Blog

  • Possible atomoxetine-induced vitiligo: a case report.

    Vitiligo is a chronic skin disease characterized by the appearance of white depigmented lesion due to a loss of melanocytes. The etiopathogenesis of vitiligo is not clear, but according to the neural theory of vitiligo, the direct and indirect effects of monoamine neurotransmitters cause melanocyte destruction and various studies have supported this theory. Many drugs have been related to the development of vitiligo, and the melanocytotoxic effects of the some of these drugs are thought to be related due to their effects on the monoaminergic system. Furthermore, a recent article reported the development of a localized loss of pigmentation after the application of a methylphenidate patch in a patient with attention-deficit/hyperactivity disorder (ADHD). Atomoxetine is an inhibitor of norepinephrine reuptake sites and is a drug that has been used for the treatment of ADHD. Here, we present a school-aged child with ADHD who displayed a vitiligo lesion following the initiation of atomoxetine. We further discuss the possible impact of the ADHD drugs on the development of vitiligo.

  • ”Duygusal Yeme”ye Farklı Bir Bakış

    ”Duygusal Yeme”ye Farklı Bir Bakış

    Zor geçen bir gün, belki sevgilinizle tartıştınız, belki işleriniz çok yoğundu, belki o gün sebepsizce daha gergin hissediyorsunuz. Stresli ve öfkelisiniz, ‘yasak yemek’leri yutmamak için kendinizi zor tutuyorsunuz. Akşam yemeği için balık ve sebze yemeği planlamıştınız ama planınız değişmek üzere. Pişirmeyi düşündüğünüz sebzeleri bırakıyorsunuz, cipsler boğazınızdan aşağı gitmeye başlıyor. Biraz yedikten sonra iradeniz kontrolu ele almaya çalışıyor ve ‘sadece birkaç tane daha yedikten sonra bırakacağım’ diyorsunuz, ama bırakamıyorsunuz. Cipsin bitmesinin ardından dün akşamdan kalan kek de gözünüze dayanılmaz gözükmeye başlıyor, birkaç saniye sonra ona da çatal batırmış halde buluyorsunuz kendinizi. Sonunda bütün o yemeklerden ayrılmayı başardığınızda suçluluk ve pişmanlık duyguları ile dağılmış bir haldesiniz.

    Eğer yukarıdaki senaryo tanıdık geliyorsa, yalnız değilsiniz. Birçoğumuz zaman zaman kendimizi daha iyi hissetmek için yemeklere sığınabiliyoruz. Eğer ‘‘duygusal yeme” kavramını google’da aratırsanız ”duygusal yemeyi durdurmak” ”duygusal yemenin üstesinden gelmek” gibi başlıklar karşınıza çıkacaktır.  Bu da duygusal yemenin kötü birşey olduğu ve engellenmesi gerektiği mesajını verir.

    Fakat Psikolog Dr. Pavel Somov ”Mindful Emotional Eating” kitabında anlattığı gibi bu konuda biraz daha farklı düşünüyor. Yemek yeme eyleminin eğer doğru yapılırsa sorunlarla baş etmede bize yardımcı olabileceğini anlattığı kitabında Dr. Pavel Somov’a göre ”duygusal yeme”deki asıl sorun yeme eylemi değil bunun ”dikkatsizce” (mindless) yapılması.”Duygusal yeme kaçınılmaz olduğuna göre, sorunlarımızla baş etmek için yemek yediğimizi kabul ederek ve keyif alarak yemek yemek suçluluk duygumuzu azaltacaktır” diye açıklıyor Somov, çünkü yukarıdaki senaryoda hem yediğimizden keyif alamıyor hem de sonrasında yoğun pişmanlık hissediyoruz.

    Psikolog Dr. Pavel Somov’ın diğer önerileri ise şu şekilde:

    • Duygusal yemeye başlamadan önce rahatlamak için biraz zaman yaratın: Yemeklere koşmak yerine bir süre içinde bulunduğunuz ana odaklanın. Ayaklarınızın altındaki zemini, oturduğunuz koltuğu hissedebilir, yemeklerin kokusunu içinize çekebilir, görünüşlerini inceleyebilirsiniz.

