Blog

  • Nefesini Değiştir Hayatın Değişsin

    Nefesini Değiştir Hayatın Değişsin

    Doğru Nefes Alma Sanatı
    Nasıl nefes alıp verdiğinize odaklandınız mı hiç? Kendinize sadece birkaç dakika verin ve nefesinizi izleyin; yavaş mı, hızlı mı, tıkanık mı, ritimsiz mi, huzursuz mu, dengesiz mi, bunların hepsini inceleyebilirsiniz. Burada önemli olan nokta nefesimizin önemini fark etmek, yani ”nefes farkındalığı” sağlamak aslında. Peki nedir ”nefes farkındalığı”?

    ‘’Nefes Sadece Nefes Değildir.’’
    Nefes alıp vermek yaşamımızın olmazsa olmazı, ”Ben artık nefes almak istemiyorum.” deyip bir kenara bırakabileceğiniz bir şey de değil. Aslında tam da bu sebepten doğru nefes almayı çok ciddiye almamız gerekiyor. çünkü çok farkında değiliz ama doğru nefes almak fizyolojik, biyolojik ve psikolojik anlamlarda vücudumuzu etkileyebiliyor. Yanlış nefes alarak işleri olumsuzlaştırabilecekken, doğru nefes alarak algımızı, bedensel sağlığımızı olumlu yönde etkileyebiliriz.

       Solumunuz Kaliteli mi?
       İşte solunumunuzu test  edebileceğiniz birkaç ana başlık;
     

    1. Nefes Verme Süresi
      Nefes verme süreniz, alma sürenizden yaklaşık 2-3 kat uzun olmalıdır.
       

    2. Dakikada Solunum Sayınız
      Dakikada 8-12 kere yaptığınız solunum normal kabul edilmektedir. İyi bir solunum için dakikada aldığınız sayıyı aza indirgemeniz önerilir.
       

    3. Nefesin Derinliği
      Ciğerlerinizin tamamını doldurduğunuz solunum kaliteli bir solunumdur.
       

    4. Burundan Solunum
      Ağızdan alınıp verilen nefes sağlıksızdır. Diyaframın yeterli etkinlikte çalışması için burundan solunum yapmanız gerekir.
       

    Nefesin Sessizliği
    Nefes alıp verirken burnunuzdan ses çıkmaması, zorlanmanız, hırıltılı olması problemli bir solunumun göstergesidir.
    İyi bir nefes; ağır, derin ve sessiz olandır. Ölçü, denge ve uyum çok önemlidir.

    Doğru Nefes İçin İlk Adımlar
    *Kendinize birkaç dakika ayırsın ve nefes alış verişlerinizi izleyin. Hızlı mı, yavaş mı, tıkanık mı, ritimsiz mi; tüm bunları değerlendirin.

    *Nefes alıp verirken, nefes verme sürenizi uzatmaya çalışın.
    Bir dakikada kaç kere nefes alıp verdiğinizi test edin.
    Nefesinizi burundan alıp vermeye odaklanın.

    *Bu önerilerden başlayarak nefesinizle ilgili farkındalık oluşturmak için ilk adımı atmış olursunuz. Bir sonraki yazılarımda günlük hayatınızda kolayca uygulayabileceğiniz birkaç nefes egzersizi önerisinde bulunacağım. Herkese iyi ve sağlıklı haftalar.

  • 1-3 yaş öfke nöbetleri

    Çocukların bazıları 1-3 yaş arası dönemi sinirli geçirir. Hatta öfke nöbetleri, vurma, tekmeleme, ısırma gibi agresif davranışlar gösterebilirler—bunlar çocuğunuzun olumsuz davranışlar içinde olduğunu veya sizin kötü bir ebeveyn olduğunuzu göstermez ancak çözüm gerektirir.

    Bu Dönemde Neden Huysuzlanırlar?

    3 yaşına kadar bu dönemde çocukların agresif olması onların yaramaz olduklarından veya söz dinlemediklerinden dolayı değildir. Sizinle iletişim kurup derdini anlatacak kadar yeterli dil gelişimi ve duygusal gelişimleri olgunlaşmadığı halde size bir şey söylemek isterler. Eğer onları anlayamıyorsanız bazen şiddeti dikkat aracı olarak kullanmaya devam ederler.

    1-3 yaş dönemdeki çocukların agresyonları çoğu zaman istedikleri – mantıklı ( yemek, oyuncak ) ya da mantıksız ( şeker, başkasının oyuncağı, tehlikeli ) bir şey karşısında oluşur. Tabii çocuğun yorgun, aç, hasta ve stresli durumlarında agresyonları daha da şiddetlenir.

    Peki Çocuğunuz Kontrolü Kaybettiğinde Siz Ne Yapacaksınız?

    Öncelikle çocuğunuza ceza vermeniz işe yaramaz. Aslında sizin aceleci ve öfkeli davranmanız, hem çocuğunuzun daha da öfkeyle cevap vermesine hem de öfkelenmeyi onaylamanıza neden olur.

    Çocuğunuz öfke patlamaları yaşadığında ebeveynliğinizi ortaya koyma zamanı gelmiştir. Çocuğunuzun ne söylemeye çalıştığını ve ne hissettiğini anlamaya başlamanız gerektiğini gösterir. Eğer onların öfkelenme nöbetini çözebilirseniz kendini ifade etme yollarını sizin sayenizde öğrenmiş olur. Peki çocuğunuza yeni bir beceri öğretme fırsatına da dönüşecek bu öfkelenmelerde izleyeceğiniz 4 adıma bakalım:

    1)Agresyonu durdurun. Fiziksel bir agresyonu varsa nazikçe ama ciddi bir tavırda agresyonunu durdurun. Örneğin size vuruyor veya vurmaya çalışıyorsa, ellerini sıkı bir şekilde nazikçe tutarak etkili olmasını engelleyin. Elleri, tırnaklari, dişleri, ayakları hepsi onların birer silahı olabilir. Bu silahlarını başkalarına kullanamayacağını öğretmek sizin işiniz.

