Blog

  • Çocuk ve ergenlerde depresyon nasıl ortaya çıkar ?

    Depresyon, çökkün duygudurum, düşünce – konuşma-fizyolojik işlevlerde yavaşlama, benlik saysında düşme, değersizlik-yetersizlik duyguları, güçsüzlük, isteksizlik, karamsarlık ve umutsuzluk ile karakterize bir durumdur.

    Çocuk ve ergenlikte depresyonun açık belirtileri nadiren gözlenir. Buna karşın depresyonun eş belirtileri olan kızgınlık, huzursuzluk, davranış sorunları, gerileme davranışları( alt ıslatma, kaka kaçırma vb), uyku bozuklukları, okul başarısızlığı, bedensel yakınmalar gözlenir. Çocuğun hangi belirtileri gösterdiği, belirtilerin şiddeti, stres faktörlerinin özelliğine, çocuğun içinde bulunduğu gelişim dönemine göre değişiklikler gösterir.

    Bunları bilmek mevcut depresyonu gözden kaçırmamak adına çok önemlidir. Depresyon bebeklikten itibaren görülebilir. Tedavinin planlanması yaş dönemine göre farklılıklar gösterir.

    Okul öncesi dönemde oyun tedavisi, okul döneminde oyun tedavisi+ ilaçlar, ergenlik çağında psikoterapinin + ilaç tedavisi oldukça etkilidir.

  • Öfke Nedir?

    Öfke Nedir?

    “Öfke, diğer duygular gibi son derece doğal, evrensel ve sağlıklı ifade edildiğinde yapıcı ve kişiler arası iletişimi düzenleyici bir duygudur.”

    • Öfke tepkileri öğrenilmiştir ve kültürden etkilenir.

    • Bireysel özelliklerle doğrudan ilişkilidir.

    • Fiziksel, bilişsel, duygusal, davranışsal boyutları vardır.

    • Öfke normal ve sağlıklı bir duygudur. Ancak önemli olan öfkenin nasıl ifade edildiğidir.

    • Öfke, duygusal bir tepkidir.

    • Öfke, uyarıcı bir işarettir.

    • Öfkenin hem olumlu hem olumsuz sonuçları vardır.

    • Öfke, kontrol edilebildiği sürece sağlıklıdır ve işe yarar.

    • Öfke, kontrol edilemediğinde yıkıcı, saldırgan, tahrip edici tepkilere dönüşme potansiyeli taşır.

    Öfke Ne Değildir?

    • Öfke, bir problem çözme aracı değildir.

    • Öfke, bir kendini ifade etme biçimi değildir.

    • Öfke, başkalarını suçlama biçimi değildir.

    • Öfkenin birçok nedeni vardır.

    • Öfke, bir intikam alma yolu değildir.

    • Öfke, şiddet göstermek veya suç işlemek için bir mazeret değildir.

    • Öfke, başkalarını kontrol etme yolu değildir.

    • Öfke, haklı olma yolu değildir.

    Nelere Öfkeleniriz?

    • Değiştiremeyeceğimiz durumlarla karşılaştığımızda,

    • Gerçekleştirilmek istenen bir amacımız engellendiğinde,

    • Bir durumun kontrolünü kaybettiğimizde,

    • Bir tartışmayı kaybettiğimizde,

    • Davranışlarımız ya da söylediklerimiz onaylanmadığında,

    • Çevreyi kontrol altında tutmak istediğimizde,

    • Beklentimiz boşa çıktığında,

    • Durumun makul ve adil olmadığını düşündüğümüzde,

    • Çok önemli bir iş üzerinde çalışırken bölündüğümüzde,

    • İstemediğiniz halde öğüt aldığımızda.

    Öfkenin Avantajları

    • Enerji verir.

    • Güç ve kontrol duygusu verir.

    • Korku, yetersizlik duygusunu hafifletir.

    • Can sıkıcı bir durumdan kurtulmayı sağlar.

    • Değişim için motive olmayı sağlar.

    • Kişiyi korur.

    • Haklı olduğumuz duygusunu besler.

    Öfkenin Dezavantajları

    • Kontrolü kaybettiğimiz hissi.

    • Diğerlerinin kötü bakış açısı.

    • Enerjimizi tüketir.

    • Öfkenin daha da büyümesine neden olur.

    • Diğerlerinin öfkelenmesine neden olur.

    • Gerçek duyguları maskeler.

    • Performansı etkiler.

    • Problemin çözülmesini engeller.

    • Doğru karar vermeyi etkiler.

    • Sosyal ilişkilerde olumsuz tanınmaya neden olur.

    • Yakın ilişki kurmayı engeller.

    • Diğerleriyle sık sık çatışma yaşama.

    • Eşyalara zarar verme.

    • Sağlık sorunları.

    Öfke Kontrolü İçin Neler Yapılabilir?

    • Dinlemek,

    • Yorumlamak yerine tanımlamak,

    • Sorunu tanımlamak, bilgi toplamak, kendine sorular sormak, alternatifler bulmak, eyleme geçmek ve değerlendirmek,

    • Aynı olaya farklı açılardan bakabilmek,

    • Beklentileri düşürmek,

    • Şimdiye odaklanmak,

    • Kabullenmek,

    • ‘Ben-dili’ni kullanmak,

    • Hayır diyebilmek,

    • Yüksek benlik saygısı,

    • Anlaşmaya varmak,

    • Çatışmadan kaçınmak,

    • Empati yapmak,

    • Özür dilemek.

