Blog

  • Adenovirüs enfeksiyonları herzaman gündemde

    Adenovirüslar DNA virüsları olup ,gerek çocuk ve gerekse erişkinlerde ciddi tablolara yol açarlar.

    Solunum yolu enfeksiyonlarının esas nedeni virüslardır. Adenovirüsların yol açtığı solunum yolu enfeksiyonları ise her yaş grubunda görülmesi ciddi seyretmesi ve farklı klinik tablolarda karşımıza çıkması ile ayrıca önem taşımaktadır.

    Solunum yolu adenovirüsları üst yolunum yolu enfeksiyonlarına neden olduğu gibi

    Krup

    Bronşit

    Bronşiolit

    Zatürre

    Zatülcenp ( akciğer zarlarının iltihaplanması) yol açabilirler.

    Adenovirüsların diğer bir özelliği de solunum yolu dışında birçok organda yerleşim göstererek hastalık tablosu oluşturmasıdır.

    Karaciğer iltihaplanması

    Nörolojik hastalıklar

    Beyin iltahaplanması

    Üriner sistem enfeksiyonları

    Göz enfeksiyonları ( konjoctivit)

    Barsak iltihaplanmasına da yol açmaktadır.

    Adenovirüs enfeksiyonu belirtileri yerleştiği organa göre değişim gösterir.

    Üst solunum yollarını tutan adenovirüs enfeksiyonlarında

    Burun akıntısı

    Ateş

    Öksürük

    Lenf bezlerinde büyüme

    Gözlerde kanlanma görülür.

    Adenovirüslara bağlı olarak gelişen alt solunum yolları enfeksiyonlarında ise tablo ağır seyreder.

    Ateş

    Öksürük

    Hırıltı nefes alma

    Nefes almada zorluk

    Siyanoz gelişebilir.

    Solunum yolu adenovirüsların da bulaşım

    Tükrük

    Burun salgısı

    Balgam gibi materyelle bulaşım sonrası gelişir.

    Hava yoluyla bulaşım önemlidir.

    Bu virüs bulaştığı ortamda saatlerce ve günlerce canlı kalabilir. Dış ortamda uzun süre canlı kalan bu virüslar dezenfektan maddelere dayanıklıdır.

    Bu özelliği adenovirüs enfeksiyonunun kontrol altına alınmasını zorlaştırır ve salgınlara yol açar.

    Çocuklar enfeksiyonu adenovirüsla bulaşmış ortamlardan alırlar.

    Oyuncaklar

    Oyun parkları

    Diş fırçasının paylaşılması ve enfekte olan musluk, kapı kollarına temas sonrası bulaşım önemlidir.

    Adenovirüs enfeksiyonunun kuluçka dönemi 2 – 14 gün arasında değişmektedir. Hastalığın ilk günlerinde bulaştırıcılık yüksektir. Adenovirüs enfeksiyonlarında bulaştırıcılık uzun sürer ve bu özellik aylarca sürebilir. Bu enfeksiyonun tekrarlama riski mevcuttur.

    Adenovirüs enfeksiyonlarında tanı

    Viral antijen

    Viral kültür

    PCR yöntemi ile yapılmaktadır.

    Bu enfeksiyon da tanı koymak zordur. Klinik ve laboratuvar bulguları ile birçok bakteriyel ve viral hastalıkla karışabilir. Bakteriyel ve viral enfeksiyonların ayırımında kullandığımız testlerde karmaşa mevcuttur.

    Bakteriyel enfeksiyonlarda yüksek bulduğumuz

    beyaz küre

    crp

    prokalsitonın değerleri adenovirüs enfeksiyonlarında yüksektir.

    Bu parametrelerdeki yükseklik klinikte yanılgıya neden olmakta. Hastalıklar bakteriyel enfeksiyon olarak değerlendirilmekte ve antibiotik başlanmaktadır.

    Çocuklarda solunum yolu adenovirüslarına ikincil olarak akut solunum yolu yetmezliği gelişebilir. Bağışıklık sistemi bozuk hastalarda sık olarak görülen bu tablo ağır seyreder ve ölümle sonuçlanabilir.

    Özellikle kök hücre transplantasyonu yapılan çocuklarda adenovirüs enfeksiyonlarının reaktive olduğuna dikkat çekilmektedir.

    Ciddi vakalarda antiviral tedavi suratla başlanmalıdır. Sidofovirin veya Ribovirin tedavisinin etkili olduğu vurgulanmaktadır.

    Destekleyici tedavi önemlidir.

    Sonuç olarak ;

    Adenovirüs enfeksiyonları ciddi seyreden enfeksiyonlardır.

    Adenovirüsların enfekte ettikleri ortamda uzun süre canlı kalabilmeleri ve dezenfektanlara dirençli olması enfeksiyonun kontrolü zorlaştırır.

    Erken tanı ve tedavi önemlidir.

    Ciddi vakalarda antiviral tedaviye süratla başlanmalıdır.

    Anahtar kelimeler:

    Adenovirüs enfeksiyonu

    Solunum yolu viral enfeksiyonları

  • Kardeşim Geldi Düzen Bozuldu

    Kardeşim Geldi Düzen Bozuldu

    Kıskançlık sevilen birinin, sevilen bir nesnenin bir başkasıyla paylaşılmasına katlanamamaktır. Sevginin olduğu her yerde kıskançlığın olması da normaldir. Ne zamanki bu kıskançlık duygusu insanı kemiren bir tutku haline yani hasete dönüşür o zaman sevgi yok olur. Etrafımızda ya da gazete sayfalarında birbirine zarar veren birçok çift görürüz. Eşini evin dışına çıkarmayan eş, bu kıskançlık duygusunun tutsağı haline gelmiştir. Bir yetişkinin bu duygunun tutsağı (patolojik kıskançlık)olması durumunu açıklamak için çocukluk dönemindeki güvensizlik duygusuna bakmak gerekmektedir.

    Kardeş kıskançlığına bakacak olursak çocuğun en değerli varlığı olan annesini bir yabancıdan kıskanmaması anormal olurdu. Anne başka bir çocuğu kucağına almaktadır. Kardeşin dünyaya gelmesiyle birlikte çocukta anneden ayrılma anksiyetesi başlar. Çocuğunuzun, kardeşi ile annesini birlikte gördüğünde yaşadığı duygu, eşinizin yanında bir başkasını gördüğünüzde hissedeceğiniz duygudan farksızdır.

    Yeni kardeş olacağını öğrendiği an çocuk iç dünyasında ne yaşar?

    Annenin gebeliğinden dolayı çocuğu kucağına almaması, dokunsal temasın azlığı ve tedirginlik çocukta sevilmediği hissini yaratabilmektedir. Annenin sınırlarını deneme girişimleri de “artık beni sevmiyorlar mı acaba?” sorusuna cevap arama çabası olarak başlamış demektir. Çocuk annenin etrafında dolanmaya, anneye daha fazla soru sormaya başlar. Kardeşini annesinin kucağında gördüğü an, eve ziyaretçilerin geldiği zaman işittikleri ise yetişkinlerin ve o beceriksiz kötü bebeğin acımasızlığını ortaya koymaktadır. Tüm ilgiyi üzerine toplamayı hiçbir şey yapmadan başaran o küçük şey kendisinin ikinci plana atılmasına sebep olmuştur. Böyle hisseden çocukta huysuzluklar, tutturmalar, ağlama nöbetleri ortaya çıkar. Bebeğin biberonunu kullanma, altını ıslatma gibi gerileme davranışları görülebilir.

