Blog

  • Aile İçi Şiddet

    Aile İçi Şiddet

    Şiddet özellikle de aile içi şiddet önemli bir toplumsal problem olarak karşımıza çıkmaktadır. Yılda 1,6 milyondan fazla insan şiddet yüzünden hayatını kaybetmektedir (World Health Organization [WHO], 2002).

    Kişilerin beslenme ve bakım gereksinimlerini karşılayan, güven duygusu veren, beden ve akıl sağlığını koruyan ve geliştiren bir birim olması gereken aile, çoğu kez, her çeşit şiddetin beslendiği ve uygulandığı tek odak olmaktadır (Ünal, G. (2005). Türkiye genelinde ailelerin %85’ inde fiziksel veya sözel şiddetin yaşandığı saptanmıştır (Akın, 2013).

    Aile içi şiddet, aile bireylerinden biri tarafından bulunduğu ailedeki bir başka üyenin hayatını, fiziksel ve psikolojik, sağlığını, bağımsızlığını tehlikeye sokan kişiliğine ve kişilik gelişimine büyük boyutlarda hasar veren eylem veya ihmaldir (Türk Tabipler Birliği, 2004).

    Aile içerisinde şiddet davranışı genelde 5 alt grupta değerlendirilir (Arın, 1996).

    Fiziksel Şiddet.

    Fiziksel şiddet kaba kuvvetin korkutma, sindirme veya ceza amaçlı kullanılmasıdır. Örneğin annenin çocuğuna tokat atması, kulağını çekmesi, eşlerin birbirine vurması, tekme atması fiziksel şiddet kapsamındadır (Uçar, 2003).

    Cinsel Şiddet.

    Cinsel şiddet, cinselliğin bir tehdit, sindirme, kontrol etme amacıyla kullanılmasıdır (Artuk, 2002). Kişinin eşi istemediği halde eşini birlikte olmaya zorlaması, eşinin cinsel bölgelerine zarar vermesi, eşini yabancılar ile ilişkiye zorlanması, kişinin isteği dışında biriyle evlendirilmesi cinsel şiddete örnek gösterilebilir (Öztan, 2004).

    Ekonomik Şiddet.

    Ailede sahip olunan ekonomik kaynakların veya paranın, kişi üzerinde korkutma, tehdit veya yaptırım aracı olarak bilinçli bir şekilde kullanılmasıdır. Ekonomik şiddete kadının çalışmasına ya da iş hayatında gelişmesine engel olmak, para vermemek veya kısıtlı para vermek, ailenin gelir ve gideri konusunda bilgi vermemek, ekonomik bir konuda eşin fikrini almamak, çalışmayı reddedip eşinin parasını harcamak gösterilebilir (Mutlu, 2006).

    Sözel Şiddet.

    Muhataba karşı kullanılan kelimeler, seslenme biçimi, ses tonu kişiyi korkutma, sindirme, cezalandırma ve kontrol etme amacıyla kullanılıyorsa burada sözel şiddetten bahsedilebilir. Sözel şiddetin ana örnekleri hakaret etmek, aşağılamak, tehdit etmek, başkalarıyla kıyaslamak, küçük düşürmektir (Mutlu, 2006).

    Psikolojik Şiddet.

    Psikolojik şiddet, duyguların ve duygusal ihtiyaçlarının, karşı tarafa baskı uygulayabilmek amacıyla istismar edilmesi, bir yaptırım ve tehdit amacıyla kullanılmasıdır. Eşini eve kapatmak, insanlarla görüşmelerini engellemek, giyeceği kıyafetleri konusunda baskı yapmak, eşini örtünmeye zorlamak psikolojik şiddet örneğidir (Uçar, 2003).

    Bu anlamda şiddet fiziksel, cinsel, sözel ve psikolojik unsurlar içerdiğinden, aile içi şiddet denildiğinde sadece fiziksel şiddetin düşünülmemesi gerekir. Aile bireylerinin birbirine bağırması, hakaret etmesi, baskı kurması halinde de ortada bir şiddetin olduğunun bilinmesi gerekir (Akın, 2013).

    Aileler içerisinde kullanılan şiddet türlerinden bağırma ve azarlama ebeveynler ve çocuklar arasında en çok kullanılan şiddet biçimi olduğu ortaya çıkmıştır. Çocuklara yönelik şiddet türleri arasında baskıcı ve sözel şiddet türleri (harçlık kesme, ev hapsi, televizyon yasaklama, dayak, bağırmak gibi) öne çıktığı görülmektedir. Eşler arasında en yaygın olan şiddet türü ise yüksek sesle bağırmak şeklinde belirtilmiştir (Rıttersberger, 1997; akt.Ünal, 2005).

    Kadına Yönelik Şiddet

    Kadın şiddete maruz kaldığı ilk zamanlarda şaşırır, şoka girer ve yaşadığı bu şiddetin varlığını kabul edemez. Bu olanları aniden gelen geçici bir öfkenin sonucu olarak görür ve şiddetin devam edeceğini düşünmez. Şiddeti açıklamayı ya da yardım istemeyi yaşadığı şiddet sürekli bir hal aldığında kabul eder (Karaduman, Uyanık ve Karakaya, 1993).

    Kadının şiddeti tanımadaki engelleri şu şekildedir: şiddetin sıradanlaşması, şiddete sessiz kalınması, hep yakın bir zamanda şiddetin son bulacağı beklentisi, benim nasılsa bu şiddeti durdurmaya gücüm yetmez düşüncesi, çaresizlik duygusu (Karaduman, Uyanık ve Karakaya, 1993).

    Şiddete maruz kalan kadın bu olaydan sonra şiddeti yabancılardan gizler. Kadında şiddet görmekten dolayı oluşan utanç duygusu ya da daha fazla şiddet görebileceği korkusu olayı gizlemenin önemli nedenleri arasındadır (Arat, 1995).

    Şiddetin sürekli bir hale gelmesi ile birlikte, aile içerisinde şiddete uğrayan kadınlar, bu olay karşısında çözümsüz kalmakta, şiddetten utanmakta, psikolojik ve fiziki olarak ağır bir şekilde yıpranmakta ve bu şiddetin izlerini hayatları boyunca taşımaktadırlar (Başaran, 2002).

    Aile içi şiddetin meydana gelme sebebi büyük ölçüde bir güç ilişkisi etrafında oluşan genel toplumsal şiddettir. Örneğin Türkiye’de kadına uygulanan şiddetin sebebi olarak kadınların uygunsuz davranışları gösterilmektedir. Erkekler eşlerinden kendilerine karşı saygılı davranılması gibi bir beklenti içerisindedirler ve saygısızlıkla karşılaştıklarında şiddetin meşru olduğunu düşünmektedirler (Başaran 2002).

    Bireyin davranışlarından bağımsız olarak maruz kaldığı şiddet, çocukluk yaşantılarıyla bağdaştırılabilir. Giyim tarzından, yaptığı yemeğin lezzetine kadar her türlü olayın kadına yönelik şiddete sebep olduğu gösterilebilir. Mağdur bu gibi olaylarda başına gelenleri çocukluğu ve ebeveynlerinin tepkileri ile özdeşleştirir. Şiddete uğrayan birey, kendisini yaptığı kötü bir davranış sebebiyle aile tarafından cezalandırılan çocuk gibi hisseder (Ulutaşdemir, 2002; Vahip, 2002; Günay, Çınar ve Keskin 1999).

    Çocuğa Yönelik Şiddet

    Aile içindeki şiddete görsel ya da işitsel olarak maruz kalan çocuklara sessiz, unutulmuş ya da görünmez kurbanlar adı verilmektedir. Bu çocuklar duygusal kötüye kullanılma kategorisine alınmaktadır. Doğrudan şiddete maruz kalmasalar da bu çocuklar diğer kötüye kullanılmış ya da ihmal edilmiş çocuklarla aynı belirtiyi göstermektedir (Edleson 1999).