  • Hayatımız sınav mı?

    Yaşamımız boyunca, bizi strese ya da sıkıntıya sokan pek çok olayla karşılaşırız. Sınavlar da bunun en güzel örneklerinden. Okula başladığımızdan beri sınavlar hayatımızın ayrılmaz parçası.

    Sınavlar neyi ne kadar öğrendiğimizin aynasıdır aslında ve bizim eksik olan bilgilerimizi tamamlamamız için bir fırsat sağlar. Ancak uzun yıllardır ne yazık ki sınavlar bu işlevlerinden oldukça uzak anlamlar taşımakta bireyler için. Başarılı -başarısız, değerli -değersiz, zeki ya da değil vb pek çok sıfatı içinde barındırarak her yaştan kişiyi etiketlemek için kullanılır durumda. Sınavlar bizim genel olarak nasıl olduğumuzu göstermez sadece öğrendiğimiz ya da çalıştığımız konu ile ilgili bilgi verir. Yani sınav sonuçları biz değilizdir.

    Bazen sınavlar sonucunda elde ettiğimiz notlar o kadar önemli hale gelir ki sanki sınavların sonuçları biz oluruz. Bu da sınavlara gereğinden fazla anlam yüklememize ve kendi üzerimizde baskı yaratmamıza sebep olur. Bu baskı bazen öylesine artar ki sınavda yapabilecekken bile yapamaz duruma getirir, ruhsal ve fiziksel iyilik halimizi hatta aile ilişkilerimizi etkiler hale gelir. Sınavla ile ilgili düşüncelerimiz onu canavara dönüştürür.. Örneğin, sınava hazırlanırken ne kadar çalışırsanız çalışın yeterli olmayacağını düşünüyorsanız, bu sizin çalışmanızı ve sonuçta da başarınızı olumsuz yönde etkileyecektir. Olumsuz duygu ve davranışlara yol açan sınavın kendisi değil, bizim sınavla ilgili oluşturduğumuz olumsuz ya da yararsız diyebileceğimiz düşüncelerimizdir

    Sınav Kaygısı

    Sınav kaygısı, sınav öncesinde öğrenilen bilginin, sınav sırasında etkili bir biçimde kullanılmasına engel olan ve başarının düşmesine yol açan yoğun kaygıdır. Normal düzeydeki bir kaygı kişiye, istek duyma, karar alma, alınan kararlar doğrultusunda enerji üretme ve bu enerjiyi kullanarak performansını yükseltme açısından yardımcı olur. Ancak yaşanan kaygı çok yoğun ise, kişinin enerjisini verimli bir biçimde kullanmasını, dikkatini ve gücünü yapacağı işe yönlendirmesini engeller. Kişi potansiyelini tümüyle kullanamaz ve beklenen başarıyı gösteremez.

    Bu düşünceleri kontrol edebilir miyiz? Edebilirsek sonucu değiştirebilir miyiz?

    Kaygıyı yok etmek mi kontrol altında tutabilmek mi?

    Tüm duygularımız gibi “kaygı” da hepimizin günlük yaşamda sıkça karşılaştığı bir duygu. Her ne kadar bu duyguyu yaşamaktan hoşlanmasak da aslında bizim için oldukça hayati bir görevi var kaygının. Kaygı, orta düzeyde yaşandığında kişiye enerji verir ve onu mücadele etmek için olumlu yönde uyararak motive eder. Yani aslında sınav sebebiyle yaşamakta olduğumuz orta düzeyde kaygı bizi başarılı olmaya motive edecektir. Ancak, bu dozu iyi ayarlamak gerekir. Temel amaç, kaygıyı tamamen yok etmek değil, onu istenilen düzeyde tutabilmektir.

    Acaba siz de sınav kaygısı yaşıyor musunuz?

    Şimdi, bahsettiğimiz sınav kaygısının sizde de olup olmadığına bir bakalım…

    • Sınav yaklaştıkça bir boşluk yaşıyor ve tüm bildiklerinizi unuttuğunuzu düşünüyorsanız,

    • Sınavla ilgili yoğun düşünceler ders çalışmanızı ve konsantrasyonunuzu düşürüyorsa,

    • Sınavla ilgili olarak zihninizde aniden olumsuz düşünceler beliriyor ve çalışmalarınızı olumsuz etkiliyorsa,

    • Sınavdan bir önceki gece uyuyamıyorsanız,

    • Sınavda heyecanlanıp çok iyi çalışmış olduğunuz ve bildiğiniz halde başarılı olamıyorsanız,

    • Sınav sırasında midenizde, karın bölgenizde gerilme ya da rahatsızlık oluyorsa,

    • Sınav sırasında soğuk terleme ve baş ağrıları çekiyorsanız,

    • Sınav sırasında zihninizin donduğunu bulanıklaştığını ve tam olarak düşünemediğinizi hissediyorsanız,

    • Sınav sırasında bildiklerinizi de unutuyorsanız,

    • Soruları olduğundan daha zor gibi algılıyor ve aslında basit olan cevapları kaçırıyorsanız,

    • Dikkatsizlik yüzünden çok sayıda hata yapıyorsanız,

    • Hiç beklemediğiniz halde sınavdan çok kötü bir not aldıysanız,

    • Çalışmanıza rağmen kötü notlar alıyor ve kendinize olan güveninizi yitiriyorsanız,

    • Sınav zamanları size zulüm gibi geliyorsa…

  • Disleksi Nedir?