    • Belirli bir başlangıcı ve bitişi olan bir rutin belirleyin. Tüketici duygusal yeme ”dürtüsel” ve ””dikkatsizce” dir (mindless). Ayakta durarak mutfak tezgahında yiyor olabilirsiniz. ”Yeme” deneyimini daha keyifli, daha kontrollu ve daha bilinçli yapmak için bilinçli bir şekilde kendinize yemek için güzel bir yer hazırlayın, mümkünse bu yeri görsel olarak güzelleştirin.

    • Anda kalabilmek için rutini değiştirmek: Anda kalabilmek, zihnimizin başka şeylere kaymasını engellemek için oturduğumuz sandalyeyi değiştirebilir, bardağı kullanmadığımız diğer elimizde tutabiliriz.

    • En keyif verecek yiyecekleri özenle seçmek: Seçtiğimiz yemekler genel olarak bizi en çok rahatlatacak olanlar değil, evde hazır bulunan yiyeceklerdir. Duygusal yemeye gösterdiğimiz dikkatin artması ile bizi en çok rahatlatacak en çok zevki verecek yiyeceklere yönelebiliriz.

    • Pişman etme potansiyeli fazla yiyeceklerden kaçınmak: Farkındalıkla yemenin amacı genel iyilik halimizi arttırmasıdır. Bu yüzden karnımızı ağrıtma ve şekerimizi aniden yükseltme ihtimali yüksek yiyecekleri seçmemek yerinde olacaktır.

    • Nicelikten ziyade niteliğe önem vermek: Yemeğin bizi rahatlatması ne kadar yediğimizle değil, yemekten ne kadar zevk aldığımızla ilişkilidir. Örneğin, küçük bir parça çok lezzetli ve kaliteli bir çikolatadan aldığımız tatmin, kalitesiz koca bir paket şekerden aldığımız tatminden çok daha fazladır.

    • Yeme deneyimine odaklanmak: Zihnimiz bu an yaptığımız aktiviteden ziyade başka şeylerle meşgul olmaya meyillidir, bu da kendimizi dağınık hissetmemize sebep olur. Yemek yerken yemeye odaklanarak hem daha fazla zevk alırız hem de zihnimize dinlenmesi için fırsat veririz.

    Dr. Somov’a göre iyi hissetmek ve yemek arasındaki ilişki bebekliğimize dayanıyor olabilir. Örneğin, bir annenin ağlayan bebeğini sakinleştirmek için onu emzirmesi. Ayrıca yemek yemenin ”rahatlatıcı” etkisi bulunuyor çünkü yemek yiyince “dinlenme ve sindirme” etkinliklerinden sorumlu parasempatik sinir sistemi uyarılıyor.

    Bir araştırmanın da gösterdiği gibi biraz dikkat ve alıştırma ile mindful (farkındalıklı) duygusal yemek, dürtüsel aşırı yemenin çözümlerinden biri olabilir.

    Unutmayın, eğer rahatlamak ve zor duygularla baş etmek niyetindeysek en azından kendimize daha şefkatli olabiliriz.

  • Methylphenidate-induced awake bruxism: a case report.

    Methylphenidate (MPH) is a stimulant that is commonly used in the treatment of attention-deficit/hyperactivity disorder in children and adults. Several reports are available regarding the relationship of MPH use and sleep bruxism. We report the case of a 9-year-old boy who presented with severe awake bruxism after his second dose of sustained release form of MPH treatment, which was confirmed on rechallenge. This is the first report of its kind showing such relationship in the literature.

  • Boşanma Sürecinin Çocuklar Üzerindeki Etkisini Nasıl Azaltabiliriz?

    Boşanma Sürecinin Çocuklar Üzerindeki Etkisini Nasıl Azaltabiliriz?

