Insan yaşamının bazen zor dönemleri vardır. Yaşamınızdaki kayıplar ve kayıp sonrasi yeniden hayata tutunmak en önemli yaşam krizlerden biridir. Kayıp denilince genelde akla gelen, ölüm olgusu olmakla birlikte aslında yaşamimizdaki kayıplarimiz sadece ölüm olgusuyla sınırlı değildir. Ornegin boşanmak, sevgiliden ayrılmak, iş değişimi ya da işten ayrılma, şehir da ülke değiştirme hatta bir semtten başka bir semte taşınmak bile insan ruhunda kayıp olarak hissedilir.
Elbette bu kayıplar arasında en ağır olani ölümün yarattığı kaybın bıraktığı izlerdir.
Kayıp sonrası süreç kriz ve yas dönemlerinden oluşmaktadır.
Bu süreç; özellikle günümüz batı toplumlarında “güçlü olmak” seklinde tanimlandigi gibi, kayip sonrasindaki bir iki haftada tamamlanıp, calisma ve günlük hayata kisa surede dönmeyi öngören kısa bir süreç değildir. Kayipdan sonraki süreç , çeşitli evreleri olan ve her bir evresi yaşanılan kayibin insan ruhunda bıraktığı izleri ifade ettigi bir dönemdir. Uzmanlara gore; sağlıklı geçirilen kayıp sonrasi süreç en az 4 ile 6 ay süresinde tamamlanmakta olup, kişinin kayip karşındaki ruhsal savunmalarına göre iki yila kadar da uzayabilmektedir. Bu sürecinin ilk evresi “keder” duygusunun hakim olduğu “kriz dönemi” olup, bu dönem birbirini takip eden süreçlerden oluşmaktadır. Bunlardan ilki kayip karşısında bedenimizin fiziksel tepkiler vermesidir. Donup kalmak, olanlari anlamakta güçlük çekmek , dış gerçeklikten kopmak, şok olmak, bağırmak ve ağlamak gibi tepkiler bu evreye girmektedir. Ikıncı evre ise inkar dönemidir. Yaşanılan kaybın aslında gerçek olmadığını düşünmek ve kaybettigimize inanmama dönemidir. Bu dönem özellikle ani ölüm ya da ani kayıplar gibi beklenmedik olaylar sonrasında daha sık görülür. Üçüncü dönem pazarlık aşamasıdır. Kişi kaybının karşısında zamanı geri almak ve kaybin hemen öncesindeki olayları değiştirmek ister.. Daha sonra terk eden sevgiliye ya da ölen kisiye bizi birakip gittigi icin, kaybimiza dair ofkelendigimiz dönemdir. Ve sonrasında kriz donemi yerini, kaybın kabul etmeye dönüştüğü ” yas donemine” bırakır. Sağlıklı bir şekilde bu süreçlerin atlatmasının ardından ölüm gibi telafisi olmayan kayıplarımız için yil donemlerinde anma törenleri yaparak anımsarız. Bu süreçlerin atlatılmasında herhangi bir dönemde takılmak ve bu dönemi atlatamamak yas sürecinin tamamlanmasını engeller. Kişiyi, bitmeyen bir keder duygusunun içine, adeta hapseder. Kaybınızin, sizin iç dünyanızdaki anlamı ne kadar büyükse ve kayıp durumunda herhangi bir psikoljik destek almadıysanız; yas sürecinizin bitmemesi ve kendinizi sıklıkla keder duygusu içinde bulmanız muhtemeldir.
Özellikle ani ve beklenmedik ölüm, terk edilme, iş ve itibar kaybi durumlarında sağlıklı bir yas sürecinden geçmek kişi için kolay olmayabilir. Bu tür yaşam krizlerinde profesyonel olarak psikolojik destek almanız kederinizi yaşayıp tukettikten sonra, kaybınızı kabullenip, yaşama kaldığınız yerden devam etmenizi kolaylaştırır.
Blog
-

Kayıp Sonrası Keder ve Yas
-
Çocuk ve genç depresyon belirtileri
DEPRESYON
Günümüzde depresyon çok iyi bilinen hastalıkların başında gelmektedir. Depresyon insanın hayat kalitesini çok düşüren bir hastalıktır. Depresyon iş ve okul yaşamını etkiler. günümüz şehir yaşamı ve ilişkileri depresyonu tetiklemektedir. Ayrıca depresyonun genetik olarak da geçişi olabilmektedir.
Depresyon belirtileri çökkünlük hali, yaşamdan zevk alamama, eskiden zevk aldığı şeylerden zevk alamama, içe kapanma şeklinde olabilir. Bazen uyumsuzluklar , iş okul veriminde düşmeler olabilir.
Depresyonda bunun dışında fiziksel belirtiler olabilir. Halsizlik, iştahsızlık, uykusuzluk sıktır. Bazen de depresyon tam tersi uyku ve iştahta artışı yapabilir.
Çocuklarda ki depresyonlarda daha çok içe kapanma yerine hırçınlıkta artış, kavgacılık olabilir. Bu nedenle davranış bozukluğu ve hiperaktivite ile karışabilir. Bu durumda eğer bu davranışlar çok yeni başlamışsa depresyon düşünülebilir. Ayrıca çocuk ve ergende anne baba ayrılıkları, okul değişiklikleri, arkadaş ilişkilerinde problemler gibi günlük sorunlar depresyona neden olabilir.
