Blog

  • Adet Öncesi Sendromu Önlemenin 10 Yolu

    Adet Öncesi Sendromu Önlemenin 10 Yolu

    Eğer özel günleriniz yaklaşıyorsa …Kendinizi dipte hissediyorsanız ve bunu önleyemiyorsanız ya da kontrolü kaybettiğinizi düşünüyorsanız işte bu yazı tam da size göre..:)

    PMS yani halk arasında adet öncesi sendromu diye bilinen kimisinde yeme şeklinin değiştiği, kimisinde baş ağrılarının olduğu, kimisinde de duygu durumunun farklılaştığı dönemdir…Tüm dünyada ve bütün kültürlerde rastlanılan bir durumdur.Bu durumu yaşamak için kadın olmak ve adet görmek yeterlidir

    1.)Doktora Gidin!

    Çünkü ancak uzmanı olduğu doktor sizin durumunuzu bilir ve buna göre bir yol haritası çizer.

    2.)Spor Yapın!

    Yapılan her türlü egzersiz seratonin dediğimiz mutluluk hormonunun açığa çıkmasına sebep olur ve bu sayede kendimizi daha iyi hissederiz.

    3.)Su İçin!

    Araştırmalar acıtasyon ve ağrılar için içilen suyun bizi daha iyi hale getirdiğini söylüyor.

    4.)Size İyi Gelen Şeyleri Yapın!

    Hayatta her zaman istediğimiz şekide hareket edemiyoruz bu yüzden bu dönemde biraz daha nefes alır hale gelirsek eğer bu dönemi daha iyi atlatırız.

    5.)Bu Dönemde Kafein, Sigara Ve Alkolden Uzak Durun!

    Kadınların tamamına yakınının sağlığını olumsuz etkileyen alışkanlıkları devam ettirirler.Özellikle çay, sigara, kahve ve kola alımını azaltmanız bu dönem içn yerinde olacaktır.Aslında sadece bu dönemde değil her dönemde bu zararlı alışkanlıklardan uzak durmak gerekiyor.Çünkü bunların ruhumuza ve bedenimize zararlı etkilerini görseniz sizde aynı fikirde olurdunuz..

    6.)Negatif Ortam ve Kişilerden Uzak Durun!

    Zaten mutsuz olduğumuz böyle bir dönemde bir de böyle ortamlara girerek kötü olan durumumuz daha da kötüleşir bir hale gelerek durumumuz daha da kötüye gidecektir.Buna izin vermeyin.

    7.)Bitki Çayları İçin!

    Melisa ve papatya çayının sakinleştirici ve yatıştırıcı olduğu bilindiği için bu dönemde içilen bu çayların dönemin daha hafif geçirilmesinde etkisi olduğu araştırmalarca desteklenmiştir.

    8.) Nefes Eğzersizi Yapın!

    Uzman kontrolünde ( uzman klinik psikolog ) yapılan nefes egzersizi beynimize daha iyi oksijen gitmesine ve dipte olan duygu durumumuzu bir nebze olsun hafifletmesinde yardımcı olur.

    9.)Destek Alın!

    Profesyonel destek aldığınız zaman bu durumla baş etmeyi öğrenirsiniz ve daha kontrollü olmuş olursunuz bu sayede öfkeyle ve tamamen duygularınızla hareket etmeyi değil de mantığımız da bizimle olmuş olur.

    10.)Takviye Alın!

    Bu dönemde vücudumuzun bazı takviyelere gereksinimi ve eksikliği olduğu için alınan bu takviyeler durumumuzu daha da hafifletir ve içinde bulunduğumuz durumu çekilebilir hale getirir.E,C,D ve A vitamini kalsiyum ve magnezyum alımının bu dönemdeki şikayetleri azalttığı yapılan araştırmalarla kanıtlanmıştır.

    Sendromsuz krizsiz ve mutlu dönemler geçirmek dileğiyle…:)

  • Çocukların konuşma geriliğinin sebepleri nelerdir?

    Çocukla gün içinde ne kadar konuşulduğu, konuşmaların içeriği, çocuğun tv, bilgisayar gibi uyaranlara ne kadar maruz kaldığı, konuşmasını hızlandıracak tarda oyuncak, kitap gibi materyallerin olup olmadığı, çocukla ilgilenen yetişkin sayısı gibi faktörler çocuğun dil gelişimini etkiler. Kendisi ile az konuşulan anne dışında fazla insan görmeyen, tv karşısında büyüyen, fazla insan çocuk görmeyen çocuklarda dil gelişimi gecikir.

    Özellikle ilk 3 yaştan önce çocuğun tv, bilgisayar, cep tel, Ipad zaman geçirmesi, dil gelişimini geciktirir. Piyasada bebekler için hazırlanmış pek çok tv yayını (baby tv…) DVD yayını bulunmaktadır. Her ne kadar bebeklere yönelik hazırlandığı söylense de dil gelişimini ve iletişimi olumsuz etkilediği dikkat süresini odaklanmayı olumsuz etkilediği saptanmıştır.

    Dil gelişimi için, sözcüklerin karşılıklı insan insana iletişim içindeyken duyması gerekir. Çocuğunuz duyduğunu tekrarlamasa bile farklı sözcükleri duydukça zihnine kaydedecektir, bu nedenle bebeğinizle konuşmanız onun çıkardığı seslere tepki vermeniz onunla oynamanız gelişimi için çok önemlidir. Çocuklarıyla sık oyun oynayan ve oynarken onlarla konuşan, çocuklarına kitap okuyan, çevrelerinde ilgilendikleri, işaretle gösterdikleri şeyler hakkında çocuklarıyla konuşan ve çocuklarıyla daha yalın ve sade bir dil kullanmayı tercih eden ebeveynlerin çocuklarının dil gelişimlerinin daha iyi durumda olduğu saptanmıştır.

    Dil gelişiminde gecikme; işitme engeli, otizm, gelişim-zeka geriliği, otizm-yaygın gelişimsel bozukluk gibi nedenlere de bağlı olabilir.

  • Dentafobiden Korkmayın

    Dentafobiden Korkmayın

    Dentafobi diş hekimi korkusu anlamına gelen bir terimdir. Toplum tarafından dental anksiyete veya dental kaygı olarak da bilinir.

    Diş sağlığı sorunlarının tedavisini geciktirdiği ve diş hekimlerini zorlayan bir durum olduğu için önemlidir. Bu nedenle dentafobi konusunda çok sayıda yapılmıştır. 

