Blog

  • Çocuk Depresyonu

    Çocuk Depresyonu

    Depresyon; çökkünlük, derin üzüntü, bazen de hem üzüntülü, hem bunaltılı bir duygu durumla birlikte düşünce, konuşma, devinim ve fizyolojik işlemlerde yavaşlama, durgunlaşma ve bunların yanı sıra değersizlik, küçüklük, güçsüzlük, isteksizlik, karamsarlık, duygu ve düşünceleri ile karakterize bir sendromdur. Depresif bozukluklar diğer psikiyatrik bozukluklara benzer olarak genetik, ailesel ve çevresel etkenler arasındaki karşılıklı etkileşim sonucu ortaya çıkmaktadır. Geçmişte yaşanan travmalar, kayıplar, üzüntü ve zorlanmalar, hala devam eden sorunlar, yeni ortaya çıkmış zorlayıcı yaşam olayları, düşük eğitim düzeyi, yoksulluk da depresyona neden olabilir. Depresyon en az 2 hafta süren duygu durum çökmeleridir. Gün içindeki gelip geçici moral bozulmaları depresyon olarak

    adlandırılmaz. İki haftalık dönemde görülmesi gerekenler:

    1. Hemen hemen her gün yaklaşık gün boyu süren depresif duygu durumu 2. Etkinliklerin tümüne ya da çoğuna karşı ilgi ya da istek azalması 3. Önemli düzeyde kilo kaybı ya da kilo alımı ya da anlamlı düzeyde iştah azalması ya da artması 4. Çok uyuma ya da uyuyamama 5. Psikomotor ajitasyon ya da retardasyon 6. Yorgunluk bitkinlik veya enerji kaybı 7. Aşırı ya da uygunsuz şekilde kendini değersiz ya da suçlu hissetme 8. Düşünmede, odaklanmada ya da karar vermede zorluklar 9. Tekrarlayan ölüm ve intihar düşünceleri

    Depresyon riski çocukluk yaşlarından ergenliğe doğru bir artış gözlemlenir ve ergenlikte üst seviyeye ulaşır. Depresyon riskinde ergenliğe kadar cinsiyetler arasında bir fark görülmemiştir fakat ergenlikte yapılan çalışmalara göre kızlar erkeklerden daha fazla risk altında olduğu saptanmıştır. Çocuğun bir yakınını kaybetmesi, kaza, ani yaşam değişiklikleri, ailesinin sosyo-ekonomik durumun bozulması, doğal afetler, anne babasının boşanması, ayrılık, okul başarısızlıkları, sevgisiz ortamlar, hastalıklar, başkasına bağımlı kalma gibi yaşamını olumsuz etkileyen olaylar depresyona itebilmektedir. Anne baba evlilik çatışmaları, ebeveyn tarafından reddedildiğini algılamaları, aile içi ilişkilerin zayıf olması depresif belirtileri artırmaktadır. Ebeveyn depresyonu ve ruhsal bozuklukları ile çocuk ve ergenlerin depresyon düzeyi arasında anlamlı ilişkiler tespit edilmiştir. Bazı çalışmalarda düşük okul başarısı ile depresyon arasında ilişki bulunmuştur. Düşük sosyo-ekonomik düzeye sahip bireylerde daha fazla olduğu tespit edilmektedir

    Bebeklik Döneminde Depresyon

    1-2 yaşları arasında yer alan normal bir gelişim evresidir. Daha sonraki yıllarda Spitz, anneden ani olarak ayrılan 6-8 aylık bebeklerde ağlama ve incelemelerin ardından içe kapanma ve çevreye kayıtsızlık şeklinde ortaya çıkan tabloyu “anaklitik depresyon” olarak tanımlamıştır (Spitz, 1945; Spitz, 1965). Bu dönemin en önemli özelliği konuşmanın başlangıç hiç olmaması ve ortaya çıktığında yetersiz kalmasından dolayı iletişim ve

    duyguları dışlaştırma olanaklarının kısıtlılığıdır. Dolayısıyla çocuğun yaşının küçük olması› ölçüsünde, uyku ve yeme bozuklukları, cilt belirtileri (egzama) gibi somatik ifadeler ön plana çıkacaktır. Bu bebekler bitkin, durgun, donuk bakışlı ve çevreye kayıtsız bir görünüm sergilerler. Yaşına uygun ses oyunlarını (agu v.b.) ve el oyunlarını gerçekleştirmediği gibi, çevreyi merak ve keşif davranışlarını da göstermezler. Bunların yerine kendi kendini uyarmaya yönelik stereotipik davranış örüntüleri sergilerler. Tablonun daha da ağırlaştığı durumlarda bebeğin psikomotor gelişimi yavaşlayabilir.

    Çocukluk Döneminde Depresyon

    Çocuklarda mutsuz, disforik mizaç ve depresif görünümün (ya da her ikisinin birden) günler ile haftalar arasında bir süre devam etmesi durumudur. Çocuklarda depresyon, sürekli bir mutsuzluk durumu ve çocuğun sevinç ve yaratıcılığını azaltan bir neşesizlik hali olarak da tanımlanabilir (Tüzün, 1993) Depresif ruh durumu “yapamam”, “bilmiyorum”, “yorgunum” gibi ifadelerle aktarılır. Ancak bunun yanında depresif afektlere karşı koymayı amaçlayan, saldırgan ve dürtüsel davranışlar, hırsızlık, yalan, okuldan veya evden kaçma gibi tutumlara başvurulabilir. Okul başarısızlıkları ise hemen hemen her olguda mevcuttur. Okul çağı çocuklarındaki depresyon, kendini geri çekme, okulda akran ilişkilerinde bozulma, akademik başarısızlıklar, ilgi ve etkinliklerde azalma, dikkatini toplayamama şeklinde de görülebilir. Enürezis, enkoprezis gibi bozukluklar, baş ve karın ağrıları gibi somatik yakınmalar da yine bu dönem depresif belirtileri arasında sayılabilir.

    Bir çocuk uzun süreli depresyona ya da asabi ruh haline girdiğinde distimi tanısı konur. Distimi ve majör depresyon arasındaki fark, semptomların şiddetine ve ısrarına bağlıdır. Majör depresyon daha şiddetlidir fakat birkaç ay sonra hafifler. Distimi daha az belirgin semptomlara sahiptir fakat kroniktir. Kısacası uzun süreli kronik depresif davranışlara neden olan sıkkın ruh halidir . Majör depresyon ise sosyal ve okul işlevselliğinde belirgin bozulmaların görüldüğü dikkate alınması gereken önemli bir bozukluktur.

    Ergenlik Döneminde Depresyon

    Ergenlik, sekonder cinsel karakterlerin gelişmesine bağlı olarak cinselliğin uyandığı, bedenin cinselleştiği bir geçiş dönemidir. Bu geçiş döneminde ruhsal yapının da bu bedensel değişikliklere ayak uydurması, değişiklikle alevlenen eski çatışmalar yanında yeni ortaya çıkan çatışmalarla da baş etmesi gerekmektedir. Ruhsal yapının bu çatışmalarla baş edemediği durumlarda ortaya çıkabilecek dekompansasyon tablosu da depresyon olabilir.