    Hayatın en tatsız süreçlerinden biri olan boşanma süreci ne yazık ki ülkemizde son zamanlarda çok sık görülmekte. Aile içerisinde şiddet, ekonomik olumsuzluklar, sağlık problemleri, şiddetli geçimsizlik, aile içi iletişim bozuklukları, aldatma gibi bir çok neden çiflteri ayrılık sürecine getiriyor. Böylesi yıpratıcı yorucu yaşanmışlıklar ise boşanma sürecini kaçınılmaz kılıyor. Boşanma süreci resmi prosedürlerin yerine getirilmesi, mal paylaşımları, yeni yaşam planlarının yapılması ve en önemlisi de çocuklara durumun izahının yapılmasını gerekli kılan bir süreç.

    Bu yazımızda boşanma sürecinde çocuklar üzerinde oluşabilecek olumsuz durumları en aza indirgemek için dikkat edilmesi gereken konulardan, durumun çocuklara nasıl izah edilmesi gerektiğinden bahsedeceğiz.

    Çocuklar için anne-babaları onları varoluş kaynakları, yaşam destekleri, problem çözücüleri, güven, huzur, mutluluk kaynaklarıdır. En kötü anne-baba dahi çocukları için aynı anlama sahiptir.

    Hep deriz ya ‘ ne olursa olsun o benim annem- babam.’

    Çocuk için bu kadar varoluşsal öneme sahip olan anne -babanın boşanacağı bilgisi, çocuklarda varoluş süreçlerinin devamlılığı hakkında kaygılar oluşturur. Ve çocukların bir çok olumsuz duygu ve davranışı deneyimlemesine neden olur.  Bu nedenle bu kadar derin kaygı yaşayabilecek olan çocuğa boşanma sürecinin ve sonrasının net bir şekilde izah edilmesi gerekmektedir. Aksi halde çocuğun kaygısı artarak daha olumsuz sonuçların oluşmasına neden olabilir.

    Öyleyse; Boşanma bilgisi çocuk ile nasıl paylaşılmalıdır ?

    Öncelikle anne ve baba konuşmayı gerçekleştiriken bir arada olmalıdır. Tüm negatif duygularını bir kenara bırakarak, durumu olabildiğince doğal bir durummuşcasına anlatmalıdır.  Şayet olumsuz duygularınızı, stresinizi, eşinize karşı duyduğunuz öfkeyi bu ortama yansıtırsanız çocuğun durumu algılayışı da buna bağlı olarak olumsuz etkilenir.

    Konuşmayı gerçekleştirirken dikkat etmeniz gereken bir diğer önemli husus ise yapılacak konuşmanın çocuğun karakterine ve yaşına uygun bir şekilde  yapılmasıdır. Okul öncesi ve ilkokul döneminde olan bir çocukla yapılacak bir konuşmada çocuğun zihninde durumun daha iyi netleşebilmesi için daha somut örnekler verilebilir.

    Örneğin ‘ Hani sen bazen Ali ile anlaşamıyorsun, onunla eğlenceli oyun oynayamadığın için  onlara gitmek istemiyorsun ya, biz de bazen babanla bazı konularda anlaşamıyoruz ve beraber olduğumuzda güzel vakit geçiremiyoruz.’ gibi bir açıklama yapılabilinir.

    Ergenlik döneminde olan veya biraz daha büyük yaş grubunda çocuklarla ise daha çok durum değerlendirmesi yapılarak bir konuşma gerçekleştirilebilinir.

    Örnek konuşma

    “Yetişkinler bazen birbirlerini farklı şekilde sevmeye başlayabilirler veya bazı konularda anlaşamayabilirler. Bu nedenle ayrı yaşamak isteyebilirler. Fakat çocuklar ve anne-babaları her zaman özel bir bağ ile birbirlerine bağlıdır. Bazen çocuklar  ve anne babalarıda aynı fikirde olmayabilirler ve bu yaşamın bir parçası. Anne-babalar asla çocuklarını sevmekten vazgeçmezler. Ve anne-babalar çocuklarından boşanmazlar. Bu sadece karı-kocalar arasında olur. Biz de annenle/babanla bazı konularda anlaşamadığımız için ayrı yaşamaya karar verdik.”

    Konuşma gerçekleştirildikten sonraki bir diğer önemli konu çocuğunuzu yeni yaşamında oluşabilecek değişiklikler hakkında yeterli bilgiyi vermek olacaktır. Muhtemelen çocuğunuzun zihninde aşağıdaki sorular yanıt arayacaktır:

    Ben kiminle yaşayacağım ?

