Blog

  • Ergen Danışmanlığı

    Ergen Danışmanlığı

    Ergenliğin psikolojik özelliklerini anlamak için fiziksel gelişime şöyle bir göz atmak gerekir. Çocuğun erinlik dönemine girdiğini belli eden geleneksel ölçütlerin başında, kızlarda ilk reglin, erkeklerde ilk boşalmanın görülmesi gelir.

    Beden şeması ya da imgesi kavramı bedenimize ilişkin kişisel tasarımımızı belirtir. Bu imge çözülmüş parçalardan bütüne doğru giderek zaman içinde oluşur. Ergenlik döneminde hızlı organik gelişme ve değişimler eski beden şemasını bozar ve yeniden kurulmasını gerektirir. Görünümü değişen beden çocuğun ve çevresinin gözünde yeni bir anlam kazanır. Hızlı bedensel değişimler bir hastalık gibi, bir anormallik gibi kaygı ve korkuyla izlenir çoğu zaman. Bu dönemdeki asıl sorunun ergenin kendi “ kimliğini bulması” yolunda hazırlanması olduğu çeşitli kaynaklarca vurgulanmaktadır.

    Ergenlikteki bedensel değişimler bireyin hem kendisiyle hem başkalarıyla olan ilişkilerini etkiler. Boyuna, yapısına, yüzüne, siluetine, tenine ilişkin aşırı ilgileri bu yeni beden imgesine uyum sağlama güçlüklerini yansıtır. Bedenin bugünkü durumunu ve yarın ne olacağını kuşkuyla izleyen ergen, bu yüzden çevrenin yargılarına karşı çok duyarlıdır. Başkalarının bakışı ergeni sıkar ve utandırır, ama aynı zamanda kendi varlığının bilincini kazanmasını da sağlar.

    Ergenliğin ortalarında bedendeki büyüme yavaşlayarak devam eder. Kişinin kendi bedenindeki değişikliklere uyumu daha çok artmış ve dolayısıyla cinsiyet rollerinden kaynak alan gerilimleri azalmaya başlamıştır. Bu süreçte artık anne babadan bağımsız olma çabaları görülmektedir. Ergen yeni kimliği ile toplumdaki yerini aramaya başlamış, arkadaş gruplarının önemi artmıştır. Arkadaş grupları kabul görme ve bireyin kimliği açısından son derece önem taşımaktadır.

    Ergenliğin son dönemi, fiziksel gelişimin tamamlandığı, ilişkilerde çatışmaların azaldığı, karar vermede zorlukların azaldığı ve kişisel olgunluğun arttığı bir dönemdir. Ancak bu dönem bazı ergenlerde, sürekli hırçınlık, sinirlilik, geçimsizlik, kavgacılık, okuldan kaçma, çalma, sürekli başkaldırma, kuralları çiğneme gibi belirtilerle kendini gösterir.

    Ergenlik döneminde ebeveynlere düşen en önemli görev çocuklarıyla sürekli iletişim halinde olup, anlayış göstermeleridir. Karşılıklı kişilik çatışmalarına girmek, yargılamak, eleştirmek, öğüt yada gözdağı vermek çocuğu aileden uzaklaştırmaktan başka bir işe yaramaz. Dolayısıyla ileriki yaşamda da sürekli hale gelebilecek bir kopukluğun başlangıcı sayılır.

    Bu dönemin sağlıklı geçirilebilmesi için anne babaların adil, objektif ve en önemlisi sabırlı davranışlar sergilemesi çok yararlı olur. Çocukların mükemmel olmasını beklemek daha çok yanlışa neden olacağından bazı kusurları görmezden gelip daha sonra uygun dilde anlatmak çözüme yönelik davranışlardandır.

    Sorunların üst üste geldiğini düşünüyor, başa çıkmakta zorlanıyor ve günlük yaşamın yolunda gitmediğini düşünüyorsanız psikolojik destek alınız.

    ERGENLE İLETİŞİM BOZUKLUKLARI

    Ergenler ve ebeveynleri arasındaki bazı ortak rahatsızlık ve anlaşmazlık kaynakları arasında ana babanın denetim ve disiplin tekniklerinin türü ve sınırları, cinsellikle ilgili değerler, arkadaş ve sosyal etkinliklerin seçimi, para ile ilgili konular, eleştiri ve söylenmeler sayılabilir. Ergenin ve anababanın birbirlerine inanmama eğilimi ve belki de karşılıklı duyguların açık seçik olmamasından kaynaklanan iletişim kopuklukları, sorunları iyice büyütebilir.

    Sosyalleşme ve ait olma duygularının ağır bastığı bu dönemde, ana babalar olabildiğince sakin ve sabırlı davranmalı, zorlandıkları yerde bir uzmandan destek almalıdırlar. Ergenlik uzun bir dönemi içine aldığından anlık çözümler değil, davranış ve yaklaşım biçimi konusunda yardım alınmalıdır.

    BİLGİSAYAR BAĞIMLILIĞI

    Gelişen teknolojiyle birlikte yaşamımıza hızla giren bilgisayar ve internet yaşamı oldukça kolaylaştıran, eğlenceli bir unsur olmakla birlikte amacının dışında kullanıldığında bağımlılık ve sosyal yaşamdan kopuşa neden olan bir sorundur.

    Günlük yaşam düzeyini bozacak şekilde zamanının çok önemli bir kısmını bilgisayar başında geçiren, sorumluluklarını aksatan bireyleri bağımlı olarak nitelendiriyoruz. Bu durum özellikle okul çağındaki çocuklarda psikolojik ve fizyolojik gelişimleri ile sosyal etkileşimlerini ve okul başarısını olumsuz yönde etkilemektedir.

    Araştırmalara göre erkeklerde internet bağımlılığının kızlara göre 2-3 kat daha fazla olduğu görülmektedir. Özellikle 14 ve 21 yaşlar arasında bağımlılık sık görülmekte kaygı ve stres durumlarında bir kaçış yolu olarak kullanımın arttığı görülmektedir. Özellikle ; fiziksel görünüşünden hoşnut olmayan, sosyal becerileri yeterince gelişmemiş olan, kişiler arası ilişkilerde güvensizlik yaşayan bireyler, sanal iletişimlerde kendilerini daha rahat hissettiklerinden, bu eksikliklerini giderme ihtiyaçlarıyla bağımlı hale gelmektedirler.  Zamanla okul başarıları düşüyor ve aile bireyleri ile geçirilen zaman azalıyor.

    Bu durumda ebeveynler, çocuklarıyla daha fazla zaman geçirmeye çalışmalı, her konuda olduğu gibi sabırla ve anlayışla yaklaşmalı ve anne baba birlikte hareket ederek kararlı davranmalıdır. Sorunla başa çıkılamayan durumlarda da mutlaka uzmandan yardım alınmalıdır.

    ERGENLİKTE CİNSELLİK

    Ergen bedeninin izlediği gelişim onun kişilik gelişimi üzerinde de önemli etkiler yaratır. Cilt güzelliği ergenler için ortak bir ilgi ve kaygı kaynağıdır. Ergenlerde ortak görülen diğer sorunlar arasında düzensiz dişlere, gözlük takmaya, yüz ve burun biçimine ilişkin kaygılar sayılabilir.

    Cinsel çekicilik kısmen biyolojik olgunluğa yaklaşmasıyla ilgili olsa da kısmen de toplumsal baskılarla ilgilidir. Cinsel açıdan erkekler kızlardan daha aktiftir. Ancak cinsel etkinlik biçimleri karşı cinsle ilişkiden çok mastürbasyondan oluşur. Ergenliğin başındaki fiziksel arzulamalar, bir süre sonra duygusal gereksinmelere dönüşür, ergenliğin sonunda ise cinsellik ile derin bir sevginin bağdaştırıldığı olgun bir ilişkiye geçilir.

     Bu dönemdeki olgunlaşma, yalnızca karşı cinsten olanlara uyum sağlanmasını değil, cinsellikle ilgili sağlıklı tutumların kazanılmasını, bireyin kendi cinsinden olanlarla uygun ilişkiler kurmasını ve kendi cinsel kimliği ile sağlıklı bir biçimde özdeşleşmesini içerir. Dolayısıyla ebeveynler bu dönemdeki gelişim ve değişimlere karşı açık olmalı, suçlayıcı değil,  anlayışlı ve yol gösterici olmalıdır. 

  • Akran zorbalığı ve çocuğun ruh sağlığına etkileri

    Zorbalık, bir birey veya grup tarafından, kendisini koruyamayacak durumda olan kişiye karşı yapılan, fiziksel veya psikolojik sonuçları olan ve süreklilik arzeden bir şiddet türüdür. Ancak bir eylemin zorbalık olarak adlandırılabilmesi için sadece saldırganlık özelliği taşımasının yeterli olmadığı, taraflar arasında eşit olmayan güç ilişkisinin olması, süreklilik özelliği, taşıması ve kasıtlı yapılıyor olması gerektiği belirtilmektedir.

    Okul zorbalığının, bir ya da birden çok öğrencinin kendilerinden daha güçsüz olan öğrencileri bilerek ve isteyerek, sürekli bir biçimde fiziksel olarak, sözel olarak, dedikodu ve söylenti çıkarıp yayarak, para ya da diğer eşyalarını zorla alarak, tehdit ederek, eşyalarına zarar vererek ya da arkadaş grubundan dışlayıp yalnızlığa terk ederek rahatsız etmesi ile sonuçlanan ve kurbanın kendisini koruyamayacak durumda olduğu bir saldırganlık türüdür.

    Siber zorbalık bir başka deyişle sanal zorbalık; bilgi ve iletişim teknolojisi ve araçları ile özellikle cep telefonu ve internet yoluyla zorbalık yapılmasıdır.

    Akran zorbalığı fiziksel, sözel ve sosyal (ilişkisel) zorbalık olarak üç çeçit görülür. Sözlü zorbalık; isim takmak, alay etmek, karşıdaki insanın onurunu zedelemek, küçük düşürmek, iğnelemek, hakaret etmek, tehdit etmek, fiziksel zorbalık; vurmak, yumruklamak, tekmelemek, tırmalamak, çelme takmak, tükürmek, ilişkisel-sosyal zorbalık ise;görmezden gelmek, dışlamak, yok saymak, yabancılaştırmak, uygunsuz hareketler yapmak, dedikodu yapmak, düşmanca bakışlar sergilemek, kişisel eşyalarını saklamak veya bunlara zarar vermek şeklindedir. Fiziksel ve sözel zorbalık aleni görülür, farkedilirken sosyal zorbalık en zararlı akran zorbalığı tipi olup daha indirek olma ve gizli kalma ile karakterizedir. Bu zorbalık çeşitlerinden fiziksel ve sözel zorbalık “gözlenebilir” olduğundan dolayı doğrudan zorbalık içinde yer alırken, soysal dışlama “dolaylı zorbalık” olarak tanımlanmaktadır. Doğrudan uygulanan akran zorbalığı, kurbana yönelik yapılan açık saldırıyı içermektedir. Dolaylı zorbalık ise, kurbanı sosyal olarak yalnız bırakma, gruptan dışlama, dedikodu yayma, gibi davranışları içerir.

    Yapılan bu araştırmalarda zorbalığın ülkemizde de yaygın bir biçimde görüldüğü ortaya konulmuştur. Ülkemizde ise Pişkin (2002) tarafından yapılan bir araştırmada erkeklerin kızlara oranla daha çok zorbalık yaptığı, kızların ise daha çok kurban oldukları belirlenmiştir. Yine bu araştırmada öğrencilerin % 35’inin kurban, %30’unun hem zorba hem kurban ve % 6’sının da zorba olduğu saptanmıştır. Milli Eğitim Bakanlığı tarafından 2008 yılında okullarda meydana gelen şiddet olayları incelenmiş; bu olayların %52,2’sinin sözel, %21,9’unun fiziksel ve %23,7’sinin duygusal olduğu saptanmıştır.