    2)Daha sakin bir yere geçin. Çocuğun etrafında birileri varsa çocuğunuzu alarak mağazanın veya parkın sakin bir köşesine veya evde ayrı bir odaya alın. Böylece çocuğunuzu öfkelendiren durumdan ayırarak sakinleşmesine yardımcı olursunuz hem de çevredeki bakışlardan da uzaklaşır. Ayrıca bir çocuk bile olsa itibarını korumuş olursunuz.

    3)Çocuğunuzun Kendisini Kendi Kelimeleriyle Anlatmasına Yardımcı olun. (Elleri, dişleri, tırnakları, ayaklarıyla değil ) Onu sakin bir köşeye çekip vurmaları biterek sakinleştiğinde, gözlerinin içine bakıp sakince ve kibarca ( sesiniz öfkeli, kaygılı, tedirgin, aceleci olmamalı ) ‘Bizim ailemizde kimse vurmaz. ‘ gibi kendinizi anlatacak bir cümle seçin. Çocuğunuza öfkelenseniz, kaygılansanız veya orda rezil olsaniz bile sakinliğinizi koruyarak güçlü bir ebeveyn rolü olarak sakin ama net davranın.

    4)Özetleme Çocuğunuz sakinleştikten sonra üzerinden çok geçmeden ( yarım saat içinde ) onunla ne olduğunu konuşun. Ona şöyle söyleyebilirsiniz ‘ Etrafa veya birine vurmanı istemiyorum. Bana bir şey söylemek istediğinde vurmak öfkelenmek yerine yanıma gelip bana anlat ‘ diyebilirsiniz. Böylece çocuğunuz öfkelenmesini anladığınızı ama başka yollarla kendini anlatabileceğini öğrenir.

  • Mutluluğun Formülü ”Bağırsaklarımızda mı?”

    Mutluluğun Formülü ”Bağırsaklarımızda mı?”

    Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre dünyada 300 milyonu aşkın kişi depresyonla yaşamını sürdürüyor! Depresyonun nedenlerine baktığımızda iş yaşamı, aile, özel ilişkiler, okul stresi, maddi sıkıntılar gibi birçok nedeni bir arada görebiliriz. Depresyon her yaş grubundan her insanı etkileyebilecek bir durum ve neden olduğu ruhsal sıkıntı kişinin en basit günlük işlerini sürdürmesini dahi etkileyebiliyor. Ayrıca sosyal ilişkileri de tahrip edici olabiliyor.

    BAĞIRSAKLARINIZA YATIRIM YAPIN!
    Fakat bu çevresel etkenler dışında biyolojimizin de depresyonu tetikleme konusunda etkisi oldukça fazla! Kişinin ruh halini, duygu durumunu etkileyen serotonin, endorfin gibi nörotransmitterlar ‘beyin ve bağırsakta” bulunur. Serotonin eksikliğinde kişi depresif ve yorgun hisseder. Mutluluk hormonu olarak bilinen serotoninin %95’nin bağırsaklarda, sadece %5’nin beyinde bulunduğu uzmanlar tarafından açıklandı. Bu bilgilere baktığımızda bağırsaklarımızın psikolojimiz üzerinde etkisinin oldukça fazla olduğunu görebiliyoruz. Bu nedenle depresif ya da mutsuz hissettiğiniz dönemler de bağırsak sisteminizde bir değişim var mı yok mu mutlaka gözlemleyin, hatta bir uzmana danışabilirsiniz.

    DOĞAL YÖNTEMLERE YÖNELİN!
       Rakamlara bakıldığında özellikle ülkemizde ihtiyaç dışı antidepresan kullanımının oldukça arttığını görüyoruz. Bu nedenle en azından bağırsak sisteminiz için ”sağlıklı beslenme” odaklı, doğal kaynaklara yönelerek iyileştirmeler yapabilirsiniz.

    1- Ev yapımı turşu (Özellikle ”lahana turşusu” Yapımında tuz yerine sirkeyi tercih etmeniz daha yararlı olacaktır.)
    2- Kefir
    3- Yoğurt
    4- Probiyotik desteği
    5- Omega-3 desteği
    6- D vitamini
    7- Sebze tüketimini arttırın

  • Çocuğunuz ne zaman cep telefonu kullanabilir

    Çocukların cep telefonu kullanma yaşı giderek düşmekte. Son yapılan bir çalışmada ilkokul çağındaki çocukların %22’ si, 8-12 yaş çocukların % 60’ı , ergenlerin % 84’ü kendilerine ait cep telefonları olduğunu belirtmiş.

    Tabii bu durumda da, aileler çocuklarına ne zaman cep telefonu alacakları konusuyla karşı karşıya kalmaktalar. Her olay için geçerli olan çocukların cep telefonu kullanımının da avantaj ve dezavantajları bulunmakta.

    Çocuğunuzun Cep Telefonu Kullanmasının Geçerli Nedenleri

    Çoğu anne babanın çocuğuna cep telefonu almasının en büyük nedeni güvenlik ihtiyacından kaynaklanmakta. Aileler istediği zaman çocuğuna ulaşabiliyor böylece. Ayrıca çocuklarının da istediği zaman kendilerine ulaşması güvencesini de vermek istiyorlar. Bu özellikle çocuğunuz okuldan sonra evde yalnız kalıyor veya okuldan eve yürüyorsa zorunlu olmakta.

    Riskleri Tartın

    Çocuğunuz eğer cep telefonu kullanıyorsa, internet aracılığıyla uygun olmayan web sitelerine girebilir. Şiddet içeren, ölüm ve cinsel içerikli görüntüler içeren içerikler seyredebilir. Çoğu çocuk anlamadıkları içeriklerle ilgili hayal kurarlar.

    Cep telefonu olan çocuklar tüm gece telefonla oyun oynama veya arkadaşlarıyla mesajlaşma uğruna uyanık kalma eğilimindeler.