    Bazı çocuklarda ise kardeşe aşırı ilgi gösterileri görülebilmektedir. Ebeveyn “benim oğlum/kızım kardeşine çabucak alıştı.” diyebilmektedir. Dikkatle izlendiğinde çocuğun sevgisinin ve aşırılığının samimiyetten uzak olduğunu görebiliriz. Çocuk kardeşinin yanağını okşarken aslında canını acıtmak için de bir çaba içine girebilir. Çocuk kardeşini kıskanmaktan kurtulmuş değil içe atmış bastırmaya çabalamaktadır.

    Kardeş kıskançlığının çok doğal olduğunu bilen bir anne, çocuğun verdiği mesajı doğru olarak alır, kendisinin sevgisini yitirmediğini çocuğa göstererek, çocuğun zamanla yatışmasına, bu duyguyla baş etme becerisini kazanmasına yardımcı olur. Bu süreçte kardeşe olan duygular dalgalanmalar gösterecektir. Zaman zaman onu severken zaman zaman da nefret edebilir.

    Çocuk kardeşini sevmek zorundaymış gibi bir duygu hissetmemeli, kardeşe karşı olumsuz duygularını dile getirdiğinde suçlanmamalıdır. “senin kardeşin o ayıp, sevilmez mi kardeş, pabucun dama atıldı artık senin” gibi ifadeler çocuğun kardeşine olan öfkesini pekiştirir. Bunlar yerine “ona kızmakta haklısın, bazen bende kızıyorum.” gibi ifadeler ise hem onu şaşırtacak hem de rahatlatacaktır. Anne onu anlıyor demektir.

    “kardeşine dokunma, zarar vereceksin” gibi ifadeler onun kardeşe olan öfkesini daha da yoğunlaştırır. Tabii ki kardeşine vurmasına izin vermeyeceğiz ancak bunu sürekli olarak kardeşi koruma ve kendine müdahale şeklinde ya da çocuğu bir reddediş şeklinde değil kısa, net ve kesin bir tutum sergileyerek yapmalıyız.

    Kardeşler arasındaki bu kıskançlıkta zaman zaman ebeveynin payı da olmaktadır. Örneğin fiziksel ya da mizaç olarak kendine benzeyen çocukla daha çok özdeşim kuran bir anne girdiği ortamlarda sözel olmasa da davranış düzeyinde özdeşim kurduğu kardeşi daha ön plana çıkaran davranışlarda bulunabilmektedir.

    Bazen de iki kardeş bir oyuncağı paylaşamayıp tartışabilir. Anne baba ise kimin haklı kimin haksız olduğunu irdelemeye başlayabilir. Oysa çocukların problemlerini kendi aralarında çözmeleri, problem çözme becerileri kazanmaları için fırsat verilmemiş olmaktadır. Paylaşılamayan oyuncak iki kardeşinde elinden alınarak tarafsız bir tutum kardeşlerin birbirlerine olan tepkilerini azaltacaktır.

    Yeni doğan tüm aile fertlerinin yaşamında bir değişiklik yaratacaktır ancak bu değişikliği abla/ağabeye en alt düzeyde yaşatmalıyız. Kardeş olana kadar beraber uyumuş olan anne ve çocuk için yatakları ayırma zamanı kardeşin doğumu olmamalıdır.

    Çocuk kardeşi olmasını çok istemiş olabilir ancak doğum sonrası pişman olabileceğini de düşünerek “senin için yaptık kardeşini” gibi sözlerle çocuğun hoşnut olmadığı bu durumdan kendini sorumlu tutmasına izin vermemeliyiz.

    Unutmayalım ki yeni doğan kardeşe karşı çocuğunuzun kıskançlık duygusu beslemesi normal ancak bizim tutumlarımız bu kıskançlığın tutkuya dönüşmesini engellemelidir.

  • Süper kahraman mehmet’ iki kardeşine can oldu

    Dünyada milyonda bir görülen bağışıklık sistemi hastalığı olan ‘Chediak Higashi Sendromu’ teşhisi konulan 3 yaşındaki Ayşe ve 1 yaşındaki Cuma Örmez, bir yıl arayla 8 yaşındaki abileri Mehmet’ten alınan ilikle hayata tutundu.

    Dünyada milyonda bir görülen bağışıklık sistemi hastalığı olan ‘Chediak Higashi Sendromu’ teşhisi konulan 3 yaşındaki Ayşe ve 1 yaşındaki Cuma Örmez, bir yıl arayla 8 yaşındaki abileri Mehmet’ten alınan ilikle hayata tutundu.

    Şanlıurfa Harran’da yaşayan Emine ve İsmail Örmez çiftinin 6’ncı çocuğu olarak dünyaya gelen Ayşe Ölmez, geçen yıl yüksek ateşten dolayı önce Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine ardından Adana’da bir hastaneye götürüldü. Küçük kıza Sağlık Bilimleri Üniversitesi (SBÜ) İzmir Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde yapılan tetkiklerde ‘Chediak Higashi Sendromu’ teşhisi konuldu. Doktorlar, küçük Ayşe için kesin tedavinin ilik nakli olduğunu söyledi ve nakli 8 yaşındaki abi Mehmet Örmez’den yapmaya karar verdi. Örmez, abisinden alınan ilikle sağlığına kavuştu. Küçük Ayşe’nin hayata döndüğü sırada yeni doğum yapan annenin bebeği Cuma da ateşlendi ve aynı korku dolu süreç bir yıl sonra yeniden başladı.

    BİR YIL ARAYLA AYNI HASTALIK

    Örmez ailesi, bu kez tedavi için 1 yaşındaki bebekleri Cuma’yı alarak İstanbul’da Yeni Yüzyıl Üniversitesi Gaziosmanpaşa Hastanesi’nin yolunu tuttu. Aynı tedavi süreci ve ilik taramaları sonucunda yine abi Mehmet’in bu kardeşine de yarı uyumlu olduğu tespit edilince mayıs ayında hastaneye yatan Cuma 1 ay önce olduğu kemik iliği nakli ameliyatı ile hayata döndü. Ayşe ve Cuma’nın kemik iliği ameliyatını gerçekleştiren Yeni Yüzyıl Üniversitesi GOP Hastanesi hekimlerinden Prof. Dr. Barış Malbora, hastalık ve vaka hakkında önemli bilgiler verdi.

    “İYİLEŞECEĞİNE HİÇ UMUDUM YOKTU”

    7 çocuk annesi Emine Örmez, hastalığın ilk Ayşe’de ortaya çıktığını ifade ederek, “Ateşi çok yüksekti. Barış Hoca sayesinde Ayşe sağlığına kavuştu. Bir yıl sonra aynı hastalığı Cuma’da gördük. Cuma’yı kaybettik sandım. İyileşeceği yönünde hiç umudum yoktu. Doktorlar hazırlıklı olmamı söyledi. Allah doktorumuzdan razı olsun, şimdi çok mutluyuz. Şanlıurfa’ya döneceğiz. Çocuklarımı, evimi çok özledim” diye konuştu.