    Yetişkin depresyonu ile en fazla örtüşen dönemdir. Ergenler, içinde bulundukları dönem itibariyle duygu, düşünce ve ilişkilerinde ani değişiklikler yaşarlar. Depresyondaki ergenler bu değişiklikleri daha hızlı yaşayabildikleri gibi, yetişkinlere benzer şekilde sosyal geri çekilme, ilgi ve etkinlikte azalma, arkadaş ilişkilerinde bozulma, okul başarısında düşme, okul ve evden kaçma, madde ve alkol kullanma eğilimi ile intihar düşünce ve girişimleri şeklinde depresyon belirtileri gösterebilirler. Siyah giysiler giyme eğilimi, kasvetli şiirler yazma veya depresif temalar içeren müzikle meşgul olma yaygın depresif belirtiler olabilir. Uyku sorunları, tüm gece televizyon izleme, okula gitmek için uyanma zorluğu ya da gün boyunca uyuma durumu şeklinde görülebilir. Genellikle zevk veren aktivitelere olan ilgi eksikliği, arkadaş ortamından çekilme veya yatak odasında yalnız başına kalma durumu şeklinde görülebilir. Sıkılma, deprefis duygu durumunun bir sonucu olabilir. Mutsuzluk, tedirgin ve endişeli olur, Kontrol edilemeyen öfke durumu yaşanır, suçluluk duygusu hakimdir (Morgan, 2000). Ergenlikte depresyonu, davranış bozukluğu, madde kullanımı ya da yeme bozukluğuyla da birlikte görülebilir.

    Okul Çağı çocuklarında majör Depresif bozukluğu yaşamış olma oranı %1.5-%2.5, ergenlerde ise bu oran %15-%20 arasındadır (Graber ve Sontag, 2009). 15 yaşına kadar kız ergenler, erkek ergenlerden iki kat daha fazla depresyon yaşamaktadır. Bu cinsiyet farkının sebeplerinden bazıları şunlardır:

    1. Kadınlar, Depresif ruh halinin sonuçları ve nedenleri üzerinden tekrar tekrar düşünme

    ve bunu abartma eğilimindedir. 2. Kadınların benlik imajları, özellikle de beden imajları erkeklere göre daha olumsuzdur. 3. Kadınların, kilo ile ilgili konularda erkeklere göre daha çok stres yaşarlar. 4. Kadınlar ayrımcılığa erkeklerden daha fazla maruz kalırlar. 5. Hormanel değişiklikler ergenlik döneminde özellikle kızlar arasında depresyon

    yatkınlığı artırabilir.

    Tedavi

    Çocuk ve ergen depresyonlarının tedavisinde izlenecek yol, klinik değerlendirmede izlenen yola paralel olmalı, yani çocuğun yaşını ve gelişim düzeyini göz önüne almalıdır. Anne-çocuk terapisi, aile terapisi, bireysel terapi ve antidepresan tedavisi seçiminde çocuğun yaşı yanında tablonun ağırlığı ve eşlik eden diğer patolojilerin de göz önüne alınması› gerekir. Ergenlerde antidepresan tedavisi ise depresyonun arka plandaki psikotik yapıyı gizleyebilme olasılığı nedeniyle ayrı bir özellik taşır.

    Bilişsel Davranışçı (BD) yaklaşımlar ve kişilerarası psikoterapi stratejileri depresyonun tedavisi için etkilidir. Amaç negatif bilişleri azalmak, ergenin pozitif aktivitelere katılımını artırmak, iyimser bakış açısını desteklemek, kişilerarası ve psikososyal stresörleri yönetmek olmalıdır. Bu bağlamda ergenlik dönemi bireylere yönelik uygulamalar irrasyonel inançlar ve kötümser atıfları, negatif kendilik algısını değiştirmek ve kişilerarası becerilerini geliştirmek amacıyla, baş etme eğitimi, sosyal problem çözme, sosyal beceri, iletişim becerisi eğitimi, stres yönetimine ilişkin bilişsel davranışçı terapiler, strese yanıtta değişken tepkiyi azaltmada duyguları düzenleme stratejilerini kapsamaktadır. Ayrıca aileye temellenmiş psiko eğitim girişimlerinin de etkili olduğu ve okula temellenmiş şekilde uygulanmasının uygun olacağı bildirilmektedir.

  • Okul döneminde genel gelişim (6-12 yaş)

    Okul çağı olarak bilinen bu dönemde çocuk, evde kazandığı eğitimin sınandığı okula başlar. Öğrenmeye, sorumluluk yüklenmeye, işleri ve disiplini paylaşmaya hazır duruma gelir. Öğretmenin kişiliğine önem verir ve onunla özdeşim yapar. Bu şekilde, okulun oluşturduğu fırsat ile -anne babanın dışında- özdeşim figürlerinde artış olur. Çocuk, oyuncak otomobilleri, bebekleri kırıp birleştirmek, bulaşıkları kurulamak gibi bazı işleri yapabilme yeteneğinde olduğunu kanıtlamak gereksinimindedir. Bu dönemdeki çocuklar içinde bulundukları kültürün araç gereçlerini nasıl kullanacaklarını merak ederler; üretime yönelik ilk adımları atmak isterler; çalışma duygusu gelişir. Erkek çocuklar kızlara göre daha fazla ev dışında oynarlar ve yarışmacı oyunlardan hoşlanırlar. Kızlarda 9-11 yaşlarına doğru pubertenin ilk belirtileri oluşmaya başlar. Göğüsler büyümesi, olumlu vücut algısıyla ve arkadaş ilişkileriyle korelasyon gösterir. Başkalarının güçsüzlüğünü, eksiğini bulup çıkardıkça, kendilerini daha güçlü görürler. Yaşıtları arasında alay etme sıktır. Genelde hemcinsleri ile oynarlar. Akran ilişkileri çocuğun ruhsal olgunluğunun önemli bir ölçütüdür. Bu dönem herhangi bir nedenle sağlıklı gelişemediğinde, örneğin okuldaki veya akran ilişkilerinde başarısızlıklar, yetersizlik ve aşağılık duygusunun gelişimine zemin hazırlar. Çalışkanlık ve aşağılık duygularının çatışmasını yaşayan çocuk, bu dönemde başarılı olduğunda yetkinlik (uğraştığı alanda yeterli olma) duygusu kazanır.

  • Depresyon

    Depresyon

    Depresyon; çökkünlük, derin üzüntü, bazen de hem üzüntülü, hem bunaltılı bir duygu durumla birlikte düşünce, konuşma, devinim ve fizyolojik işlemlerde yavaşlama, durgunlaşma ve bunların yanı sıra değersizlik, küçüklük, güçsüzlük, isteksizlik, karamsarlık, duygu ve düşünceleri ile karakterize bir sendromdur. Depresif bozukluklar diğer psikiyatrik bozukluklara benzer olarak genetik, ailesel ve çevresel etkenler arasındaki karşılıklı etkileşim sonucu ortaya çıkmaktadır. Geçmişte yaşanan travmalar, kayıplar, üzüntü ve zorlanmalar, hala devam eden sorunlar, yeni ortaya çıkmış zorlayıcı yaşam olayları, düşük eğitim düzeyi, yoksulluk da depresyona neden olabilir. Depresyon en az 2 hafta süren duygu durum çökmeleridir. Gün içindeki gelip geçici moral bozulmaları depresyon olarak adlandırılmaz. İki haftalık dönemde görülmesi gerekenler:

    1. Hemen hemen her gün yaklaşık gün boyu süren depresif duygu durumu 2. Etkinliklerin tümüne ya da çoğuna karşı ilgi ya da istek azalması 3. Önemli düzeyde kilo kaybı ya da kilo alımı ya da anlamlı düzeyde iştah azalması ya da

    artması 4. Çok uyuma ya da uyuyamama 5. Psikomotor ajitasyon ya da retardasyon 6. Yorgunluk bitkinlik veya enerji kaybı 7. Aşırı ya da uygunsuz şekilde kendini değersiz ya da suçlu hissetme 8. Düşünmede, odaklanmada ya da karar vermede zorluklar 9. Tekrarlayan ölüm ve intihar düşünceleri

    Depresyon riski çocukluk yaşlarından ergenliğe doğru bir artış gözlemlenir ve ergenlikte üst seviyeye ulaşır. Depresyon riskinde ergenliğe kadar cinsiyetler arasında bir fark görülmemiştir fakat ergenlikte yapılan çalışmalara göre kızlar erkeklerden daha fazla risk altında olduğu saptanmıştır. Çocuğun bir yakınını kaybetmesi, kaza, ani yaşam değişiklikleri, ailesinin sosyo-ekonomik durumun bozulması, doğal afetler, anne babasının boşanması, ayrılık, okul başarısızlıkları, sevgisiz ortamlar, hastalıklar, başkasına bağımlı kalma gibi yaşamını olumsuz etkileyen olaylar depresyona itebilmektedir. Anne baba evlilik çatışmaları, ebeveyn tarafından reddedildiğini algılamaları, aile içi ilişkilerin zayıf olması depresif belirtileri artırmaktadır. Ebeveyn depresyonu ve ruhsal bozuklukları ile çocuk ve ergenlerin depresyon düzeyi arasında anlamlı ilişkiler tespit edilmiştir. Bazı çalışmalarda düşük okul başarısı ile depresyon arasında ilişki bulunmuştur. Düşük sosyo-ekonomik düzeye sahip bireylerde daha fazla olduğu tespit edilmektedir

    Bebeklik Döneminde Depresyon

    1-2 yaşları arasında yer alan normal bir gelişim evresidir. Daha sonraki yıllarda Spitz, anneden ani olarak ayrılan 6-8 aylık bebeklerde ağlama ve incelemelerin ardından içe kapanma ve çevreye kayıtsızlık şeklinde ortaya çıkan tabloyu “anaklitik depresyon” olarak tanımlamıştır (Spitz, 1945; Spitz, 1965). Bu dönemin en önemli özelliği konuşmanın başlangıç hiç olmaması ve ortaya çıktığında yetersiz kalmasından dolayı iletişim ve

    duyguları dışlaştırma olanaklarının kısıtlılığıdır. Dolayısıyla çocuğun yaşının küçük olması› ölçüsünde, uyku ve yeme bozuklukları, cilt belirtileri (egzama) gibi somatik ifadeler ön plana çıkacaktır. Bu bebekler bitkin, durgun, donuk bakışlı ve çevreye kayıtsız bir görünüm sergilerler. Yaşına uygun ses oyunlarını (agu v.b.) ve el oyunlarını gerçekleştirmediği gibi, çevreyi merak ve keşif davranışlarını da göstermezler. Bunların yerine kendi kendini uyarmaya yönelik stereotipik davranış örüntüleri sergilerler. Tablonun daha da ağırlaştığı durumlarda bebeğin psikomotor gelişimi yavaşlayabilir.

    Çocukluk Döneminde Depresyon

    Çocuklarda mutsuz, disforik mizaç ve depresif görünümün (ya da her ikisinin birden) günler ile haftalar arasında bir süre devam etmesi durumudur. Çocuklarda depresyon, sürekli bir mutsuzluk durumu ve çocuğun sevinç ve yaratıcılığını azaltan bir neşesizlik hali olarak da tanımlanabilir (Tüzün, 1993) Depresif ruh durumu “yapamam”, “bilmiyorum”, “yorgunum” gibi ifadelerle aktarılır. Ancak bunun yanında depresif afektlere karşı koymayı amaçlayan, saldırgan ve dürtüsel davranışlar, hırsızlık, yalan, okuldan veya evden kaçma gibi tutumlara başvurulabilir. Okul başarısızlıkları ise hemen hemen her olguda mevcuttur. Okul çağı çocuklarındaki depresyon, kendini geri çekme, okulda akran ilişkilerinde bozulma, akademik başarısızlıklar, ilgi ve etkinliklerde azalma, dikkatini toplayamama şeklinde de görülebilir. Enürezis, enkoprezis gibi bozukluklar, baş ve karın ağrıları gibi somatik yakınmalar da yine bu dönem depresif belirtileri arasında sayılabilir.

    Bir çocuk uzun süreli depresyona ya da asabi ruh haline girdiğinde distimi tanısı konur. Distimi ve majör depresyon arasındaki fark, semptomların şiddetine ve ısrarına bağlıdır. Majör depresyon daha şiddetlidir fakat birkaç ay sonra hafifler. Distimi daha az belirgin semptomlara sahiptir fakat kroniktir. Kısacası uzun süreli kronik depresif davranışlara neden olan sıkkın ruh halidir . Majör depresyon ise sosyal ve okul işlevselliğinde belirgin bozulmaların görüldüğü dikkate alınması gereken önemli bir bozukluktur.

    Ergenlik Döneminde Depresyon

    Ergenlik, sekonder cinsel karakterlerin gelişmesine bağlı olarak cinselliğin uyandığı, bedenin cinselleştiği bir geçiş dönemidir. Bu geçiş döneminde ruhsal yapının da bu bedensel değişikliklere ayak uydurması, değişiklikle alevlenen eski çatışmalar yanında yeni ortaya çıkan çatışmalarla da baş etmesi gerekmektedir. Ruhsal yapının bu çatışmalarla baş edemediği durumlarda ortaya çıkabilecek dekompansasyon tablosu da depresyon olabilir.

    Yetişkin depresyonu ile en fazla örtüşen dönemdir. Ergenler, içinde bulundukları dönem itibariyle duygu, düşünce ve ilişkilerinde ani değişiklikler yaşarlar. Depresyondaki ergenler bu değişiklikleri daha hızlı yaşayabildikleri gibi, yetişkinlere benzer şekilde sosyal geri çekilme, ilgi ve etkinlikte azalma, arkadaş ilişkilerinde bozulma, okul başarısında düşme, okul ve evden kaçma, madde ve alkol kullanma eğilimi ile intihar düşünce ve girişimleri şeklinde depresyon belirtileri gösterebilirler. Siyah giysiler giyme eğilimi,

    kasvetli şiirler yazma veya Depresif temalar içeren müzikle meşgul olma yaygın depresif belirtiler olabilir. Uyku sorunları, tüm gece televizyon izleme, okula gitmek için uyanma zorluğu ya da gün boyunca uyuma durumu şeklinde görülebilir. Genellikle zevk veren aktivitelere olan ilgi eksikliği, arkadaş ortamından çekilme veya yatak odasında yalnız başına kalma durumu şeklinde görülebilir. Sıkılma, deprefis duygu durumunun bir sonucu olabilir. Mutsuzluk, tedirgin ve endişeli olur, Kontrol edilemeyen öfke durumu yaşanır, suçluluk duygusu hakimdir (Morgan, 2000). Ergenlikte depresyonu, davranış bozukluğu, madde kullanımı ya da yeme bozukluğuyla da birlikte görülebilir.