    Pek çok çocuk ve genç uzun süren akran zorbalığına maruz kalır ve bu süreçten olumsuz etkilenir. Uğranılan zorbalık çocuğun ruhsal durumunu, uyumunu, günlük yaşam, sosyal işlevsellik ve akdemik becerilerini olumsuz etkiler, bozar. Sıklıkla travma belirtileri gösterirler. Özellikle üç alanda etkilenme yaşarlar; yanlızlık, kaygı ve depresyon. Okul zorbalığına maruz kalan öğrenciler, kendilerini güçsüz ve yalnız hissederlerler. İzole edilirlirler. Sosyal ilişkilerde bozulma ve azalma görülür. İçe kapanırlar. Okula gitmek istemezler, devamsızlık yaparlar. Okul kurallarına uymazlar. Okula devam etseler bile oluşan ruhsal sorunlar nedeniyle akademik başarılarıları olumsuz etkilenir. Dolayısıyla hem korku kaygı, üzüntü, ümitsizlik yaşar, hem de eğitim-öğretim yaşamları sekteye uğrar. Sıklıkla yaşadıkları çaresizlik ve güvensizlik nedeniyle uğradıkları zorbalığı uzun süre kimseye söylemez, yardım almayı geciktirirler.

    Akran zorbalığına uğrayan çocukların ruhsal etkilenmelerini değerlendiren ve 226 genç katılımcı ile yapılan çalışmada akran zorbalığına uğrayan çocuklarda, tiklerin sıklığı, karmaşıklığı ve şiddeti, kaygı depresyon, öfke patlamaları daha fazla bulunmuş, bu çocuklaraın yaşam kalitesinin olumsuz etkilendiği belirtilmiştir. Yaş ortalaması 11 olan, doksan çocukta akran zorbalığının sosyal fobi ve anksiyete bozukluğu ile ilişkili olduğunu ortaya koymuştur. Bu çalışmada anksiyete bozukluğu olan çocuklarda akran zorbalığının göz önüne alınması önerilmiştir. Akran zorbalığından mağduriyet ve intihar girişimleri arasındaki ilişki üzerine toplam 70102 katılımcının değerlendirildiği metaanalizde, akran mağduriyetinin çocuk ve ergen intihar düşüncesi ve intihar girişimleri ile ilişkili olduğu ve intihar düşüncesi ve girişimleri için bir risk faktörü olduğu bulunmuştur. Yapılan çalışmalar akran zorbalığının pek çok ruhsal bozukluğa neden olarak çocuğun ruh sağlığını olumsuz etkilediğini, okul ve sosyal yaşamını bozduğunu ve intihar için risk faktörü olduğunu ortaya koymuştur.

    Zorbalığın önlenmesine yönelik olarak okul sağlığı ekibi içerisinde yer alan okul yöneticileri, rehberlik servisleri ve okul hemşirelerinin işbirliği zorbalığın önlenmesinde önemlidir. Okulda zorbalık konusunda eğitim verilmelidir. Zorbalık gören ve risk altındaki çocuklar tesbit edilmeli, korunması için önlemler alınmalıdır. Bir zorbalık olayı gerçekleştiğinde bütün bilgiler ayrıntılı alınmalı ve kayıt edilmelidir. Zorbalığa uğran çocukların bunu anlatmaları konusunda cesater verilmeli, güven verilmeli bu konuda tutarlı olunmalıdır. Çocuğun verdiği bilgiler dikkate alınmalı, ailesi ile paylaşması konusunda yönlendirilmeli, çocuğa açıklama yapılarak aile ile ile paylaşılacağı söylenmelidir. Çocuğun sosyal olarak kaybettiği ilişkiler yeniden organize edilmeli, desteklenmelidir. Okulda öğretmen ve erkadaşlardan alınan sosyal destek olumsuz yaşam olayından sonra ortaya çıkabilecek ruhsal sorunlardan çocuğu koruyan en önemli iki destek kaynağıdır. Bu nedenle okul yönetimi, öğretmen ve çocuğun arkadaşları destek konusunda duyarlı olmaları konusunda bilgilendirilmelidirler. Çocuğun güçlü yanları ve problem çözme becerileri artırılmalıdır. Ruhsal sorunlar için çocuk psikiyatrisi uzmanından destek ve danışmanlık alınması sağlanmalıdır. Akran zorbalığın için okul disiplin kuralları işletilmeli, sınırlar net bir biçimde konulmalı, yaptırımlar uygulanmalıdır. Bir çocuğun, bir başka çocuğun sözel, duygusal ya da fiziksel zorbalığına uğradığında, bu istismar uzun süren etkiler bırakabileceği unutulmmalı bu çocuklar uzun süre izlenmeli, gerekli sosyal, duygusal ve ruhsal destek sağlanmalıdır.

  • Cinsel Terapi

    Cinsel Terapi

    Cinsellik, bizim insan olarak ne olduğumuzun bir ifadesidir. Kişiliğimiz, duygularımız, değerlerimiz, tutumlarımız, davranışlarımız, sevdiğimiz -sevmediğimiz şeyler ve sosyalleşme alanımızla şekillenir. Doğum öncesi başlayıp ömür boyu süren, ailevi, kültürel ve ahlaki faktörlerden etkilenen bir olgudur. Üreme, cinsel zevk alma ve zevk vermeyi içerir.

    Tamamen duyuya bağlı bir deneyimdir ve sadece cinsel organların bir işlevi değil, tüm bedenimizin, aklımızın ve en önemlisi beynimizin bir fonksiyonudur. Bu nedenle de boşalma ve orgazm olma birbirinden farklı kavramlardır.

    Cinsellik dendiğinde ilk akla gelen genellikle anatomik cinsiyetimizdir. Yaşamsal önemi olan üreme organlarımız  sadece cinselliğin bir parçasıdır ve çeşitli etmenlerden dolayı her zaman konuşulması zor unsurlardan olmuştur.

    Her bireyin ayrı cinsellik anlayışı, yaşayışı ve seçimleri bazen çiftler arasında istemeden de olsa bazı uyumsuzluklara  yol açabilir. Bunlar konuşulmadığı sürece birikir ve hayatın diğer bölümlerine sinsice sızar ve yavaş yavaş derin çatlaklara neden olabilir.

    Uyumlu bir cinsel yaşamı herkes hak eder.   İşte “ cinsel terapi “ sistematik bir şekilde soruna özgü yöntemlerle bireylerin problemlerini çözmelerine yardımcı olur. Karşılıklı çözümün tıkandığı durumlarda her zaman bir uzmanın yardımı almakta büyük yarar vardır.

    VAJİNİSMUS

    Vajinanın dış 1/3’lük kısmında bulunan kasların yineleyici bir şekilde veya sürekli olarak istemsiz kasılmasıdır- ki bu durum cinsel birleşmeyi olanaksız kılar-. Bu durumu göz kaslarımızın reflekslerine benzetebiliriz, nasıl ki dışarıdan gelen herhangi bir tehlike karşısında göz kaslarımız irademizden bağımsız olarak korunma refleksiyle göz kapaklarımızı aniden kapatır ve dışarıdan gelen yabancı bir etkenin göz ile temasını engeller , işte vaginismusta da bu tarz bir dinamik söz konusudur. Vaginal kaslar ile kişinin bedeni de senkronize olur ve penis girişini , bir tehlike , korku ya da acı duyulacak bir nesne olarak algılar ve ilişkiyi reddeder. Ülkemizde kadınlarda görülen yaygın cinsel işlev bozukluklarından biridir. Cinsellikle ve kızlık zarıyla ilgili yanlış bilgi sahibi olma ,  olumsuz cinsel tutumlar, dini inanış,bedenini gerçek anlamda tanımama, cinsel organlarına karşı iğrenme duygusu vajinismus nedenlerinden bazılarıdır. Uygulanan tedavi programı ile cinsel terapiye yanıt oldukça iyidir.

    ERKEN BOŞALMA

    İlk bakışta, erken boşalma çok acı veren bir sorun gibi görünmez, çünkü cinsel alışverişi veya orgazmik rahatlamayı engellemez. Buna rağmen, erkeklerin ve partnerlerinin en yaygın şikayetlerinden biridir. Şöyle tanımlanabilir:

    Denetimsiz boşalma (prematüre ejakulasyon) yineleyici bir biçimde, çok az bir uyarılmayla ve kişinin istemesinden önce, vajinaya girme öncesi, girer girmez ya da hemen sonra ejakulasyonun ( boşalma )olmasıdır. Başka bir deyişle, birlikteliklerde, ilişkinin kalitesini bozan boşalmalar erken boşalmadır. Nedenleri psikolojik ya da organik olabilir. Öncelikle organik nedenler araştırılmalı, daha sonra psikolojik değerlendirmelere geçilmelidir. Genel olarak 0-7 dk. Arası gerçekleşen boşalmalar , denetimsiz boşalma olarak kabul edilmektedir.

    CİNSEL İSTEKSİZLİK

    Hiç şüphesiz, en sık rastlanan cinsel şikayet – her yaştan kadının – cinsel isteğinin olmaması yada az olmasıdır. Cinsel eylem, işlev ve yetinin yerinde olmasına rağmen, kişinin cinselliğe ve cinsel uyaranlara karşı ilgi ve isteğinin olmaması olarak tanımlanır. Sıklıkla duyduğumuz tipik yorumlardan biri “ bana göre bir daha seks yapmasam da sorun değil “ şeklindedir. Organik tarama sonucu  bedensel bir aksaklığın olmadığı saptandıktan sonra psikolojik değerlendirmeye geçilir. Kişinin cinsel işlev bozukluğunu çözmek için yapacağı ilk şey “cinsel sorunu” olduğunu kabullenmektir.

    Düşük cinsel istek sorunuyla gelen danışanların değerlendirmesi kapsamlı olmaktadır. Genel olarak kadının enerjisi, özsaygısı, beden imgesi, çekiciliğe dair duyguları ve stres düzeyi mevcut cinsel ortamın dikkate alınmasını gerektirir.

    Çiftler karşılıklı olarak konuşabilmeli, yargılayıcı- suçlayıcı olmaktan kaçınmalıdır. Cinsel problem bir kişiye bağlı olabilir ancak iki kişiyi etkiler, bu nedenden dolayı ortak bir sorun olarak ele alınmalıdır. Dolayısıyla, çiftlerin birlikte yardım almaları çözüme büyük katkı sağlayacaktır.

    SERTLEŞME SORUNLARI

    En yaygın ve sıkıntılı erkek cinsel şikayetlerinden biridir. Erektil işlev bozukluğu cinsel birleşmeyi sağlamak için gerekli sertleşmenin oluşmasında ya da sürdürülmesinde ortaya çıkan inatçı ve tekrarlayıcı yetersizlik olarak tanımlanabilir.