    Disleksi Nedir?

    Okuma yazma matematik gibi akademik becerilerde görülen gelişimsel bir özel öğrenme güçlüğüdür. Özel Öğrenme Güçlüğü, çocuğun zeka düzeyinin normal olmasına, hiçbir fiziksel/duygusal bozukluğun bulunmamasına, normal ve yeterli bir eğitim alıyor olmasına, sosyokültürel çevrenin uygun olmasına rağmen ortaya çıkar.

    Disleksi Ne Değildir?

    • Disleksi zihinsel bir engel değildir.

    • Disleksi bir hastalık değildir. Tıbbi bir tedavisi, ilacı yoktur.

    • Disleksi duyu organları (görme, işitme gibi), duygusal ve davranışsal bozukluklar nedeniyle öğrenememe durumu değildir.

    Disleksinin Belirtileri Nelerdir?

    • Okumayı öğrenirken zorluk yaşama

    • Okuma hızının beklenilenin altında olması

    • Okurken ve yazarken harfleri atlama

    • Kelimeleri değiştirerek okuma

    • Bozuk yazma ve yazarken zorlanma

    • Yazarken sıra-satır atlama

    • Yazarken ve okurken noktalı noktasız harfleri birbirine karıştırma

    • Harfleri birbirine karıştırma (b,d,p gibi)

    • Rakamları ters yazma (3-6-9 gibi)

    • “6-9, 3-8, 7-4” gibi rakamları birbirinden ayırt etmede zorluk yaşama

    • Okuduğunu anlamada ve anlatmada zorluk

    • Sıralı ezber gerektiren konuları ezberlemekte güçlük (ayların sırası, haftanın günleri gibi)

    • Renkleri karıştırma

    • Çarpım tablosunu ezberlemekte ve ritmik sayarken zorlanma

    • Toplama ve çıkarma işaretlerini karıştırma

    • İmla kurallarını uygun yazmakta zorlanma

    • Okula gitmek istememe

    • Sağı solu ayırt etmede zorlanma

    • Motor becerilerde zorlanma (ayakkabı bağlama, fermuar çekme gibi)

    • Kendini bir konu hakkında ifade etmekte zorlanma

    Disleksi Tedavi Edilebilir Mi?

    Öncelikle disleksi bir hastalık değildir ve tıbbi bir tedavisi yoktur. Disleksi özel eğitim yoluyla oldukça sağaltılabilir. Yapılan araştırmalara göre, ilkokul 1-2 ve 3. sınıflarda tanı ve tespiti yapılmış ve özel eğitim müdahalesinde bulunulmuş çocukların % 83’ ü eğitim yaşantılarına sorunsuz bir şekilde devam edebilmektedir fakat dislektik birey bu özelliklerini yaşamının sonuna kadar muhafaza eder. Disleksinin sağaltılabilmesi için, erken tespitlerde ilkokul çağı boyunca, gecikmiş tespitlerde okul çağı boyunca özel eğitim desteği alınması gerekmektedir.

    DİSLEKSİ OLAN ÇOCUĞUM İÇİN NELER YAPABİLİRİM?

    Unutulmamalıdır ki bu durumda mutlaka bir uzman ile çalışılmalıdır. Uzmanın yaptığı yönlendirmeler doğrultusunda hareket edilmelidir. Uzman desteğinin yanında yapabileceklerden bazıları şunlardır;

    • Çalışma ortamlarını düzenli tutun,

    • Çocuğun bir plan doğrultusunda hareket etmesini sağlamak amacı ile program oluşturun,

    • Hatırlamalarını kolaylaştıracak ipuçları, kafiyeler ve hatırlatma notları hazırlayın,

    • Başarı duygusunu tatmasını sağlamak ve donanımını arttırmak için çocuğunuzu özelliklerine uygun sportif ve sanatsal aktivitelere yönlendirin,

    • Verilen talimatları basitleştirerek anlaşılır bir dille söyleyin,

    • İstenmeyen sosyal hatalardan kaçınabilmek adına çocuğa yapılandırılmış ve destekleyici bir çevre sağlayın,

    • Çocuğun yaşına ve gelişim dönemine uygun metinler seçerek birlikte okuma yapın,

    • Çocuğu yakından izleyerek ve davranışları ile ilgili notlar alın,

    • Çocuğun çabasını sürekli olarak takdir edin ve herkesin hata yapabileceğini vurgulayın,

    • Çocukla empati kurun ve nasıl hissettiğini anlamaya çalışın,

    • Öğretmeni ile iletişiminizi güçlü tutun.