    Cep telefonu tabii ki siber saldırı riskini de beraberinde taşır. Evinizde kapınızı kapattığınız anda güvendesiniz ama bir cep telefonu ve sosyal hesabınız varsa artık hiç kimse siber saldırılara karşı güvende değildir.

    Cep telefonu kullanan çocuklar mesajlaşma ve sosyal medyayı kullanarak aslında giderek sosyal olarak izole olabilirler. Çünkü artık arkadaşlarıyla veya çevredeki kişilerle görüşme ihtiyacı ve zamanı kalmamaya başlar.

    Cep telefonu kullanmak için hazır olmayan çocuk için başka riskler de vardır. Örneğin insanlarla yanlış bilgileri paylaşmak, uygunsuz zamanlarda sürekli aileyi aramak ve cep telefonu faturası, internet alışverişleri gibi maddi yükünün olması..

    Cep Telefonu Almaya Karar Vermek

    Eğer çocuğunuz cep telefonunu nasıl kullanacağı konusunda sizinle oturup karar verebilir ve anlaşabilirse cep telefonu kullanmaya hazır demektir. Bu durum aslında 12, 13 yaşlarında tam oturur. Cep telefonu kullanması, ona hediye gelmesi, anneanne-dede faktörleriyle, akranlarının da olmasıyla değil, sadece anne-baba kararı ile verilmelidir.

    Kendinize çocuğunuzla ilgili daha önce geçmişte çocuğunuzun yaşına uygun olgun değerlendirmeler ve iyi kararlar verip vermediğini sorun. Eğer kötü kararları var ve immatür ise cep telefonu kullanmaya da hazır değildir. Ayrıca;

    Başlarına korkutucu bir durum geldiğinde bununla nasıl başa çıkıyorlar?

    Bir şeyler yolunda gitmediğinde çözmek için size başvuruyorlar mı?

    Olaylar karşısında kendi iyi girişimleri oluyor mu? diye anlayın.

    Çocuğunuzun neden cep telefonu istediğini de gözden geçirin. Arkadaşlarıyla mı mesajlaşacak, facebookta mı vakit geçirmek istiyor ya da akranları, kuzeninde cep telefonu olduğu için mi istiyor?

    Çocuğunuzun cep telefonunu düzgün kullanabilecek zeka kapasitesinde veya daha önemli olarak duygusal olarak hazır olup olmadığına bakın. Çocuğunuzun ödevini bitirmek, kendi odasını temizlemek gibi başka alanlarda sorumluluklarını yerine getirip getirmediğine bakın. Böyle çocuklar için 9,10 yaşlarda cep telefonu kullanabilirler.

    Çocuğunuzun Güvenli Cep Telefonu Kullanımı İçin Uyarılar

    Çocuğunuzun cep telefonu konuşmalarını ve mesajlaşmalarını ve girdiği siteleri sınırlayan veya kontrol eden ebeveyn kontrolü sağlayan uygulama veya programlar kullanın.

    Çocuğunuzun oyun veya reklam yüklemelerine izin vermeyin.

    Akıllı telefondan ziyade normal bir cep telefonu kullanın.

    Kendi telefonunuzu kullanma konusunda uygun bir rol model olun.

    Ekran süre limiti kurun.

    Çocuğunuza cep telefonu kullanımını yakından izleyeceğinizi söyleyin.

    Şifrelerini bilin.

  • Sevginin İyileştirici Gücüne İnanın

    Sevginin İyileştirici Gücüne İnanın

    Aslında bütün sorunların altında yatan etmen yetişkin, çocuk farketmez sevgisizlik değil midir? Ya etrafımızdaki insanlardan yeterli sevgiyi alamıyoruz yada kendimize sevgiye karşı duvar örüyoruz. Oysaki karşımızdaki insana ket vurmadan ona kendimizi bırakmayı denesek. Hayatınızda birçok olumsuz şey yaşamış olmanız kendinizi gelecek güzellikleri yaşamaya kapatmanız anlamına mı gelir. Neden sizi sevmesine izin vermiyorsunuz bu soruyu hiç kendinize sordunuz mu? Kalbinizin bir yanını daima gelecek güzelliklere karşı boş bırakın. Sadece sevgi dolu bir bakış, bir insanın hayatını değiştirebilir. Diyor Osho. İnsan kendinden kaçamaz. Sevginin iyileştirici gücüne inanın. Sevgi Şifadır. Sevgi Güçtür. Sevgi Değişimin Sihridir. Diyor Mevlana.

    Bilimsel verilere göre aşık olduğunuzda daha üretken bir insan haline geliyorsunuz. Aşık olduğunuzda gelecekle ilgili planlar yapmaya başlıyor, karşı tarafla bir bağ ve samimiyet kuruyorsunuz. Beyniniz bu yapıyı kendi günlük hayatınıza da geçiriyor. İş ve günlük yaşantınızla ilgili uzun vadeli planlarınız artıyor, ayrıntılar üzerinden daha fazla durarak sorunları çözmeye daha odaklı bir insan haline geliyorsunuz. Aşık olma korkusunun da bir adı var: Filofobi! Üst üste yaşadığınız hayal kırıklıkları size bir kaygı bozukluğu olan filofobinin kapılarını açmış olabilir. Tekrar aşık olacağınızı hissettiğiniz zaman büyük bir kaygıya, acı çekeceğiniz hissine ve kaçıp gitme arzusuna sahip oluyorsanız dikkat edin. ’Önce korkarız, sonra da en çok korktuğumuz şey her ne ise, onu yaşamımıza bilinçsizce davet ederiz. Korkunun kendisi, korkulacak şeyi yaratır ve bizim onunla karşılaşabilmemiz için gizlice plan yapar.’’ Bu cümleler Stefano D’Anna ‘ya ait. Düşlerinizi kovmayın, çünkü onlar gidince belki siz kalırsınız ama, artık yaşamıyorsunuz demektir” diyor Mark Twain. O halde korkular yerini sevgiye bıraksın. Alanının en iyilerinden biri olarak gösterilen, ilişki uzmanı John Gottman, kitaplarından birinde ‘Bir ilişkinin sağlıklı ve mutlu şekilde sürdürülebilmesi için yapılması gerekenler’ üzerine eğiliyor. Bir ilişkinin sürmesini sağlayan şeyin kendini ilişkinin ve saf sevginin akışına bırakmak olduğunun altını çizen Gottman oldukça haklı, değil mi? Bunun yanı sıra, Washington Üniversitesi’nden bir psikoloji profesörü ise çiftler arasındaki saygı, ilgi ve ortak değer yargılarının paylaşımı kesilmediği müddetçe ilişkilerin ahenk içinde devam edeceğini vurguluyor.