    Kimlerde Görülür?

    Dentafobi her yaşta, her cinsiyette, her eğitim düzeyinde, her ekonomik düzeyde, her toplumda ve her kültürde görülür.

    -Dentafobi her yaşta görülebilmekle birlikte, bu konuda yapılan çalışmalara göre en yüksek oranda 4-6 yaşları arasındaki çocuklarda görülür. Yaş arttıkça dentafobi görülme olasılığının düştüğü bildirilmiştir. Bunun nedenleri arasında yaş arttıkça sosyal etkileşimlerin artması, sağlık konusunda daha çok bilgiye sahip olma, bazı sağlık işlemleri ile ilgili deneyimler yaşama sayılabilir.

    -Yapılan çalışmalar dentafobinin kadınlarda erkeklere göre daha yüksek oranda görüldüğünü ortaya koymuştur. Kadınların erkeklere göre ağrıya karşı daha hassas olmaları buna açıklık getirebilir. Bununla birlikte herkesin ağrı eşiğinin farklı olduğu da unutulmamalıdır.

    -Eğitim ve gelir düzeyi yükseldikçe dentafobinin görülme oranlarının düştüğü bulunmuştur. Gelir düzeyinin yükselmesi genel olarak eğitim düzeyinin artması ile birlikte görülür. Bu da insanların bilgilerinin artmasını sağlar, korkuyla baş etme yetilerini arttırır.

    -Dentafobi gelişmiş veya gelişmemiş tüm toplumlarda, tüm kültürlerde görülür. Bunun nedenlerinden biri toplumların çocuk yetiştirme ve eğitimi ile ilgilidir. Birçok toplumda çocuk eğitiminde korku bir araç olarak kullanılır. Diş hekimleri de bu korku araçlarından biridir. Çocuk diş hekimini görmemiş olsa bile, büyüklerinin telkini ile görmediği bir kişiden ve diş ile ilgili bir işlemden korkmaya başlar. Diş hekimi ile karşılaşmadığı süre boyunca bu korku sanki uykuda gibidir, kendini göstermez.Korku nesnesi ile gerçek dünyada karşılaşan çocuk zihnindeki korkutucu diş hekimi ile gerçek diş hekimini eşleştirir. Zihnindeki korkuyu gerçek diş hekimine aktarır.

    Bu korku ele alınmazsa pekişir. Bunu önlemek için  sistematik duyarsızlaştırma, bilişsel yeniden yapılandırma, maruz bırakma gibi tekniklerin uygulanması yararlı olur. (Bu konuda sadece klinik psikologlardan destek alınmalı)

    İhtiyaç duyduğunuzda korkmadan diş hekimine gittiğiniz günleri görmek dileğiyle 🙂 

  • Bebeklerde konuşma yeteneği nasıl gelişir?

    Doğumdan sonra bebekler çoğu zamanlarını annelerinin sesini dinleyerek geçirir ve dil ile ilgili her türlü bilgiyi kaydederler. Aslında bebekler ilk sözcüklerini söylemeden çok önce farklı istekler için farklı ağlama tonları, gülme ve agulama gibi pek çok iletişim yolunu kullanabilmektedirler. Bebeğinizle ilk iletişim onun dili anlaması veya kullanmasından çok önce başlar. Bebeğiniz, beslenme ya da alt değiştirme sırasında sesinize tekme atarak ya da agulayarak tepki verir. Olumlu duygularını size gülümseyerek olumsuzları ise ağlayarak anlatır. İlk anlamlı sözcüklerini üretirken bile karşıdaki kişinin anlaması için el işaretleriyle bunlara eşlik eder. Anne babalar ise bu tepkileri kısa sürede ç özümleyerek bunlara yanıt verir ve böylece iletişimi zenginleştirir. Dolayısıyla doğduğu andan itibaren dili edinmeye başlamaktadırlar.
    Doğumdaki ilk ağlama konuşmanın habercisi olarak kabul edilir. Acıktığını, uykusunun geldiğini, altını ıslattığını söylemek için ağlayarak iletişim kuracaktır. Giderek hiçbir yetişkinin bu sese kayıtsız kalamayacağını ve ağlamanın tonunu, şiddetini değiştirerek farklı şeyler elde edebileceğini öğrenir. Zamanla ağlama dışında başka sesler de çıkarabileceğini keşfeder, seslerle oynamaya başlar. Bu ses oyunları 3 aylık olduğunda ‘agu’ gibi mırıltılar ve ses tonundaki değişikliklerle kendini gösterir. Ebeveynler bu seslere tepki verdiğinde bebekler bu tepkilerden hoşnut kalır. Araştırmalar, 1 haftalık bebeğin anne sesini diğer kadın seslerinden ayırabildiğini ve diğer seslere tercih ettiğini ortaya koymuştur. Giderek yetişkinin ses tonundaki değişikleri (kızgın neşeli ayırt etmeye başlar.

    Ebeveynler bebeklerini severken onlarla konuşurken farkında olmada bebeklerinin dil ve konuşma gelişimlerini desteklerler. Aslında çok çeşitli ses çıkarabilme yetisiyle doğan bebekler, giderek sadece çevresinde kullanılan sesleri taklit etmeye başlar, yetişkinlerin tepkisiz kaldığı diğer sesleri kullanmazlar. Erken çocukluk döneminde çocuğun çıkardığı mırıltılar pekiştirilmezse bebek seslerle oynamayı azaltmaktadır. Bu nedenle annenin depresyon vb. nedenlerle çocuğuyla fazla iletişim kurmaması sadece yedirme, alt alma gibi fiziksel ihtiyaçlarını karşılaması çocukta iletişim becerilerinin gelişimini geciktirir.

    Çocuklar ne zaman konuşmaya başlar? Erkek çocuklar geç mi konuşur?