    Annem/babam nerede yaşayacak?

    Hangi okula gideceğim ?

    Buradan gidecek miyiz ?

    Tatillerde yine bir arada olacak mıyız?

    Arkadaşlarımı görebilecek miyim?

    Siz küsmü olacaksınız ?

    Bu sorular ve oluşabilecek diğer soruları  net bir şekilde cevaplamanız çocuğunuzun zihninde oluşabilecek stresi ve kaygıyı azaltacaktır.

    Tüm bu süreçler içerisinde çocuğunuzda şok, üzüntü, hayal kırıklığı, öfke veya kaygı gibi duygu durumlarıyla karşılaşabilirsiniz. Bu duyguları arttırmamak adına çocuğunuzun yanında tartışmayın, çatışmayın, yasal süreçler hakkında konuşmayın, bir diğer ebeveynin  diğer aile üyeleri tarafından kötülenmesine müsaade etmeyin. Durum ve gerçeklik her ne olursa olsun kişilerin çocuğun anne ve babası olduğunu unutmayın.

    Mümkün oldukça çocuğunuzun günlük rutinlerini  bu süreçte bozmayın. Yaşamını olabildiğince bu süreç öncesi gibi sürdürmesine müsade edin. Oluşabilecek değişimleri mümkün oldukça yavaş yavaş ve aşamalı gerçekleştirin. Bu süreçte elbetteki anne-babalarda bir çok olumsuz ve karmaşık duygu durum içerisinde olacak. Ancak mümkün oldukça dışarıda arkadaşlarınızla görüşerek veya bir uzman desteği alarak süreci yönetmeye çalışın.

    Çocuğunuzu duygusal olarak rahatlatmak amacıyla yeri geldikçe aşağıdaki hususlarda bilgilendirebilirsiniz.

    Bu durum senin hatan değil. Anne/baba arasında oluşan bir durum.

    Anne-baban ayrılsa bile her zaman senin annen/baban olmaya devam edecek.

    Biz seni korumaya, her ne olursa olsun yanında olmaya devam edeceğiz.

    Her şey yolunda gitmeye devam edecek.

    Annen ve baban her zaman seni sevmeye devam edecek.

    Yine süreç içerisinde çocuğunuzun duygularını kontrol edemediği dönemler olabilir. Böylesi durumlarda çocuğunuzun duygularını önemsediğinizi bu duygularının normal olduğunu  ve bunun bir süreç olduğunu söyleyebilirsiniz.

    Örnek konuşma

    “Kızım/oğlum bu durumun senin için ne kadar üzücü olduğunun farkındayım. İstersen seni daha iyi hissettirecek şeyleri konuşabiliriz. Annen de baban da seni çok seviyor ve bu süreci bizlerde  yaşadığımız için çok üzgünüz.”

    Çocukların duygularının aileleri için önemli olduğunu duyma ihtiyacı duyabilirler bu süreçte. Bu nedenle bunu çocuğunuza hissettirin. Duygusal tıkanmalar yaşadığınızda çocuğunuzun duygularını kelimelere dökmesine müsade edin veya yardımcı olun.

    En önemlisi ise en büyük destekçisi olun.

    “şimdi ne yaparsak mutlu hissedersin? eğlenceli birşeyler yapalım mı?” gibi sorularla konuyu ve dikkatini farklı yönlere çekerek stresini azaltabilirsiniz.

    Boşanma süreci boyunca anne-babalar olarak sizlerinde ruhsal ve fiziksel sağlığınıza dikkat etmeniz oldukça önemli bir husus. Sizler ne kadar sağlıklı olursanız ve duygularınızı doğru bir şekilde yönetirseniz bu süreci daha kolay bir şekilde sürdürebilirsiniz.

  • Autistic trait, empathy, and attention-deficit/hyperactivity symptoms in women with ıdiopathic hirsutism.