    Ebeveynler arasındaki şiddete herhangi bir şekilde tanık olan çocuklar direkt olarak şiddete maruz kalmasa bile saldırganlıklarında artma uyku, yemek yeme ve kilo ile ilgili sorunlarda dahil olmak üzere çok sayıda sağlık ve davranış sorunları olabilir (Türkbay ve Söhmen 1999).

    Çocukta şiddet davranışlarının ilk belirtileri umursamazlık şeklinde kendini göstermektedir (Dixone ve Browne 2003). Çocuk arkadaşlarına, kardeşine, hayvanlara karşı zalimce davranır fakat sonuçlarından dolayı acı çekmez. Zaman geçtikçe çocuk kendini diğer arkadaşlarında uzaklaştırır ve sosyal ilişkilerini sınırlandırır (Risetock 1995; akt. Ünal 2005).

    Çocuğun aile içindeki şiddetten etkilenmesi annenin dövülmesi bittikten sonrada devam etmektedir. Bu çocuklar yardıma muhtaç olan, yaralanmış bir anneyle baş başa kalıp onun bakımıyla ilgilenmek zorunda kalmıştır. Annesine yardımcı olamayan çocuk yetersizlik, acizlik duygularına kapılmaktadır. Bu olay sadece bir fiziki bakım üstlenme durumu ya da şiddet gören annenin yeterli annelik yeteneklerini ve sorumluluklarını kaybetmesinden dolayı ihmale uğrama ile de sınırlı değildir (Bayındır 2010).

    İçselleştirilen öfke, korku ve çökkünlük duyguları kişinin tutum ve davranışlarını yaşam boyu etkilemektedir. Şiddet ve ihmal sonucu oluşan gelişimsel yapı çoğu kez yine çeşitli biçimleriyle şiddeti doğuran bir saldırganlık kaynağıdır (Vahip, 2002).

    Çocuk şiddet gördüğü aile ortamındaki çökkünlük duygularını içselleştirmektedir. Duygusal olarak çökmüş bir anneden psikolojik olarak ayrılmak ve bireyleşmek çocuk için iki ayrı zorluk taşır. Birincisi anne faktörünü yeterli ölçüde tam olarak doyamayan çocuk tam olarak ne istediğini bilemeden anneye daha bağlanır. İkincisi duygusal olarak çökmüş bir anneyi kendi haline bırakıp da kendi yoluna gidemez, bundan suçluluk duyar (Bayındır 2010, Özmen 2004).

    Şiddet sorununun can alıcı noktalarından biri kuşaktan kuşağa aktarılma özelliğidir. Aile içinde şiddete maruz kalan çocukların çoğu büyüdüklerinde şiddet uygulayan eşlere ya da anne babalara dönüşmeseler de, şiddet uygulayan yetişkinlerinin büyük bölümü çocuklukta aile içi şiddete maruz kalmıştır (Kaufman ve Zigler, 1987).

    Aile içinde erkek çocuk öğrendiği şiddeti ileride eşine ya da çocuklarına uygulayabilmekte kız çocuk ise baba evinde gördüğü ve içselleştirdiği şiddeti eşi ile yaşadığında olağan karşılamaktadır. Aile içinde şiddet ortamında yaşayan kız çocuk için şiddet olgusu katlanılması gereken cinsiyet rolünün bir parçası olarak kabul edilmektedir (Karaduman Uyanık ve Karakaya, 1993).

    Çocuğa uygulanan şiddetin sebebinin genellikle çocuğun davranışı olduğu belirtmekte, söz dinlememe, yaramazlık, saygısızlık, çocuğun yüksek istekleri adı altında şiddete bahane yaratılmaktadır. (Taner ve Gökler 2004).Ailede ilgisizlik, sevgisizlik, iletişim kopukluğu gibi nedenler ve anne babanın depresyonda olması ya da mental rahatsızlıklar da çocuk şiddeti için risk oluşturmaktadır (Şahin ve Beyazova, 2001).

    Aile içerisinde yaşanan şiddet depresyon, insan ilişkilerinde başarısızlık, uyku, yemek problemleri gibi sorunlara neden olmaktadır. Büyüdüğü evde şiddete doğrudan ya da dolaylı yoldan maruz kalan çocuk yakın arkadaşlık ilişkileri kuramamakta, saldırgan davranmakta, özsaygısını kaybetmekte, fiziksel ve psikolojik açıdan yıpranmaktadır (Demir Akça, Akça ve Sönmez, 2016).

    Şiddetin önlenmesi toplumların böyle bir sorunun varlığını ve bu sorunun şiddet mağdurları üzerindeki etkisinden haberdar olması ile başlar. Aile içi şiddetin varlığını ve bunun aile için oluşturduğu riskleri kabul etmek, şiddet karşısında sağlıklı bir yardım sisteminin oluşturulabilmesi için vazgeçilmezdir (Aktaş, 2007).

  • Asperger sendromu hakkında

    Asperger, aşağıdaki belirtileri bu bozukluğun tipik belirtileri olarak sınıflamaktadır. Göz göze temasın az, yüz ifadesinin ve ses tonunun sınırlı olması, sosyal içe çekilme ve yaşıt ilişkilerinde azlık, duyguları anlamada güçlük, stereotipik aktarım ve davranışlar, bilgiçlik taslayan konuşma biçimi, karşılıklı iletişim ve hayali oyunda sınırlılık, zihinsel takıntılarla donatılmış olma, rutinlere esnek olmayan bir biçimde yönelme ve nesnelerin yineleyici kullanımı. Asperger, bu hastalığı ilk tanımladığında kendini çevreden tümüyle izole etme ve kabuğuna çekilme eğilimi içeren bu sendromun daha çok erkek çocuklarda görüldüğünü gözlemlemiştir. Aşırı entellektüalizasyon, normal çocuklarda görülen çevreye karşı gösterilen safça ilgisizliğin ardından çevreyi süzen gözlerin olmaması bu çocuklarda görülmektedir. Ciddi, derin düşünceli, bencil, aşırı içe dönüktürler.

    Zamanından önce olgunlaşmış görünürler. Bakışları boş ve uzaklarda belirsiz bir yere çevrilidir ne işitsel, ne de görsel uyaranlara yönelmez. Buna karşın bu çocuklar çevrelerinde olup biten her şeyin farkındadırlar. Konuşmalarda duygusal ifade bulunmaz ve tek düzedir. Konuşmalar bazen fısıltı halinde, bazen de bağırma biçimde olabilir. Konuşmanın genellikle dikkati çekecek kadar erken oluşu ve süratle düzgün bir konuşma haline gelişi ayırıcı özellikler arasındadır. Bu çocuklar, hantaldırlar. Beden hareketleri uyumsuz ve kabadır.

    Zeka genellikle orta, bazen ortanın üstünde , nadiren de ortanın altındadır. Özel konular üzerine yönelir. Genel bilgiden çok, abartılmış ve belirgin bir konuya yöneltilmiştir. Böylece sıklıkla bilgi deposu, kolleksiyonculuk eğilimi, ezbercilik v.b. gelişir. Bir kısım zekaca geri olan Aspergerliler otomatikleşmiş bellekleriyle dikkat çekerler. Örn, bütün yolcu gemilerinin adlarını sayabilir ya da “takvim çocuğu “ olarak geçmişteki ve gelecekteki bütün önemli tarihleri söyleyebilirler. Okul döneminde zorlanırlar; çünkü kendine özgü sürekliliği olan öğrenme yöntemlerine dikkatlerini veremezler. Aspergerliler sorunlarına kendi açılarından bakarlar, sentez yapamazlar.