    Agulamak, gülmek ve anlamsız sesler çıkarmak bebeklerin ilk konuşma girişimleridir. İlk yaşlarının sonlarına doğru anlamlı konuşma benzeri sesler çıkarırlar. İlk anlamlı sözcükler 12. aydan sonra üretilmeye başlar. Bu noktada bireysel farklılıklar olabilmektedir: bazı bebekler anlamlı sesler çıkarmak için sürekli çabalarken bazıları buna hazır olana kadar bekleyebilirler. 18. aydan sonra bebeklerin yeni sözcük öğrenme süreçleri oldukça hızlanır ve bir haftada bile büyük değişimler görülebilir. 18 aylık bir bebek amacına uygun hiçbir sözcük söylemiyorsa (babaya seslenmek amacıyla baba demesi gibi) konuşma gelişimi için çocuk psikiyatrisinden destek alınabilir. Kız çocuklar birkaç ay erken konuşabilir, ancak erkek çocuk babası da geç konuşmuş diye dil gelişiminde gerilik atlanmamalıdır. Dil gelişimi çocuğun bilişsel, zeka gelişimini etkiler.

    Çocuğumuzda dil gelişimi nasıl olur? hangi yaşta hangi kelimeleri, sesleri çıkarabilir?

    0-3ay:Bebek önceleri sadece ağlayarak ses çıkarır, fakat sonra yavaş yavaş ağlamadan da sesler çıkarmaya başlar. Bebek ağlama dışı sesleri çıkarmayı öğrenirken, başkalarının konuşmasına da cevap vermeyi öğrenir. İnsanların konuşmalarına önce yüz ifadesi ve vücut hareketleriyle cevap verir. Daha sonra onunla konuşulduğunda yumuşak seslerle yanıt vermeye başlar.

    3–6 ay: ‘’agulamalar’’ başlar. Yetişkinin ilgili ve sıcak ses tonuna ses çıkararak ve gülümseme ile yanıt verir. Artık değişik duygularını değişik sesler çıkararak ifade ederler. Büyüklerin çıkardığı sesleri, konuşmaları taklit etmeye çalışır.

    6–9 ay: ’’bagu, baba, bada ‘’ gibi hece tekrarlarını anlamsız sesler şekilde çıkarır. Çocuk yetişkin biriyle karşılıklı sıra alabilir (hareketler ve ses çıkararak). Yüzünü görmediği halde annesinin sesini duyduğunda tepki verir. Dikkat çekmek için bağırır. Birisi istemediği bir şey yaptığında ağlayarak veya yüksek sesler çıkararak tepki verir. Tanıdık birini gördüğünde gülümser ve ses çıkarır. Taklit becerileri artmıştır.

    9–11ay: Bebek artık yetişkinlerin konuşmalarındakilere benzer tonlamalar yapabilir. ‘’ba ba ba, ma ma ma’ gibi hece tekrarları yapar, jest ve mimiklerini kullanır. Hayır- yok’ denildiğinde anlar. Önce açık bir isteme biçimi ortaya çıkar. Bir şeye bakar ve sonra yetişkine bakar; işaret ile veya ses çıkararak ne gördüğü hakkında bilgi verir. Yetişkinle bir iletişime girmek için ses çıkarır, iletişimi başlatır. Özellikle ses ile birleştirilen hareketleri taklit etmekten hoşlanır. İsmine tepki verir! o yöne bakar. Otizm vb iletişim problemi olan bebeklerde bu gelişmemiştir.

    12 ay: konuşma seslerini taklit eder. Baba mama gibi en az bir sözcük söyler.

    12–15 ay: Bebek artık “sohbetten” zevk alıyordur. İnişli çıkışlı seslerle iletişim kurar ve konuşmayı devam ettirir. Bu aşamadan itibaren selamlaşma ve vedalaşma için tutarlı sesler ve hareketler kullanır. Kelimeleri, onlara yakın seslerle taklit eder (ör, ‘su’ için “buu” gibi). “Bu nedir?” sorusuna bir kelime veya kelimeye yakın bir sesle cevap verebilir. Ses vurguları gitgide daha olgunlaşır, gelişir.

    15–18 ayı: Çocuk artık 4 – 6 kelime söyleyebilir. Bunlar genellikle isimler, karşı çıkma kelimeleri ve “merhaba”, ”bay bay” gibi sözcüklerdir. Kelimeyi söyleyemediği zaman göstermek, vermek veya el sallamak gibi hareketlere ses ekler. Sık sık duyduğu şarkıları söylemeye çalışır. Artık başarılı bir taklitçidir. Yetişkinlerin sık sık kullandıkları veya konuşmalardaki sözcükleri “yankı” gibi tekrarlarlar. Aile üyelerini tanıyıp gösterir. ‘güle güle/ al- ver’ gibi basit komutlara uyar.

    18 ay-2 yaş ı: Çocuk artık 25 kelime söyleyebilir. Bunlar eşya ve insan isimleri, “selam”, ”bay bay” sözcükleri, hareket belirten en az iki kelime, daha çok istemek ve reddetmek üzerine kelimeleri içerir. Kendisi kullanmasa da iki kelimeli cümleleri taklit eder. Kendisini iyi tanıyan yetişkinler için konuşması genel hatlarıyla anlaşılır düzeydedir.

    2–3 yaş: Bu yaşta çocuklar daha çok kelime kazanır. 2,5 yaşında en az 50 kelime ve 3 yaşından itibaren yaklaşık 300 kelimeye sâhiptirler. Bu yaşta kelimeleri iki kelimelik cümlelerde kullanmak için bağlamayı öğrenirler. Yıl sonuna doğru birçok üç kelimelik cümle kurabilirler. Artık dilbilgisi kurallarını da öğrenmeye başlar (ör, çoğullar, zamirler gibi). Oynarken kendi kendine söylenir ve konuşması oldukça anlaşılır. Geçmişte olan olaylar hakkında konuşur, iki aşamalı basit komutları yerine getirir

    3–4 yaş arası: Bu yıl ilerledikçe, çocuk 3 kelimeli cümleler daha sık kullanılır. Yakın geçmiş deneyimleri detaylı bir şekilde anlatabilir. Sorulduğunda adını ve soyadını söyleyebilir. Çevremizdeki şeylerin ne işe yaradığı ile ilgili olan sorular dahil, birçok soruyu cevaplayabilir.

    5 yaş: Neden nasıl sorularına cevap verebilir. Basit bir hikayeyi anlatabilir.

    Dr Deniz Tirit Karaca
    Çocuk ve Ergen Psikiyatristi

  • Mutlu Evliliğin 10 Sırrı!

    Mutlu Evliliğin 10 Sırrı!

    Evliliğe atfedilen anlama göre evlilik başlar yürür devam eder yâ da son bulur..

    Eğer sevgi ve aşk ise iki bireyi bir araya getiren o zaman da mutlu evliliğin sırrı çok da sır değildir aslında…

    1.)Doğal Olun!