    Erich Fromm’un da söylediği gibi, aşk her şeyden önce bir inanç hareketidir. Sevgiyi bulmak kendinizi bulmak demektir.

  • Aile ve ödev yapma

    Çocuk ve ergen psikiyatrisinde ve hatta erişkin psikiyatride doktorların çokça karşılaştığı sorunların başında anne babaların çocuklarına ödev yaptıramaması gelmektedir. Ne yapsak ta çocuklar ödev yapsalar. Üniversite veya yüksek lisans öğrencisi olsa bile aileler çocuklarının başarılarını takip ederler. Bazen onlardan çok kaygıya kapılırlar.

    Çocuk ve ergen psikiyatrisine başvuruların önemli bir kısmı ders başarısı ile ilgilidir. Ders çalışmamanın bir kısmı dikkat eksikiği hiperaktivite bozukluğu, özel öğrenme bozukluğu (disleksi), anksiyete bozuklukları, depresyon , iletişim , arkadaş ilişki sorunları ve aile sorunlarına bağlı olabilir. Bir kısmı da ödeve karşı sorumluluk duygusu gelişmemesine bağlıdır.

    Ödev okul sorumluluğunun gelişmesine yardımcı olur. Ayrıca okulda öğrendiği bilgilerin kalıcı hafızaya yerleşmesi için dersleri tekrar etmesi faydalıdır. Çocuk ve ergen psikiyatristi çocuk ve ergenle görüşmelerinde davranışçı tedavi yöntemleri kullanarak çocuktaki ödev yapma davranışını geliştirmeye çalışır. Bunun için aileyle beraber çalışmak gerekir. Aile yardımcı olacak fakat tamamen kendi görevi gibi bütün ödevi yapmayacaktır.

    Öğretmenlerde verdikleri ödevleri gözden geçirmelidir. Bunun için bir ödül veya ceza ufakta olsa olmalıdır. Yoksa bir süre sonra kontrol edilmeyen ödevler için çocuk ve gençte motivasyon azalır.

    Belli bir ritimde ödev yapmaya alışan öğrenci artık ödev yapmazsa rahatsızlık hissedecektir. Ödev dışında çok küçük yaşlardan beri sorumlulukları kendine yaptırılan çocuklarda görev bilinci daha fazla olacaktır.

    Okul içinse psikiyatrik ve psikolojik olarak çocuğun kaldırabileceği kadar, ona faydalı olacak ödevler verilmelidir. Sırf ödev vermiş olmak için vermek çocuğun bir süre sonra isteğini kıracaktır.

    Dikkat eksikiği hiperaktivite bozukluğu, özel öğrenme bozukluğu (disleksi), anksiyete bozuklukları, depresyon , iletişim , arkadaş ilişki sorunları gibi sorunlar çocuk ve ergen psikiyatrisinde ayrıca değerlendirilmelidir. Dikkat eksikliği olan çocuklar çabuk sıkılacağı için ders çalışma saatleri daha kısa aralıklarla ayarlanmalıdır. Sıkıldıkça ara vermesi sağlanmalı. Arada eğlenceli şeyler yapmasına izin verilmelidir.

    Özel öğrenme güçlüğü yaşayan çocuklarda özellikle öğrenme sorunu olan alanlarda daha yavaş onun hızında bir eğitim modeli uygulanmalıdır. Muhakkak bir çocuk ergen psikiyatrisine ve psikoloğa gidilmelidir. Ayrıca özel eğitim uzmanları da faydalı olabilir.

    Her çocuğa özgü eğitim çok önemlidir. Çocuk ergen psikiyatristleri çocuğun öğrenme modelini anlamalı ve buna göre bir eğitim modeli çıkartmalıdır. Çocuk ve ergenin öğrenme hızı ve yetenekleri önemlidir. Dinleyerek, yazarak, okuyarak farklı farklı öğrenme yetenekleri olabilir.

    Ders başarısı biranda düşen ve ya ders çalışmayı biranda bırakan çocuklarda psikiyatrik hastalıklar düşünülmelidir. Depresyon, anksiyete, şizofreni, okul – arkadaş sorunları düşünülmeli ve çocuk ve ergen psikiyatristince tedavi edilmelidir. Daha sonra ödev yapma alışkanlıklarına geri dönebilir.

    Ders ve ödev çocuk ve genç için en önemli görevlerdir. Üniversite öğrencileride dahi dikkat sorunlarından ders çalışma ve ödev sıkıntısı olabilir. Ailelerin bu konuda çok baskı yapmadan yönlendirici olmaları gerekir. Eksik kaldıklarını düşünürlerse bir psikiyatriste gitmekten çekinmemelidi

  • Stres ve Stres ile Başa Çıkma Yöntemleri

    Stres ve Stres ile Başa Çıkma Yöntemleri

    Stres… stres…stres… Ne çok kullanır olduk bu kelimeyi.’Gelmeyin üstüme çok stresliyim.’,’Şimdi stresten çatlayacağım ayol.’, ‘Sınavım var kanka çok stresliyim.’ vs..

