Erişkin insanlarda olduğu gibi çocukların da başı ağrır. Okul hayatının başlamasıyla baş ağrısı sıklığının da arttığı gösterilmiştir. Tekrarlayan baş ağrıları okul sorunlarına, öğrenme güçlüğüne neden olabilir. Ebeveynler çocukların şikâyetleri ciddi olmadan ve süreğen hale gelmeden baş ağrısını genellikle makul sebeplere bağlayarak geçiştirirler. Altta yatan nedenler alışılagelen nedenler olabileceği gibi hayatı tehdit eden sorunların habercisi de olabilir. Bu yüzden çocuklardaki baş ağrısını önemseyerek ayrıntılı bir şekilde değerlendirmek ve nedenlerini ortaya çıkarmak gerekir.
Çocuklarda baş ağrısının kaynağı nelerdir?
Başımızı kafatası içindeki (intrakraniyal) ve dışındaki organlar ve yapılar (ekstrakraniyal) olarak ele alabiliriz. Kafatası içinde yer alan beynimizin kendisi ağrıya duyarlı değildir. Fakat beyni sıkıştıran, basınç yapan, içindeki sıvıyı ve kan akımını etkileyen her türlü durum ağrıya duyarlı beyin zarları, damarlar ve beyinden çıkan sinirler aracılığıyla ağrı duymamıza sebep olur. Bir başka deyişle baş ağrısı meydana gelen bozukluğun habercisi yani alarmıdır.
Yüz ve baştaki atar ve toplardamarlar, baş ve boynun çizgili kasları, dişler, sinüsler ve buradaki mukoza, kemik zarları, göz çukuru ise ağrıya duyarlı kafatasımız dışındaki yapılardır.
Çalışmalar baş ağrısını arttıran nedenler içinde yaş, cinsiyet, ailede (öncelikle anne ve babada) baş ağrısı öyküsü ve araç tutma öyküsü varlığının önemli olduğunu göstermektedir. Baş ağrısı yedi yaşına kadar kız ve erkek çocuklarda eşit oranda görülürken bu yaştan sonra kızlarda sıklığı giderek artmaktadır. Tekrarlayan baş ağrısı sıklığı yedi yaşına kadar %2.5 iken 15 yaşında bu oran %15’e çıkmaktadır. Erken ergenlik döneminde kızlarda erkeklere oranla iki kat daha sık görülmektedir.
Çocuklarda baş ağrısının tipleri nelerdir?
Baş ağrıları bilimsel olarak birincil ve ikincil baş ağrısı bozuklukları olarak sınıflandırılır.
Birincil bozukluklar olarak öncelikle migren, gerilim tipi ve küme şeklinde (cluster tipi) baş ağrısı bozukluklarını görüyoruz. Bu tip baş ağrıları genellikle tekrarlayıcı ve süreğen karakterdedirler. Hayatı tehdit etmezler ancak yaşam kalitesini olumsuz yönde etkilerler. Çevresel faktörler bu tip baş ağrıları için tetikleyici olabilir. Örneğin gürültü, fazla ışık, açlık, yorgunluk, uykusuzluk, stres, rüzgârlı ve basıncı yüksek hava durumu, bazı yiyecekler (peynir, çikolata, kafeinli içecekler, bazı meyveler, monosodyum glutamat içeren hazır gıdalar vb) baş ağrısı krizlerini arttırır. Krizler dışında hasta tamamen normaldir.
İkincil tipbozukluklar dediğimiz baş ağrıları daha sık ve sayıdaki nedenlerden oluşur. Genellikle tekrarlayıcı değillerdir ancak sebebe bağlı olarak süreğen olabilirler. Sıklıkla baş ağrısı nedeni olarak karşımıza çıkmalarına rağmen (örn. akut sinuzit) çok az bir kısmı ani ortaya çıkan, hayatı tehdit edici ve ilerleyicidir (anerizma yırtılması, beyin tümörü vb).
Baş ve boyun travmasına bağlı
Baş ve boyun damarsal olaylarına bağlı (kanama, anevrizma, anomali vs)
Kafa içinde damarsal olmayan yer kaplayan (tümör vb) olaylara bağlı
Alışkanlık yapan maddeye veya yoksunluğuna bağlı
Enfeksiyon kaynaklı (Menengit, ensefalit vb)
Pıhtılaşma bozukluklarına bağlı (tromboz vb)
Kafatası kemikleri, ense, göz, kulaklar, burun, sinüsler, dişler, yüz veya diğer yapılara bağlı
Sistemik hastalıklara bağlı (hipertansiyon vb)
Uyku düzensizliği veya aşırı yorulmaya bağlı (bilgisayar, tablet, telefon aşırı kullanımı dâhil)
Psikiyatrik bozukluklara bağlı olabilir.
Baş ağrısı olan bir çocukta öyküde öğrenmemiz gereken bilgiler nelerdir?
Nasıl ve ne zaman başladı?
Baş ağrısının seyri: ani, ilk ağrı, tekrarlayıcı, her gün, giderek artma?
Baş ağrısı tek tip mi yoksa farklı şekilleri var mı?
Ne sıklıkta gelir ve ne kadar sürer?
Baş ağrısının geleceğini anlar mısın?
Yeri neresi ve özelliği (zonklayıcı, sıkıştırıcı, bıçak saplanır gibi vs)
Eşlik eden bulgu var mı? Burun akıntısı, kusma, baş dönmesi, uyuşma?
Baş ağrısına iyi gelen veya kötüleştirenler? Aktivite, ilaçlar, yiyecekler…
Baş ağrısı günlük aktiviteye engel oluyor mu?
Baş ağrısı özel bir dönem veya zaman dilimine özgümü?
Baş ağrıları olmayan zamanda başka bulgu var mı?
Tedavi için kullanılan ilaçlar var mı?
Başka tıbbi problem var mı?
Ailede baş ağrısı çeken kimse var mı?
Mobil cihazlarda (bilgisayar, TV, telefon, tablet vb) geçirilen süre günlük olarak kaç saat?
Uyku düzeni ve ağrı ile ilişkisi nedir?
Baş ağrınızın nedeni olarak düşündüğünüz bir şey var mı?
Baş ağrısı olan çocuklarda hangi tetkikler yapılmalıdır?
Laboratuar tetkikleri ayırıcı tanıya yönelik istenir. Kan tetkikleri özellikle anemi saptanması açısından önemlidir. Ağır anemilerde baş ağrısı yakınması söz konusudur. Sinüs grafileri enfeksiyon düşündüren olgularda istenebilir. Hekimin muayene sırasında göreceği burun arkası bir akıntı klinik bulgularla birlikte ise sinüs filmini gereksiz kılar. Kafa grafisi çok nadiren gerekir ve baş ağrısı olan birçok hastada normaldir. Röntgen ışınlarının zararlı etkileri de göz önünde bulundurulduğunda çok gerekli değilse istenmez.
EEG: baş ağrısının rutin değerlendirmesinin bir parçası olarak önerilmez. Ancak epileptik nöbet sonrası baş ağrısı çok sık gözlenir. Hastada bilinç kaybı, bilinç değişikliği veya epileptiform bir bozukluk düşünüldüğünde veya sebebi belirlenemeyen baş ağrılarında EEG yararlıdır. Auralı migrende, nöbet benzeri semptomları olanlarda ayırıcı tanı için incelenmesi gerekir.
Kranial görüntüleme (MR, Tomografi vb): Her başı ağrıyana MR veya tomografi çekilmez. Dünyada kabul gören Amerikan Pediatri Akademisi kriterlerine göre tekrarlayan baş ağrısı olan bir çocukta nörolojik muayene normal ise rutin olarak görüntüleme gerekli değildir. Görüntüleme aşağıdaki gibi hikâyesi olan çocuklarda yapılması öncelikle önerilir:
Yeni başlayan şiddetli baş ağrısı olanlar (1 aydan kısa süreli), baş ağrısı tipinde değişiklik olanlar, nörolojik bozukluğu olanlar
Anormal nörolojik muayenesi olan çocuklarda (fokal bulgular, intrakranial basınç artışı bulguları, belirgin bilinç değişikliği) ve nöbet de eşlik ediyorsa görüntüleme önerilir.
Uykudan uyandıran baş ağrısı, yakınlarında beyin tümörü öyküsü gibi nedenlerle ailenin aşırı endişesi, nadir görülen durumların dışlanması gibi nedenler ile de görüntüleme yapılabilir.
Baş ağrısı tedavisi nasıl yapılır, nelere dikkat edilmelidir?
Çocuklarda ara sıra olan kısa süreli ve hafif ağrılar sık görülür ve genellikle özel bir tedavi gerektirmez. Tedavi orta veya şiddetli olan, tekrarlayan veya ilerleyici olan ağrılarda gereklidir.
İlaç tedavisinden önce başı ağrıtan sebepler ortaya çıkarılıp bu sebeplerden kaçınmaya çalışmak tedavinin ilk basamağıdır.
Baş ağrısının akut tedavisi ve krizlerin gelmesini, ortaya çıkmasını önleyici ilaç tedavileri farklıdır ve doktor önerisi doğrultusunda yapılmalıdır. Doktor kontrolü olmadan ağrı kesicilerin sürekli ve fazla kullanımı böbrek, karaciğer gibi hayati organlara zarar verebilecek etkiler yapabilir. Öncelikle sebebi ortadan kaldırmaya yönelik tedavi yaklaşımı seçilmelidir. Örneğin sinüzit için seçilecek ilaç ile hipertansiyon için seçilen tedavi farklıdır. Aynı şekilde hidrosefali ve beyin tümörünün tedavisinde cerrahi müdahale gerekir iken kırma kusuru gibi görme ile ilgili baş ağrılarında uygun gözlük tedavi edici olabilir.
Çocuklarda göz ve görme sorunları her zaman kolay fark edilemeyeceğinden, şikâyeti olmasa da, rutin göz muayenesinden geçmesi önerilmektedir.
Baş ağrısına sebep olan durumlar ortadan kaldırılmadıkça yapılacak tedaviler ya kısa süreli fayda sağlar ya da etkisiz kalır.
“En çok hangi duygunuzu/hissinizi kontrol etmek isterdiniz?” sorusunu birçok platformda, denk geldiğim sohbetlerde sormaya gayret ettim. Genellikle “nerden çıktı bu soru şimdi?” farkındalığı ile birlikte, “hüzün”, “ağlamaklı olmak”, “duygusallık”, “öfke”, ”sabırsızlık” ve benzeri duygu ve düşüncelerin “değiştirilmek” ve “kontrol edilmek” istendiğine dair geri bildirimler aldım. Amacım bir kamuoyu oluşturmak ve o doğrultuda yazımın son şeklini vermekti. Bu yüzden gizlilik ilkemiz temeline dayanan ve samimiyetle cevaplayan herkese buradan tekrar teşekkür ediyorum.
