Blog

  • Bebekler neden kusar ?

    Bebekler dünyaya geldiklerinden itibaren sık sık kusarlar. Bebeklerin kusması normal bir durum olsa da bebeklerin nasıl kustuğu, hangi dönemlerde kustuğu, kusmaya hangi semptomların eşlik ettiği gibi farklı değişkenler kusma sorununun detaylı bir şekilde incelenmesi gerektiği sonucunu doğurabilir.

    Bebekler yeni doğdukları dönemde beslendikten sonra fizyolojik reflü nedeniyle sıklıkla kusabilirler; bebek büyüdükçe, kilo almaya başladıkça beslenme donrasında kusma rutini ortadan kalkar. Kusma metabolik bir refleks olabileceği gibi farklı hastalıkların habercisi de olabilir. Bu nedenle kusma sorunu yaşayan bebeklerin ebeveynlerinin kusma sıklığını kontrol etmesi ve kusarken bebeklerin zorlanıp zorlanmadığını izlemesi önerilir.

    Bebeklerin kusmasına neden olabilen birçok faktör vardır. Az önce de belirttiğimiz gibi fizyolojik reflü bebeklerin beslendikten sonra kusmasına yol açabilir. Aynı şekilde anne sütü emerken bebeğin pozisyonunun yanlış olması ve yanlış beslenme tekniklerinin uygulanması da kusmayı tetikleyebilir. Beslendikten sonra gazı çıkarılmayan bebekler hemen yatırıldığında kusma riskinin arttığı da rahatlıkla söylenebilir. Bu saydıklarımız kusmanın tehlike arz etmeyen ve kolaylıkla elimine edilebilen nedenleri arasında yer alır. Ancak kusmaya neden olabilecek ciddi sağlık sorunlarının var olma ihtimali de gözden kaçırılmamalıdır.

    İdrar yolu enfeksiyonu, reflü, gastrit, karaciğer enfeksiyonları, menenjit, mide çıkışındaki darlıklar, enfeksiyonlar, orta kulak iltihabı, besin zehirlenmesi, ateş, bağırsak düğümlenmesi, bağırsak tıkanıkları vb. sağlık sorunları kusmanın problem teşkil eden nedenleri arasında yer alır.

    Ne Zaman Doktora Başvurulmalıdır?

    Bebekler zaman zaman küçük miktarlarda kusuyorsa genellikle bu sorun doktorlara başvurmayı gerektirmez. Ancak kusma miktarı şiddetliyse ve bebek kusarken fışkırma yaşanıyorsa; kusma uzun süre devam ediyor ve sık sık tekrarlanıyorsa; bebeğin ateşi yükseliyorsa, sıvı kaybı belirtileri ortaya çıktıysa, kusmukta kan görülüyorsa, bebeğin cildinde soluklaşma varsa, bebekte genel bir sersemlik hali görülüyorsa ve her beslenmeden sonra kusma gerçekleşiyorsa uzman hekimlere başvurulması gerekir.

    Kusma söz konusu olduğunda hekimler için endişe yaratan iki ayrı unsur olur. Kusma çok sık tekrarlıyor ise bebekte su kaybı görülebilir ya da kusmaya neden olan sağlık problemi cerrahi bir müdahale gerektirebilir. Üstelik kusmanın kronik hale gelmesi bebeklerin gelişiminin sağlıklı bir şekilde devam etmesi için engel teşkil edebilir.

    Bu nedenle anormal kusma problemi yaşayan çocukların ileri tetkiklerin yapılabilmesi ve kusmaya yol açan temel unsurun belirlenmesi adına uzmanlara götürülmesi gerekir. Bu süreçte uzmanlar bebeğin genel sağlık durumunu inceleyerek kusmaya neden olan faktörler doğrultusunda tedavi sürecini şekillendirirler.

    Sürekli Kusmak Bebekleri Susuz Bırakabilir!

    Bebeklerin ne sıklıkla ve ne miktarda kustukları onların vücudundaki su miktarını etkileyebilir. Özellikle yenidoğanlarda kusmaya bağlı sıvı kaybı kolay bir şekilde gerçekleşebilir. Bebeğinizde sık sık ve endişe duyacağınız bir miktarda kusma sorunu yaşanıyorsa uzman hekimlere danışmalısınız. Sıvı alımlarını doğru yöntemlerle arttırmak için uzmanlardan destek almalısınız. Bebeğinizin kaç aylık olduğu onun sıvı ihtiyacını nasıl karşılayacağınıza dair farklı alternatifler sunabilir. Bu aşamada uzmanlara danışmadan aksiyon almamanızı öneriyoruz.

    Bebeklerde Kusma Engellenebilir!

    Bebeklerde kusma; beslenme yanlışları ve beslenme sonrası yanlış tutumlar nedeniyle görülüyorsa basit önlemlerle kusma sorununun üstesinden gelinebilir. Bebeklerde kusmanın önlenmesi için:Bebek beslendikten sonra hemen yatırılmaması gerekir. Beslenme sonrası bebek dik tutulmalı, gazı çıkarılmalı ve belirli bir süre sonra yatırılmalıdır.Bebeğin aşırı beslenmesi kusmayı tetikleyebilir. Bu nedenle bebekler az ve sık beslenmelidir.Bebeklerin hava yutması engellenmelidir. Genellikle ağlayan bebeklerin emzirmeye devam edilmesi bebeğin hava yutmasına neden olur. Bu sebeple öncelikle bebek yatıştırılmalı ve akabinde emzirilmeye devam edilmelidir.

  • Ebeveynlik Tarzının Kişilik Üzerine Etkileri

    Ebeveynlik Tarzının Kişilik Üzerine Etkileri

    Otoriter ebeveyn, İhmalkar ebeveyn, İzin verici ebeveyn ve demokratik ebeveyn. Hangisi sağlıklı bir çocuk yetiştirmek için doğrudur diye sorarsanız bunlardan sadece demokratik ebeveyn stili çocuğumuzun kişilik gelişimini olumlu yönde etkileyecektir. Diğer 3 tarz da maalesef çocuğumuzun kişilik gelişimini olumsuz etkileyebilecek ebeveynlik stilleridir.

    Otoriter davranmak çocuğumuzun bireyselleşmesini, özgür düşünmesini engelleyeceği gibi özgüveninin sarsacaktır ve özgüveni düşük, dış dünyadan tehdit ve ceza algısı olan aynı zamanda artık bu dilden anlamaya da maalesef alışmış olan bireyler olmalarına neden olabilir. Bu bireyler kendi güçlerinden düşük güce sahip olarak algıladıkları kişilere aynı şekilde otoriter davranabilirler ama kendi güçlerinden daha büyük olarak algıladıkları kişilerin de otoritesi altında ezilebilirler.

    Çocuğumuza ihmalkar davranmak, onun doyurulmamış ihtiyaçlarının oluşmasını sağlar. Bu ihtiyaçlar hem fiziksel hem duygusal ihtiyaçlar olabilir. Bu nedenle birey olarak sürekli bir açlık hissedebilirler. Sevgiye, ilgiye hatta belki duygusal ihtiyaçlarını doyurabilmek için aşırı açlık ve sık sık beslenme gibi davranışları da olabilir. Bunun yanı sıra bu ilgiyi sevgiyi kazanmak için birçok şeyi yapabilirler. Nitekim kendilerine ihmalkar davranılmasına alışmış oldukları için onlara bu şekilde davranan kişileri de özellikle bulup kendilerini aslında sevdikleri gibi bir yanılsama içerisinde düşebilirler.