Ergen depresyonlarına madde bağımlılıkları, okul başarısızlıkları, akran sorunları eşlik edebilir.
Bipolar Bozukluk ( Manik Depresif hastalık) da ki depresyon genelde majör depresyonla karışabilir. Burada daha önce bir manik hastalık geçirmişse bipolar bozukluğun depresif dönemini geçiriyor olabilir. Çocukta Bipolar bozukluk (manik depresif hastalık) genelde yaramazlık, hiperaktivite ve benzeri hastalıklarla karıştığı için atlanır. Bipolar Bozuklukta ki depresyonun tedavisi daha farklıdır bu nedenle bipolar depresyonu ile majör depresyon ayırt edilmelidir.
Depresyon tedavisinde ilaç tedavisi yanında psikoterapi uygulanır. Psikoterapi teknikleri hastadan hastaya değişebilir. Ayrıca depresyon hastasının hastalanma nedeni çevresel etkenlere ikincil bir depresyonsa çevresel faktörler düzeltilmeye çalışılmalıdır. Örneği okul değişimiyle depresyon yaşayan bir çocuk ve gencin okuldaki yaşamına müdahalelerle okula alışması sağlanabilir.
Yine travma sonrasında depresyon görülebilir. Bunu eğer eşlik eden post travmatik stres bozukluğu( travma sonrası kaygı bozukluğu) varsa beraber değerlendirilip tedavi edilmelidir.
Depresyona ayrıca anksiyete bozukluğu, panik atak, psikoz gibi hastalıklar, obsesif kompulsif bozukluk, gibi hastalıklar eşlik edebilir. Her bir hastalık ayrıca değerlendirilip beraber tedavi edilmelidir. Bu hastalıklara göre ilaç tedavileri ve psikoterapiler uygulanır. Tedavide çocuk ve ergen psikiyatrisleri veya psikiyatrisler ile psikologlar beraber çalışmalıdırlar.
-

Duygusal Zeka Nedir?
‘Duygu olmadan hiçbir karanlığın aydınlığa dönüşmesi, hiçbir adaletin harekete dönüşmesi mümkün değildi.’
Carl Jung
Duygusal zeka dediğimiz kavramı ünlü psikologlar Mayer ve Salovey 1990’ yılında yaptıkları bazı akademik çalışmalar sonrasında şu şekilde tanımlamaktadır; ‘duygusal zeka, bir insanın kendi duygularını ve başka insanların duygularını tanıyabilme, duygularını birbirinden ayırt edebilme ve bütün bu bilgileri düşünce ve davranışların oluşumunda doğru bir biçimde kullanabilme yeteneği.’ Yaşadığımız toplumlarda her gün duyduğumuz yeni bir haber bana insanlar arası hoşgörü,saygı,sevgi gibi duyguların giderek azaldığını hatırlatıyor. Hayat şartlarının gerilimlerinin birikimleri,depresyon,kaygı,uykusuzluk,yeme bozukluklarına yol açıyor. İnsanlar arasında ki duyguların azalması,modern çağımızda insanların kendilerini kontrol edebilmelerini ve zorluklarla baş etme yetilerini azaltıyor. Özellikle ülkemizde gerek gerek ekonomik krizin gerek zorlu yaşam şartlarının ve kişisel problemlerin insanlarda kontrol ve tahammül gücünü azaltıyor. Sağlık bakanlığının yaptığı çalışma raporlarına göre ülkemiz insanlarından her beş kişide biri derin depresyonla baş etmeye çalışırken bir profesyonel yardıma ihtiyaç duyuyor.
Günümüzün çocuk ve gençlerinin dikkat düzeyleri giderek düşüp, öğrenmeye olan istekleri azalmaktadır. Gençlerimizin pek çoğunun enerjileri yok ve çekimserliği tercih etmekte. Bir çok insa ‘şimdiki çocuklar çok daha akıllı’ sözlerini duymayanımız yoktur sanırım. Halbu ki gerçek şu ki, her kuşak bir öncekinden daha akıllı görünürken,sevgi saygı,merhamet,empati ve bazı ahlaki değerlerden git gide uzaklaşıyor,güvensiz ve sağlıksız ilişkiler kurarak karşımıza çıkıyor.
Bilimsel çalışmalarla da desteklenen DUYGUSAL ZEKA kavramına hepimizin daha çok kulak vermesi gerektiği düşüncesindeyim. Çünkü, şiddet,istismar,zorbalık eylemlerinin akıl almaz artışı,insanların artık insani içgüdülerle hareket etmediği,ekonomik koşulların insanlar üzerinde yoğun baskı kurduğu bir dünyada yaşıyoruz.
Bilim adamları ‘ Davranışlarımıza yön veren nedir?’ sorusuna cevap ararlarken şu önemli sonuca ulaştılar; ‘ DAVRANIŞLARIMIZIN OLUŞUMUNDA BEYNİMİZDE DÜŞÜNCELERİMİZ KADAR DUYGULARIMIZDA AYNI DERECEDE İŞLEV GÖREREK ÇALIŞIYOR.’