Kontrol, kendi içinde bir bütünlüğü koruyan ve sınırları belirleyen bir denetleme yeteneği olarak özetlenebilir. Çevremizde (dış dünyada) olan biten birçok olay kendi kontrol kümemiz içinde ise direkt veya dolaylı olarak müdahale edebilir onu “kontrolümüz altında” yeni bir forma kavuşturabiliriz. Sevmediğimiz bir programı kapatmak gibi. Hoşumuza giden bir şarkıyı dinlemek gibi. İstediğimiz yemeği sipariş etmek gibi.
Size şu haberi verebilirim ki çevremizde bize istediğimiz planlamalarda, hayatımızı düzenlemede, geçmiş, günümüz ve geleceğe yönelik kararlar almakta işimize yarayan yönetici pozisyonunda bulunduran bu kontrol yeteneği maalesef düşünceler ve duygular üstünde o kadar da işe yaramıyor. Araştırmalar gösteriyor ki insan beyni günde 20.000 ile 80.000 arası düşünce ve buna bağlı yine binlerce duygu üretiyor, işliyor ve geri plana itiyor.
Peki nasıl oluyor da bu kadar çok düşünceden sadece bazılarını bu akışta “durdurup” sözde “kontrol” etmeye”, “başa çıkmaya”, “düşünmemeye”, “halletmeye” çalışıyoruz. Tabi bu “durdurmaya” veya “hızlıca göndermeye” çalıştığımız şeylerin birçok ekole göre bizimle bir bağlantısı var. Ek olarak yine bu olan bitenin son dönem terapilerde birçok açıklaması var. Bunlardan bazılarına değinecek olursak.
*Kişinin kendine sınırlı özgürlük tanıması.
*Kontrol etmekten başka bir yol ve yöntemi bilmiyor olması.
*”Mutluluk” haricinde başka bir duygunun ve düşüncenin varlığını “olağandışı” kabul etmesi.
*”Düşünmemeye çalışmak”, ”kabullenmemek” yaşanan sorunları ortadan kaldırır yanılgısı.
Tabi bunlar sadece birkaç tanesi.
Minik bir not: Yanlış anlaşılma olmasın, olan biten her şeyi kontrol edemiyor değiliz. Ancak sadece bir kısmını kontrol edebiliyoruz ve bunu da doğru noktalarda uygularsak yaşanan şeylerin daha anlamlı ve renkli kılınması çok daha mümkün görünüyor.
İnsan beyni kafatası içinde izole edilmiş bir organ olmasına rağmen vücudun önemli bir parçası olarak vücut sağlığı ve gelişimi ile paralellik gösterir. Bu nedenle ister anne karnında olsun, ister doğduktan sonra olsun bir çocuğun beyin gelişimini tek başına artıracak bir yöntem, ilaç veya besin maddesi olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Aksi takdirde insanlarda boyut ve gelişim olarak çok farklı düzeyde beyin yapılarıyla karşılaşırdık. Oysaki toplumda bireysel farklılıklar ve istisnai durumlar hariç insanların beyin yapıları ve gelişimi genel bir benzerlik gösterir. Sağlıklı yaşam, iyi bir bakım, yeterli bir eğitim, bireysel deneyimlerin arttırılması çevresel faktörlerin de yardımı ile kişinin bilgi birikimi ve donanımını yükselterek çocuğun beyin gelişimini tamamlar. Bu da bireyin toplum içindeki statüsünü belirler. Zeka ise bütün bu saydıklarımızla ilişkili olarak kişinin eğilimlerinden ve beklentilerinden de etkilenerek farklı alanlarda belirgin olarak geliştirilebilir. Yani tek bir zeka türü yoktur. Örneğin müzik zekası, matematik zekası veya sosyal zeka ve bunun gibi türlerden bahsetmek mümkündür. Yalnız zekanın kendini gösterebilmesi ve ortaya çıkabilmesi için sağlıklı bir beyin yapısı ve gelişimine ihtiyaç duyduğunu unutmamak gerekir. Beyin kendi sağlıklı gelişimini tamamlayabilmesi için yapısal, fizyolojik ve fonksiyonel olarak korunmalı ve hem gerçek hem mecazi anlamda iyi beslenmelidir.
İnsan Beynin Yapısı
İnsan beyni, yapısı ve fizyolojisi itibariyle oldukça karmaşık ve hassas olduğu için vücudumuzun en iyi korunması gereken organıdır. Oluşum açısından diğer memeli hayvanlarla benzerliklerimiz olmasına rağmen insan beyni, insanı diğer bütün canlılardan farklı kılar. Merkezde beyin olmak üzere bütün vücudumuzu bir ağ gibi saran bu muhteşem sistem (nörolojik sistem) farklı gelişim basamakları ve donanıma ihtiyaç duyar. Bir memeli hayvan (örneğin ceylan yavrusu) doğumdan çok kısa süre sonra ayağa kalkıp annesini emmeye ve yürümeye başlamasına rağmen, insan yavrusu sinir sistemi yeterince gelişmemiş olarak doğar ve ebeveynlerine bağımlıdır. Beynin ve sinir sisteminin ana gelişimi doğum öncesi son iki ayda başlamak üzere en önemli olgunlaşma aşamaları doğum sonrasında tamamlanır. Genetik yapı ve çevresel etmenlerin katkılarıyla beyindeki sinir hücreleri (nöronlar) yeni deneyimlerle iletişimini kuvvetlendirir ve beyin giderek olgunlaşır.
Bebeklerin Beyin Gelişimi
Bebeğin beyni anne yumurtasının döllenmesinden sonra çoğalan hücrelerin oluşturduğu tüp şeklindeki yapının (nöral tüp) 21-28. gününde kapanmasından sonra oluşmaya başlar. Hücreler farklılaşarak beyin hücresi haline gelir ve zaman içinde büyüyerek olgunlaşır. Tam bu dönemde bir vitamin olan “folik asit” çok önemli bir rol oynar. Folik asidin eksikliği olan annelerin bebeklerinde beyin ve sinir sisteminde “nöral tüp defektleri” adı verilen beyin yapısal anomalileri, eksik oluşma, omurga kemiklerinin oluşmaması veya eksik oluşması yüzünden omuriliğin açıkta kalmasına veya bir kese içinde dışarıda kalmasına yol açan (halk arasında bebeğin sırtında açıklık şeklinde ifade edilir) “spina bifida” dediğimiz anormallikler meydana gelebilir. Bu anomalliklerden bazıları ile bebek yaşayamaz, bazıları ise acil ameliyat gerektirebilir. Gelişmiş ülkelerde (örneğin ABD) yenidoğanlarda nöral tüp defektleri gelişme sıklığı 1/2000 iken ülkemizde bu oran 4-9/1000 gibi daha yüksek olarak görülmektedir.
Bu hastalıkları önlemek için;
1-Üreme çağındaki kadınların folik asit ile nöral tüp defektleri ilişkisi konusunda bilgilendirilmesi
2-Beslenme alışkanlıkları konusunda toplumun bilgilendirilmesi
3-Üreme çağındaki tüm anne adaylarının günlük dozda folik asit kullanması
4-Tüm gebeliklerin 16.-20. haftalar arasında anne serum alfa fetoprotein (AFP) düzeyleri ve Ultrasound ile değerlendirilmesi
5-Yüksek riskli anne adaylarına (ailesinde anormallik görülen) gebelik öncesinden başlamak üzere yüksek doz Folik asit kullanımı önerilmesi gerekir.
Folik asit, B vitaminleri grubundandır (Vitamin B9). Folik asit yeşil sebzelerde, mercimek, ıspanak, ceviz, fındık-fıstık, karaciğer, yumurta sarısı, kuru fasulye, baklagiller ve ay çekirdeğinde bol bulunur. Ancak sadece bu besinlerin alınması hamilelik döneminde bebekteki anomali riskini azaltmak için yeterli olmaz. Mutlaka ilaç şeklinde (günlük 600 mg) alınması gerekir. Folik asitten maksimum fayda sağlamak için gebe kalındığında değil gebelikten üç ay önce başlanması gerekir. Ne zaman hamile kalınacağı kesin bilinemeyeceği için hamilelik planlayan herkesin o andan itibaren folik asit kullanmaya başlaması gerekir. Hamilelik oluşmasa bile daha uzun süre kullanılmasında bir sakınca olmaz.
Bebeğin beyninin büyümesi başının da büyümesiyle paraleldir. Doğumda ortalama 35 cm olan baş çevresi ilk altı ayda hızla büyür ve sonra büyüme hızı giderek azalır. Çocukların baş büyümesi yaşlarına göre oluşturulan standart büyüme eğrilerine göre kıyaslanır. Bir çocuğun baş çevresi yaşına göre olması gereken standartlardan %3’ün altında ise mikrosefali olarak adlandırılır. Mikrosefali olan çocuklarda beyin büyümesini ve gelişmesini bozan hastalıklar araştırılır. Genetik faktörlerin dışında özellikle hamilelikte geçirilen enfeksiyonlar (TORCH grubu enfeksiyonlar) mikrosefaliye yol açabilirler. Başın bu standart eğrilerin %90 üzerinde olan durumlarda ise makrosefaliden bahsedilir. Bu da beyni ve destek yapılarını anormal büyüten ve baskı altına alan hidrosefali vb gibi hastalıkları araştırmayı gerektirir. Bu nedenlerle bir gebenin hamileliğinin başından sonuna kadar sadece sorun olduğunda değil, aynı zamanda bebeğin sağlıklı ölçülerde büyüyüp büyümediğini öğrenmek için de doktor kontrolünde olması beyin gelişimini etkileyebilecek durumların fark edilmesi açısından çok önemlidir. Keza olası bazı hastalıklara günümüzde daha bebek doğmadan anne karnında iken bile müdahele edilebilir ve operasyon gerçekleştirilebilir.
