundan sonra ne yapmalıyız, nasıl davranmalıyız? Öncelikle bizi yönlendiren davranışların bilinçaltı kodlarını çözmeliyiz ki bu çok zor olabiliyor. Sonrasında sağlıksız olan ve geçmişteki olumsuz bir yaşantıya dayanan bu anıları olumlu kalıplarla yer değiştireceğiz. Bu şekilde işlerin ne kadar da kolay ve otamatik ilerlediğine şahit olacaksınız. Madem durum bundan ibaret. Bunu tek başımıza yapmamız mümkün müdür? Her zaman değil. Bu tür durumlarda ilgili bir terapistten yardım alabilirsiniz. Bu şekilde kendi kendimizi daha az kasar ve daha mutlu oluruz. Bir sonraki yazımda irade çatışması ve tat koşullamasından bahsetmek istiyorum. Şimdilik hoşçakalın sağlıkla kalın.

  • Okul döneminde enfeksiyon kontrolü

    Okullarda enfeksiyon sık görülür, okullar enfeksiyonların yayılması için ideal alanlardır. Çünkü farklı yaş gruplarından birçok çocuk biraraya gelir ve bu çocukların bazıları yeterli kişisel bakım yapmayı bilmiyor olabilirler ve ayrıca çocukların bağışıklıkları tam değildir.

    Enfeksiyon nedir?

    Enfeksiyonlar gözle görülmeyen mikroorganizmalar aracılığı ile olur. Organizmalar, insan, çevre ve hayvan gibi farklı ortamlarda olabilir. Bakteriler, virüsler, mantarlar ve parazitler enfeksiyonlara yol açabilirler. Bakteriler kızıl, menenjit, virüsler kızamık, kabakulak gibi enfeksiyonlara yol açabilirler. Bütün enfeksiyonlar bulaşıcı değildir. Mesela kulak enfeksiyonu genelde çocuktan çocuğa bulaşmazken, su çiçği hızla bulaşır.

    Kimler enfeksiyon açısından risklidir?

    Herkes enfeksiyon açısından risklidir. Çocuklar mikroorganizmalarla karşılaştığında bazı faktörler hasta olup olmayacağını belirler. Etken mikroorganizma, etkenin hastalık yapma gücü, bağışıklık sistemimizin ne durumda olduğu ; etken ile karşılaştık mı?, direncimiz var mı? Gibi çok çeşitli faktör hasta olup olmayacağımızı belirler. Suçiçeği gibi bazı enfeksiyonlardan sonra ömür boyu bağışıklık kazanılırken grip gibi bazı enfeksiyonlar ile temas sonrası tekrar tekrar hastalanabiliriz.

    Enfeksiyonlar nasıl yayılır?

    Sindirim sistemi yoluyla; ishal gibi

    Solunum yoluyla (göz-burun-ağız ve akciğer salgıları ile); grip gibi

    Direkt temas ile;cilt enfeksiyonu, uyuz gibi

    Enfekte kan ile temas ile; hepatit B, C ve HIV gibi

    Bulaşmış yiyecek ve içecekler yoluyla; besin zehirlenmesi gibi

    Gastrointestinal sistem yoluyla bulaşma;

    Bazı hastalık etkenleri bağırsaklarda yaşar, çoğalırlar ve dışkı yoluyla vücuttan dışarıya atılırlar. Bu hastalıkların yayılması için dışkının ellere, eşyaya ve yiyeceklere bulaşması ve yutulması ile olur. Bu fekal-oral yol olarak adlandırılır ve tuvalet sonrası ellerde yerleşme sonucu olur. Eller aracılığı ile kalem, kapı kolu , masa gibi nesnelere geçer ve başkalarının etkeni almasına neden olur. Birçok mikrobik ishal ve hepatit A gibi enfeksiyonlarda yayılım bu şekilde olur. Bu nedenle el temizliği en önemli hastalıktan korunma yollarından biridir. Çocuklarımıza el temizliğini ve önemini iyi öğretmeliyiz. Özellikle küçük sınıflarda ve anaokullarında öğretmenlerin bu konudaki kontrolü de önem taşımaktadır.