    Okul Çağı çocuklarında majör Depresif bozukluğu yaşamış olma oranı %1.5-%2.5, ergenlerde ise bu oran %15-%20 arasındadır (Graber ve Sontag, 2009). 15 yaşına kadar kız ergenler, erkek ergenlerden iki kat daha fazla depresyon yaşamaktadır. Bu cinsiyet farkının sebeplerinden bazıları şunlardır:

    1. Kadınlar, Depresif ruh halinin sonuçları ve nedenleri üzerinden tekrar tekrar düşünme

    ve bunu abartma eğilimindedir. 2. Kadınların benlik imajları, özellikle de beden imajları erkeklere göre daha olumsuzdur. 3. Kadınların, kilo ile ilgili konularda erkeklere göre daha çok stres yaşarlar. 4. Kadınlar ayrımcılığa erkeklerden daha fazla maruz kalırlar. 5. Hormanel değişiklikler ergenlik döneminde özellikle kızlar arasında depresyon

    yatkınlığı artırabilir.

    Tedavi

    Çocuk ve ergen depresyonlarının tedavisinde izlenecek yol, klinik değerlendirmede izlenen yola paralel olmalı, yani çocuğun yaşını ve gelişim düzeyini göz önüne almalıdır. Anne-çocuk terapisi, aile terapisi, bireysel terapi ve antidepresan tedavisi seçiminde çocuğun yaşı yanında tablonun ağırlığı ve eşlik eden diğer patolojilerin de göz önüne alınması› gerekir. Ergenlerde antidepresan tedavisi ise depresyonun arka plandaki psikotik yapıyı gizleyebilme olasılığı nedeniyle ayrı bir özellik taşır.

    Bilişsel Davranışçı (BD) yaklaşımlar ve kişilerarası psikoterapi stratejileri depresyonun tedavisi için etkilidir. Amaç negatif bilişleri azalmak, ergenin pozitif aktivitelere katılımını artırmak, iyimser bakış açısını desteklemek, kişilerarası ve psikososyal stresörleri yönetmek olmalıdır. Bu bağlamda ergenlik dönemi bireylere yönelik uygulamalar irrasyonel inançlar ve kötümser atıfları, negatif kendilik algısını değiştirmek ve kişilerarası becerilerini geliştirmek amacıyla, baş etme eğitimi, sosyal problem çözme, sosyal beceri, iletişim becerisi eğitimi, stres yönetimine ilişkin bilişsel davranışçı terapiler, strese yanıtta değişken tepkiyi azaltmada duyguları düzenleme stratejilerini kapsamaktadır. Ayrıca aileye temellenmiş psiko eğitim girişimlerinin de etkili olduğu ve okula temellenmiş şekilde uygulanmasının uygun olacağı bildirilmektedir.

  • Okul öncesi dönemde genel gelişi (3-6 yaş)

    Okul öncesi ya da oyun çağı dönemi olarak bilinen üç-altı yaş arasında çocuk, daha önce kazandığı güven ve otonomi duygularıyla çevresini yavaş yavaş genişletir ve keşfeder. Her şeyi bilmek ve tanımak ister. Durmadan sorar ve sonu gelmez öğrenme açlığı vardır. Gün boyu yorulmadan oynar, arkadaş aramaya başlar. Kendi işini kendi görmekten büyük haz alır. Oyunlarının çeşitliliği ve hayal gücü artar. Oyunlarda çeşitli roller alır. Oyunlarında, cansız nesneleri canlıymış gibi konuşturur. İnatlaşma azalır, söz dinlerlik artar. Erkek çocuklarda giricilik, atılganlık; kız çocuklarında ise ele geçirme ve çekicilik önem kazanır. Bu dönemde girişim duygusunun temelleri atılır. Çevredeki kişilerin aşırı korkutmaları, suçlandırmaları, cezalandırmaları gibi çeşitli engelleyici tutumları çocuktaki bu girişim duygusunun sağlıklı gelişmesini güçleştirir ve suçluluk duygularının gelişimini kolaylaştırır. Anlayamadıklarını hayal gücü yardımıyla açıklamaya çalışır. Duyduklarını abartır, gördüklerini çarpıtarak aktarır, olmamış şeyleri olmuş gibi anlatmaya bayılır. Gerçekle gerçek olmayanı karıştırır. Çizgi film kahramanlarını model alırlar; onların yaptığı etkinlikleri canlandırırlar. Canlı-cansız ayrımı da yapamaz; oyuncaklarının canlı olduğunu zanneder ve zaman zaman onlarla konuşur. Üç yaşında, cinsel kimlik gelişiminin bir parçası olarak kız veya erkek olduğunu bilir. Kadın-erkek arası cinsel farklılıkların öğrenilmesi, cinsiyet rollerinin ayrışması ve cinsel benlik duygusunun gelişmesi 3-4 yaşlarında başlar ve 5-6 yaşlarında kesin şeklini alır.

    Bu dönedeki anne babalar çocuklarının girişimci yanlarını, soru sormalarını ve araştırıcı olmalarını desteklemelidirler. Ancak toplumsal ya da aile düzenine uyulmayan durumlarda çocuğa sınır konulmalıdır. Çocuklara yaşına uygun cinsel bilgiler verilmelidir. Cinsel ilgi ve merakın bu dönemin bir parçası olduğu bilinmelidir; cinsel uğraşılarından dolayı çocuk azarlanmamalı veya cezalandırılmamalıdır. Ancak toplumsal kurallar öğretilmeli ve bu toplumsal kurallara uygun davranması istenmelidir. Kurallara uyulmadığı durumlarda uygun şekilde sınır konulmalıdır.

  • Alt Islatma

    Alt Islatma

    Enürezis; 5 yaş üzerinde idrarın istemsiz olarak boşaltılmasıdır. Bu davranışın üç ay süreyle haftada en az iki kere ortaya çıkması, okul ya da sosyal yaşantı ile ilgili sıkıntıya neden olması ve bu durumun tıbbi bir rahatsızlığa bağlı olmaması olarak tanımlanır.

    Uyku esnasında olan idrar kaçırmalarına enürezis nokturna (nokturna enürezis), gündüz uyanıkken olan idrar kaçırmalarına enürezis diurna (diurnal enürezis) , ikisinin bir arada olduğu duruma ise Enürezis continua (continual enürezis) denmektedir. Enürezis eğer bebeklikten beri süregeliyorsa primer, en az 6 aylık bir kuruluktan sonra başlamışsa sekonder enürezis olarak tanımlanır. Enürezis daha çok gece işemesi (noktural enürezis) şeklinde görülmektedir.

    Enürezis, başlama şekline göre de sınıflandırılmaktadır. %85gibi büyük çoğunluğunda enürezis hiç kesilmeden bebeklikten süre gelir. Buna birincil (primer) enürezis denmektedir. Geriye kalan %15lik kısımda tuvalet eğitimini tamamlayıp, kontrol sağlandıktan sonra alt ıslatmaya başlar. Bu duruma da ikincil (sekonder) enürezis denmektedir.

    Tüm dünyada 50milyonun üzerinde enürezisli çocuk olduğu tahmin ediliyor. Görülme sıklığı çocukların yaşlarına göre değişiklik gösteriyor. Sırayla 5 yaşında %15-20; 10yaşında  %5; 10-17 yaş arası %2-3 ve 17 yaşında %1’dir.Her yıl enüretiklerin %15’i kendiliğinden düzelir. Erkeklerde kız çocuklarına göre 1.5 kat daha fazla görülmektedir.