Annede dengeli beslenmenin bebeğinin beyin gelişimine katkıları kesinlikle yadsınamaz. Beslenme alışkanlıklarımızda tek taraflı beslenmemek, protein-karbonhidrat-yağ dengesini iyi kurmak, sebze ve meyvelere yer vermek, iyi sıvı almak, miktardan ziyade çeşide önem vermek ön planda tutulmalıdır. Ancak tek bir besinin beyin gelişimini artırabileceğini gösteren bir yayın yoktur. Bazı besin ve minerallerin eksikliği beyin gelişimini olumsuz yönde etkilediği kanıtlanmıştır. Buna en iyi örnekler olarak demir eksikliğinin kansızlığa yol açması, özellikle kızlarda ciddi öğrenme güçlüğü yapması, B 12 vitamin eksikliğinin hafıza ve nörolojik sorunlara yol açması gösterilebilir. Beslenme rejiminde eksikliği olan durumlarda Omega 3’ün (DHA, balık yağı) her yaş gurubunda faydalı olduğunu söylemekte de yarar var.
Eğitimli kızlar bilinçli anne olur. Bilinçli anneler sağlıklı ve akıllı çocuklar yetiştirir. Bir annenin, bebeğinin beynini geliştirmek, sağlıklı bir birey olmasını sağlamak için yapabileceği en iyi şey öncelikle kendi sağlığına dikkat ederek kendine ve bebeğine zararlı olacak durumlardan ve olaylardan kaçınmasıdır. Bu kaçınma sadece hamilelik sırasında değil doğal anne adayı kızların çocukluğundan itibaren başlamalıdır. Bir binayı yapmak için sağlam bir alt yapı (genetik faktörler), kaliteli malzeme (iyi beslenme, mineraller ve vitaminler), iyi bir işçilik (sağlık kontrolleri ve tetkikler), koruyucu faktörler (aşı ve bakım) ve iyi bir çalışma ortamı (çevresel faktörler) gerekir. Bunları annelere sağlayabildiğimiz ölçüde toplumun beyin sağlığını koruyabilir ve geliştirebiliriz.
Sahip olduklarınızdan 1oo yıl sonra yani büyük ihtimalle öldüğümüzde hangisi sizin için hala önemli olacak. Banka hesabınızdaki paranın miktarı ya da gayrimenkulleriniz elbiseleriniz zevkleriniz, kederleriniz…Ve çocuklarınız. Evet, bunlardan sadece geride bıraktıklarınızdan sadece çocuklarımızı hala önemsiyor olacağız. Onların sağlık mutluluk ve başarıları adeta bizi temsil etme yönlerini önemseriz. Onlar bizim hem dünyadaki bağımız hem de eserimiz. Adeta buradan giderken bıraktığımız en hoş sedadır. Bu yüzden çocuklarımıza gerçek değeri verebilmeliyiz.
İnsanlar acaba neden çocuk sahibi olmak isterler? Herhangi bir sağlık sorunu yaşayan bazı kişiler, olağanüstü çabalara girip neden mutlaka anne ya da babalık duygusunu yaşamak ister? “Yıllar sonra yaşlandığımızda bize bakarlar” cevabı hiç de yeterli ve inandırıcı değildir. Bizi anne ya da baba olmaya iten çok daha büyük bir dürtü olmalı. Muhtemelen genetik bir baskıdır bu. Yani bu açıdan bakıldığında yetişkinler, aslında çocuklarına muhtaçtır. Fakat ne oluyor da, çocukları büyüdükçe bazı yetişkinler, bu şansı kendilerine veren evlâtlarına karşı sertleşebiliyorlar? Oysa o bebek sayesinde aileleri şenlenmedi mi? Nineler, dedeler, komşular, hep birlikte dünyaya gelen bu yavruyu bağırlarına basmadılar mı? Bebek büyüdükçe aslında ana babalar da büyürler, olgunlaşırlar. Çocukları için mallarını, mülklerini, hatta canlarını veren ana babaları hep duyduk, gördük. Bununla birlikte babaya göre annenin yeri daha başkadır. Çünkü bebeği dünyaya getiren odur. O mucize sütü mukaddes bedenlerinde oluşturan, bebeklerini besleyen yine onlardır. Babalara gelince… Yapılan araştırmalara göre, babaların sevgi ile temas ettikleri çocukların zekâ düzeyleri daha yüksek çıkmış. Yani ana babalar, iki kanatlı bir kuş gibidirler. Mutlu ve başarılı bir gelecek için her iki kanadın da görevlerini yeterli biçimde yapması gerekir. Annenin ya da babanın gereğinden fazla yük taşıması, sorumluluk alması, diğerinin görevlerini yeterince yapamayacağından, çocuk için kuşkusuz olumsuz sonuçlar doğuracaktır.
Çocuğu olsun ya da olmasın, bir kadının gerçekten anne olup olmadığını anlamanın belki de en kolay yolu, bir başkasının çocuğunun bakımını yapıp yapamadığına bakmaktır. Annelik dürtüsü, kadınlarda çok kuvvetli bir motivasyon kaynağıdır.
DOĞURMAK MI, BÜYÜTMEK Mİ?
Çok eski zamanlarda, Kafkasya’da bir ayaklanma olur ve kral öldürülür. Kraliçe ise güç bela kaçar ve canını kurtarır. Ancak valizlerini hazırlama telaşına kendini fazla kaptırmış olan kraliçe, henüz bebek olan oğlunu sarayın odalarının birinde unutmuştur. Bu sırada hizmetçilerden biri, bebeği orada bırakıp ölüme terk etmektense, kendi hayatını riske atarak çocuğu alır ve saraydan kaçırır.
Hizmetçi, yıllarca yoksul bir hayat yaşasa da bebeği büyütür. Yaklaşık on yıl sonra iktidar yeniden değişir ve eski iktidar yanlılarına af çıkar. Bunu fırsat bilen eski kraliçe ülkesine geri döner. Ve hizmetçisini bulup oğlunu, aslında ülkenin yeni veliahdını ister. Hizmetçisi ise artık onu kendi çocuğu olarak gördüğü için vermez. Sonunda mahkemelik olurlar.
Açılan dava görüşülürken yargıç her iki kadını da haklı bulur. Çünkü biri çocuğun dünyaya gelmesini, diğeri de bakımını sağlamıştır. Yani her iki tarafın da çocuk üstünde hakları vardır.
Sonunda yargıç, veliahdın gerçek annesinin anlaşılabilmesi için küçük bir oyun oynamaya karar verir. Duruşma salonun ortasına bir metre çapında bir daire çizer ve çocuğu tam ortasına getirtir. Her iki annenin de çocuğun bir kolunu tutmasını sağlar. Oyun çok basittir. Başla, komutuyla anneler çocuğu kollarından, kendi taraflarına doğru çekmeye çalışacaklardır.
Kadınlar, çocuğu kazanabilmek için kuvvetle çekerler; ancak eski kraliçe çocuğu kendi tarafına çekmeyi başarır. Hizmetçi bir şans daha ister; fakat yine kaybeder. Eski kraliçe oyunu kazandığı için çok mutludur. Hizmetçi ise yargıca seslenir:
-Ama çocuğumun canı yanıyor. O yüzden bırakıyorum.
Yargıç zaten bu oyunu bilinçli olarak oynatmıştır. Bu yüzden çocuğu yeniden hizmetçiye, yani gerçek annesine verir.
Her bebeğin ‘Çocuk Hakları Sözleşmesi’ile sağlıklı ve dengeli beslenmeye hakkı vardır.
İlk 6 ayda bebekler için en iyi besin sadece anne sütüdür. Eğer anne sütü miktar olarak yetersiz yada yoksa onun yerini uygun formüla mama verilmelidir. Anne sütü yada formüla mama alan bebeklerin ekstra su ihtiyacı yoktur.
İlk 6 ayda su ihtiyacı anne sütü yada formüla mamadan karşılanır. Anne sütü ilk 6 ayda bebeğin ihtiyacının %100’ünü, 6-12 ayda bebeğin ihtiyacının %50’sini ve 12. aydan itibaren de %30’unu karşılar. Altıncı aydan sonra anne sütü bebeğin besin ihtiyacını karşlamada kısmi olarak yetersiz olduğu için tamamlayıcı beslenmeye geçilir.
Tamamlayıcı beslenme anne sütüne ek olarak diğer gıdaların ilave edilmesidir. Tamamlayıcı beslenme süt çocukları için özel hazırlanmış geçiş besinleri ve aile yemekleri olarak ikiye ayrılır. 6. aydan 2 yaşına kadar ek besinlerle birlikte anne sütüne devam edilir. Destekli ya da desteksiz oturmaya başlamış, başını rahatça tutan, el, ağız ve göz koordinasyonu gelişmiş, katı besinleri yutabilen süt çocuğunun tamamlayıcı besine geçilmesi gerekmektedir.
Prenatal ve postnatal erken dönemde karşılaşılan tatların tamamı bebeğin tat duyusunu etkileyebilir, hatta bu durum çocukluk ve ergenlik döneminde de devam edebilir. Bu yüzden hamilelerin ve emziren annelerin beslenme şekli bebeğin beslenme alışkanlıkları açısından önem taşıyor. Kısacası bebeğinizin ne yemesini istiyorsanız sizde hamilelikte ve emzirme döneminde o gıdayı tüketin.
6-7. ayda tamamlayıcı beslenme
Bu dönemde bebek için özel hazırlamış geçiş mamaları tercih edilir. Kıvam olarak püreler tercih edilir. Bebek ek besinlere başladığnda ekstra suya ihtiyaç duyar.
Kullanılan su içme suyu ve kaynatılmış ılıtılmış olmalı, öğün aralarında verilmeli. Bu ay ek besinlere başlangıç için en uygun zamandır, bebek desteksiz yada destekli oturmaya başlamıştır, dil hareketleri ile besinleri kaşıktan farinkse yönlendirecek düzeydedir, yakaladığı nesneleri ağızına götürebilir, mide asiditesi düşmüştür buda besinleri daha kolay sindirir ve mikroorganizmaları öldürür. Bu ayda 4 besin grubuyla bebeği tanıştırılır ( sebzeler, meyveler, tahıllar ve yoğurt).
Her biriyle ek besinlere başlanılabilir ama uyumu artırmak için başlangıç olarak ilk tercih ettiğimiz besin grubu sebzelerdir. Kural olarak besinleri tek tek ve az miktarda başlayıp yavaş yavaş miktarı artırılır. Ek besinlere başlarken öğlen saatleri tercih edilir. 3 günde bir yeni bir gıda eklenir. Örneğin ek gıdalara patetes püresi ile başlanır patatesin kabuğu soyulup küp küp kesilip az mikatda içme suyunda veya buharda pişirilir sonrasında yumuşak kıvamlı püre yapılır ve 1 tatlı kaşığı zeytinyağı eklenir.