    “DÜNYADA 500’DEN AZ VAKA VAR”

    ‘Chediak Higashi Sendromu’nun oldukça nadir görülen bir hastalık olduğunu ifade eden Prof. Dr. Barış Malbora, “Dünyada şu ana kadar rapor edilmiş 500’den daha az olgu var. Genetik kökenli bir hastalık. Özellikle akraba içi evliliklerde bu tür hastalıkları görme olasılığımız yüksek. Ne yazık ki bu hastalarımızda ailede 2 çocukta sendrom ortaya çıktı. Buna bağışıklık yetmezliği hastalığı diyoruz. Kanamaya eğilimli bir hastalık ve tipik saç rengi gümüş gri renginde oluyor. Birtakım nörolojik sorunların görüldüğü bir hastalık. Türkiye’de biraz daha fazla görülüyor. Muhtemel sebebi genetik havuzun dar olması ve akraba evliliğinin fazla görülmesi olabilir. Dünyada bildirilen sayı oldukça az olmasına rağmen Türkiye’den vakaların daha fazla olduğunu söyleyebiliriz” dedi.

    YARI UYUMLU İLİK UYUM SAĞLADI

    Bir yıl önce Ayşe’nin operasyonunu gerçekleştiren Prof. Dr. Barış Malbora, şunları söyledi:

    “Ayşe ve ailesi yaklaşık bir yıl önce Şanlıurfa’dan gelmişti. Ayşe’nin yaşamsal sorunları oldukça fazlaydı ve çok hızlıca öncelikle hayata tutunmasını sağladık. Ardından hızlıca aile iç taramaları yapıp uygun iki bireyin olduğunu gördük. Anne ve Mehmet’in iliği uygundu. Mehmet’ten kemik iliği nakli yaptık. Başarılı bir şekilde kemik iliği tuttu. Yaklaşık bir yıl sonra Cuma’da aynı vakaya rastladık. Hızlıca TÜRKÖK ve dünya bankalarını taradık ve verici bulamadık. Ama yarı uyumlu doku uygunluğu olan Mehmet’ten ilik aldık. Nakli yapalı bir ay oluyor. Kemik iliği tuttu. Mehmet bir yıl arayla ikinci kardeşine de can verdi. Çok nadir görülen bir hastalık bir ailede iki bireyde görüldü. Onun dışındaki mucize de bir kardeşin iki kardeşe birden iliğini vermiş olması. İkinci kardeş için yarı uyumlu olmasına rağmen ilik tuttu. Ayşe çok yol aldı iyileşti, Cuma da ciddi bir şekilde toparlandı ve bugün taburcu olacak”

    KESİN TEDAVİ KÖK HÜCRE

    Hastalığın ateş, karın şişliği, vücutta berelenme gibi belirtilerle ortaya çıktığını ifade eden Prof. Dr. Malbora, aileleri uyararak, “Aile bu belirtilere duyarlı olup doktoruyla iletişim kurmalı. Uzayan ateş durumlarında mutlaka çocuk doktorlarına başvurmalılar. Çünkü, hastalığın kesin tedavisi kök hücre. Kök hücre nakli yapılmayan hastaların hemen hepsi kanama ve enfeksiyon ve organ yetmezliği nedeniyle hayatını kaybediyor” dedi.

  • Çocukta Travma

    Çocukta Travma

    Bir buz pistindeyseniz, kayıp düşme ihtimaliniz vardır ve tedbirlisinizdir, düşmek beklenen bir durumdur. Ancak evde otururken cama gelen kurşun ya da yolda yürürken çantanızı almaya çalışan bir kapkaç cıyı tahmin edemezsiniz. Bahsettiğim bu olaylarda kişinin kendi yaşamına da, sevdiklerinin yaşamına da  tehdit vardır, travma da…

    Peki yaşanan bir olaydan herkes aynı derecede mi etkilenir?

    Aynı araba içinde iki kardeş düşünürsek yaşadıkları büyük bir trafik kazası sonucu biri yaşamını devam ettirebilirken diğeri için bu kaza yaşamına kastetmek anlamına gelebilmekte ve kişi travmatize olabilmektedir. Travmatik bir olayın şokunu atlatmak kimi bireyler için bir hafta iken kimi bireyler için 1 yıl ve ya daha fazla sürebilmektedir. Kişiler aynı olaya aynı tepkileri aynı sürede vermezler çünkü her bir bireyin algıları, her bir bireyin geçmiş yaşantıları farklıdır. Yapılan araştırmalarda güvenli bağlanma geliştirmiş çocukların travmatik olay karşısında daha kısa sürede  ve daha baş edebilir güçte olduklarını göstermektedir.

    Peki hayatımızda sadece büyük olaylar mıdır bizim travma diye adlandırdıklarımız?

    Büyük bir deprem bir çok insan için travmatik bir olay iken öğrenme güçlüğü olan bir çocuğa “sen yapamazsın, aptalsın” gibi sürekli eleştiri ve aşağılamalar hayatımızda sürekliliği olan travmaları oluştururlar.

    Çocuklarda travma sonrasında ortaya çıkan tepkilere baktığımızda;

    Aktivitelere karşı isteksizlik, korku kaygı, kabuslar, aşırı bebeksi davranışlar, öfke nöbetleri, ani irkilme tepkileri, anne babayı aşırı duyarlı şekilde takip etme, takıntılı şekilde tekrarlayan olaylar, sebebi bulunmayan mide baş ağrıları uykuda düzensizlik, aşırı hareketlilik gibi  tepkiler görebilmekteyiz. Belirtmek gerekir ki aşırı hareketlilik söz konusu olduğunda ilk akla gelen dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olabilmektedir. Ancak birden bire ortaya çıkan bu hareketlilik dikkat eksikliğini işaret etmez, yardım alınan uzmana çocuğun öyküsünü anlatırken ortaya çıkış zamanının sürecinin belirtilmesi gerekmektedir. Bu huzursuzluk halleri üç aydan kısa sürerse akut, üç ay yada daha fazla sürerse kroniktir.

    Travmatik bir olay sadece olaya maruz kalan kişi değil etrafındaki diğer bireyleri de etkilemektedir. Böyle bir durumda bir uzmandan yardım almak önerilirken anne ve babaya düşenler ise;

    Çocuğun kendini ifade etmesine fırsat vermek, çocuğu yargılamamak,

    Çocuğu yaşadığı olaydan dolayı suçlamamak, terk etmemek,

    Fiziksel- sözel şiddetten uzak durmak

    Sakin tutarlı olabilmek,

    Çocuğun olumlu davranışlarını taktir etmek, ödüllendirmek,

    En önemlisi ise çocuğun güvende hissetmesini sağlamak gerekmektedir.

    Travma sadece güçsüzleştirmez unutmamak gerekir ki hayatına devam etmeye çalışan bu mucize yaşamları iş birliğiyle hayata eskisinden daha güçlü bakabilen bireyler olarak hayata kazandırabiliriz.