    Görülme sıklığı tanımlamaya (ereksiyon kusurunun oluşma sıklığına, oluşan sertliğin derecesine ya da olması beklenen sertliğin eksiklik düzeyine) göre değişir.  60 yaşın üzerindeki erkeklerin yaklaşık %50 sinin ereksiyonlarının kalitesi ve dayanıklılığı konusunda sorunları vardır. Çoğu erkekte 40’lı 50’li yaşlarda açığa çıkar. Ancak daha genç orta yaşlı erkeklerin tedavi arayışına girme olasılığı daha yüksektir. Yaşamının herhangi bir diliminde aynı güçlüğü belirli bir süre için yaşamış erkeklerin oranı %20’lere çıkmaktadır. Türkiye’de Cinsel Sağlık Enstitüsü’nün yaptığı çalışmada ise erişkin erkek popülasyonunun %60’ında değişik düzeylerde (hafif, orta ve ağır) erektil işlev bozukluğu saptanmıştır. Bu oran ülkemizde yaklaşık 6,5 milyon erişkin erkeğin erektil işlev bozukluğu sorunu yaşadığını göstermektedir. Ne var ki bu bozukluğu yaşayan erkeklerin ancak %10’undan azı tedavi görmektedir.

    Sigara, şişmanlık ve hareketsizlik gibi yaşam tarzı faktörleri rahatsızlığın önemli faktörlerindendir.

    ORGAZM SORUNLARI (ANORGAZMİ)

    Tarih boyunca doğru orgazmın nasıl olduğuna ilgi duyulmuştur. Teknolojik gelişmeler orgazm sırasında beyinde meydana gelen değişikliklerin gözlemlenmesine olanak tanımaktadır.         

    Cinsel uyarılma yeterli olduğu halde, yineleyici ve sürekli bir biçimde orgazmın gecikmesi ya da hiç olmaması hali olarak tanımlanabilir.  Çok çeşitli nedenlerden kaynaklanmaktadır. Her ne kadar kadına ait bir sorun olarak görülse de, çiftin yaşamını etkileyen bir sorun olduğundan, terapiye birlikte gelinmelidir.

    Tedavinin başlıca odak noktası, çiftlere hem bireysel hem de ilişkisel düzeyde sorunu anlamalarına yardımcı olmaktır. Kadın için orgazm ne anlama geliyor? Peki ya partneri için? Kadının bedeni üzerinde sahiplik duygusu var mı? Başlıca tedavi odağı bu ve benzeri sorulardır.

    CİNSEL UYUMSUZLUK

    Cinsellik sadece fizyolojik bir olgu değildir. Çiftlerin ortak yaşamı  ve  iletişimlerindeki nitelik, birbirlerini nasıl gördükleri, ait oldukları kültürün farklılıkları, cinsellikte yaşanacak uyuma etki eder. Cinsellik hakkında bilinen yanlış inanışlar, önyargılar, kişinin yetiştirilme biçimi, korku ve kaygılar, utanma, isteklerinin ayıp karşılanacağı kaygısı eşler arasındaki uyumsuzluğa neden olan etmenler arasında sayılabilir.  Cinsel terapide verilen destekle, kişinin farkında olduğu ama konuşmaktan çekindiği konuların açıkça konuşulması ilişkinin iyileştirilmesinde büyük önem taşır. Henüz adını koyamadığı konularda ise farkındalık sağlanır.

    Burada en önemli konu çiftlere cinsellik konusunda bilgi verilmesi,  karşılıklı hazzın yaşamdaki öneminin anlatılmasıdır. 

  • Down sendromu olan çocukların ruh sağlığı

    Down sendromu

    Gelişimsel gerilik ve gelişimsel gerilikle beraber olan pek bozukta görülen ruhsal sorunlarla ilgili yazı varken Down sendromu olan çocukların ruhsal durumları ve etkilenmeleri ile ilgili çalışma ve yazı çok azdır. Dolayısı ile bu konudaki bilgilerimiz de azdır. Otizm spektrum bozukluğu ile ilgili yayınların nispeten çokluğunu göz önüne alındığında down sendromlu çocukların ruh sağlıkları ile ilgili konunun ihmal edildiğini söyleyebiliriz. Yine benim klinik deneyimime göre yazınla birlikte Down sendromlu çocukların en aza yarısı ruhsal sorun yaşarken, ruh sağlığı polkliniklerine baş vuruları ne ihtiyaçları olan duhsal desteği almaları da oldukça azdır.

    Down sendromu kronozomal hastalıklar arasında en sık görülendir. Down sendromu ile doğan kişilerde, birden fazla konjenital malformasyon ve tıbbi komplikasyonlar görülür. Bütün etnik gruplarda ve sosyoekonomik düzeylerde görülebilmektedir. Sıklığı 700 canlı doğumda birdir. Trizomi 21 ile sonuçlanan kromozom anomalilerinin yarısından fazlası gebeliğin ilk trimestinde düşük ile sonlandığından tüm gebeliklerdeki trizxomi sıklığı yaklaşık 1/200-250 olduğu tahmin edilmektedir.

    Tablo 1: Anne yaşı- canlı doğumda trizomi 21 için risk sıklığı*

    Anne yaşı – Down sendromu görülme sıklığı

    25 y 1/1350

    30 y 1/890

    35 y 1/355

    40 y 1/97

    45 y 1/23

    *Bay CA ve Steele MW Atlas of pediatric physical diagnosis. Genetic Disorder and Dysmorphic Conditions sf 11 kaynağından alıntılanmıştır.

    Anne yaşının down sendromu gelişimindeki rolü henüz tam olarak açıklanamaktadır. Halen 35 yaş üzeri bebek sahibi olma en önemli risk faktörü olarak tanımlanmaktadır. Buna karşın tüm down sendromlu bebeklerin % 85′ i anne yaşı 35 yaşın altında olan annelerdir. Bu durumun nedeni olarak genç yaş grubunda yüksek sayıdaki çocuk sahibi olma gösterilmektedir. Yani ileri yaş bir risk faktörü olmayı sürdürürken erken yaşta çok sayıda çocuk sahibi olma ve bu nedenle erken yaştaki doğumlarda da yüksek oranda down sendromu görüldüğü ileri sürülmektedir.

    Klinik bulgular

    Down sendromunda doğumdan sonra yapılan klinik değerlendirme ile tanı kolaylıkla konulabilir. Hipotoni, zayıf moro refleksi, boyunda fazla cilt katlantısı, basık yüz görünümü, yukarı eğimli palpebral aralıklar, anormal yapıda kulak kepçesi, beşinci parmak klinidaktilisi, avuç içinde tek palmar çizgi bu dönemde oldukça sık rastlanılan bulgulardır.

    Down sendenromunda görülen yüz anomalileri dışında zihinsel ve fiziksel gelişimle ilgili sorunlar da ortaya çıkar. Etkilenmiş bireylerde sıklıkla hafif ya da orta derecede zihinsel gerilik eşlik eder.

    Down sendromlu çocukların en önemli sağlık sorunları olarak doğumsal kalp hastalıkları, gasstroözofageal reflü, sık geçirilen kulak enfeksiyonları, işitme kaybı, obstrüktif uyku apnesi, troid bozukluklarıdır. Demans ise 30′ lu yaşlarda down sendromlu hastaların tümünde görülür. Lösemi riski de toplumda görülenden daha yüksektir.

    Gelişimsel spektrumun diğer ucunda, Down sendromlu küçük çocuklar genel oranlardaki yıkıcı davranışların yanı sıra ayırıcı sosyal, motivasyonel ve dikkat profillerinin daha düşük olduğu görülmektedir.

    Down sendromlu hastaları takip eden doktorlar iki sorunla baş etmeye çalışırlar. İlki, uygun destekleyici önlemlerin kullanılması ve özel eğitim yoluyla hastaların bilişsel performansların arttırılmasıdır. İkinci zorluk ise engelliliği kötüleştirebilen ve herhangi bir yaşta (ruhsal sorunlar, uyku apnesi, epilepsi) ortaya çıkabilen komplikasyonları tedavi etmektir. Özellikle ortaya çıkan ek ruhsal hastalıklar ve regresyon (gerileme) açısından dikkatli olmak ve gerekli müdahaleleri yapmak önemlidir.

    Down sendromu hakkında yanlış bilinenler ve gerçekler

    Yanlış bilinenler

    Gerçekler

    Genetik bir hastalıktır

    Kromozomal bir farklılıktır

    Hücre bölünmesi sırasında yanlış bölünme sonucu 21. kromozom çiftinde fazladan bir kromozom yer alması ile meydana gelir.

    Nadir görülen bir bozukluktur

    Down sendromu nadir değildir

    700 doğan bebekten birinde görülür

    Tüm gebeliklerdeki trizomi sıklığı yaklaşık 1/200-250

    Anne yaşının 35′ ten büyük olması risk faktörü oluşurur.

    Down sendromu çocuklar ve ebeveynleri yanlızdır

    Down sendromu çocuğu olan ebeveynler ilgili derneklerde çocuğun yaşayacağı güçlükler, sağlık, sosyal ve hukuksal haklar konusunda ve aile desteği konusunda danışmanlık ve yardım alabilirler. Bu konuda gönüllü çalışan yazar tarafından ulaşılan dernek adresleri aşağıda verilmiştir.

    Türkiye Down Sendromu Derneği; http://www.downturkiye.com/,

    Ulusal Down Sendromu derneği, http://ulusaldown.com/

    Down Sendromlu Melekler Derneği http://downdostu.com/

    Bütün Down sendromlu çocuklar şiddetli zihinsel yetersizlik yaşar

    Down sendromlu bireylerin çoğu hafif ya da orta derecede zihinsel yetersizlik yaşarlar. Erken yaştan itibaren sağlanan özel eğitim desteği ile bu çocuklarda gelişimsel, dil, öğrenme, özbakım, sosyal ilişkilerde ciddi ilerleme kaydedilir. Çocuğun gelişimi ve sahip olduğu diğer beceriler-yetenekler göz önüne alındığında Down sendromlu çocukların zihinsel yetersizlikle ilgili yaşadığı sorunlar çok yönlü bir güçsüzlük olarak değerlendirilemez. Burda dikkat edilmesi gereken down sendromu olan çocukların olayları çözebilecekleri, yanıt verebilecekleri kadar zamana ihtiyaçları olduğunun bilinmesi ve ihtiyaçları olan zamanın onlara verilmesidir.

    Down sendromlu çocuklar her zaman hastadır?

    Down sendromlu çocuklar, konjenital kalp hastalıkları, solunum ve işitme problemleri, troid bozuklukları açısından gerçek tıbbi sorunlar açısından risk altında olsalar da, sağlık alanındaki ilerlemelerle ve bu sorunların tedavisi ile çoğunlıkla sağlıklı bir şekilde yaşamlarını sürdürürler.

    Down sendromlu öğrenciler için ayrı özel eğitim programları, eğitim öğretimde tek seçenektir.

    Down sendromlu öğrenciler normal okullarda okurlar. Eğitimleri, sosyal ve eğitsel ortamlara tam olarak katılmaları şeklinde planlanır.

    Down sendromlu öğrenciler zihinsel-gelişimsel sorunları nedeniyle ek olarak özel eğitim programlarına da dahil edilmelidirler.

    Down sendromlu bireyler liseden mezun olur, diplomalarını alır ve bir kısmı üniversite okuyabilirler

    Down sendromlu insanlar toplumun aktif üyeleri olamazlar

    Özellikle down sendromu derneklerinin aktiviteleri takip edildiğinde down sendromlu çocukların oldukça başarılı bir şekilde halk oyunları, tatbikatlar, sanat, eğitim alanında bireysel ve grup çalışması yaptığı görülür.*

    Down sendromlu insanlar, ailelerinin ve toplumlarının değerli üyeleridir ve topluma anlamlı katkılar yapar.

    Down sendromlu insanlar daima mutludur.

    Down sendromlu insanlar herkes ne hissederse onu hissederler.

    Duyguların bütün çeşidini yaşarlar.