Prof.GARDNER’in çoklu zeka kuramına göre duygusal zeka; ‘duyguları kontrol edebilme,sağlıklı ve uyumlu sosyal ilişkiler kurabilme ve mutlu yaşam sürebilme için kazanılması gereken bütün yetenekler’ olarak tanımlanmıştır.
Duygusal zeka insanın verimli ve daha etkin bir hayat yaşayabilmesi için kendi değerini ve gücünü tanıması,kendi duygularının farkında olmasıdır. İnsanlar ancak bu şekilde kendisine ve çevresine yarar sağlayabilir,insanlığa katkıda bulunma cesaretini hissedebilir.
-
Tik bozuklukları ve tedavisi
Tik; ani, tekrar edici hareketler, mimikler ya da ses çıkarmalardır, bu davranışlar bazı yönleriyle normal davranışlara benzer. Genellikle kısa sürelidir, seyrekçe bir saniyeden uzun sürer. Tiklerin sıklığı ve kişiyi zorlamaları değişken olabilir. Bir çok tik geçici olarak bastırılabilir. Küçük çocuklar tiklerini istemsiz olarak yaşarlar. Bununla birlikte ergenler ve yetişkinler sıklıkla tiklerin öncesinde istemsiz bir vücudunun belli bölgelerinden duyusal olarak kaynaklanan “dürtü” olarak tanımlarlar ve tiklerin meydana getirilmesi ile bir anlık rahatlama sağlanır. Motor tikler basit ani davranışlardan (göz kırpma, kafa jerkleri, omuz silkme v.b.) daha kompleks amaçlı gibi görünen tiklere (ör., yüz ifadeleri, kollar ya da başta jestler) kadar değişebilir. Daha uç noktalarda ayıp hareketler (copropraxia) ya da kendini yaralama davranışları (ör., vurma, ısırma) görülebilir. Sesli tikler (Fonik ya da voka)l tikler basitten (ör., boğaz temizleme sesi) daha karmaşık ses çıkarmalara ya da konuşmalara kadar değişebilir. Daha uç noktalarda ayıp şeyler söyleme (coprolali) görülebilir. Tikler, bazen diğer hareket bozukluklarıyla veya sara (epilepsi) nöbetleriyle karıştırılabilinir. Bu tanıların ayırımını bir çocuk ergen psikiyatrisi uzmanı yapabilir.
Tedavide, ailenin ve çocuğun hastalık ve tedavisi ile ilgili eğitimi, destekleyici girişimler ve ilaç tedavisi önemlidir. Çocuğun özsaygısının, sosyal kabulünün ve başa çıkma becerilerini arttırıcı psikoterapi girişimleri yapılabilir. Öğretmenlerle işbirliği yapmak ve onları eğitmek son derece faydalıdır. Tiklerin ilaçla tedavisi mümkündür. Tiklere bazen dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB), obsesif kompulsif bozukluk (OKB), depresyon, kaygı bozuklukları ya da bipolar bozukluk gibi diğer psikiyatrik durumlar eşlik edebilir. Tedavi başarısı açısından bu bozukluklarında tedavisi önemlidir. Tik bozukluğu olan çocuk ve ergenlerinin bir çocuk ergen psikiyatrisi uzmanı tarafından değerlendirilmesi ve tedavisi uygundur.
-

Anne Baba Olmaya Hazır Mısınız?
Anne-baba olmak dünyanın en güzel işi olsa da önceden düşünülmesi ve doğru zamanda karar verilmesi gereken zorlayıcı bir konudur. Bir aile,bir bütün olmak… Peki ,gerçekten buna hazır olmak demek ne demek? Ne yönden ve nasıl bir hazırlık gerektirir ki anne baba olmak? Sadece ebeveyn rolünü üstlenmek değil,aynı zamanda bu rolün hayatınıza kattığı sorumlulukları karşılayabilme gücüne,özveriye,bilgi ve beceriye sahip olabilmektir anne-baba olmak. Bunca görev ve fedakarlığı üstlenecek olmak bazı kişilerde heyecan ama aynı zamanda da kaygıya sebep olabilir. Onlar için bu yeni insan ve yeni deneyimler, üzerinde düşünülmesi gereken bir karar olacaktır. Bazılarında ise tam aksi olabilir.Onlar daha rahat bir şekilde bu yeniliğe kapılarını açabilirler.
ANNE-BABA OLMAYA HAZIR OLMAK İÇİN NE YAPILMALI?
Hamilelik süreci annenin yaşamında ki en büyük değişimdir. Gerek fiziksel gerekse duygusal açıdan yaşanan bu değişim süreci aslında anne baba olmaya hazırlık süreci olarak düşünülebilir. 9 ay boyunca her gün hissedilen yeni bir his,edinilen yeni bir deneyim,o 9 ayın sonunda bebeği kucağınıza aldığınız an için yapılan ön hazırlık aslında. Bebeğin ilk 6 yılki gelişim özelliklerini tanımak,ona sağlıklı ortamı hazırlamak ve bebeğiniz geliştikçe ona destek olmak çok önemlidir. Anne-baba olmaya hazır olabilmek için 0-6 yaş gelişim özelliklerini bilmeli, okumalı veya bu konuda eğitim alınmalıdır. Hamilelik dönemine girmeden önce anne adaylarının hayatında ve alışkanlıklarında bazı değişiklere karar vermesi oldukça güç olabilir. Sağlıklı bir hamilelik dönemi ve sonrası için bu değişimlere ihtiyaç olduğu unutulmamalı. Sigara, alkol gibi bağımlılık yapan zararlı maddeler kullanan anne adayları hamile kalmaya karar verdikleri zaman bu tür alışkanlıklarından vazgeçmelidir. Düşük doğum yapma ,bebekte zihinsel veya bedensel gelişim geriliğine sebep olma gibi ciddi etkileri olduğunu bilmekte fayda var.