  • Hiperaktivite Dikkat Eksikliği ve İnternet

    Hiperaktivite Dikkat Eksikliği ve İnternet

    Hiperaktivite yani ’ aşırı hareketlilik’ dediğimiz zaman ailelerin aklına iyi veya kötü bir sürü şey gelebilir ki çevremize baktığımız amanda çocuk veya yetişkin olarak çok hareketli insanları son zamanlarda çok daha fazla görebilir hale geldik. Bunların hepsine hiperaktivite diyebilirmiyiz? Ya da her hareketli çocuk hiperaktif çocuk mudur? Son yıllarda ailelerin çok korktukları bir durum haline gelen hiperaktiviteyi bir bozukluk olarak görmemiz onun korkulacak bir davranış olarak görmemize de neden olmaktadır. Ancak ailelerin ve toplumun şunu idrak etmesi gerekir ki hiperaktiviteyi bir bozukluk olarak değil bir farklılık olarak görürsek hem buna yaklaşımımız açısından hem de bununla baş etmemiz açısından bizim için çok daha kolay olacaktır.

    Her on kişiden birinde görülen hiperaktivite ve dikkat eksikliğini çocuklarımız için bir avantaj olmadığı gibi çok önemli bir sorun olarak da görmek doru değildir. Doğru teşhis ve tedavi ile çözümü olan hiperaktivite ve dikkat eksikliği için ailelerin en önemli yapmaları gereken şey bu alanda uzman kişilerden yardım almalarıdır. Bu problemle zamanla geçer ben de böyleydim ileriki yaşlarda düzeldim ya da evde biz bunun çaresine bakabiliriz gibi çözümler aranması hem tedaviyi daha zorlaştıracağı gibi aileleri de çok daha fazla yoracaktır. Anne babaların eğitimci ve öğretmenlerin bu durumu erkenden tanıması ve yönlendirme yapmaları sonradan oluşabilecek alışkanlıklar ve sorunlar için erken bir müdahale olacaktır.

    Uzun vadede başarısızlık madde bağımlılığı suça eğilim ve sosyal problemler yaşayan kişilerin tadavi edilmememiş hiperaktif kişiler olma olasılıkları vardır. Uygun tedavi edilmediğinde ve doğru yönlendirmeler yapılmadığında işlevsellik kaybettiren bu durumun zamanında müdahele edilmesi gerekir. Hiperaktif olan kişilere çoğu zaman başka bazı problemlerde eşlik edebilir. Öğrenme güçlüğü davranım bozukluğu karşı gelme bozukluğu duygudurum ve anksiyete bozuklukları dikkat eksiklikleri en sık görülen problemlerdir.

    Halk arasında hareketli çocuk çok daha zeki olur gibi yanlış ancak doğru da diyebileceğimiz bir kanaat vardır. Her çocukta az çok hareketlilik vardır ancak bir çocuğa  hiperaktivite tanısı konması için çocuğun çok iyi incelenmesi gerekir. Ders başarısı düşük  aynı zamanda çok da hareketli olan bir çocuğu hemen hiperaktivite kılıfına sokmamak gerekir.  Bir çok çocuk ders çalışmaktan okula gitmekten kitap okumaktan ve ödev yapmaktan hoşlanmaz öncelikle çocuğun ders çalışmak istememesinin nedenleri dikkat eksikliği mi öğrenme güçlüğü mü ya da zeka kapasitesi düşüklüğünden mi kaynaklanıyor ona bakılması gerekir. Yine eğer çocuk üstün zekalı ise dersi çok daha kolay anlayacağından dolayı dersten çok çabuk sıkılacak ve derse karşı kayıtsız ve ilgisiz kalacağından dolayı da başarısız olabilir. Bunu da hiperaktivite olarak değerlendirmemek gerekir. Yine çocukların hareketli olmasını yaşa uygun olarak da değerlendirmek gerekir.  Kontrolsüz hareketliliği bulunan ve ya oturması gereken yerde oturmayan sürekli hareket halinde bulunan çocuklarda da hiperaktivite riskinden söz edilebilir. Her çocuk hareketlidir ancak sınıfta oturup dersini dinleyebilir ve sorumluluklarını yerine getirebilir  ancak hiperaktivitesi bulunan çocuklarda bu durum çok zor olduğu gibi bunu yapamadığı için de problem oluşturur. Dersleri oturup dinliyormuş gibi yapar ancak bedeni sınıfta olmasına rağmen kendisi hayal aleminde dolaşır. Bu aynı durumu dikkat dağınıklığı olan çocuklarda  da görebiliriz. Anne babadan yetersizi davranış eğitimi almış terbiye yönünden iyi eğitilmemiş söz dinlemeyen kontrolsüz davranışlar sergileyen kuralları çiğneyen anne babaya karşı gelen çocuklarda da ders çalışması zordur. Ancak bu tür çocuklar ile hiperaktivitesi olan çocukları birbirinden ayırt etmek gerekir ki bu çoçuklara farklı bir yaklaşım hiperaktivitesi olan çocuklara farklı bir yaklaşık ile sorunların üstesinden gelebiliriz.

    Hiperaktivitenin de 3 tipi vardır

    Dikkat eksikliği önde olan hiperaktivite

    Hiperaktivitesi önde olan hiperaktivite

    Her ikisinin de bir arada bulunduğu

    Dikkat eksikliği ve hiperaktivitenin bir arada bulunması  en sık görülen bir davranış problemidir. Ve erkek çocuklarında kız çocuklarına nazaran çok daha fazla rastlanır. Dikkkat eksikliği ve hiperaktiviteye neden olan   tek bir sebep söylemek doğru olmaz. Ancak söyleyebileceğimiz en önemli neden genetik geçiştir. Yine hamililikte yaşanan travma alkol sigara kullanımı ve erken bebeklik döneminde ki bazı hastalıklar sonucu oluşan beynin hasar görmesi gibi nedenlerden dolayı da olabileceği ortaya atılan görüşler arasındadır.

             Anne babaların en çok şikayet ettikleri nokta okul öncesi dönemde çok hareketli kapıya pencereye tırmanıyor başına birşey gelmesinden çok  korkuyoruz. Okul dönemine geçildiği zaman ise diğer çocukların canını yakıyor hayvanlara zarar veriyor eşyaları kırıp döküyor hiç ders çalışmıyor dersten çabuk sıkılıyor gibi sorunlar olurken ergenlik dönemde sınavlarda çok fazla hata yapıyor inişli çıkışlı bir ders başarısı var derste konuşuyor gibi sorunlarla karşı karşıya kaldıklarını söylemektedirler.

              Bir çocuk hareketli olmasa da çabuk sıkılma dikkatini devam ettirememe  dikkatinin çabuk dağılması uzun süre dinleyememe dikkatini ayrıntılara verememe dikkatsizce hatalar yapma derslere karşı ilgisizlik gibi sorunlar yaşayabilir.  Ayrıca eşya kaybetme unutkanlık uzun süre dinleyememe dikkat gerektiren görevlerden kaçınma gibi belirtiler de var ise dikkat eksikliğinin ön planda olduğu bir hiperaktiviteden söz edebiliriz.veya hiperaktivitenin olmadığı bir dikkat eksikilği de söz konusu olabilir. Ancak tersi bir durum söz konusu ise çok dikkatli ancak aşırı hareketli ve dürtüsel ise sadece hiperaktiviteden bahsedilebilir. Bu çocuklar kıpır kıpırdır. Sanki bir motor takılmış gibi hareket ederler. Uzun süre bir yerde duramazlar. Çabuk sıkılırlar. Enerjik ve aktif bir yapıları vardır.  Dürtüsellik belirtileri olarak da çok konuşurlar. Konuşma aralarına çok girerler. Soru daha sorulmadan cevaplamaya çalışır bir türlü sabredemezler.