    Enürezisin nedenleri

    İlk olasılık idrar yollarında bir sıkıntı var mı?

    İkinci olasılık olursa bir psikoloğa ya da bir psikiyatriste gidilmeli.

    Biyolojik ve psikososyal nedenler olarak ayrılmaktadır.

    Biyolojik Etkenler

    Kalıtımsal etkenler: Enüretik çocukların yaklaşık %75’inin birinci dereceden akrabasında eskiden enürezis görülmektedir.

    Hormonal etkenler: Bazı çocukların antidiüretik hormon(ADH) işlevlerinde anormallikler vardır. ADH hipofiz bezi tarafından salgılanan bir hormondur. Bu hormon ‘sıvıları tut, gitmesine izin verme’ şeklinde vücuda sinyal vermektedir. ADH hormonu sayesinde az miktarda daha yoğun bir idrar üretilir.  ADH hormonunun az olduğu durumlarda çocuk açık renkli idrar yapımı ve altını ıslatma eğilimi fazladır.

    Mesane Fizyolojisiyle İlgili Durumlar: Mesane kapasitesinin daha düşük olması enürezise neden olabilmektedir.

    Uyku Bozukluğu: Bazı ebeveynler çocuklarının derin uykuda altlarına kaçırdıklarını söylemiştir. Ancak uyku ile olan araştırmalarda böyle bir sonuç bulunmamaktadır. Enüretik olan ve olmayan çocukların derin uyku süreleri eşit olmakla beraber altını ıslatma uykunun her evresinde eşit görülmektedir

    Diğer etkenler: Enüretiklerde idrar yolu enfeksiyonu sıklığı %5 olup, idrar yolu öyküsü kızlarda yaklaşık beş kat daha fazla görülmektedir. İdrar yapısındaki yapısal, dinamik ve bulaşıcı problemler de enürezise yol açabilmektedir.

    Psikososyal Etkenler

    Enüretik çocukların çoğunluğunda alt ıslatma, istemsiz ve bilinçdışıdır. Önce bir hekim tarafından organik bir rahatsızlık var mı? Ona bakılması lazım. Birincil(primer) bir neden mi yoksa sekonder bir durum mu? Anne babanın kavgaları var mı? Anne babanın mesafe ayrılığı var mı? Örneğin baba subay ya da polis görev yerine gidiyor çocuk tepki olarak altını ıslatma-altına kaçırma gibi tepkiler verebiliyor. İstemli enürezislerde genelde psikolojik bozukluk ya da karşı gelme bozukluğu gibi ek tanılar konmaktadır. Kardeş doğumu ile başlayan sekonder enürezis bir regresyon(koruyucu dürtü) belirtisi olabilir. Aşırı temiz titiz ebeveynin eğitimine karşı pasif agresif bir ifade sergiliyor olabilir. Ailenin aşırı koruyuculuğu çocukta bebeksi kalma eğilimi ile kendisini gösterebilir. Göç ya da benzer sosyal stresler yaşayanlarda görülebilir.

    Tedavisi

    Enürezis tedavisi günümüzde 3 şekilde görülmektedir.

    1.İlaçlı tedavi: İlaçlı tedavi tartışılmakla beraber hızlı sonuç verdiği için sıklıkla kullanılmaktadır. İlaçlı tedavilerde tedavi bittikten sonra tekrarlanma olasılığı yüksektir. Tedavi çoğunlukla antidiüretik hormon olan(ADH) salgısının kontrolünü dayalı gece çıkılan idrar miktarının azalmasına yönelik ve mesane kaslarının sıkılaştırılmasına yönelik kullanılmaktadır.

    2.İlaçsız tedavi: Bu yöntem çocuk ve aile ile daha sık görüşmeyi gerektirmektedir. Kayıt tutma ve kuru gecelere özendirme. Çocuğun başka birine ihtiyacı olmadan doldurabileceği şema yöntemi önerilmektedir. Kullanılan bir diğer yöntem olan alarm sisteminde çocuğun altını ıslatmaya başladığı fark edildiği ilk anda uyandırılıp tuvalete yetiştirilmesine olanak sağlanır. Mesane eğitimi, ödüllendirme-pekiştirmeden de bu tedavi yönteminde yararlanılır.

    3. Diğer Tedavi Yöntemleri:

    Psikoterapi: Davranışçı psikoterapiler oldukça etkilidir. Tedavide önemli bir yer tutmaktadır. Enüretik çocuklarla yaşamak aile için stres kaynağı olmaktadır. Bazı aileler çocuğunu cezalandırmak yoluyla öfkelerini boşaltmaktadır. Bu Enüretik çocuğun stresini arttırmaktadır. Bu yüzden bireysel psikoterapiler ve aile terapileri etkili olmaktadır.

    Sıvı kısıtlanmasının etkili olduğu kanıtlanmamış gece idrar çıkışının azalması tedavide dikkat çekmiştir.

    Yine de yatmadan bir saat önceden itibaren sıvı alımının azaltılması tedaviye yardımcı olmaktadır.

  • Yaşamın ilk üç yılında genel gelişim

    İLK ÜÇ SENE – Dönem 1 (0-1 ay)

    Bu dönemde annenin temel görevi, bebeğinin temel ihtiyaçlarını (beslenme, sevgi, dokunma, temizlik, dışkılama, uyku gibi) sağlamak ve bebeğini fiziksel ve çevresel tehditlerden korumak, bebeği ile yakın duygusal ve sosyal temas kurmaktır. Anne bütün bunları yaparken, bebek ile kurduğu sıcak göz teması, çıkardığı yumuşak sesler, dokunma, okşama, sarılma, kucağa alma, emzirme sırasındaki annenin takındığı yüz ifadesi bebeğin duygusal ve sosyal ihtiyaçlarını giderir.

    İLK ÜÇ SENE – Dönem 2 (2-7 ay)

    İkinci dönemde dikkati çeken durum bebek ve bakım veren arasındaki karşılıklılığın artmasıdır. Dış dünya ile ilgili farkındalık –olasılıkla görme becerilerinin artması ile- artar. Yaklaşık 6. Ayda görme keskinliği erişkinin görme keskinliğine yaklaşır. Yaşamın ilk aylarında bebekler seçici bir şekilde insan yüzüne bakmaya başlarlar. Her gün defalarca yapılan insan yüzüne “bakma tecrübeleri” ile bebek farklı yüzleri ayırt edebilir hale gelir. Yaklaşık 2. nci ayda bebekler annelerin sevgiyle çıkardığı seslere yanıt verir; duygusal yanıtları ayırt etmeye başlar. Bebeklerde yaklaşık 3. ayda ortak dikkat gelişmeye başlar. Ortak dikkat, dikkatin bir sosyal eşi ile üçüncü bir obje veya olay aracılığı ilişkili bir şekilde koordine edilebilmesidir. Bu şekilde, iş birliği, dil becerileri, sosyal beceriler gibi bir çok alanda gelişim için temeller atılmış olunur. Ortak dikkat becerilerinin farklı formları bebekliğin 3-18 aylarında gelişir. Burada tecrübelerini, ilgi ve zevklerini paylaşma motivasyonu vardır. Genellikle 9-12. aylarda ortak dikkatin başlatılması gelişmiş olur. Yaklaşık 5. nci ayda el, göz ve ağız hareketleri koordine duruma gelir ve bebek elini bir eşyaya uzatıp ağzına götürme yeteneğine kavuşur. Bu sırada anneyi ve kendini ayrı bir kişi olarak görmeye başlar. Buna benzer oyunlar ve tekrarlayan yaşam tecrübeleriyle bebekler sürekliliği ve kesinliği kanıtlanmış bir anneye sahip olduklarını anlarlar ve annelerinin kısa süreli gitmelerinden olumsuz etkilenmezler. Altı aylıktan küçük bebek alıştığı yüzü yabancıdan ayırt edemez. Kendisiyle ilgilenen, hareket eden her insana gülümseyebilir. Altıncı aydan sonra tanıma başlar ve anneyi güvenilir nesne olarak benimser. Bunun sonucunda ayrılık kaygısı başlar ve yaklaşık üç yaşına kadar sürer. İlk yıllarda anne ayrılığı, çocuk için en örseleyici olaydır.