    Stres hayatımızın her alanında ve oldukça kontrolsüz bir şekilde aramızda dolanıyor. Onu bir yakalarsam ne yapacağımı çok iyi biliyorum. Ama önce onu bulmam lazım.

    İlk önce şu stres neymiş bir tanıyalım. İngilizce kökenli olan bu kelime ‘baskı, gerilme’ anlamını taşıyor. Hayatımızın her alanında evde, okulda, işte,sokakta, trafikte hatta kendi içimizde bile karşımıza çıkabilecek bir durum.

    Peki psikoloji nasıl tanımlamış bu durumu acaba ???

    Psikoloji der ki ; Stres organizmanın kendisini rahatsız eden bir ortamda verdiği bir cevaptır.

    Hımm yani insan doğasında olan doğal bir durum. Eee peki sonra.

     Sonrası şöyle bir uyarıcıyla karşılaşırız ve bu uyarıcıya bir tepki veririz. Stres iyi ve kötü deneyimler ile iki türlü ortaya çıkabilir.

      Nasıl yani ????

     Şöyle ki evlilik,yeni bir işin ilk günü, okulun ilk günü gibi hoşumuza giden ancak aynı zamanda bizi streslendiren durumlar şeklinde veya belirsizlik,zor bir durumda kalma gibi olumsuz nedenler dolayısı ile oluşabilecek stres şeklinde ortaya çıkabilir.

      Tabi stres ortaya çıkarken bazı fizyolojik değişimlere de neden olur. İnsanlar stresli bir durumla karşılaştıklarında bedenleri kanlarına karışan kimyasallar nedeni ile bazı tepkiler verir. Bu kimyasallar beden tarafından üretilir, kişiye güç ve enerji verir. Eğer bu stresin nedeni fiziksel bir tehlike ise bu iyi bir şey çünkü kimyasalların vermiş olduğu güç ve enerji ile savaş veya kaç reaksiyonunu vererek kendimizi bu tehlikeden koruyabiliriz. Ancak stresimiz duygusal bir duruma tepki olarak ortaya çıkmış ise ve bu ekstra enerji ve gücü dışa vurabileceğimiz bir çıkış yok ise işte o zaman stres bizim için sıkıntılı bir durum olmaya başlayabilir.

      Stresli durumlarda bedenimizde kan basıncı artışı, daha hızlı nefes alıp verme, sindirim sisteminde yavaşlama, kalp atışlarımızda artış, bağışıklık sistemimizde güçsüzleşme,kaslarımızda gerilme, yüksek alarm durumunda olduğumuzdan dolayıda uykusuzluk gibi durumlar ortaya çıkabilir.

      Çok fazla strese maruz kaldığımızda ise migren,üst solunum yolu hastalıkları, kalp hastalıkları, bel ağrısı, kilo alma, egzama gibi bir çok rahatsızlıkla karşı kaşıya kalabiliriz. Bunun yanında psikolojik olarak da kızgınlık,kaygı, tükenmişlik,depresyon,güvensizlik hissi, unutkanlık, asabiyet, konsantrasyon eksikliği, yorgunluk, üzüntü gibi durumlarla karşı karşıya kalabiliriz.

     Durum biraz can sıkıcı olamaya başladı sanki. Peki bu strese neden olan şeyler nedir?

     Herkesin kendi yaşantısına göre farklı stres tetikleyicileri vardır. Ancak genel olarak bir kategorileme yapacak olursak;

     İş hayatında, uzun çalışma saatlerine maruz kalmak,ağır sorumluluklar yüklenmek,sevmediğin bir mesleği yapıyor olmak,zor ve tehlikeli koşullarda çalışıyor olmak ve iş yerinde ayırımcılığa maruz kalmak gibi bir çok neden olabilir.

     Bunun yanında yaşam deneyimleri de bir başka stres kaynağıdır. Örneğin boşanma, sevilen birinin vefatı, evlilik,duygusal problemler, aile üyelerinin sorumluluğunu taşıyor olamak, iş kaybı,beklenmeyen olaylarla karşılaşmak, hastalık, deprem,saldırı gibi travmatik olaylar yaşamak yaşantısal stres kaynakları arasındadır.

     Aynı zamanda kendi içimizde de stres oluşturabiliriz. Bu streste kişinin hayatında meydana gelen ani değişikliklerle, kişinin hayata ve dünyaya olan bakış açısı, stresli olaylar karşısındaki tutumu,kişinin gerçekçi olmayan beklentileri, korku ve belirsizlikler (ki son darbe ve terör olaylarında hepimiz bu stresi yaşadık) nedeni ile ortaya çıkabilir.

       Gerçekten de hayatımızın her alanında hatta içimizdeymiş bu stres. Şimdi sıra nasıl baş edeceğimize geldi bu küçük şeytanla…

      İlk ve en önemli adım üzerimizde stres oluşturan durumu belirlemek ve onu tanımak. Hangi durumlarda üzerimizde stres oluşuyor?, Ne sıklıkla oluyor ?, Bu stresli durumla karşılaştığımızda nasıl tepkiler veriyoruz?, Verdiğimiz tepki stresimizi azaltarak bize iyi geliyor mu ? gibi sorularla durumumuzu değerlendirebiliriz.

     Bu aşamadan sonra aşağıda bahsedeceğim yollarla stresimizi azaltmayı deneyebiliriz.

    1) Hareket etmek

     Yürüyüş yapmak,müzik dinlemek, dans etmek, merdiven kullanmak, çocuklarımızla veya arkadaşlarımızla oyunlar oynamak gibi aktiviteler stresin bedenimizde oluşturmuş olduğu enerjiyi atmamıza yardımcı olacak aynı zamanda bizi kızgınlık,gerilim,öfke gibi ruh hallerinden de koruyacaktır.

      Oldukça eğlenceli görünüyor  

    2) Düzenli Egzersizler Yapmak

       Düzenli olarak yapacağınız yürüyüş, koşu, yüzme, bisiklet sürme gibi aktivitelerle dikkatinizi zihninizde stres oluşturan düşüncelerden uzaklaştırarak bedeninize odaklayıp, nefes alış verişinizi takip ederek üzerinizde stres oluşturan durumdan zihninizi uzaklaştırabilirsiniz.