             Monotonluk  hiperaktif çocukların mizaçlarına ters bir durumdur. Yenilik ve değişim onların sürekli yaşamak istediği bir durumdur. Bu çocuklar uzun süre TV izleyebilir bilgisayar oyunu karşısında saatlerce kalabilirler. Hiperaktif ve dikkatini yoğunlaştıramayan çocuklar kendi istedikleri sevdikleri ve ilgilerini çeken bir durum söz konusu olduğunda dikkatlerini çok uzun süre yoğunlaştırabilirler. Ancak bu durum onların hiperaktif olmadıklarını göstermez. Dikkat ve konsantrasyonları genellikle  zihinsel çaba gerektiren ve uzun süreli olan işlerde bozulur ve bu işlerin başında uzun süre kalamazlar. TV ve bilgisayar başında uzun süre kalmak renk ışık görüntü sürekli değiştiği için ve ekranda sürekli bir hareket olması hiperaktif çocukların dikkatlerinin dağılmasını önlemektedir. Bundan dolayı bu çocukların bilgisayar başında çok fazla kalmaları dikkat sürelerinin fazla olması ile alakalı değildir. Aynı zamanda bazı bilgisayar oyunları hiperaktif çocukların ödül mekanizmalarına hitap eder. Bu çocuklar ödül almayı ve buna bağlı olarak sıkılmaktan kurtulmayı düşünürler. Burada kontrol tamamen çocuktadır. İstediği zaman düğmeye basabilir bilgisayarı kapatabilir ya da başka bir oyuna geçebilir. Yani başkalarının belirlediği bir aktivite içinde değil kendi kurallarını koyduğu zamanını kendisinin belirlediği bir aktivitenin içinde olduğu için sıkılması zor olduğundan konsantrasyonu da yüksektir. Bundan dolayı da bu çocuklar derlerde gösteremedikleri başarıları  sanal alemde görerek burada tatmin olmaları bu çocuklarda internet bağımlılığını da artırmaktadır. Derslerde ne kadar başarısız olurlar ise bağımlılıkları da bir o kadar artarak devam edecektir. Bilgisayar başında saatlerini sessiz bir şekilde geçiren çocuk başta anne ve babanın rahatlamasını sağlayabilir ancak kısa vadede huzur getiren bu aktivite anne babaya uzun vade de bu sorun internet bağımlılığı olarak geri dönecektir. Pasif bir şekilde internette saatlerini harcayan çocuk enerjisini dışarı atamadığı için daha saldırgan huysuz agresif ve hırçın olur. Bu çocuklar içlerinde biriken enerjiyi sanal ortamda atmak yerine yüzme futbol basketbol vb gibi spor dallarında olmalı ki biriken enerji sağlıklı bir şekilde dışarı Atılsın. Yoksa şiddet kumar cinsellik gibi olumsuz ortamların bulunduğu sanal alemde hiperaktif çocuklar diğer çocuklara nazaran çok daha büyük bir tehdit altındadırlar ve onlara nazaran çok daha fazla olumsuzluk teşkil eder.

  • Öfke, doğal bir duygu mudur?

    Öfke insanın doğasında yer alan temel duygulardan biridir. Kontrol edilebildiği sürece sağlıklıdır. Öfke kontrolden çıkıp yıkıcı hale dönüşürse, kişinin yaşamında önemli sorunlara yol açabilir.

    Öfke durumunda insanda ne gibi fiziksel ve psikolojik değişimler meydana gelir?

    Öfke durumunda kişide baş ağrısı, mide rahatsızlığı, solunum problemi, sinir sistemi rahatsızlıkları gibi fiziksel değişiklikler; kaygı ve depresyon gibi psikolojik rahatsızlıklar görülebilir.

    Öfkenin dışa vurulmasında tek yol şiddet midir?

    Öfke ve kızgınlık aslında içsel bir duyguyken, saldırganlık gibi yıkıcı davranışlar haline dönüşebilmektedir. Saldırganlık davranışını göstermemek için öfkenin nedenin farkına varmak ideal olandır. Neden öfkelendiğimizi bilmek aslında öfkemizi kontrol edebileceğimiz anlamına gelir.

    Öfke patlaması yaşamadan önce ortadaki sorunlarla nasıl başa çıkılabilir?

    Haksızlığa uğrama, engellenme, duygusal incinme, hayal kırıklığı, tehditler, saldırıya uğrama hayatın içinde olan ve öfkeye yol açan nedenler arasındadır. Öfke, çok hafif bir tepkiden hiddete kadar yaşanabilen bir duygudur. İnsan, temelde var olan bu duyguyu sosyal etmenler ve öğrenme süreci ile kontrol etmeyi öğrenir. Düşüncelerinizi ve bakış açınızı değiştirme duygularınızı da değiştirecektir. Öfke kontrolünde sonunu düşünerek hareket etme, kendinize düşünme zamanı verme, kontrollü davranma, ortamdan uzaklaşma, kafanızı başka bir şey düşünerek dağıtma, öfkenizi daha az sorun yaratacak bir yöntemle boşaltma ve gevşeme egzersizleri yararlı olabilir.

    Öfkenin bastırılması olumsuz sonuçlar doğurur mu?

    Evet, öfkenin bastırılması sonucu çeşitli fiziksel rahatsızlıklar, kaygı ve depresyon görülebilir.

    Öfke patlamaları yaşandığında olaya müdehale edip ortamı yatıştırmayı amaçlaya kişi nasıl davranmalıdır?

    İlk başta sakin olmalı, ortamı güvenli hale getirmeye çalışmalı, öfke patlaması yaşayan kişiyi ortamdan uzaklaştırmalıdır.

    Çocukların iki yaş civarı öfke nöbetlerinin yoğun yaşandığı dönemlerdir. Bu dönemde anne babalar çocuğa nasıl yaklaşmalıdır?

    İki yaş dönemi özerklik dönemidir, çocuk bütün dünyanın kendi etrafında döndüğünü sanır, kural tanımaz, paylaşmayı bilemez ve inatlaşır. Etrafı bu şekilde algılayan iki yaş çocuğu ile inatlaşmamak, çocuğun dikkatini farklı yöne çekmek ve olayları çocuğa başka birinin üzerinden hikaye şeklinde anlatmak yaşanan öfke nöbetlerini azaltacaktır.

    Öfke patlamalarının sık yaşandığı bir diğer dönem de ergenlik dönemidir. Kendisiyle ve çevresiyle çatışma yaşayan ergene anne ve babaların yaklaşımı nasıl olmalıdır?

    Çocuğun iki yaşındaki öfke nöbetleri bilinçsizken ergende bu dönem farklı bir şekilde kendini gösterir. Ergen; büyüdüğünü çevresine ispat etmek amacıyla arkadaşlarıyla kendisini karşılaştırıp özgürlüğü için inatlaşır. Ergen ile ilişkiyi koparmamak, ona anlayışlı yaklaşmak ve yaptıklarından haberdar olmak çok önemlidir. Onun yanında olduğunuzu hissettirmeniz gerekir. Ergen zaman zaman yalnız kalmak bazen de birileriyle konuşmak ihtiyacı duyabilir. Anne babanın çocukluk dönemindeki yatırımları ve çocukla olan kaliteli ilişkisi, ergenlik döneminde meyvesini verir.

    Okullarda öfke kontrolünü sağlayamadığı için birbiriyle sözlü veya fiziksel düzeyde kavga eden gençleri çok görüyoruz. Anlaşmazlıkların bu boyuta tırmanmaması için gençlere önerileriniz nelerdir?