    Dostça yaklaşımlara önem verirler ve düşüncesiz davranışlar nedeniyle yaralanırlar-üzülürler ve acı çekerler.

    Down sendromlu yetişkinler işsiz durumdadır.

    İşletmeler, Down sendromlu yetişkinleri bankalar, şirketler, oteller, hastaneler, huzurevleri, ofisler ve restoranlar gibi çeşitli konumlarda çalıştırmaktadır. Müzik ve eğlence endüstrisinde, çocuk bakımında, spor alanlarında ve bilgisayar endüstrisinde de çalışmaktadırlar. Down sendromlu insanlar herkes gibi işlerine değer verirler ve çalışmak isterler.

    Down sendromlu çocukların gelişim özellikleri

    Down sendromlu çocuklar motor beceriler, dil, sosyal etkileşim yönünden yaşaıtlarını arkadan takip ederkler. Yani zihinsel ve motor gelişimde sorun yaşarlar. Sorun yaşadıkları alanlar akıl yürütme, sorun çözme, tasarlama, soyut düşünme, yargılama, okulda öğrenme, deneyimlerden öğrenme alanlarıdır. Bu nedenle öz bakım, soyal ilişkiler, akademik beverilerde her çocuğa göre değişen şiddette sorun yaşarlar. Erken dönemden itibaren yukarıdaki sorunları yaşayan çocuklarda ailenin bu gelişimsel özellikleri açısından çocuğu desteklemesi, yeni beceriler kazanmasını sağlamada aktif etkileşim içinde olması önemlidir. Bu nedenle ailer çocukları ile yeterince zaman geçirmeli, oyun, aktif birebir sosyal etkileşim içinde olmalı, çocuğu yaşıtları ile bir araya getirmeli, oyun ve diğer etkinliklerde bulunmasını sağlayıcı ortamlar yaratmalıdırlar. Yaşıtlarıyla sosyal ortamlarda bir araya getirilen çocuklar kuralları öğrenme, dil gelişimi ve sosyal gelişim için önemli sayılabilecek desteği almış olurlar. Yine erken dönemden itibaren bireysel özel eğitim desteği, motor becerilerin gelişimi için fizyoterapi desteğinin alınması gerekir. Gelişimsel sorunlara eklenen ruhsal sorunlar çocuğun özel eğitimden alacağı desteği olumsuz etkileyeceğinden erken dönemden itibaren bir çocuk psikiyatrsi uzmanına danışılarak ek sorunlar olup olmadığı tespit edilmelidir.

    Down sendromu olan çocukların ruh sağlığı

    Down sendromlu tüm çocukların ve erişkinlerin en az yarısı ömürleri boyunca büyük bir ruhsal sağlık sorunu ile karşı karşıyadır. Birden fazla tıbbi problemi olan çocuklar ve yetişkinler, daha yüksek ruhsal sağlık sorunları yaşarlar.

    Sınırlı dil ve iletişim becerileri olan okul çağı ve gençlerde ruhsal belirtiler

    Yıkıcı, dürtüsel, dikkatsiz, hiperaktif ve karşı olma davranışları (DEHB, davranım bozukluğu ve karşı olma karşı gelme bozukluğu ek tanılarının görülme olasılığı yüksektir )

    Kaygılı, yapışmış, takıntılı, esnek olmayan davranışlar (yaygın anksiyete ve takıntı-zorlantı bozukluğu ek tanılarının görülme olasılığı yüksektir)

    Sosyal ilişkide yetersizlik, içe kapanma/dış dünyaya ilgisizlik, tekrarlayan kalıplaşmış davranışlar (otizm spektrum bozuklukları ek tanısının görülme olasılığı yüksektir)

    Kronik uyku güçlükleri, gündüz uykusu, yorgunluk ve ruhsal sorunlar (uyku bozuklukları, uyku apnesi ve depresyon ek tanısının görülme olasılığı yüksektir)

    Okul dönemi, gençlik dönemi ve genç erişkinlik döneminde, daha iyi iletişim ve kognitif becerilere sahip olmakla birlikte aşağıdaki ruhsal sorunlar görülebilir.

    Depresyon, sosyal geri çekilme, azalmış ilgi alanları ve başa çıkma becerileri

    Yaygın anksiyete bozukluğu

    Takıntı-zorlantı bozukluğu

    Kognitif ve sosyal becerilerin kaybı ile sonuçlanan gerileme-regresyon

    kronik uyku sorunları, günlük uykuda arma, iştahsızlık, duygudurumla ilişkili sorunlar (duygudurum bozuklukları, uyku bozuklukları, uyku apnesinin ek tanı olarak görülme olasığılı yüksektir.

    Yaşlı yetişkinlerde aşağıdaki ruhsal sorunlar görülebilir:

    Yaygın anksiyete bozukluğu

    Depresyon, sosyal geri çekilme, azalmış ilgi alanları ve başa çıkma becerileri

    Kognitif ve sosyal becerilerin kaybı ile sonuçlanan gerileme-regresyon

    Demans

    Çocukta «yeni» bir “duygusal/davranışsal sorunlar (ruhsal sorunlar)” varsa, öncelikli araştırılması gereken tıbbi nedenler:

    Eskiden olmayan davranışsal bir sorun ortaya çıktığında, bunun tıbbi bir duruma bağlı olarak ortaya çıkıp çıkmadığını belirlemek için yapılması gereken bazı testler vardır

    Troid fonksiyon testleri

    Uyku sorunlarında, uyku laboratuvarlarında yapılacak testler

    Kabızlığın veya bağırsak ile ilgili zorluklarda beslenme öyküsünün alınması ve sorun alanların giderilmesi önemlidir. Gerekli olduğunda diet için uzmana yönlendirilebilir.

    İşitme (odyoloji), görme (oftalmoloji), anemi (hematoloji) ve gastro intestinal sistem açısından değerlendirildiğinden emin olmanız önemlidir.

    Duygusal/davranışsal sorunlar ve tıbbbi sorunlar birlikte olduğunda izlenecek yol:

    Down sendromlu çocuklarda ve yetişkinlerde duygusal/davranışsal sorunlar yaygın olarak görülür ve her zaman altında yatan bir tıbbi durumdan kaynaklanmaz. Bununla birlikte Down sendromlu çocuklarda ve yetişkinlerde görülen bu tıbbi durumlar kapsamlı olarak değerlendirilmelidir.

    Tıbbi durumlar duygusal/davranışsal sorunlara neden olabilir, onları şiddetlendirebilir. Tetavilerinde uyum problemlerine neden olarak çocuğun altta yatan duygusal/davranışsal sorunların tedavisini güçleştiren bir duruma neden olabilir.

    Bir tıbbi durumun düzelmesi alta yatan duygusal/davranışsal sorunları ortadan kaldırmaz. Örneğin hipotroidisi olan bir çocuğun beraberinde de depresyonu varsa, hipotroidi tedavisi ile depresyonu düzelmez. Yine depresyonu olan bir çocukta Hpotroidi tedavi edilmediği sürece depresyon tedavi edilse bile tam olarak düzelmez. Duygusal/davranışsal ve fiziksel sağlık bir bütün ve bir biriyle bağlantılı olup, hem tıbbi durumun hem de ruhsal durumun eş zamanlı olarak tedavi edilmesi gereklidir.

    Down sendromlu çocuklarda sık görülen ruhsal bozukluklar:

    Yaygın Anksiyete Bozukluğu

    Bu, bozuklukta çocuklarda günün çoğunda devam eden, günlük yaşamdaki bir takım olaylarla ilgili aşırı bir kaygı duyma ve endişeli olma durumu söz konusudur. Çocuklar bu kaygılarını kontrol etmekte güçlük yaşarlar. Bu kaygı ile beraber aynı zamanda, huzursuzluk, aşırı heyecan duyma, endişe, kolay yorulma, düşüncelerini yoğunlaştırmada zorluk çekme ya da zihnin durmuş gibi olması, sinirlilik, kaslarda gerginlik, uyku bozukluğu şeklinde yakınmalar da tabloya eklenebilir. Bu tablo down sendromlu çocuklarda kaygının arttığı, günlük yaşamla ilgili stresörlerinin arttığı olaylar sonrası ortaya çıkar. Endişe, genellikle evden okula geçiş, yemek veya yatma zamanları gibi geçişler ve yeni durumların önceden belirlenmesi sırasında olduğu kadar, belirsiz, yeni ve alışılmadık durumlarda da ortaya çıkmaktadır.

    Obsesif kompulsif bozukluk- takıntı-zorlantı bozukluğu

    Obsesif kompulsif bozukluk (OKB) çoğu zaman istenmeden gelen, belirgin bir kaygı ve sıkıntıya neden olan, yineleyici düşünceler, dürtüler ya da düşlemler olarak tanımlanan obsesyonlar ile, obsesyona tepki olarak ya da katı bir biçimde uygulanması gereken kurallara göre kişinin kendini alıkoyamadığı yineleyici davranışlar ya da zihinsel eylemler olarak tanımlanan kompulsiyonlarla karakterize olan ve çocukluk çağında başlayabilen bir psikiyatrik bozukluktur.

    Artan huzursuzluk ve endişe seviyesi, tanıdıkları alıştıkları rutini takip etmesine yol açabilir. Bu durum çocuğun günlük yaşamında esnek olmayan, bazı rutinlere sıkı sıkıya bağlı bir şekilde kalmasına neden olur. Ebeveynler sıklıkla çocuklarının durumunu belli bir davranış örüntüsü içinde “sıkışıp kaldıkları” şeklinde tanımlarlar. OKB aynı zamanda çocuğun kaygı durumunu, dikkat ve günlük işlevlerini de olumsuz etkileyecektir.

    Sıklıkla görülen obsesyonlar kompulsyonlar; kirlenmeye karşı temizlik ve yıkanma davranışları, zarar görme düşüncesine karşı denetleme, cinsellikle ilgili obsesyonlara karşı güvenlik arayışı, dini düşüncelere karşı başka düşünceler ve davranışlar, işleri doğru yapıp yapmadığı düşüncesine karşı kontrol ve düzenleme davranışları sayılabilir. Down sendromlu çocuklarda yine takıntı halinde benzer günlük rutinleri değiştirememe, aynı yemek yeme, aynı kıyafeti giyme ritüelleri ve takıntıları sık görülür. Klinik çocuklarda ve gençlerde farklılık gösterir. Yine çocuklar obsesif ve kompulsif davranışların kendine yabancı olduğunu ayırt etmediğinde ve ebeveynler bunları yaşamın parçası olarak görüp ruhsal yakınmalar olduğunu fark etmediğinde tanı konması uzun zaman alabilir.

    Tanı klinik olarak belirtilerin ayrıntılı öyküsünün alınması ile konur. Ebeveynler aşağıdaki soruları yanıtlayarak çocuklarında obsesif kompülsif belirtiler bulunup bulunmadığı hakkında fikir sahibi olabilir. Belirtilerin varlığında çocuk psikiyatrisi uzmanlarından danışmanlık ve tedavi desteği alabilirler.

    Obsesif kompulsif bozukluk varlığını tesbit için kısa tarama soruları:

    Çocuğunuz çok sık yıkanıp temizleniyor mu?

    Çocuğunuz bazı şeyleri çok sık kontrol ediyor mu?

    Çocuğunuzu rahatsız eden, saçma gelen kurtulmak istediği düşünceler var mı?

    Çocuğunuzun günlük faliyetlerinin bitmesi uzun zaman alıyor mu? (örneğin okula hazırlanma, yemek yeme, giyinme, banyo yapma)

    Çocuğunuz işlerini belli düzene koymak konusunda kaygı yaşıyor mu?