    Her zaman aşkım, canım, bebeğim, hayatım …vb gibi ifadeler kullanmıyorsunuz ya da kullanamıyorsunuz bazen farklı ifadeleri de içinde barındıran bir sözcük dökülüveriyor ağzınızdan ama burda dikkat etmeniz gereken husus saygıdır SAYGI! sinirlenince adıyla hitap edin mesela ağzınızdan illa da kötü bir şey çıkacaksa da adını çirkin söyleyin mesela 🙂 Aynı tepkiyi yine vermiş olursunuz ve sinirinizi aslında yine dışavurursunuz.

    2.)Ona Köstek Olmayın Destek Olun! 

    Zira bunu yaparken o da size aynı şekilde davransın ve bu davranışınız içselleşsin hatta öyle bir içselleşsin ki ne işinize ne çevrenize ne de ailenize saygısızlık yapmasın hatta yapmayı bırakın sempati bile kazansın inanın bu daha da keyifli oluyor.

    3.)Hayatı Paylaşın! 

    Çünkü paylaşmak gerçekten güzeldir. Acınız paylaştıkça azalır. Neşeniz paylaştıkça çoğalır.

    Hem acıyı hem de tatlıyı paylaşın ki kızdığınız noktaları da bilsin sevdiğiniz noktaları da…

    Yani açıkçası sınırlarınızı iyi bilsin eşim dediğiniz.

    4.)Yuvayı Dişi Kuş Yapar! 

    Erkekler beyin yapıları gereği bizim gibi kıvrımlı ince detaycı değiller malesef. Aslında buna malesef diyoruz ama burda kadınların o herşeyi yapabilen gücünü eşleri üzerinde de denemesini bekliyoruz ve biliyoruz ki isterse her kadın eşini istediği noktaya getirebilir.

    Hani demişler ya eşin seni rezil de eder vezirde:)

    5.)Birbirinizden Öğrenin !

    Yapılan çalışmalar öğrendikçe beyin kimyasının değiştiğini ve bu kimyanın her tür duyguyu pekiştirdiğini söylüyor.

    O zaman diyoruz ki eşinizin iyi olduğu noktaları siz öğrenin  sizin iyi olduğunuz noktaları da o öğrensinki aşkınız pekişsin:)

    6.)İş Bölümü Yapın !

    Evde her şeyi birlikte yapmaya çalışın ya da birlikte yapamıyorsanız bile iş bölümü yapın bu aidiyet duygusunu oluşturur ve geliştirir.

    7.)Her Şeyi Konuşarak Çözebileceğinizi Unutmayın !

    İki kişi birbirini sever sayar ama dışarıdaki dış kapının dış mandalları hele de kadınlarsa konu ya da kötü niyetli insanlarsa pürüz çıkarmak isteyenler oluyor mutlaka..Mutlu evlilik, mutlu çift ve iyi anlaşan hayatı paylaşan iki insan malesef kıskanılıyor kıskanılır normal bir noktada olabilir  bu ama işin içine kötü niyet kompleksli patolojik durumlu insanlar girerse evliliğinize…Anlatın, konuşun eşinizle o da zaten her şeyi tek tek görüyordur.

    Sadece bizden farkları her şeyi dile getirmezler. Görürler, ona göre davranırlar ama biz kadınlar hiç susmayız:)  bunu yapmayın !

     O aranıza girmeye çalışan saçma sapan mutsuzluktan ve  kaostan beslenen zavallı insanlar için hiç değmez inanın zavallılıklarına gülün geçin. Çünkü gerçekten mutlu olsalar zaten sizin yuvanıza bir güzellik de onlar katarlar ama eğer taş koyanlar varsa hayatına bakın mutlaka istemediği bir hayatı yaşıyordur sizin ulaştığınız şeylere o ulaşamamıştır da ondandır. Onun için onların ne olduklarını bilin ve uzak durun bırakın kendi çukurlarında boğulsunlar. Sizi boğmalarına izin vermeyin.

    8.)Değer Verin !

    Onu değerli hissettirecek şeyler yapın ama bu asla yapmacık olmasın. Hasta olunca alın terini silmek gibi.. Ona bitki çayları yapmak gibi.. Bu ikinize de iyi gelecektir ve ilişkiniz güçlenecektir.

    9.)Birlikte aktiviteler Yapın !

    Beraber birşeyler yapmak demek aynı bedensel ve ruhsal durumları yaşamak demektir. Bakın, gözlemleyin mesela..Spor yapınca o neyi daha çok seviyor ya da yemek yaparken  ne tarz yemekler onu daha mutlu ediyor..

    10.)Gülümseyin !

    Ve son olarak gülümseyin onun eşiniz olduğunu unutmadan…

    Bir de en önemlisi unutmayın ki tatlı dil yılanı bile deliğinden çıkarır 🙂

  • Çocuğum konuşmuyor, seslenince bakmıyor, otistik olabilir mi?

    Eğer çocuğunuz:

    Başkalarıyla göz teması kurmuyorsa,

    İsmini söylediğinizde bakmıyorsa,

    Söyleneni işitmiyor gibi davranıyorsa,

    Akranlarının oynadığı oyunlara ilgi göstermiyorsa,

    Bazı sözleri tekrar tekrar ve ilişkisiz ortamlarda söylüyorsa,

    Konuşmada akranlarının gerisinde kalmışsa,

    Sallanmak, çırpınmak gibi garip hareketleri varsa,

    Aşırı hareketli, hep kendi bildiğince davranıyorsa,

    Bazı eşyaları döndürmek, sıraya dizmek gibi sıra dışı hareketler yapıyorsa,

    Günlük yaşamındaki düzen değişikliklerine aşırı tepki veriyorsa, otizm açısından değerlendirme yapmak gerekir.

    Çocuğunuzda bu bulgulardan tamamı olmasa da bir kısmını fark ediyorsanız vakit geçirmeden bir çocuk psikiyatristine başvurmanız çok önemlidir

    Erken Tanıda Dikkat Edilmesi Gereken En Belirgin Gelişim Özellikleri:

    1. Sözel İletişimde Bozukluk:

    Normal gelişim gösteren bebekler; ilk 2 yılda aşağıdaki özellikleri sergilerler.

