Blog

  • Çocuk ve ergenlerde internet ve oyun bağımlılığı

    İnternetin hayatımıza girdikten sonra hızla yaygınlaştığını görüyoruz, bunun en önemli sebepleri, yapmamız gereken bir çok işi internet yoluyla çözmemiz ve internet başında keyif aralarak yapabileceğimiz çok sayıda aktivitenin bulunması yer alıyor. Özellikle internette oyun oynama ve yoğun sosyal medya kullanımının yaşamımızda problemler yaratabildiği yapılan bir çok bilimsel çalışmada gösterilmiştir.

    Bu nedenlerle interneti amaca yönelik kullanmak, internet kullanım saatini güç içerisinde sınırlayabilmek internetin yaratacağı birçok sorunun önüne geçilmesi anlamına geliyor.

    Özellikle çocuk ve ergenlerin öz denetimlerinin yeterince gelişmemiş olması, internetin ortaya çıkaracağı sorunlarla ilgili farkındalıklarının yetersiz oluşu, oyun ve sosyal medyanın keyif verici etkilerine kendilerini kolayca bırakabilmeleri, internet ile ilgili çok sık sorunlar yaşabilmelerine yol açmaktadır.

    Çocuk ve ergenlerde yoğun ekran maruziyeti ve internetin yoğun şekilde kullanımı başta iletişim becerilerinin ve sosyal yeteneklerinin gelişmesi olmak üzere çeşitli alanlarda sorunlara yol açmaktadır.

    Bebeklik döneminde ekran maruziyeti; çocuğun yaşına uygun olarak göz teması kurmasını, seslenildiğinde bakıp uygun tepkiler göstermesini ve dil gelişimini olumsuz etkiliyor. Bu nedenle 3 yaşına kadar çocukların telefon, tablet kullanımını önermiyoruz. 3 yaşından okul çağına kadar günde 45 dk yaşlarına uygun çizgi film izleyebilirler.

    Çocuklar 6 yaşından ergenlik dönemine kadar ortalama günde 1 saat ve ergenlik döneminden sonra ortalama günde 1.5 saat bilgisayar, tablet kullanmalarına izin verebiliriz. Burada dikkat etmemiz gereken durum, internette neler yaptıklarını bilmemiz ve zararlı olduğunu düşündüğümüz siteleri filtrelememizdir.

    Çocukluk çağında, internetin belirtilen saatlerin üzerinde kullanımı çocukların hem fiziksel hem de ruhsal gelişimini bozduğu birçok bilimsel çalışmada gösterilmiştir. Fiziksel olarak göz bozuklukları, eklem ve kas rahatsızlıklarına neden olduğu; ruhsal olarak sosyal gelişimlerini bozduğu, dikkatlerini ve ders başarılarını olumsuz etkilediği belirtilmektedir.

    Çocuklarda ve ergenlerde internet kullanımı 5 saatin üstüne çıktığında, bunun olumsuz etkilerini ciddiye almak ve mutlaka bir uzmandan yardım almak gerekir.

    Bazı çocuk ve ergenlerde internet bağımlılığına neden olan ruhsal hastalıklar bulunmaktadır. Bunların başında, “Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu, Depresyon, Sosyal Anksiyete Bozukluğu ve Madde Bağımlılığı” gelmektedir. Bu nedenle ailenin çocuğun aşırı internet kullanımını engelleyemediği durumlarda şiddetli tartışmalardan kaçınması ve bir çocuk ergen psikiyatristinden yardım alması uygun olacaktır.

    İnternet Bağımlılığının Tedavisi:

    Hedefimiz, interneti tamamen bırakmak yerine kontollü internet kullanımı olmalıdır. Çocuk ve ergen ile görüşürken, durumunu farketmelerini sağlama ve internet kullanımını sınırlandırmak için motive etmek çok önemlidir. Aile ile birlikte hareket etmek ve çocuğun da fikrini alarak sözleşme hazırlamak gerekir. Çocuğun sosyal gelişimini desteklemek ve bunun için yapabileceği aktiviteleri birlikte belirlemek gerekir.

    Gerektiği zaman terapi ve ilaç seçenekleri de tedavide düşünülmelidir.

    Ebeveynlerin yapması gerekekenler:

    Öncelikle, bilgisayarı ekranın görünebileceği açık bir alana koyun ve internet filtresi ekleyin,

    İnternet kullanımı konusunda iyi bir örnek olun,

    İnternette neler yaptığını takip edin ve onu bilgilendirin,

    Sözleşme yapın .

    Aileler gençlere nasıl yaklaşmalılar?

    Durumu değerlendirin: Çocuğunuz bilgisayar başında ne kadar kalıyor?, nasıl zaman geçiriyor?, aile ilişkilerinde artılar ve eksiler neler?, boş zamanlarını nasıl değerlendiriyor?

    Ateşkesi sağlayın: Bu görev ebeveynindir çünkü ergen her zaman savaşı göze alabilir. İlk adımı siz atın.

    Birlikte zaman geçirin ve başka şeylerden konuşun: Çocuğun ilgi alanları ile ilgilenin ve bilgisayarda neler yaptığını eleştirmeden konuşun.

    Farkındalığı arttırın: Ne kadar süre internette kaldığını beraber not edin.

    Kontrol yöntemini seçin: Süre kısıtlaması haftalık mı olacak, günlük mü olacak, kaç saat olacak beraber karar verin.

    Ona odaklanmayın ve yarışmayın: Bütün ilginizi ona vermek yerine siz de hayatınızı yaşayın.

    Ortak bir cephe oluşturun: İki ebeveynin durumu ciddiye alması ve beraber hareket etmesi çok önemli.

    Sözleşme yapın ve sorumluluklarını belirleyin: İnternette ne kadar zaman geçireceği, neler yapacağı net olarak belirleyin ve siz de bu kurallara uyun.

    Gerektiğinde zorlama yapın: Bilgisayarın kaldırılması, internetin kesilmesi, en son seçenek olmalıdır. Tekrar ne zaman kullanılacağına beraber karar verin.

    Psikososyal gelişimini destekleyin: Sevebileceği bir spor veya sanatsal faaliyet alanı keşfetmek, arkadaşları ile zaman geçirmesine müsaade etmek; sosyalleşmesine yardım edecektir.

  • Yeme Bozuklukları

    Yeme Bozuklukları

    Yeme bozuklukları son zamanlarda özellikle genç kızlar arasında çok sık görülmeye başlanan bir rahatsızlıktır. Birçok insan hemen hemen her gün “fazla kilom var”, “diyete başlamalıyım” gibi cümleler sarf ediyor. Kimi hayatını döngüsel bir şekilde kilo vererek ve tekrar geri alarak geçiriyor; ki buna yo-yo diyeti denir; kimi ise bu döngüyü daha ileri boyuta taşıyarak yeme bozukluğu noktasına getiriyor.

    Bir yandan kozmetik endüstrinin son yıllarda iyice gelişmesi ve plastik cerrahi ile fiziki görünümü değiştirmedeki etkisi bireylerin fiziksel görünümleri hakkındaki endişelerini ört bas eder nitelikte gözükse de, diğer yandan asıl endişenin daha çekici görünme ve benlik saygısını arttırma isteği olduğu görülmektedir. Günümüzde ne yediğimiz ve ne kadar egzersiz yaptığımız öyle hale geldi ki, bunlar değerlilik, erdem gibi duygularla eş değer görülmeye başlanmıştır.

    Birey için yemek yemek ve kiloyla ilgili endişeler çok kuvvetli hale geldiğinde ve yemeye yönelik davranışlar ya da yemekten kaçınma davranışı kontrol dışı bir hale geldiğinde, o bireyde “yeme bozukluğu” olduğundan söz edilebilir.

    Yeme bozukluklarının 3 belirgin çeşidi vardır. Bunlar:

    1. Anoreksia Nervosa

    2. Bulimia Nervosa

    3. Tıkınırcasına Yeme Bozukluğu şeklindedir.

    ANOREKSİA NERVOSA NEDİR:

    Anoreksia Nervosa DSM 4 Tanı Kriterleri (APA,2000)

    1. Yaşı ve boy uzunluğu için olağan sayılan en az kiloda ya da bunun üzerinde bir vücut ağırlığına sahip olmayı kabul etmeme (ör. beklenenin % 85’inin altında bir vücut ağırlığına sahip olmaya yol açan bir kilo kaybı ya da büyüme dönemi sırasında, beklenenin % 85’inin altında bir vücut ağırlığına sahip olmaya yol açacak bir biçimde beklenen kilo alımını gerçekleştirememe).