    İLK ÜÇ SENE – Dönem 3 (7-18 ay)

    Yaklaşık 7-9 ncu aylarda karşılıklı iletişim, sosyal tercih ve aileye ait olmaya yönelik bir değişim gözlenir. Bu aylarda bebek kendi düşünce, duygu, mimik ve seslerinin başkaları tarafından anlaşıldığını fark eder. Örneğin bebek ulaşamadığı bir nesneyi elde etmek için, nesneyi işaret ederken bakım verene bakarak yardım ister. Tüm bunlar gerçekleşirken sosyal tercihler kurulmaya başlar ve giderek belirginleşir. Yaklaşık 6-8 nci aylarda seperasyon anksiyetesi (ayrılık kaygısı) görülmeye başlar 14-18 nci aylarda pik yapar ve bundan sonra giderek azalır. Bununla ilişkili olarak yaklaşık 8.nci ayda yabancı anksiyetesi görülmeye başlar 24.ncü ayda pik yapar ve daha sonra giderek azalır. Yaklaşık 12 aylık iken bebekler yürümeyi öğrenirler; bu durum bağımsız hareket edebilmenin yeni bir formudur; bu şekilde çocuğun dünyası genişler. Bebek “yatay varoluş” durumundan “dikey varoluş” durumuna geçmiştir. İlk yılın sonları ve ikinci ilk yarısında bebekler araştırmalarını daha çok niyetine bağlı olarak gerçekleştirmeye başlarlar. Genellikle bebeklerde, 12-18 aylardaki rudimenter de olsa iletişimsel konuşma vardır. On ikinci ayda birçok bebek birkaç kelimenin anlamını bilir ve yaklaşık 5-6 ifade edici (ekspresif) kelimesi olabilir. Bebekler 18 aya ulaştığında, şaşırtıcı bir şekilde birçok kelimenin anlamını bilirler ve tek kelimelik cümlelerle iletişim kurabilirler. İfade edici (ekspresif) kelimeleri ikiye katlanarak yaklaşık 10’a çıkar. Melodik ve jargonlu konuşmaları bükünlere (inflections; ses tonun değişmesi) benzer; konuşma sırasında sırasını bekledikleri gözlenir.

    İLK ÜÇ SENE – Dönem 4 (18-36 ay)

    Dördüncü dönemde bir sembolün bir nesneyi temsil ettiği kavranmaya başlanır ve bu avantaj dil yeterliliğin büyük ölçüde arttığının habercisidir. Yaklaşık 18’nci ayda sembolik tasarımlar (symbolic representation) bebeğin bilişsel ve sosyal dünyasını değiştirir. Yaklaşık 12 aydan önce, bir nesnenin zihinsel tasarımlarını akılda tutabilmeye başlarlar ve nesne sürekliliği il ilgili adımlar atılmış olur. Bebeğin dünyasına sembollerin girmesiyle semboller ile düşünmenin ve sembolik ve hayali oyunun temeli atılmış olunur. Örneğin bir kibrit kutusu bir arabayı; oyuncak bir bebek gerçek bebeği sembolize eder. Kelimelerin kullanılıyor olması, bebeğin dünya ve diğerleri ile etkileşiminde niteliksel bir değişimin olduğunun göstergesidir. Bebeğin ekspresif dil kapasitesi 18’nci aydan 24ncü aya gelindiğinde, yaklaşık 10’dan 50-75’e çıkar. Yaklaşık 30 aylık çocukta 300 kelime gözlenir ve 36. Ayda yaklaşık 500-1000 kelimeye ulaşarak 3-4 kelimeli cümleler kurulmaya başlar.

    Yürüyebilme, işeme ve dışkılama kaslarının kontrolünün sağlanması bebeğinotonomisini arttırır. Çocuğun kakasını tutması ya da bırakması çocuğa seçim yapabilmeyi getirir; özerklik duygusunu pekiştirir. Ortalama 16-18 nci aylarda dış dışkılama kaslarını (sfinkterini) istemli sıkma-gevşetme yeteneğine ulaşan çocukta tuvalet eğitimi başlar ve annenin sabırlı, sevgi dolu, destekleyici yaklaşımı sonunda idrar ve dışkılama kontrolü kazanılmaktadır. Bilişsel alanda da cümlelerle konuşma gelişmeye başlar ve sembolik oyun başlar. Bu dönemde, özerklik ile utanç-kuşku arasında çatışma yaşayan çocuk, sonunda irade gücü (kendinde doğru olanı yapacak gücü bulma) ve otonomi kazanmaktadır.

  • Tuvalet Eğitiminde Yapılması ve Yapılmaması Gerekenler

    Tuvalet Eğitiminde Yapılması ve Yapılmaması Gerekenler

    Tuvalet eğitimi okul öncesi döneminin bir parçasıdır. Her şey yolunda gittiğinde çocuklar mesane ve bağırsak kontrolünü öğrenirler. Tuvalet eğitimi ebeveyn-çocuk ilişkisinin ve mizaç uyumunun ortaya çıktığı ve karakter gelişimini etkileyen önemli bir alandır.

    Okul öncesi dönemdeki çocuklarının ebeveynlerinin hepsinin tuvalet eğitimi ile ilgili farklı fikirleri ve soruları mevcuttur. Bu bölümde tuvalet eğitiminde kullanılan birbirinden farklı 2 metodu, tuvalet eğitiminde yapılması ve yapılmaması gereken noktaları ve okul öncesi dönemde tuvalet eğitimi gerçekleşmediğinde ya da sürdürülmediğinde ortaya çıkan iki bozukluk olan enürezis ve enkoprezis den bahsedilecek.

    Çocuk açısından bakıldığında o güne kadar rahatça yapılan şey durdurulacak bezine yapmaya göre daha fazla iş ve daha fazla çaba gerekecek. Farklı zamanlarda ve farklı kültürlerde yaşamış ebeveynler ve aileler tuvalet eğitiminde farklı metotları kullanırlar. Bazı ebeveynler çocuklar oturmayı öğrenir öğrenmez onu lazımlığa oturtup mesane kontrolü yapabileceklerini zanneder, oysa 9 aylık bir çocuk bunu yapamaz. Ebeveynlerin büyük bir çoğunluğu eğitime başlamadan önce çocuğun ilgisinin başlaması gerektiğini düşünür(yaklaşık 2.5 yaşına kadar) ama ne yazık ki ailelerin kanıtlanmış bilgi ya da metotları yoktur. Ya anne babalarının kullandığı ya da arkadaşlarından duydukları metotları uygularlar.