    AIM:

    Many psychiatric disorders, including attention-deficit/hyperactivity disorder (ADHD), disruptive behavioral disorders, autism spectrum disorders, and some psychiatric characteristics, such as poor empathizing, are regarded to be related to elevated levels of androgens or androgen sensitivity. Thus, numerous studies have investigated the potential association between androgen-related physical diseases and these psychiatric conditions. Idiopathic hirsutism (IH) is a disease characterized by an increased sensitivity of the pilosebaceous unit to circulating androgens in women. The purpose of this study was to examine whether IH has a relationship with androgen-related psychiatric conditions.

    MATERIALS AND METHODS:

    Totally 37 females with IH and 33 healthy female controls were included in this study. Childhood and present ADHD symptoms of the participants were assessed using the Wender Utah Rating Scale (WURS) and the Adult ADHD Self-Report Scale, respectively. The Autism-spectrum quotient and the interpersonal reactivity index were used to assess autistic traits and different aspects of empathy. Hirsutism severity was measured using the Ferriman-Gallwey scoring system.

    RESULTS:

    No significant difference was found between the patients and controls on psychiatric questionnaire scores, except for a trend for subjects with IH to show higher levels of the school-associated problems than controls according to WURS. The severity of hirsutism was strongly correlated with the WURS irritability and behavioral problems/impulsivity subscores and WURS total score, and moderately correlated with the WURS attentional deficit subscore.

    CONCLUSIONS:

    This study provides preliminary evidence that common etiological factors may be involved in both the severity of IH, ADHD, and coexisting disruptive behavioral problems.

  • Kronik Ağrı

    Kronik Ağrı

    Hayat boyu süren kronik hastalıkların, hastaların yaşam kalitesini etkilemesi oldukça sık görülen bir olgudur. Kronik hastalık çerçevesinden bakıldığında, çoğu hasta hayatlarının önemli bir kısmında hastalıklarına depresyonun ve kaygının eşlik ettiğini belirtmektedir. Hastaların hissettiği ağrının depresyonu tetikleme ihtimali olduğu gibi, depresyon belirtileri yüzünden de ağrı şiddeti artabilmektedir.

    Duygusal durumun fiziksel hastalıklarla olan ilişkisi aşikardır. Mutluluk hormonu olarak bilinen serotonin, bağışıklık sisteminin işleyişini sağlayan sitokinler; serotonin ile bağlantı içindedir. Depresifken bağışıklık sisteminin zayıflamasının sebebi bu şekilde açıklanabilir. Ağrılı fiziksel belirtileri olan hastalarda depresyon daha şiddetli gitmektedir.

    Epidemiyolojik çalışmalar toplumda ağrının yaşam boyu yaygınlığının %24-37 arasında

    değiştiğini göstermiştir. Literatürde gün geçtikçe artan araştırmalar, depresyon ve ağrı belirtileri

    arasındaki ilişkiyi incelemektedir. Bu ilişki bazı araştırmacılar tarafından iki durumun genellikle birlikte görüldüğüne, benzer tedavilere yanıt verdiğine,birbirlerini alevlendirmelerine ve benzer biyolojik yolakları ve kimyasal ileticileri paylaştığına dikkat çekmek için ‘depresyon-ağrı sendromu’

    veya ‘depresyon-ağrı ikilisi’ olarak isimlendirilmektedir.

    Majör depresif bozukluk belirtileri sıklıkla bilişsel, duygusal ve davranışsal sorunlarla

    karakterize edilmekle birlikte, özellikle birinci basamağa ve psikiyatri dışı tıbbi birimlere başvuran

    hastaların birçoğunda ön planda fiziksel yakınmaların bulunduğu bildirilmiştir. Bununla

    birlikte, ağrılı fiziksel belirtileri olan hastaların sağlık durumlarını daha kötü olarak değerlendirdikleri, depresif yakınmalarının daha fazla ve şiddetli olduğu olduğu saptanmıştır.-

    Beş Avrupa ülkesini kapsayan geniş ölçekli bir çalışmada genel toplumda kronik ağrı yaşayanların

    oranı %17 iken, depresyon ölçütlerini karşılayanlarda bu oranın %43’e yükseldiği saptanmıştır.

    Bu bilgiler doğrultusunda, ağrılı kronik hastalıklardan muzdarip kişilerin, depresyonla baş edebilmeleri, fiziksel ağrılarını dindirmeye ağırlık vermeleri kadar önemlidir.