    3) Sosyalleşmek

       Sosyalleşmek stresi azaltmak açısından oldukça etkili ve hızlı bir yoldur. İnsanlarla yüz yüze konuşmak, göz kontağı kurmak, destek almak size oldukça iyi gelebilir.

    4) Üzerinizde Stres Oluşturabilecek Durumlardan Uzak Durmak

      Hoşunuza gitmeyen, sizi strese sokan durumlarda ‘ Hayır’ diyebilmek zaten içerisinde bulunduğumuz stresin artmasını engelleyecektir.

      Üzerimizde stres oluşturan insanlardan uzak durmanız size iyi gelebilir. Bu kişilerle görüşme sürenizi azaltabilir veya ilişkinize bir sınır koyabilirsiniz.

      Çevrenizde stres oluşturan durumlardan uzak durabilirsiniz.

    5) Üzerinizde Stres Oluşturan Durumu Değiştirmeyi Denemek

      Üzerinizde stres oluşturan kişiyle sakince konuşup duygularınızı ifade ederek iletişim kurmayı deneyebilirsiniz.

      Veya karşınızda stres oluşturacak davranış sergileyen kişilerle bu davranışı gerçekleştirmemesi üzerine anlaşmaya varabilirsiniz.

    Zamanınızı düzenli olarak planlayın. Planınızda aksamalar olduğunda yeniden düzenleme yapabilme esnekliğini kendinize tanıyın.

    6) Sağlıklı Bir Yaşam Tarzı Benimseyin

      Yediklerinize dikkat edin, sağlıklı ve düzenli beslenin. Uyku saatlerinize dikkat edin. Uykusuzluk önemli bir stres kaynağıdır. Alkol, sigara  gibi zararlı maddeleri tüketmekten uzak durun.

    İşte hepsi bu…

      Yaşamımızın her anında bulunan ve bize bunca sıkıntı yaşatan stresi belki kontrol edemeyiz ancak kendimizi kontrol edebiliriz. Üzerimizde stres oluşturan  durumları belirleyip onları tanıdıktan sonra neler yapabileceğimizi artık biliyoruz.

    Unutmayın yaşam her an sorunlarla karşılaşılabilecek bir yerdir ancak yaşamı güzelleştirecek olan bizim ona karşı yaklaşımımız olacaktır.

  • Genç ve aile

    Ergenlik dönemi ve onu takip eden yıllarda çocukluktan gençliğe geçerken insan davranışları büyük bir değişime uğramaktadır. Bu ara dönemde aile olan ilişkiler de değişmeye başlamaktadır. Çocuk ve ergen psikiyatrisine başvurularda bu ailelerdeki uyum sorunları sıkça görülen bir durumdur.

    Aileler özelikle daha önceden gençlerle ilgili bir deneyimi yoksa bu duruma nasıl adapte olacağını bilememektedir. Kendine daha fazla özgürlük alanı açmak isteyen genç aileyle çatışmaya girebilmektedir.

    Ergen psikiyatrisine gelen aileler bu durumu davranış bozukluğu, ergenin sinirliliği ve kural tanımazlığı şeklinde anlatabilir. Aslında bu gencin çevresini tanıması ve daha fazla özgürlük alanı açma çabalarıdır. Aileler koruma amaçlı baskıyı arttırabilmektedir. Genç ise buna karşı koyar, yeni şeyler denemek ister fakat ailesi izin vermez ve bu noktada gizleyerek, yalanlar söyleyerek yapmak istediklerini gerçekleştirebilir. Bir taraftan da ergen bundan suçluluk duymaktadır. Psikiyatriye gelen aileler özellikle bu yalanlardan çok şikâyetçidirler.

    Gençler hata yaparak öğrenirler fakat bu hataların onlara zarar vermemesi için iyi bir bilinçlendirme gerekir. Bu yüzden aileler gençlere yakın olmalı, onları her konuda eleştirmek yerine konuşabilmelidirler. Kendi deneyimlerini aktarabilmeleri, çocuk ve gençlere kendilerini dinletebilmelidirler.

    Çocuk ve ergen psikiyatrisine gelen ailelerin çoğunun gençlerle ders konusunda tartışmaktan başka konuları konuşmaya fırsatları olmamaktadır. Bu da genci dışarda arayışlara itnektedir. Ev artık onun sıkıldığı ve devamlı eleştirildiği bir yerdir. Bu nedenle ergen evde çok kalmak istemez, vaktini dışarda daha rahat olduğu ortamlarda geçirmek istemektedir. Arkadaşlarını eleştiren ailesine karşı arkadaşlarını korur, ailesini hiçbir şeyden anlamayan, geri kafalı insanlar olarak görebilir ve bu da aileden daha fazla uzaklaşmasına neden olabilir.

    Ergenlikte özellikle dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu, davranım bozukluğu, özel öğrenme güçlüğü, depresyon ve anksiyete gibi hastalıklar görülen gençler bu dönemi daha zor atlatırlar. Çocuk ve ergen psikiyatrisine gelen gençlerde ergenlikte davranış sorunları yaşayanlar da hastalık çıkma oranı daha yüksektir. Bu çocuk ve ergenlerde kötü alışkanlıklara eğilim artabilir.

    Özellikle gençlerde ani davranış değişiklikleri, arkadaş çevresinin değişmesi, içe kapanma ya da tam tersi ani dışa açılmalar, ders başarısında ani düşmeler üzerinde durulması gereken durumlardır.

    Özellikle madde kullanan gençlerde yaşam tarzında ani değişmeler olabilir, evdeki hal ve hareketleri değişebilir, okula ilgi azalabilir, eve geç gelmeye başlayabilir.