    İzin verici ebeveynlik stili ise çocuğumuzun kendisini diğerlerinden farklı, olarak algılamasına, bazen narsistik davranışlar göstermesine, sınırlarını bilmemesine ve ileride sosyal hayatta çeşitli sıkıntılar yaşamasına neden olabilir. Her şeye hakkı olduğunu düşünen, kurallara uymakta zorluk yaşayan, sosyal ve toplumsal normlarla ilgili problem yaşayan bireylere dönüşebilirler.

    Demokratik tarz da davrandığımızda ise, özgüveninin gelişmesini, kendi kararlarını verebilmesini bunun yanı sıra davranışlarının neden ve sonuçlarını kavrayabilmesini, karşısındakine de aynı şekilde davranmasını, dışarıdan gelen olumlu ya da olumsuz davranışları da sağlıklı bir şekilde ayırt edebilmesini desteklemiş oluruz.

    Bütün bunlar bizim seçtiğimiz ebeveynlik tarzımızın olası sonuçları olabilir. Lütfen dikkatli olalım ve çocuklarımızın da ileride büyüyeceğini onların da birer birey olduklarını unutmayalım. Onlara davranırken biz şuan onların yerinde olsaydık yani çocuk olan biz olsaydık bize nasıl davranılmasını isterdik sorusunu içimizden hep kendimize soralım ve ona göre hareket edelim. Belki kendi anne-babamızı seçme şansımız yoktu ve belki bize istediğimiz gibi davranılmadı ama kendi ebeveynlik tarzımızı seçme şansımız var. Siz nasıl bir ebeveyn olmak istiyorsunuz bir kez daha düşünün.

  • Anne sütünün bebekler için 5 yararı nelerdir ?

    Anne sütü yenidoğan bebeklerin beslenmesinde çok önemli bir yer tutar. Anne sütünün içerisinde sindirimi kolay ve bebeğin gelişiminde elzem öneme sahip besinler yer alır. Bu yazımızda anne sütünün bebekler için 5 önemli faydasını bulabilirsiniz.

    1. Anne Sütü Bebeklerin İhtiyaç Duyduğu Temel Besinleri Doğru Oranda Barındırır

    Birçok sağlık otoritesi, bebekler altı aylık olana kadar yalnızca anne sütü ile beslenmelerini önerir. Altıncı aydan sonra ek gıda (tamamlayıcı beslenme) ile birlikte anne sütüne en az 2 yaşına kadar devam edilmelidir.Bebeğin yaşantısının ilk 6 ayında gereksinim duyduğu tüm besinler anne sütü içerisinde yeterli miktarda bulunur. Hatta bebeğin gelişimi farklılaştıkça anne sütünün içeriği de değişir. Mucizevi bir besin olarak adlandırılan anne sütü bebeğin ihtiyaçlarına göre değişir.

    2. Anne Sütü Bebeği Hastalıklara Karşı Korur

    Anne sütünün faydalarının saymakla bitmeyeceğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu mucizevi besin bebeklerin kısa, orta ve uzun vadeli dönemde potansiyel rahatsızlıklardan korunması için de önemli rollere sahiptir.

    Anne sütünün; orta kulak iltihabı, enfeksiyon, soğuk algınlığı, solunum yolu hastalıkları, ani çocuk ölümleri, alerjik hastalıklar, çölyak hastalığı, diyabet ve lösemi gibi ciddi tehlike arz edebilen rahatsızlıklara karşı koruyucu nitelikte olduğu yapılan bilimsel çalışmalar neticesinde gösterilmiştir.

    3. Anne Sütü Çocuklarda Obezite Riskini Düşürür

    Bebeklerin ihtiyaç duyduğu besinleri onlara sunan ve tok kalmalarını sağlayan anne sütünün obezite hastalığına yakalanma riskini düşürdüğü bilinir. Anne sütü ile beslenmeyen
    çocukların obezite hastalığına yakalanma risklerinin %15 ila %30 oranında daha fazla olduğunbilimsel çalışmalar ile gösterilmiştir.

    Anne sütü ile beslenmek kadar anne sütü ile beslenilen sürenin uzunluğunun da obezite riski ile ilintili olduğu kabul edilir. Anne sütü ile beslenilen her bir ay; bebeklerin ileriki dönemde obezite hastalığına yakalanma oranını %4 oranında azaltır.

    Tüm bu istatistiksel verilerden dayanarak bebeklerin beslenme alışkanlıklarının anne sütü sayesinde daha sağlıklı bir şekilde ilerlediğini söyleyebiliriz. Anne sütü bebeklerin sağlıklı beslenme alışkanlıkları kazanmasına da katkı sağladığından çocuklardan esirgenmemelidir.

    4. Anne Sütü Bebeklerin Zeka Gelişimine Katkıda Bulunur

    Her ne kadar bu konuda henüz ispatlanmış veriler olmasa da anne sütü ile beslenen bebeklerin diğerlerine göre daha zeki oldukları düşünülmektedir. Anne sütü ile beslenen çocuklar emzirme sırasında anne ile daha fazla fiziksel temasa girerler, dokunma yetileri gelişir ve aynı zamanda daha fazla göz kontağı kurabilirler. Yapılan araştırmalar emme eyleminin uzun vadede anne sütü ile beslenen çocukların beyin gelişiminde pozitif yansımalar oluşturduğunu da ortaya koymaktadır.

    5.Anne Sütü Bebekler için Çok Önemli Antikorlar İçerir

    Anne sütü, bebeklerin virüslere ve bakterilere karşı bağışıklık sistemini destekleyen antikorlar barındırır. Özellikle bebek yeni doğduğunda salgılanan kolostrum; çocukların bağışıklık sisteminin güçlendirilmesi adına hayati öneme sahiptir.Anne, virüslere ya da bakterilere maruz kaldığında antikor üretmeye başlar. Annenin vücudu tarafından salgılanan antikorlar, anne sütü içerisine de salgılanır ve emzirme sırasında bebeğe geçer. Anne sütündeki antikorlar; bebeğin boğazında, burnunda ve sindirim sisteminde koruyucu bir tabaka oluşturarak bebekleri hastalıklara karşı korur. Bu nedenle anne sütü ile beslenmeyen çocuklar anne sütü ile beslenenlere oranla daha sık enfeksiyon kaparlar.Emzirme eylemini doğanın bir mucizesi olarak düşünmelisiniz. Bebeğiniz için sayısız faydası olan anne sütü; sizin sağlığınız için de çok önemlidir. Doğum sonrası kilo verme sürecini hızlandıran, depresyon riskini azaltan, menopoz süresini öteleyen, göğüs ve rahim kanserlerine yakalanma ihtimalini düşüren emzirme eylemine önerilen zaman dilimleri içerisinde devam etmelisiniz.

  • Regl Dönemindeki Psikolojik Değişiklikler ve Başetme Yöntemleri

    Regl Dönemindeki Psikolojik Değişiklikler ve Başetme Yöntemleri

    “Bugün kendimi çok kötü hissediyorum”, “ Giyecek hiçbir şeyim kalmadı”, “Kimse beni anlamıyor”, “Kendimi çok çirkin hissediyorum”, “Çok kilo almışım”, “ Canım hiçbir şey yapmak istemiyor” gibi benzer cümleleri her ay pek çok kadından duyup, bu sıkıntıları yaşadıklarına şahit olabiliyoruz. Erkeklerin tam olarak anlamakta zorlandıkları bu sıkıntılar kadınlar için hiç de yabancı sayılmaz. Aşırı duygusallık, hassasiyet, ağlama krizleri, öfke nöbetleri, olur olmadık şeylere takma, içsel bir sıkıntı, bunaltı hissi ile geçen regl döneminden (adet dönemi/mens dönemi) bahsediyorum. Bu dönemde kişide; karında ağrı, halsizlik, yorgunluk, göğüslerde hassasiyet, aşırı uyku hali, mide bulantısı ve kusma, iştahta artış, baş dönmeleri, terleme, çarpıntı, mide bağırsak bozulmaları, kas ağrıları, cinsel istek değişiklikleri, vücutta su tutulması, migren atakları gibi pek çok fiziksel sıkıntı yaratabilecek durumlar görülür. Buna ek olarak psikolojik belirtiler de kişinin günlük hayatında oldukça etkiler ve çekilmez hale getirebilir.