    Solunum yoluyla bulaşma;

    Bazı enfeksiyonlar gözler, burun ve ağız gibi havayolları ve akciğerlerde yaşayan ve çoğalan mikroorganizmalar nedeniyle olur. Bazı organizmalar elden ele veya eşyalar aracılığı ile direkt temas yoluyla bulaşırken bazıları hapşırık ve öksürük gibi yollarla partikül aracılığı ile yayılım gösterir. Partikül yoluyla bulaşma enfekte(hasta) kişidem diğerine geçiş için 90-100 cm gibi yakın bir temas gerekir ( grip, meningokoksemi, kabakulak gibi). Bazı enfeksiyonlarda ise damlacık havada asılı kalarak ve akım yoluyla taşınarak daha geniş alanlarda bulaşıcı olabilir (kızamık, su çiçeği, tüberküloz gibi)

    Direkt temas ile bulaşma;

    Konjonktivit, bakteriyel cilt enfeksiyonları, ve uyuz gibi bazı enfeksiyonların bulaşması için direkt temas gerekir. Öpücük hastalığı gibi bazı hastalıkalrda ise tükürük gibi vücut salgıları ile temas ile enfeksiyn bulaşabilir.

    Kan yoluyla bulaşma;

    Hepatit B, ve HIV (AİDS) kan yoluyla bulaşan 3 önemli enfeksiyondur. Hasta kişilerin kanları diğer kişilerin kan akımına bulaşırsa hastalık bulaşma riski mevcuttur. Sağlam ciltten bulaşma riski yoktur, etkin bariyer görevi görecektir cilt.

    Besinler ve Su yoluyla bulaşma;

    Besinler ve suda mikroorganizmaların ürtettiği toksik maddeler ve mikroorganizmaların kendinin bulunması sonucu besin zehirlenmesi gözlenir. Besinler ve su mikroorganizmaların taşınması için bir aracı görevi görürler.

    Enfeksiyonların önlenmesi ve kontrolü için yapılabilecekler;

    Risk altındaki kişilerin aşılanması

    Enfeksiyon kaynağını uzaklaştırmak; Okula hasta olarak gelen veya okulda hastalanan öğrenci bulaştırma riski var ise eve gönderilmelidir.

    Bazı standart önlemlerin alınması ve basit hijyenik kurallara dikkat edilmesi-öğretilmesi; El hijyenine önem verilmesi ve vurgulanması, çevre temizliğine dikkat edilmesi, atıkların uygun toplanması gibi hususlara dikkat edilmelidir. El yıkama enfeksiyonların yayılmasını önlemek için en basit ve etkin yoldur. Ellerin hangi durumlarda ve nasıl yıkanacağı etkin bir şekilde öğretilmelidir. Havlu-diş fırçası, su bardağı ve sulukların paylaşımının önlenmesi gerekir.

    Öksürük hapşırık gibi durumlarda başlını çevirmeyi, ağzını kapamayı ve eller eğer salgılarla temas ederse etkin şekilde yıkanması öğretilmelidir. Kullanılan kağıt mendiller kapalı çöp kutularına atılmalıdır.

    Alınabilecek önlemler ve dikkat edilmesi gerekenlere rağmen enfeksiyonları her zaman önlemek elbette mümkün olmayacaktır. Okul veya kreşin ilk yıllarında fazla etkenle temas etmemiş bağışıklığı azyıf olan çocuklarda hastalıklarla karşılaşma riski herzaman daha fazladır. Bu nedenli dengeli düzenli beslenme, düzenli uyku önemli olmaktadır. Çocuğun hastalıklara yanıtına, bağışıklık sisteminin, beslenmesinin ve gelişiminin durumuna göre hekimizin de önerisi ile direncini arttırmak amacıyla bazı bitkisel destekler, vitamin destekleri de planlanabilmektedir.

  • Asla Yemem Onu

    Asla Yemem Onu

    Her insanın sevdiği favori yemek tercihleri vardır. Bir de kaçındığı yemek istemediği hatta tiksindiği gıdalar olabilir. Bunlara damak tadı veya yeme zevki diyenler de var. Peki her bir insanın tercih ettiği vazgeçemediği veya uzak durduğu bu beslenme alışkanlıklarının zihindeki anlamı nedir?