  • Çağımızın gerçeği; internet

    Dünyada gelişim döneminin özelliklerine göre nesillere özel isimler verilmektedir. ‘’ X NESLİ’’ 1961-1981 yılları arasında doğanlar için kullanılırken, ‘’ Y NESLİ ‘’ terimi 1981 ile 2000 yılları arasında doğanlar için kullanılmaktadır. X ve Y neslini takiben ‘’ Z nesli’’ ise 1990 sonları ile 2012 yılları arasında doğanları kapsamaktadır. Bu nesile aynı zamanda ‘’internet nesli’’ de denilmektedir.

    Z nesli X neslinin çocuklarıdır. Yeni sessiz nesil olarak da anılan bu nesil, sabırsız ve anlık zihne sahip, kendinden önceki neslin hırslarına sahip olmayan, içe kapanık, ‘’ gerçek insanlar’’la vakit geçirmekten pek hoşlanmayan olarak tanımlanırlar. Daha çok tüketim odaklı oldukları ve önceki nesilden farklı olarak kitap okumaktan hoşlanmadıkları ve sosyokültürel etkinliklere pek ilgi göstermedikleri söylenebilir. Z nesli daha çok bireysel takıldıkları belirtilmektedir.

    İnternet gençliği interneti yoğun biçimde kullanan ( oyun oynama, sohbet etme, arkadaşları ile iletişim kurma, yalnızlığını giderme, ) ve yaşamında internetin önemli bir yere sahip olduğunu düşünen ergenlerdir.

    İnternet gençliğinin özellikleri arasında şunlar vardır:

    İnternetin oyun ve eğlence aracı olarak görülmesi

    Kendisi ile hemfikir olduğunu düşündüğü kişilerle internet aracılığıyla bağlantı kurması

    Sanal alemde sohbet ve paylaşım ihtiyacını gidermeye çalışması

    Can sıkıntısı nedeniyle internete yönelmesi

    Sosyokültürel etkinliklere katılımlarının az olması

    Daha çok internet arkadaşlıklarını tercih etmesi

    İnternet aracılığı ile evrensel vatandaş olma

    İnternet gençliğinin kimlik ve kişilik kazanmasında içinde yaşadığı sosyal çevre kadar sanal dünyada kurduğu iletişim ve etkileşim de etkili olmaktadır. Bunun olumlu ve olumsuz yönleri bulunmaktadır.

    Olumlu olarak; internet demokratik amaçlara hizmet etmeye uygun yapısı nedeniyle gençlerin kendilerini iyi bir ifade etme ve kendini gerçekleştirme alanıdır.

    Öte yandan belirli bir amacı olmayan, zamanını dolduracak anlamlı faaliyetler bulamayan, aile çatışmaları yaşayan ve akran ortamı içinde kendine yer bulamayan ergenlerin daha çok içe çekilmesi, kendilerine hedef koymaktan çok uzak eylemsizlik haline bürünmesi, zamanının çoğunu sanal ortamda harcaması da internetin en belirgin olumsuz yönleridir.

    İnternetin hangi özellikleri onu bu kadar vazgeçilmez hale getirdi?

    İnternet emek gerektirmez, tembel işidir.

    İnternet sorumluluk gerektirmez.

    İnternet sosyalleşme mekanıdır, benzer ilgi alanına sahip olmak kişilerle iletişim kurmak için yeterlidir. Bu nedenle gerçek dünyada olmayacak ilişkiler kurabilirsiniz.

    Göz kontağı kurmanıza gerek yoktur. Bazı kişiler göz kontağı kurmaktan kaçınırlar. Ama internette buna gerek yoktur. Saatlerce kendi ortamınızda kimse ile göz göze gelmeden konuşabilirsiniz.

    İnternette kendini ifade etmek daha kolaydır. Gerçek hayatta iletişim kurmakta zorlanan, duygularını ifade edemeyen ve duygusal olarak kendilerini açamayan insanlar için internet bulunmaz fırsattır.

    Bir gruba dahil olmak çok kolaydır. Herkes için ait olmak, bir oluşumun parçası olmak önemlidir. Gerçek hayatta bir gruba dahil olmakta zorlanan kişiler bir tıkla istedikleri gruba dahil olup onaylandıklarını, kabul gördüklerini hissederler.

    İnternette buluşmak kolaydır.

    İnternet statü ve kimlik verir.

    İnternet gizemlidir, özgürlük verir, sınırsızdır.

    Toplumsal denetim zayıftır.

    Kontrol kişidedir. Kişi gerçek hayatta kontrol etmeye ya da ulaşmaya gücünün yetmediği tüm durumları sanal ortamda deneyimleme şansı bulur.

    İnternetin ödülü boldur.

    Televizyonun aksine siz internetten istediğinizi alırsınız.

    İnternette seçenek çoktur.

    Stresle başa çıkma yoludur.