ANNE- BABA OLMA FİKRİ KAYGIYIDA BERABERİNDE GETİREBİLİR!!
Bazen bir bebek sahibi olma düşüncesi kaygı verebiliyor. Hamilelik süreci nasıl geçecek, nasıl bir doğum olacak, doğum anında veya sonrasında bebeğe bir şey olur mu? gibi düşünceler anne -baba olma kararının ertelenmesine neden olabiliyor. Aile bireylerinin /eşin desteği, hamilelik dönemi ve sonrası hakkında bilgi edinme ve psikolojik destek alarak bu kaygı önlenebilir.
-
Depresyon (majör depresyon)
Depresyon çocuklarda tüm yaşlarda görülebilir. Duygu durumda çökkünlük, değersizlik düşünceleri, oyun, spor, arkadaşlık ve okul aktivitelerinde coşkunluğun azalması ile kendisini gösterir. Majör depresyonun ana belirtileri çocuk, ergen ve yetişkinlerde benzerdir; kişinin yaşına ve gelişim düzeyine göre belirtilerin dışavurumunda değişiklikler olabilir.
Depresyon, çökkün duygu durum veya sinirlilik, ilgi kaybı ya da artık zevk almama belirtileriyle kendisini gösterebilir. Çocuğun beklenen kiloyu alamaması, insomnia (uykusuzluk) ya da hipersomnia (aşırı uykululuk), huzursuzluk ya da hareketlilikte azalma, yorgunluk ya da enerji kaybı, değersizlik ya da uygun olmayan suçluluk duygularının olması, düşünme ve düşüncelerini belli bir konu üzerinde yoğunlaştırma yetisinde azalma ve yineleyen ölüm düşünceleri depresyon belirtileri olabilir. Bu belirtiler toplumsal alanda ya da okul başarısında bozulmaya neden olmalıdır.
Erken başlayan duygu durum bozukluklarının kronik olma (süreklilik kazanma) eğilimi vardır. Çocuklarda görülen depresif bozuklukta işlevsel bozulma pratik olarak çocuğun psikososyal dünyasının tüm alanlarını etkileyebilir; okul performansı ve okuldaki davranışı, arkadaş ilişkileri ve aile ilişkileri bozulabilir. Depresif hallusinasyonlar genellikle aşağılayıcı ya da öz kıyım içeriği vardır, dışarıdan birisinin koşması şeklindedir. Depresif delüzyonlar suçluluk, fiziksel hastalık, ölüm, nihilizm, cezalandırılmayı hak etme, kişisel yetersizlik ve bazen düşmanlık temaları üzerinedir. Delüzyonlar olasılıkla bilişsel olgunlaşmadaki yetersizlik nedeniyle puberte öncesinde seyrektir.
Çocuk ve ergenlerde görülen depresyon tanısını bir çocuk ergen psikiyatrisi tarafından konulmalıdır. Depresyon tedavisinde ilaç tedavisi etkilidir. Uygun olgularda, psikoterapi uygulanabilir.
-

Eyvah Kardeş!
Yıllarca evin tek çocuğu olan,her ihtiyacı olduğunda anne ve babasına sığınabilen ve ilgi gören çocuğun,yeni bir bebeğin gelişine alışması oldukça zordur.Bu travmatik değişimle karşı karşıya gelmek ne kadar zorsa bununla başa çıkmaya çalışmak ve tolere edebilmek bir o kadar daha zordur. Birden fazla çocuğu olan ebeveynlerin en çok sorun yaşadığı konudur “KARDEŞ REKABETİ”.
Ebeveynler her ne kadar çocuklarını evdeki bu büyük değişime hazırlamış olsalar da,kin ve öfke duygularının ortaya çıkması kaçınılmazdır. Özellikle ebeveyne ve bebeğe karşı saldırgan davranışlar halinde ortaya çıkabilir.
Büyük çocuk huzursuzdur çünkü annenin şefkatini,sıcaklığını,babanın ise ilgisini ve desteğini paylaşmak zorunda kalacağı bir kumaşı vardır artık.. Böyle bir durumda; çocuklar huzursuzluklarını genellikle agresif davranışlar, işbirliğine yanaşmama, aşırı talepkar davranışlar veya regresif (yaşından daha küçük çocuk/bebek gibi olma) davranışlar sergileyerek gösterebilir. Huzursuzluk belirtilerinin ortaya çıkması, büyük çocuğun kendini güvensiz ve endişeli hissetmesinden dolayı ortaya çıkar yani çocuğun sergilediği çoğu davranış bir anlam ve neden içerebilir!! Bu yüzden onu azarlamak, cezalandırmak veya “SEN ARTIK BÜYÜDÜN,ABİ/ABLA OLDUN” gibi söylemlerde bulunmak hem içinde bulunduğunuz krizi daha çok büyütebilir hem de çocuğun duygusal ve ruhsal sağlığını daha çok yaralayabilir. Anne ve babayı paylaşmak zorunda kalmak çocuğun, verilen sevgi ve şefkati sorgulamasına neden olur ve yeni bebek yüzünden kendini tehtid altında hisseder.