  • İyilik zamanı ilik zamanı

    Lütfen siz de Kızılay Türkök’e gelin, üç tüp kan vererek yaşama tutunmayı bekleyen binlerce insana umut olun. Bununla da kalmayıp eğer bir hastayla doku grubunuz eşleşiyorsa, bağışçı olmaktan vazgeçmeyin. Hele ki nakil tarihine yakın zamanlarda hiç geri dönmeyin! Çünkü burada sadece insanların umutlarını söndürmekle kalmıyorsunuz, onların yaşamını da tehlikeye atmış oluyorsunuz! Konuyu Prof. Dr. Barış Malbora’yla enine boyuna konuştuk…

    – Hocam, nedir sorun?

    Sorunun kaynağı yaşamı tehdit eden hastalıklar. Yeryüzünde öyle hastalıklar var ki günümüz bilgi ve teknolojisinde tek çözüm, maalesef kök hücre nakli…

    – Nedir o hastalıklar?

    Lösemi ve kan/kemik iliği kanserleri. Tabii diğer organ kanserleri, doğumsal metabolik hastalıklar, bağışıklık sistemi yetersizlikleri ve Akdeniz anemisi gibi doğumsal kansızlıklar. Bunların da günümüzdeki tek kesin çözümü kemik iliği nakli…

    – Peki ‘kök hücre nakli’yle ‘kemik iliği nakli’ aynı şey mi?

    Şöyle ki, “kemik iliği nakli” bir kök hücre nakli. Ama kök hücre naklinin tek kaynağı kemik iliği değil. Kök hücre kaynağı olarak, sıklıkla kemik iliği kullanıldığı için “kök hücre nakli” ile “kemik iliği nakli” eşanlamlı gibi kullanılıyor.

    Gelelim esas meseleye… İnsanlar donör olmak için kan veriyor. Buraya kadar her şey şahane! Ama ilik bekleyen bir hastayla ‘doku uyumu’ tespit edilip onaylandığında ve Türkök tarafından verici olması talep edildiğinde bağışçı birdenbire ilik vermekten vazgeçebiliyor. Neden?

    Evet, üzülerek söylüyorum ki bağışçılarımızın yaklaşık yüzde 20’si iş başa düştüğü zaman bu süreçten cayıyorlar!

    – Her 5 kişiden biri yani…

    Evet. Kemik iliği bekleyen bazı hastalarımızın birden fazla tam uyumlu verici adayı olabiliyor. Onlar daha şanslı. Bir aday vazgeçerse hemen diğerine yöneliyoruz. Ama bazen, bir hastaya bu koskoca dünyada yalnızca bir verici adayı uygun oluyor. Bu durumda o bir tek gönüllü bireyin “bağışçı” olmaktan vazgeçmesi hem hasta olan çocuklarımız hem onların aileleri hem de bizim için büyük bir hayal kırıklığı! Düşünebiliyor musunuz, 3 yaşında, yüksek risk lösemi tanısı konmuş bir hastanız var. Tüm kemik iliği bankalarından taramaları yapmışsınız, yalnızca bir verici uygun. O vericiden ilik toplanması için talepte bulunuyorsunuz. O da vazgeçtiğini söylüyor! O anne-baba için dünyanın sonu! Bu vazgeçişlerin birçok nedeni var…

    – Korkuyorlar mı?

    Evet, nedenlerden biri korku. Ama insan bilmediğinden korkar. Halkımız da bu konuda yeterli bilgiye sahip değil. Yapılan işlemin kendi hayatlarını tehlikeye atmayacağını net bir şekilde anlasalar ben inanıyorum ki verici adayı olup kemik iliği bağışı talebi geldiği zaman, koşa koşa kök hücrelerini vermeye gidecekler!

    – Bu işin önemini mi anlamıyorlar?

    Bu da işin başka bir açısı. Kemik iliği nakli olmaya muhtaç o güzel çocuklarımızı hastane odalarında bir ziyaret etseler, bu işin ne kadar önemli ve yaşamsal olduğunu anlayacaklar. Sanırım bize de görev düşüyor, daha fazla farkındalık yaratmamız gerekiyor. Türkök ve hastanemizin düzenlemiş olduğu “Şimdi iyilik zamanı, şimdi ilik zamanı!” gibi kampanyaları daha sık aralıklarla tekrarlamalıyız mesela.

    – Eşleri, anneleri, babaları mı itiraz ediyor hocam?

    Maalesef bu da bir diğer neden. Mesela kemik iliği nakli olması gereken bir hastamla teyzesi arasında tam doku grubu uyumu vardı. Bunu öğrenince dünyalar bizim olmuştu. Nakil için tüm hazırlıkları yaptık ve hastaya verdiğimiz kemoterapilerle artık geriye dönüşümü olmayacak şekilde nakle hazırlanıyorduk ki ilik vericisi olan o teyzenin kocası, eşinin bağışçı olmasını istemedi! Kocası kabul etmediği için de küçük hastamıza nakil yapamadık! Neyse ki dünya kemik iliği bankaları taramalarımızda tam uyumlu başka bir bağışçı bularak başarılı bir nakil gerçekleştirdik. Şanslıydık. Hastamız şu an sağlıklı bir yaşam sürüyor. Gerçi bunun tam aksi örneklerimiz de yok değil. Kahraman Mehmet mesela. Mehmet, dünyada çok az görülen bir hastalığa sahip iki kardeşine can verdi. Keşke herkes Mehmet gibi cesur olabilse…

    – Vazgeçenlerin bir kısmının para istediğini duydum, bu doğru mu?

    Evet. Bu tür durumlarla da karşılaşıyoruz. Allah’tan yasalar bunun önüne geçmek için çok güzel duvarlarını örmüş durumda. Türkök de bu konuda çok olumlu adımlar atıyor. Mesela, bağışçı ve hasta nakilden 2 yıl sonrasına kadar kesinlikle yüz yüze gelemiyorlar. Kimlikleri de saklı tutuluyor. Nakilden 2 yıl sonra iki tarafın da onayı olmak koşuluyla bir araya gelmeleri mümkün.

    DİKKAT DİKKAT… NAKİLDEN AZ BİR SÜRE ÖNCE LÜTFEN VAZGEÇMEYİN!

    – “Elbette hepimiz bağışçı adayı olalım. Ama asıl süreç, bir hastayla dokunuzun tam olarak uyduğunu öğrendiğiniz zaman başlıyor.”

    – “Eğer bu aşamada vazgeçerseniz, hasta ciddi bir hastalıkla pençeleşmeye devam edecek ve belki de yaşamını kaybedecek! Bunun manevi yükü çok ağır. En kötüsü, doku eşleşmesi sonrasında verici olmayı kabul edip nakilden 1 hafta-10 gün önce, bizler tarafından hastalara kemoterapiye başladığımız süreçten sonra vazgeçmek… Bu dönemde hastaya verdiğimiz kemoterapi, onların kemik iliğini geri dönüşümsüz ortadan kaldırıyor.”