    Garcia’nın araştırmaları ile tat koşullanmaları anlaşılmış olmakla birlikte bilimsel araştırmalar anne karnında damak zevkinin oluşmaya başladığını ortaya koymaktadır. Anadoluda yaygın kanaat 4. Aydan sonra bebeklerin dillerine bir gıdanın tattırılması gerektiği ile ilgilidir. Yaygın inanç, eğer sadece anne sütü ile beslenilirse ileriki yıllarda beslenme de çok fazla seçici ve tatlara karşı negatif tutum gelişebileceği endişesidir. Dikkat çekmek istediğim nokta gıdaların beynimizdeki anlamları ve bunların nereden kaynaklandığı. Mesela birisi bamyadan hiç hoşlanmaz diğeri bayılır tadına, bir diğeri de tiksinebilir. Kimisi fobi düzeyinde bir meyveden kaçarken bir diğerinin canı çeker hemen. Bir danışanımda tavuk etine karşı aşırı hassasiyet vardı. Bırakın onu yemeyi, adını duyduğunda bile midesi bulanıyordu. Anılarını incelediğimizde tavuk zehirlenmesi yaşadıktan sonra böyle bir duygu oluştuğunu fark etti. Demek ki mesele tercih veya damak zevki değil koşullanmalar. Eğer fiziksel veya zihinsel olarak acı hissettiğimiz tiksindiğimiz korktuğumuz vs. bir duygu / duyum yaşamışsak bu bizim için hayatımızın geri kalanında tutumuzu belirleyebiliyor. Bu tür durumlarda bir takım terapötik yöntemler kullanılarak olumsuz tat koşullanması olumlu koşullanmalara dönüşebilir. Bizim çok sevdiğimiz yemekler meyveler tatlılar vs. yine bir koşullamaya bağlı diyebiliriz. Çoğunlukla bilinen veya bilinmeyen pozitif anılara dayanır. Kimisi çok sevdiği öğretmeni sevdiği için karpuzu sevmiştir. Kimisi çok mutlu olduğu bir piknikten dolayı ızgaraları sever. Hiç hatırlanmayabilir çünkü defalarca tekrarlanan pozitif yaşantıların ilk başlangıcı nispeten unutulabilir.

    Diyeceğim odur ki yeme tercihlerimizde katı bir olumsuz duygumuz varsa aslında bu esneyebilir hatta tam tersi yönde değişebilir. Hocam yapma sen de. Pırasa, brokoli, karnabahar pirzola gibi zevkle yenir mi diyenleriniz varsa; ben öyle yiyenleri gördüm diyebilirim. Bunlardan birisi de benim. İyi haftalar diliyorum.

  • Çocuklarda tekrarlayan karın ağrısı ve sindirim sistemi

    Kronik tekrarlayıcı karın ağrısı, çocuklarda sık rastlanan bir sorun olup okul çağındaki çocukların ortalama % 10-15’inde görülmektedir (bazı yazarlar % 40’a kadar değerler bildirmiştir). Karın ağrısı çok sayıda nedene bağlı olarak ortaya çıkan subjektif bir bulgudur. Apley isimli bir araştırmacı 1950’li yıllarda yaptığı bir çalışmada karın ağrısı olan çocukların % 90’ından fazlasında organik bir neden bulamamış ve psikolojik faktörlerin karın ağrısı gelişmesinde çok önemli bir rolü olduğunu öne sürmüştür.

    Helicobacter pylori’nin keşfinden sonra tekrarlayıcı karın ağrısı olan çocuklarda bu bakterinin rolünü araştıran çeşitli çalışmalar yapılmış ve sözkonusu çocuklarda bu enfeksiyonun sıklığı değişik ülkelerde % 7 ile % 44.4 arasında bulunmuştur. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Pediatrik Gastroenteroloji Bilim Dalı’nda gerçekleştirdiğimiz bir çalışmada nedeni açıklanamayan tekrarlayan karın ağrısı ile bize getirilen ve endoskopi (mide ve barsakların özel bir kamera ile görülmesi) yapılan çocukların % 65’inde Helicobacter pylori enfeksiyonu tespit edilmiştir.