    Bu sorunlar çocuğunuzun günlük yaşamını, sosyal yaşamını, okul becerilerini etkileyip onu rahatsız ediyor mu?

    Depresif bozukluk

    Benzer sıradan tipik bir kişiye kıyasla, sıradan olaylar, Down sendromlu çocuklar ve yetişkinler için orantısız, olağanüstü bir psikolojik etkiyle sahip gibi gözükmektedir. Down sendromlu çocuklar ve yetişkinler, çoğunlukla olumsuz olarak algıladıkları çevrelerindeki değişmelere karşı daha hassaslardır. Hem tıbbi durumlarında kronik seyreden hastalıklar, hem belirtilerdeki kötüleşmeler çocukların günlük ve fiziksel aktivitelerinde kısıtlanmaya neden olan durumlar depresif bozukluk için risk oluştururlar. Aynı zamanda günlük yaşamda karşılaştıkları stresler, yaşamla ilgili değişiklikler örneğinabi yada ablanın evlenmesi, bir aile bireyini ani veya kronik hastalık sonucu kaybetme, uzun süre evde yaşayan evcil hayvanın ölümü, öğretmenden ayrılma (izin, hastalık), okula gidememe, okul değişikliği gibi nedenler Down sendromlu çocuklar için ciddi stres etkeni olabilir ve depresif yakınmaları başlatabilir.

    Özellikle ergenlik dönemi depresyon açısından en riskli dönemdir. Gelişimsel sorunlar, öğrenme güçlükleri nedeniyle bir yandan okul sorunları ile baş etmeye çalışan genç, bir yandan da kendi farklılıklarını daha çok fark edecek ve kimliğin oluşması sırasında kafa karışıklığı yaşayacak ve farklılığı a sorgulamaya-anlamaya çalışacaktır. Bu dönemde arkadaş ilişkileri önemli olduğundan yaşıtlarında farklı olma konusunda güçlükler yaşayabilecektir. O nedenle stres faktörü varlığında tüm çocuklarda ve özellikle down sendromlu ergenlerde depresif belirtiler açısından uyanık olmak gereklidir. Anne ve balar sorunların çocuğun depresyonundan kaynaklanıp kaynaklanmadığını fark etmelidirler. Sinirlilik, mutsuzluk, eskiden yaptığı şeylerden keyif almama, davranış sorunları, okul sorunları, dikkat sorunları, uyku sorunları, iştah sorunları, halsizlik, yorgunluk, içe kapanma, saldırganlık, huzursuzluk, az konuşma, kendini suçlama, kendini değersiz hissetme, karamsar olma, yaşamla ilgili olumsuz konuşma şeklindeki yakınmaların varlığında anne-baba çocuklarında depresyon olabileceğini düşünmeli ve bir çocuk ve ergen psikiyatristinden yardım almalıdır.

    Down Sendromlu Kişilerde Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu Belirtiler Nelerdir? Tanı nasıl konur? Neden Önemlidir?

    Özellikle daha genç yaş gruplarında, daha fazla bilişsel ve alıcı ifade edici dil ile ilgili sorun yaşayan down sendromlu çocuklarda, dikkat güçlüğü, dürtüsellik ve hiperaktivite ile ilgili sorunlar sık görülür. Ancak down sendromlu çocuklarda görülen DEHB sıklığı % 31-% 34 bulunmuştur. Bu DEHB toplumda görülen yaygunlığından oldukça yüksektir.

    Dikkatinin dağınık olması, dikktini sürdürmekte zorluk, aşırı hareketli olma, kıpır kıpır olma, çok konuşma, sabırsız olma ve bu belirtiler deneniyle okul, aile ve arkadaş ilişkilerinde sorun yaşama olarak tanımlanan DEHB norogelişimsel bir bozukluktur. Bu bozukluğun bir çocukta bulunup bulunmadığının anlaşılması için çocuk ve aile ile psikiyatrik değerlendirme yapılır. Gerekirse okul ortamında belirtilerin varlığı ye da sorun oluşturup oluşturmadığı ile ilgili bilgi alınılır. Bu bilgiler alınırken bazı DEHB belirtilerini sorgulayan ölçekler kullanılır. DEHB tanısı yapılan bu klinik değerlendirme ile konulur.

    DEHB tanısının gelişimsel sorunu olan ve down sendromu olan çocuklarda atlanmaması ayrı bir önem taşır. Çünkü bu çocuklar günlük oyun, sosyal ilişki, okul becerisi gibi yapmaları gereken aktiviteleri, var olan hareketlilik, dürtüsellik ve dikkat dağınıkşlığı nedeniyle yapmakta güçlük yaşayacaklardır. Almaları gereken özel eğitimden faydalanmaları güçleşecektir. Bu da daha dezavantajlı oldukları anlama, öğrenme becerilerine daha da olumuz bir şekilde yansıyacaktır.

    Down sendromlu çocuklarda uyku sorunları

    Uyku bozukluğu özellikle Down sendromu gibi gelişimsel bozuklukları olan çocuklarda görülür.Sadece üç temel uyku sorunu (uykusuzluk, aşırı gündüz uykusu ve parasomniler) olmasına rağmen, doğası gereği down sendromlu çocuklarda uyku bozukluğunun pek çok nedeni vardır. pek çok altta yatan nedeni (uyku bozukluğu) vardır.Down sendromlu çocuklarda, diğer çocuklarda görülen uyku sorunlarının nedenlerine ek olarak, çeşitli eklenen çeşitli organik ve ruhsal sorunlar uyku sorunlarına neden olabilir. DEHB, yaygın aksiyete bozukluğu, depresyon, iki uçlu bozukluk Down sendromlu çocuklardaki uyku sorunlarına neden olan ruhsal bozukluklardır.

    Obstrüktif uyku apnesi geliştirme riski yüksek olup, kandaki oksijen satürasyonunun azalmasına neden olan, uyku esnasında hafif-orta şiddette nefes almayı kesmektedir. Down sendromlu çocuklarda uyku bozukluklarının taranması rutinin bir parçası olmalıdır. Down sendromunda uyku bozukluklarının olası çok yönlü etyolojisi olduğu göz önüne alınmalıdır. Uyku sorunları ile ilgili tanının atlanmaması ve uygun tedavinin yapılması hem çocuğun hem de ailenin zorluklarını önemli ölçüde hafifletir.

    Down sendromlu çocuklarda iki uçlu bozukluk.

    İki uçlu bozukluk alevlenmeler ve yatışmalarla seyreden kronik bir hastalıktır. Depresif dönemler ve manik-hipomanik dönemlerle seyreder. Depresif belirtiler yukarıda anlatılmıştır. Manik belirtiler çocuğun herzamankinden daha fazla neşeli ya da sinirli olması, hareketli olması, çok konuşması, konudan konuya atlayarak konuşma, düşünce uçuşması, dikkatinin dağınık olması, isteklerinin artması, gezme isteğinin alışveriş isteğinin arması, cinsel içerikli konuşma ve dokunmalar, uykusuzluk, kendine güvende arma, saldırgan davranışlarda bulunma şeklindedir. Bu belirtiler çocuğun günlük yaşamını oldukça bozar. Ayrıca var olan down sendromunun gelişimsel belirtilerinde de kötüleşmeye neden olabilir.

    Sürekli belli bir zaman dliminden sonra eskisinden daha sinirli, hareketli, daha çok konuşan, kendine güveni ve eistekleri artan, uykusuzluğu olan down sendromlu çocuk ve gençlerde olası bir iki uçlu bozukluk olup olmadığı mutlaka değerlendirilmelidir.

    Otizm spektrum bozuklukları

    Otizm Spektrum Bozukluğu (OSB), sosyal-iletişimsel gelişimde yetersizlik, tekrarlayıcı davranışlar ve ilgilerle seyreden, erken çocukluk çağında başlayan bir nörogelişimsel bozukluktur. Son yıllarda yapılan çeşitli çalışmalarda OSB sıklığının %1’in üzerinde olduğu saptanmıştır. Cinsiyet açısından bakıldığında OSB’nin erkeklerde kızlardan 3-4 kat fazla görülmektedir.

    Otistik bireyler, ortaya çıkan belirtiler, bu belirtilerin şiddeti çok değişkenlik gösterir. Otizmli olgularda genellikle belirtiler hayatın ilk ya da ikinci yılında ortaya çıkmaktadır. Dil gelişiminde gecikme, sosyal ilgisizlik veya çevreye karşı alışılmadık aşırı duyarlılığı içeren başlangıç belirtileri tipik olmaktadır. OSB tanısı konulan bebekler yaşamın ilk altı ayında diğer bireyleri daha az aramakta, onlara daha az bakmaktadırlar. OSB çocukları diğer çocuklardan ayırt eden özellikler; göz teması, sosyal ilgi ve gülümsemede yetersizlik, jest ve işaret kullanımında sınırlılık, ismi seslenildiğinde bakmama, taklit etme becerisinde yetersizlik, alıcı ve ifade edici dilde gecikme olarak tanımlanmıştır. 2-3 yaş döneminde ise sosyal alanda en sık karşılaşılan belirtiler; göz temasının yetersizliği, sosyal oyunlara ve karşılıklı sosyal etkileşime azalmış ilgi düzeyi, ebeveynlerini duygudurumunu düzenlemek için daha az referans alma ve yalnız kalmaya eğilimli olmak olarak bildirilmiştir. 4-5 yaş grubunda, yaşıtlardan farklılık, kısıtlı jest mimikler, başkaları ile etkileşime girmekte isteksizlik, yaşıt aramama ve yaşıt ile ilişki sürdürememe belirginleşmektedir. Dil gelişimi ve iletişim sorunları OSB tanılı bireylerin sorunlarının önemli kısmını oluşturmaktadır. Tekrarlayan davranışlar ve yineleyici dil kullanımı, karşısındakinin konuşmasını yineleme, şahıs zamirlerini karıştırma, normal ses volümünün farklılaşması, sosyal etkileşim için dilin kullanımında sorunları içeren tarzda dil kullanımı normalden farklı olmaktadır. Yine bu dönemde sallanma, kendi ekseninde dönme, parmak ucunda yürüme, garip el hareketleri, kanat çırpma gibi motor stereotipiler sık görülmekte; ayrıca törensel davranışlar örneğin oyuncak dizme, oyuncakların belli parçaları ile oynama söz konusu olmaktadır.

    Down sendromlu çocuklarda otizzm spektrum bozukluğunun yaygınlığı % 42 gibi oldukça yüksek oranda bulunmuştur. Özellikle gelişimsel geriliği ve medikal sorunları daha ağır olan çocuklarda bu sıklık artar. 3-5 yaş arasındaki Down sendromlu çocukların otizm spektrum bozuklukları yönünden değerlendirilmesi önerilir

    Down sendromlu çocuklarda görülen ani yeti kaybı (regresyon)

    Down sendromlu gençlerdeki ve genç erişkinlerde ortaya çıkan “regresyon”, özerklik, günlük becerilerin kaybı, konuşmanın azalması, dil becerilerinde kayıp akademik becerilerde kayıp ve psikomotor aktivite ile karakterize bir tablodur. Klinik başlangıç ani veya ilerleyici olabilir ve gidişatı oldukça değişkendir. Nedeni bilinmemektedir. Bu tabloda ortaya çıkan psikiyatrik belirtiler katatoni, depresyon, psikotik belirti, tekrarlayıcı davranış şeklindedir.

    Bütün hastalarda durumu tetikleyen şiddetli stres faktörü olduğu ileri sürülmektedir. Regresyon tanımlanan hastalarda kısmi yada tam düzelme %50 olarak bildirilmiştir. Kızların daha zafla etkilendiği tesbit edilmiştir.