    Regl Dönemindeki Duygusal ve Davranışsal Değişiklikler:

    • Gerginlik

    • Sinirlilik

    • Öfke

    • Tahammülsüzlük

    •  Depresif duygu durum

    •  Ağlama

    •  Üzüntü hissi

    • Endişe

    •  Kendini beğenmeme

    • Etkinliklere karşı ilgi azalması

    •  İçe kapanma

    •  Sabırsızlık

    •  Alınganlık

    •  Dikkatsizlik

    •  Unutkanlık

    Bu belirtilerden bir kaçı, çoğu kadının regl döneminde görülebilir. Bu bozukluklar kişinin yaşamını çok fazla etkilemediği takdirde tedavi önerilmez; ancak kişinin özel ve iş yaşamını, işlevselliğini etkiliyorsa, kişi bu dönemlerde yaptığı hatalardan, sıklıkla pişmanlık yaşıyorsa, öfkesi artık kontrol edilemez hale geldiyse ve kendisine ya da çevresine tamiri zor zararlarda bulunabiliyorsa bir uzmandan yardım almakta fayda vardır. Bu dönemde  progesteron hormonunun dalgalanmalarına ve buna adapte olmaya çalışan bünyenin uyum sağlama çabaları mevcuttur. Bu nedenle jinekolojik bir muayene olunmasında da fayda vardır.

    Regli döneminde yaşanan  sıkıntıları azaltmak için neler yapabiliriz:

    1. Regl döneminizdeyken hassas olduğunuzu yakın çevreniz ile paylaşmalısınız

    Kadınların yüzde doksanında regl öncesi ve sırasında öfke ve huzursuzluk oldukça yüksektir. Normal zamanlarda daha fazla tolere edilebilen durumlar bu dönemde daha fazla hayal kırıklığı ve öfke hissi uyandırır. Bu noktada regl dönemi belirtilerini şiddetli yaşayanlar yakın çevreye konu ile ilgili bilgi vermeli, bunun bir sendrom olduğu açıklanmalı, yakınları kişiye daha anlayışlı davranmalı ve yapılan davranışları kişisel olarak algılamamalıdır.

    1. İkili ilişkilerde regl döneminizin arkasına sığınılmamalıdır.

    Bu da bir önceki durumun aksine bunu sık sık yakın çevresine ifade eden ve yaptığı her olumsuz davranışın hoşgörüyle karşılanmasının beklendiği bir durumdur. Bu dönemlerde hassas olduğumuzu yakınlarımızla paylaşmalıyız ama onlarında insan olduğunu ve onların da farklı dönemleri olabileceğini unutmamalıyız. Regli dönemi kendimizi hiçbir şey düşünmeden hoyratça ifade edebileceğimiz, insanların biz regl dönemindeyiz diye bize tepki vermeyecekleri ve bizim ikincil kazançlar sağlayabileceğimiz bir dönem de olmamalıdır. Bu nedenle regl döneminde hassas olduğunuzun siz de bilincinde olmalı ve buna göre da sonradan pişmanlık duyabileceğiniz davranışlardan kaçınmalı, duygu, düşünce ve davranışlarınızı bu dönemlerde nasıl kontrol edebileceğinize ilişkin çalışmalar yapmalı ya da destek almalısınız.

    1. Önemli sorunları bu dönemde çözmeye çalışmamalı, ertelemelisiniz.

    Bu dönemde sorunları daha fazla gözünüzde büyütebilirsiniz ve durum içinden çıkılmaz bir hal alabilir. O nedenle bu dönem geçinceye kadar ertelemekte fayda vardır. Herhangi bir  başka psikolojik sıkıntı varsa, bu dönemde daha da artabilir. Örneğin depresyonda olan bir kişi bu dönemde intiharı da düşünebilir. Böyle bir durum sık sık yaşıyorsanız destek almak son derece önemlidir.

    1. Makyaj yapıp, kuaföre gidin, alışveriş yapın. 

    Regl döneminde pek çok kişi kendini çirkin hissetmektedir. Saçların şekle girmemesi, yüzdeki sivilceli görünüm, vücutta tuz tutulumuna bağlı ödem ve kilo artışı, giydiğiniz kıyafetleri beğenmeme gibi. Ancak bu dönemde aynalara küsmek yerine; hafif bir makyaj yapmak, kuaföre gitmek ya da güzel hissetmek için kendine zaman ayırmak, alışverişe çıkmak aslında  kişiye iyi gelecektir.

    1. Açık havada yürüyüş yapın

    Kişi stres yaratacak ortamlardan mümkünse uzak durmalı, çeşitli egzersizler ve gevşeme teknikleri kullanmalıdır. Rahat kıyafetler ve müzikli gevşeme çalışmaları, çok ağır olmayan gevşeme ve ağrıyı azaltıcı egzersizler önerilebilir.

    1. Meditasyon yapın

    Çeşitli meditasyonlar  ya da kendi kendimize olumlu telkinlerde bulunmak işe yarayabilir..

    1. Yeme alışkanlıklarınızı düzenleyin

    Kafein alımını azaltmak , kendimizi küçük tatlılarla aşırı olmayacak düzeyde şımartmak iyi gelebilir.

    1. Ilık duş alın

    Ilık duş almanız sizi oldukça rahatlatır ve regl dönemine bir zararı dokunmaz.

    1. Arkadaşlarınızla keyifli vakit geçirin

    Regl döneminde olumsuz psikoloji çoğu zaman kadınları yalnızlaştırır. Ancak bu dönemde enerjisi yüksek, iyi vakit geçirdiğiniz kişilerle birlikte olmak, onlarla zaman geçirmek kesinlikle iyi gelecektir.

    1. Dinlenin

    Eve gidip, güzel seveceğiniz bir film alıp, bir porsiyon dondurma ve uyumak da iyi bir fikir olabilir.

    Her şeyden önemlisi bu dönemin geçici olduğu ve tüm bu duygusal hassasiyetlerin geçici olduğu, bu belirtilerin bu dönemin özelliklerinden kaynaklı hormonsal bir değişim olduğu ve bu nedenle kendimizi böyle hissettiğimiz  unutulmamalıdır.

  • Akut bronşiolit nedir ?

    Akut bronşiolit; çoğunlukla hayatın ilk iki yılında ortaya çıkan ve alt solunum yollarını etkileyen bir sağlık sorunudur. Bebeğin sigara dumanına maruz kalması, kalabalık bir ortamda büyümesi, anne sütü ile yeterince beslenememesi ile görülme sıklığı artan akut bronşiolit genellikle sonbahar ve kış aylarında etkisini arttırır. Çocuklarda huzursuzluğa, uyuyamamaya, öksürük nöbetlerine, nefes düzensizliklerine ve nefes sırasında hırıltılara yol açabilen akut bronşiolit hakkındaki bu yazımızda merak ettiğiniz soruların yanıtlarına ulaşabilirsiniz.