Unutmayın 10. aya kadar tuz ilave edilmez. İlk gün bu püreden 1 mama kaşığı verilir ve sonrasında emzirerek öğünü tamlanır. İkinci gün 2 mama kaşığı verilir yine emzirerek beslenme tamamlanır. Üçüncü gün 3 mama kaşığı verilir. İlk sebze olarak patates seçmemizin nedeni sindirimin kolay ve allerji riski düşük olmasıdır. Patates nişastadan zengindir. Proteinden fakirdir ama içerdiği proteinin biyolojik değeri yüksektir. Önemli oranda C vitamini ve tiamin içerir. Dördüncü gün patates püresi hazırlarken %25 kadar havuç eklenir, ertesi gün biraz daha havuç miktarı artırılarak eşit miktarda olacak şekilde hazırlanır. Yedinci gün sebze püresine kış mevsimi ise bal kabağı , yaz mevsimi ise sakız kabağı eklenir.
Unutulmamalı ki içerikleri biz belirliyoruz miktarı bebeğimiz belirliyor yanı doyma belirtileri gözlenmeye başlandığında beslenme kesilir. 6 aylık bir bebeğin mide kapasitesi yaklaşık 150-180 ml’dir yani bir çay bardağı kadardır. Altıncı yedinci aylar arasında bebeğimize vereceğimiz ilk sebzeler patates, havuç, kabak, balkabağı, brokoli, kereviz, ıspanak, pazı, yerelması, enginar, bezelyedir. Üç çeşit sebzeye (patates, havuç, kabak) alışan bebek ikinci grup ek besine geçmeye hak kazanmıştır.
İkinci besin grubu olarak meyveyi tercih ediyoruz, meyveleri seçerken taze ve mevsimine uygun olmasına dikkat edilmelidir. İlk meyveler elma, armut, şeftali, kayısı, muz olmalıdır. Yaz günü ilk meyvemiz şeftali, kış dönemi elma olmalıdır. Güzelce yıkayıp kabuğunu soyduktan sonra cam rendede rendeleyerek püre haline getiriyoruz, yine sebzelerde yaptığımız gibi 3 gün kuralına göre az miktarda başlayarak dozu artırılır. Meyve 2. bir öğün olarak verilir eğer bebek emmek isterse sonrasında emzirilir. Bu arada öğlen öğününde sebze püresine devam edilir. 3 gün ara ile 3 çeşit meyve denedikten sonra tahıllara geçilir
Tahıllar 7. aydan önce başlanmalıdır. Tüm tahıllar B grubu (vit B12 hariç ) vitaminleri açısından zengindir. İlk olarak sindirimi kolay allerji potansiyeli düşük olan pirinç ve irmikle başlanır. İşlenmemiş tahılları tercih edilir mesela beyaz pirinç yerine esmer pirinç, beyaz un yerine tam buğday unu gibi. Tahıllar arzuya göre 3 şekilde verilebilr. Sebze pürelerine eklenebilir, muhallebi şeklinde hazırlanabilir veya bebeklere özel tahıllı kaşık maması olarak verilebilir. Gece tok tutması ve daha az uyanması için tahıllı mamaları daha çok akşam saatlerinde tercih edilir.
Yoğurt evde taze günlük inek sütünden mayalayarak verilmesi tercih edilir. Kimyasal ve mikrobiyolojik kirlilik riski olduğundan açıktan alınan sütlerden hazırlanan yoğurtlar kullanılmaz. Eğer bebek mama kullanıyorsa maması ile de yoğurt hazırlanabilir. Bu ayda kefirede başlamak uygun olur.
Sebze püresi
1 su bardağı içme suyu
1 küçük boy patates
1/2 orta boy havuç
1/4 orta boy kabak
1 tatlı kaşığı pirinç
1 tatlı kaşığı zeytinyağ
Hazırlanışı: Tüm malzemeler tencerede ağızı kapalı kısık ateşte pişirilir. Tel süzgeçten geçirilir veya ezilir. Zeytinyağı sebzeler piştikten sonra ilave edilir.
Muhallebi
200 ml içme suyu
2 tatlı kaşığı pirinç unu veya irmik
6 ölçek devam sütü
Hazırlanışı: 200 ml suya 2 tatlı kaşığı pirinç unu ile pişirilir. Ilınınca 6 ölçek devam sütü eklenir.
Yoğurt
100 ml kaynatılımış ılıtılmış su
6 ölçek devam sütü
1 tatlı kaşığı yoğurt
Hazırlanışı: 100 ml suya 6 ölçek devam sütü koyarak hazırlanan sütü küçük bir kase veya kavanoza boşaltılır. İçine 1 tatlı kaşığı yoğurt eklenip hafifçe karıştırılır. 6 saat sıcak ortamda mayalanmaya bırakılır. Buzdolabında 1 gece bekletildikten sonra oda ısısına getirilerek verilir.
7-8. ayda tamamlayıcı beslenme
Bu ayda 6-7. ayda alıştırdığımız gıdalara 2-3 öğün olarak devam ediyoruz sebze ve meyve çeşitliliğini artırıyoruza. Sebseleri ilikli kemik suyuyla hazırlayabiliriz. Artık kahfaltıya başlama zamanımız geldi. Kahfaltının en önemli gıdası yumurta sarısıdır. Katı bir şekilde yumurta haşlanır (su kaynamaya başladığında 5 dakika haşlanması yeterli) ve ¼ kadar gün aşırı verilir, 2 kez çeyrek aldıktan sonra 2 kez yarım verilir sonrasında gün aşırı 2 kez tam aldıktan sonra her gün 1 yumurta sarısına geçilir. Bu şekilde 12 günde günlük 1 yumurta sarısına geçilir. Yumurtaya başladıktan 4 gün sonra 1 kibrit kutusunun çeyreği kadar beyaz peynir başlanır. Tuzunu almak için bir gece içme suyunda bekletilir. Miktar 2. Gün yarım kibrit kutusu 3. gün tam kibrit kutusu kadar verilir.
İlk önce 1 çay kaşığı kadar daha sonra 2 çay kaşığı doğal pekmez ilave edilir. Bebek ekmeği, rendelenmiş ceviz, tereyağ da eklenir. Kahfaltıya alıştıktan sonra kırmızı ete geçilir. Kırmızı et, çift kıyılmış kuzu kıyma şeklinde gün aşırı bebeğin yumruğu büyüklüğünde sebze pürelerine eklenir. Kuzu kıymaya alıştıktan sonra dana kıyma da verilir, beyaz et olarak tavuk ve hindi eti verilir günümüzde organik tavuk bulmak zor olduğu için haftada 1 kez verilmesi tercihimizdir. Kırmızı et bebekler için çok kaliteli bir protein ve demir kaynağıdır.
8-9. ayda tamamlayıcı beslenme
Bu ayda daha önce verdiğimiz gıdalara ilaveten baklagiller verilir. Kuru fasulye, nohut, mercimek, barbunye gibi baklagiller menüye eklenir. Tahıllarla birlikte tüketildiğinde önemli bir besin kaynağıdır. Biyolojik değeri yüksek protein, kompleks karbonhidrat, lif, vitamin ve mineral içerir. Bu dönemde çinemeyi pekiştirmek için gıdalar püre şeklinde değil de çatala ezilerek pütürlü verilir.
9-10. ayda tamamlayıcı beslenme
Bu ayda menüye balık eklenir. Balık biyolojik değeri yüksek protein ve esansiyel aminoasit kaynağıdır. Yüksek oranda omega 3 çoklu doymamış yağ asitleri içerir ve nöromotor gelişim açısından önemlidir. Demir ve çinkodan da zengindir. Tuzlu su balıkları iyi bir iyot kaynağıdır. Balık buharda, fırında yada çorba şeklinde hazırlanarak verilir. Somon, lüfer, sardalya, hamsi, çupra, levrek gibi balıklar verilir. Başlangıç olarak haftada 1 kere daha sonra haftada iki kere verilmesi uygundur. Her zaman aynı tür balık değil de farklı tür balıklar ve ayrıca deniz ve kültür balığı dönüşümlü olarak verilmesi daha uygundur.
Balık çorbası
50 gr balık ( dil balığı, levrek filet gibi)
½ küçük boy patates
½ küçük boy havuç
1 küçük pırasanın beyaz kısmı
1 diş sarımsak
1 diş arpacık soğanı
1-2 dal maydanoz
1 tatlı kaşığı zeytinyağı
1-2 damal limon suyu
1 bardak su
Sebze ve balığı 1 bardak suda 20 dk pişirin, piştikten sonra pırasayı çıkartın, zeytinyağı ve 1-2 damla limon ilave edin
10-12. ay tamamlayıcı beslenme
Ev yemeklerine geçiş yapılır, bu ayda tat duyusu geliştiği için ek besinleri reddetme olursa yemeklere hafif kaya tuzu eklenebilir. Ev yemeklerinden kıymalı pazı sarma, kabak ve biber dolması, etli sebzeli türlü, sulu köfte, patates oturtma, kıymalı ıspanak, zeytinyağlı kereviz, kıymalı taze fasülye, balık buğlama, zeytinyağlı barbunye, kuru fasüliye, mercimek v çorbalar verilebilir. Yaz dönemi yemeklere domates ve kırmızı biber eklenebilir. Yemeklere soğan, sarımsak, maydanoz dere otu eklenilmesi hem tatını hem de besin değerini zenginleştirir.
Bu dönemde besinler çatalla ezilerek verilir. Besinlerin püre şeklinde verilmesi 10. aydan sonra devam edilirse obesiteye ve beslenme sorunlara neden olabilmektedir.
İngiltere’den Dr. Gill Rapley’in 2000’li yıllarda başlatmış olduğu ‘Baby led weaning (BLW)’-‘Bırakın çocuklar kendi beslensin’ yaklaşımı mama sandalyesinde oturabilen, besinleri yakalayabilen ve çiğnemek için besinleri ağzına götürebilen çocuklarda, püreyle beslenmek yerine çocuğun kendisinin seçebileceği “finger foods” denilen, parmaklarıyla kavrayabilecekleri besinlerle beslenmesini öneren ve son dönemlerde tartışılan alternatif bir beslenme şeklidir. Bu şekilde bebekler kendileri, istedikleri miktarda, istedikleri yiyecekleri tüketmekte. Araştırma sonucunda annelerde beslemeye bağlı oluşan anksiyetenin azaldığı, klasik şekilde beslenen bebeklere göre daha sağlıklı besinlerle beslendikleri ve yine bu grupta anne sütü alma süresinin klasik beslenenlere göre daha uzun olduğu görülmektedir.