    -“Ben bu süreci uzaya atılan rokete benzetiyorum. Roketi uzaya fırlattıktan sonra ‘Pardon, geri dönmem gerek!’ deme lüksümüz yok! Bunun gibi bir şey bu hazırlama süreci. Eğer bu noktada vazgeçilirse, hastayı kemik iliği yetersizliğinden kaybetmek çok uzak ihtimal değil. Ben bu noktada yasal düzenlemelerle vericilere de yaptırım getirilmeli düşüncesindeyim. Her aşamada vazgeçme hakkına sahipsiniz ama lütfen nakile çok az bir süre kala vazgeçmeyiniz!”

    KİMLER DONÖR OLABİLİYOR?

    “18 ile 50 yaş arasında, herhangi bir kronik hastalığı, bulaşıcı hastalığı (hepatit B, C gibi) olmayan herkes.”

  • Çocuğumu Tacizden Nasıl Korurum?

    Çocuğumu Tacizden Nasıl Korurum?

    Bir şeyi değiştirmek istiyorsak eğer o şeyin ne olduğunun farkında olmalıyız, bu nedenle öncelikle müdahale programına çocuğun yaptığı sorun olan davranışının analizi ile başlarız. Bu analizin içinde çocuğun sorun olan davranışı nerede, kimlerle iken ortaya çıkmakta, sorun olan davranıştan hemen önce ne oldu, sorun olan davranışla ilişkili diğer faktörler neler(ilaç saati, dozu), davranışın amacı nedir, sorun olan davranış karşısında öğretmen ne yaptı, davranışın sürekliliği nedir, sorunlu davranışlar için daha öncesinde nasıl yollar denendi, davranışın oluşmasını engelleyecek pekiştireçler neler olabilir bu sorulara cevap verebildiğimizde o davranışın analizini sağlamışız demektir.

    Tüm bu davranış analizlerini yapan ekip, okul yönetiminin bilgisinde okul danışmanı, sınıf öğretmeni ve veliden oluşmaktadır. Görevi öğrencileri takip etmek, aileyi sağlıklı şekilde bilgilendirmek ve ihtiyaç dahilinde uzmana yönlendirmektir. Okul içerisinde ya da dışarıda karşılaşılan problemler arasında istismar gelmekte ve ebeveynler öğretmenler ve çocuklar bu konuda belli periyotlarda bilgilendirilmektedir.

    Çocuğumu istismardan nasıl koruyabilirim?

    Okul öncesi dönemde ebeveynler, çocukların cinsellikle ilgili sorularına nasıl cevap vereceklerini bilemeyebiliyor. Üç yaş civarında merak duygusunun artmasıyla birlikte çocuğun soruları da artış gösterir. Bu soruları bazı anne babalar duymazdan gelirken bazıları da çocuğun aklını karıştıracak cevaplar verebilmektedir. Anne baba “bu sorunun cevabını bende bilmiyorum ama eğer istersen birlikte araştırabiliriz.” diyemiyor çünkü bu söylem zorlayıcı, güçsüzlük belirtisi olarak adlandırıyor oysa zaman zaman anne babanın da bilemeyeceği şeyler olabilir. Yanlış bilgi verip çocuğun aklını karıştırmak yerine “bunun cevabını bende bilmiyorum birlikte bulalım” demek daha sağlıklı olacaktır.

    Bu sorulara cevap verirken anne baba olarak onlara öğretmemiz gereken şey;

    1. kendi bedenini tanıtmak,

    2. sınırları tanıtmak,

    3. iyi ve kötü dokunuşu ayırt etmeyi öğretmek olmalıdır.

    Çocuğun sorduğu sorular çocuğun bedenini tanımasıyla başlar. Bir yaşına kadar cinsel organla ilgilenmez ancak tuvalet eğitimi döneminde artık cinsel organının farkındadır. Ona takma isim takabilir. Anne baba da cinselliği konuşmaktan utanç duyduğu için isim takmak anne babanın da işini kolaylaştırabilir. Ancak çocuğun gerçek isimleri de öğrenmeye ihtiyacı vardır. Penis ve vajina olarak öğretilmelidir. Doğru kelimeyi bilmemek utandırıcı olabileceği gibi takma isimler karıştırıcı ve kişiden kişiye değişik anlamlar taşıyabilir. Okul öncesi dönemde çocuk soyut algılamadığı için somut şeyler duyup merakını gidermek isteyecektir. Ben nasıl dünyaya geldim sorusuna “anne ve babalar birbirlerini çok sevdiklerinde bir bebekleri olur” diyebilirsiniz. Okul öncesi dönemdeki bir çocuğa daha detaylı bilgi vererek kafasının karıştırılması yanlıştır. Sevişmek, öpüşmek, rahim vs gibi bilmediği terimler onun daha fazla soru sormasına sebep olacaktır.

    Onun kafasını karıştırmadan açıklamaları nasıl yaparım?

    Bu sorunun cevabı kimin, nerede ve ne zaman açıklama yapacağıyla da ilgilidir. Bir çocuğa konuşma yapmak için ondan gelecek bir soru yada davranış başlangıç noktası olabilir. Bu konuşmayı çocuğa güven duyduğu bir yetişkinin ya da yetişkinlerin yapması sağlıklı olacaktır. Çocuk bir misafirlikte bile aklına takılan soruyu size yöneltebilir.  “ Sevişmek ne demek?”Çünkü sorusunun içeriğinin farkında değildir. Anne baba ise kızarır. Her zamanki ses tonu ve mimiklerinizle utandırmadan ayıp demeden evde konuşabileceğinizi anlatabilirsiniz.

    Çocuklara cinsel eğitimden bahsetmek yeterli değildir model alarak öğrenen okul öncesi çocuğu davranışlarda da sözlerde ki istikrarı görmek isteyecektir. Göz temasınızın olmasına, ses tonunuz her zamanki tonda olmasına dikkat ederek (ne utanmış ne sert)  “anlıyorum ki bazı şeyleri oldukça merak ediyorsun insanların bazıları kız bazıları erkektir. Kızları ve erkekleri bazı şeylerle ayırt edebiliriz. Kızlar daha çok etek giyer erkeklerse pantolon giyer. Erkeklerde öne doğru penis vardır, kızlarda ise içe doğru vajina vardır. Ve çiş yapmamızı sağlar.” Bu kadar açıklama, çocuk soru sormuyorsa yeterlidir.

    Peki üst üste gelen çocuk kayıpları ve tacizlerine karşı çocuklarımızı nasıl koruyacağız?

    Yapılan araştırmalar çocukların en çok 4-11 yaş arası tacize uğradığını göstermektedir. Bu bilinçlendirmenin yapılacağı en başarılı yaş grubu ise 4-7 yaş arasıdır. Çocukları istismardan korumak için konuşmak yeterli değildir, davranışlarla da bunu öğretmek gerekmektedir. Tehlikeli kişilerden uzak durmasını öğütlemek sosyal gelişim ve güven duygusunu da zedeleyebilir.  Eğer ki içe dönük ya da sosyal fobik bir çocuk varsa karşımızda bu açıklamaları yapmak onun kaygısını artırıp iletişim kurmasını engelleyebilir, etrafını tehlike olarak algılamasına sebep olabilir. Bu nedenle her çocuğun gelişiminin farklı olduğu ve mizacının farklı olduğu göz önüne alınarak çocuğunuz açıklamaya ihtiyaç duyacağınız soru ve davranışlar sergiliyorsa açıklama yapmanız önerilir.