    Akut Bronşiolit Hastalığı Nedir?

    Öksürmeye, huzursuzluğa, nefes problemlerine yol açabilen; genellikle 2 – 6 aylık bebekleri etkileyen ve alt solunum yollarının akut enfeksiyöz hastalığıdır. Bronşiollerin viral enfeksiyonlar kapması ve buna bağlı olarak küçük hava yollarının daralıp tıkanmasına yol açan akut bronşiolit; birçok virüs türü nedeniyle oluşabilir. Genellikle hafif ve orta şiddetli seyreden akut bronşiolit hastalığı kendiliğinden geçme eğilimindedir. Belirtilerinin şiddetlenmesi ve çocuğun huzursuzluğunun artması durumunda tıbbi destek alınması ihmal edilmemelidir.

    Akut Bronşiolit Neden Olur?

    Akut bronşiolit birden fazla faktör nedeniyle oluşabilir:

    Respiratuvar Sinsitiyal Virüsü (RSV): Bu virüs akut bronşiolit hastalığının en yaygın sebebidir. Genellikle 1 yaş altındaki bebekleri etkiler. Hava yolları ve mukus tabakası bu virüs nedeniyle iltihaplanır.

    İnsan Metapnömovirus

    Adenovirüs

    Parainfluenza virüs: Akciğerlerde, burunda ve boğazda iltihaplanmaya neden olur. Hem yetişkinleri hem de çocukları etkiler. Bebeklerin bağışıklık sistemi göreceli olarak zayıf olduğu için bebeklerde daha tehlikeli semptomlara yol açabilir.

    Akut Bronşiolit Oluşum Riskini Arttıran Faktörler

    Akut bronşiolit oluşma riskini arttıran temel unsur bebeğin veya çocuğun yaşadığı ortamın kalabalık olmasıdır. Kalabalık evlerde yaşayan, kreşe giden, anne sütü ile yeterince beslenmeyen ve sigara dumanına maruz kalan çocuklarda bu hastalık daha sık gözlemlenir. Aynı şekilde prematüre doğan, düşük kilo ile dünyaya gelen, kronik akciğer hastalıkları olan, diyabeti bulunan, konjenital (doğumsal) solunum yolları anomalilerine sahip olan ve kalp rahatsızlıkları bulunan çocuklarda da akut bronşiolit oluşumunun daha fazla gözlemlendiği bilinmektedir.

    Akut Bronşiolit Belirtileri Nelerdir?

    Viral nedenlere bağlı olarak ortaya çıkan ve çocukların hayat kalitesini azaltan bu sorun öksürük, burun tıkanıklığı, nefes almada zorlanma, hırıltılı soluma ve huzursuzluk gibi belirtilere sahiptir. Bu süreçte çocukların beslenmesine dikkat edilmeli ve hastalığa bağlı semptomlar yakından izlenmelidir. Bronşiolit kendiliğinden geçebileceği gibi uzun süre direnç de gösterebilir. Özellikle alerjik bünyesi olan çocuklarda nefes alma zorlukları şiddetlenebileceği için uzmanlara başvurulması gerekebilir. Aynı zamanda farklı sağlık sorunları olanlar için de tıbbi destek alınmalıdır.

    Akut Bronşiolit Önlenebilir mi?

    Akut bronşiolit viral bir hastalık olduğu için gerekli önlemler alındığı takdirde bulaşma riski azaltılabilir. Ortam hijyeninin sağlanması, çocukların aşırı kalabalık ortamlardan uzak tutulması, ev ortamının sık sık havalandırılması, sigara içilmemesi, hasta çocuklar okula gidiyorsa bir süre dinlenmelerinin sağlanması ile bu hastalığın bulaşması önlenebilir. Ebeveynlerin akut bronşiolit hastalığının bulaşıcı olduğunu bilmeleri oldukça önemlidir. Hem kendi çocuklarının hem de diğer kişilerin sağlığının korunması adına üzerlerine düşen koruyucu önemleri almaları gereklidir.

  • Çocukların Duygusal İfadelerini Doğru Anlayabilmek

    Çocukların Duygusal İfadelerini Doğru Anlayabilmek

    “Anne seni sevmiyorum!”, “Baba seni sevmiyorum!” bu cümleleri zaman zaman duymuşuzdur çocuklarımızdan değil mi? Açıkçası ben duydum ve bu cümleleri duyarak çocuğum beni niye sevmiyor diyen, kırılan veya kızan hatta çocukta bir problem olduğunu düşünmeye başlayan anne babalar da gördüm. Eğer sizin de çocuğunuz bu cümleleri söylüyorsa veya söylediyse ya da ilerde söyleyecekse işte bu yazı tam sizin için. Çocukları bu cümleleri kuran anne babalar lütfen rahat olun. Çocukta bir problem yok! Bunun yanısıra lütfen “Aaaa hiç anneye/babaya öyle şey söylenir mi?, Çok ayıp, bir daha duymayayım. Sevmezsen sevme. Ben de seni sevmiyorum.” gibi çocuğunuzun duygusunu ifade etmesini engelleyici cümleler kurmayın. Çünkü onların en çok duygularını ayırtetmeye ve bunları ifade etmeye ihtiyaçları var. Sadece bazı duygularını birbirine karıştırabiliyorlar ve nasıl ifade edebileceklerini öğrenmek biraz zaman alıyor. Onların “seni sevmiyorum” diye ifade ettikleri şey aslında kızgınlık ve öfke ya da kırgınlık olabilir mi? İstedikleri bir şey olmamış ya da kendilerine istemedikleri bir şekilde davranılmış olabilir mi? Eğer bunlara dikkat edersek çocuklarımızın aslında hissettikleri duyguyu daha iyi anlamalarını ve tanımlamalarını sağlayıp, buna yönelik neler yapabilecekleri konusunda doğru rehberlik edebiliriz. Çocukların duyguları yetişkinlere göre çok daha kısa sürelidir. Özelikle de yaşları küçük olan çocukların. Kreşte birbirlerini itip zaman zaman birbirlerine vurabilirler ama iki dakika sonra birbirleriyle oyun oynarken görürüz onları. Ya da bir arkadaşıyla yaşadığı olumsuz bir olayı size anlatıp artık onu sevmediğini de söyleyebilir. Ama yine bir sonraki gün onun doğum gününe gitmek isteyebilir. O nedenle “sevmiyorum” diye ifade ettiği şey aslında kızgın olduğu ve kırıldığı olabilir. Aynı durumu anne-babayla da yaşabilir. Bunu fark edebilirsek eğer o noktada onun hissettiklerini engellemek yerine “Seni anlıyorum. Yaşadığın bu durum senin kızmana, kırılmana ya da üzülmene neden olmuş olabilir mi? Bu nedenle de sevmediğini düşünüyor olabilir misin acaba? Peki sence kızdığın ya da kırıldığın bu durum için ne yapılabilir? Sana böyle davranılması seni kızdırıyor ya da kırıyor mu? Bu konuda ne yapmayı düşünürsün? gibi çocuğumuzun kendi duygusunu daha iyi anlamasını sağlayıcı ve ifade etme yollarını geliştirici şekilde davranmamız, ona daha doğru rehberlik etmemizi sağlayacaktır. Yine buna yönelik yaşına uygun kendi yaşadığınız kızgın ve kırgın olduğunuz durumlarda nasıl davrandığınız konusunda örnekler de verebilirsiniz. Tabi bu örneklerin dışında gerçek hayatta kendilerinin yaptığı gözlemler de çok önemlidir. Çünkü duygu ifadelerini aslında biz ebeveynlerinden model alarak öğrenirler. O nedenle gerçekten kızgın, kırgın olduğumuz durumlarda ya da sevindiğimiz ve mutlu olduğumuz zamanlarda nasıl davrandığımız daha da önemlidir. Şunu unutmayalım olumsuz gibi görünen duygular aslında çocuklarımızın istemedikleri durumları ve rahatsızlıklarını ifade edebilmeleri için bir fırsat ve yol gösterici niteliğindedir. O nedenle duyguyu anlamak ve ifade etme becerisi geliştirmek, çocuklarımıza kazandıracağımız ve yaşam boyu fayda sağlayacak becerilerden biridir.