    Buna benzer tüm bu faktörler nedeniyle sanal dünya, gençler ve çocuklar başta olmak üzere pek çok kişinin vazgeçilmezi oldu. Bu durum ‘’internet kötüye kullanımı’’ ve ‘’internet bağımlılığı’’ kavramlarını da beraberinde getirdi. Çocuk ve gençler için belki de en çok dikkat etmemiz gereken ise bu kavramlar… Ancak bu konuda anne babaların işinin hiç de kolay olmadığını biliyoruz. Bu nedenle interneti gereğinde ve ya sınırlı zamanlar için kullandırmaya yönlendirmek en temel hedefimiz olmalı…

  • BEYNİN YAPISI VE İŞLEYİŞİ

    BEYNİN YAPISI VE İŞLEYİŞİ

    Beyin Yapısı ve işleyişi&

    Yetişkin bir beyin yaklaşık iki yumruk büyüklüğünde ve 1,4 kg ağırlığındadır. Hacim olarak vücutta 1/50 yer kaplar.

    Beyin, vücudun toplam ağırlığının %2’sini oluşturmasına karşın, alınan tüm oksijenin % 25’ini, kalorinin %20’sini ve vücutta dolaşan kanın % 15’ini kullanır.

    Beynimizdeki nöronların sayısı yaklaşık olarak 100 milyar kadardır. Bunların yaklaşık 10–15 milyarı sinir hücresi, geri kalanları yapı taşları işlevi gören gliadır.

    Her bir beyin hücresi 15.000 beyin hücresi ile bağlantı kurabilir.

    Her bir nöron diğer nörona 10 milisaniyeden daha kısa bir zamanda ulaşabilir. (Bu süre göz kırpma süremizin onda birinden daha azdır.)

    Beynimizdeki nöronların olası bağlantı sayısı tüm evrendeki atom sayısından daha fazladır.

    Beynin bir gramında bulunan nöronların bağlantı kapasitesi tüm dünyadaki telefon ağından daha fazladır.

    Beş yaşına kadar nöronlar arasındaki bağlantıların % 50’den fazlası kurulmuş olur.

    Beyin hücreleri diğer hücrelere kıyasla daha az ve daha yavaş ölür; yerine yeni hücre üretilmez.

    Ortalama bir insan beyin kapasitesinin ancak 1 -2’sini kullanabilmektedir.

    İnsanlık son 10 yıl içinde beyin hakkında bildiklerini ikiye katladı. Ancak bugün beynimizin en fazla %5’i anlayabiliyoruz.

    Beyne her 10 saniyede yeni bir bilgi yüklense bile ortalama bir ömürde beynin ancak yarısı kullanılmış olur.

  • Çocuk ve ergenlerde psikoterapi

    Belki de en çok merak edilen ve ihtiyaç duyulan konulardan biri de çocuk ve ergenlerde psikoterapidir. Yapılan araştırmalarda birçok psikiyatrik rahatsızlıkta çocuk ve ergenlerde psikoterapinin etkinliği kanıtlanmıştır.

    Psikoterapinin, psikofarmakolojik (ilaç tedavisi) tedaviye göre bazı noktalarda üstünlüğü bulunmaktadır. En önemli nokta hastanın tedavi başarısını kendisinden bilmesi ve kendi kendisinin terapisti olmasıdır. Bir diğer durum da terapi sonrası psikiyatrik rahatsızlıkların tekrarlama olasılığının ilaç tedavilerine göre daha az olmasıdır.

    Bilişsel Davranışçı Terapi(BDT), çocuklar ve ergenler için en çok test edilen ve etkili olduğu gösterilen tedavi yaklaşımıdır. BDT’nin etkinliği majör depresif bozukluk, özgül fobi, sosyal fobi, travma sonrası stres bozukluğu, obsesif kompulsif bozukluk başta olmak üzere bir çok rahatsızlıkta etkinliği kanıtlanmıştır.

    BDT, çocuk ve ergenlere zorluklarını çözmek için başa çıkma becerileri geliştirmelerinde yardımcı olur. Çocuklara/ergenlere çeşitli beceriler öğretilir. Terapist, çocukla/ergenle birlikte çalışarak kendisine en çok yardımcı olacak becerileri belirlemeye çalışır. Çocuklar/ergenler de bu becerileri pratik/egzersiz yaparak geliştirirler bunun sonucunda yeni bir bakış açısı oluştururlar.

    Özetle, BDT, çocukların/ergenlerin sorunları çözmede yeni problem çözme becerileri kazanmalarına ve dünyayı yeni bir bakış açısı ile görmelerine yardımcı olan pratik uygulamalar içerir

  • Gerçek Ben’i Arayış ve Yetkin Kişilik Eğitimi

    Gerçek Ben’i Arayış ve Yetkin Kişilik Eğitimi

    Aile terapisinin kurucularından biri olan Virginia Satir, ailelerin yüzde doksan beşinin yetersiz, sağlıksız, tedirgin, günlük sorunlarla dahi başa çıkmaktan aciz olduğunu dile getiriyor. Sağlıksız ailelerde yetişen anne-babalar, çember kırılana kadar , bu sancılı mirası kuşaktan kuşağa aktarıyor. Bu işlevsiz hastalıklı ailenin temelinde, bireylerin ‘gerçek ben’ini kaybetmesi yatıyor. Alkoliklik, işkoliklik, ilaç bağımlılığı, kumarbazlık hasta taraftarlık gibi kişilik bozukluklarının altında yatan unsur bu.

    Dünyaya gelişimizden itibaren ihtiyaçlarımız da başlıyor. Sağlıklı bir ailede anne-baba sağlıklı yollardan gereksinimlerini karşılarlar. Çocukları için de iyi bir model olurlar.