    ÖNEMLİ NOKTALAR

    Down sendromlu çocuklarda yaygın anksiyete bozukluğu, takıntı-zorlantı bozukluğu, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu, depresyon, otizm spektrum bozuklukları, uyku sorunları, kognitif becerilerin ilerleyici kaybı ile birlikte giden noropsikiyatrik problemler en sık görülen ruhsal sorunlardır.

    Down sendromu olan çocuklardaki ruhsal sorunlar tedavi edilmezse çocuğun günlük yaşamını, eğitimini, sosyal ilişkilerini bozar. Gelişimsel olarak daha iyi bir seviyeye gelmesini olumsuz etkilerTıbbi durumu ile ilgili tedaviye uyumunu olumsuz etkiler.

    Ruhsal ve ve fiziksel sağlık bir bütün olup, hem tıbbi durumun hem de ruhsal durumun eş zamanlı olarak tedavi edilmesi gereklidir.

    KAYNAKLAR

    Aktaş D, Utine GE, Alanay Y, Ogur MG. Kromozom Hastalıkları. Temel Pediatri, Edt: Hasanoğlu E, Düşünsel R, Bideci A. Milli Pediatri Derneği. Sf 212-233

    APA (2013) Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders, 5th ed, (DSM 5). Washington, DC, American Psychiatric Association.

    Bay CA ve Steele MW Genetic Disorder and Dysmorphic Conditions. Atlas of pediatric Physical Diagnosis. Edt: Zitelli Bj, Davis HW sf 11

    Dykens EM. Psychiatric and behavioral disorders in persons with Down syndrome. Ment Retard Dev Disabil Res Rev. 2007;13(3):272-8.

    Edvarson S, Msallam N, Hertz P, Malkiel S, Wexler ID, Tenenbaum A. Attention Deficit Hyperactivity Disorders Symptomatology Among Individuals With Down Syndrome. Journal of Policy and Practice in Intellectual Disabilities 2014, 11 (1): 58–61

    National Down Syndrome Society http://www.ndss.org/

    Krebs G, Heyman.Obsessive-compulsive disorder in children and adolescents. Arch Dis Child. 2015, 100(5):495-9.

    Mircher C, Cieuta-Walti C, Marey I, Rebillat AS, Cretu L, Milenko E, Conte M, Sturtz F, Rethore MO, Ravel A. Acute Regression in Young People with Down Syndrome. Brain Sci. 2017, 27;7(6).

    Stein DS, Munir KM, Karweck AJ, Davidson EJ, Stein MT. Developmental regression, depression, and psychosocial stress in an adolescent with Downsyndrome. J Dev Behav Pediatr. 2013, 34(3):216-8.

    Oxelgren UW, Myrelid Å, Annerén G, Ekstam B, Göransson C, Holmbom A, Isaksson A, Åberg M, Gustafsson J, Fernell E. Prevalence of autism and attention-deficit-hyperactivity disorder in Down syndrome: a population-based study..Dev Med Child Neurol. 2017, 59(3):276-283.

    Stores G, Stores R. Sleep disorders and their clinical significance in children with Down syndrome. Dev Med Child Neurol. 2013,55(2):126-30.

  • Çift ve Evlilik Danışmanlığı

    Çift ve Evlilik Danışmanlığı

    İnsan doğanın ürkütücü gücüyle baş edebilmek için diğer insanlarla bir araya gelerek toplumları oluşturmuştur. İşte bu toplumları oluşturan en küçük ve önemli öğe ailedir.Uzun yıllar sürecek mutluluk ve beraberlik beklentisi ile kurulan evlilikler bazen zaman içinde yaralar alabiliyor. Başta kurulan hayaller kumdan kaleler gibi yerle bir oluyor. Çiftler girdikleri döngüden kurtulamayıp, çözümsüz kalabiliyorlar. Süreç ne yazık ki boşanma ile sonuçlanırken hem bireyler hem de varsa çocuklar olumsuz etkileniyorlar.

    Ailenin yaşamsal döngüsünde karşılaştığı sorunlarla baş etme yöntemi her ailenin kendisine özgüdür ve o ailenin kültürel düzeyini gösterir. Güven, sevgi, saygı, bağlılık, sadakat gibi özelliklerden biri ya da bir kaçının ihmal edildiği durumlarda sorunlar yaşanır.

    Evlilik sürecinde yaşanan şiddetli tartışmalar büyük anlaşmazlıklara dönüşüyorsa, eşler arasındaki iletişim durma noktasına gelmişse, evlilik içinde sürekli bir gerginlik ve tedirginlik yaşanıyorsa, yaşanan sürekli öfke ve kırgınlık nedeniyle cinsel açıdan bir yakınlık duyulmuyorsa, güven sorunu yaşanıyorsa, ortak paylaşımlar azaldıysa aile ve evlilik danışmanından destek alınması kaçınılmaz hale gelmiş demektir.

    Aile yaşamında değişiklikler ( iş değişikliği ya da taşınma ),kayıp, yas ve travmalar, ebeveynlik becerileri, alkol ve madde kullanımı, yeme bozuklukları, boşanma, iş stresi, ekonomik problemler, evlat edinme, üvey ebeveyn/ çocuk ilişkileri aile ve evlilik danışmanlığında destek verilen konular arasındadır.

    Evlilik danışmanlığında, çiftlere gereksindikleri doğru bakış açısı kazandırılarak iletişim becerileri ailenin yapısına uygun olarak yeniden yapılandırılmaktadır. Üyeler hem bireysel hem de birlikte ele alınarak değerlendirilmektedir.

    Terapistin bilgi ve deneyimiyle oluşturduğu güvenli ve açık ortamda anlaşmazlıkların nasıl oluştuğu, eşler tarafından nasıl sürdürüldüğü döngüsü fark ettirilerek sorunun çözümüne yönelik uygulamalar yapılır. Burada en önemli noktalardan biri çiftlerin istek ve işbirliğidir.

    MUTLU EVLİLİĞE GİDEN YOL

    Beraberce bir yaşam kurmayı planlamak, birbirini çok sevmek, gelecekle ilgili harika planlar yapmakla aynı evde yaşayıp gündelik hayatın rutin sorunlarıyla yüzleşmek  birbirinden çok farklı olgulardır. Yapılandırılmış ortamlarda beraber olan çiftler bazen evlilikte beklenmeyen sorunları yaşayabilmektedir.

    Evlilik öncesi danışmanlık, bireyleri evlilik, görev paylaşımı, ev bütçesinin idare edilmesi ve ebeveynlik konusunda doğru bilgilendirmeyi, evlilik öncesi ilişkilerine tarafsız bir gözle bakmayı, evlilik yaşantısına geçişi kolaylaştırmayı, ilişkide yakınlık, bağlılık ve güveni arttırmayı amaçlamaktadır.

    Evlilik, gerçek iletişimin, dostluğun, sevgi ve saygının sağlandığı durumlarda en güzel paylaşımların yaşandığı bir yaşam ortaklığıdır. Evlilik öncesi danışmanlıkta, çiftler beraberce seanslara gelerek bilmek istedikleri soruları sorarlar, korkularını dile getirirler. Her danışan ve her çift kendine özgü bir yapı olduğundan, o çiftin kişilik özelliklerine göre yapılandırmalar yapılmaktadır.

    AİLEDE İLETİŞİM SORUNLARI

    Çağımızın slogan sorusu: Evlenince sevgi biter mi? 

    Bu sorunun yanıtını bulmak için onlarca kitap yazılmış,yazılmakta, görsel yayın ve uzmanlarla söyleşiler halen yapılmaya devam etmektedir. Sevgiyi, saygıyı, ilgiyi canlı tutmak biraz çaba gerektiren ancak imkansız olmayan bir şeydir.

    Evlendikten sonra bazı çiftler, bir an gelir daha önce yaptıkları davranışları yapmamaya başlarlar. Aynı insanla uzun süre yaşamak  genelde, sıkıcı ve boğucu bir hava yaratabilir. Bazen aynı evin içinde sorun yok gibi gözükse de kişiler giderek duygusal anlamda birbirlerinden uzaklaşırlar.  Evliliği güçlü kılan, ruhsal, fiziksel, cinsel, kültürel uyumdur. Eşin kişisel özelliklerini olduğu gibi kabullenebilme ve saygı gösterebilme yeteneği, idealler, değerler, inaçlar ve amaçlar konusunda anlayış evliliğin temel unsurlarıdır.

    Evliliğin ilk yılları birbirini tanıma anlamında büyük önem taşır ve çatışmaların en yoğun olduğu dönemdir. Evlilik ve çift terapisinin amacı, güçlü ve her zaman canlı bir evlilik isteyen çiftlere kendilerine özel , uygun danışma programıyla destek olmaktır. 

    BEBEĞE HAZIRLIK

    Yaşamın bize sunduğu en keyifli durumlardan biri çocuk sahibi olmaktır. Ancak dünyada hiçbir canlının yavrusu, yeni doğan bir bebek kadar bakım ve korunmaya muhtaç değildir. Bu sürecin uzunluğu, yalnızlık duyguları, mesleki sorunlar, parasal sıkıntılar, aile içi geçimsizlikler, kendi aileleriyle yaşamış oldukları sorunlar doğacak çocuğa yansıyabilir. Çoğu ebeveyn , hamilelikle filizlenerek varolan bu karmaşık duyguların farkında olmayabilir. Görünürdeki tüm bu nedenlerden bağımsız olarak, anne-baba kişilik örüntülerinden  dolayı bir çocuğun doğumuna henüz kendilerini hazır hissetmeyebilirler . 

    Birçok hamile kadının yaşadığı, bedensel ve psikolojik değişiklikler, aynı zamanda yoğun bir kaygının oluşumuna da neden olur. Kişiden kişiye farklılık gösteren bu dönemdeki psikolojik durum, bazı kadınlar için; mutluluk, olgunluk,  bazı kadınlar için; endişe, kaygılı bekleyiş, olarak yaşanabilir.

    – Bebeğin sağlığının nasıl olacağı ile ilgili kaygılar

    – Doğum korkusu         

    – Annenin hamilelikte ve sonrasında vücudunun bozulacağından korkması

    – İyi bir anne olma kaygısı- Eş ve diğer aile bireylerinden doğum öncesi ve sonrası  yeterli destek  görememe korkusu

    – Kadının eşi ile ilgili, anlaşamama veya eşinin nasıl bir baba olacağı konusunda kaygıları

    Hamilelikte en çok karşılaşılan sorunlardandır.  Bu kaygıların günlük yaşamı etkiler düzeye gelmesi durumunda bir uzmandan yardım alınması yarar sağlayacaktır.

    AİLE OLMAK

    Yaşamımızı sürdürürken rollerimiz de bize eşlik eder. Eş, yönetici, çalışan, anne – baba gibi. Çocuğun benlik kavramı, kendisi için önem taşıyan büyüklerin ona gösterdiği tutumların bir yansımasıdır. Dolayısıyla anne baba, çocuğun gelişimine rehber olabilmek için gerekli olan tüm denetimi elinde tutmalıdır. Ana- baba ve çocuk arasındaki sorunların başlangıç noktası her zaman ana-babadır. Bazı aileler çocuğun gereksinimi olan sınırları gereğinden fazla gevşek bırakırlar, bazıları ise gereğinden fazla sıkı. Her ailenin kendine özgü yapısı ve biricikliği nedeniyle bunun tam olarak nasıl olması gerektiği o ailenin yapısına göre belirlenebilir.