  • Çocuklarda bayılma ve bilinç kaybı

    Çocukluk çağında bilincin bozulması ve bayılma çoğu zaman karıştırılan durumlardır. Öncelikle tanımları doğru kullanmamız gerekir. Nörolojik sorunu olan bir çocuğun bilinç durumunu değerlendirirken yaşını ve gelişimsel düzeyini dikkate almak gerekir. Bilinçli olma halinin iki önemli parçası vardır. Bunlar; uyanıklık ve kişinin kendisi ve çevresinin farkında olmasıdır. Bilincin sağlanabilmesi için beyin sapı, talamus, hipotalamus ve beyin kabuğunun (serebral korteks) ve çekirdekleri ile dışarıdan alınan uyaranları beyine ulaştıran sinir yollarının çalışıyor olması gerekir. Bu iki fonksiyonun kaybı çeşitli derecelerde bilinç kaybına neden olur. Sebebine göre ani gelişen, giderek ilerleyen, kronik olan, koma ile ölüme sebep olan bilinç kaybı çeşitleri ile karşılaşabiliriz.

    Metabolik nedenler, enfeksiyonlar, organ yetmezlikleri, zehirlenmeler, travma, kanama, epilepsi, tümörler ve psikolojik sebepler başlıca bilinç kaybına yol açan durumlar olarak sıralayabiliriz.

    Çocuklarda Bayılma

    Bayılma dendiği zaman ise çeşitli nedenlerle beyine giden oksijenin azalmasına bağlı geçici bilinç kaybıdır. Beynin oksijensiz kalması uzun sürer ise havale ve komaya ilerleyen durumlara yol açabilir. Bayılma daha çok genç erişkinler arasında ve özellikle de kızlarda görülür. Aileler bayılma sırasında çocuklarının hayatından endişe duyarlar. Bazen çocuklar ailenin bu endişelerini bayılma taklidi ile suistimal edebileceği gibi psikolojik sebeplerle de bayılmalar hayati problem olmadan da karşımıza çıkar. Bilinç kaybı yoktur, ani sonlanır ve hasta eski haline çok çabuk döner. Bayılmanın sebeplerini ayırt etmek çok önemlidir.

    Bayılmadan hemen önce göz kararması, baş dönmesi yaşanabilir. Bazen düşerken yaralanma olabilir. Uzun süren bir durum değilse dilin ısırılması, altına kaçırma, çırpınma genellikle görülmez. Açlık, yorgunluk, susuzluk, stres, uzun süre ayakta kalmak, kalabalıkta olmak, sıcaklık ve havasızlık tetikleyici ve kolaylaştırıcı etkenler olabilir. Hızlı büyüme çağındaki çocuklarda kan basıncı ve kalp hızı kontrolü vücuttaki hızlı değişimlere ayak uyduramayıp otonom sistemin kontrol bozukluğundan kaynaklanan bayılmaya tıp dilinde vazovagal senkop veya nörokardiyojenik senkop adı verilir. Bu durumlarda çocuk kardiyolojisi ve çocuk nörolojisi tarafından incelenmesi bazen EKO, EKG ve EEG çekimleri gerekebilir.

    Çocuklarda Kısa Süreli Bayılma

    Küçük çocuklarda canı yanma veya ağlama sonrasında nefessiz kalıp kısa süreli bayılmalara da katılma nöbeti adı verilir. Böyle durumlarda çocukları havaya kaldırmak, sarsmak, suratına üflemek, suya sokmak, masaj yapmak, ağzını açmaya çalışmak sakıncalıdır. Özellikle olduğu yerde yana çevirip beklemek katılma nöbetinin daha kısa sürmesi için tavsiyemizdir.

    Her ne sebep ile olursa olsun çocuklardaki bayılmalar mutlaka araştırılmalı ve gerekli tedavileri yapılmalıdır.

  • Çocuklarda Kayıp ve Yas

    Çocuklarda Kayıp ve Yas

    Çocuklar da yetişkinler gibi çeşitli türden kayıplarla karşılaşabilirler. Bu ebeveynleri ya da sevdikleri bir kişinin ölümü ya da sevdikleri bir kişiden zorunlu sebepler nedeniyle ayrılma, boşanma, evlat edinilme, taşınma nedeniyle sevdikleri kişilerden uzaklaşma hatta sevdikleri,  bağlandıkları bir nesnenin kaybı da olabilir. Bu gibi durumlarda çocuklarda yas tepkileri gösterebilirler. Ben bu yazımda daha çok sevdikleri birini kaybeden çocukların yas tepkisine ve ölüm temasına değineceğim. Ama bahsettiğim diğer kayıpların da yine yas tepkilerinin verilmesine neden olabileceğini unutmamalıyız. Bu tepkilerin ve bu sürecin çocuklar tarafından nasıl yaşanabileceğini bilmek, bu dönemde onlara daha doğru yardımcı olabilmemizi sağlayacağı gibi bu dönemi daha az hasarla atlatmalarını da sağlayacaktır. Hedefimiz bu dönemde çocuğun hiç zarar görmemesini sağlamak için gerçeklerden uzaklaştırmak ya da gerçekleri çarpıtarak anlatmak olmamalıdır. Çünkü hayatı boyunca onu bir fanusta tutup yaşanabilecek olası olaylardan uzak tutup hiç zarar görmemesini sağlayamayız. Hedefimiz çocuğumuza bu durumu yaşına uygun anlayabileceği şekilde anlatmak, gerçekleri kabul edebilmesini sağlamak ve bunlarla başa çıkma becerilerini kazandırarak minimum zarar görmesi olmalıdır.