    “Gerçek ben” ile “yalancı ben” arasındaki ayrım, sağlıklı ve sağlıksız gelişim arasındaki ayrımdır. Yalancı ben olmaya çalıştığımız; aile içinden veya dışından gelen saldırılara karşı büründüğümüz ve giderek bizim olan, ta kendimiz olan zırh. Asıl benliği hep baskılayarak mutsuz ailelerin çocukları olarak birçoğumuz için yaşamayı öğrenmek, yaşama uyum sağlamak bu!  Bir kez incindimi, gerçek benlik kendini geri çeker, saklanır ve çocuk ayakta kalabilmek için yalancı kimliğini geliştirir. Gerçek benliğin bunca baskılanması, bazen sağlıksız bir patlama şeklinde, kişilik bozukluğu diye nitelendirilen bir biçimde yüzeye çıkmayla sonuçlanır.

    İyi de, ne yapmalı? İyileşme sürecinin iki önemli sonucu var: Birincisi, bireyin KENDİNİ TANIMASI,kendini daha yaratıcı, daha tam hissetmesi, yani kendini ve hayatı sevmesi. İkincisi ise, bu güzellikleri, yaşama sevinci ve yaratıcılığını çocuklarına da geçirmesi. Kısır döngü ancak bu şekilde kırılıp daha  güzel bir dünya kurulabilecektir.

    Eğitim denince akla gelen ‘öğrenim’dir. Eğitim kurumları da görevlerini böyle anladığı için ‘eğitim’ ortada kalır. Eğitimi Recep İvedik modeline bıraktığımız için de çocuklarımıza söylenecek fazla bir şey yok.Ancak conra ağlayıp sızlanmadan ‘nerede yanlış yapıyoruz?’ sorusunu sormalıyız. Ve yanıt vermeliyiz:

    Yetkin kişilik on boyutta tanımlanabilir:

    1-Anlayışlı olmak, kavrayışlı olmak, farkındalık.

    2-Sabırlı olmak. Önünü görebilmek.

    3-Dayanıklı ve azimli olmak, kolayca pes etmemek.

    4-Sorumluluk sahibi olmak.

    5-Çalışkan olmak. Çalışmanın önemini kavramış olmak.

    6-Yanlışını kabul etmek.

    7-Hatasını düzeltmek istemek , çaba harcamak ve düzeltmek.

    8-Olaylara, kişilere ve konulara nesnel bakabilmek.

    9-Adaletli olmak.

    10-Empati kurabilmek.

            Şimdi bu on boyut her yaş diliminde kendi gelişim çizgisine uygun olarak ‘yetkinlik’ ölçütü olarak dikkate alınmalıdır. Üç yaşındaki bir çocuk da, 13 yaşındaki ergen de, 33 yaşındaki yetişkin de bu ölçütlere göre yetkindir veya değildir.

            Bu on boyut, akademik zekanın da , sosyal zekanın da işlev yaptığı yetkinleşme alanlarıdır. Elbette “ Yetkin Kişilik Eğitimi” çocuğun doğumuyla başlar. Aile, anaokulu, ilk , orta ve lise bu eğitimi nasıl bir entegre sistemle uygulayacaklarını bilmelidir ve uygulamalıdır. Sonra da, bu eğitimin neresinde olduklarını ölçmelidirler.

         Çünkü  “ YAŞAM BAŞARISI “ bu yanıtlarla doğrudan ilgilidir.

  • Çocuk ve ergenlerde depresyonu anlama

    Depresyon çocuklarda ve ergende nispeten yaygındır ve yetişkinlerde olduğundan çok daha farklı görünebilir. Örneğin, depresyondaki çocuklar üzgün olmaktan çok huysuz görünebilir veya bir zamanlar keyif aldıkları etkinliklere ilgi duymazlar.

    Uyku durumlarında veya yeme alışkanlıklarında değişiklikler gösterebilir, kendileri veya başkaları hakkında olumsuz şeyler söyleyebilir veya gelecekte kötü şeylerin olmasını bekleyebilirler.

    Depresyondaki bazı çocuklar yorgun ve motive olmazken diğerleri huzursuz görünebilir.

    Neredeyse tüm çocuklar bazen bu şekilde kötü hissedebilirler – bu normaldir; ancak bu çocuklar üzgün, kötü hissetmekte “takılıp kaldıklarında” sorun oluşturur. İyi haber şu ki, çocukların kendilerini daha iyi hissetmelerine ve duygularını yönetmelerine yardımcı olacak bazı etkili yollar var – böylece bu durumda takılıp kalmıyorlar.

    Depresyon, çocukları sinirli, kolay kızan yapıya getirebilir veya bir zamanlar keyif aldıkları şeyleri yapmamaya itebilir.

    Nasıl Hissettiğimizi Değiştirmek İçin Nasıl Düşünüp, Neler Yaparız?

    Hepimiz kendimiz için düşündüğümüz şeylerden ve duygularımıza yanıt olarak yaptığımız şeylerden etkileniriz. Yağmur yağıyor ve siz kendi kendinize şunu düşünüyorsanız, “Of, olamaz! Şimdi tüm planlarım mahvoldu!”; kendinizi çok kötü hissedebilir ve buna karşılık bütün gün bir şey yapmadan durabilirsiniz.