    Dikkat eksikliği olan gençlerde ise dikkat sorunları artar, onlar için okul daha sıkıcı hale gelebilir ve okuldan kaytarma eğilimleri artabilir. Ders çalışmakta çok zorlanırlar.

    Bütün bu konularda ailelerin uyanık olması ve zamanında müdahalesi önemlidir. Sakin davranıp sert önlemlerle genci düzeltmeye çalışmamalıdırlar. İlk önce sorunu çözmek için nedenini anlamaya çalışmalı, sonra müdahale etmelidirler. Gerekirse yardım almalıdırlar.

  • Çocuklar ve Özgüven

    Çocuklar ve Özgüven

    Hepimizin çokça rastladığı bir durumdur özgüven eksikliği. Birçok ebeveyn çocuğunun çok pasif olduğundan başkalarıyla konuşmaya çekindiğinden yakınır, kimi öğretmen bazı öğrencilerinin derste parmak kaldırmaya çekinmesinden bahseder. Tüm bu süreçlerin arkasında ise farklı faktörler yatar.

    Öyleyse nedir bu faktörler? Ne oluyor da çocuklar özgüven becerilerini geliştiremiyor bir bakalım.

    Bu yazıyı okumadan önce bir ebeveyn olarak veya bir eğitimci olarak etrafınızdaki çocukların özgüvenlerini geliştirmek için neler yaptığınızı bir düşünmenizi rica ediyorum.

    Terimsel olarak özgüven kişinin kendisine yönelik öz değer, öz saygı ve öz beğeni algılarının pozitif olmasıdır. Kişi kendisine karşı değersiz, saygıyı hak etmeyen ve kendi becerinden görüntüsünden memnun olmayan bir bakış açısı geliştirdiğinde öz güven eksikliği baş göstermeye başlıyor.

    Peki ne oluyor da kişi kendisine karşı bu şekilde olumsuz bir algı geliştirebiliyor?

    Bu sorunun cevabı, çocuğun dünyaya geldiği ilk dönem süreçlerine dayanmaktadır. Çocuk annesi ile güvenli bir bağlanma gerçekleştiremediğinde düşünsel olarak değil ancak duygusal olarak ilk olumsuz hisler gelişmeye başlar. Bebeğin ihtiyaçları ihtiyaç duyduğu anda karşılanmadığında, anne ile göz kontağı sağlanmadığında ve bebek annesinden sevgi ve şefkat görmediğinde özgüven eksikliğinin duvarları örülmeye başlar.

    Bu süreci olumsuz olarak etkilemeye devam eden bir diğer faktör ise fazla eleştirel ve kaygılı-tutarsız anne-baba tutumu. Sürekli eleştirilen çocuk bir süre sonra kendisini her şeyi yanlış yapan, beceriksiz, işe yaramaz biri olarak algılamaya başlar. Kaygılı ve tutarsız anne-baba tutumunda ise çocuk ailenin sürekli kaygılı davranışları nedeniyle kendisini geliştiremez, dışarıya açamaz, ailenin sürekli tutum değiştirmesi nedeniyle de sağlıklı kararlar alıp uygulayamaz. Sürekli çatışan ebeveynlerin olduğu aile ortamı da bir diğer önemli faktördür. Böyle bir ortamda çocuk kendisini güvende hissetmeyebilir. Kendisi yüzünden ebeveynlerinin kavga ettiğini düşünerek kendisine yönelik suçlayıcı bir düşünce yapısı geliştirebilir. Çocuğun şiddete uğruyor olması ise benlik ve değerlilik algısını tamamen yok eden bir durumdur. Bu durum çocuğun kendisini değersiz, işe yaramaz, hep sorun çıkaran bir varlık olarak algılamasına neden olur. Özellikle okulda özgüven eksikliğine neden olan konu ise çocuğun akademik zorlukları karşısında ebeveyn desteği alamamasıdır. Örneğin matematikte bir konuyu anlamayan ve bu konudan ödev alan çocuk evde aile üyelerinden destek alamaması durumunda kendini yetersiz, çaresiz ve işe yaramaz olarak algılayabilir bu nedenle de okul ortamında kendisini daha geride tutabilir. Özellikle okul öncesi dönemdeki çocukların, ailelerinin dâhil olduğu inanç sistemi çerçevesinde günah, ayıp, Allah seni çarpar gibi ifadelerle yargılanması da çocuğun kendisine yönelik benlik algısının bozulmasına katkı sağlayacak özgüven eksikliğini destekleyecektir. Toplum ve medya da önemli faktörlerden bir diğeridir. Toplumsal yargılamalar, toplum içerisinde ayrıştırmaların, karşılaştırmaların yapılması, medyanın özellikle ergenlik dönemindeki çocuklar için ideal kişi profili çizmesi ve çocukların bu profile ulaşmak isterken kendilerini kabullenememeleri buna bağlı olarak eksik, beceriksiz, uyumsuz, toplum dışı olarak algılamalarına neden olmaktadır.

    Yukarıda bahsetmiş olduğum bütün faktörler çocukların benlik, öz değer, öz saygı, öz beğeni algılarını bozarak, aile, eğitim ve sosyal hayatını, kendi iç dünyasını olumsuz olarak etkilemektedir.

    Durum bu kadar önemli iken Çocukların özgüvenlerini nasıl geliştireceğiz? Sorularını duyar gibiyim.

    Öncelikle ilk bebeklik döneminde anne ile bebek arasında güvenli bir bağlanma gerçekleştirilmelidir. Bebek annesinden ihtiyaç duyduğu sevgi, ilgi ve bakımı alabilmelidir. Çocuklar yeni bir şeyler öğrenmeye ve keşfetmeye başladığında ise bu davranışları engellenmemelidir. Çocuğun keşfettiği veya yeni öğrendiği konu üzerinde ebeveynler çocuklar yardıma ihtiyaç duyduğunda yardımcı olmalıdır.  Çocuklara başardıkları şeyler için motivasyon ödülleri verilmelidir. Ancak bu ödüllendirme makul olmalıdır. Aferin, Bravo, harikasın gibi motivasyon cümleleri başarıları ardından kullanılmalıdır.