    Çocuklara nasıl bir bilinç kazandırılmalı?

    • ‘Bedenim bana özeldir’  bilincini kazandırmak
      Kendi bedeninin kendisine ait olduğu hissini kazanamayan ve kendi bedeni üzerinde başkalarının bir şeyler yapabileceğini düşünen çocuk rahatlıkla taciz tuzağına düşebilir. 4 yaşından itibaren çocuğa bu bilinç verilmeli. Örneğin, terlemiş bir çocuğun atleti izin alınmadan aniden çıkartılmamalı. Çocuk zamanla kendisinden izin alınmadan bedenine yapılacak müdahaleleri hisseder ve rahatsız olur.

    • ‘İzin verirsem dokunabilirsin’ bilincini kazandırmak
      Çocuk, kendi bedenine olan hakimiyetini öğrenmekle birlikte, hakim olduğu bu beden üzerinde kendisinin söz hakkı olduğunu bilmeli. Ebeveynlerin 4-5 yaşından sonra çocuklarını öperken bazen ‘Seni öpebilir miyim?’ diye müsaade istemesi bu bilincin oluşmasında etkilidir.

    • ‘Dokunulması yasak olan yerlerim’ bilincini kazandırmak
      Çocuklar 4 yaşından itibaren vücutlarının belli bölgelerine dokunulmasından rahatsız olmaya başlamalı. Çocuk eş, dost ve akrabalar tarafından cinsel organlarına dokunularak, öperek, vurarak sevilmemeli.

    • ‘Fiziksel baskıya direnme’ refleksi kazandırmak
      Taciz yaşamış çocukların birçoğu çırpınmanın ve kaçmanın çözüm olmadığını düşünüp kaçmayı denememişlerdir. Çocuklara olan sevgi gösterileri sırasında kendi güçsüzlüğünü hissettirecek kadar orantısız güç gösterisinden sakınmalı.

    • ‘Vücudum görünmemeli’ hissi kazandırmak
      Çocuk, çıplak olarak ortada bırakılmamalı. Kendisini başkalarının yanında çıplak görmeye alışkın olmazsa elbisesinin birileri tarafından çıkartılmasından ciddi rahatsızlık duyar.

    • ‘Banyoda çıplak olunmaması’ bilinci kazandırmak
      4 yaşından sonra anne baba çıplak olarak çocukla aynı banyoda bulunmamalı. 7 yaşından sonra çocuğun genital bölgelerinin başkasınca görünmesine izin verilmemeli.

    • Tuvalette benden başkası olmamalı bilinci kazandırmak
      4 yaşına girmiş bir çocuğa tuvaletin özel bir mekan olduğu ve tuvalet ihtiyacını gideren birinin başkaları tarafından görülmesinin doğru olmayacağı öğretilmeli.

    • ‘Soyunma ve giyinmede yalnızlık’ ilkesi kazandırmak
      Çocuğun bedenine yönelmiş bakışlardan rahatsız olacak refleksi kazanması için 4 yaşından itibaren ortalık yerde çıplak dolaşmamayı öğrenmesi gerekir.

    ‘İzin verirsem kabul edilirsin’ ilkesi kazandırmak
    7 yaşından sonra çocuğun odasına girerken anne baba bile izin almalı. Giyinip soyunurken izin alarak yardım edilmeli

  • Epilepsi sınıflandırması

    Uluslararası Sınıflandırma

    Bu sınıflandırmalar karmaşıktır. Ancak tüm nöbet tiplerine sırasıyla yer vermektedir. Uluslararası Epilepsi İle Savaş Derneği (ILAE) tarafından yeni bilgilere göre güncellenmektedir. 1981 ve 1989 sınıflandırmaları birbirini tamamlayıcı iki sınıflandırmadır. Bu sınıflandırmalar halen güncel olarak kullanılmaktadır. 2001 sınıflandırması ise yeni önerilmiş ancak henüz benimsenmemiş bir sınıflandırmadır.

    Tablo 1. Epileptik nöbetlerin klinik ve elektroensefalografik sınıflandırması, (ILAE 1981)

    I.Parsiyel1 (fokal) nöbetler

    A.Basit parsiyel nöbetler (bilinç durumu bozulmaksızın)

    1.Motor semptomlu (hareketlerle ilişkili bulgular söz konusudur)

    2.Somatosensoryel veya özel duysal semptomlu

    3.Otonomik semptomlu

    4.Psişik semptomlu

    B.Kompleks parsiyel nöbetler (bilinç bozukluğu ile giden)

    1.Basit parsiyel başlangıcı izleyen bilinç bozukluğu

    Basit parsiyel başlangıcı izleyen bilinç bozukluğu

    Otomatizmlerle giden

    2.Bilinç durumunun başlangıçtan itibaren bozulması

    Sadece bilinç bozukluğu ile giden

    Otomatizmlerle giden

    C.Sekonder jeneralize nöbete dönüşen parsiyel nöbetler

    1.Basit parsiyel nöbetin (A) jeneralize nöbete dönüşmesi

    2.Kompleks parsiyel nöbetin (B) jeneralize nöbete dönüşmesi

    3.Basit parsiyel nöbetin kompleks parsiyel nöbete dönüşmesi ve ardından jeneralize nöbete dönüşmesi

    II.Jeneralize nöbetler (konvülzif veya konvülzif olmayan)

    1.Absans nöbetleri (dalma nöbetleri)

    ■Tipik Absans nöbetleri

    ■Atipik absans

    2.Miyoklonik nöbetler

    3.Klonik nöbetler

    4.Tonik nöbetler

    5.Tonik-klonik nöbetler

    6.Atonik nöbetler (astatik) (ani düşme nöbetleri)

    III.Sınıflandırılamayan epileptik nöbetler

    Yeterli bilgi olmayışı nedeni ile yukarıdaki kategorilere dahil edilemeyen nöbetlerdir. Çiğneme, ritmik göz hareketleri gibi bazı yenidoğan dönemi nöbetleri bunlardandır.

    1.Parsiyel : kısmi, bütünün bir bölümü

    2.Somato : vücut; sensoryel = duyu ile ilişkili

    3.Otonomik:istem dışı hareketlerle ilişkili örneğin kalp hızı, terleme gibi

    4.Psişik:hem aklı hem de beyni etkileyen

    5.Otomatizm; kişinin kontrolu altında olmayan yarı amaçlı hareketler. Örneğin yalanma, yutkunma hareketleri, elbiseleri çekiştirme ve sarhoş gibi yürüme şeklinde hareketler.

    6.Sekonder jeneralize : sınırlı bir bölgeden başlayıp yaygın hale dönüşen (genelde tonik-klonik nöbet oluşur)

  • Aşkın O Hali

    Aşkın O Hali

    Aşkı anlatmak istemek, ellerinle yaptığın yemeklerde annenin yaptığı yemeklerin lezzetini yaratmaya çabalamak gibi. Anlatması zor tadıldığında hissedilen bir şey…
    Aşkın kaç hali vardır saymadım ancak biliyorum ki aşkın her halinde, her tanımında binlerce anlam gizli. Yüzyıllardır bahsedilir adından, sadece el ele yaşanmamıştır aşk. Kafka Milena mektuplarda, Leyla Mecnun dağlarda, Paris Helen bir savaşın tam da ortasında ateş topları arasında ama aslında hepsi kalpte…

    Peki neydi bizi aşk üzerine bu kadar düşündüren?