    Kendilerine ve çevrelerine uyum yapmış ana babaların çocukları kendilerine sağlanan destek ve önderlik sayesinde giderek benliklerini geliştirir, bütünleşir ve özerk varlıklar olarak yetişkin yaşama ulaşırlar.

    Anne-babalar çocuk yetiştirmek gibi çok önemli bir iş yaparken zaman zaman  kararsızlığa kapılabilir, çözüm yolu bulamayabilir, bir soruna karşı nasıl tepki vereceğini bilemeyebilir. Sorunların daha fazla kalıcı hale gelmesini önlemek amacıyla uzman desteği almak yerinde olacaktır.

    SAĞLIKLI  BOŞANMA SÜRECİ

    Hangi nedenle olursa olsun boşanma, eşler  ve varsa çocuk için sorun olmaktadır. Karşılıklı anlaşma ile olamayan boşanmalarda, boşanmayı istemeyen taraf bir boşluk hissetmekte, çoğu zaman derin depresyon durumları ortaya çıkmaktadır.

    Boşanmanın nedenleri çok çeşitlidir: eşlerin kıskançlığı, akrabalarla ilişkiler, geçim sıkıntısı, çocuk bakımı ve yetiştirilmesi, cinsel sorunlar, şiddet uygulanması, eşlerin evlilik dışı ilişkileri, madde bağımlılıkları, ruhsal ve bedensel rahatsızlıklar, göç, ilgisizlik gibi nedenleri sayabiliriz. Hatta boşanmaların bazıları diğer eşe ceza vermek anlamını bile taşıyabilmektedir.

    Boşanma sürecindeki kararsızlıklar, çevrenin boşanmaya vereceği tepki, çocukların etkilenme düzeyleri, kaygılar, boşandıktan sonraki yalnızlık endişesi, süregelen yaşam biçiminden çok farklı bir boyuta geçmek bireyleri karmaşık duygularla karşı karşıya bırakmaktadır. Aslında çiftlerin boşanmaya ne kadar hazır oldukları da üzerinde durulması gereken ayrı bir konudur.

    Boşanma sürecinde yalnızca öncesi değil, boşanma sonrası da olumsuz duyguları onarma ve yaşadıklarıyla baş etme açısından önem taşımaktadır. Danışmanlık hizmeti, bu süreci anne –baba ve çocuk açısından en az zararla atlatmada destek sağlamaktadır.

    Bu nedenle bireyler  sağlıklı bir boşanma sürecini nasıl gerçekleştirebilecekleri, boşanma öncesi ve sonrasında etkili ve verimli ebeveynlik rollerini nasıl sürdürebilecekleri  konusunda  psikolojik destek almalıdır.  

    Terapistin bilgi ve deneyimiyle oluşturduğu güvenli ve açık ortamda çiftlerin birbirini duyması, anlaması sağlanır.Anlaşmazlıkların nasıl oluştuğu, eşler tarafından nasıl sürdürüldüğü döngüsü fark ettirilerek sorunun çözümüne yönelik uygulamalar yapılır.  Burada en önemli noktalardan biri çiftlerin istek ve işbirliğidir.

  • Ailede güven ve mutluluk

    “En çok ne isteriz ?” sorusuna çok çeşitli cevaplar verilebilir. Ancak; “mutlu bir aile ortamının olması” dileği belki de en iyi bilinenidir. Mutlu ve sağlıklı bir aile ortamının sağlanabilmesi için aile kurumunun temel gereksinimlerinin karşılanması gerekmektedir. Aile bireylerinin, değerli olma, güvende olma, yakınlık ve dayanışma, sorumluluk gibi temel duygu ve gereksinimleri karşılanıldığından emin olunmalıdır.

    Aile içindeki etkileşim çocukları “ben değerliyim” ya da “değersizim” duygusuna götürür. Bu gereksinim aile içinde yerine getirilmezse, çocuk farklı yollarla bu duyguyu elde etmeye çalışır. Ergenlik çağındaki erkek çocukların çete kurarak çoğu kez ölümle sonuçlanan çatışmaları da, kendilerini önemli görmeyen aile ortamlarına bir tepki olarak yorumlanabilir. “Ben değerliyim” duygusunu aile içinde elde eden birey, kendisini kanıtlamak için aşırı davranışlarda bulunmaya gerek duymayacaktır.

    Aile içindeki bireyler kendilerinin aile içinde emniyette olduğunu, dışarıdaki tehlikeli olayların aile içine girmeyeceği duygusunu hissetmek ister. Bu duygu da aile içinde kazanılması gereken bir duygudur. Unutulmaması gereken bir konu da, çocuğun ev içinde kendini ne kadar güvende hissettiğidir. Özellikle şiddete maruz kalma açısından TV, yaşına uygun olmayan internet ortamının yaratabileceği tehlikeler düşünülerek ev ortamı yapılandırılmalıdır. TV karşısında yemek yenilmesi, ev ortamının televizyona göre dekore edilmesi, aşırı şiddete yönelik haber programları, çocuk ve gençleri özendirecek magazin programları, çocuklar için evin güvenliğini bozacak etkenler olabilmektedir. Kendisini güvende hissetmeyen çocuk, ailenin dışında bir yere yönelerek aile ile olan bağlarını koparabilir.

    Aile içinde temel güven ve dayanışma varsa, aile dışında bireyin karşılaştığı stres oluşturan olumsuz olaylar çok da yıkıcı olmaz. Güven duygusunun yaşandığı aile, dış dünyanın yaratmış olduğu sıkıntı ve kaygılardan kendisini koruyabilir. Eğer aile içinde güven ve dayanışma sağlanmamışsa bireyler yoğun stres ve gerginlik yaşarlar. Bu bireylerin öz saygı ve öz güven gelişimleri de problemli olur. Dolayısıyla ailede ve sosyal ortamda sağlıklı ilişkiler kurmakta sorun yaşarlar.

    Sorumluluk duygusu aile sistemi içindeki gelişmeyle başlar. Anne ve babalar davranış ve sözleri ile sorumluluk duygusunu ifade ederler. Aile içinde sadece anne baba değil, herkes sorumluluk duygusunu paylaşır. Elbette ki çocuklara yaşları oranında sorumluluk verilmelidir. Tüm sorumluluğu kendi üzerine alan, çocuğunu sorumluluktan kurtaran anne ve babalar; kendi yaşamını biçimlendirmekte zorlanan, sürekli başkalarının yönetiminde olma ihtiyacı hisseden bireyler yetiştirirler. Bu tür tutumlar sonucunda yetişmiş bireyler, yaşamlarında yer alan olaylardan da sürekli başkalarını sorumlu tutarlar.

  • Vicdanı Körelmiş Kişilerle Yaşamak Ağır Gelir Merhametli İnsanlara

    Vicdanı Körelmiş Kişilerle Yaşamak Ağır Gelir Merhametli İnsanlara

    Vicdanı Körelmiş İnsanlarla Bir arada Yaşamak Ağır Gelir Merhametli İnsanlara. Hayattaki Adaletsizliklere, Kötülüklere aşırı Duyarlı bu İnsanlar her kötülükte biraz daha Yalnızlaşır. Hatta bu Dünyanın bir parçası olmaktan o kadar Utanç ve Üzüntü duyarlar ki; bazıları dayanamaz Veda eder sessizce. Kalıp mücadele etmeyi seçenler bir süre sonra anlar bir köşeye çekilmenin bir işe yaramadığını. Kötülüğün parçası olmamak yetmez. İyiliği besleyen, güçlendiren tarafta olmak ve çabalamak gerekir bunun için. Çok fazla ÇOCUK var kötü muameleye maruz kalıp başının okşanmasına ihtiyaç duyan. Çok fazla EVSİZ var küçük yardımlarımızla ısınacak, karnını doyuracak. Çok fazla YAŞLI var buruşturulup atılmış gibi bir köşede ilgi bekleyen. Çok fazla kötü muamele görmüş HAYVAN DOSTLARIMIZ var,yaralarını sarmamız için elimizi uzatacağımız. Bu kadar Onarılması gereken Yaraya her birimizin minik de olsa merhemi varken, köşeye çekilip sadece Dünyanın ve insanların ne kadar kötü olduğundan şikayet etmek hiç Samimi değil. Hepimizin farklı imkanları ve özellikleriyle yapabileceği mutlaka bir şeyler var İYİLİĞİ Güçlendirmek için. Bunun için sadece maddi güç gerekmiyor. Çok duyuyorum ileride param olursa, çocuklar için ya da hayvanlar için bir şeyler yapmayı planlıyorum diyen Güzel insanları. Ama onların şimdi ihtiyacı var. Bunun için de sadece maddi yardım değil, Yüreğinle yapabileceğin her küçük damla İYİLİK büyük değişimler yaratabilir. Değişim için çok büyük adımlar atmamız gerekmiyor. Hepimizin atacağı minik adımlar çok büyük ETKİ yaratabilir. Unutmayalım; bizler yokluk içindeyken, tüm ülke işgal altındayken her şey aleyhimize iken TEK KALP atımı BİR olabildiğimiz için Kurtuluş Savaşını kazanmış bir Milletiz. Yeter ki Gönlümüzü bozmayalım. Yeter ki ötekileştirmeden “BİR” olalım. Yeter ki, hep dışarıdan birilerinin gelip bir şeyleri değiştirmesini beklemeyelim. Elimizİ taşın altına koyup, harekete geçelim. İyiliği en çok baltalayan şey kötülük değildir. UMUTSUZLUK ve KARAMSARLIK tır. Nasılsa bir şey değişmez, kötüler hep galip gelir düşüncesidir İyiliğin esas Katili. Sessiz kaldıkça, adım atmadıkça Etkimiz olmadığı için Tepkimiz de olmaz. Bu yüzden her şey olduğu gibi devam eder, neden değişsin ki? Etrafındaki kötülüklerden, vicdansız tutumlardan mutsuz musun? Yaşadığın yerin Cehennem olduğunu ve bu düzenin değişmeyeceğini mi düşünüyorsun? O zaman harekete geç! Kimse senin Cehennemini Cennete çeviremez. Sen gittiğin yeri Cennete çevirirsin! Önce Hak Edeceksin. Silkin, Ayağa Kalk, Adım at. Kötüler sürekli harekete geçtiği için kazanıyor. İyilik kazansın istiyorsan lütfen ertelemeden, karamsırlığa kapılmadan, yapabileceğin ne varsa bu çabayı göster. İyiliğin parçası Ol… Takipte kalın..İyiliklerle kalın.. Sevgiler..

  • Çocuklardaki korku duygusu

    “BENİ YEMEZ DEMİ ANNE”

    3 yaşındaki kızım elektrik süpürgesi çalışınca alelacele koltuğun üstüne çıkıp kendisi için güvenli olduğunu düşündüğü bir pozisyon aldı. Bu davranış 2-3 aydır sürekli olan, biraz da şaşkınlık yaşadığım bir durumdu. Panik yapmadan acaba ne ola ki diye düşünürken şaşırtıcı başka bir olay daha yaşadım. Çocuk psikiyatrisi uzmanı olarak mutlaka sizinle bu durumu paylaşmam gerektiğini düşündüm. Bir akşam kızımla birlikte Legolarıyla oynarken birden oyunu bırakıp yerden kalktı ve tekrar kendisi için güvenli olduğunu düşündüğü koltuğa çıkıp beklemeye başladı. “Ne oluyor, şimdi ne oldu” dememe kalmadan “çöp kamyonu geçiyor” dedi ve ekledi “beni yemez demi anne” deyip yardım arar gözlerle bana bakıyordu. O anda; “evet biz de her çocuğun yaşadığı çocukluk çağı korkularını yaşıyorduk” diye aklımdan geçirdim. Meğer benim ufaklık 2-3 aydır elektrik süpürgesinin veya çöp arabasının gelip kendisini yiyeceğinden korkup o ortamdan uzaklaşıyormuş.