    Küçük çocuklar için ölüm ne demektir? Ben bunu anlatabilmek için öncelikle bebeklerdeki devamlılık algısından bahsetmek istiyorum.  Nesne sürekliliği şeklinde ifade edilen bu algı Piaget’e göre bir nesnenin duyularımız dışında da olsa var olduğunu bilme becerisi anlamına gelir. Bir kişinin bize doğru yürüdüğünü, elimizdeki kahve fincanını alıp mutfağa götürdüğünü düşünelim. Bu kişiyi ve fincan göremediğimizde artık onların yok olduğunu mu düşünürüz. Hayır.  Görmesek, duymasak ve dokunmasak bile bu nesnenin ve kişinin zihnimizde bir yeri vardır. Onların yanımızda, gözümüzün önünde olmasalar da var olmaya devam ettiğini biliriz. Bu beceri yaklaşık biz 8 aylıkken gelişir. Bundan öncesinde ise nesneyi veya kişiyi göremediğimiz, duyamadığımız, hissedemediğimiz durumlarda ise yok olarak algılarız. Ancak geliştirdiğimiz nesne devamlılığı bizim için hayat boyu gerekli bir algıyken çocukluk döneminde yaşadığımız bir kayıpla ve ölüm kavramını tanımamızla yıkıma uğrayabilir. Nesne sürekliliğine göre aslında kaybettiğimiz kişinin görmesek de duymasak da var olması gerekir. Ancak öldükten sonra bu kaybettiğimiz kişiyi yaşamımız boyunca bir daha asla göremeyeceğimiz, duyamayacağımız bilgisi bununla çelişir tam olarak bunu açıklamakta güçlük çekeriz. Çünkü ölüm olayı diğer olaylardan biraz farklıdır. Çocuğun ölüm olayını anlayabilmesi için öncelikle biri öldüğünde neler olduğunu belirtmekte ve açıklamakta fayda vardır. Okul öncesi ve okul çağı gelmiş çocukların ölüm kavramını anlamada büyük farklılıkları vardır. 2 yaşından küçük bebekler ölümü anlayabilmek için çok küçüktürler ve anlayamazlar. İki yaşından büyük çocuklar için ise ölüm biraz karmaşıktır. Okul çağına gelmiş çocuklar ise ölümü hemen hemen yetişkinlerin algıladıkları gibi anladıkları söylenebilir. Okul çağına gelmiş bu çocuklara kendileri de dahil bütün canlıların bir ömürleri olduğu, canlıların doğup, büyüyüp, öldükleri bilgisi verilmelidir. Ölümün yaşamın sonu olduğu, ölen birinin vücut fonksiyonlarının durduğu, hareket edemeyeceği, yemek yiyemeyeceği, uyuyamayacağı, rüya göremeyeceği bilgisi verilmelidir. Ölümün asıl nedeninin ne olduğu bilgisi de çocuğa verilmelidir. Örneğin kaza, hastalık, yaşlılık gibi. Birisinin ölümünü istemenin ya da onu üzmenin onu öldüreceği gibi gerçek dışı bilgiler verilmesinden kaçınılmalı veya çocuğa üzülmemesi için yalan söylenmemelidir. Söz konusu durumu söylemek için uygun zamanı veya kişileri beklemek doğru olacaktır fakat yalan söylemek ve çocuğu beklenti içerisine sokmak ve çok fazla ertelemek uygun değildir. Çocuğun durumu net ve doğru olarak algılaması, kabullenmesi ve bununla başa çıkabilmesi konusunda gerekirse destek alması daha doğru bir tutum olacaktır. Bir çocuğun ölümü tam olarak algılayamadığı sorduğu sorularla da anlaşılabilir. Örneğin; “Babam ne zaman gelecek?”, “ Annem geldiğinde ona kızacağım” gibi. Bu cümleler ölen kişiye karşı, özlem veya öfke gibi duyguları da içerebilir. Çocuğun ölümü anlayamaması yetişkinlere her zaman daha kolay gelir. Çünkü yetişkinler için de bu durumu açıklamak oldukça zor bir süreçtir. Çocuğun ölümü anlayamaması bununla ilgili yeterli deneyime sahip olmamasından da kaynaklanabilir. Çocuk tam olarak ne olduğunu anladıktan sonra bile o kişiyi görmek istemek konusunda ısrar edebilir. Bu onun durumu anlamaya yönelik çabalarının göstergesidir. Daha önce ölümle ilgili bir deneyim yaşamış çocuklar bu durumu daha kolay anlayabilirler. Mesela bir hayvanının ölmesi gibi.  Kaybın hemen ardından görülen tepkiler çocuklarda çok çeşitli olabilir. Hiç tepki vermeyen çocuklar olabildiği gibi, yoğun duygusal patlamalar yaşayan çocuklar da vardır. Bağırma, ağlama, isyan etme öfkelenme, vurma gibi tepkiler olabildiği gibi oyun oynamaya devam eden çocuklar da vardır. Bu durum haberi alan çocuğun haberi sindirmek için zaman ihtiyacı olduğunun göstergesidir. Kayıptan biraz daha sonra verilebilen ikincilk tepkiler de vardır. Kaygı, korku, uyku bozuklukları, suçluluk duygusu, tekrara birini kaybedeceği düşüncesi, içe kapanma, öfke ve dikkat çekme isteği, yaşından küçük davranma, olan olayla ilgili oyunlar oynama gibi tepkiler görülebilir. Bu tepkilerin her biri ayrı ayrı değerlendirilip çocuğa bu zaman diliminde destek olunmalıdır. Çocuğa destek olabilmek için çocuğa açık ve dürüst olmanın yanı sıra kendisini güvende hissetmesini sağlamak ve rutin hayatına devam etmesini sağlamak, Çocuğun ihtiyaçlarını veya yardım gereksinimini anlamak, çocuğun olanlarla ilgili konuşmasına ve olanlarla ilgili oyunlar oynayabilmesini sağlamak, kendi duygularımızı da ondan saklamadan nedensel bir şekilde açıklamak, bunlarla nasıl baş etmeye çalıştığımızı ifade etmek, yalnız kendisinin böyle hissetmediğini ifade etmek faydalı olacaktır. Çocuğa olayları dini açıdan anlatmak isteyen ebeveynler bu noktada çocuğun kafasının karışmaması için somut örnekler vererek desteklemelidirler. Kişinin öldükten sonra hem cennete gitmesi hem de toprağın altında olması karmaşa yaratabilir. Bu nedenle ruh-beden gibi kavramların anlaşılabilmesi, somutlaştırarak anlatılabilmesi yararlı olacaktır. Çocuğa cenaze törenine katılması veya mezarlığa gitmesi konusunda baskı yapılmamalıdır. Ancak eğer istiyorsa katılabilir. Bununla ilgili konuşabilir. Çocuğun duygularını paylaşmak bu süreçten sonra da önemlidir. Çünkü çocuk her şeyi anlasa bile zaman zaman tekrara bununla ilgili sorular soracaktır. Ve biz yetişkinler bıkmadan bu soruları cevaplayarak, onun duygularını paylaşarak gerektiği durumlarda destek alarak bu süreçten en az hasar alarak çıkmasını sağlayıp, onun da varoluşsal algısının güçlenmesine yardımcı olabiliriz.

  • Çocuklarda yürüme bozuklukları

    Çocukların bebeklikten sonra yürüyebilmesi, bir hareket olarak, anne babalar tarafından heyecanla beklenen önemli gelişme evrelerinden biridir. Hatta bu durum anneler arasında rekabet konusu bile olabilir. Ancak yürümede gecikme ile yürüme ve hareket bozukluğu karıştırılmamalıdır. Yürümede gecikme birçok davranışsal ve giderilebilecek sorunlarla alakalı olabilir.

    Bebeklerde Yürümede Gecikme

    Çocuklardaki normal büyüme ve gelişmeyi nörolojik olarak dört ana temel alanda ince motor, kaba motor, dil gelişimi ve sosyal gelişim olarak değerlendiriyor ve sonuçlar çıkarıyoruz. Çocukların bu alanlarda normal gelişme gösterebilmesi için beyin, sinir ve kas yapılarının sağlıklı olması gerekir. Kaba motor alandaki gelişmenin en iyi göstergelerinden biriside çocuğun yürüyebilmesidir. Yenidoğan bir bebek hemen yürüyemez. Ancak motor gelişme yaşa göre ilerleme gösterir. 1-3 aylık başını kontrol etmeyi, altı aylık iken sağa sola dönmeyi, destekle oturmayı, 8-10 aylık iken sürünmeyi, emeklemeyi, bir yaşında tutunarak ayakta durma (tay-tay durma) ve sıralamayı başarmasını bekleriz. 12-15 aylar arasında ise bağımsız adım atarak yürümeyi öğrenir. Elbette bu süreç bazen daha erken olabildiği gibi daha geç de olabilir. Zamanında doğan bir çocuk 16 aydan sonra hala bağımsız adım atamıyor, yürüyemiyorsa yürümede bir gecikmeden bahsedebiliriz. Yürümede gecikme veya gerilik genellikle tek başına gördüğümüz bir durum değildir. Çocuklardaki hareket bozukluklarının beyin, sinir ve kas hastalıkları ile birlikte olabileceğini, yürüme bozukluğunun da bu hastalıkların bir sonucu olabileceğini sitemizde yer alan bir başka yazımızda ayrıntılı belirtmiştik. Bu yazıda ise bunların dışında kalan ve ebeveynlerin dikkat etmesi gereken bazı durumlardan bahsedeceğiz.