    2. Beklenenin altında bir vücut ağırlığına sahip olmasına karşın kilo almaktan ya da şişman biri olmaktan aşırı korkma.

    3. Kişinin vücut ağırlığı ya da biçimini algılama biçiminde bozukluk olması, kendini değerlendirmede vücut ağırlığı ya da biçiminin anlamsız bir etkisinin olması ya da o sırada vücut ağırlığının düşük olmasının önemini inkâr etme.

    4. Bayanlarda menarş sonrası amenore, yani en az ardışık üç menstural döngünün olmaması.

    Anoreksiyalı Kişiler:

    • Kendilerini çok uzun süre oldukça az miktarda yiyerek ya da hiçbirşey yemeyerek bırakırlar. Buna rağmen daha fazla kilo vermeleri gerektiğine dair kuvvetli inançları vardır.

    • Çok zayıf olmalarına rağmen şişmanlayacaklarına dair aşırı korku duyarlar.

    • Beden algıları çarpıktır.

    • Kendilerini değerlendirmeleri kilolarına ve yemekleri üzerindeki kontrollerine dayalıdır.

    • Kilo kaybı bu kişilerde kronik bir yorgunluğa sebep olsa da kendilerini aşırı egzersiz yapmaya ve işte ya da okulda çok yorucu bir programa uymaya zorlarlar.

    Anoreksiya Nervosanın yol açtığı fizyolojik etkiler:

    • Adet görememe

    • Kalp atışının yavaşlaması, düzensiz kalp atışı ve kalp yetmezliği gibi kadriyovasküler kompikasyonlar.

    • Kemiklerde zayıflama (osteoporoz)

    • Cilt ve deri kuruluğu

    • Saç ve tırnaklarda kırılganlık

    • Kan, potasyum, kalsiyum ve magnezyum düzeyinde düşüklük sonucu ortaya çıkan ve hayati risk oluşturabilen metabolik problemler

    Anoreksiya Tipleri:

    1. Kısıtlı Tip: Bu kişiler kilo alımını engellemek için yemek yemeyi reddederler. Bazıları günlerce hiçbir şey yemezler, çoğu yalnızca hayatta kalacakları kadar ve çevreden gelen baskılardan kaçmak için çok düşük miktarlarda yemek yer.

     2. Tıkınırca Yeme / Çıkarma Tip: Bu kişiler periyodik olarak tıkınırca yeme ve sonrasında çıkartma (kendisinin yol açtığı kusma ya da laksatiflerin ve diüretiklerin kötüye kullanımı) davranışı gösterirler.

    Anoreksiya nervosanın başlangıcı genellikle ergenliktedir. Kadınlarda erkeklere göre daha sık görülür. Son yapılan çalışmalarda anoreksiya nervosanın genel popülasyonda yaşam boyu görülme sıklığı % 0.51 ile % 3,7 arasında tespit edilmiştir. Anoreksiya nervosaya genel olarak depresyon, madde kötüye kullanımı ve obsesif-kompulsif bozukluğun eşlik ettiğine çok sık rastlanılmaktadır. Bozukluğun gidişatı kroniktir. Anoreksia vakalarının ölüm oranı % 5-8 arasında değişmektedir. Ölüm genellikle hastalığın fiziksel komplikasyonlarından ve pasif intihardan kaynaklanmaktadır.

    BULUMİA NERVOSA NEDİR:

    Bulumia Nervosa DSM 4 Tanı Kriterleri (APA,2000)

    1. Yineleyen tıkınırcasına yeme epizodlarının olması. Bir tıkınırcasına yeme epizodu aşağıdakilerden her ikisi ile belirlidir:

    1. Aynı zaman diliminde ve benzer koşullarda çoğu insanın yiyebileceğinden hiç tartışmasız çok daha fazla miktarda olan yiyeceği belirli bir zaman diliminde (örn. herhangi bir iki saatlik süre içinde) yeme

    1. Bu epizod sırasında yeme kontrolünün kalktığı duyumunun olması (örn. yemeyi durduramayacağı ya da ne yediğini kontrol edememe duygusu)

    1. Kilo almaktan sakınmak için, kendisinin yol açtığı laksatiflerin, diüretiklerin, lavmanların ya da diğer ilaçların yanlış yere kullanımı, hiç yemek yememe ya da aşırı egzersiz yapma  gibi uygunsuz dengeleyici davranışlarda tekrar tekrar bulunma.

    2. Tıkınırcasına yeme ya da uygunsuz dengeleyici davranışların her ikisi de 3 ay süreyle ortalama olarak en az haftada iki kez ortaya çıkmaktadır.

    3. Kendini değerlendirirken anlamsız bir biçimde vücudunun biçimi ve ağırlığından etilenir.

    4. Bu bozukluk sadece anoreksiya nervoza epizodları sırasında ortaya çıkmamaktadır.

    Bulumik Kişiler:

    • Kontrol edilemeyen yeme ya da tıkınırcasına yeme davranışı sergilerler. Daha sonra denetimi yitirmiş olmaktan dolayı suçluluk ve vicdan azabı duygularıyla kendilerinden nefret ederler. Bu duyguların akabinde de, kilo alınmasını önlemeye yönelik istemli olarak başlatılan kusma, laksatif, diüretik ya da benzeri maddelerin kötüye kullanılması gibi davranışlar görülür.

    • Tıpkı anoreksikler gibi, kendilerini daha çok vücutlarının biçimi ve kilolarıyla değerlendirirler.

    • Beden imgeleri anoreksikler kadar çarpıtılmış değildir, vücutlarını daha gerçekçi bir şekilde algılarlar. Ancak yine de beden ve kilolarından memnun değillerdir ve sürekli kilo vermeyle ilgilenirler.

    • Tıkınmalar, kusmaların yaklaşık bir yıl öncesinde başlar.

    • Tıkınma atağı sırasında tatlı, kek, pasta gibi yüksek kalorili yumuşak gıdalar yerler. Gıdalar gizli ve hızlı, hatta bazen çiğnenmeden yutulur.

    Bulumia Nervosanın yol açtığı fizyolojik etkiler:

    • Ellerin dış yüzeyinde kusmak için boğazlarına parmak sokmaları sonucu irritasyona bağlı nasır ve deri döküntüsü

    • Aşırı ve kronik kusma, laksatif ve diüretik kötüye kullanımını takiben yaşanan sıvı kaybı sonucu vücudun elektroidlerinde dengesizlik.  Bu dengesizlik kalp yetmezliğine sebep olabilmektedir.

    Bulumia Tipleri:

    1. Çıkartma Olan Tip: Tıkınırcasına yedikten sonra kilosunu kontrol etmek için kendini kusturan ya da müshil ilaçları kullanan blumiklerden oluşan türüdür.  

    2. Çıkartma Olmayan Tip: Kilosunu kontrol etmek için aşırı egzersiz yapma ya da hiç yemek yememe davranışında bulunan fakat çıkarma davranışında bulunmayan blumiklerden oluşan türüdür.  

    Bulumia nervosanın başlangıç yaşı genellikle 15-19 arasıdır. Aynı anoreksia nervosa da olduğu gibi, kadınlarda erkeklere göre daha sık görülür. Kadınlarda yaşam boyu görülme sıklığı % 1.1 ile % 4.2 arasında değişmektedir. Ölüm oranları ve fiziksel tehlike oranları anoreksiya kadar olmasa da, ciddi tıbbi komplikasyonlara neden olabilmektedir.

    Anoreksia ve Bulumia Nervosa arasındaki temel farklar:

    1. Bulimia nervosalı kişiler normal vücut ağırlıklarını korurlarken, anoreksik kişiler sağlıklı vücut ağırlıklarından en az %15 daha zayıftırlar.

    2. Anoreksik kadınlarda genellikle adet kesilmesi görülürken, bulumia nervosa da bu duruma sık rastlanılmamaktadır.

    TIKINIRCASINA YEME BOZUKLUĞU NEDİR:

    • Bu bozukluk pek çok yönden bulimia nervosaya benzemektedir ancak; bu kişiler tıkınırcasına yeme sonrası her zaman çıkartma, uzun süre aç kalma ya da aşırı egzersiz yapma gibi telafi edici davranışlarda bulunmazlar.

    • Bu kişiler genellikle aşırı kiloludurlar ve vücutlarından iğrenirler.

    • Tıkınrcasına yeme davranışlarından utanırlar.

    • Genellikle bu kişilerin öykülerinde sık sık diyet yapma ve kilo kontrolü programlarına üyelikte bulunma görülür.

    • Bu kişilerin ailelerinde genellikle obezite görülür.

    • Bu bozukluğun genel görülme oranı %2’dir.

    • Kadınlarda erkeklerden daha sık görülür.

  • Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu(dehb)

    DEHB temel olarak dikkat dağınıklığı, aşırı hareketlilik, davranışlarını kontrol etmede zorluk çekme belirtileri gösteren gelişimsel bir bozukluktur. Bu belirtilerden dolayı çocuk ve ergenlerde okulda uyum sorunlarına neden olabilir, ders başarısını etkileyebilir ve çeşitli sosyal sorunlara yol açabilir.Ülkemizde DEHB %5 oranında görülmektedir.

    Bazı çocuklarda dikkat eksikliği bulguları daha ön planda görülürken bazı çocuklarda aşırı hareketlilik ve davranışlarını kontrol edememe bulguları daha ön planda görülebilmektedir.

    Dikkat eksikliği ile ilgili bulgular:

    -Dikkatini uzun sürdürememe,

    -Dikkatini ayrıntılara verememe ve dikkatsizce hatalar yapma,

    -Ödev, Okuma gibi dikkat gerektiren işlerden kaçınma,

    -Günlük işlerini unutma ve eşyalarını kolayca kaybetme

    Hareketlilik-Dürtüsellik ile ilgili bulgular:

    -Uzun süre aynı yerde oturmada sıkıntı çekme,

    -Çoğu kez kıpırdanma, koşma veya tırmanma,

    -Çok konuşma, başkalarının sözünü kesme, araya girme,

    S-abrızlık ve sırasını beklemekte güçlük çekme

    DEHB tedavi edilmediğinde çocuk ve gencin okul hayatını olumsuz etkiler, ders başarısını beklenenin altına düşürür, sosyal sorunlar yaşamasına sebep olur.

    DEHB’de en etkili tedavi ilaç tedavisidir. Bunun yanında sosyal ve davranışsal düzenlemeler yapmak, ailenin ve öğretmenin bilgilendirilmesi ve eğitimi, çocukla bireysel ve destekleyici görüşmeler yapmak tedavide çok önemlidir.

    DEHB olan çocukların ailelerine öneriler:

    Ailelerin şunu unutmaması gerekir, DEHB olan çocuklar organize olma, planlama ve dikkatlerini sürdürme konusunda çok zorlanırlar, bu nedenle aileler bu konularda çocuklarla işbirliği yapmalı ve yardımcı olmalıdırlar. Davranış sorunları çocuk istediği için değil, kendini engelleyemediğinden ortaya çıkmaktadır.

    Ailelerin dikkat etmesi gereken başlıca noktalar:

    Çocuk veya ergen ile iletişim kurarken göz teması kurun, kısa ve net ifadeler kullanmaya çalışın,

    Çocuk ve ergene kural koyarken ebeveynler olarak tutarlı olun, kuralları açık ve kesin olarak koyun ve davranışlarınızla bunu desteklemeye çalışın,

    Sorumluluk veya görev verirken, anlaşıldığınızdan emin olun ve karmaşık görevleri belli sırayla verin,

    Ödev yaparken yardımcı olun, önce ortamı ayarlayıp; televizyon, tablet gibi dikkatini dağıtabilecek aletlerin olmamasına dikkat edin, çalışma ortamının sade olmasına, dikkati dağıtacak nesnelerin olmamasına dikkat edin,

    Beraber çalışırken sabır gösterin, ara vererek sıkılmamasını sağlayın,

    Bir not defteri tutturun, unutabileceği şeyleri yazabileceğini öğretin, ödev ve sorumluluklar için öğretmeni ile işbirliği yapın,

    Ev içerisinde hareket edebilmesi için ortam hazırlamaya çalışın ve fırsat verin,

    Mutlaka bir spor veya sanatsal faaliyete kaydedip bunu takip edin, ilerleme ve başarılarını destekleyin.

    DEHB olan çocukların Öğretmenlerine öneriler:

    Öğrenciyi yakınınıza oturtun, konuşurken sık sık göz teması kurmaya özen gösterin, dikkatinin dağıldığını hissettiğinizde tekrar dikkatini toplamaya yardımcı olun,

    Öğrenciyi dikkatini dağıtacak neslerin olduğu bölgelerden uzak oturtmaya dikkat edin, sınıf ortamını düzenli ve sade tutmaya çalışın,

    Öğrencinin olumlu davranışlarını vurgulayarak pekiştirin, olumsuz davranışlarında sakin kalmaya çalışın,

    DEHB’li çocuklar kolay kolay kontrol altında tutulamazlar. Sık sık hareket etmeye çalışırlar, öğrenciden sınıf içinde fiziksel hareket gerektiren işlerde yardım isteyin. Böylece öğrenci, enerjisini yararlı işlerde kullanmayı öğrenir.

    Öğrencinin organize olmasında yardımcı olun, bazı görevlerde fazladan zaman tanıyın. Verdiğiniz sorumlulukları sık tekrar etmeye çalışın,

    Öğrenciler kurallara uymakta zorlanırlar, kural listesi olşturup sınıfa asın, uygun şekilde yönlendirmeye çalışın,

    Ödevleri ve diğer sorumlukları için not tutmalarına yardımcı olun,

    Karmaşık ve zor ödevleri bölüm bölüm vermeye çalışın, talimatları basitleştirerek söyleyin, not almalarına müsaade edin,

    Aileler ile iletişim halinde olun, öğrencilerin eksikleri konusunda aileyi bilgilendirin. Gerektiği zaman bir uzmandan yardım almak için aileyi yönlendirin.

  • Yalnızlık Devri

    Yalnızlık Devri

    Farkında mısınız, her iki çiftin birinin boşandığı bir devirde yaşıyoruz. Ne oldu da biz bu duruma geldik. Ne oldu da ilişki yürütemez hale geldik. Bu durumu anlamak için birkaç jenerasyon geriye gitmenin gerekli olduğunu düşünüyorum.

    1930larda doğmuş kadın ve erkeklerden başlayalım. 2. Dünya savaşını bizzat yaşamış devrin insanları. Şimdiki gençlerin anneanneleri, babaanneleri dedeleri. O dönem Türkiye şimdiki gibi değil. İnsan ne fikir üretse para kazanıyor. Ataerkil toplumun gerekliliğine göre kadının evde olup erkeğin avlandığı ve eve para getirdiği bir dönem. Eğitim deseniz, en fazla lise mezunu. O da kadınlar değil, sadece erkekler. Dolayısıyla cehaletin de baş gösterdiği bir dönem. Sorgusuz sualsiz herkesin biçilmiş rolleri kabul ettiği bir devir. Mutlular mıydı mutsuzlar mıydı tartışılır ama daha masumlardı. Manevi değerleri maddi değerlerden daha fazlaydı çünkü savaş devrinin insanlarıydılar. Yaşamın değerini biliyorlardı.

    Bu insanlar daha kendini tanımazken evlendirilir ve rollere uygun davranmaları beklenirdi. Eğer o role uygun davranılmazsa ayıplanır, dışlanırlardı. Kadının rolü sadece annelik ve ev işleriydi. Erkek ise para kazanır, evini geçindirirdi. Kimse bu durumu sorgulamazdı çünkü sorgulanacak bir durum yoktu. Ancak savaş sonrası ekonomi tekrar kalkınmaya başlayınca, erkeğin eli para tutunca işler değişmeye başladı. Kendini olduğundan daha da güçlü hissetmeye başladı ve döngü orda bozulmaya başladı. Her ne olduysa manevi değerler yetmemeye başladı. Anlık zevkler işin içine girmeye başladı. Başka kadınlar, içki, kumar ve ne eklerseniz. Birçok kadının bundan haberi olmadı. Ama hepsi hissetti. Kadınlık içgüdüsü. Ama hep kabul ettiler. Erkektir, ne yapsa yeridir, kabuldür gibi bir anlayış çıktı ortaya.

    Gelelim bu jenerasyonun çocuklarına. 1950 liler. Şimdiki gençlerin anneleri, babaları, teyzeleri, amcaları. Bu insanlar kendi anne babalarına nazaran daha okumuş, daha bilgili insanlar. En azından kadınların arasında lise bitirmiş, hatta tek tük üniversite bile okumuş var. Erkeklerin arasında ise üniversite mezunları var. Her ne kadar okusalar da kendi ailelerinde gözlemledikleri ilişki biçimi kadının sözünün olmadığı, erkeğin ise her şeye hakkı olduğu şeklinde. Okur yazar oranı arttıkça, cehalet azalıyor, gözler açılıyor. Dolayısıyla bu devrin gözleri çok açılmadan müdahale edilmeliydi ve kadınlar 20 lerine geldi mi evlenmeliydiler. Aynen de öyle oldu. Ancak bu kadınlar mutsuz kadınlar. Neden mi? Çünkü potansiyellerini gerçekleştirememiş kadınlar. Okumak istediler ama izin verilmedi. Gözleri açıldı bir kere. Farkındalıkları oluşmaya başladı ama ellerinden bir şey gelmedi. Çünkü çalışma izinleri olmadığından kendi ayakları üstünde duramadılar. Ezildiler, hor görüldüler ama bunu asla kendilerine yediremediler. Peki ne oldu? Kocalarından tatmin olamadılar hiçbir zaman. O yüzden de erkek çocuklarına aşık oldular. Duygusal tatmini erkek çocuklarında deneyimlediler. Erkek çocuk gözünün nuru oldu ve hep öncelikleri oldu. Ne de olsa büyüyünce annelerini onlar kurtaracaktı. (Öyle de oldu. Bu dönemde boşanmaya başladı bu devir, çocuklarının gücünü arkalarına alarak) Kız çocuklara ise hep şu mesaj verildi ‘oku, çalış, kendi ayakların üstünde dur, hiçbir zaman benim yaşadıklarımı yaşama’. Diğer yandan model aldıkları evlilikler hep mutsuz evlilikler çünkü evin içinde hep bir huzursuzluk. Dolayısıyla, bir yandan da bilinçaltı evliliğe dair korku dolu.