    Bunu yaparsanız, daha iyi hissetme şansınızı kaçırabilirsiniz. Öte yandan, “yağmur yağdığına sevindim; şimdi içeride kalabilir ve okuduğum harika kitabı bitiririm “derseniz, mutlu hissedecek ve hoşlandığınız bir şeyi yaparsınız.

    Üzücü veya tuhaf bir ruh hali olan çocukların, hayatlarındaki olaylar hakkında olumsuz düşünceleri olması ihtimali yüksektir. Bunun sonucunda kendilerini daha iyi hissetmelerine yardımcı olacak etkinlikler seçme olasılığı daha düşüktür. Bu programda, çocuğunuz düşünceyi değiştirerek, davranışları değiştirerek veya her ikisini de değiştirerek ruh halini iyileştirmenin yollarını öğrenecektir.

    Çocuğum Neden Depresyonda?

    Çocuklarda ve ergenlerde depresyonun, biyolojik faktörler, psikolojik faktörler (düşünce ve duygular gibi) ve sosyal faktörler (okul ve arkadaşlar gibi) olmak üzere birçok farklı nedeni vardır. Depresyon sıklıkla çok sayıda stresör ve duyarlı yapıya sahip çocukta kontrol hissi kaybı sonucu oluşur.

    Hassas/Duyarlı Kişilik

    “Hassas kişilik”, bazı çocukların daha kolay incinme veya daha üzgün olma eğiliminde olduğu anlamına gelir. Kötü durumlara veya tehditkar görünen bilgilere daha güçlü ve fazla tepki verirler. Hassas bir kişiliğe sahip bir çocuğun, yaşam boyu olumsuz duygular ve duygudurum bozuklukları yaşama riski artmıştır/daha fazladır.

    Kontrol Kaybı

    Hassas bir kişiliğe sahip olan ve hayatlarında meydana gelen şeyleri kontrol edemeyeceklerini düşünen çocukların kötü deneyimlerden olumsuz bir şekilde etkilenme olasılığı daha yüksektir.

    Bir şeylerin kontrol dışı kalması bu çocuğun dünyayı deneyimleme, zorlukları çözme ve gerektiğinde yardım alma imkânlarını sınırlayan durumlarla daha da ağırlaşabilir. Çocukların, durumu ortadan kaldırarak veya baş etme becerilerini öğrenerek kötü durumlar üzerinde bazı kontrollerinin olduğuna inanmaya ihtiyaçları vardır.

    Stresli Deneyimler

    Hassas bir kişiliğe sahip çocuklarda stresli deneyimler ruh halini de şekillendirebilir.

    Örneğin, başarısızlığa uğramış hassas çocuklar, geçmişte oldukça başarılı olsalar bile başarılı olamayacaklarına inanmaya başlayabilirler. Akranları tarafından reddedilen duyarlı bir çocuk sosyal deneyimlerden çekilebilir. Aynı çocuk, bir şeyi olduğundan çok daha olumsuz görebilir veya kolayca vazgeçebilir.

    Olumsuz Düşünceler

    Depresif çocuklar dünyayı diğer çocuklarınkinden daha olumsuz olarak görme eğilimindedirler. Neyin yanlış gideceğini hayal etmede çok iyidirler. Bu eğilim üç önemli yolla ortaya çıkmaktadır: (1) dikkat ettikleri şeyler, (2) durumları yorumlama biçimi ve (3) kendi kendilerine konuşmaları.

    Dikkat

    Depresif çocuklar olumsuzluklara diğer çocuklardan daha fazla odaklanırlar. Örneğin, durumun iyi gitmediğine dair işaretlere dikkat etme ve mutsuz olayları mutlu olaylardan daha fazla hatırlama olasılıkları daha yüksektir.

    Yorumlama

    Depresyona maruz kalmış çocuklar, kendileri, başkaları ve dünya hakkında olumsuz düşünceler düşünmeye başlar. Örneğin, depresyondaki çocuklardan bir sınavda niçin iyi bir sonuç almadığına dair nedenleri düşünmeleri istendiğinde, “çünkü sınav zordu” yerine “akıllı olmadığım için” şeklinde düşünmeleri daha olasıdır.

    Kendi Kendine Konuşmak

    Depresyona maruz kalmış çocuklar da endişeli olmayan çocuklardan daha “olumsuz” kendi kendine konuşma üretirler. Yani, diğer çocuklara göre kendilerine “Bunu asla yapamayacağım” gibi ya da “İşler asla yürümez” gibi şeyleri söylemeleri daha olasıdır.

    Olumsuz düşünceler umutsuz duygulara neden olabilir; umutsuzluk çocukları yaşamlarındaki sorunları çözmeye çalışmaktan ziyade vazgeçmeye yönlendirebilir.

    Kognitif Davranış Terapisi Nasıl Yardımcı Olabilir?

    BDT, çocuklara zorluklarını çözmek için başa çıkma becerileri geliştirmelerinde yardımcı olur. Çocuklara çeşitli beceriler öğretilir. Terapist, çocukla birlikte çalışarak kendisine en çok yardımcı olacak becerileri belirlemeye çalışır.