  • Relationships among depression, anxiety, anxiety sensitivity, and perceived social support in adolescents with conversion disorder.

    OBJECTIVE:

    This study aimed to assess the relationships of depression, anxiety, anxiety sensitivity, and perceived social support with conversion symptoms in adolescents with conversion disorder (CD).

    METHODS:

    Fifty outpatients, aged 8-18 years, who had been diagnosed with CD and members of a control group were assessed using the psychological questionnaires.

    RESULTS:

    Compared with controls, adolescents with CD scored higher on the Child Depression Inventory (CDI), Screen for Child Anxiety-related Emotional Disorders (SCARED), Childhood Anxiety Sensitivity Index (CASI) total, CASI physical and cognitive subscales, and Multidimensional Scale of Perceived Social Support family subscale. Multiple regression analysis showed that CDI, CASI total, and CASI cognitive scores predicted the Somatoform Dissociation Questionnaire (SDQ) scores and that CDI and CASI total scores predicted the Children’s Somatization Inventory (CSI) scores of subjects.

    CONCLUSIONS:

    This study suggest that adolescents with CD had poor psychosocial well-being, and depression, global anxiety sensitivity and anxiety sensitivity cognitive concerns are related to conversion symptoms.

  • Depresyonu Tanımak

    Depresyonu Tanımak

    Yaşamımız boyunca en az bir sefer, çaresizce mutsuz ve yorgun hissettiğimiz, dikkat dağınıklığı yaşadığımız, başkaları ile görüşmekten kaçındığımız ve etraftaki insanlara, hiçbir şey yapmadıkları halde hınçla dolduğumuz olmuştur. Bunca negatif duygunun yarattığı boşluk, çaresizlik ve öfkenin altından kalmak bir hayli güçtür. Kişisel başa çıkma yöntemleri ile böyle durumlardan bazen sıyrılırken bazen de çözümsüz ve çaresiz hissetmeye devam ederiz.

    Kötü hissedildiğinde “depresyondayım” demek aslında mutsuzluğun sınırlarını çizebilmek için ferahlatıcıdır. Ancak temelde duygudurum bozukluğu çatısı altında olan major depresyon için, aşağıdaki belirtilerden en az beşini her gün ve iki hafta süreyle deneyimliyor olmak, bir depresyon hastasını belirlemeye olanak sağlar;

    ⟶ Günün büyük kısmında ve en az iki hafta süreyle her gün, çökkün ve üzgün hissetmek

    ⟶ Günlük işler ve faaliyetlerle ilgili hoşnutsuz hissetme

    ⟶ Uyku bozuklukları; örneğin gece uykuya dalmada zorluk veya gece sık sık uyanma

    ⟶ Davranışların yavaşlaması veya tam tersi panik halinde olma

    ⟶ İştah azalması veya iştah artışı, buna bağlı olarak gözle görülür kilo kaybı veya kilo alımı

    ⟶ Aşırı yorgunluk ve enerji eksikliği hissetme

    ⟶ Değersizlik ve suçluluk duyguları, sürekli kendini olumsuz bir şekilde eleştirme

    ⟶ Dikkat toplamada güçlükler

    ⟶ Tekrarlayan ölüm ve intihar düşünceleri

    Depresyonlu kişilerde düşünce yapısı da bariz bir şekilde farklılaşmış durumdadır. Kendileri, gelecekleri ve içinde bulundukları çevre hakkında endişeli, olumsuz ve kötümser düşünce kalıplarına sahiptirler. Bu kalıp düşünceler, depresif belirtileri olan bireylerde olumsuz otomatik düşüncelerin yaygınlaşmasına yol açar. Bu olumsuz düşünceler tipik bir şekilde başkaları tarafından sevilebilirlik ve kabul görme ile alakalıdır.

    Örneğin, işteki ufak bir başarısızlığı depresyonlu bir kişide geçmişteki ve gelecekteki olası  yetersizliğinden kaynaklanmış gibi algılanabilir ve çaresi olmayan bir durummuş gibi üzüntü yaşanabilir.