    Aşk, aşkı, aşka, aşkta, aşktan tüm hallerinde “O” gizli, onun her halini aşkla sevmek. Eminim aşkın tarifi gibi aşkla sevmenin tarifinde de hepimiz farklı bir şey söylerdik. Genelimizin anladığıysa coşkuyla sevmek olurdu, işte asıl tarifi zor olan da bu coşku. Aşk dediğin o nesneyi, o varlığı gördüğünde nasıl bir zihin tutulmasıdır bu, gece yatağına girdiğinde içindeki o coşkunun sessiz çığlığı gibi, kimsenin duyamadığı ama senin tüm camlarını yerle bir edebilecek kadar yüksek bir ses. O hayatında yokken istemeyerek yaptığın her şeyi isteyerek yapmak, hoşgörülü olabilmek, kalbindeki sesin ellerini dizlerini saçlarını titretmesi gibi..

    Bu yoğun hissin tarihine baktığımda binlerce hikaye görüyorum. Aşkı her birimiz farklı yaşadık. Milena’ ya “ hayatımda en çok seni seviyorum diyorum ama bu gerçek sevgi değil sanırım, sen bir bıçaksın bende durmadan içimi deşiyorum o bıçakla dersem, gerçek sevgiyi anlatmış olurum sanırım.” diyen Kafka, 3 yılda sadece 3 kez gördüğü Milena’ya binlerce sarı kağıt yazdı ve en derinindekileri mektuplarında yaşattı.

    Mihrimah Sultan’ a olan aşkını İstanbul’un en güzel tepelerindeki iki caminin minarelerinin arasından resmeden Mimar Sinan ise Mihri mah ın anlamıyla aşkını simgeleştirdi. Mihr güneştir, mah ay, Mihri mah ay ve güneşin buluşması… 21 mart akşamı baktığımızda Edirne kapı caminin minaresinde güneş batımına ve aynı anda Üsküdar caminin iki minaresi arasında ayın doğuşuna şahit oluruz. Her iki tepeyi de gören bir İstanbul tepesinden bakıldığında Sinan ın Mihri mah Sultan a aşkı önünde eğilmemek mümkün müdür? İşte bu aşkı Sinan yapıtında yaşattı.

    Tarihte aşk dendiğinde akla gelen şey sonsuzluk iken, dile getirilemeyen bir duygu iken, yaşamak hatta ağza almak yürek isterken günümüzde aşka nasıl da ömür biçer olduk. Kimi 3 yıl dedi kimi 4, kimi aşkın yaşı olmaz dedi, kimiyse kafasındaki yaş aralığına denk düşmeyen aşıkları eleştirdi. Kimi sosyal ağlarda sevdalandı, mektup yerini iletilere bıraktı. Sevdalının ulaşılabilirliği arttıkça aşkın ulaşılabilirliği arttı sandık. Oysa aşk mutasyona uğradı, her sakallıyı aşk sanar olduk.

    Aşk bize yüzünü çevirdiğinde tüm sarayları, tüm şehirleri yakılmış harabe buldu. Çünkü aşk aşk olmaktan çıkmış, bencilliğin içine hapsolmuş, güvensizliğin içine sıkışmış kontrollü bir duygu haline dönüşmüştü. Paris Helen, Kafka Milena, M. Sinan Mihri mah ve diğerleri hepsinde aşk beklentisizdi…

    Günümüzde ise her şeyi çabuk tüketir olduk, önce sözcükler kısaldı, sonraysa konuşmalar azaldı. Mutfaktan gelen o sevdiğin çorba kokusu, seni mutlu etmez seni doyurmaz oldu, açlık yerini doyumsuzluğa bıraktı. Hayatımızı yönlendiren küçük kara kutucuklar; tv bilgisayar önce yastıklarımızı sonra ise yataklarımızı ayırdı. Küçük makineleşme hareketleri insanı üretimden tüketime itti, insan makineyle daha fazla vakit geçirmeye başladı, yüzlerde Akdeniz gülüşü yerini Sibirya soğuğuna bıraktı; mutsuz ifadeler çoğaldı. Rekabet duygusu hırsı, hırs yarışı, kıskançlığı, hasedi ve tüm bunlar güvensizliği getirdi “ ben tatildeyken çiçeklerim ölmesin” diye komşuya bırakılan ev anahtarları yerini “aman yenisini alırız” a bıraktı. Aşklar da tüm bu bahsedilenlerden nasibini aldı. 

    Kişinin kendini gerçekleştirme alanı daraldıkça doyumsuzluk arttı ve doyumsuzlukla beraber tutku öldü. Yastığa bir geceliğine koyulan başların egoları besleyeceğine kanar olduk. Oysa egolar darbe yedi. Kendimize güvenimizi karşımızdakine gücümüzü ispatlamak uğruna tutkuyu anlık bir rahatlamaya bıraktık, çoğu bunu da tutku sandı. Arada saygı bitti.

    Rekabet “biz” i “ben” yaptı. Ve “biz”den önce söylenen “ben” ler ilişkiyi sürdürme sorumluluğunun bel kemiğine vurdu. Çünkü bağlanmak artık yanlıştı, bağlanmak demek “ben”i kaybetmek demekti buna inandırdılar oysa biz olmadan ben olmazdı düşünmediler. İşte tüm tapınaklar böyle yıkıldı.

    Aşkı oluşturan yakınlık, tutku, bağlılık ardından kocaman bir ben bıraktı ve ayrıldı. Yaz aşkı diye ömür biçtiğimiz aşklar kaldı geriye…

    Aşkınızın bir mihri mah olması dileği ile…

  • Meningokok enfeksiyonları ve menenjit aşıları

    Neisseria meningitidis yalnız insanda enfeksiyon etkenidir. İnsan nazofarinksi ( burun-boğazın açıldığı ortak boşluk ) bilinen tek taşıyıcılık bölgesidir ve insandan insana, direkt temasla veya solunum yollarından damlacıklarla bulaşır. Nazofarenkste bulgu vermeden bekleyebileceği gibi buradan kana karışarak meningokoksemi ( kan yoluyla tüm vücuda yayılıp yaygın hastalık oluşumu ) ve/veya menenjite ( beyin zarlarının iltihabı ) neden olabilir. Meningokokal enfeksiyonlar tüm dünyada önemli bir ölüm nedeni olmaya devam etmektedir. Her yıl tüm dünyada 500.000 yeni vaka görülmekte, 50.000 ölüm ve tüm tedavilere rağmen hastalık sonrası yaşayan kişilerde ise % 10-20 oranında ciddi sekellere yol açmaktadır.
    Meningokoksemi birçok farklı klinik tablo ile karşımıza çıkabilir. Bulguların başlamasından sonraki birkaç saat içinde hastanın durumu hızla kötüleşebilir. Meningokoksemi ateş ve döküntü ile karakterize, purpura fulminans, septik şok ve çoklu organ yetersizliğine neden olan öldürücülüğü çok yüksek bir hastalık olup en sık beş yaş altı özellikle 12 aydan küçük süt çocuklarında görülür. Purpura fulminans, genellikle ölümcül şok, anemi, bacaklarda ani ve hızla yayılan simetrik deri kanamaları ile seyreden ani başlangıçlı yaşamı tehdit eden bir durumdur. Ayrıca beyin zarı iltihabı ( menenjit) şeklinde hastalık yapabilir. Aşı ile korunulabilecek bir hastalıktır. Bu sebeple ülkemizde de erken dönemde aşılama önerilmektedir. Aşağıda Türkiye için Meningokok Aşılarının Aşılama Şeması gösterilmiştir. ♦️♦️MENİNGOKOK AŞILARI♦️♦️ ♦️6 ay öncesi başlangıç:
    *Nimenrix 2-4-12. ay 3 doz *Bexsero 2-3-4. ay-13. ay veya 3-4-5. ay -13. ay olarak 4 doz