    Korku, çocuğun gelişim sürecinde var olan bir duygudur. 6 aydan itibaren bir bebek yabancı nesneler, yerler ve kişilere karşı korku geliştirebilmektedir. Birincil bakıcıları (genellikle anne ve baba) olmaksızın bebek farklı ortamlara tepkiler verir. Yeni tanıdığı, tanıştığı kişilere ağlayarak yaklaşır, anneyi arar. Bu doğal gelişim sürecinin bir sonucudur. Bebeğimizin çevreye olan algısı artmış ve tanıdık-tanımadık sınıflandırmalarını değerlendirmeye başlamıştır artık. Yabancılık çekme ve ebeveynden ayrılmaktan kaçınma 2 yaşa kadar devam eder.

    Okul öncesi yaş grubu çocuklar (1-7 yaş) somut düşünce evresinde oldukları için gerçek – hayal ayrımını yapamazlar. Soyut düşünce süreçleri gelişmediğinden olayları somut bir bakış açısıyla değerlendirirler. Gerçek dışı senaryolar üretmeye ve bunlara inanmaya meyillidirler. Bizim için çok komik gelse de 3 yaşındaki bir çocuk gerçekten çöp kamyonunun onu yiyebileceğini, elektrik süpürgesinin onu içine çekebileceğini, klozete oturunca sifonun çekilmesiyle kendisinin de içinde kaybolup gidebileceği konusunda aşırı derecede korku yaşayabilirler.

    2 – 5 yaş arası çocuklar ebeveynden ayrılık ve terk edilme dışında farklı korkular geliştirmeye başlarlar. Bu korkular; çeşitli hayvanlar, yüksek ses ve karanlığa yöneliktir. Gelişim dönemi korkularında anne babalara düşen görev bu korkuları doğal olarak algılamak ve bu korkulara odaklanmamaktır. Basit ve sade bir dille çocuğun korkusunun dinlenmesi ve ona güvende olduğu mesajının verilmesi önemlidir. Böyle olduğu takdirde çocuk anne babanın tepkilerinden, korkuların yersiz olduğu mesajını alır. Tam tersi durumlarda ise, örneğin anne ve babaların bu korkulara odaklanması halinde, “bir şey yok, eğer çok korkuyorsan yanımda kal….” Şeklindeki tepkileri çocukların aklında çeşitli sorularbırakabilir. Örneğin çocuk; “bak annem/ babam da bu korkuyu önemsiyor, demek ki gerçekten kötü bir şeyler var” şeklinde düşünebilecektir. Eğer gece yatarken çocuğumuz karanlıktan korkuyorsa hafif bir ışık açık bırakılıp odasında yatması sağlanmalıdır. Eğer korku objesi bir hayvan ise; anne babalar bu korkuyla başa çıkmayı çocuklarına aldıkları oyuncaklarla sağlayabilirler. Aynı zamanda çevrede karşılaşılan hayvanlara karşı anne babaların çekingenliği de çocuklar tarafından dikkatlice gözlenecek ve öğrenilecektir ki; bu durum korkuların doğal korkudan patolojik korkulara (fobilere) geçişine neden olabilmektedir.

    İlkokul çağlarına gelindiğinde, çocuk gelişimsel olarak farklı korkularla yüzleşebilmektedir. Bu korkular ebeveynlerin ölümü, okulda aşağılanma gibi daha çok soyut kavramlara yöneliktir. Bu dönem korkularıyla başa çıkmada çocuğun geçmiş yaşantısı ve ebeveynlerinin tutumları önem kazanmaktadır. İlkokul çağları çocuğun soyut düşünce yeteneğinin geliştiği, sosyalleşme ve bireyselleşmenin önem kazandığı dönemdir. Bu dönemde çocuk artık kişiliği ve kimliğini çevreye kanıtlama, ebeveynden uzaklaşma eğilimindedir. Ebeveynlerinin daha önceki dönemlerde verdiği sorumluluk alma becerileri, çocuğun bireyselleşmesini destekleyecek, hızlandıracaktır. Elbette ki bu yeni dönemde oluşan sosyal yaşama ilişkin korkular doğaldır.

    Az korkulu günler dileğiyle.

  • Can Çıkmadan Huy Çıkar Mı?

    Can Çıkmadan Huy Çıkar Mı?

    Can çıkmadan Huy çıkmaz demiş Atalar, Nur içinde Yatalar☺

    Can çıkana kadar zaman içinde neler değişir neler? Yeter ki Sen İste. Otlakta Otlama, Köre Gözünü, Sağıra Sözünü Süsleme. Sen Sen Ol, Ben Olsaydım Asla Yapmazdım diye büyük konuşma, bilemezsin!! İnsan Organizması her şeye adapte olabilecek kapasitede bir Canlıdır. Çok nezih ortamlarda zirvede nezaket sunarken, uçak düşse birinci sınıf mevkide yolculuk eden kişi bile aç kalmamak için arkadaşını yiyebilecek bir canlıdır aynı zamanda! Sınavına girmediğin bir durumdan kendini galip sayma, Bilemezsin. Sen o durumu yaşamadın, yaşasaydın ne yapardın, nasıl yapardın, Bilemezsin. Kimsenin Ahlak bekçiliğini yapma, Kimsenin kusurunu sende yokmuş gibi görme. Dünyadaki tüm insanların farklı şartlarda dünyaya gelselerdi ve deneyimleselerdi farklı kişiler olacağını unutma. Yaşadıklarımızdan sonra değişiyoruz; bazen gelişme yönünde oluyor bazen kaskatı oluyor kalbimiz. Yaşanan sıkıntı ve belalar sonrasında çok acı çeken insanların değişimi iki yönde oluyor. Bir grup eğer çok Acı çektiyse, insanlığa faydalı şeyler yapıp Hayata Katkısı olan kişiler olmayı seçiyor, diğer grup ise benim canım yandı ben de başkalarının canını yakarım, düşüncesiyle daha da katılaşıyor. Büyük bir kaza geçiren ya da ölümcül bir hastalığı atlatan kişilerin nasıl kişilik değişimine uğradığını biliriz. Hayata bakış açıları değişir çünkü. Her an ölüme yakın olduğunu bilmek, bağlandıkları şeylerin çok geçici olduğunu görmek, Yaşadıkları her An’ın kıymetini bilmelerini sağlar. Huy da değişir, Meziyetler de. Asıl olan ne biliyor musun? Sen kendini tanımlıyorsun ya? Nereden biliyorsun? İlk kez karşılaşacağın bir durumda O eleştirdiğin insanlardan daha erdemli davranacağını nereden biliyorsun? Sen Kimsin? Gerçekten Kendini Tanıyor musun? Hazır mısın? Gerçek Senle Tanışmaya Hazır mısın? Hem çok keyifli hem de zor bir süreçtir bu. Kendi hiç tanımadığın yanlarınla yüzleşmek Cesaret ister. Maskelerini çıkarıp Kendini görmeye Hazır mısın? Devamı…. Gelecek Elbet. Takipte kalın, Sevgiler…

  • Eyvah çocuğum yalan söylemeye başladı

    Her gün binlerce kez yalanı yaşadığımız, yalan söylemenin gündelik yaşantının olağan vesıradan bir parçası haline geldiğini sanki kanıksamış durumdayız. Bir kişi ile sıradan bir sohbetyaptığınız anda bile o kişinin gözünüzün içine bakarak size yalan söylediğini fark edebiliyorsunuz ve sizde sanki anlamamışçasına o yalana ortak olabiliyorsunuz. Sokaktaki satıcı, iş yerindeki arkadaşlarınız hatta evdeki eşiniz bile zaman zaman size yalan söyleyebiliyor. Televizyondaki reklâm filmlerini izlerken enayi yerine konulduğunuzu, reklâm promosyonlarını dinlerken ve izlerken “ nasıl bu kadar rahat yalan söyleyip, bizleri kandırıyorlar. Herkesin beynini nasıl yıkıyorlar” hissini her an yaşıyoruz. İş siyasetçilere geldiğinde ise söylenen yalanlar insanı çıldırtmaya yetiyor da artıyor bile. Peki elden gelen bir şey var mı? Koca bir hiç.

    Bütün bunların sonucunda toplumca yaşadığımız duygu herkese, her şeye, yaşanılan ve söylenenlere karşı temel bir güvensizlik duygusu. Eğer bir bireyin, bir toplumun temel güven duyguları sarsılırsa devamında kaos ortamı gelişmesi, her şeyi tehdit olarak anlamlandırması da beklen sonu getirecektir.

    Peki iş çocuklara gelince yalanın ne anlamı vardır?

    Yalanın bu kadar içimize işlediği bir dönemde, duyarlı anne babaların birçoğu, çok erken yaşlardan itibaren çocukların gerçeklere sadık kalmasını isterler. Üç yaşındaki bir çocuğun yaşadığı olayları, içinde bulunduğu durumu aktarırken tam bir gerçeklik içinde olması gibi bir beklentiye girerler. Belki de sahteciliğin, kokuşmuşluğun alışkanlık haline geldiği erişkin yaşantısından çocuklarını koruma içgüdüsüyle harekete geçip, baştan önlem alma telaşına kaptırıverirler kendilerini.

    Hangi durumda çocuğun gerçekten yalan söyleyip söylemediğine karar vereceğiz? Yaş dönemlerine göre yalan boyutu değişir mi?

    Okul öncesi dönemdeki çocukların inanılmayacak öyküler uydurması, taklit oyunlarından hoşlanması, abartılı anlatımlarda bulunması, hayali arkadaşları olması o döneme özgü kişilik özellikleridir ki yalan söyleme olarak nitelendirilmemelidir. Çocuğun hayal dünyasını geliştirici zihinsel aktivasyon olarak düşünülen taklit oyunları ve öykü uydurma asla engellenmemeli, aksine teşvik edilmelidir. Çocuğun okul dönemindeki yaratıcılığının boyutları yaptığı bu egzersizlerle gelişip olgunlaşır.

    Gerçeğe sadık kalma çocukta giderek gelişen bir olgudur. Çocuğun gerçeğe sadık kalması konusunda ısrar etmek ve çocuğa yalan söylediğini kanıtlama girişiminde bulunmak yanlış bir tutumdur. Eğer çocuk açıkça anlaşılan bir yalan söylerse, hemen paniğe kapılmamak gerekir. Dört beş yaşına gelmiş bir çocuk, yaşadıklarını abartama eğilimini dışında bir amaçla yalan söylemişse, düş gücü ürünü ya da bir şaka değilse, o zaman ebeveynin tutumu çok önemlidir. Anne ya da baba böyle bir durumla karşılaştığında sakin bir şekilde çocuğu karşısına alıp onun anlayabileceği bir dille konuşma yapması uygundur. Örneğin “ona ne zaman inanacağını sorması”, gerçek ile yalanı ayırt edemezse ne zaman inanıp inanmaması gerektiğini bilemeyeceğini söylemelidir. Sert cezalar, suçlamalar, küçük düşürücü davranışlar çocuğu yalandan uzaklaştırmak yerine yalan söylemeye daha çok iten davranışlar olabilir.

    Sabırlı, sakin, yalanın ne anlama geldiğini, ne amaçlı söylendiğini bilip ona göre tepkilerimizi ayarlayabilmeliyiz.