    Depresif bireyler, olumsuz yaşam olaylarına odaklanmaya daha çok meyillidirler. Olumsuz kelimelere karşı algıda seçicilik yaşamaktadırlar. Yapılan bir araştırmada, depresyon teşhisi alan bir grup hastaya bir kelime listesi verilmiştir ve içinde “başarısızlık, yenilgi, aldatılma” gibi olumsuzluk içeren kelimelerin de bulunduğu bu listeyi olabildiğince hızlı okumaları istenmiştir. Bu grup, zihinsel ve eğitimsel açıdan bir farkları olmadığı halde depresyon teşhisi olmayan kıyas grubuna göre listeyi daha uzun sürede okumuştur.

    Bu araştırmada, depresif hastaların olumsuz kelimeler üzerinde daha uzun süre durarak daha çok vakit kaybetmeleri, olumsuza karşı algısal bir seçicilik yaşadıklarını gösterir.

    Bu çalışma günlük hayata uyarlanırsa, depresif bireylerin olumsuz olayların ve söylemlerin üzerinde daha çok durduğunu ve olumsuz duygularını daha çok beslemeye meyilli oldukları çıkarımını yapılabilir.

    Major depresyon başa çıkılması güç ve hayatın seyrini etkileyen bir hastalıktır. Fakat çözümsüz ve çaresiz değildir, ilaç tedavisi ve psikoterapi ile, çoğu zaman tek başına psikoterapi ile başa çıkılabilen ve kontrol altına alınabilen bir durumdur. Hayatın çeşitli sorumluluklarının yanı sıra depresyon ile boğuşmak yorucu ve güç gerektiren bir iştir. Bu sebeple karşı koyulmalı ve çözüm yollarına başvurulmalıdır.

  • Impact of end-stage renal disease on psychological status and quality of life

    BACKGROUND:

    The aim of this study was to assess depression, anxiety, and quality of life (QOL) in a cohort of children and adolescents with end-stage renal disease (ESRD), to compare these findings with healthy controls, and to evaluate the association between these psychological symptoms, QOL, and clinical variables related to ESRD.

    METHODS:

    Thirty-two children and adolescents 8-18 years of age were enrolled in the study. The sociodemographic data were evaluated. Questionnaires were used to evaluate the psychological status and QOL of the patients and healthy controls.

    RESULTS:

    There was a significant difference in mean depression score, which was significantly higher for the ESRD patients. Mean state anxiety score was significantly lower for ESRD patients than for controls. Regarding QOL score, there were significant differences between the ESRD patients and control groups for both child-rated and parent-rated QOL scores, which were significantly lower for ESRD patients. Trait anxiety was a negative predictor of all subscales of the Pediatric Quality of Life Inventory 4.

    CONCLUSIONS:

    End-stage renal disease was related to significant morbidity and poorer QOL. The assessment and enhancement of QOL and comorbid psychiatric disorders in ESRD should be a part of disease management.

  • Kronik Hastalıklar ve Depresyon

    Kronik Hastalıklar ve Depresyon

    Uzun süreli, dirençli ve kronik bir şekilde devam eden hastalıklar stresli ve yorucudur. Çaresizlik ve umutsuzluk duyguları çökkün bir ruh durumuna yol açabilir. Uyku düzeni bozulur, hastalar kendini sürekli yorgun hissedebilirler. Bu durum da olumsuz ruh halini daha da arttırabilir.

    İş ve arkadaşlar gibi sosyal durumlarda eksilmeler olur ve bu durum da hastalarda kayıp hissine yol açar. Kronik hastalıklarda ortaya çıkan depresyon, insanların düşüncelerinde belli değişikliklere neden olarak olumsuz bir “zincirleme reaksiyona” yol açar. Özellikle ağrı şiddetlendiği zaman ağrı üzerindeki kontrolsüzlük; çaresizlik inancını güçlendirir. Bu durumda, fiziksel anlamda bir aciziyet hissi oluşur. Bu durum, gelecek ile ilgili yıkıcı düşüncelerin oluşmasına ve köklenmesine zemin hazırlar. Böylece kronik hastalığı olan bireyler daha da karamsarlaşıp, geleceği umutsuz görmeye başlarlar.