    Peki bu gençler bugün ne yapıyorlar, nasıllar? Bir çoğu mutsuz, bir çoğu büyük ikilemler yaşıyor. Kız çocuklar okudu, hem de çok okudu. Üniversite yetmedi, yüksek lisans yaptılar, yüksek lisans yetmedi, doktora yaptılar. Okudukça okudular. Her kadının iyi ya da kötü bir işi de var. Erkek çocuklar ise annelerinin biricikleri olduklarından fazla uğraşmadılar kendileriyle. Aynı düzende gittiler. Ancak gözden kaçan bir şey oldu. Devir çok değişti. Artık para kazanmak zor. Sadece zekanın para kazandığı bir dönemde yaşıyoruz. İşsizlikler arttı. Erkeğin parayla kullandığı gücü azalmaya başladı, kadın da parayla güçlenmeye başladı. Teknoloji girdi hayatlarına. Her şeye ulaşım çok kolay oldu. Herkesin gözü çok açıldı.

    İlişkiler? İlişki demeye bin şahit. Kimsenin birbirine tahammülü yok. Erkekler o kadar alışmış ki annelerinin biriciği olmaya, kadının gücünü kaldıramaz oldu. Kadınlar o kadar hassas ki ezilme konusunda, kendi gücünü abartılı kullanmaya başladı. Dolayısıyla dengeler değişti. Güç savaşları başladı. Aldatmalar normalleşti. İçsel mutsuzluk çok arttı. Bununla nasıl baş edeceklerini bilemedikleri için kendilerini uyuşturmaya başladılar. Alkol ve uyuşturucu oranları kat ve kat arttı. Seks bağımlılığı arttı. ‘Gecelik ilişki’ kavramı çıktı ortaya ve eğlence boyut değiştirdi.

    Hal bu olunca, mutsuzluk devri başladı. Hayat o kadar hızlandı ki, durup ne oluyor diye düşünecek vakit kalmadı. Bir durun ve düşünün lütfen. Nereye kadar bu düzenin içinde yok olacağız. Bir yerden bu düzeni değiştirmek gerekmiyor mu?  Bu devrin de çocukları var artık. O çocuklar nasıl büyüyorlar, hangi değerlerle büyüyorlar. Sadece rekabet ve yarışarak. Daha 3 yaşında okul rekabetine giriyorlar. Doğar doğmaz isimleri okul kurallarına yazılıyor.

    Manevi değerlerimize ne oldu? Onlar içimizde. Mutsuzluğun kaynağı bu. Manevi ihtiyaçlar doldurulmayı bekliyor. Sevilmek, onay görmek, değer verilmek, saygı duyulmak… Bunun için gerçek ve samimi ilişkilere ihtiyacımız var. 2 tatil eksik yapın, 3 kazak eksik alın, 5 kere değil de 3 kere sinemaya gidin ama sevdiğiniz ve sevildiğiniz bir aileniz olsun. Gerçekten o zaman daha mutlu olacaksınız. Ama bunun için önce DEĞERLERİNİZİ gözden geçirin. O zaman mutluluk devrine geçiş yapabiliriz.

  • Otistik spektrum bozukluklarında (osb) alternatif tedavilere dikkat!

    Nöropsikiyatrik bir bozukluk olarak bilinen Otizm günümüzde Otistik Spectrum Bozuklukları (OSB) altında bir yelpazede toplanmıştır. Bu geniş bir yelpazedir. Eskiden görülme sıklığı daha az olarak düşünülen bu durum yakın zamanda yapılan çalışmalarda 10.000 de 60-65′ e kadar çıkmıştır. OSB’nin oldukça sık görülen bir nöropsikiyatrik bozukluk olduğu belirlenmiş olsa da halen neden oluştuğu konusunda net sebepler tespit edilememiştir.

    Nedenleri arasında genetik etkenler üzerinde özellikle durulsada tek başına durumu açıklamadığı için, sindirim sistemi işleyişindeki bozukluklar, çevresel toksinler, otoimmünite gibi nedenlerin de rolü olabileceği varsayımları oluşmuştur. Ve bu gibi etkenler nedeniyle de çeşitli alternatif yaklaşımlar ortaya atılmıştır.

    Özellikle alternatif tedavi yöntemleri,bu alanda çalışan hekimler tarafından değil alan dışı çalışan hekimler ve sağlık çalışanları tarafından günümüzde oldukça rağbet görmektedir. OSB’ de alternatif ya da tamamlayıcı tedaviler biyolojik ve biyolojik olmayan tedaviler olarak tanımlanabilir.

    Biyolojik alternatif tedaviler: Bazı vitamin ve mineral eksikliklerinin tamamlandığı, kazein ve gluten kısıtlayıcı diyetler, omega-3 destekleri gibi göreceli olarak risk teşkil etmeyen biyolojik yaklaşımlarken, hiperbarik oksijen tedavisi,toksinlerden arındırma tedavileri, çeşitli otoimmüniteyi destekleyici immünglobinler vermek, antiviral, antifungal kullanımı gibi etkisinin tam olarak ne olduğu bilinmeyen tedavilere kadar uzanmaktadır. Özellikle OSB’nda bozukluğu düzelten bilimsel destekli bir ilaç tedavisi yokken bununla ilgili ilaç kullanımları da gittikçe yaygınlaşmaktadır. Özellikle avrupa ülkelerinde alternatif tedavilere başvurular da oldukça artı mevcuttur.

    Ülkemizde de son yıllarda bu konuda ciddi artışlar mevcuttur. Son zamanlarda Rusya’da kullanımı oldukça artmış olana Korteksin adlı bir ilaç mevcuttur. Fakat bu ilaç ile ilgili insan üzerinde ciddi bilimsel çalışmalar bulunmamaktadır. Böyle olmasına rağmen,ülkemizde alan dışı çalışan hekimlerin bu ilacı yurtdışından getirterek OSB’li bireylere başladıklarını bilmekteyiz. Ve aşılama karşıtı bir takım çalışmalar ve uygulamalar ağır metallerin maruziyetini azaltmaya yönelik olarak vurgulanmaktadır.

    Biyolojik olmayan alternatif tedaviler: Duyu bütünleme tedavisi,yunuslarla yüzmek, müzik terapisi, çeşitli ses ve görsel uyaranların seanslarla uygulandığı tedaviler, davranışsal optometri, kraniyosakral manipulasyonlar, osteopati gibi yöntemler olarak olarak görülmektedir.

    Ülkemizde en çok biyolojik alternatif tedavilere başvuru olduğu ve bunlarında çoğunlukla diyetler, mineral ve vitamin destekleri olduğu ama bunun yanında çeşitli ilaç desteklerininde olduğu bilinmektedir.

    Toksinlerden arındırma yani Şelasyon tedavisinde, OSB’li çocuklarda özellikle civanın nörotoksik olduğu ve bunun vücuttan atılamadığı için belirtilerin oluştuğu yönünde izlenimler vardır.

    Klinik bulugular ve nöropatalojik çalışmalar civa toksitesinin OSB’ye yol açtığını desteklememektedir. Ve ağır metal atımlarına yönelik yapılan alternatif tedavilerin ciddi renal ve hepatik yan etkileri olduğu göz ardı edilmemelidir.

    Hiperbarik oksijen uygulaması için gerekli uygulama alanları ve uygulamanın zorlukları nedeniyle yeterli kontrol grubu çalışmalarının olmadığı unutulmamalıdır. OSB!li çocuklarda beyin kan akımının belli bölgelerde az olduğu çeşitli çalışmalarla gösterilmiştir, aynı zamanda nöronal yapı ve sindirim sisteminde enflamasyona yatkınlık olduğu şeklinde değerlendirmeler mevcuttur. Bu tedavinin bunları düzelteceği yönünde öngörülerle gündeme gelmiş bir tedavi şekli olan hiperbarik oksijen tedavisi uygulama alanı zor bir durumdur.