    Çocuklarda Kalça Çıkıklığı

    Maalesef her türlü muayeneye rağmen doğuştan kalça çıkığı gözden kaçabiliyor. Kız bebeklerde daha fazla görülmektedir. Bebekleriniz daha bir aylık iken doktora götürmeli ve kalça çıkıklığı için baktırmalısınız. Günümüzde doğumdan sonra kalça ultrasoundu yaparak toplum taraması ile bu sorun erkenden tespit edilebiliyor. Olası bir rahatsızlıkta ise erken dönem olduğu için hemen önlemler alınıyor ve sorunsuz bir şekilde tedavi edilebiliyor. Bebeklerin bacakları arasındaki uzunluk – kısalık farkı, bacaklarını yan yana getirdiğinizde deri katlantılarının veya eklem çizgilerinin birbirine denk gelmemesi, bezlenme sırasında kalçadan klik benzeri ses gelmesi sizi erken dönemde kalça çıkıklığı açısından şüphelendirmelidir. Yürüme yaşındaki çocuklarda ise bir tarafa aksama geç kalınmış kalça çıkıklığı belirtisi olabilir.

    Çarpı Bacak (X) veya Parantez bacak

    Bacakların bu şekil bozuklukları yapısal-anatomik bozukluklar, serebral palsi gibi kasların spastik olduğu hastalıklarda görülebileceği gibi özellikle D vitamini eksiklikleri, kalsiyum metabolizma bozuklukları gibi metabolik hastalıklar açısından da bizi şüphelendirmelidir. Fark edildiği anda çocuk hastalıkları uzmanı, ortopedi uzmanı olan doktorlara götürülmeli ve en kısa zamanda tedaviye başlanmalıdır. Çocukların yaşı ilerledikçe kemikleşme ve yapı kalıcı hale geleceğinden tedavileri daha güç olmaktadır.

    Çocukların Fazla Kilolu Olması

    Çocukların kilolu olması genellikle tek başına yürüme sorunun sebebi değildir. Bacak kaslarının taşıyacağı ağırlığa göre gelişmesi ve güçlenmesi doğal bir süreçtir. Ancak çocuklarda yaşıtlarına göre fazla kilolu olmasına neden olan hastalıklar (örneğin endokrin ve genetik hastalıklar) aynı zamanda kas, metabolizma ve zekâyı da etkileyebileceklerinden yürümede gecikme veya yürüyememe nedeni olabilirler. Bir çocuğun yaşıtlarından fazla kilolu olması zaten ilk başta dikkatimizi çekmesi ve araştırılması gereken bir konu olmalıdır.

    Çocuklarda Parmak Ucunda Yürüme

    Parmak ucunda yürüme bazen çocukların örümcek arabası gibi yürüteçlere konması nedeniyle alışılmış bir davranış olarak karşımıza çıkabilir. Bu yürüteçler çocuklar oturarak ayakları ile ilerledikleri için çocuğun kendi ağırlığını taşımasına engel olurlar. Bu nedenle bacakları güçlenemez ve bağımsız yürüme sırasında kendi ağırlığını taşıyamaz. Yürümede gecikmeye neden olur. Biz çocukların sağlıklı motor gelişimi için örümcek arabası benzeri yürüteçleri kullanmanızı önermiyoruz.

    Daha önemli bir bulgu olarak parmak ucunda yürüme her halükarda beyinin etkilendiği, bacak kaslarının gevşeyemediği, sürekli kasılı kaldığı spastik durumlar açısından mutlaka incelenmelidir. Yani parmak ucunda yürüme spastik serebral palsinin bir belirtisi olabilir.

    Ayakların İçe veya Dışa Dönük Olması

    Tıp literatüründe Pes Varus (equino varus, pes valgus vb) gibi isimlerle adlandırılan bu durum tek ayakta veya her iki ayakta da olabilir. Yürümede güçlük ve gecikme sebebi olarak karşımıza çıkmaktadır. Sadece yapısal bir durum olabileceği gibi kasların spastisitesi ile giden serebral palsi hastalığının bir belirtisi ve bağ dokusu eklem hastalıkları ile de ilgisi olabilir.

    Çocuklarda Ani Yürüme Kaybı

    Daha önce sağlıklı olan bir çocuğun birden yürüme fonksiyonunu kaybetmesi aileyi ciddi endişelere sürükleyen bir durumdur. Nadir görülmekle birlikte sinirleri, kasları ve beyni tutan enfeksiyonlar, tümörler, zehirlenmeler ve travmalar sonrasında böyle durumlarla karşılaşmaktayız. Özellikle vücudun aşağısından başlayıp üst sinir merkezlerine doğru ilerleyici bir sinir tutulumu gösteren ve solunum durmalarına yol açma potansiyeli olan Gullien Barre dediğimiz hastalık hayatı tehdit edebilen bir ilerleyiş gösterebilir. Bu ilerleyiş çok hızlı olabileceği için çocuklarında ani yürüme kaybı fark eden ebeveynlerin bir an önce en yakın hastaneye başvurması çok önemlidir.

    Çocuklarda Anlık Yürüme Kaybı

    Anlık yürüme kaybı, sakarlık ve sık düşmeler de ebeveynlerin mutlaka önemsemesi gereken durumlardandır. Bu çocuklar beyni yaygın olarak etkileyen, anlık kopukluklar yaratan epilepsi, ensefalopati, Multiple Skleroz gibi hastalıklar açısından incelenmeleri gerekir.

    Merdiven Çıkamama

    Sağlıklı bir çocuğun üç yaşından itibaren merdiven basamaklarını bir yerden tutunmadan çıkabilmesini bekleriz. Eğer üç yaşından büyük bir çocuk bilinen bir sebebi yok iken merdiven çıkamıyor, bir yerlere tutunmadan oturduğu yerden kalkamıyor ise mutlaka kas hastalıkları açısından incelenmesini tavsiye ediyoruz.

    Tek Taraflı Ayağını Basmama veya Tek Taraflı Aksama

    Küçük çocuklar bir vücut parçalarında özellikle kollar ve bacaklarda belirgin olarak ağrı, acı, yanma duyduklarında o tarafı kullanmama eğilimindedirler. Örneğin kalçadan veya bacaktan enjeksiyon yapıldıktan sonra olduğu gibi. Hatta bu durum sanki felç olmuş gibi davrandıkları için doktorları bile yanıltabilir. Böyle tek taraflı olaylarda travma, yanma, batma, kesi olup olmadığı araştırılmalıdır. Eklemlerin şişlik, renk değişikliği, ısı artışı ve ağrı nedeniyle kullanılamayışı iltihabi ve romatizmal hastalıkları da akla getirmelidir. Kasların mevsimsel enfeksiyon ile ilişkili ağrılı olan hastalığında (epidemik myozit) çocuklar kas ağrısından ayaklarını basamaz ve yürüyemez hale gelebilmektedir. Bazen bir taraf daha fazla ağrılı olabilir fakat çoğunlukla iki bacak kaslarını da tutmaktadır. Genellikle tehlikeli olmayan ve istirahat ile geçici olan bu durum iyi bir muayene ve tetkik ile Gullien Barre gibi demyelizan hastalıklardan ayırt edilmelidir.