    1.ay → yüze bakma, 2.ay → gülümseme, 2-3. ay → obje takibi

    2-6.ay → sesli uyaranlara tepki, 6-7 aylıkken agulama, 1 yaşında iken anlamlı tek kelimeler, 2 yaşında iken 2-3 kelimelik cümle ile konuşma başlamaktadır.

    8-10.ay → bakım verenleri tercih eder, annenin yüzünü araştırırlar

    12. ay → bakım verenden ayrılmaya tepki ( Annesi odadan ayrıldığında ağlar, yabancıların yanında kaygı duyarlar), Aşina yüzleri tanır ve gülümserler.

    Otistik özellik gösteren bebeklerde ise;

    – İşitmiyormuş gibi davranabilirler, başkalarının farkında değilmiş gibidirler, göz teması kurmaktan kaçınırlar.

    – Bir grup bebekte uykusuzluk, huzursuzluk, uyku bozuklukları ve uyumsuz davranışlar gözlemlenir. Bunlar genellikle huysuz olarak adlandırılan bebeklerdir.

    – Diğer bir grup bebekte ise pasiflik, sakinlik görülebilir. Bakımları kolay olmasına rağmen çevreden ilgi beklememeleri, genel ilgisizlikleri dikkat çeker.

    – Duyusal olarak ilk yıllarda bazı seslere kayıtsız kalabilir veya gürültüden, bizim duymadığımız seslerden rahatsız olabilirler.

    – Donuk ve boş boş bakma görülebilir, daha az mimik kullanırlar.

    – Başını, ellerini, vücudunu sallama gibi tekrarlayan davranışlar görülebilir.

    – Düşük kas tonusu izlenebiliyor.

    12-24. ay→ işaret etmiyor, objeyi yetişkine göstermiyor, isme cevap vermiyor, uygun jestleri göstermiyor, sosyal uyaranlara tepkisiz davranıyor ise; 12. ayda babıldama yok, 16.ayda tek sözcük yok, 24. ayda spontan iki kelime ile cümle yoksa bir çocuk psikiyatristi tarafından çocuğun değerlendirilmelidir.

    Otistik çocukların önemli bir bölümünde bu gelişim basamakları gecikmiştir. Bazılarında 8-18 aya dek olan konuşma basamakları başlamışsa da o dönemde ya duraklama ya da gerileme göstererek ilerlememektedir. Sonuçta otistik çocukların %50-75’inde konuşma gelişmemiştir. Geri kalan %25-50’lik kısmında ise konuşma gelişmesine rağmen kendine özgü bir şekli vardır. En çok gözlenen özellikler zamirleri yerinde kullanamama, kendilerinden 3. tekil şahıs olarak söz etme ( örneğin kendinden bahsederken ben yerine kendi ismini söylemek gibi), söylenenleri aynen tekrarlama (örneğin kendisine “hoş geldin, nasılsın?” dendiğinde o da “hoş geldin, nasılsın? der), anlamsız yere aynı kelime veya cümleleri tekrarlamalardır. Bazı nesneleri farklı şekilde isimlendirebilirler. Konuşmaları monotondur, bazen ses tonunu ayarlayamaz, durup dururken çığlık atma gibi davranışlar gözlenebilir. Konuşmalarında çoğunlukla diğer insanların düşünce ve ilgileri önem taşımaz. Bazen kendi kendilerine mırıldanırlar. Konuşmadaki gecikme sıklıkla ebeveynin dikkatini çeken ve doktora başvurmayı sağlayan belirti grubudur. İsteklerini çevresindekilerin elini kendi eliymiş gibi göstererek işaret edebilir. Ancak kendileri istediğinde çok fazla göz teması kurmadan karşısındakini elinden çekerek istediği şeyi yaptırmaya çalışarak kısıtlı iletişim kurar.

    2. Duygusal ve sosyal yetersizlikler

    Normal bebeklerin gelişim evreleri:

    1-1.5 aylıkken anlamlı göz kontaktı, anlamlı gülümseme,
    6 aylık iken aktif iletişimi başlatırlar,
    8-9 aylıkken anneden ayrılmakta güçlük çeker,
    9 aylıkken “ce oyunu” arkasından bay bay ve öpücük verme başlar
    2 yaşındaki çocuk yaşıtları ile paralel oyun oynar,
    3 yaşında karşılıklı oyuna başlar.

    Otizm bozukluğu olan çocuklarda gözlenen durumlar:
    – Göz kontaktı kurmama, seslenildiğinde bakmama
    – Kucağa gelmeye ilgi duymama,
    – Taklite dayalı oyunların gelişmemesi,
    – Jest ve mimiklerin konuşmaya eşlik etmemesi,
    – Arkadaş ilişkisi kuramaması,
    – Oyuncaklarla amacına yönelik oynamama (örneğin arabayı ters çevirip tekerleklerini döndürürler)
    – Karşısındakinin ne hissettiğini yorumlayamaması gibi zorluklar yaşamaktadırlar.

    Otizm bozukluğu olan çocuklar normalde 8-12 aylarda başlayan sevincini ilgisini diğer insanlarla paylaşma ve onların dikkatini çekmeye çalışmada sorun vardır. İlgilendiği nesneyi gösterme çabası görülmez. Örneğin; bir şey başardığında başkalarıyla paylaşmamak, hoşuna giden bir oyuncağı parmağıyla işaret ederek annesine göstermemek. Normal çocuklar bunu yaparken önce oyuncağa sonra annesine sonra oyuncağa bakarlar, otistik çocuklarda ise bu üçlü davranış görülmez. Otistik çocuklarda ulaşmak istediği nesneyi elde etmek için bir diğer kişinin yardımını ister. Ancak çok fazla göz ilişkisi olmadan ve o kişinin elini tutup istediği şeyin yanına götürmek içindir. İnsanlara nesnelermiş gibi davranabilir. Başkasının elini kapıyı açtırmak için kullanır.

    Sosyal-duygusal davranışlarda sınırlılık:

    Başkalarının ilgisi karşısında tepkisiz kalmak: Birileri kendisine seslendiğinde ya da kendisiyle etkileşmek istediğinde tepki vermemek, duymuyormuş ya da fark etmiyormuş gibi davranmak.

    Başkalarının yaptıklarına karşı ilgisizlik: Ortama birinin girmesi, ortamdan birinin çıkması, birinin konuşmaya başlaması gibi, başka çocukların çok ilgisini çeken bazı olaylar karşısında ilgisiz kalmak; böyle durumlarda, gülümseme gibi hoşnutluk ya da ağlama gibi hoşnutsuzluk ifadeleri göstermemek.