Mevsime göre sebze ve meyve seçenekleri
İlkbahar yaz döneminde sebze seçenekleri- kabak, havuç, patates, enginar, semiz otu, taze fasulye, bezelye
İlkbahar ve yaz döneminde meyve seçenekleri- şeftali, kayısı, elma, karpuz, kavun, kiraz, tatlı mürdüm eriği, 9. aydan sonra çekirdeği çıkarılmış siyah ve beyaz üzüm, taze incir, karadut
Sonbahar kış döneminde sebze seçimi- patates, havuç, balkabağı, kereviz, brokoli, pazı, ıspanak, yerelması, karnabahar
Sonbahar kış döneminde meyve seçimi-elma, armut, muz, 9. aydan sonra Trabzon hurması, tatlı portakal, mandalina, kıvı, nar suyu
1 yaşına kadar tüketilmemesi gereken gıdalar
İnek sütü
Bal
Yumurtanın beyazı
Bakla
12-23 ay tamamlayıcı beslenme
Bu dönemde aile ile sofraya oturmalı. Sofradaki besinler dilimlenmiş ya da kaşıktan akmayacak kadar kalın püre şeklinde, tuzu, şekeri, baharatı azaltılmış, bebeğin yiyebileceği şekilde hazırlanıp sunulmalıdır. 12-18. Aylarda bardak ve kaşık gibi araçları tutmakta ve kullanmakta daha becerikli olurlar. Kendileri beslenmek isterler. 18. aydan sonra her türlü katı gıdayı dişleri ile parçalayıp çiğneyebilirler, ama yine de üç yaşına kadar aspirasyon riski yüksek olduğundan küçük ve sert (leblebi, fındık, şeker vs) gıdalardan uzak durulmalıdır.
Tercihen günde 3 ana öğün, 2 ara öğün olarak verilir. Her ana öğünde 250 ml’lik kasenin 3/4’ü ya da tamamının bitirilmesi önerilir. Beslenme alışkanlığının gelişiminde ve besin tercihlerinde anne-babanın rol model olacağı unutulmamalı, özellikle bu dönemde sofrada besleyici, obezojenik olmayan besinlerin tüketimi tercih edilmelidir. Ayrıca besleyen kişinin ve akranlarının yeme alışkanlıklarından da etkilenebileceği akılda tutulmalıdır.
Tamamlayıcı besine erken başlamanın sakıncaları nelerdir?
Anne sütü yapımı azalır.
Anne sütündeki koruyucu etmenlerin daha az alınması ile bebeklerde enfeksiyon görülme oranı artar.
Hijyenik olmayan koşullarda hazırlanması durumunda ishallere yol açarak malnutrisyona neden olabilir
Atopik hastalıklar, astım, tip 1 diyabet, allerjik hastalıklar, enfeksiyon hastalıkları, obesite ve özellikle barsak villus işlevlerinin bozulması riski artar.
Büyüme açısından bir üstünlüğü yoktur.
Tamamlayıcı besine geç başlamanın sakıncaları nelerdir?
Yetersiz enerji ve besin alımı
Malnütrisyon
Demir, çinko ve benzeri element eksiklikleri
Vitamin eksiklikleri
Bebeğin çiğneme gibi yeme işlevlerinin gelişiminde gecikme
Beslenmenin yeterli olup olmadığı kilo alımı ile değerlendirilir. 5. ayda bebek doğum kilosunun 2 katına; 1 yaşında doğum kilosunun 3 katına ve 2 yaşın sonunda doğum kilosunun 3 katına ulaşır. İlk 6 ayda günde 20-30 gram (haftada 150-250 gr alır), 6-12 ayda 15-20 gr/gün (haftada 100-150 gr), 1-2 yaşında 50 gr/hafta, 2 yaş üzerinde 2-2,5 kg/yıl tartı alır.
Vitamin ve mineral desteği
D vitamini: Doğumdan sonra ilk haftadan itibaren başlanır, 400 U/gün dozda verilir, ağız içine damlatılır, iki yaşına kadar devam edilir.
Preterm bebeklere de aynı dozda ve sürede verilir.
Demir: Miadında doğan bebeklerde 4. aydan itibaren başlanır. Doz 1 -2 mg/kg/gün olup ağız içine verilir ve 1 yaşına kadar devam edilir.
Prematüre ve 2500 g altında doğan bebeklere 2. ay sonundan itibaren veya ağırlığı doğum ağırlığının 2 katına çıktığı andan itibaren 2 mg/kg/gün dozunda başlanır. Ağız içine verilir. İki yaşına kadar devam edilir. Bebek açken verilmelidir.
Aile insanı, toplumu ve devleti güçlü ve huzurlu kılan en temel kurumsal yapıdır. “ Bir kralda olsa mutlu insan evinde mutlu olandır” sözünden de anlaşılacağı gibi aile dünyadaki cennetimiz diyebileceğimiz huzur yuvalarıdır. Ancak bütün insanlar ve aileleri için maalesef bu durum oluşmamıştır. Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre boşanma oranı aile içi şiddet ve şiddetli geçimsizlik sonucu oluşan istenmeyen olaylar oldukça yaygınlaşmıştır.
Sağlıklı iletişim kuramayan, kişilik ve ruh sağlığını koruyamayan bireylerin evlerinde huzurlu olmaları ve huzur dağıtmaları mümkün mü? Medya, kültürel yozlaşma, maddi değerlerin egemenliği gibi unsurlar paylaşma, dayanışma, fedakârlık ve saygı gibi manevi değerleri yok etmeye başlamış ancak zengin mutsuz insanların sayısı artmıştır. Günümüzde insanlar artık “bir kilim yeter” sözünü farklı manada algılamaktadır. Bir fincan kahvenin hatırı bir saat bile süremez olmuştur.
Kendi içimize dönüp baktığımızda her ailede bir depresyon vakası, aşırı öfke ve saldırganlık, içe kapanma gibi duygusal ve davranışsal bozukluklara rastlamak mümkündür. Kim huzur dolu sağlıklı, neşeli bir aile yaşamı olsun istemez ki? Belki birçoğumuzun dertli olduğu bir konudur bu. Ancak yaşadığımız sorunları nasıl çözebileceğimizi bilemeyiz. Sorunlara doğru teşhisi koyabilsek bile çözümle ilgili teknik üretemeyiz ya da gerekli desteği ailemizden bulamayız.
Bir ailede iletişim olmazsa olmaz bir unsurdur. Eğer aile bireyleri birbirini anlamıyorsa, ailede saygı ve fedakârlık oluşmamışsa herkes sadece kendini haklı görüp karşıdakini saldırgan bir tavırla eleştiriyorsa o ailede mutluluk olması beklenebilir mi? Bu durumda hemen bu becerileri kazanmalı ailemizi güçlü kılacak, huzur getirecek değerleri oluşturmalıyız. Eğer bu konuda etkin olamıyorsak ya da yetersiz kalıyorsak mutlaka bir psikolojik danışmandan yardım alarak aile içinde yaşadığımız problemlere son verebilmeliyiz. Hatta bir aile belirli zamanlarda psikolojik danışmanla görüşerek psikolojik destek alamadır. Uzman yardımı almayı bir utanç kaynağı olarak görmek oldukça yanlış bir tutum olmakla birlikte tam tersine bir dâhiliye uzmanımızla nasıl görüşebiliyorsak bir ruh sağlığı uzmanı ile de görüşebilmeliyiz. Gelişen kültürle birlikte “psikolojik danışmana sadece deliler gider” gibi yanlış yargılar da silinmiştir.
Bazı insanlar mutsuzluğu alışkanlık haline getirmişçesine aile içi iletişim sorunlarını umursamaz hatta hiç bir zaman çözülemeyeceğine inanır. Bu inanış gerçekten de sorunun kangren olmasına sebep olur. Bu tutum akıllıca değildir. Çünkü bu dünyada sadece bir defa yaşama şansına sahip olan bizler kesinlikle sağlıklı hayat yaşamayı ve mutlu olmayı hak ediyoruz. Bunu da her şartta başarabiliriz. Yeter ki buna inanlım ve kendimizi daha da güzelleştirmek adına değişmeye cesaretli olalım. Aile cennetlerinde dolu dolu ve paylaştıkça çoğalan mutluluklar yaşamanız dileğiyle…
Besin alerjisi bağışıklık sistemimiz tarafından besinlere karşı anormal yanıtın verilmesiyle ortaya çıkmaktadır.Altta yatan immün cevap IgE aracılı, IgE’den bağımsız veya her ikisinin karışımı şeklinde olabilir. Besin alerjisi görülme sıklığı özellikle son yıllarda önemli bir artış göstermektedir. Çocuklarda alerjiye en sık neden olan besinler inek sütü (%2,5), yumurta (%1,3), fıstık (%0,8), buğday (%0,4), soya (%0,4), fındık (%0,2) ve kabuklu deniz ürünleri (%0,1)’dir. Erişkinlerde ise polen alerjileri sıklıkla besin alerjileri ile çapraz reaksiyona neden olmaktadır. Süt, yumurta, soya ve buğdaya karşı erken çocukluk çağı alerjileri okul çağında yaklaşık %80 düzelmektedir. Fındık, fıstık ve deniz ürünleri alerjileri ise genellikle sebat eder. Sebze ve meyvelere reaksiyonlar sık gözükmekle birlikte (yaklaşık %5) bu reaksiyonlar genellikle ciddi reaksiyonlar değildir.
Immün sistem besin antijenlerinin büyük çoğunluğuna tolerans geliştirir ve yanıtsız kalır. Buna oral tolerans denilir. Antijen sunan hücreler (intestinal epitel hücreleri ve dendritik hücreler) ve regülatör T hücreleri oral tolerans gelişimde başroldedir. İntestinal epitelyal hücreler luminal antijeni işleyerek MHC klas II kompleksi üzerinden T hücrelerine sunar. Bu sunum anerjiye neden olur. Barsak florasının da oral tolerans indüksiyonunda rol oynadığı düşünülmüştür. Bazı çalışmalar probiyotiklerin tolerojenik bakteriyel çevre oluşturarak alerjiden korunmada potansiyellerinin olduğunu söylemektedir. İnsanlarda doğumdan sonra barsak normal florasının ve oral tolerans oluşumunun besin alerjilerinin immün regulasyonunda oldukça büyük önemi olduğu gözükmektedir.
Besin alerjilerinde altta yatan immün cevap IgE aracılı ise bağışıklık sistemimizin besinlerdeki proteinleri tehdit olarak algılayıp bunlara karşı IgE tipi antikorlar üretmesi ile başlar. Duyarlı olan bireyler aynı besinle karşılaştığında daha önce oluşmuş olan IgE antikorlarına bağlanır ve mast hücrelerinden başlıca histamin olmak üzere birçok maddenin salınmasına neden olur. Klinik bulgular işte bu maddelerin etkisine bağlı olarak gelişmektedir.