    Depresyon durumunda özellikle olumsuz olan, sürekli kendini tekrarlayan ve o sırada kişiye tamamen inanılır gelen bazı yararsız düşünme şekilleri vardır. Mesela ağrısı yüzünden zor bir gün geçiren biri “İşe yaramazın biriyim” diye düşünmeye başlayabilir. Sonra da bu düşünceyi başka bir olumsuz düşünceye yöneltebilir “Ben kesinlikle işe yaramazım”

    Bu gibi durumlarda olumsuz düşünceleri yakalamak ve bunun gerçekliğini sorgulayabilmek önemli. O sırada şartlar gereği bu düşünceler mantıklı geliyor olabilir. Ama kronik bir şekilde tekrarlayan ağrılar karşısında tam olarak bir kontrolümüz yoktur.

    Yararsız inançları ve düşünceleri sorgulamak ruh halini iyileştirmekte ve dolayısıyla kronik ağrıyı hafifletmekte yardımcı olabilir. Bu her konuda mantıksız bir şekilde “olumlu düşünmek” demek değildir. Sadece ağrılı durumlarda, bu durumu kötü etkileyen düşünceleri fark etmekle ilgilidir. Çünkü düşüncelerimiz duygularımızın anahtarlarıdır. Genellikle zihnimizden akıp gittikleri için onların olumlu veya olumsuz olup olmadıklarını anlayamayız, sadece yarattığı duyguyu hissederiz. Bu duygu da bize davranış olarak geri döner, olumlu veya olumsuz etkileniriz. Kendi kendimizi olumlu telkin edebilmek ve hastalık sırasında ağrıları ekstradan arttırmayacak şekilde düşüncelerimizi tanıyabilmek oldukça önemlidir.

    Düşünceleri sorgulamaya çalışmak için düşünce, duygu ve davranış üçlemesini tanımak gerekir. Gün içinde aklımızdan sayamayacağımız kadar çok düşünce geçer. Bunlar uçuşan düşüncelerdir ve çoğunlukla bilinçsizlerdir. Farkında olmadan bu “otomatik düşüncelerin” yarattığı duyguları hissetmeye başlarız. Düşünceler çağrışımlarla, günlük rutinlerle ve bazı olaylarla oluşur. Örneğin geçmişte olan ve üzeri kapatılmış bir olayı farkında olmadan düşünüp, kaygı hissedebiliriz. Bu düşüncelerin üzerine kaygı, stres ve öfke gibi duygular geliştirebiliriz. Bu duygular neticesinde stresli ve kaygılı davranıp olay örgüsünden çıkamayabiliriz. Önemli olan olumsuz duyguyu fark eder etmez düşünceyi saptayabilmektir. Bu da zamanla, düşünce egzersizleri yaparak mümkün olur.

    Düşünceleri sorgularken bir deftere yazmak faydalıdır. Olumsuz duyguyu hissettiğinizde not edilmesi gereken ” O sırada ne yapıyordunuz ve aklınızdan neler geçiyordu?”

    Bu duygunun şiddetine 10 üzerinden bir puan verebilirsiniz. Böylece bu duyguya sebep olan düşünceleri irdelerken hangi düşüncelerin yararsız bir zincir oluşturduğunu fark edebilirsiniz.

    Sonrasında bu düşünceleri sorgulamak önemlidir. Bunu destekleyen ve desteklemeyen kanıtlar nelerdir? Hemen sonuca mı varıyorsunuz veya “ya hep ya hiç” tarzı siyah beyaz, ortası olmayan düşüncelere mi sahipsiniz?

    Son olarak bu düşüncelerin yarattığı tepkileri ve bu tepkilerin ruh halinizi nasıl etkilediğini kontrol edin. Başa çıkılamayan durumlarda uzman desteği almak her zaman oldukça faydalıdır. Kronik hastalıklarda ruh sağlığının önemini göz ardı etmemek gerekir. Ruh ve beden sağlığı bir bütündür, kronik hastalıkların yarattığı olumsuzluklarla baş etmede stresle savaşabiliyor olmak oldukça etkilidir.