    Üzülen, ağlayan, kızan, sevinen vb. kişiler karşısında duyarsız davranmak; örneğin, üzgün birini rahatlatma çabası göstermemek.

    Gelişimsel düzeye uygun olmayan oyun:

    Senaryolu oyunlarda sınırlılık: Oyuncaklarla evcilik, okulculuk, doktorculuk vb. hayali oyunlar oynamamak.

    Sembolik oyunlarda oynayamaz: Bir nesneyi başka bir nesne olarak (örneğin, kutuyu mikrofon, araba olarak) kullanarak oyun oynamamak.

    Oyuncaklarla alışılmadık biçimlerde oynamak: sıraya dizmek, döndürmek, ağıza götürme, sallama

    Nesnelerin bütünlerinden çok parçalarıyla kokuları ve tatları yada dokularıyla ilgilenmek

    Sosyal oyunlara ilgisizlik: Küçük yaşlardayken, ‘ce-e’ vb. sosyal oyunlara karşı ilgi göstermemek.

    3. Tekrarlayıcı hareketler, sınırlı ilgi alanı, rutin olarak bazı davranışların tekrarı

    a) Tekrarlayıcı hareketler:
    – Kendi çevresinde dönme
    – Nesneleri Döndürme
    – Dönen eşyalara ve elektronik aletlere ilgi (çamaşır makinası, elektrikli süpürge gibi)
    – Ellerini kanat çırpar şekilde sallama
    – Öne arkaya sallanma
    – Garip el hareketleri
    – Parmak ucunda yürüme
    – Başını vurma, Ellerini ısırma

    b) Sınırlı İlgi Alanı: Markalar, telefon numaraları, haritalar, logolar, doğum tarihleri,gazete kağıdı arabalar, vantilatör gibi farklı konulara aşırı ilgi ilgi gösterebilirler.
    c) Kendi rutinlerine sıkı şekilde bağlı olma durumu:
    – Eve aynı yoldan gitmek isteme
    – Belli yerde alışveriş yapma
    – Belli markaları tercih etme
    – Oyuncakları belli bir sıraya dizme
    – Yeni giysilere karşı direnme
    – Kutular, şişe kapakları gibi alışılmadık nesnelere bağlanma,
    – Değişikliklerden rahatsız olma

    Steriotipik Yinelenen (kendini uyarıcı) davranışlar:
    Sıra dışı beden hareketleri: Örneğin; parmak ucunda yürümek, çok yavaş yürümek, kendi ekseni etrafında dönmek, durduğu yerde sallanmak.
    Sıra dışı el hareketleri: Örneğin; ellerini sallamak, parmaklarını gözlerinin önünde hareket ettirmek, ellerini farklı biçimlerde tutmak vb.

    Nesnelerle ilgili sıra dışı ilgiler ve takıntılar:Nesneleri sıra dışı amaçlarla kullanmak: Örneğin, oyuncak arabanın tekerleklerini çevirmek ya da oyuncak bebeğin gözlerini-açıp kapamak vb. davranışları tekrar tekrar yapmak.
    Nesnelerin duyusal özellikleriyle aşırı ilgilenmek: Örneğin, eline aldığı her nesneyi koklamak ya da gözlerinin önünde tutarak ve evirip-çevirerek incelemek.
    Hareket eden nesnelere aşırı ilgi göstermek: Örneğin; tekerlek ya da pervane gibi dönen nesnelere, akan su ya da yanıp sönen ışık gibi hızlı hareket eden görüntülere uzun sürelerle bakmak.
    Nesne takıntıları: Bazı sıra dışı nesneleri (örneğin, bir silgi ya da küçük bir zincir parçası) elinden bırakmak ya da gözünün önünden ayırmak istememek.
    Ayrıca yüksek sesten ve kalabalıktan rahatsız olma, cansız nesneleri koklama ve tatma gibi davranışlar gösterebilirler. Bu çocuklar reklam ve müzik kanallarına aşırı ilgili olabilirler ve bu nedenle televizyon karşısında saatlerce oturabilirler. Bu da hastalığın seyrini daha da olumsuz etkiler.

    Otistik çocukların reklam ve müzik kanallarını seyretmesi zararlı mıdır?
    Otistik çocuklar reklamlar ve müzik programlarına fazla ilgi gösterebilir. Bu durum otistik tabloyu çok olumsuz etkiler. O nedenle bu çocukları televizyondan uzaklaştırıp sosyal ortamlara sokmak, çocukla olan iletişimi arttırmak gerekir. Ayrıca bebeklik döneminde bakım veren kişi tarafından ilgisiz bırakılmış, fazla tek başına kalmış, yaşıtlarıyla bir arada bulundurulmamış çocuklarda da otizm benzeri bulgular görülebilir. İki durumun ayırdının bir çocuk psikiyatristi tarafından yapılması gerekir. Ancak her iki durumda da çocuğun yoğun bir eğitim programına alınıp tedavi edilmesi şarttır.

    Otizm tanısı nasıl konur?
    otizm tanısı çocuk psikiyatristleri tarafından çocuğun gelişim basamakları, oyun şekilleri, yaşıt ilişkisi, ilgi alanları, sözel ve duygusal iletişimi hakkında ayrıntılı bilgi alınır ve çocuk gözlemlenerek konulur.

    Otizmin Tedavisi
    En önemlisi erken dönem tanı ve hemen birebir eğitimin başlanmasıdır. Otistik çocuklara, bireysel terapi, grup terapisi, özel eğitim ve gerekirse ilaç tedavisi uygulanır. Tedavide ailenin bilgilendirilmesi ve eğitimi de önemli basamaklardan biridir. İlaç tedavisi, sıklıkla eşlik eden davranış bozuklukları, dikkat eksikliği, hiperaktivite, tekrarlayıcı hareketlerin azaltılması veya uykunun düzenlenmesi amacıyla tedaviye eklenmektedir. Kullanılan bazı ilaçların çocukları konuşma becerileri ve sosyal becerilerinde dikkat sürelerinde olumlu gelişmelere yardımcı olabildiği bilinmektedir.
    Dr Deniz Tirit Karaca
    Ç
    ocuk ve Ergen Psikiyatristi

  • Ölüm ve Başetme Yolları

    Ölüm ve Başetme Yolları

    Herkesin kişisel deneyimleyerek anlamlandırdığı ölüm ve acısını yaşamak farklıdır.Ama tüm ölümlerde tek bir ortak bir payda var ki o da zor hatta çok zor oluşu…
    Bedeninin bir daha geri gelmemek üzre olduğunu bilmek zordur ama ölüm yasını atlatmak daha da zor…
    Ölüm bedensel kayıp dışında ruhsal duygusal hatta kendi hayatımız için kaybedilenin yakınlığına göre yaşamsal bir kayıp bile olabilir.