Besin alerjilerinin gelişiminde rol alan IgE dışı mekanizmalara bağlı gelişen semptomlar daha geç ortaya çıkarlar. Kanlı, mukuslu dışkılamanın görüldüğü tip alerjik proktokolit; besin alımından birkaç saat sonra sürekli kusma ile karakterize Besin proteinlerinin tetiklediği enterokolit sendromu bunlara örnektir. Bu duruma inek sütü, soya, yumurta gibi besinler neden olabilir.
Alerjik reaksiyonlar oral alerji sendromunda olduğu gibi hafif lokal semptomlardan ciddi hayati tehdit eden anaflaksiye kadar çok geniş yelpazede görülebilmektedir.
IgE aracılıklı besin alerjileri
Deri: Ürtiker/Anjiyoödem, morbiliform döküntüler ve flaşing.
Ürtiker anjiyoödem duyarlı kişide, besinin alınmasından sonra dakikalar-2 saat gibi bir süre içinde belirtiler başlar. Kaşıntılı ürtiker plakları oluşur. Bazen dil ve dudaklar şişer. Kapiller ve küçük damarların geçirgenliğinin artışına bağlıdır. Akut ürtikerde yaklaşık %20’sinde besinler etkendir. Çocuklarda; yumurta, süt, fıstık ve diğer kabuklu kuruyemişler rol oynar. Erişkinlerde en sık balık, kabuklu deniz ürünleri, fıstık etkendir. Kronik ürtikerde besinlerin rolü çok daha düşük olup bazı çalışmalarda %2-4 civarında bulunmuştur.
Oral alerji sendromu: Polen-besin sendromu olarak da isimlendirilir. Önce inhalan yolla polen alerjisi gelişir. Ardından bununla çapraz reaksiyon yapan besin alındığında semptom oluşur. Besinin alınmasından sonra dakikalar içinde dil, dudak, damak, boğazda kaşıntı, yanma, bazen anjiyoödem oluşur. Kulak kaşıntısı, boğazda tıkanma hissi de gelişebilir. Genellikle çiğ meyve ve sebze yemekle oluşur. Bu besinlerin pişmiş formunda tipik olarak oral alerji sendromu görülmez. Burada söz konusu olan besinler; elma, armut, kivi, fındık, havuç, kereviz olup, polen mevsiminde semptomlar daha belirgindir. Bu tür alerjinin tanısında taze besinle prik test yapılmalıdır. Ticari antijenlerin içindeki oral alerji sendromuna yol açan antijen yapısı bozulmuş olup yanlış negatif sonuç verebilir.
Gastrointestinal anafilaksi: Etken besinin alınmasından sonra, semptomlar dakikalar-2 saat içinde başlar. Bulantı, kusma, karın ağrısı, karında kramp ve ishal görülebilir. Semptomlar her zaman çok şiddetli olmaz. Bebek veya çocukta periyodik karın ağrısı, kusma gibi gözden kaçabilecek semptomlar; buna ikincil çocukta iştahsızlıkla kendini gösterebilir.
Akut rinokonjunktivit: Besin allerjisine bağlı izole rinokonjunktivit çok nadir görülür. Genellikle başka alerjik semptomlar da eşlik eder. Besin alımından sonra dakikalar-2 saat içinde semptomlar başlar. Göz çevresinde kızarıklık, gözlerde kaşınma ve sulanma, burun tıkanması, akıntısı ve kaşıntısı ile hapşırma eklenir.
Bronkospazm: Astım veya izole “wheezing”, besin alerjisi bulgusu olarak çok nadir bir durumdur. Sorumlu besin bronş hiperreaktivitesini artırabilir; ancak astım atağı başlatabilmesi çok nadirdir. Duyarlı olan besin pişirilirken veya başka nedenlerle havaya karışan antijenlerinin inhalasyon yolu ile alınması, bronkospazm’da daha önemli bir yer edinmektedir.
Besine bağlı anafilaksi: İgE bağımlı sistemik reaksiyonlar hafif ürtikerden şoka kadar değişik şiddette olabilir. Semptomlar, besin alındıktan hemen sonra (dakikalar- 2 saat) başlar. Bifazik de olabilir ve ilk reaksiyondan 1-2 saat sonra tekrar alevlenebilir.
Besine bağlı egzersizle oluşan anafilaksi: Gıdayı aldıktan sonraki 2-4 saat içinde yapılan ağır egzersizle ortaya çıkan bir durumdur. Gıdadan yakın zaman önce veya sonra egzersiz yapılmazsa, reaksiyon olmaz. Egzersizle mast hücre aktivasyonuna bağlanmaktadır. Daha çok genç erişkin yaşta görülür. Kereviz, buğday, meyve, fıstık, balık ve deniz ürünleri ile görülür.
II- IgE Birlikteli / Hücresel Aracılıklı
Atopik dermatit: IgE aracılıklı veya non-IgE aracılıklı olabilir. %90’ı 1 yaşından önce başlar. Tipik dağılımı vardır. Aşırı kaşıntılı, tekrarlayıcı ve kronik seyirlidir. . En sık süt, yumurta, soya, buğday ve fıstıkla oluşur. İlk 6 ayda ortaya çıkan ve topikal steroide cevap vermeyen atopik dermatitlerde besin alerjisi mutlaka düşünülmelidir. IgE aracılı olanda deri prick testi veya spesifik IgE tayini ile sorumlu besin belirlenebilir. IgE aracılı olmayan mekanizmalar için diğer alerjik hastalıklarda olduğu gibi 2 hafta kadar bir eliminasyon ve ardından provokasyon yaparak lezyonlardaki düzelme-alevlenme reaksiyonları ile sorumlu besin varsa saptanabilir.
Alerjik eozinofilik özefajit: Bebeklikten adölesana kadar her dönemde görülür. Erişkinde daha sıktır. Bebeklerde beslenmeyi reddetme, huzursuzluk, kusma, büyüme geriliği gözlenirken çocuklarda karın ağrısı, kusma, gastro-özefagial reflü hastalığı benzeri şikâyetler, yutma güçlüğü, yiyeceklerden iğrenme, adölesanda ise disfaji, besinlerin özefagusta takılma hissi, bulantı, reflü benzeri şikâyetler, büyüme geriliği gibi şikâyetlerle kendini gösterir. Reflü tedavisine yanıt vermez. Tipik öykü ve gastrointestinal sistemden alınan çoklu biyopsi örneklerinin incelenmesi ile tanı konur. Biyopside eozinofil infiltrasyonu görülür. Alerji saptanan besinin 3 ay kadar eliminasyonu ile düzelir. Bebeklerde mama olarak tam hidrolize amino asit mama önerilir.
Alerjik eozinofilik gastroenterokolit: Gastrik ve intestinal mukozadan serozaya kadar ilerleyebilen eozinofil infiltrasyonu vardır. Periferal eozinofili de görülebilir. Vaskülit yoktur. Eozinofil infiltrasyonlu kas tabakası kalınlaşması, obstrüksiyon benzeri bulguya yol açar. Kronik veya intermittan karın ağrısı, bulantı, irritabilite, iştahsızlık, büyüme geriliği, kilo kaybı, ishal, anemi, protein kaybettiren gastroenteropati bulguları olabilir. Her yaşta görülebilir. Serum IgE düzeyi yüksektir. Hastaların %50’sinde bir atopik hastalık vardır. Bazı besin ve inhalan allerjenlere prick deri testi pozitiftir.
Astım: Kronik astımda besinle atak tetiklenmesi nadir görülür. Besinlerin inhalasyonla alınması, bronkospazm yapabilir. Pişirilen besinlerin buharı da etkili olabilir.
III-Hücresel Aracılıklı
Kontakt dermatit: Genellikle besine temasa bağlı gelişir. Çiğ besinlerin rolü daha fazladır. Balıkçı, kasap gibi mesleklerde daha sık görülür. Tanıda “Patch” test uygulanabilir.
Dermatitis herpetiformis: Kol ve bacakların ekstansör yüzünde, kalçada çok kaşıntılı papüloveziküler döküntülerle seyreder. Kronik seyirlidir. Gluten duyarlı enteropati ile ilişkilidir. Herhangi bir yaşta çıkabilir. Çölyak hastalığı veya atopik dermatitle karışabilir. Gastrointestinal şikayetler minimal veya hiç yoktur. Gastrointestinal lezyonlar Çölyak hastalığına benzerse de biyopside patolojik değerlendirme ile ayrılabilir. Lezyonlar, glutensiz diyetle birkaç ayda düzelir.
Alerjik proktokolit: Dışkıda yoğun veya gizli kan bulunur. Genellikle 6 aydan küçük bebeklerde görülür. Anne sütü yolu ile veya direkt alınan inek sütü veya soya proteinine bağlıdır. Bebekler tamamen sağlıklı görünümdedir. Lezyon, distal kalın barsaktadır. Sadece dışkıda kan vardır. Kanın miktarı değişkendir. Direkt görünebildiği gibi tetkikle gizli kan bulunabilir. Sorumlu besini elimine edince, 72 saat içinde dramatik iyileşme görülür. Alerjen eliminasyonu ile 6 ay-2 yaş arası kaybolur.
Besin protein enterokoliti: Protein intoleransı da denir. Hayatın ilk üç ayında görülür. Tipik inatçı kusmalar, tekrarlayan ishal vardır. Dehidratasyona neden olabilir. Kusma, beslenmeden 1-4 saat sonra olur. Alerjiye neden olan besin verilmeye devam edilirse kanlı ishal, anemi, abdominal distansiyon ve büyüme geriliğine neden olabilir. Semptomlar, inek sütü proteini veya soya bazlı mamalara bağlı gelişir. Nadiren anne sütü aracılığı ile aktarılan inek sütü proteini de etken olabilir. Daha büyük bebeklerde ve çocuklarda yumurta, buğday, pirinç, yulaf, fıstık, diğer yağlı tohum çerezler, tavuk ve balık duyarlığı ile de benzer enterokolit sendromları görülebilir. Dışkıda gizli kan, nötrofil ve eozinofil infiltrasyonu vardır. Gıda emilimi bozulduğu için şeker malabsorbsiyonuna bağlı dışkıda redüktan madde pozitif saptanabilir. Gelişen sekonder disakkaridaz eksikliği de ishalin 2 haftaya kadar uzamasına neden olur. Diyete rağmen semptomların düzelme süresi uzar deri prick testi negatiftir. Sorumlu allerjeni elimine ederek genellikle 72 saat içinde semptomlar düzelir; provokasyonla tekrar olur. Tam iyileşme 6 ayla 2 yıl arasında değişir.