NEYE İHTİYACI VAR?
1-Sevgi ve güven
2-Kin ve öfkesini boşaltmak
Hergün 30 dakika birebir vakit geçirip bütün ilginizi ve sıcaklığınızı çocuğunuza verebilirsiniz. Onu bir birey olarak koşulsuz şekilde kabul edip, saygı duymanız ve 30 dakika süresince o ne isterse müdahalesiz şekilde yaparak bu vakti değerlendirmek sevgi ve güveninize inanmasını sağlayacaktır. Ayrıca ağlama ve öfke nöbetlerine izin vererek kin ve öfke boşaltma ihtiyacı karşılanabilir. Küçük bir nedenden dolayı patlama yaşayabilir. Bu tür kriz anlarını koşulsuz sevginizle ve sıkıca sarılmanızla karşılamanız onu zaman içerisinde sakinleşecektir.
EVDE NELER YAPILABİLİR?
# Çocukların her biriyle ayrı ayrı oynanan yönlendirilmemiş oyun saatleri yapılmalıdır. Oyunu çocuğunuzun yönlendrimesine izin verirken bütün ilginizin çocuğunuzda olduğundan emin olun! Bu oyun saatlerinde çocuğunuzla çocuklar kendini özel hissedecekler ve sizlerde onların duygusal dünyalarına adım atma şansına sahip olmuş olacaksınız.
# Gücün çocukta olduğu oyunlar üretebilirsiniz. İster ayrı ayrı ister ekip olabilecekleri oyunlar ile onların kendini güçlerini hissetmelerine ve görmelerine sağlıklı alanı sağlamış olacaksınız. Ebeveyne karşı oynanan güç oyunları çocukların takım olmalarını sağlar böylelikle işbirliğini tatmış olmaları öfke ve rekabet duygusunu kısa zaman sonra ortadan kaldıracaktır.
# İşbirliği ile gerçekleştirilen eğlenceli aktiviteler yapabilirsiniz. Bloklardan kule yapmak veya ortak bir hikaye yaratmak gibi…
-
Çocuklukta anksiyete (kaygı) bozuklukları
Anksiyete (kaygı) bozuklukları benlik algısında düşme, sosyal izolasyon, sosyal işlevlerde yetersizlik ve akademik başarısızlıklarla birliktedir. Çocuklarda sıklıkla baş ağrısı, karın ağrısı ve irritabl bağırsak sendromu gibi fiziksel belirtiler görülür. Tedavi edilmezse, zamanla kötüleştiğine dair kanıtlar vardır.
Geniş anlamda, anksiyete, tehlike beklentisi ile birlikte olan duygusal huzursuzluk olarak tanımlanabilir. Anksiyete, koruma ve uyumsal işlevi olan normal bir emosyondur. Korkular, genellikle gerçek ya da hayali bir tehlikeye karşı normal bir tepki olarak düşünülür. Anksiyete türün devamı için gereklidir. Geçici korku ve anksiyete normal çocuğun gelişiminin bir parçasıdır. Bu korkular, kendisine ya da başkalarına zarar gelmesi, belli bir durum hakkında yoğun endişelenme, ayrılık anksiyetesi olabilir.
Bazı korku ve anksiyeteler belli yaşlarda daha sıktır. Bebekler hemen yakın çevresindeki korku veren uyaranlardan korkarlar. On ikinci aydan itibaren yabancılardan, garip yerlerden ve yüksekten korkma başlayabilir. Okul öncesi çocuklar yalnız kalmaktan, karanlıktan, hayvanlardan ve hayali yaratıklardan korkabilirler. Okul çağı çocukları doğa üstü güçlerden, değerlendirici ya da sosyal durumlardan, doğal afetlerden hastalık ve kazalardan korkarlar. Çocukluk korkularının normal uyumsal işlevi olduğundan normal korku ile anksiyeteyi ayırt etme her zaman kolay değildir. Gerçekçi olmayan korkuların ya da kaygıların önemli bir sıkıntıya, akademik, sosyal bir bozulmaya neden olması önemlidir. Belirtilerin zamanı da önemlidir (örneğin hafif seperasyon anksiyetesi çocukta ve ergende farklı şeyler düşündürür.)