    Öfke kontrolünde nefes egzersizi önerilen yöntemler arasındadır. Derin derin nefes alıp sakinleştirici durum ve manzaraları zihninizde hayal ederek canlandırmaya çalışabilirsiniz. Karnınızı dolduracak şekilde derin nefesler alabilirsiniz, göğsünüzün üst kısmıyla nefes almanız sizi rahatlatmaz. Nefes alıp verdiğinizde göğsünüz değil, karnınız şişmelidir.Derin nefes alırken kendi kendinize tekrar tekrar “Gevşe!” ya da “Sakin ol!” diyerek telkinde bulunabilirsiniz.Sizi gevşetecek bir yer ya da ortamı düşünerek gözünüzün önüne getirmeye çalışın. Geçmişte çok sakin olduğunuz bir yeri hatırlayın. Bu teknikleri her gün pratik yaparak ezberlerseniz, daha sonra karşılaşacağınız gergin ortamlarda otomatik olarak uygulayabilirsiniz.

    Son olarak öfke kontrolüne yönelik ne gibi önerilerde bulunursunuz?

    – Kendi öfkenizi tetikleyen durumları ve öfkenizin biçimini tanımlayın

    – Kendi kendinizi sakinleştirmeye yönelik egzersizleri düzenli olarak yapın

    – Derin nefes alın, nabız atışlarınızı ve nefesinizi kontrol edin

    – Kendinize sizi sakinleştirecek cümleler söyleyin

    – Kendinizi kontrol etme konusunda kararlı olun

    – Şiddete yönelik davranışları asla kabul edilebilir çözümler olarak değerlendirmeyin

    – Öfke duygusuna ‘Evet!’ ancak bu duyguyla davranmaya ‘Hayır!’ deyin. Bağırmayın, vurmayın

    – Çevrenizdekileri niye öfkeli olduğunuz konusunda bilgilendirin

    – Kendinize zaman tanıyın

    – Kendinizi öfkeli olduğunuz ortamdan hemen uzaklaştırın, ancak kontrolü kazandığınızda geri dönün

    – Problemi açıklığa kavuşturmaya çalışın ve çözümü aramaya odaklanın

    – Bol bol gülün ve espri yeteneğinizi kullanın. Olaya yeni bir bakış açısı ve yeni bir çerçeve kazandırın

    – Kişisel saldırılara cevap vermeyin, kişiselleştirmekten kaçının

  • Cinsiyet Kimliği Bozukluğu

    Cinsiyet Kimliği Bozukluğu

    Cinsiyet kimliği bozukluğu ya da cinsiyet boşluğu yaşayan çocukta kendini gerçek manada erkek hissetmek kız çocukları için de kadın hissetmek konusunda bir şeyler eksiktir. Çocuğunuzun davranışları ile ilgili endişeleriniz mi var? Çocuğunuzun cinsiyet karmaşası gösterdiğinden şüpheleniyor musunuz? Çocuklukta cinsiyet kimlik bozukluğuna işaret eden bazı durumları Amerikan Psikiyatri Derneği (APA) tarafından aşağıdaki gibi sıralanmıştır. Klinik uzmanlar bu beş göstergeyi, çocuğun bu rahatsızlığa sahip olup olmadığını belirlemede kullanırlar.

    1. Israrla tekrarlanan karşı cins olma isteği ya da öyle olduğuna inanma durumu.

    2. Erkeklerde karşı cinsin kıyafetini giyme ya da feminen giyim tarzını taklit etme. Kızlarda ise sadece stereotipik olarak maskülen olan kıyafetleri giymede ısrarcı olma.

    3. Taklide dayalı hayali oyunlarda güçlü bir biçimde süregelen karcı cins rollerini tercih etme ve sürekli karşı cinsten olma fantezileri kurmak.

    4. Stereotipik olarak karşı cinse ait olan oyun ve eğlencelere katılmak için yoğun arzular besleme.

    5. Oyun arkadaşlarını ısrarla karşı cinsten seçmek.

    Karşıt cinsiyet davranışları okul öncesi dönemde 2-4 yaş arasında başlar. Dr Richard Green’in araştırmalarına göre karşı cinsin elbiselerini giymek de ilk işaretlerden biridir. Cinsiyet karmaşası yaşayan erkek çocuklarında hareketli oyunlardan korkma erkek çocukları ile oynamada isteksizlik, diğer erkeklerin yanında çıplak durmaktan utanma, kadınların yanında çıplak durmaktan utanmama, baba ile ilişkilerde ve babaya bağlanmada güvensizlik ve anneye aşırı bağlanma.

    Eğer çocuğunuz karşı cinsin aktivitelerine ve giyim kuşamına ilgi gösteriyorsa oyunlarını ve saplantılarını birbirinden ayırt etmeniz gerekir. Çocuğunuz karşı cinsin kıyafetlerini nadir olarak giyiniyorsa endişelenmenize gerek yok. Ancak çocuğunuz bunu sürekli yapıyorsa ve bazı şeyleri alışkanlık haline getiriyorsa endişelenmeniz gerekir. Örneğin erkek bir çocuk annesinin makyaj malzemelerini kullanmaya başlamışsa, erkek çocuklarından ve onların oyunlarından kaçınıyor ve kız çocukları ile oynamakta ısrar ediyorsa sonrasında tiz bir sesle konuşmaya çalışıyorsa, kızların yürüyüşlerini duruşlarını abartılı bir şekilde taklit ediyorsa kadınsı eşyalara karşı saplantılı bir ilgi oluşturmuş ise, kız kardeşinden ve annesinden daha feminen davranıyorsa çocuğunuz için endişelenebilirsiniz.

    Cinsiyet karmaşası yaşayan çocuktan bir insan resmi çizmesi istendiğinde öncelikle bir kadın resmi çizecektir. Sonra belki bir erkek resmi çizecektir. Çocuğun çizdiği kız veya kadın resmi pembe ve kırmızı gibi göz alıcı renklerle boyanmış, ayrıntılı ve büyük resimlerdir. Çocuğun yaptığı erkek resmi ise zayıf, küçük, donuk ve genellikle çöpten adam şeklindedir. Bütün bu resimler çocuğun gerçeklik algısını temsil eder.

                Cinsel kimliğini güçlendirmekte olan normal bir erkek çocuk, kız çocuklarla birlikte olmayı reddeder. Özellikle 6-11 yaş arası erkek çocuklar karşı cinsten arkadaş istemezler ve ‘‘Kızlardan nefret ediyorum’’ derler. Kızlar ise ‘’Erkekler çok aptal onları aramızda istemeyiz, erkekler çok uyuz’’ gibi düşüncelerini dile getirirler.  Bu yaşlardaki çocuklar cinsiyet rollerinde çok katı ve stereotipik davranırlar. Bu cinsiyetçilik sağlıklı ve normal bir cinsiyet özdeşimi sürecinin bir parçasıdır.

                   Bu sağlıklı kız ve erkek çocuklar cinsiyet kimliklerini pekiştirmek için aynı cinsten yakın arkadaşlar edinirler. Böylece yeni edinilmiş olan erkeklik ve kızlık hisleri sağlam bir zemin üzerine inşa edilecektir.

                 Bir çocuğun dişilik ve erkeklik hisleri, özellikle de çocuk küçükse belli belirsiz bir fikirden ötedir. Cinsiyet derin bir duygusal değer taşır. Araştırmacılar, erkek çocuklara kız olup olmadıkları sorulduğunda, kızlara ise erek olup olmadıkları sorulduğunda birçok çocuğun oldukça güçlü tepki verdiğini, bazılarının bu soruyu eğlenceli bulduğu, bazılarının da kızıp gücendiğini belirtmişleridir. Tepki vermeyen çocuklar tepki veren çocuklara göre daha az sağlıklıdırlar.

                 Ergenlik döneminde ise durum değişir. Çünkü normal gelişim göstermiş bir erkek çocuk, kızların çekimine girmiştir. Onun için de kızlar artık önemsiz değildirler. Kızlar bir anda daha ilgi çekici, anlaşılması güç, romantik ve esrarlı hale gelmiştir.