Besin protein enteropati sendromları: Hayatın ilk aylarında ishal ve kilo alamamak şeklinde görülür. Hastaların çoğunda dirençli, uzamış ishal, kusma, büyüme geriliği, malabsorbsiyona neden olur. Kusma, gıdanın alımından 1-3 saat içinde, ishal 2-10 saat; ortalama 5 saat içinde başlar. Genellikle 9 aydan küçüklerde başka gastrointestinal sistem bozuklukları olmadığı belirlendikten sonra sorumlu besinin alımı ile 6-24 saat içinde bulguların ortaya çıkması, gıdanın diyetten çıkarılması ile düzelmesi, tekrar verilmesi ile yine semptom oluşması kesin tanıya götürür. Dışkıda redüktan madde ve yağ pozitif bulunur. D-xylozabsorbsiyon testi bozuktur. En sık inek sütü proteinine bağlı olur. Soya, yumurta, buğday, pirinç, tavuk ve balığa bağlı da olabilir. Eliminasyonla semptomların düzelmesi birkaç gün ile haftalar arasında değişir. Bebeklerin yarıya yakınında anemi olur. Çoğunda protein kaybı vardır.
Heiner sendromu: Besin ilişkili pulmoner hemosiderozis de denir. Besinlere karşı pulmoner reaksiyondur. İnek sütü proteinine presipitan IgG antikoru yapılması söz konusudur. Yumurta, domuz eti ve karabuğday ile vakalar da bildirilmiştir. Akciğerde infiltrasyon, pulmoner hemosiderozis, tekrarlayan pnömoni, gastrointestinal kan kaybı; demir eksikliği anemisi ve büyüme geriliği ile seyreder. Tedavide besinin eliminasyonu önemlidir. Eliminasyon ve tolerans gelişme süresi değişkendir. 2 yıl süt eliminasyonu sonrası sütü tolere eden, ama 2 ay sonra yeniden Heiner semptomları görülen vaka bildirilmiştir.
BESİN ALERJİLERİNDE TANI
Dikkatli bir öyküyle besin alerjisinin IgE aracılı mı yoksa non IgE aracılı mı olduğuna karar verilebilir. IgE aracılı alerji tanısı ani başlangıçlı besin alerjisi öyküsü olması, deri prick testi ve spesifik IgE ölçümü ile kombine edildiğinde %50-100 arasında konulur.
Atopi patch testinde kuyucuklara besin alerjenleri konur ve deriye yama tarzında yapıştırılır. 48 saat sonra yama çıkartılır ve deri üzerindeki eritem ve ödem değerlendirilir.
Besin alerjisi tanısında ”altın standart” çift kör plasebo kontrollü besin yükleme testidir. Bu testte hem testi yapan kişi hem de hasta verilen besinin içeriğini bilmemektedir.
Besin alerjilerinde dikkat edilmesi gerekenler ve tedavi
Besin alerjilerinde en iyi tedavi stratejisini belirlemek için; kişinin hangi besine alerjisi olduğu ve bu besinle teması sonrası görülen reaksiyonların net olarak bilinmesi gerekir. Tedavide alerjiye neden olan besinin diyetten çıkarılması ve istenmeyen maruziyet durumunda gelişebilecek reaksiyonların acil tedavisi önemlidir.
Hazır gıdaların etiketlerinin okunması; bilinmedik markaların ve etiket bilgisinde içerik yazmayan ambalajlı gıdaların tüketilmemesi gerekir.
Bazı besin dışı ürünler de besin alerjenleri içermektedir. Örneğin grip aşısı yumurta proteini içermektedir ve ciddi yumurta alerjisi olan hastalarda risk oluşturmaktadır; Bazı ilaçların içinde bulunan laktoz (süt şekeri), süt proteini olmamasına rağmen ciddi inek sütü proteini alerjisi olan hastalarda alerjik reaksona neden olur. İnek sütü proteini olan kazein de lateks eldivenlerin yapısında kullanılır ve inek sütü alerjisi olan kişilerde alerjiyi tetikleyebilir. Kozmetik ve el sanatları malzemelerinde de bazı besin alerjenleri vardır.
Eliminasyon Diyeti
Yapılan çalışmalarda, alerjik besinin diyetten elimine edilmesi zaman içinde alerjene bağlı görülen reaksiyonları azalttığı ve remisyonu sağladığı görülmüştür. Bu yaklaşım inek sütü veya yumurta alerjisi olan çocuklarda daha etkin olmuştur. Kuru yemiş ve deniz ürünlerine karşı yapılan eliminasyon diyeti ile tolerans sağlanamamıştır.
İnek sütü eliminasyonu: inek sütü sadece kalsiyum, fosfor ve D vitamini kaynağı değil aynı zamanda protein, yağ, vitamin (B12 vitamini, A vitamini, pantotenik asit, riboflavin) kaynağı olduğundan küçük çocuklarda bu gıda diyetten çıkarılacaksa onun yerine konulacak besinler profesyonel bir diyetisyen yardımı ile seçilmelidir. Aksi taktirde beslenme yetersizliğine neden olabilir. Unutulmamalı ki inek sütüne alerjisi olan çocukların yaklaşık %90’nda keçi sütüne karşı da alerjileri vardır. Formüla ile beslenen inek sütü alerjili bebeklerde, aminoasit bazlı veya yoğun hidrolize formüller alternatif olabilmektedir.
Yumurta eliminasyonu: Yumurta diyete; protein, B12 vitamini, riboflavin, pantotenik asit, biyotin ve selenyum katkısı sağlar. Süt, soya, et, balık ve kümes hayvanları gibi pek çok besin, yumurta içeriğinde bulunan mikrobesinleri içermektedir. Yumurtayla alınan mikro besinler günlük besin ihtiyacının az bir kısmını oluşturduğundan alternatif besinleri tüketmek yumurtanın diyetteki eksikliğini kapatmaktadır.
Buğday eliminasyonu: Buğdayın sağladığı karbonhidratlar, diyet için temel enerji kaynağıdır. Ayrıca buğday çok sayıda mikro besini (tiamin, riboflavin, niasin, B6 vitamini, folik asit, demir, magnezyum) de içermektedir. Bu yüzden buğday eliminasyon diyeti verilen çocuklara ihtiyaçları olan mikro ve makro besinler ek olarak verilmelidir. Buğday alerjisi olan hastaların buğday içeren tüm besinlerden kaçınmaları gerekmektedir. Bu da işlenmiş birçok besinin (ekmek, makarna, kek, kurabiye, kraker vb.) diyetten çıkarılmasını gerektirmektedir. Buğday alerjisi olan hastalarda kullanılabilecek alternatif unlar (pirinç unu, mısır unu, yulaf unu, çavdar unu) bulunmaktadır.
Yapılan çalışmalarda, inek sütü veya yumurta alerjisi olan çocukların %7-75’inin, fırınlanmış süt ve yumurta ürünlerini tolere edebildikleri gösterilmiştir.
Besin alerjisi olan bebeklerin annelerinde eliminasyon diyetleri: Yapılan çalışmalarda bebek için alerjen olan besinin, anne tarafından alındığında anne sütü yoluyla bebeğe geçerek alerjik reaksiyonlara neden olabileceği gösterilmiştir. Eğer anne sütüyle beslenen bebek spesifik bir besine karşı alerji tanısı almışsa annenin de diyet yapması önerilmektedir. Annenin diyetinde bebekte alerji yapan besinin miktarının azaltılması, tamamen elimine edilmesi veya süt ve yumurta alerjileri için bu besinlerin sadece fırınlanmış şekilde tüketilmesi gibi alternatif diyet seçenekleri bulunmaktadır. Hangi alternatifin seçileceği hastaya göre belirlenmelidir. Örneğin annenin alerjen besini tüketimi sırasında, bebekte belirgin kötü bir etki görülmüyorsa annenin alerjen besini tüketmesine izin verilebilir. Ancak anne sütündeki alerjene karşı bebekte akut reaksiyon görülüyorsa ya da annenin alerjen besini düşük miktarlarda tüketmesi bebekte kronikleşen semptomlara yol açıyorsa annede tam eliminasyon önerilir. Eliminasyon diyeti yapan annelerin yeterli beslenmesi sağlanmalı ve diyet nedeniyle alamadıkları vitamin ve/veya mineral desteği ilave olarak verilmelidir. Bu anneler emzirdikleri için dengeli ve doğru bir diyet yapmaları için profesyonel diyetisyen yardımı almalıdırlar. İnek sütü eliminasyonu yapan annelere, günlük 1000 mg/gün kalsiyum takviyesi yapılması önerilmelidir.
Immünoterapi: Alerjen besine tolerans gelişmesidir. Rutin olarak uygulanan bir yöntem değildir. Her hasta bu terapi için uygun değildir.
Oral Immünoterapi: Besin alerjisi olan çocuklara alerjik olan gıdanın küçük, ancak artan dozlarda uygulanması, reaktivite eşiğinin yükselmesine ve sonuçta tolerans gelişmesine neden olmaktadır. Ama bu terapinin de yan etkileri vardır bazı hastalarda idame dozda bile reaksiyon görülmektedir veya küçük bir bölüm hastada eozinofilik özofajit gelişmektedir.
Sublingual Immünoterapi: Besinlerle immünoterapi uygulamasında bir diğer yol besin özleriyle yapılan sublingual immünoterapi.
Probiyotikler: Besin alerjilerinde alerjik yanıtın düzenlenmesinde probiyotiklerin rolü araştırılmaktadır. Hamilelik ve emzirme döneminde annenin diyetine probiyotiklerin eklenmesinin yüksek riskli bebeklerde egzama insidansını azalttığı gösterilmiştir. Bazı çalışmalarda inek sütü alerjisi olan çocuklarda tolerans gelişimini hızlandırdığı saptanmıştır. Ancak tam tersine besin alerjilerinde probiyotiklerin faydası olmadığını gösteren çalışmalar da bulunmaktadır. Bu yüzden henüz rutin kullanımları önerilmemektedir.
Dünyanın en üstün zekâ potansiyeli sizde olsun. Her türlü maddi imkânınız, en kaliteli eğitim olanaklarınız, mükemmel desteği olan aileniz ve size sunulmuş eşsiz fırsatlar… Böyle bir durumda kesinlikle her şeyi başarabileceğinizi mi sanıyorsunuz? Bence bu durumda en kesin başarı: Hiçbir Şey! Hayatta size sunulan fırsatlardan elinizdeki kozları ortaya koymadan sonuç elde etmeniz nasıl mümkün olabilir.