    Gluten ve kazeinin diyetten çıkarılması sık başvurulan bir alternatif tedavi yöntemidir. OSB’li kişilerde kazein ve gluten proteinlerin parçalanmadığı ve bunların dolaşıma geçerek endojen opioidlere dönüştüğü ve bunlarında OSB belirtilerini oluşturduğu şeklinde açıklanmaktadır. Gluten ve kazein kısıtlama diyetlerinde oldukça fazla gıda engellenmektedir. Öyle ki zaten beslenmede sorun yaşayan bu çocukların aile ile çatışmalarının artması ve davranış sorunlarının ortaya çıkması oldukça sıklıkla mevcutur. Birde bu beslenme şekillerinin aileye getirdiği artı bir maddi sıkıntısıda göz ardı edilmemelidir. Her çocuk sağlıklı beslenmelidir,bu nedenle çocukların tepki gösterdiği gıdalar iyi gözlenmelidir. Rutin uyguklanması gerekiyor gibi yansıtılan gıda testlerinin gerekliliği konusunda alan hekimlerinin tıbbi değerlendirmesi daha uygun olacaktır.

    Bunların yanında diğer ilaç şeklinde uygulanan biyolojik girişimlerin etkinliği ve güvenilirliği ciddi sorundur. OSB’li çocuklara damar içi, ağızdan alma şeklinde çeşitli immünglobülinler, antifungal, antiviral ilaçlar başlanmakta ve bunların gerçekten bilimsel olarak bir kanıta dayanmadan kullanıldığı unutulmamalıdır.

    Özellikle yukarıda da bahsettiğim Korteksin adlı ilaç medyada mucize ilaç olarak lanse edildi fakat bu çalışmayı yapan bilimsel platform bu çalışmanın daha geliştirilerek yapılması gerektiğini vurguladı. Kullanılan ilaç aynı zamanda OSB için spesifik değil nörolojik yıkım yaratan bir çok durum için lanse edilmiştir.

    Maalesef ki bir anne babaya çocuğunun OSB bulgularını taşıdığını söylemek zordur. Ama ne kadar erken tanı konulursa gelişmeler o kadar iyi olmaktadır. Ve bu tanıyı doğru değerlendirmeler ile alan hekimlerinin yapması gerektiği diğer tüm hekim arkadaşlar tarafından da bilinmelidir.

    Aileye durum gerektiği gibi açıklanmalı ve geçerliliği ve güvenilirliği belli olan tedavilere yönlendirme yapılmalıdır. Aileler erken dönemde verilen desteklerin çok önemli olduğunu bilmelidir. Fakat aile doğru bilgilendirilmediğinde elinde ne gelirse, ne duyarsa, internette ne okursa ona koşmaya ve çocuğunun bir an önce iyi olmasına uğraşmaktadır. Ve umut tacirliği yapan bir kesim alan dışı hekim ve sağlık çalışanları bu aileleri maddi ve manevi olarak suistimal etmektedir.

    Bu yazıyı özellikle yazmak istedim.

    Farkındalılığı yüksek anne ve babalar için. Lütfen çocuğunuzla ilgili OSB olma yönünde bir şüpheniz varsa, yada sizi takip eden aile hekiminiz veya çocuk doktorunuz ve aile çevreniz bu yönde uyarılarda bulunuyorsa lütfen ilgili uzmanlık alanı olan Çocuk Psikiyatrisine başvurunuz.

    Unutmayın ki, erken dönem tanılama çocuğunuzun gelişimi için çok önemlidir. Ve hala en güvenilir tedavi yöntemi Özel Eğitimdir. Bu eğitim sistemi erken dönemde aile eğitiminide kapsamalıdır. OSB tanısı almış çocuklar için bilinen bir ilaç tedavisi yoktur. Fakat çocuğun mevcut tanısı yanında dikkatinde ve davranışlarında sorun, uyku bozukluğu, anksiyete ve depresyon bulguları gibi durumlar ek tanı olarak eşlik ediyorsa çeşitli psikiyatrik ilaçlar kullanılabilir. Ama bu tedaviler OSB belirtilerini düzeltmek için değildir.

    Evet, OSB geniş bir yelpaze altında toplanmış nöropsikiyatrik bir bozukluktur. Kişiye göre bir çok nedenden dolayı farklılıklar olabilir. Yani şunu demek istiyorum ‘hastalık yok hasta var.” Her OSB’li bireyi kendi metabolik, genetik, çevresel, ailesel çerçevesinde değerlendirmek önemlidir. Doğru tanı, doğru tedavi en iyi sonuca ulaşmak için temel yoldur.

  • Mevsimsel Depresyon

    Mevsimsel Depresyon

    Sonbahar ve kış aylarında her iki kişiden biri mevsimsel depresyon yaşamaktadır ve bu durum kadınlarda erkeklerden iki kat daha fazla görülmektedir.

    Mevsimsel depresyonun, beynin sonbahar ve kış aylarında gün ışığının azalmasına verdiği tepki ile tetiklendiği düşünülmektedir. Beyinde bulunan iki özel kimyasal madde olan serotonin ve melatonin düzeyindeki değişikliklerin mevsimsel depresyonla bağlantılı olduğuna inanılmaktadır. Melatonin uykuyla bağlantılı bir hormondur. Karanlıkta veya gündüzler kısaldığında vücut büyük miktarlarda melatonin üretir ve bu yüksek düzeydeki melatonin insanda uyku hali, rehavet ve uyuşukluğa neden olur.

    Beyindeki kimyasal bir madde olan serotonin ise insanın ruh halini etkiler. Güneş ışığına maruz kalındığında serotonin üretimi artar. Sonbahar ve kış aylarında günler kısalmaya başladığından, vücuttaki serotonin miktarında düşüş olur. Dolayısıyla yaşanan çökkünlük durumu, serotonin seviyesindeki düşüşle de açıklanabilir.

    Mevsimsel depresyonun belirtileri nelerdir:

    • Aşırı yorgunluk, uyku süresinde artış

    • İştah ve kilo artışı

    • Çökkün duygu durumu, mutsuzluk, endişe

    • Enerji eksikliği

    • Güvensizlik, değersizlik ve suçluluk duyguları

    • Sosyal hayattan kendini geri çekme

    • Önceleri zevk alınan şeylerden artık zevk alamama

    • Konsantrasyon zorluğu

    • Cinsel isteksizlik

    Mevsimsel depresyon açısından bakıldığında, yukarıdaki belirtilerden en çok iştah artışı, uyku ihtiyacı, enerji ve keyif düzeyinde azalma görülür. Ayrıca bu belirtilerden en az beşi hissediliyorsa, mevsimsel depresyon yaşanıp yaşanmadığı değerlendirilmelidir.

    Mevsimsel depresyonu diğer depresyon biçimlerinden ayıran farklılıklar:

    • En az iki yıl arka arkaya, yılın aynı zamanında depresyon bulgularına sahip olunması

    • Depresyon dönemlerinin ardından depresyon olmayan dönemlerin gelmesi

    • Ruh halindeki ve davranışlardaki değişikliği açıklayacak başka bir neden olmaması

    Alınacak önlemler:

    • Hava güneşli olmasa da sabah veya öğlen saatlerinde 25-30 dakika dışarıda yürüyüş yaparak güneş ışığından faydalanmak

    • Düzenli olarak spor yapmak

    • Sabah yataktan erken kalkmak ve gün ışığından faydalanmak

    • Sağlıklı beslenmek (karbonhidrat ve şeker alımının kontrol altında tutulması)

    • Besin takviyesi olarak multi vitamin kullanmak (özellikle B vitamini eksikliğinin olup olmadığının kontrol altında tutulması)

    • Çalışma ortamlarında gerekli ışık ihtiyacının karşılanması ve ortamın ısı ayarının kontrol altında tutulması

    • Akşam saatlerinde floresan ışık yerine güneş ışığı renginde olan ampullerin kullanılması.

  • Çocukluk ve ergenlikte bipolar bozukluk

    Çocukluk ve ergenlikte bipolar bozukluk

    Mani ve depresyon dönemlerinden oluşan,genellikle erişkin dönemde tanı konulan,fakat hastaların yaklaşık %50-60 ında şikayetlerin ergenlik döneminde başladığı tespit edilen bir psikiyatrik bozukluktur.Çocukluk ve ergenlik döneminde belirtilerin atlanmasında ki temel neden,belirtiler yaş dönemleri değişken davranışlarıyla örtüştüğü için gözden kaçabilmektedir.Erişkin dönem bipolar bozukluk belirtileri çocuklarda normal yaş dönemi davranışları olarak değerlendirilebilir.