                 Anneler erkek bir çocuğun sağlıklı bir cinsiyet gelişiminde önemli rol oynarlar. İlgisiz babaları olduğu durumlarda anne tüm ilgiyi oğluna yönlendirmiştir ve bebeklikten itibaren çocuk rol model olarak anneyi görmektedir çocuktaki bazı mizaç yatkınlığı da annenin sağlıksız tutumundan dolayı sağlıklı bir cinsiyet geliştirmesini engeller.

                   Erkek çocukların cinsiyet gelişimi için anneler üç şekilde davranabilirler.

    1. Anne oğul ilişkisine dikkat edilmeli. Anneler oğulları ile aşırı yakın bir ilişki geliştirmemeye dikkat etmelidir. Eşi ile duygusal yönden güvenli bir ilişki geliştiremeyen  anne duygusal ihtiyaçlarını karşılamak için farkında olmadan oğluna sağlıksız ve aşırı bir biçimde bağlanabilir. Bu durumda anne ihtiyaçlarını karşılıyor olsa da bu oğlu için çok da iyi bir gelişme değildir.

    2. Erkeksi özdeşim desteklenmeli. Anneler oğullarının erkeksiliğini onaylamak için daha fazla gayret sarf etmelidir.

    3. Çocuk için bir baba figürünün olması. Baba yok ise  veya bu ihtiyacı karşılayamıyorsa büyük ağabey, dede, dayı ,amca gibi başka bir yakını tarafından karşılanmalı. Annenin çocuğa ‘’Erkeklerin aile hayatında önemsiz unsurlar olduklarını ve ikisinin birlikte her şeyin üstesinden gelebileceği’’ mesajı çok yıkıcı olabilir.

       Oğulları ile daha yakın ilişki ve CKB ‘nin önüne geçmek için babalar için de dört aktivite faydalı olacaktır.

    1. Baba ile güreşerek oynanan oyunlar

    2. Babaları ile birlikte banyo yapmak

    3. Baba ve oğulun evin dışında aktiviteler yapması. Kısa gezintiler, markete gitmek, benzin almak gibi.

    4. Yatma zamanı geldiğinde çocuğu yerine yatıracak kişi baba olmalıdır.

    Ebeveyn olarak çocuğunuzun cinsiyetine uygun davranışlarını güçlendirmek ve geliştirmek için olumlu teşvik cezalandırmadan çok daha aktif bir yoldur. Abartılı feminen davranışların önüne geçmek istiyorsanız açık, tutarlı ve suçlayıcı olmayan bir dil kullanmalısınız. Mümkünse güvendiğiniz bir psikoterapist ile çalışın. Çocuğunuzun etrafında aynı cinsten olumlu bir rol modeli yoksa çocuğunuz  karşıt cinsiyet davranışlarını benimserken kendini güvende hissetmeyebilir. Çocuğunuz bir kadın ve ya bir erkek olmanın çekici ve arzu edilebilir bir şey olduğunu hissetmeli.

  • Mavi balina diye birşey…

    Teknolojinin hayatımıza her geçen gün daha çok girmesi ile artık evimiz en güvenli yer olmaktan uzaklaştı. Eskiden çocuğumuz evdeyse içimiz rahattı, şimdi ise çocuğumuz evde internet ile dünyanın her yerine ulaşabilir, her türlü riske açık bir konuma gelmiş oldu.

    Bilgisayar oyunlarının çocukların zamanı iyi kullanma, kriz çözme ve hızlı karar verme gibi olumlu etkileri olmasına rağmen, fazla oynanması sosyal içe kapanma, öğrenme güçlüğü, ders başarısızlığı, şişmanlık, iskelet ve kas sisteminde bozulmalar, görme bozukluğu, epilepsi, anksiyete, depresyon, cinsel kimlik karmaşası, intihara kadar gidebilen psikiyatrik sorunlar gibi olumsuz etkilere neden olabilir.

    Son zamanlarda Mavi Balina Oyunu oynayan gençlerin intihar ederek hayatlarına son verdiklerine şahit oluyoruz. Oyunun adının ağa takılan devasa bir mavi balinadan veya balinaların zaman zaman açıklanamaz bir şekilde karaya vurup intihar eden hayvanlar olmasından geldiği iddia ediliyor.

    Rusya’da geliştirilen ve sosyal medya üzerinden yayılan Mavi Balina oyunu daha çok ergenlik öncesi çocukları ve ergen gençleri hedef alıyor. Bu oyunu düzenleyenler, belli etiketler kullanarak ya da sıkça ziyaret edilen gruplara mesaj atarak gençleri oyuna davet etmeye çalışıyorlar. Oynayanlardan 50 günlük sürede çoğu şiddet içeren 50 talimat yerine getirmesini istiyorlar. Belli bir süre boyunca kimse ile görüşülmemesi, yüksek sesli müzik dinlenmesi, kol ve bacakların kesilmesi gibi aşamalar oyunda yer alıyor. Oyuncu her geçen gün oyundaki rolüne kendini kaptırıyor ve özdeşim kurabiliyor, kendini oyundaki rolü ile aynı kişi gibi değerlendirebiliyor. Oyunun hedef kitlesi olan dokuz ile onaltı yaş arası çocuklar oyundan daha çok etkilenebiliyorlar. 50. günün sonunda oyundaki kişi ile kendini aynı gören oyuncuya son aşama olarak yüksekten atlayarak ve kendini asarak intihar etme komutu veriliyor. İntihar vakaları da bu son aşamada görülüyor.

    Mavi Balina Oyunu için birçok ülkede önlemler alınmış durumda… Bizler de ebeveynler olarak çocuklarımızda aniden olan duygu ve davranış değişikliklerine dikkat etmeli, çocuklarımızın internette ne yaptıklarından, hangi oyunları oynadıklarından, kimlerle irtibat halinde olduklarından haberdar olmalıyız.

    ÇÜNKÜ;

    HABERDAR OLMADIĞIMIZ ŞEYİ KONTROL EDEMEYİZ

    HABERDAR OLMADIĞIMIZ ŞEYE MÜDAHALE EDEMEYİZ

  • Narsisizm

    Narsisizm

    Narsisizm kibirlilik kendini beğenmişlik azamet gösterişlilik ve benmerkezcilik olarak da isimlendirebiliriz.

    Narsisizmin ana özelliği benlik hakkında aşırı olumlu ve abartılı bir kanıya sahip olmaktır. Yüksek seviyede narsist insanlar toplumsal statü, güzel görünüm, zeka ve yaratıcılıkta başkalarından çok daha iyi oldukları inancındadırlar. Ama bu doğru değildir bu sadece onların bir yanılsamasıdır. Nesnel olarak yapılan ölçümlere göre de kabiliyet ve zekaları diğer herkes gibidir. Bununla birlikte narsistler kendilerini temelde diğer insanlardan üstün olarak görürler. Onlar çok özeldir her şeye hakları vardır ve eşsizdirler. Tipik bir narsist ile yalnızca özsaygısı yüksek olan insanlar arasında ki fark şudur ki özsaygısı yüksek olan kişi ilişkilere ve insanlara değer verir narsist bir kişi ise başka insanlarla duygusal açıdan sıcak ilgili ve sevgi dolu yakın bir ilişki kurmaktan yoksundur. Narsist insanlar özünde dengesiz bir kişilik, gösterişli şişirilmiş bir benlik bilinci ile başkalarıyla derin ilişkiler kurabilme duygularından yoksundur.