Anksiyete uyarıcı bir işarettir, yaklaşan tehlikeyi haber verir ve tehdit ile ilgili önlemlerin alınmasını sağlar. Korku da anksiyeteye benzeyen uyarıcı bir işarettir. Anksiyete araştırmacıları anksiyete, korku ve fobiler arasında ayırım yaparlar. Korkuların tersine, fobiler bir uyarandan yoğun özgül, devam eden (persistent) korkudur ve buna sıkıntı ve kaçınma eşlik eder. Fobik tepkiler söz konusu durumun gereği ile orantısızdır, mantıksal düşünmelerden etkilenmez, sıklıkla korkunun normal gelişimsel döneminin dışında olur (ör. büyük çocuklarda canavar korkusu). Korku ve fobilerin tersine, anksiyete daha yaygıdır (diffuse) ve özgül değildir. Korku, kaynağı bilinen, dışsal, kesin ya da çatışmasız bir yanıttır. Anksiyete ise kaynağı bilinmeyen, içsel, müphem ve çatışma sonucunda oluşmuş bir yanıttır. Bazı tıbbi hastalıklar veya psikiyatrik durumlar anksiyete bozukluklarına benzer belirtiler verebilir veya anksiyete bozuklukları bu hastalıklar veya durumlarla birlikte olabilir. Bu durum bir çocuk ergen psikiyatristi uzmanı tarafından ayırt edilmelidir. Çocuk ve ergenlerde tanıyı çocuk ergen psikiyatrisi uzmanı koyar.
-

Homoseksüellikte Aile Faktörü
Homoseksüellik gelişimsel bir problemdir ve temelinde baba oğul ilişkisinde yaşanan sorunlar vardır. Bu sorunlar çocuğun cinsiyet kimliğini içselleştirememesine neden olabilir. Erkek çocuk normal olarak erkeksi kişilik geliştirebilmek için erkeksi modelle özdeşim kuracaktır. Erkek çocuk büyüyüp geliştikçe aşamalı olarak anneden uzaklaşıp babaya yakın olma ihtiyacı hisseder. Bu dönemde baba ile kendini benzeştirir,erkeklik özelliklerine sahip olmak için açık ve alıcı durumdadır ve babaya özel ilgi gösterir (onun gibi olmak ister). Sonuç olarak babaya bağımlılık duygusu artar,ondan onay ve kabul bekler. Anneden kopmanın verdiği özgürlük ve güçlülük hissi babada vücut bulur. Baba şefkatli ve kabul edici olduğunda erkek çocuğun kendini feminenlikten ayırması ve maskulen alana girmesi yönünde etkili olcaktır. Bu sayede erkeklikle özdeşleşcek ve muhtemelen heteroseksüel olacaktır.
Babanın,oğlunun erkeklik duygusunun gelişmesi için önemi büyüktür. Çocuk bir kez baba ile özdeşleştiğinde diğer erkekleri model almaya açık hale gelir. Erkek çocuğun cinsiyet kimliğinin belirlenmesinde baba oğul arasındaki duygusal yoğunluğun katkısı fazladır. Her çocuk model aldığı babanın kişilik özelliklerini,değerlerini ve davranışlarını içselleştirir ve egosunu şekillendirmeye başlar. İlişkideki baskı ve cezalandırma yerine baba sıcaklığı,sevgi ve ilgi özdeşime pozitif katkı sağlar. Erkeklik cinsiyetinin gelişimi için o sıcaklık şarttır. Eğer çocuk babasını destekleyici,ödüllendirici olarak algılayarak büyür ve gelişirse o çocuğun homoseksüel özellikler göstermesine ket vurmuş olunur ve erkekliği benimseyerek büyümesine babanın büyük katkısı olmuş olur. Babanın evdeki varlığının pasif kalması homoseksüelliğin önemli bir faktörüdür. Tabi ki de sevgi tek başına yeterli olmayabilir. Baba sevgisini verirken aynı zamanda çocuğu erkek özerkliğe teşvik etmelidir. Homoseksüellğin başlıca nedeni babanın pasif olması ya da yokluğu değildir,çocuğun erkek figüre karşı savunmacı kopma tutumu geliştirmesidir. Çocukluk döneminde baba oğul az vakit geçirirse ve baba arka planda kalırsa,çocuğu feminenliğe itebilecek sonuçlar ortaya çıkabilir. Babaya öfkeli şekilde büyüyen çocuklar erkek modeli reddederler ve feminen bir duruş sergilerler. Babanın, kimlik oluşumuna yardımcı olabilmesi için öncelikle kendi kimliğinde yeterince güvenli hissetmesi gerekir. Birçok erkek çocuk cinsiyet özdeşim döneminde babayı reddedebilir fakat baba sağlıklı,duygusal olarak esnek ve çabuk toparlanabilen biriyse ilişki tekrardan oluşacaktır.
Anne Faktörünün Önemi
Homoseksüel erkeklerin çocukluk yaşantısına bakıldığında aşırı yakın,baskıcı,korumacı anne figürü görmek mümkün. Baba oğul ilişkisini baltalayan,özerkliği sabote eden bir baskınlık homoseksüelliğe neden olan bir faktördür. Anne aşırı korumacı,şefkatli,sevecen,kontrol edici ve fazla yakınsa buna karşın baba uzak,pasifse veya hiç yoksa erkek çocuğu feminen özdeşime yakın bulmak büyük bir ihtimaldir. Homoseksüel annelerinin çoğu kaygılı ve kırılgan yapıdadır dolayısıyla zayıf kişiliğe sahiptirler. Zayıflıklarının sonucu olarak oğulları üzerinde güçlü bir manipüle edici etki kurarlar. Anne ile yıkıcı bir ortaklık söz konusu olduğunda çocuk babayı dışlayıcı bir tavra sahip olacaktır buda çocuğu erkeksilikten uzaklaştıran etkili bir faktördür. Günümüzde babalar evden uzakta,oğullarından kopuk yaşadıkları için anne hep baba oğul arasında ara bulucu rol üstlenir böylece çocuk babasını feminen gözle görür. Homoseksüellik faktörü olarak,annenin baskınlığı veya aşırı ödüllendirici olması ve ebeveynlerden birinin narsist ihtiyaçlarının karşılanmasına dayalı bir ilişki kurulması etkilidir. Erken çocuklukta aşırı korumacı anne, baba ile problem yaşayan çocuğun babadan kopması ve anneye sığınması için etkili bir faktördür. Anneden ayrılarak bireyleşmede baba devreye girmelidir. Anne oğul arasındaki ilişki güçlü ama baba her ikisine de uzaksa çocuk özdeşimi anneden yana olur ve kadınsallığa yönelir. Ayrıca,anne babanın erkekliğini yok sayıp onu zedelerse,babanın model olma arzusuna ket vurmuş olur.