    Çocuklar da bu becerileri pratik/egzersiz yaparak geliştirirler bunun sonucunda yeni bir bakış açısı geliştirirler.

    Depresyondaki çoğu çocuk belli düşünce alışkanlıkları ve davranışları geliştirdiğinden pratik/egzersizlerin başında yeni yollar denemek için kendilerini garip görebilir, isteksiz hissedebilir veya samimi görmeyebilirler.

    Çocuk bu becerileri denediğinde terapist veya bir ebeveyni çocuğu teşvik eden ve destekleyen bir rehber görevi görebilir.

    Özetle, BDT, çocukların/ergenlerin sorunlarla baş etmede yeni baş etme becerileri öğrenmelerine ve dünyayı yeni bakış açısı ile görmelerine yardımcı olan pratik uygulamalar içerir.

  • Boşanan Ailelerde Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı

    Boşanan Ailelerde Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı

    Çocukların gelişimi sırasında gelişim döneminin getirdiği zorluklar yanında çeşitli yaşam olaylarının da zorlayıcı etkileri olmaktadır. Bu zorlayıcı yaşam olaylarından bazıları; okula başlama, bakıcı değişikliği, anne baba tartışması, kardeş doğumu, taşınma, kayıplar ya da boşanmadır.

    Boşanma bir çok yönüyle gelişmekte olan çocukları etkileyen önemli bir süreçtir. Anne baba evlilik sürecinde aynı zamanda karı koca rolünü de yürütmektedir. Süregiden yaşamlarından yaklaşık 18-21 yıla bulabilecek bir ebeveynlik işini üstleneceklerdir. Zaman içinde karşılaşılan çeşitli güçlükler bu iki insanın birlikte mutlu olmasından çok mutsuzluğa neden olabilmektedir. Ekonomik sorunlar, aile büyüklerinin sürekli evliliğe müdahale etmeleri hatta geniş aile modellerinde büyükleri ile birlikte yaşama ve bundan kaynaklanan sosyal ya da kültürel farklılıkların etkileri, cinsel sorunlar, belirgin ruhsal ya da fiziksel sağlık sorunları, iletişim engelleyen farklı kişilik özellikleri, güven ilişkisini bozacak eşlerden birinin ihaneti, aile içi şiddet, eşlerin birinin statüsünde değişiklik ya da iş değişikliği nedeniyle şehir değiştirme gibi bir çok neden eşlerin birbiri ile geçimini etkilemekte, boşanmaya kadar süren ilişki sorunlarına neden olmaktadır.

    Başlangıçta bırbırını tanımayan ve yakınlaşma sürecinde yaşanan yoğun duyguların yerini öfke, kızgınlık, hayal kırıklığı ve sürekli eleştirinin yer aldığı tartışma dönemleri yer alabilmektedir. Aslında bu dönemlerde bile farklı duygular yaşanabilmektedir. Özellikle anne baba ile ilgili duygular evliliğin sürdürülmesi konusunu tekrar gündeme getirmelerine neden olmaktadır. Ancak bu olumsuz duygular içinde eşlerin kendi dertlerine düştükleri ve anne baba olarak çocuklarıyla fazla ilgilenemediklerini görüyoruz.

    Çocukların olmadığı durumlarda, yani anne babalık işlevi olmadığı durumda, iki yetişkin insan, sonra ki yaşantılarını nasıl sürdürecekleri konusunda kararlarını verecek ve bu doğrultuda yaşantıları sürdüreceklerdir. Ancak ebeveynlik işlevi bu sürecin işlemesini güçleştirecektir.

    Çocuk ruh sağlığı açısından bakıldığında anne babanın aynı zamanda karı koca olması gerekmemektedir. Çocukların ruh sağlığı açısından birlikte yaşayan ebeveyninin mutlu olması, onların mutsuz ancak birlikte olmalarından çok daha önemlidir. Birlikte yaşayan ancak sürekli birbirini kıran aşağılayan ya da tartışan anne baba ile yaşamak çocuklar açısından çok daha güç olacaktır. Sevdiği iki insanın birbirini sürekli aşağılaması çocuğun kafasını karıştıracak, mutsuzluk çocuğa bulaşacaktır. Sevdiği bu insanlar sandığı gibi iyi değil de birbirini üzecek, dövecek ya da aşağılayacak kadar kötü müdür? Çocuk gelişimi sırasında büyümenin bir rehber eşliğinde gelişeceğini düşündüğümüzde birlikte yaşanan yetişkinlerin ‘değerleri’ ya da ‘davranışları’ özümsenerek, çocuğun içinde gelişecek olan kişiliğin yapı taşlarını oluşturacaktır. Model alınacak bu özelliklerin olumlu olması bu süreci kolaylaştırır. Gelişiminize baktığınızda, bir film, roman ya da masalda bile güçlü ve iyi olan karakter ile özdeşim kurduğunuzu hatırlarsınız.

    Karar eşlere aittir, bu süreç yenden birlikte yaşamayla ya da boşanma kararı ile sonuçlanabilir. Önemli olan alınan bu karar sonucunda çocuk ya da genc ile birlikte yaşanılan ailenin mutluluğudur.