    Narsistler başkalarından daha zeki daha iyi görünümlü ve daha önemli olduklarını ama daha ahlaklı daha ilgili ve daha sevecen olmanın şart olmadığını düşünürler. Dünyadaki en nazik en düşünceli insan olmakla övünmezler ama başarıları ya da seksi oldukları ile gururlanabilirler. Narsisizm hakkındaki mevcut bilgilerin çoğunun temelinde narsistlerin içten içe düşük özsaygılı olduğu yanılgısı yaygındır.  Oysa ki narsisizm düşük özsaygı ya da kendinden derinden nefret etmek ile ilgili değildir. Narsisizm başkaları ile yakınlığa ve duygusal samimiyete karşı nötrden olumsuza doğru giden bir tutumla birlikte bireysel başarı alanlarında kendine güvenle ilgisi vardır.

    Narsistler eleştirileri kaldırmakta ve hatalarından ders almakta oldukça kötüdürler. Ayrıca kusurları için kendileri hariç herkesi ve her şeyi suçlamayı severler.  İkinci olarak kendilerini geliştirmek için gereken motivasyondan da yoksundurlar. Çünkü bunu çoktan başardıklarını inanırlar. Zaten yetenekli doğduysanız çalışıp didinmeye ne  gerek var ki anlayışı hakimdir. Ancak tek başına özgüven iyi bir performans getirmeyebilir. Narsisizm, hayali başarılar için büyük bir yardımcıdır ancak gerçek başarılar için bu durum geçerli değildir.

    Ayrıca narsistler sosyal medyada, sosyal paylaşım sitelerinde çok aktif olmalarının yanı sıra bu alanda çok da başarılıdırlar. Bu sitelerin yapısına baktığımızda  da narsisitlerin kendini tanıtma gururlarını okşayan fotoğraflarını seçme ve paylaşma en çok arkadaşa sahip olmak gibi beceriler bu siteler tarafından ödüllendirilmesi narsisitlerin narsisizm duygularının da daha yukarı boyutta yaşamalarına da neden olur.  

    Narsisitler başka insanlarla geçinmekte çoğunlukla sorun yaşarlar. Sosyal medyada birileri ile arkadaş olmak, o kişilerle derin ve duygusal açıdan yakın bir ilişki içerisine girdiğiniz anlamına gelmez ki sosyal medya arkadaşlıkları yüzeysel ve çok da samimi olmayan ilişkilerdir. Narsistler için sosyal medya arkadaşlıkları kaç kişinin kendisini takip ettiğini ve kendisini tanıdığını söyleme ihtiyacının bir tezahürüdür.  Daha çok sayıda arkadaşa sahip olmak bir statü ve beğenilme sembolüdür. Sosyal medyada yalnızca beş arkadaşınızın olması utanç vericidir oysa ki gerçek hayatta yakın olduğumuz beş kişinin olması çok şanslı biri olduğumuzun göstergesidir.

    Narsisitler kendilerinin çok çekici güzel ve yakışıklı olduklarına inanırlar bu da bize bildiğimiz Yunan efsanesini doğrular niteliktedir. Narsisitler için güzel görünmek dikkat çekmenin  statü ve popüleriteyi elde etmenin, kusursuz beyaz dişlere ,muhteşem saçlara, yeni bir spor arabaya, çekici bir sevgiliye sahip olmak hep aynı psikolojik işleve yani başkalarına karşı daha havalı daha popüler ya da çok daha önemli olduğunuzu inandırmaya hizmet ediyor

             Sağlıklı bir insanda var olan kendini sevmek ve kabullenmek duygusu narsist bir insanda abartılı bir sevgi ve kendini yüceltme olarak gözlemlenir. Kendinizi seviyorsanız başkalarını da seversiniz dolayısıyla saldırgan olmazsınız düşüncesi yaygındır. Ancak bu durum narsistler  için geçerli değildir onlar tam anlamıyla saldırgandırlar kendilerini çok sevdiklerinden onların ihtiyaçları herşeyin ve herkesin ihtiyaçlarından öncelikli olarak görürler. Başkalarının kederleri ile empati kuramazlar ve genellikle hak ettikleri saygıyı görmediklerini düşündükleri için de saldırgan tavırlar sergilerler.  

                 Narsistlerden uzak durmak ya da onları idare etmek ile onları değiştirmeye çalışmak farklı şeylerdir. Narsistler çok nadir değişirler, özellikle de ilişkilerde. Fakat ara sıra birini değiştirmeye çalışmak da bir seçenek olabilir. Müthiş bir satış elemanı olan ancak ekip çalışmasında sıkıntı yaşayan bir çalışanınız ya da çok iyi maddi imkanları olan ama sıcaklık ve sevecenlik göstermeyen bir eşiniz olabilir. Burada narsist bir kişinin şişirilmiş benlik algısına meydan okumayın ancak bunun yerine narsist biri kişilikte ki erdem şefkat ve inceliği teşvik etmeyi deneyin. Bu yöntem bir tehdit olarak algılanmayacaktır ve narsisit kişinin davranışlarını olumlu yönde değiştirme potansiyelini belki açığa çıkaracaktır.

  • Dikkat eksikliği ve hiperaktivite hakkında

    1. Belirli bir işe ya da oyuna dikkatini vermekte zorlanır.

    2. Dikkati kolayca dağılır.

    3. Dikkatsizce hatalar yapar.

    4. Başladığı işi bitiremez.

    5. Kendisiyle konuşulurken dinlemiyormuş gibi görünür.

    6. Görev ve etkinlikleri düzenlemekte zorlanır.

    7. Yoğun zihinsel çaba gerektiren işleri yapmaktan kaçınır (ev ödevi, okul aktiviteleri gibi).

    8. Etkinlikler için gereken eşyaları kaybeder.

    9. Günlük etkinliklerde unutkandır.

    Hiperaktivite/Dürtüsellik

    1. Eli ayağı kıpır kıpırdır.

    2. Oturduğu yerde duramaz.

    3. Gereksiz yere sağa sola koşuşturur, eşyalara tırmanır.

    4. Sakince oynamakta zorlanır.

    5. Sürekli hareket eder ya da sanki motor takılmış gibidir.

    6. Çok konuşur.

    7. Sorulan soru tamamlanmadan cevap verir.

    8. Sırasını beklemekte güçlük çeker.

    9. Başkalarının sözünü keser ya da oyunlarında araya girer.

    ÇOCUĞUNUZDA BU BELİRTİLERİN ÇOĞUNU, OKULDA VE EVDE SIK OLARAK GÖRÜYORSANIZ, MUTLAKA BİR ÇOCUK VE ERGEN PSİKİYATRİSİ UZMANI İLE GÖRÜŞÜN

  • Depresyon

    Depresyon

    Depresyon her insanın hayatında en az bir kez yaşadığı dünyadaki bir numaralı sağlık problemi olarak bilinir. Bu kadar yaygın olmasından dolayı depresyon psikiyatrik rahatsızlıkların nezlesi olarak da tabir edilir. Eğer kendinizde depresyon belirtileri görüyorsanız ya da ciddi olarak depresyonda iseniz her şeyin kötü olacağına hep kötü olduğuna ve öyle kalacağına inanırsınız. Yani depresyonu tüm zamanlara atfeder geçmiş gelecek ve şimdiki zamanı depresyona hapsedersiniz. Geçmişte başınıza gelen kötü şeyleri hafızanızda canlı tutarken bir yandan da gelecekte ki boşluk umutsuzluk ve koca bir karamsarlık hakim olur duygularınıza. Bu o kadar gerçek görünür ki sorunlarınızın ömür boyu süreceğine inanırsınız ve buna kendiniz ikna olduğunuz gibi çevrenizi de buna ikna etmeye çalışırsınız. Hayat benim için çok kötüydü hala kötü ve kötü olarak kalacak. Aslında bu durumda depresyonunuz gerçekleri doğru algılamanızı engellediği gibi zihninizde çarpıtmalar yaparak buna inanmanızı sağlamaktadır depresyonunuz zihninizde ki çarpıtmalara bağlı olarak aratarak devam edecektir depresyon arttıkça çarpıtmalarda artacak ve sizi bir kısır döngüne sokacaktır. Bu nokta da iyileşme yolunda ki en önemli adım kendinize yardım etmek için önemli bir azim göstermek olacaktır. Depresyonunuzun çok ağır olması sizi yıldırmasın tedaviye en hızlı yanıt verenler depresyonu en ağır yaşayanlardır.