    ♦️6-12 ay arası başlangıç:
    *Nimenrix 6-8-12. ay 3 doz. *Bexsero 7-9. Ay-hayatın 2. Yılı 3 doz. (3. doz 12-24 ay arası)
    *Menactra 9-12. ay. *Bexsero 7-9-hayatın 2. Yılı 3 doz

    ♦️12. Aydan sonra başlangıç: *Nimenrix 12. ay tek doz. *Bexsero 13-15-27. ay 3 doz
    *Menactra 12-14. ay *Bexsero 13-15-27. ay 3 doz

    ♦️24 Aydan sonra başlangıç:
    *Nimenrix 24. ay tek doz. *Bexsero 25-27. ay 2 doz
    *Menactra 24. ay tek doz. *Bexsero 25-27. ay 2 doz

  • Sen Yeter Ki Öğret Bana, Anne!

    Sen Yeter Ki Öğret Bana, Anne!

    Pestalozzi’nin dediği gibi “bir çocuğun eğitimi bir çiçeğin eğitimi gibidir.” İlgi özen beceri isteyen bir iş sadece kurallara yöntemlere dayanmıyor, kitaplarda öğrenilmiyor, özveri istiyor. Beni bir düşünsenize yetişkinler yani bir çiçeği☺, önce toprağı kazır tohum ekersiniz. Çiçek açması için uygun koşulların sağlanması gerekir. Zamanında sular gübrelerseniz çiçek açar. Çok dokunup örselenirse de, bir köşede bırakılıp unutulursa da bir çiçek kurur. Ben de bir çiçek gibiyim, her şeyi kararınca ben de isterim.

    Kardeşimle bir oyuncağı paylaşamayıp kavga etmeye başladığımızda sen geldin, bana her şeyi öğretmek isteyen ancak uygulamada zaman zaman yetersiz kalan ah benim güzel annem güzel babam. İşte sen, o an geldiğinde yüzün birkaç gün önce yemeği ocakta unuttuğunda çok sinirlenip söylenirken bana gösterdiğin tencerenin dibi gibi kapkara, ellerin bu yüz ifadesini takındığında hep olduğu gibi sadece şişman parmağın yanındaki havada diğerleri sımsıkı kapanmış, sesinse yağmurlu havalarda çıkan o korkunç ses gibi, son kulağıma gelen sesse genelde “yeter artık gidin odalarınıza!”

    Sana cevap verdiğimde daha da kızgın olabiliyor, bazen bana ceza verebiliyorsun.Yemek yemediğimde ceza, akıllı durmadığımda ceza, ilacımı almadığımda ceza, derslerimi yapmadığımda ceza, sizinle görüşlerimiz ayrıldığında ceza… oysa ben bir canlıydım belki bunu unutmuştunuz. 5 yıllık hayatımda bu sözcüğü ilk ne zaman duyduğumu hatırlamıyorum ama hep bir yerler de vardı. Bu davranış şekline otoriter-cezacı anne baba tutumu dendiğini çook ilerde öğrenecektim.

    Otoriter anne-baba tutumlarında;anne babanın, kısıtlayıcı ve cezalandırıcı bir yol izlediği, çocuklarını kendi kurallarına uymaları ve saygılı olmaları konusunda uyardıkları görülür. Bu tutum, yetersiz sosyal gelişimin nedenidir. Böyle bir ortamda tartışmaya yer yoktur. Ana-baba düşüncesini, “Bunu sadece benim söylediğim şekilde yapacaksın, o kadar. Ben anneyim / babayım, sen ise çocuksun” cümlesiyle sınırlar ve istediklerinin yapılması için çocuğu zorlar. Çocuğun istek ve gereksinimlerini dikkate almaz. Anne baba olay yerine sinirli gelmekte ve bir savcı gibi ayrıntıları inceleyip haklıyı haksızı ayırt etmek için uğraş vermektedir.

    Paylaşılmayan oyuncak ve kardeşlerin tartışması yerini anne babanın öfkesine bırakır. Kardeş kavgası ikinci plana düşer, sorun oyuncağın paylaşılmaması değil birbirlerine edilen hakaretler saygısızca sarfedilen sözcükler olur. Anne baba -ilk kim almıştı? –biriniz bana yalan söylüyor –cezalısınız defolun odalarınıza gibi çözümden uzak ifadeler derin yaralar bırakacaktır.. Anne baba otoritesiyle problemi çözmüştür ancak çocuk ne öğrenmiştir?

    Evet istenmeyen davranış durmuştur, kavga sona ermiştir ancak çocuk problem çözme becerisini, sorumluluk bilincini öğrenememiştir. Çünkü tüm kararları anne baba vermiş, çocuk problem çözme süreci dışında bırakılmıştır. Anne babanın aşırı disiplini, baskısı altında olan çocuk sessiz çekingen küskün bir kişilik yapısına sahip olurken, sevgiyi esirgeyerek denetlemenin egemen olduğu ailelerdeki çocuklar ise kaygılı isyankar olabilmektedir.

    Otoriter cezacı bir aile ortamında yetiştirilen çocuklarda, anne-babaya sevgisizlik, insanlarla sağlıklı ilişkiler kurmama, kavgacı ve geçimsiz olma, duygularına hakim olamama, alınganlık, birden parlayıverme, güvensizlik, yersiz korku ve kaygılar gibi özelliklere rastlanabilmektedir.

    Siz cezacı otoriter anne baba tutumuna mı sahipsiniz düşünedururken ben isteklerimi sıralamaya başlayayım size,

    Anne baba,

    -Tüm haklarımı elimden alıp ceza vermek yerine bana problem çözme becerisi kazanmam için fırsat ver, kendi problemimi çözmemi öğret bana

    -Hoşunuza giden şeyler yaptığımda değil beni bir işte başarısız olduğumda da sevdiğinizi gösterin, koşulsuz sevgiyi öğret bana

    -Sorumluluk almama izin ver, ilerde bir ailenin sorumluluğunu almayı öğret bana

    -Yüksek sesin tehlike olmadığını öğret bana,

    – Karşıdakini dinlemenin birey olmak olduğunu, benim bir canlı olduğumu öğret bana

    Sen yeter ki öğret bana, ben hazırım benzemeye sana…