    Bipolar bozukluk, her yaşta başlama olasılığına rağmen, sıklıkla genç erişkinlikte 15-35 yaş arasında ortaya çıkar. Ortalama başlangıç yaşı erkeklerde 18, kadınlarda 20 yaş civarındadır. Bipolar kişilerin yarısı ilk bipolar hastalık dönemini 20 yaşından önce yaşar. Ve genelde ilk atak depresyon atağı olur ve bu durumda bipolar tanısını geciktiren bir durumdur. Çocukluk ve ileri yaşta başlaması daha seyrektir. Toplumda yaşam boyu görülme sıklığı yaklaşık %1-2 oranındadır.

    Çocukluk veya ergenlik döneminde başlayan bipolar bozukluk kişinin işlevselliğini belirgin oranda bozmaktadır.Erken başlangıç, hastalığın gidişatı için kötü bir kriterdir.Zamanında tanı konulup tedavi edilmediği takdirde erişkin döneminde de ciddi sorunlar yaşanmaktadır.

    Ailesinde bipolar bozukluk olan çocuklarda bozukluk daha erken yaşlarda görülebilir.Bipolar bozukluğun nedenine dair uzun yıllardır yapılan araştırma sonuçları, bu bozukluğa ailenin bazı bireylerinde görülmeyip bazı bireylerinde bipolar bozukluğu ortaya çıkaran genetik bir yatkınlığın neden olduğunu göstermiştir. Bu yatkınlığın düşünce, davranışlar ve duyguları düzenleyen beynin frontal korteks, limbik sistem bölgelerinde dopamin, noradrenalin, serotonin ve glutamat isimli ileti sisteminde görev alan monaaminlerin çalışmasında değişiklik yaratır.

    Çocuk ve genç ergenlerde bipolar bozukluk erişkinlerdekinden farklı görünür.Bipolar bozukluk hem çocuklarda hem ergenlerde görülebilmektedir. Ancak erişkinlerdekinin tersine, çocuklar ve genç ergenler çoğu zaman manik ve depresif ataklar arasında, birgün içinde birçok kez çok hızlı duygudurum dalgalanmaları yaşamaktadırlar. Bu hızlı döngü davranış sorunları gibi algılanabilir.Mani erişkin dönemdeki gibi aşırı mutlu,güvenli olmak vs degilde, aşırı gergin ve yıkıcı öfke nöbetleri dönemi şeklinde görülmektedir. Bipolar bozukluğu olan çocuklarda depresyon, çok sayıda bedensel şikayetler,okul isteksizliği, uyku ve iştah değişimleri,evden ve okuldan kaçma girişimleri, iritabilite, yakınma, nedensiz ağlama, sosyal etkileşimde azalma ve reddedilme veya başarısızlığa karşı aşırı tahammülsüzlük şeklinde görülmektedir.

    Çocukluk ve ergenlik çağında bipolar bozukluk mani belirtileri;

    Enerjide artma,

    Dikkat dağınıklığı,odaklanma ve konuyu sürdürmede zorlanma,

    Hızlı konuşma ve arasına girememe,

    Olaylara aşırı tepki,ani ve kontrol edilemeyen öfke patlamaları,

    Kendini çok güçlü,yenilmez hissetme,

    Konuşurken daldan dala atlama,

    Uyku ve iştahta azalma,

    Aşırı mutlu görünme,enerjik hissetme

    Ergenlerde ise:

    Bipolar bozukluğu olan gençlerde karışık semptomlar da yaygındır. Daha büyük yaş grubunda erişin tipine yakın bulgular görülmektedir. Ergenlikte de aşırı enerji,kendini güçlü hissetme vs ile aşırı cinsel eyilimler,madde,alkol kötüye kullanımı,sosyal çevrede suça meyil gibi durumlarda eşlik edebilir. İntihar düşüncesi yoğun izlenebilir.Travmatik olaylar bipolar bozukluğun başlamasını tetikleyebilir. Bir bağımlılığı veya intihar düşünceleri olan çocuklar ve ergenler her zaman ciddiye alınmalı ve duygudurum bozukluğu açısından değerlendirilmelidir. Uygun tedaviyle intihar düşüncelerinin ve diğer sorunların üstesinden gelmek mümkündür.

    Bipolar bozukluk belirtilerini gösterebilen diğer psikiyatrik durumlar da değerrlendirilmelidir.Çocuklarda Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) , diğer Yıkıcı Davranış Bozuklukları,Zeka gerilikleri,Metabolik nedenler değerlendirilmelidir. Aslında, DEHB çoğunlukla bipolar bozukluğun semptomları meydana gelmeden ortaya çıkmaktadır. Bu, DEHB olan her çocukta bipolar bozukluk olacağı anlamına gelmez. Yine de bipolar bozukluk bulunan bir akrabası olan DEHBli bir çocukta bu hastalğın gelişme olasılığı normal populasyona göre daha yüksektir .Çocuklarda antidepresan ya da psikostimülan kullanımından sonra mani bulguları ortaya çıkıyorsa, bipolar bozukluk açısından detaylı değerlendirme uygun olacaktır.

    Çocuk ve ergenlerde bipolar bozukluk tedavisi:

    Bipolar bozukluğu olan çocukların ve ergenlerin erkan tanı ve tedavi almaları ve büyüdükçe semptomlarını nasıl kontrol altına alabileceklerini öğrenmeleri çok önemlidir. İlaç tedavileri duygudurumun kontrol edilmesine yardımcı olmaktadır ve psikoterapi desteği işe yaramaktadır.Çocuk ve ergenlerdede dikkatli ve düzenli tedavi önemlidir.Hastalık,tedavi ve süreci kişi ve aile ile konuşulmalı ve mutlaka işbirliği sağlanmalıdır.

  • Sosyal Medya Çılgınlığı

    Sosyal Medya Çılgınlığı

    2000’li yıllarda teknolojinin sınırları aştığı dönemde hayatımıza giren ve artık bizim onu değil, onun bizi yönettiği bir olgu: SOSYAL MEDYA

    İlk başta sadece bir takma adla, masa üstü bilgisayarlarımızla kullanabildiğimiz icq vardı. Şimdiki gençler onu bilmezler. Şimdiki sosyal medya çılgınlığına göre oldukça masumdu. Gerçekten arkadaşlarımızla konuştuğumuz bir aracıydı. Daha cep telefonu yeni yeni çıkmıştı ve ev telefon faturaları çok yüksek geliyor diye aynı anda birden fazla kişiyle konuşabileceğimiz çok güzel bir icattı. Kimse iletişimi arttırmayı hedefleyen bu icadın ileride iletişimi yok edecek boyuta geleceğini tahmin edemezdi.

    Sonraları ilk olarak cep telefonları boyut atladı. Telefon açmak ve mesaj yazmanın dışında tüm dünyaya açılan telefonlar değişik aplikasyonları da beraberinde getirdi. Bunlardan en çok kendini duyuran FACEBOOK oldu. Sonra İnstagram, Snapchat, Tinder ve bunun gibi bir sürü modern çağ icatları gelişti.

    Sözde bu icatların temel noktası uzakta olan arkadaşlarla veya akrabalarla iletişim sağlamak. Peki biz ne için kullanıyoruz? Her şeyden önce flirtleşme ve tanışmalar artık hep bu aplikasyonlar sayesinde. Özenle seçilmiş resimler, “beğen” butonu, 1-2 yorum, sonra direkt mesajlaşma derken Whatsapp’a geçiş ve buluşma. Bu buluşmaların amacı gerçek bir ilişkiden tek gecelik ilişkiye kadar geniş bir yelpazeyi kapsıyor. Kaç beğeni aldığın veya kaç takipçin olduğu en büyük popülarite sayılmaya başlandı ve parayla takipçi satın alma gibi bir şey icat edildi. Bunların tek bir amacı var aslında. O da beğenilmek, ilgilenilmek ve sevilmek. Herkesin beğenilmeye ve sevilmeye ihtiyacı var ama bunun sanal bir ortamda olması sadece anı kurtarıyor. Hiç farkında değiliz ama gitgide yalnızlaşmaya başlıyoruz. Arkadaşlarımızla veya ailemizle sosyalleşmek için geçirdiğimiz zamanlarda artık elimizde hep bir telefon. Sohbetler yarıda kalıyor, duygular bastırılıyor, tatminsizlik artıyor. Bununla baş etmek için ise daha çok sosyal medyaya saldırılıyor. Daha çok beğeni peşinde sahte hayatlar yaşanmaya başlanıyor.