    Peki bu zor durumla nasıl başa çıkabiliriz?
    Yas dönemini ortalama 3 ay yaşamak normal kabul edilebilir. 3 ay sonrası yaşantılar kişide istemediğimiz sorunlara yol açabilecektir.

    İşte bunlardan bazıları;
    – İntihar düşünceleri
    – Alkol ve madde kullanımı
    – Kendimizi boşluktaymış gibi hissetme yada hissizlik
    – Öfke patlamaları
    – Nedensiz aşırı neşelilik – Olay hiç olmamış gibi davranma
    – Uyku ve iştah düzensizliği
    – Önceki travmaların tetiklenmesiyle sürekli olarak aynı düşüncelerle meşgul olma, günlük  hayata devam edememe…

    Bu gibi sorunlar kesintisiz 1 ay süre ile devam ediyorsa yardım almak gerekebilir.Çünkü yas süreci bazı insanlarda kalıcı hasarlara sebep olabilir.

    Baş Etme Yolları ;
    1.Zor da olsa gerçeği sağlıklı bir düşünce sistemi içerisinde kabul etmek gerekir.
    2.Paylaşmak acıyı azaltır.Duygu ve düşüncelerinizi paylaşın.
    3.Yaşadığınız rutinin yas döneminin ardından devam etmesine özen gösterin.
    4.Beslenme ve uyku düzenindeki değişikliğinizin aşırı yöne gitmesinden sakının.
    5.Olumsuz durumlar yerine olumlu yaşanılan güzel anıların hatırlanmasını sağlayın.
    6.Kazanılan bir faaliyet (spor ya da sanat) iyileştirici etkiye sahiptir.Alışkanlık kazanın.
    7.Duygularınızı kabul edin.Yakın ölümlerde insan bir çok duyguyu deneyimleyebilir.
    8.Yas tutmanın kişisel bir deneyim olduğunu unutmayın.Kimi ağlerken kimi hissizleşebilir. Yaşadığınız bu durumları çok anormal şeyler yaşıyormuş gibi düşünüp üzüntümüze üzüntü katmayın.
    9.Bedensel olarak kaybedilmiş hissetmek istemiyorsanız aranızdaki bağı farklı şekilde sürdürün.Mesela bir çiçek ekerek bağı koparmamış olursunuz.Bu size iyi gelecektir.
    10.Ölümü inkar etmek kendini izole etmek yas sürecini uzatır.Bunu yapmayın!

    Ve son olarak ölüm olgusu evrensel ve varoluşsal olduğu için bir gün herkesin öleceği gerçeğini unutmayın.Günlük hayatın koşuşturmacasında unutulsa da ölüm vardır ve gerçektir.

    Ölüm çok ağır bir darbedir. Bu ağır darbenin altında ezilmememiz dileğiyle…

    Ramazan eniştemin anısına…

    BAŞIMIZ SAĞOLSUN!

  • Çocuklar da depresyonda!!!

    Çocuklar da depresyonda!!!

    ÇOCUKLAR DA DEPRESYONDA !!!

    Günümüzde teknolojinin gelişimi,modern yaşam, bu yaşantının getirmiş olduğu olumsuzluklar yetişkinlerin ruh sağlığını etkilediği gibi çocukları da etkisi altına alıyor.
    Son yıllarda yapılan araştırmalar çocukluk çağı depresyonlarının son derece arttığını ortaya koyuyor. Çocuklarda okul öncesi dönemde %1, okul döneminde %2 depresyon görülürken ergenlik döneminde bu oran %10-14’e kadar çıkıyor. Çocukluk depresyonu anlaşılmayıp tedavi edilmediğinde kronik bir hal alıyor ve sonuçları intihara kadar gidebiliyor.

    Çocuklarda depresyondan ne zaman şüphelenmeliyiz?
    Bazen çok açık belirtiler görülmesine rağmen bazen belirtiler sinsi seyredebilir. Çocuklarda ders başarısında azalma, konsantre olamama, öğrenme zorluğu, sevilmediği düşüncesi, kendine güvende azalma, alınganlık, çabuk ağlama, hırçınlık, uyku ve iştah değişiklikleri, sinirlilik, kendine kızma, korkular, konuşmada azalma,alt ıslatma, kaka kaçırma, bağışıklık sisteminin etkilenip sık hastalanmanın ortaya çıkması gibi çok çeşitli belirtiler görülebilir.
    Bazen baş ağrısı ,karın ağrısı ,mide bulantısı gibi fiziksel yakınmalar da depresyonun habercisi olabilir.

    Depresyonu başlatan nedenler :
    -Sevilen bir kişinin özellikle ebeveynlerden birinin kaybı
    -Anne babanın boşanması
    -kronik bir hastalığın varlığı
    -aile içi çatışmalar ,sorunlar çocuğun duygusal ihmali
    -fiziksel istismar
    -ailenin uygunsuz yaklaşım tarzı (çok beklentiye girme,aşırı eleştiri ve kuralcılık, aşırı kollayıcı tutum vs. )
    -Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu , Öğrenme güçlüğü, konuşma bozuklukları gibi psikiyatrik rahatsızlıkları bulunan çocuklar
    -Ebeveynlerinden birinin özellikle annenin depresyonda olması

    Tüm bu belirtileri fark eden anne baba ve öğretmenlerin bu konuda hassas olmaları ve çocukta baş gösteren olumsuzlukları fark ettikleri anda bir uzman desteğine başvurmaları gerekmektedir. Depresyonun çocuklukta fark edilip tedavi edilmesinin tüm yaşam kalitesini etkileyeceği ve tedavinin erişkin yaşamdaki ruh sağlığına önemli bir yatırım olduğu unutulmamalıdır.