  • Elalem Ne Der? Korkusu

    Elalem Ne Der? Korkusu

    Aman bu saatte tek başına dışarı çıkma ‘elalem ne der?’

    Bu elbiseyi mi giyeceksin ‘elalem ne der’?

    Erkek adam böyle mi yapar sonra ‘elalem ne der?’

    Bak elalemin çocuğuna sen daha otur.

    Bir elalemdir tutturmuş gidiyoruz. Hep bir şeyler söylüyor. Eleştiriyor. Hiç susmuyor. Toplumumuzun kronikleşmiş bireyi ‘elalem’. Yukarıdaki cümleleri ve daha nicelerini duymayan yoktur aramızda. Hep bir elalem konuşuyor,bizi ayıplıyor ve biz utanıyoruz. Sonra da o elaleme göre davranışlarımızı,söylemlerimizi düzenliyoruz.

    Ama Neden ?

    İşin gerçeği elalem dediğimiz şey aslında toplum,çevre, sosyal grup. Her toplumun kendisine göre normları,kuralları,inançları,yaşam biçimi vardır. Sosyal varlık olan biz insanlarda Abraham Maslow’un tabiriyle ait olma gereksinimi içerisindeyiz dolayısıyla toplumla iç içe olma durumundayız.  Bu ihtiyacın karşılanması için de zaman zaman ve belkide çoğunlukla başkalarını mutlu ederek bir topluluğa dahil olabileceğimizi düşünüyoruz. Çünkü insanlara yadırgayacakları duyguları yaşatırsak bizden uzaklaşacakları gibi çokta gerçekçi olmayan bir inancın peşine düşüyoruz.

        Aslına bakarsanız bu elalem dediğimiz şey her zaman çokta kötü bir şey değil. Bizlerin geçmişte yapmış olduğu hataları tekrarlamasını engelliyor. Sonuçta elalem’in bir kural ve çerçevesi var ki çoğu zaman fayda sağlar çünkü toplumun ihtiyaçları doğrultusunda gelişmiştir bu kurallar. Ancak bu elalem’in ne diyeceği korkusu zihnimizi bulandırmaya, içimizi daraltmaya başlıyorsa burada bir problem var demektir. Çünkü bu korku yükseldiği zaman kendimizi elaleme muhtaç ve güvensiz hissediyoruz. Böylece ya başkalarına göre yaşamaya başlıyoruz ya da insanlardan uzaklaşıyoruz. Sonuç olarak kendimize olan saygımızı kaybediyoruz ve sosyal olarak yabancılaşarak ötekileşiyoruz.

        Benim Elalem korkum var mı ?

       Yapmak istemediğin şeyleri yapıyor ve bu yüzden içerleniyorsan, ne istediğini bilmiyorsan ya da hiç bu konu üzerine düşünmediysen, gerçekten inanadığın şeyleri ifade etmekten korkuyor/çekiniyorsan, insanlardan kaçınıyor veya hoşlanmadığın insanlarla vakit geçirmek durumunda kalıyorsan, karar almakta zorlanıyorsan, sürekli insanların senin yanında üzgün sıkılmış olduklarını hayal ediyorsan ELALEM  NE DER? korkusu yaşıyorsun demektir.

       İyi haber şu ki bu korkuyu yaşıyor olmanın tek sorumlusu sen değilsin. Çocuklarını; böyle davranırsan kimse seni sevmez, bak falancanın kızı şurayı kazanmış sen daha otur, hiçbir şeyi beceremezsin, cahilsin vs… gibi öz güven kırıcı söylemlerle yetiştiren aileler bu durumun paydaşı. Kötü haber bu durumu sürdürüyor ve çözmüyor oluşun seni bu paydaşa ortak yapıyor.

       Peki bu durumdan nasıl kurtulabilirim ?

       Öncelikle diğer merkezci olmaktan vazgeçmelisin. Merkeze kendini almalısın. Bunu başardığında insanlar seni sen olduğun için kabullenmiş olacak, onlara göre yaşamış olduğun için değil. Bunun bir diğer avantajı da hata yaptığında  durumu kabullenmek senin için daha kolay olacak çünkü bu senin kendi tercihinle yapmış olduğun bir hata. Oysaki başkalarına uyum sağlamak için yapacağın bir hatayı kabullenmek bu kadar kolay değildir. Çünkü başkaları için hata yaptığında keşke der, pişmanlık duyarsın ama kendi hataların sana büyümeyi öğretir. Başkalarını daha kolay affetmeni sağlar. Bazen yaptığın hatalar başkaları tarafından yanlış anlaşılabilinir. Eğer hata kendi şahsi hatan ise iyi niyetini kalben hisseder, iç huzura daha kolay kavuşabilirsin. Zihinsel olarak daha rahatlarsın ve elalem ne der diye kaygılanmaktansa kendine odaklanırsın.

      Diğer merkezli olmanın getirdiği bir diğer sonuç ise sen başkaları için ne kadar iyi olursan ol, ne kadar çaba harcarsan harca seni olumsuz söylemlerle yargılayabilirler ve herşeyi yapmış olmana rağmen nerede hata yaptığını düşünür durursun. Yeri gelir kendini kullanılmış  ve değersiz hissedersiniz. Aslında problem insanlarda değildir. senin onlarla seni sevsinler, yargılamasınlar diye kendinden ödün verdiğin bir ilişki kurmuş olman problem. Oysaki kendini merkeze alsan sen sen olduğun için yanında olan insanlarla ağı oluşturmuş olsan, vermiş oldukların ve çabaların seni mutlu ederdi. Kendin mutlu olduğun için çabalardın başkalarını mutlu etme gayesiyle değil. Ve kimseden bir beklentiniz olmayacağı için elalem ne der diye bir kaygın olmazdı.

        Zihnini elalem ne der sorusundan uzaklaştırmak istediğinde kendini bir eyleme dökebilir ve odağına eylemi alabilirsin. Bu eylemin bir hedefi olursa diğerlerine odaklanmaktansa hedefine odaklanabilirsin. Bu bir kurs olabilir, bir başarı hedefi olabilir, sana katkı sağlayacak ve seni geliştirecek sonunda da mutlu edecek her şey olabilir. Kendini bir şekilde hayatın akışına bırakman lazım, başkalarının yargılarına değil.

      İyi yönlerinin farkında olan, güçlü yanlarını bilen ve güvenebileceğiniz insanlarla beraber olun. Sevildiğin ve desteklendiğin ortamlarda , arkadaş grupları içerisinde olmayı tercih et.

      Yapacağın bir davranışta kaygın yine çok artıyorsa ‘ en kötü ne olabilir ki?’ sorusunu kendine sor. Çekindiğin kişilerle konuş , fikirlerini al ve kendi isteğin doğrultusunda değerlendir.

      Kendinle içsel konuşmalar yap. ‘Tam olarak ne istiyorum?’ sorusuna cevap ver. Kararlarını kendi isteklerin doğrultusunda al.

      Ne yazık ki insanların ağzı torba değil ki büzesin. Bu nedenle senin için neyin önemli olduğunu bul. İnsanların bu durum üzerine neler diyebileceğini,yapabileceğini listele ve kendini bunlara hazırla.

    Bir başkasının senin hakkındaki görüşleri senin gerçeğin olmak zorunda değil (Les Brown)

    Unutma…