Anne-Baba İlişkisinin Önemi
Kötü bir aile hayatı ve ebeveyn ilişkisi ile homoseksüellik arasında ilişki olduğunu düşünebiliriz. Homoseksüellerin anne babalarının evlilik ilişkilerinin yıkıcı ve sapkın oluşu ve ebeveynler arasında üstünlük mücadelesi olduğu sıkça görülür. Parçalanmış bir evlilik ve aile varsa homoseksüelliğin var olması da mümkündür. Erkek çocuk cinsiyet özdeşim döneminde hem anne hem de babanın yardım ve iş birliğine ihtiyaç duyar. Cinsiyet bozukluğu yaşayan erkek çocuklar boşanma nedeniyle babanın olmayışıyla erkek figürüyle daha az irtibatta olur. Bu nedenle erkeksiliği özdeşleştiremez. Sağlıklı bir şekilde tatmin ve emniyet duygusu yaşayan karı koca diğer gereksinimleri gidermek için çocuğu kullanmazlar. Tatminsiz ve güvensiz bir evlilikte çoğu anneler eşlerinin yokluğundan dolayı oluşan duygusal boşluğu oğullarında telafi etmeye çalışırlar. Karı koca arasında sevgi bağı varsa,baba oğluna kadın erkek ilişki konusunda sağlıklı bir model olur ayrıca karısına çocukla sürdürmek isteyeceği emniyet duygusunu sağlamış olur. Eğer kadın kocasını küçük görüp,onun erkekliğini zedeleyip aşağılarsa çocuk erkekliği reddedecektir.
Geçmiş Travmaların Önemi
Gelişim sürecinde çocuğun babası tarafından reddedilmeyi yaşaması veya babanın belirgin kişilik bozukluklarına sahip olması çocukluk döneminde travmalara sebep olabilir. Bazen baba sevgi dolu olsa bile samimiyetle çocuğu kabullenemeyebilir buda babanın kendi yaşamındaki travmalardan olabilir ve çocuğuna yaptığı bazı aktarımlar çocuğun cinsiyet gelişiminde tersliklere sebep olabilir. Babanın kendi babasına veya abisine beslediği çözümlenmemiş nefret,düşmanlık hislerini çocuğuna aktarır ve çocuğunun bireyleşmesini tehtit olarak görür. Kendini tehtit altında hisseden baba oğlunun cinsiyet kimliğinin gelişiminde güvensizlik ve ret hissini hisseder. Her şeye rağmen baba eğer duygusal açıdan esnekse kendini çabuk toparlayabilir ve oğlu ile ilişkisini düzenleyebilir.
-
İletişim bozuklukları ve beraberinde görünen ruhsal bozukluklar
1.Sözel anlatım bozukluğu (konuşma dili bozukluğu, gelişimsel ekspresif afazi)
Bu bozuklukta kullanılan sözcük sayısı çok sınırlıdır, dilbilgisi yönünden zaman seçiminde hatalar yapılır, sözcükleri anımsamakta ya da gelişimine göre uygun uzunlukta ve karmaşıklıkta cümle kurmada güçlük çekme gibi bulgular görülür. Genellikle çocuktaki sözel anlatım zorlukları okul başarısını, mesleki başarıyı ya da toplumsal iletişimi bozacak düzeyde olur. Bu çocukların zekasında, işitmesinde ve sosyal-duyusal ilişkilerinde sorun yoktur. Başkalarının konuşmalarını anlama yaşlarından beklenen düzeydedir. Okul öncesi çocuklarda en sık görülen iletişim bozukluğudur.
3 yaşın altındaki çocukların %10-17’ sinde sözel anlatım gelişimi gecikir. Bu durum erkek çocuklarda daha sık görülür ve genetik yatkınlık vardır.
2.Karışık dili algılama-sözel anlatım bozukluğu
Çocuklarda sözel anlatım bozukluğu semptomlarına ek olarak sözcükleri, cümleleri ya da bazı kavramları anlamada güçlükler vardır. Seslerin ayırt edilmesi, hızlı ses değişikliklerini fark etme, seslerin ve sembollerin birleştirilmesi ve seslerin sıralamasını hatırlama gibi işitme becerilerinde de yetersizler söz konusu olabilmektedir. Çocukluk çağında %3-5 oranında görülmektedir.