  • Sağlıklı Karar Vermenin 10 Yolu

    Sağlıklı Karar Vermenin 10 Yolu

    Hayata gözlerimizi açtığımız andan itibaren hiç bilmediğimiz bir kültürde hiç bilmediğimiz bir ailede ve hiç bilmediğimiz bir sosyoekonomik durum sarıyor etrafımızı ve bir süre böyle yaşıyoruz… Sonra zaman geçtikçe bizim düşüncelerimiz oluşmaya başladıkça ve kendi seçimlerimizi yapabileceğimiz noktaya kendimizin geldiğini gördükçe başlarız çatışmalar yaşamaya …

    Genelde ergenlikle birlikte görülen çatışmalar yaşam boyu süregelmektedir. Çünkü yeni birşeyler öğrendikçe daha da çok bilinçlendikçe ve daha çok deneyimledikçe hayatı daha da radikal seçimler yapar halde buluruz kendimizi…

    Peki  bu seçimleri yaparken nelere nasıl dikkat etmeliyiz?

    1.Acele Etmeyin!
    Bir karar verirken o düşünce üzerinden belli bir zaman aralığının geçmesi önemlidir. Çünkü hemen acil verilan kararlar bazen hayat boyu bize ödenmesi gereken ağır bedelli faturalar olarak çıkar karşımıza

    2.Hayati Değerine Bakın!
    Karar vereceğiniz konuyu hayatınızda önem sırasına koyun. Eğer hayatınızda çok önemli bir noktada olacaksa yaptığımız seçimimizin konusu hem düşünce hem de niteliğini bir daha gözden geçirin.

    3.Deneyimleyin!
    Daha önce yaşadığınız deneyimlere bakın. Tamamen eski deneyimlemeniz gibi olmasa da geçmişte sizi mutsuz edecek bir karar vermemeye özen gösterin.

    4.Hayal Edin!
    Karar vermeden sonucun sizi nasıl etkileyeceğini; O sonucun sizde yaratacağı etkiyi hayal edin. Hayal etmek yaşam enerjimiz için önemli bir aktivitedir.

    5.Planlama Yapın!
    Karar vermeden önceki stabil durum ile karar verdikten sonra değişen durumun planlamasını yapın ve tabloyu daha net göreceğiniz biçime getirin.

    6.Sosyo-ekonomik Durumuna Bakın!
    Hayal ettikten sonra bir de gerçekler dediğimiz maddi-manevi şartların elverişli olmasına özen gösterin ve emin olun.

    7.Sürdürülebilir Olmasına Bakın!
    Kararınızın hayatınızda sürdürülebilir olmasına dikkat edin.

    8.Diğer Faktörlere Bakın!
    Karar vereceğiniz eğer evlilik gibi bir durumsa ailenizin onayını alın ya da sizin dışınızda onay verenlerin olmasını sağlayın. Çünkü bazen öyle duygusal düşünürüz ve önümüzü göremeyiz ki buna ihtiyacımız olabilir.

    9.Kendinize Saygınızı Yok Saymayın !
    Kendinize yapacağınız saygısızlık düşük benliği beraberinde getirir. Buna izin vermeyin. Çünkü biz biliyoruz ki karar vermemiz gereken şey kendi hayatınız bu yüzden asla kendi değerlerinizden feragat etmeyin.

    10.Zamanla Değerlendirme Yapın!
    ”En kötü karar bile kararsızlıktan iyidir”. Düşüncesine inanmayın. Eğer karar veremiyorsanız daha oturmayan ve netleşmeyen şeyler var dememktir. Yukarıdaki maddeleri uygulayarak karar verebildiğiniz ve veremediğinz noktadaki görüşleriniz için lütfen bir klinik psikologdan yardım alarak hayatınızın gidişatını sağlıklı olarak devam ettirin.

    Unutmayın hayat tercihtir ve tercihlerimiz hayattır.

  • Seçici konuşmazlık( selektif mutizm) nedir?

    SELEKTİF MUTİZM

    Selektif Mutizm , konuşma becerisinin olmasına rağmen belirli ortam ve durumlarda konuş(a)mama olarak tanımlandığı klinik bir durumdur. Çocuk konuşmayı bütünüyle reddetmez sadece kaygısını artıran birtakım ortamlarda konuşmamayı tercih eder.

    Genellikle okul öncesi yaşlarda ve kızlarda erkeklerden daha sık gözlenmektedir. Nadir görülen bir bozukluktur. Selektif mutizmi olan çocuklar kendi evlerindeyken ya da kendi anne-baba ve kardeşleriyle birlikteyken normal konuşurlar, iletişim kurarlar ancak okulda, dışarıda, eve misafir hatta akrabaları geldiğinde konuşmazlar. Selektif Mutizm’de ayrıca ebeveynlere aşırı bağımlılık, utangaçlık, içe çekilme ve karşı gelme davranışları gözlenebilir. Bu çocuklar öğretmenleri ve arkadaşlarıyla sözel iletişim kuramamaktadır fakat sözel olmayan her türlü aktiviteye katılabilirler ya da bazen bunları da reddedebilirler. Genellikle okula başladıktan sonraki 2 yıl içinde görülür.

    Selektif Mutizm yaşayan çocuklarla ilgili öğretmenlerin yaşadığı en büyük sıkıntı, çocuğun okuma ve anlama becerisini değerlendirmekte yaşadıkları zorlanmadır. Arkadaş ilişkileri alanında yaşadığı zorluk da göz önüne alındığında, çocuk okula gitmek istemeyebilir ya da başarısı olumsuz yönde etkilenebilir. Bazı çocuklar sözel olmayan iletişim yollarını kullanabilir( göz, el , baş hareketleri, yazı ile ya da resim çizerek anlaşma vb).

    Selektif Mutizm konuşma ve dil bozukluğundan çok biyolojik olarak var olan utangaç mizaçla birlikte çevresel faktörlerin etkisiyle ortaya çıkan bir tür kaygı bozukluğu olarak değerlendirilir. Tedavisi takım çalışması gerektirir. Çocuk psikiyatristlerinin yanı sıra öğretmenler, okul rehberlik birimi ve aile önemli yer tutar. İlaç tedavisi ve psikoterapi ( oyun terapisi, aile terapisi, bireysel psikoterapi, davranış terapisi vb) birlikte kullanılır. Çocuk ne kadar küçükse ve okulda konuşmadığı süre ne kadar az ise gidişat (prognoz) o derece olumlu olacaktır. Bu nedenle erken başvuru önemlidir.