    Helicobacter pylori, gastrit, duodenit (oniki parmak barsağı iltihabı) ve ülser yoluyla çocuklarda tekrarlayan karın ağrılarına yol açabilir. Gastrit, tekrarlayan karın ağrısı yanında bulantı, kusma gibi belirtilerle kendini gösterir. Karın ağrısı daha çok yemekten sonra olabildiği gibi, bazı olgularda gece uykudan uyandıran ağrı şeklinde olup ülserle karışabilir. Bazı çocuklarda tesadüfen Helicobacter pylori ve bu enfeksiyona eşlik eden gastrit saptanmasına rağmen belirti olmayabilir. Bu çocuklar günün birinde ülser kanaması ile acil servise getirilebilir. Pediatrik Gastroenteroloji Bilim Dalı’mıza üst sindirim sistemi kanaması ile getirilen çocukların % 55’inde Helicobacter pylori enfeksiyonu saptanmış ve olguların % 33’ünde Helicobacter pylori varlığından başka kanama nedeni saptanamamıştır. Bu nedenle en azından ailesinde ülser hastalığı bulunan, böbrek yetersizliği gibi risk oluşturan bir hastalığı olan veya romatizmal bir hastalık nedeni ile non-steroid anti-enflamatuar ilaç kullanan çocuklarda Helicobacter pylori enfeksiyonu tespit edildiğinde gelişmesi muhtemel komplikasyonları önlemek amacıyla mutlaka tedavi edilmelidir.

    Mide veya oniki parmak barsağındaki ülserler ve özofajit de (yemek borusu iltihabı) tekrarlayan karın ağrısına yol açabilir. Yemekten sonra ağrı olması gastrit, açlık ağrısı ve gece uykudan uyandıran ağrı olması daha çok ülser lehinedir. Ailede başka bireylerde de ülser olması hekimi uyarmalıdır. Özofajitli çocuklarda ise karın ağrısına göğüste ağrı, yanma, ağıza acı su gelme eşlik edebilir.

    Non ülser dispepsi (hazımsızlık) veya fonksiyonel dispepsi tekrarlayan karın ağrısı, gaz, şişkinlik, dolgunluk, bulantı ve kusma gibi yakınmaların olduğu ancak yapılan incelemelerde organik bir lezyonun tespit edilemediği bir tablodur. Son yıllarda bu olguların bir kısmında Helicobacter pylori enfeksiyonu saptandığı ve tedavi sonrasında hastalarda belirgin iyileşme olabildiği gösterilmiştir.

    Helicobacter pylori enfeksiyonu varlığını ve ilişkili lezyonları gösterebilmek için endoskopi gereklidir. Endoskopi sayesinde Helicobacter pylori enfeksiyonuna eşlik eden gastrit, doduodenit ve ülser saptanabileceği gibi Helicobacter pylori tanısı için gerekli olan testler de yapılabilir. Ayrıca, eğer varsa özofajit tanısı konabilir.

    Sindirim sisteminden kaynaklanan başka hastalıklarda da karın ağrısı görülebilir. Kabızlık oldukça yurdumuzda ihmal edilen bir hastalıktır. Kabız olan çocuklarda tekrarlayan karın ağrıları sık olarak görülür. Kolit (kalın barsak iltihabı) çocuklarda zaman zaman görülen ve karın ağrısı yanında büyüme ve kilo almada gerilik görülebilen bir hastalıktır. Tanı konması yıllar alabilir.

    Laktoz entoleransı (Süt şekerine tahammülsüzlük) belli bir yaştan sonra ortaya çıkıp süt içildiğinde aşırı gaz ve karın ağrısı, süt miktarı arttığında da ishale yol açabilen bir hastalık tablosudur. Akdeniz’e kıyısı olan ülkelerde oldukça sık olduğu düşünülmektedir.

    Safra kesesinde taş veya safra kesesi iltihabı gibi hastalıklar karın ağrısı yanında ateş ve sarılığa da yol açabilir. Pankreatit (Pankreas bezi iltihabı) tekrarlayan karın ağrıları ve sindirim bozukluğuna yol açabilen ve çocuklarda da nadir de olsa görülebilen bir başka hastalıktır.

    Bunlardan başka barsak parazitleri ülkemiz benzeri gelişmekte olan yörelerde çocuklarda sık rastlanan ve her türlü hastalıkla karışabilen tablolara yol açabilir. Diş gıcırdatma, ağızdan su akma, tekrarlayan karın ağrısı, bulantı, kusma ve ishal gibi belirtileri olan bir çocukta mutlaka parazit araştırılması gerekir.

    Solunum yolları enfeksiyonları, sinüzit, zatürre, böbrek hastalıkları (hidronefroz, nefrit, idrar yolları enfeksiyonu, taş..), omurga ve omurilikle ilgili hastalıklar, bazı romatizmal hastalıklar (ailevi Akdeniz ateşi, PAN..), bazı kan hastalıkları, bazı metabolik hastalıklar çocuklarda sık olarak karın ağrısına yol açan sindirim sistemi dışı nedenlerdir.