Genel olarak bu iki bozukluğun birbirinin devamı olduğu düşünülmektedir. Bu görüşe göre; sözel anlatım bozukluğunun karışık dili algılama- sözel anlatım bozukluğu ile benzer temel sorunları paylaştığı fakat daha az şiddetli formu olduğu ileri sürülmektedir. Bazen bu iki bozukluk yerine ‘özgül dil bozukluğu’ terimi de kullanılmaktadır.
3.Fonolojik bozukluk (artikülasyon bozukluğu)
Çocukların yaşına ve lehçesine uygun, gelişimsel olarak çıkartmaları beklenen konuşma seslerini çıkartamamaları (ör. R sesinin çıkartılamaması), bir ses yerine başka bir sesi söylemeleri (ör. K yerine t sesinin söylenmesi), sondaki sessiz harfin söylenememesi gibi durumlar fonolojik bozukluk olarak adlandırılır. Genellikle konuşma sesleri çıkartma ile ilgili zorluklar okul başarısını, mesleki başarıyı ya da toplumsal iletişimi bozacak düzeyde olur. Fonolojik bozuklukta en sık yanlış yapılan sesler ‘ı,r,s,z,t,ç’ dir. Fonolojik bozukluğun şiddeti 8-9 yaşına kadar giderek azabilir ya da tamamen düzelebilir.
4.Kekeleme
Kekeleme, konuşma akışında tutukluk, bir sözcük ya da sesi tekrarlama, sesi uzatma, konuşmanın ritmik akışını bozan duraksamalar, ünlemlemeler, sözcüklerin parçalanması (ör. Bir sözcük içinde ara vermeler), duyulabilir ya da sessiz bloklar (konuşma sırasında doldurulan ya da doldurulamayan ara vermeler), dolambaçlı yoldan konuşma (söylenmesi sorunlu sözcüklerden kaçınmak için bu sözcüklerin yerine başka sözcükleri kullanma), sözcükleri aşırı fiziksel gerginlikle söyleme olarak tanımlanabilir.
Genellikle 2-7 yaşlarında başlar ve erkeklerde 4-5 kat daha sık görülür. Yaşam boyu görülme oranı %5, süregenleşme oranı %0.5-1 arasındadır. Kekemelik pek çok ruhsal bozukluk gibi genetik geçişi olabilen bir bozukluktur. Erişkinlerde ortaya çıkması genellikle kafa travması, serebrovasküler olay, beyin tümörü gibi nörolojik bir sebebe bağlanmaktadır. Yapılan bilimsel çalışmalarda kekemelik başlangıç öncesi %40-70 oranlarında psikososyal stres varlığı saptanmıştır. Türkçemizdeki ‘korkudan dilini yuttu’ deyimi bu durumu oldukça iyi anlatmaktadır. Küçük yaşlarda başlayan kekemelikte tedavi süresi kısa ve sonlanım çoğunlukla yüz güldürücü olduğu, yaklaşık 4/5’inin ergenlik döneminde kendiliğinden iyileştiği bildirilmiştir.
Kekemeliğin gidişatı oldukça yüz güldürücüdür. 16 yaşına kadar %75-80’i iyileşir. Bu iyileşmenin %75’i 4 yaşına kadar, geriye kalanların %50’si 6 yaşına kadar, geriye kalanların %25’i ise 10 yaşına kadar iyileşir. İyileşme oranı kızlarda erkeklere göre daha sıktır. Ergenlikten sonra (21-22 yaşından sonra) tam iyileşme nadirdir.
Çocuklarda konuşma gecikmesinin en sık nedenleri
1.Psikososyal yoksunluk, kötü muameleye maruz kalma
2.Zihinsel yetersizlik: Bu çocuklarda hem alıcı hem de ifade edici dilde sorun vardır. Zeka düzeyi azaldıkça dil edinimi daha yavaş olmaktadır.
3.İşitme azalması/kaybı: Hem alıcı hem de ifade edici dil sorunları görülmektedir.
4.Matürasyonel (gelişimsel) dil gecikmesi
5.Sözel anlatım bozukluğu
6.Karışık dili algılama-sözel anlatım bozukluğu
7.Birden fazla konuşulan dilin bulunduğu (bilingualizm) ortamda yaşama: Bu çocuklarda konuşmada gecikme olmasına karşın genellikle 5 yaşından önce her iki dili de kullanabilmektedirler.
8.Otizm ve diğer yaygın gelişimsel bozukluklar
9.Seçiçi konuşmamazlık (selektif mutizm)
10.Serebral palsi gibi nörolojik faktörler
İLETİŞİM BOZUKLUKLARI İLE BİRLİKTE GÖRÜLEN RUHSAL SORUNLAR
Okul döneminde bu çocuklarda başta okuma bozukluğu olmak üzere diğer öğrenme güçlükleri (yazılı anlatım bozukluğu, matematik bozukluğu) sıklıkla görülür. Bunların yanı sıra anksiyete bozuklukları, davranış bozuklukları, duygudurum bozuklukları, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu, karşı gelme karşıt olma bozukluğu, düşük benlik saygısı, zayıf arkadaş ilişkileri görülebilir. Ruhsal eştanı en sık alıcı dil bozukluklarında görülür (%60-80).