“Dünyanın en büyük potansiyeli mücadele ruhudur.”
Başarılı insanlar yukarıda bahsettiğimiz imkânların kaçına sahiptiler. Kimi fakir kimi öksüz kimi okulsuz birçok efsane isim bugün tarihe geçerek adını asla unutturmuyor ve bize elde ettiği başarılarla ilham veriyor. Sokak lambasında ders çalışan ömrü sefaletle geçmiş, simit satarak okul kitaplarını alan büyük insanlar. Hiçbir imkâna gerek yok demiyorum. Eğer mücadeleci özelliğiniz yoksa zaten hiçbir imkânınızı kullanamazsınız; balon gibi her an sönmeye hazır küçük başarılarınız olur. En küçük zorlukta pes edersiniz. Engelsiz başarı elde edilemez ama sizde engelleri aşma gücü olmadığından uzun vadede asla başarılı olamazsınız.
Mücadele ruhu taşımayan insanların ortak özellikleri;
Başarısızlıklarını bahanelere ve çevresel faktörlere bağlarlar.
Gelecekle ilgili hedefleri yoktur sadece rahat edebilecekleri bir yaşamın hayali vardır.
Kısa yoldan kazanç sağlamının yollarının ararlar.
Küçük veya geçmiş bir başarısını büyüterek anlatırlar.
İçinde bulundukları kötü durumundan ötürü başkalarını suçlarlar.
Genellikle asalak olarak mücadele eden insanların ürettiklerinden beslenerek yaşarlar. Böylece giderek alıcı olmaya alışarak bencilleşirler.
Çok sık bunalıma girerler.
Tesadüfî ve şansa bağlı yani emek göstermeye ve mücadeleye dayanmayan başarılara odaklanırlar.
Ne var ki hiçbir başarı tesadüfî değildir ve şansla elde edilen kazanca başarı denilemez. Hiçbir milli piyango talihlisi hatırlanmaz ve lezzetli bir yaşam sürdüremez. Çünkü hak edilerek emek sonucunda terle elde edilmeyen bir kazanç insanı tatmin etmez. Bu da gösteriyor ki insanın doğuştan getirdiği önemli bir özellik mücadele etme özelliğidir: İlkel zamanlarda yabani hayvanlarla ve vahşi doğayla baş etmek zorunda kalan insan bugünde yaşamını devam ettirmek için stres, mesai, proje, terör, psikolojik savaş, ergenlik sorunları gibi alanlarda donanımlı olmak zorunda kalmıştır. Peki, mücadele ruhu kazanmış bir insanın genel özelikleri nelerdir?
Mücadele ruhu olanların ortak özellikleri;
Her şeyden önce vizyon sahibidir, dünyada işgal ettiği statünün farkındadır.
Kendisini tatmin edecek bir hedefi vardır. Davranışlarında ve sözlerinde bu hedefin kokusunu alırsınız.
Hedefini gerçekleştirecek bir enerjisi ve motivasyonu vardır.
Engeller ve olumsuzluklar karşısında ümitsizliğe düşmez, yeniden ayağa kalkarak mücadeleye devam eder.
Başarısızlıkları tecrübe olarak nitelendirir.
Ertelemek ve vazgeçmekten asla hoşlanmaz.
Hedefine ilerlerken bir sorunla karşılaşırsa günah keçisi aramak yerine yoluna devam etme yolları arar.
Dış faktörler ve rehavet onun odak noktası olan hedefine ulaşma azminden vazgeçiremez.
En sık görülen yan etkidir 1-3 günde geçer, zararsızdır. Aşı uygulanan bölgede ağrı, kızarıklık, şişlik, ısı artışı gözlenir.
Sistemik yan etkiler
Ateş, halsizlik, miyalji, baş ağrısı, iştah kaybı gibi daha genel etkilerdir. Herhangi bir hastalığa özgül olmayan (non-spesifik) belirtilerdir, aşıya bağlı gelişebileceği gibi başka nedenlere bağlı olarak da gelişebilirler. Aşıya bağlı olarak gelişen ateş veya döküntü daha çok canlı zayıflatılmış aşıları takiben ortaya çıkar. Canlı aşılar bağışıklık yanıtı oluşturabilmek için kendilerini kopyalamak zorundadır. Bu da hastalığın doğal halinin, aşı yapıldıktan 3-21 gün sonra hafif formda oluşmasına bağlı olarak gerçekleşir. Bu aşılardaki virüsler kendilerini kulak ve boğazın mukus membranlarında kopyalar, akciğerlerde çoğalmazlar. Bu nedenle ortaya çıkan etkiler hafif bir üst solunum yolu enfeksiyonu tablosu olarak belirir.
Alerjik reaksiyonlar
Aşının antijeni veya hücre kültürü materyali, koruyucu, stabilizör veya bakteri oluşumunu inhibe etmek için kullanılan antibiyotik gibi aşının başka bir bileşenine bağlı olarak ortaya çıkabilir. Anafilaksi gibi ciddi etkiler hayatı tehdit edebilir.
Aşı sonrası gelişen anafilaksi
Aşı sonrası milyonda bir gelişen bir komplikasyondur anafilaksi ama hayatı tehdit edecek kadar ağır seyredebilir. Bundan dolayı anafilaksiyi hemen tanıyıp müdahele edilmesi gerekir. Anafilaksi dakikalar içerisinde gelişen aşırı duyarlılık reaksiyonudur. En çok deri ve mukoza belirtileri ile ortaya çıkar. Ciltte kızarıklık, ürtiker, kaşıntı, dil ve dudaklarda şişme gözlenir. Solunum sistemi ile ilgili belirtiler hışıitı, sesli solunum, stridor,dispne, bronkospazmdır.Hiptansiyona bağlı belirtiler senkop, hipotoni, kollapsve inkontinanstır. Gasrtointestinal belirtiler kramp tarzında karın ağrısı, kusmadır. Bu belirtiler vazovagalsenkop ile karışabilir. Bazı hassas insanlarda enjeksiyon sırasında oluşan ağrıya ve korkuya bağlı olarak bayılma (vazovagalsenkop) gelişebilir. Bu durum otonomikkardiyovasküler sistemin aşırı duyarlılığna bağlıdır ve ani hipotansiyon, bradikardi ve bilinçkaybı ile seyreder. Zararsızdır ve kısa sürede bilinç yerine gelir.
Anafilaksi riskinden dolayı tedbir amaçlı aşı olan kişiler 20 dk süre ile sağlık kuruluşunda bekletilmelidir.
Her zaman daha güçlüler veya daha hızlı koşanlar değildir.
Er veya geç başarmış bir kimse,
Başaracağına inanmış bir kimsedir.
Ben asla başaramam diyerek başarılı olmuş kaç insan gördünüz? İnanmak öyle bir güçtür ki dünyanın en büyük zaferlerine kaynaklık etmiştir. 300 spartalının binlerce Pers askerine kafa tutuşunda, 300 Medine’li müslümanın 1000 Mekkeli kureyş askeriyle mücadelesinde Japonya’ nın atom bombasının ardından yeniden dirilişinde ve Almanların iki dünya harbinin en büyük hezimetini yaşan bir ulus olmasına rağmen mucizevî bir şekilde kısa sürede dünya devlerinin arasında yerini almasında inancın müthiş esrarını ve gücünü görürsünüz. Kendi ecdadımızı tek başına milli kahramanımız Seyit Onbaşı özetler. Yarı baygın bir insan nasıl bir güçle ayağa kalkıp 276 kiloyu ilk ve son kez kaldırıp hiçbir mühendislik becerisine de sahip olmadan OCEAN’ın kucağına gönderir. İnancın eşsiz tezahüründen başka nedir bu? Elleri ve ayakları olmayan bir gencin olimpiyat rekorları kırmasını, gözleri doğuştan görmeyen bir öğrencinin Hukuk Fakültesini nasıl kazandığını mı merak ediyorsunuz? O zaman kendinize dönüp inanmanın nasıl efsaneler oluşturduğunu deneyin. Bilimsel araştırmalar insan beyninin sınırlarının tahminimizin de ötesinde işlevi olduğunu gösteriyor. ABD’de Nick isimli bir idam mahkûmuna buz odasında dondurularak öldürüleceği haber verilerek odaya alınır. Sıcaklığın 30 derece olduğu, her on dakikada bir gonk sesi verilerek 10 derece düşürüleceğini haber verirler. Çaresiz ölümü bekleyen idam mahkûmu birinci gonk sesinde çok etkilenmez. İkincisinde sıcaklık 10 dereceye düşmüştür ve yavaş yavaş üşümeye başlar. Üçüncü gonk sesinde titremeye ve acı çekmeye başlar. Dördüncüsünde sıcaklık -10 derecedir ve iyice acıları artar. Bir süre sonra beşinci gonk sesi verilir. Artık mahkûm acıları hissetmemeye başlamıştır ve uykusu gelmeye başlamıştır. Altıncı gonk sesini çekildiği bir köşede duyan mahkûmu biraz sonra içeri giren bilim adamları ölmüş olarak bulurlar. Bilim adamları insan beyninin gerçekten inandığı zaman neleri yapabildiğini ispatlamış oldular. O buz odasında sıcaklık bir derece bile düşürülmemişti. Mahkum infazın olacağına mahkeme kararından ötürü o kadar inanmıştı ki kendi kendini dondurarak öldürdü. Aynı inancın etkisini sıcaklığı +25 olan bir fırında kapalı kalınca yanarak ölen bir işçide görebilirsiniz. Köy sakinleri yağmur duasına çıkmışlardı. Bütün köy ahalisi toplandı. İçlerinden sadece birinde şemsiye vardı. İşte o adam edilecek duanın kabul olacağına tek gerçek inanandı. Madem bu kadar güçlü olan inanma duygusu başarmak için çok mu önemliydi? Evet! Sınav hazırlığındaki bir öğrencinin en güçlü yakıtı inançtır. Bütün hedefe dönük aksiyonların temelidir bu. Kendinize inancınızı kontrol edin. Yeterince inanmıyorsanız yani şüpheleriniz, ciddi korkularınız ve isteksizlik varsa asla işin başına varmayın. Önce İNANÇ! Bunu çözmeden başladığınız her iş yarım kalmaya adaydır. Gerçekten inanıyorsanız hayatın size sunmuş olduğu şampiyonluk fırsatını avuçlarınıza yaklaştırdınız demektir. Geri kalanı aslında bundan daha kolay. Yolunuz açık olsun!