    Öte yandan sahte hayatlara gerçek imrenmeler oluşuyor. Maddi durumun iyi değil mi; herkesin tatilleri gözüne batmaya başlıyor. Sevdiğin bir arkadaşını, ailenden birini mi kaybettin; herkesin arkadaşı, ailesi gözüne batmaya başlıyor. Sevgilinden yeni mi ayrıldın; sevgililerin pozları gözüne batmaya başlıyor. Neyin eksikse onu görmeye başlıyorsun ve başkalarının hayatıyla kendini kıyaslamaya başlıyorsun. Önce bunun anlamsız olduğunu düşünüyorsun ama her ne oluyorsa bir müddet sonra anlamsızlığı unutup bu sahteliği gerçekmiş gibi algılamaya başlıyorsun ve kendini çaresiz, umutsuz, değersiz, yalnız hissetmeye başlıyorsun.

    Mesajım gitti mi gitmedi mi, tek tik mi çift tik mi, tik mavi oldu mu olmadı mı, çevrimiçi mi çevrimdışı mı, yeni resim koymuş mu koymamış mı, en son neredeymiş, kimlerle arkadaş olmuş, kimleri beğenmiş, kimler onu beğenmiş vb. Bunlar için gün içinde ne kadar vakit harcadığınızın farkında mısınız? Bunun yerine kendinize vakit harcasanız, dinlenseniz, yeni fikirler üretmeye çalışsanız, insanlara yardım etseniz daha tatminkar olmaz mısınız?

    Peki sosyal medyanın hiç mi iyi yanı yok? Tabii ki var. Sosyal medya sayesinde özellikle basın yasağının git gide arttığı ülkemizde gerçek haberleri takip edebiliyoruz. İşlerimizi duyurabiliyoruz. Her şeyin çok hızlı yaşandığı ve yaşam mücadelesinin ciddi boyutlara ulaştığı bu devirde sosyalliğe çok fazla zaman harcayamadığımız için sosyal ağlar geliştirebiliyoruz. Yeni fikirler keşfedebiliyoruz. Gerçekten uzakta olan yakınlarımızla görüşebiliyoruz.

    Ancak sorun şu ki, bilinçli kullanıcılar olmazsak dezavantajları yüzünden psikolojik bunalımlar yaşamamız kaçınılmaz. Hiç kullanmayın demiyorum. İşinize yaradığı ölçüde herkesin sosyal medya kullanması gerektiğini düşünüyorum ancak 7-24 bunun içinde olmak, kendini başka hayatlarla kıyaslamak, hem de bu kıyaslamayı sahte hayatlar için yapmak kişiyi kendisinden an ve an uzaklaştırıyor.

    Özellikle ergen ebeveynlerinin çok dikkat etmesi gerekiyor. Ergenlik zaten duygusal açıdan zor bir süreç. Bu süreçte sosyal medyanın bir ergeni ele geçirmesi çok kolay. Daha “ben kimim, ne istiyorum” sorularını keşfetmeyen ergenlerin bu soruları keşif aşamasında sosyal medya tam anlamıyla bir zehirli virüs. Çocuklarının ellerine telefonu vererek sakinleştirmeye çalışan anne-babalar, bu çocuklar büyüdüğünde neyle sakinleşecekler?

    Bilinçli sosyal medya kullanıcısı olmanız dileğiyle…

  • Öfke kontrolü öğrenilebilir…

    Öfke,içimizde varolan normal bir duygudur.İnsan ve hayvanlarda öfkenin yaşamsal olarak ne anlama geldiği genel olarak bilinmektedir. Varoluşa karşı tehditlerde özellikle daha belirgin ve daha yıkıcı olarak karşımıza çıkmaktadır. Öfke, engellenme, incinme ya da gözdağı karşısında gösterilen saldırganlık tepkisi, kızgınlık,hışım veya hiddet olarak tanımlanabilir. Öfkenin dışa vurlmasının şiddetide karşılaşılan olayların şiddetine yada içimizde oluşturduğu kaygıya göre değişmektedir.

    Öfkeyi ortaya çıkaran genel nedenler şöyle sıralanabilir:

    1-Ulaşılmak istenen hedefe giden yolda yaşanan bireysel yetersizlikler veya başarısızlıklar,

    2-Toplumsal anlamda yaşanan hayal kırıklıkları,

    3-Kişinin maruz kaldığı haksızlıklar karşısında, öfke doğal olarak ortaya çıkabilir. Evet öfkenin ortaya çıkması sorun oluşturmaz fakat öfkenin neden olduğu yada öfkeyi nasıl dışa vurduğumuz önemli bir sorun olabilir. Ve aslında öfke de her duygumuz gibi doğru dışa vurulduğunda yararlı bir duygudur.

    Örneğin; bir anne çocuğunun yaptığı yanlış bir davranışta kaşlarını çatarak eğer yüzünü görmüyarsa sesli bir sinyal yollayarak çocuğun davranışı durdurmasını sağlayabilir. Fakat çocuk bu sinyali aldığı halde bir süre sonra yine aynı davranışı yapmaya devam ederse anne yine aynı eylemle durumu toparlayamadığında bu defa otoritesi sarsıldığı için kızgınlık seviyesi artarak öfkeye dönüşebilir.

    İşte bu noktada annenin bu duygusunu çocuğa şiddetle yansıtması,bunu fiziksel temasa çevirmesi doğru bir davranış olmayacaktır.Çünkü bu davranış şekli çocuğunda kolayca öğrenebileceği ve başkalarına uygulayabileceği bir durum olabilir.

    Peki, neden hepimiz öfkelendiğimizde saldırgan olmayız,yada zarar verici davranışlar yapmayız da bazılarımız yapar? Bu durum kişinin yaşadığı öfke bir duygu iken,saldırganlık, yıkıcılık ve şiddet bir davranıştır. Ve kişilere göre öfke duygusunun dışa vurumu farklı şekillerde karşımıza çıkacaktır. Öfke duygusu ile dolan kişi, saldıgan, yıkıcı olabileceği gibi, aşırı sessiz,içe dönük ve kırılmış da olabilir.

    Eğer öfkelendiğimizde bunu yansıtma şeklimiz çok yıkıcı oluyor ve sonrasında pişmalıklar yaşıyorsak bir sorunumuz var demektir. Bazı insanlar öfkelenince yaptıkları şeylerin doğru olduğunu savunabilirler ve sonuşlarına katlanmak onları daha da öfkelendirebilir. Aynı zamanda bizde öfke uyandıran olaylara pasif -agresif bir tutum sergiliyorsak,sonrasında bu durum veya kişiyle yüzleşmek yerine daha gergin yada öç almaya yönelik tavırlar sergiliyorsak,alaycı,aşağılayıcı bir tarz oluşturuyorsak yine bir sorunumuz var demektir.Çückü bu davranışlar kendilik algımızı olumsuz etkilediği gibi farklı bozuk kişilik özellikleri oluşmasına neden olabilir.

    Öfke doğal bir duygu iken onun dışarıya nasıl gösterildiği bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır.Öfke kontrolündeki sorunlar genetik veya fizyolojik nedenlerden kaynaklanabilir.Aynı zamanda sevgisiz,ilgisiz,çok katı ortamlarda yetişen çocuklarda daha sıklıkla görülmektedir.Bazı çocuklar bebekliklerinden itibaren daha gergin,öfkeli ve huzursuz olabilirler.Bu nedenle aile tutumları,sosyal çevre,genetik özellikler,ailede psikiyatrik sorunlar,fizyolojik nedenler,fiziksel ve bilişsel engeller gibi nedenlerde sorumlu tutulmaktadır.

    Öfke kontrolünde öncelikli olarak öfkeye neden olanlar şeyleri iyi tespit etmek öncelikli bir durumdur.Yani davranışın öncesinde belirlenen faktörler 1. adımdır.

    2. adımda ortaya çıkan davranış ve 3.adımda davranışın sonuçlarına odaklanılan bir davranış desteği öfke kontrolünde faydalı olabilmektedir.

    1.adımda,genelde davranışın meydana geldiği ortam,olaylar,durumu tetikleyen veya arttıran durumlar gözden geçirilmelidir. Öfkenin saldırganlık yıkıcılık olarak dışavurumununa neden olan ortamlardan kişinin uzak durması veya uzaklaşabilme yollarını belirlemek gerekmektedir. Ve daha uygun rol modeller ile ilişkileri güçlendirmek destekleyici olacaktır.

    Örneğin, saldırganlık içeren oyunlardan uzaklaştırmak, daha yaratıcı eylemlere yönlendirmek, ev içinde saldırgan tavırlarda olan rol modellerin davranışlarının kontrol edilmesi konusunda destekler vermek uygun olacaktır.

    Maruz kalınan olaya karşı duyarsızlaştırma çalışmaları oldukça faydalı olmaktadır. Bunların yanında doğru iletişim yollarını, doğru dili kullanma becerisini gelişrtirmek, kişinin kendi kendini telkin etmeyi öğretmen, çeşitli sakinleşme egzersizleri ile durumu desteklemek gibi bir çok yol birlikte kullanılmalıdır.