    Metotlar

    1.Çocuk odaklı yaklaşım: Çocuk odaklı metot etkilidir ve temelde ebeveynin kontrolü elinde tutmasından kaçınan bir metottur. Bu yaklaşıma göre çocuklara tuvalet eğitimi çocuklardan tuvalete gitme isteği için ilk adım geldiğinde verilmelidir. Ebeveynler çocuktan önce ani bir giriş yaparsa çocuk tuvalet eğitimine karşıt tepkiler geliştirebilir. Brazelton ebeveynlere çocukları 18-30 ay arasındayken çocuğun tuvalete ilgi duymaya başladığı andan itibaren baskıcı bir tavır takınmadan sakin bir tutumla tuvalet eğitimini vermelerini tavsiye eder.

    Lazımlık çocuğun oyun odasına konabilir yavaş yavaş çocuğun tek başına tuvaletini yapmaya başlamasını sağlayan bir tavırla eğer ihtiyacı olursa lazımlığı kullanabileceği önerilir. Çocuk eğitimine kendi hızında devam eder. Lazımlığı bez ya da bezsiz oturabilir, etrafında altında pantolon olmadan dolaşabilir, pantolonunu kendi indirir ve lazımlığı kullanır. Çocuğun başarılır adımları ödüllendirilir.

    2.Bir günlük tuvalet eğitimi: Davranışçıdır. Model alma ve edimsel koşullanma prensiplerine dayalı bir metottur. 20ayını doldurmuş bir çocuk rahatsız edilemeyeceği bir yere konur ve altını ıslatan bir oyuncak bebeğin nasıl lazımlık kullandığı gösterilir. Çocuk herhangi bir şeyi serbestçe içmeye teşvik edilerek lazımlığa gitme ihtiyacı olduğunda pantolonunu çıkarıp çişini yapmaya başladığında eğitmen çocuğa sosyal övgüler verir. Eğer çocuk altına kaçırırsa o zaman çocuk azarlanır, ceza verilir ve pantolonunu değiştirilmesi gerektiği söylenir. Hata yaptığında aşırı tepkiler verildiğinde olumsuz duygusal sonuçlara yol açabilir.

    Bu yöntem çocuk odaklı yaklaşımdan daha etkili daha hızlı gelişimsel geriliği olan çocuklarda da etkili olmakta ancak bu metot bazı çocukların ters tepkiler vermelerine ve öfkelenmelerine neden olmaktadır.

    Tuvalet Eğitiminde Yapılması ve Yapılmaması Gerekenler

    Danışanlara Brazelton’un çocuk odaklı yaklaşımını Foxx ve Azrin’in pekiştirmeleriyle birleştirilen bir metot önerilir. Küçük kazalar yaşandığında hayal kırıklığı yaşadığını hafifçe ifade etme bir defaki sefere ne beklediğini söylemesi önerilir. Eğer tuvalet eğitimi çabalarına çocuk geri çekilme, karşı gelme davranışlarıyla cevap verirse tuvalet eğitimine bir süre ara verilmeli. Ailesinde yatağı ıslatma vakası bulunan çocuklarda eğitime erken başlanmalı(12-15 aylıkken) erken çabalar çocuğun altını ıslatma olasılığını düşürecektir. Zamanında yapılan bir olumlu pekiştirme ve başarısızlıktaki hafif bir tasvip etmeyişin yoğun olduğu bir tuvalet eğitimi çocukların tuvaletlerini tutmalarına yardımcı olacaktır.

    Tuvalet Eğitiminde Yapılması Gerekenler

    1-Çocuğun tuvalete ilgisi başlayana kadar beklenmeli, çocuk gerekli fiziksel özelliklerle donanmalı. Bütün bunlar geçtikten sonrada birkaç ay daha bekleyin. Çünkü çocuklar tuvalet eğitimine tam hazır olmadan da tuvalete ilgi duyabilirler. Genelde çocuklar iki ya da iki buçuk yaşında tuvalet eğitimine hazır olurlar.

    2-Tuvalet eğitimi boyunca çocuğun bezsiz dolaşmasına izin verin.

    3-Çocuğa yaptığı çabalar için güzel ama abartısız övgü cümlesiyle, ya da küçük bir pekiştirme ile(güzel bir çıkartma, şeker ya da çikolata) ödüllendirin.

    4-Küçük kazalarda hafif bir şekilde uyarın: ’Yere çişini yapmandan hoşlanmıyorum’.

    5-Onunla büyük bir çocuk gibi kendi başına tuvalete gidebileceğine inandırıcı bir konuşma yapın.

    6-Çocuğunuzun model alması için fırsatlar yaratın. Örnek modeller çocuğu motive eder ve öğrenmesini kolaylaştırır.

    Tuvalet Eğitiminde Yapılmaması Gerekenler

    1-Çocuğunuzun tuvalet ihtiyacı geldiğinde onu tuvalete aceleyle götürmeyin yoksa tuvaletle aceleyi bağdaştırır.

    2-Çocuğunuz kaza ile altına kaçırdığında ya da altında bebek bezi olduğunda onu suçlamayın, utandırmayın.

    3-Çocuğunuzda aranızda o dönemde kontrol mücadelesi varsa eğitime başlamayın.

    4-Çocuğunuzu gece tuvalete gitmesi için uykusundan uyandırmayın. Ona uyanmayı öğretmiyorsunuz.

    5-Tuvalet eğitimine stres yaratabilecek(ebeveynlerin boşanması, ebeveynlerin birinin hastaneye yatması, okula başlama, yeni bir eve taşınması, kardeş doğumu) dönemde başlamayın.

    6-Diğer bir gelişimsel görevi tamamlarken(yürümek gibi) başlamayınız.

    7-Uzun ve yavaş bir süreç olduğu unutmayınız. Bazı çocuklar beş yaşında olsalar bile popolarını silmede yardım isteyebilirler.

    8- Olaya gerçekçi bir şekilde yaklaşın, çocuğunuzun ihtiyaçlarına saygı duyun, kontrol mücadelesine girmeyin.

    Unutulmamalıdır ki tuvalet alışkanlığı, belirli bir olgunluk sonucu oluşur. Yeterli zihinsel ve bedensel gelişim olmadan bu alışkanlık öğrenilmez.

  • Her gün endişeli olma hali: yaygın anksiyete bozukluğu

    Yaygın anksiyete bozukluğu (YAB) olan kişiler hemen her gün çok yoğun bir kaygı yaşarlar ve bunun belirgin bir sebebi yoktur. Günlük hayatta yaşanan her hangi bir olay kaygıyı ortaya çıkarabilir.

    Bu insanlar başlarına bir felaket geleceği beklentisi içindedir. Açık bir neden yokken hep en kötü şeylerin olacağını düşünürler, her konuda evham yaparlar, sürekli gergindirler. Endişeler aile, sağlık, para, iş ya da eğitimle ilgili olabilir. Kafaları sürekli bu kaygılarla meşguldür.

    Aşırı gergin olma hali yorucudur. Günlük yaşam taşıyamayacağınız kadar ağır bir yüke dönüşür. Bu kişiler, kaygılarını kontrol edememekten yakınır.