    Sonuç olarak karın ağrısı çok sayıda sindirim sistemi hastalığına eşlik edebilmenin yanında sindirim sistemi dışında da bir çok hastalığın başvuru yakınmasını oluşturabilir. Bu nedenle karın ağrısını psikolojik olarak nitelendirmeden önce hastada karın ağrısına eşlik eden diğer yakınmaların ve fizik ve laboratuar bulgularının ışığında karın ağrısı nedenlerinin araştırılması gerekmektedir.

  • Hepimiz İçin Sağlık Kültürü

    Hepimiz İçin Sağlık Kültürü

    Önce sağlık diye başlamış söze atalarımız. Gerçekten de her şeyin başı sağlık. Kaybedilmesi kolay kazanılması bazen zor veya imkânsız olan eşsiz bir hazine. Peki bize verilen bu muhteşem hediyenin kıymetini ne kadar biliyoruz? Onu ne kadar koruyabiliyoruz? Sevdiklerimizle birçok planlarımız ve hedeflerimiz varken sağlıklı yaşamakla ilgili hedefler koyuyor muyuz? Yoksa kaybedince mi anlarız kıymetini?

    Yaşadığımız çağ bizden hızlı ve yoğun olmamızı bekliyor gibi. Caddeler, sokaklar, Alışveriş merkezleri evler. Nerdeyse herkes büyük bir koşturmaca içerisinde. İnsanlar stresli ve meşgul. Acaba nereye bu gidiş ! Ne var ki zaman akıp giderken önceliklerimizi nasıl dizayn ettiğimiz çok önemli. Sağlığımızı korumak, kendimize ve sevdiklerimize zaman ayırmak zannımca hayatımızın merkezinde olması gerekir. Düşünelim hep birlikte kaçımız bu konuda başarılı kaçımız muzdarip. Geçenlerde karşılaştığım bir arkadaşımla karşılaştığımda çocuklarından birinin kilo vermeye karar verdiğini ve ona özel diyet yemekler yaptıklarını söyledi. Ailedeki diğer bireylerinde kilo sorunu olduğunu ancak diyet düşünmediklerini ifade etti. Nedenini sorduğumda yemek zevklerinin hamur işleri ve tatlı ağırlıklı olduğunu ve bundan vazgeçemeyeceklerini söyledi. Bu noktada iki önemli faktör dikkatimi çekti. Birincisi ailenin beslenmeye bakışı, geliştirdikleri ortak hâkim kültür sağlıksız beslenmeyi pekiştiriyor. İkincisi ise bir üyenin farklı beslenmeye başlaması ile onu yalnız bir mücadeleye itip adeta pes etmesini sağlamaya çalışmaktı. Beslenme alışkanlıklarının psikolojik anlamları olduğunu sürekli vurguluyoruz. Burada ne kadar sağlıklı beslenme kararları alınsa da bir süre sonra ailenin yerleştirdiği beslenme kültürü yeniden devreye girecektir. Çünkü bireyin anlam verdiği haz aldığı onlardır. Bir grup yengeç sepete konulduğunda bazıları dışarı çıkmaya çalışır. İlk yukarı çıkıp kıskaçlarıyla kurtulmaya çalışana aşağıdan yetişen bir yengeç tutunur. Ona da başkaları tutunur. Böylece birkaç yengeci aynı an da yukarı taşıyamayan yengeç aşağı düşer. Sonra bir başka yengeç aynı şekilde yukarı tırmanır. Onu da sonradan tutunanlar aşağı çekerler. İşte bu yengeçler aile içinde de olunca bir üyenin beslenme alışkanlığını değiştirmesi çok çok zorlaşır.

    Sağlık ve sağlıklı beslenme bir kişi için gerekli değil hepimiz için gerekli ve önemlidir. O halde eğer mevcut alışkanlıklarımız gerçekten zararlı ise faydalı ama haz alabileceğimiz yeni alışkanlıklar edinemez miyiz? Bence bu mümkün. Eğer kararları birlikte alır ve birlikte uygularsak yeni bir beslenme kültürü oluşturabiliriz. Hepimiz için sağlıklı ve doğru beslenme kültürü. Sağlıcakla kalınız…