    2.adım, ortaya çıkan davranış, bu davranışın değişimi için aslında direk ortaya çıkan olumsuz sonuçlar üzerinden yani 3.adım üzerinden çalışmak gerekmektedir.

    Öfkeyi kişi kontrol edemediğinde yaptığı davranışın sonuçları tek tek konuşulmalıdır. Ve sonuçta bu davranışlardan kendisinin sorumlu olduğu öğretilmelidir. Yavaş yavaş olumlu pekiştireçler ile davranışı söndürme çalışmaları,davranış sonrası bazı kısıtlamalar vermek,yani davranışın bedelini ödemesini öğretmek önemli bir öğretidir.

    Davranış ortaya çıkmadan,dur-düşün-yap egzersizleri, nefes ve kas egzersizleri birebir öğretilmelidir. Ve kişiye bu durumun onun kontrolünde olduğu, yeterli zamanı ayırırsa bunu kontrol edebileceği açıklanmalı, özellikle çocuklar ile yapılan çalışmalarda ev içindeki bireylere nasıl destekler verecekleri net olarak anlatılmalıdır.

    Bu davranış eğitimi sürecinde başarı durumuna göre kişi kendini yada aile çocuğu çeşitli şekillerde ödüllendirerek motivasyonu arttırabilmektedir.

    Yalnız bu ödüllendirmelr rüşvet şeklinde değil gerçekten gayretinin karşılığı şeklinde sunulur ise işe yarayan faktörlerdir. Evet ÖFKE normal bir duygu ama aşırı ve yıkıcı davranışlarla sosyal ve ailesel yaşamı olumsuz etkilediğinde kontrol edilmesi gereken bir durumdur. Çünkü, bu davranışların sonuçları kişinin aile, sosyal, okul veya iş hayatını olumsuz etkileyerek,kişilik gelişiminde, psikolojik ve fizyolojik yapısında olumsuzluklara neden olabilir.

  • Kendimizi Gerçekten Geliştiriyor Muyuz? Yoksa Egomuzu Mu Şişiriyoruz?

    Kendimizi Gerçekten Geliştiriyor Muyuz? Yoksa Egomuzu Mu Şişiriyoruz?

    Varoluşçu yaklaşıma göre, birey var olmanın getirileriyle yüzleşmekte ve bu sebepten dolayı çatışma yaşamaktadır. Var olmanın getirileri demek insan hayatındaki en nihai kaygılar demektir. Bunlar; ölüm, özgürlük, yalıtım ve anlamsızlıktır. Birey bu hayat gerçeklerinden herhangi bir tanesiyle karşı karşıya kalınca, varoluşçu çatışma oluşmaktadır.

    En çok korkuya neden olan nihai kaygı ölümdür. Kişi, varoluşçu çatışmayı, ölümün kaçınılmazlığının farkında olması ve var olmaya devam etme arzusu arasında gidip geldiğinde yaşamaktadır. Bir diğer nihai kaygı olan özgürlük korkuya yapışık bir şekildedir. Varoluşçu görüşe göre özgürlük, dışsal yapının yokluğu demektir. Kişi, hayat tarzından, seçimlerinden, kararlarından ve hareketlerinden tamamen kendisi sorumludur. Yani kişi kendi hayatında tamamen özgürdür ve her şeyin sorumlusu kendisidir. Bu da, kişinin altında hiçbir zemin olmadığı, sadece bir boşluk olduğu anlamına gelmektedir. Bu durumda çatışma, zeminsizlik ile bir zemin için duyulan arzu arasındaki çelişkiden kaynaklanmaktadır. Üçüncü nihai kaygı olan yalıtım, kişinin varoluşa tek başına başlayıp, tek başına bitirmesi demektir. Kişi bir başkasına ne kadar yakın olursa olsun, yine de tek başınadır. Varoluşçu çatışma da, kişinin yalnızlığının farkında olması ile bağlantı kurma ve bir bütün olma arzusu arasındaki gerilimdir. Son nihai kaygı olarak anlamsızlık ise, kişinin hayatındaki anlamı sorgulamasıdır. Kişi eğer kendi dünyasını oluşturuyorsa, kayıtsız bir evrende yaşıyorsa ve en sonunda mutlaka ölecekse, hayatın anlamını aramaya başlar. Bu durumda çatışma da, bir anlamı olmayan evrende anlam arayışı ikileminden kaynaklanmaktadır.

    Şimdilerde “anlam arayışı” çok moda oldu. Türlü türlü kişisel gelişim seminerleri ve kitapları, hayat koçları, iki günlük psikologlar, gurular, şamanlar, hacılar, hocalar türedi. Bunların hepsi bir meslek grubu oluşturmaktadır ancak her şeyin çok hızlandığı ve tüketim toplumuna dönüşmemiz nedeniyle bu meslek gruplarının hepsi kötüye kullanılmaya başlandı.

    Psikoterapi süreci nedir?psiko Yunanca psukhē “ruh, zihin”den, terapi ise Yunanca therapeia “iyileştirme”den türemiştir. Dolayısıyla psikoterapi ruhsal süreçleri iyileştirme anlamına geldiğinden somut, elle tutulur bir şeyden bahsedilmemektedir. Bu da psikoterapiyi kötüye kullanmaya açık hale getirmektedir.

    Şimdilerde 2 gün eğitim alıp kendisini yaşam koçu ilan eden, kitaplar okuyup kendisine kişisel gelişim uzmanı lakabı veren, 3-4 kere hindistana gidip kendisini guru sanan insanlar türedi. Dönem o kadar hızlandı, yalnızlıklar o kadar arttı ki; insanların psikolojileri eskiye oranla daha çok bozulmaya başladı. Ya da daha kabul edilebilir bir şey olduğu için daha çok duyar olduk. Hal bu olunca ruh sağlığı da ticarete dökülür oldu.

    İnsanların daha mutlu, huzurlu, sakin, tatminkar, özgür hissetmeye ihtiyacı var. Bu ihtiyacın farkına varanlar var ama birçoğu bunu nasıl gerçekleştireceklerini bilmiyor. Pazarlama becerisi kuvvetli olan insanlar bu açıkları iyi yakalayıp yalancı iyilik hali üretebiliyorlar. Bunun da adı “sahtekar” değil, “kişisel gelişimci” veya “hayat koçu” oluyor.

    Bir psikoterapist nasıl gelişir? Üniversitenin psikoloji eğitiminden mezun olur ve üstüne yüksek lisans yapar. O noktada öğrencilik bitti sanar ancak yeni başlamıştır. Sürekli eğitimler, workshoplar ve kongrelere katılır. Kişi mutlaka kendi terapi sürecinden geçip kendi kör noktalarını keşfeder, bilinçaltı ile çalışır ve sürekli bir gelişim içindedir. Tüm bunlar olurken danışanlarına verimli olabilmek için daha eğitimli kişilerden süpervizyon alır ve tüm bunları kocaman bir sevgiyle yapar.

    Peki yalancı psikologların, yetersiz eğitim almış koçların ve guruların danışanlarına ne oluyor. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki, bu insanlar başta çok ciddi bir mutluluk ve güven duygusu yaşıyorlar. Ancak bu geçici bir süre oluyor çünkü 2-3 günlük yoğunlaştırılmış programlarda özgüven şişiriliyor. Düşünce gücüyle ateş üstünde bile yürüyorsunuz. O zaman da zannediliyor ki, hayatta her şeyi yapma gücüne sahibiz. O cesaretle bir çok ciddi kararlar veriliyor. İşler değiştiriliyor, memleketler değiştiriliyor, eşler sevgililer bırakılıyor. Ancak bu şişirilmiş özgüven normale dönünce, gerçek hayat her zamanki rutinine dönünce sudan çıkmış balığa dönülüyor. O noktada büyük pişmanlıklar ve kızgınlıklar başlıyor. İnsanın kendine olan güveni de karşısındakine olan güven de gidiyor.

    Öte yandan yalancı gurular, psikologlar, koçlar ve kişisel gelişimciler de egolarını şişirmeye devam ediyorlar. Sanki hayatı çözmüş edasında herkese yön vermeye, doğru yanlış bilmeden insanları karizmayla ve pazarlama teknikleriyle etkiledikçe, kendilerini daha da büyük görmeye başlıyorlar. Aslında bilmiyorlar ki, böyle yaparak her geçen gün kendilerinden biraz daha uzaklaşıyorlar. Bu noktada gerçekten çok dikkatli olmak gerekir. Bu insanlar karşısındaki insanın ruhani durumunu kullanıyorlar. Zayıflıklarından, olumsuz duygularından yararlanıp kendilerini MADDİ MANEVİ besliyorlar. Bunun adı vicdansızlıktır!