    Tüm bunların yanında iyi bir rol model olmalısınız. Eğer ebeveyn olarak sizlerde kendinizde özgüven eksikliği olduğunu hissediyorsanız unutmayın yanınızda sizleri birebir kopya eden çocuklarınız var bu nedenle çocuğunuzun öz güven eksikliği arkasında sizden almış olduğu davranış modelleri olabilir.

    Çocuklarınıza yönelik haksız eleştirilerde bulunmayın. Yaptığınız eleştirileri açıklayın.

    Çocuklarınızın yapamadıklarından çok yapabildiklerine odaklanın.  Başarılı oldukları alanlara yönlendirerek bu yönlerini geliştirmelerine yardımcı olun.

    Çocuklarınıza iletişime açık olduğunuzu hissettirin. Sizden yardım alabilme konusunda kendilerini güvende hissetmelerini sağlayın.

    Akademik anlamdaki başarısızlıklarını yargılayarak ve etiketleyerek gündeme getirmeyin. Yani tembelsin, akılsızsın gibi kelimelerle etiketlemek yerine bu konuda eksik olan neydi?,  Sence daha başarılı olabilmemiz için neye ihtiyacımız var? gibi sorularla kendi eksiklerini fark etmesini ve bu eksikleri gidermek için motive olmasını sağlayın.

    Yapmış oldukları hatalar karşısında orantısız cezalar vermeyin. Mümkünse hiç ceza vermeyin. Olumsuz davranışı ve sonuçlarını üzerine konuşun. Her zaman yanında olduğunuzu ve onu desteklediğinizi kendisine hissettirin.

    Çocuklarınıza vakit ayırın ona değerli olduğunu, onu önemsediğinizi hissettirin.

    Çocuğunuza ve sınırlarına saygı duyun. Kişisel alanına girdiğinizde izin isteyin. Bu ona özsaygı duygusunu geliştirmesinde yardımcı olacaktır.

    Ve en önemlisi çocuklarınıza sevginizi gösterin bu kendisini kabul edilmiş ve sevilmeyi hak eden biri olarak algılamasını sağlayacaktır.

  • Tik bozukluğu nedir?

    Tik Bozukluğu; istemsiz olarak ortaya çıkan, tekrarlayıcı motor ( göz kırpma, baş, boyun oynatma, kolunu oynatma dokunma gibi) ya da sesler ( boğaz temizleme, burun çekme ,aksırma gibi) ile karakterize, özellikle çocukluk ve ergenlik döneminde daha fazla görülen nöropsikiyatrik bir bozukluktur.

    Tikler; 1yıldan kısa sürmesi durumunda geçici tik bozukluğu, 1 yıldan uzun süre devam etmesi durumunda kronik tik bozukluğuolarak adlandırılır. Basit ( sadece göz kırpma, ya da sadece burnunu oynatma gibi) ya da komplek(birden fazla motor ya da ses tikinin birlikte bulunması durumunda) olarak sınıflandırılır. Sadece motor ya da sadece ses (vokal ) tiki olarak görülebileceği gibi; hem motor hem ses tiki olarakta görülebilir. Hem motor hem de ses tikinin birlikte,1 yıldan daha uzun sürmesi durumunda tanı Tourette Sendromuolarak tarif edilir ve tedaviye daha dirençlidir.

    Genelde tikler 5-7 yaş civarında ortaya çıkmakla beraber, daha öncede başlaması mümkündür. özellikle önergenlik dönemi olarak tarif edilebilecek 9-10 yaşlarında artış görülür, 20’li yaşlara ulaşıldığında oldukça azalır. Tikler genelde geçici tik bozukluğu olarak gözükmektedir. Genelde önce motor tikler ortaya çıkar, daha sonra ses tikleri eşlik eder. ses (vokal ) tikleri, kliniği daha olumsuz hale getirebilir.

    Tikler istemsiz olarak ortaya çıkmakta, özellikle kronikleşmiş ise öncesinde tikin oluştuğu ilgili bölgedeki kas gruplarında duyarlılık ve kaşıntı tarzında duyumsamalar olur; bu nedenle tikin olacağını hisseden çocuk ve ergen tiki baskılamaya çalışır.

    Tikler bazen sebepsiz olarak ortaya çıkabileceği gibi, özellikle stresli durumlarda ortaya çıkma eğilimindedir ya da başka psikiyatrik bozuklukların olması durumunda (Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu, OKB, Kaygı Bozukluğu, Depresyon) eşlik eden başka bir durum olarak ya da bazen tedavilerde kullanılan ilaçların yan etkisi olarakta ortaya çıkabilmektedir.

    Tikler özellikle; yorgunluk, uzun süre uykusuzluk, heyecanlı olunan ortam ve kişilerin yanında artış göstermektedir. Tikler; rahat zamanlarda (yaz dönemi, istediği faaliyetlerle ilgilenirken, ya da oyun oynarken), psikolojik baskının az olduğu durumlarda azalmaktadır. Eğer tikler başka psikiyatrik bozukluklarla beraber görülüyorsa daha kronik bir seyir göstermektedir.Tik Bozukluğu;kendiliğinden hiçbir müdahale gerekmeden geçebilir ancak 6 aydan daha uzun süredir devam etmesi durumunda kalıcı olma eğilimindedir.

    Aileler, genelde bilinenin aksine tiklerin istemli olduğunu düşünerek, çocukların bu hareketleri yapmaması için uyarmayı tercih etmekte, bu da çocukta daha fazla stres yaratarak tiklerin daha da artmasına yol açmaktadır. Tikler, istemeden yapılan bazen durdurulabilen ancak bu durumda bile sıkıntı hissi oluşturan bir durumdur, bu nedenle olabildiğince müdahaleden kaçınmak uygun olacaktır.

    Uzm. Dr. Veli KURT

    Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Uzmanı