    YAB belirtileri şöyledir:

    Huzursuzluk, aşırı heyecanlı ve endişeli olma

    Kolay yorulma

    Konsantrasyon güçlüğü, zihin duruyormuş gibi hissetme

    Sinirlilik

    Kas gerginliği

    Uyku bozukluğu (uykuya dalamama, uykuyu sürdürememe-ara ara uyanma, yorgun uyanma)

    Çocuk ve ergenlerde YAB tanısı koyabilmemiz için yukarıdaki belirtilerden en az birinin altı ay boyunca olması ve bu belirtilerin onun hayatını etkilemesi gerekir.

    Kaygılı çocuk ve gençler genellikle mükemmeliyetçidir. Yaptıkları küçük hataları çok büyük algılarlar. Hata yapmaktan kaçındıkları için bazen bir işe başlayamazlar, yapacaklarını ertelerler. Kurallara uymaya aşırı özen gösterirler. Bu nedenle büyükler sıklıkla kaygılı çocukları usluluğu ile örnek gösterebilir, oysa onlar içlerinde yoğun bir endişe taşımaktadır. Çevrelerindeki insanların onayını çok önemserler, onaylanmadıklarını hissettiklerinde sıkıntı hissi yaşayabilirler.

    Tedavide amaç çocuk veya ergenin kaygısı ile baş edebilmesini sağlamaktır. Aşırı kaygı nedeni ile yaşanan sosyal güçlükler, konsantrasyon güçlükleri ve buna bağlı oluşan iş/okul başarısında düşme gibi sorunlar, sorunu yaşayan çocuk veya ergenin kötü şeyler olacağı inancını destekler, kaygılarını arttırır. Böylece bir kısır döngü oluşur. Bu kısır döngünün kırılabilmesi için bireysel psikoterapi ve ilaç tedavisi kullanılır.

  • Mevsimsel Depresyon

    Mevsimsel Depresyon

    Mevsimsel depresyondan korunmak için neler yapmalıyız?

    Yaz mevsiminin yavaş yavaş sonlandığı, sonbaharın etkisini göstermeye başladığı günlerden geçiyoruz. Mevsim değişiklikleri hemen hemen hepimizi bir parça etkiliyor. Yaz aylarının geç kararan havaları, uzun güneşli günlerinden; kış aylarının kısa gündüzleri, kapalı havaları hepimizin ritmini etkiliyor. Mevsimsel affektif bozukluk olarak psikoloji literatüründe yer alan kış depresyonu da diyebileceğimiz bozukluk toplumumuzun %10-30’unu etkiliyor. Bu bozukluk sıradan bir üzüntü, mutsuzluk halinden öte, klinik bir majör depresyon belirtileri içeren bir bozukluk olarak karşımıza çıkıyor. Mevsimsel depresyon yaşayan kişilerde iştah artışı, aşırı uyuma, enerji azlığı ve eskiden kolayca yapılabilen işlerde zorlanma, konsantrasyon bozukluğu gibi belirtiler gözlemleniyor. Mevsimsel depresyon tanısı almak için bu belirtilerin en az iki yıldır mevsimsel bir ilişki göstermesi (sonbahar yada kış aylarında ortaya çıkması) gerekiyor.

    Peki mevsimsel depresyondan nasıl korunabiliriz?

    Kış aylarının uzun gecelerinde kendinize uygun sosyal, bedensel aktivitelere katılmanız işe yarayacaktır. Sinema, tiyatro, kültürel etkinlikler gibi kapalı alanlarda yapılabilecek aktiviteler mevsimsel depresyondan daha az etkilenmenizi sağlayacaktır. Kış aylarında güneş ışığı azlığından dolayı beynimizde azalan serotonin hormonunu dengelemek amacıyla güneş ışığından maksimum yararlanmanız depresif duygudurumunuzun azalmasını sağlayacaktır. Sabah saatlerinde 30 dakika güneş ışığında veya bir ışık kaynağı önünde kalmanız terapötik amaçla kullanılan bir yöntemdir. Beden ve zihin bir bütündür, bundan dolayı düzenli spor yapmak ve sağlıklı beslenmek ruh sağlığınızda olumlu etkiler yapacaktır. Eğer mevsimsel depresyon sizi çok fazla etkiliyor, işlevselliğinizi bozuyorsa mutlaka bir uzmandan destek almalısınız.

  • Çocuklarda kayıplar ve yas süreci

    Kayıplar duygularımızı alt üst eden depremler gibidir, hayat aniden değişir ve tüm aileyi etkiler. Çocuklar için kayıpla baş etmek daha zordur, çünkü zihinsel ve duygusal becerileri henüz gelişimini tamamlamamıştır, kayıpları yetişkinler gibi anlamlandıramazlar. Buna rağmen yetişkinler genellikle çocukların etkilenmeyeceklerini ve yeni duruma kolay adapte olacağını düşünürler. Çocukların yas sürecini zorlaştıran diğer bir sebep de yetişkinlerin kendi çaresizlik, acı ve üzüntü duyguları ile meşgul olmasıdır.

    Yas reaksiyonu olan bir çocukta görülebilecek davranışlar şöyledir:

    İnkar, kayıp yokmuş gibi davranma

    Duygusuz görünme

    Sinirlilik

    Korkular

    Uyku sorunları

    Dikkat sorunları

    Olduğundan daha küçükmüş gibi davranma

    Baş ağrısı, karın ağrısı

    İştah değişikliği

    Çocukların gerçekleri bilmeye hakkı vardır. Kayıplar çocuktan gizlendikçe, durumu kabullenmeleri gecikecektir, belirsizlik korkularını arttıracaktır. Kayıplarla ilgili bilgiyi çocuğa en yakın olan, çocuğun güvendiği, en iyi tanıdığı kişinin vermesi gerekir(anne, baba, onlar yoksa aileden en yakın olduğu kişiler).

    Yas doğal bir süreçtir. Çocuklarla ölüm ve kayıplardan konuşmaktan korkmamak gerekir. Büyükler genellikle bu konuları konuştuklarında çocukları üzmekten korkarlar, ölümden bahsetmeyince çocukların akıllarından bu konuyu sileceklerini düşünürler. Büyükler konuyu kapatınca çocukların aldığı mesaj, ölüm, üzüntü, yas konularından konuşmamak gerektiğidir. Bazen çocuklar duygularını bu nedenle kimseye anlatamazlar. Yas içindeki çocuk genellikle yalnız hisseder. Konuşamamak, çocukların yalnızlık duygularını arttıracaktır. Bazı çocuklar ise siz konuşmak istediğinizde buna yanaşmayabilirler. Yas tutmanın doğru bir şekli yoktur, her çocuk kendine özgü tepki verir. Konuşması için zorlamak uygun bir davranış değildir, konuşmaya hazır olduğunda sizden destek alabileceğini bilmesi yeterlidir.

    Yas, kayıpların ardından iç dünyamızı yeniden düzenleme sürecidir. Bir süre için içe döner, üzülür, ağlar, öfkelenir, anılarımızı gözden geçiririz. Hissedilen acıyla baş etmek için zamana ihtiyaç vardır. Yas sürecindeki çocuktaki kaybı yerine koymamız mümkün değildir, çocuk için sağlıklı olan bu kaybı kabullenmesi ve yaşamına devam edebilmesidir. Bu zor süreçten çıktığında o artık başka bir çocuktur: keder, üzüntü, acı duyguları ile baş edebilmiş ve hayata devam edebilmiştir.