    Depresyon hepinizin aşina olduğu bir bilgi olan duygusal bir rahatsızlık değil çarpıtmış olduğumuz olumsuz düşüncelerin sonucudur. Depresyon bilişsel bir sorundur.  Depresif duygularımızın ortaya çıkıp gelişmesinde mantık dışı kötümser duygularımız rol oynar ve yoğun olumsuz düşüncelere her zaman depresif bir durum  ya da acı veren duygular eşlik eder. Depresyonda iken kendimizi ve başkalarını gerçek olmayan şeylere inandırma yeteneğine fazlasıyla sahibizdir. Ve bu inanç gerçekle bağlantımızın kopmasına yardımcı olur. Depresyonda olduğumuz da kendimizi değersiz hissederiz ve depresyon ne kadar ağır ise bu duygular da o kadar yoğun olacaktır. Yapılan çalışmalar depresyon hastalarının %80 inden fazlasında kendilerini beğenmediklerini zeka başarı popülerlik çekicilik sağlık güçlülük gibi konularda kendilerini kapasitelerinin çok altında gördüklerini ifade etmişlerdir.

    Depresyondaki kişinin kendi hakkındaki düşüncelerini dört başlıkta toplayabiliriz.

    1. Yenilmiş

    2. Kusurlu

    3. Terkedilmiş

    4. Yoksun

          Bütün bu duyguların altında derin bir değersizlik duygusu hakimdir. Ve değersizlik duygusu depresyondaki anahtar duygudur.

           Değerlilik ya da değersizlik nedir?

           Kime göre ve neye  göre değerlisinizdir?

            Aslında psikolojinin ya da felsefenin de bu soruya tam bir cevabı yoktur. Ama bu duyguyu biraz irdeleyecek olursak öncelikle yaptıklarınız sayesinde değer kazanamazsınız başarılar size tatmin getirebilir ancak mutluluk getirmeyebilir ki başarıya dayanan bir özgüven başarısızlıklar karşısında güvensizliğe dönüşebilecek sahte bir güvendir ki birçok ünlü olmuş insanların çok şatafatlı hayatlardan sonra intihara kadar sürüklendiği başarı özgüveninin örnekleridir.  Ayrıca benlik değeriniz görünümünüze yeteneğinize şöhretinize veya servetinize dayalı olamaz. Depresyondaki bireylerin çoğu sevilen insanlardır ancak bu depresyona girmelerine ya da depresif duygu durumuna engel değildir çünkü bu kişiler kendilerini hiç sevmezler. Gerçek olan kendinize verdiğiniz değerin nasıl hissettiğinizi belirlediğidir.

             Depresyonda duygu durumumuz çok önemlidir bunu değiştirebilmekte bizim elimizdedir.  Duygu durumumuzun yükselmesi için ne yapabiliriz? İnsanlar önce düşünür sonra da bunu davranışa dökerler. İşte bu yüzden davranışlarımızı değiştirerek hissettiklerimizi de değiştirebiliriz ki burada ki en önemli sorun depresyonda iken hiç bir şey yapmak istemeyiz. Depresyonun en yıkıcı tarafı isteğinizin de felç olmasıdır. En hafif depresyonda dahi en basit işler ertelenir ve yığılarak yapılamaz hale gelir. Bu da üretkenliğimizi düşürür bu da kendimize öfkemizi artırır. İnsanlardan ve işlerden daha fazla uzaklaşmamızı sağlar.  İçine düştüğünüz duygusal hapishanenin farkına varamazsınız ve durum haftalarca aylarca hatta yıllarca sürebilir.

               Eğer bir kişi her şeyden uzak kalarak aylarını geçiriyorsa  bu tüm normal aktivitelerden ve insan ilişkilerinden kopma sürecini hızlandırır bunu da depresyon izler.

                  Depresyon ile birlikte oluşan suçluluk endişe keder ve utanç içerisinde kendimize dair algılarımız şu şekilde ilerler.

      Kötü davranışlarımdan dolayı değersizim  (bu yorum depresyona neden olur.)

     Diğerleri ne yaptığımı anlarsa beni aşağılar.( utanmaya neden olur.)

            Cezalandırılacağım ve yaptıklarıma misilleme yapılacak. ( endişeyi artıracak)

        Olumsuz düşüncelerinizin çoğunda temelde böylesi düşünce hatalarına dayandığını fark edeceksiniz. Aklımıza şu da gelebilir benim depresyona girmeme neden olan her şey gerçek  iflas yaşlılık bedensel engel ölümcül hastalık sevilen birinin kaybı gibi nedenler de depresyona sebep değil midir?

        Hayır bunların hiçbirisi gerçekçi depresyona neden olmaz.

    Bu durumda bilmemiz gereken şey sağlıklı üzüntü ile depresyon arasındaki  fark.

    Üzüntü olumsuz olan duyguyu ve düşünceyi  çarpıtmadan tarif ettiğimiz gerçek duyguların hislerimize yansımasıdır.

    Depresyon ise çarpıtılmış düşüncelerin oluşturduğu bir hastalıktır.

    Örneğin sevdiğimiz birini kaybettiğimiz zaman onu kaybettim ve onu çok özleyeceğim gerçekçi ve istenen bir duygudur. Ama bir daha asla mutlu olamayacağım o öldü bu haksızlık gibi duygular çarpıtılmış düşüncelerin duygularıdır.

              Depresyonunuz  kaybolmaya başladığında yerini yaşamdan zevk alma ve rahatlama isteği dolar. Kendinizi iyi hissetmeye başladığınızda karamsar duygu ve düşünceleriniz de yok olmaya başlar. Ve sizi ümit dolu bir gelecek bekler.

  • Çocuk gelişiminde babanın rolü

    Çocuklar ruhsal ve toplumsal açıdan sağlıklı bir şekilde gelişebilmek için her iki cinsiyetten rol modellerine ihtiyaç duyarlar. Bu modeller aile içerisinde biyolojik veya evlat edinen anne ve baba tarafından yerine getirilmektedir. Babayla yaşanan ilişki, çocukların kişilik, özgüven, zeka gelişimi, toplumsal beceriler ve cinsel kimlik gelişiminden hayatlarının gelecek döneminde yer alacakları toplumsal rollere kadar pek çok konuda belirleyici olabilmektedir. Geçmişte babaların çocuklarıyla daha çok zaman geçirebildikleri ve geçirdikleri zamanda fiziksel oyun ve etkinliklere daha çok zaman ayırabildikleri bulunmuştur. Günümüzde ise baba- çocuk ilişki ve iletişiminin daha kısa zaman aralıklarında gerçekleştiği ve televizyon seyretmek veya konsol/ tablet oyunları gibi daha pasif etkinliklere odaklandığı saptanmıştır. Hem geçmişte hem de günümüzde, sağlıklı bir baba- çocuk ilişkisi için babaların çocukları ile ilgilenmesi, çocuklarının gelişimi ve bakımı ile ilgili sorumluluk alması ve çocuklarının ihtiyaç ve sorunlarına yanıt verebilmesi gerektiği bilinmektedir. Bu işlevleri yerine getirebilmek için ise beraber geçirilen zamanın miktarı değil, kalitesi önem taşımaktadır. Babaların çocukları ile geçirdikleri zaman ve iletişimleri açısından en önemli dönem okul öncesi (6 yaş öncesi) olsa da, baba ile etkileşim tüm gelişim dönemleri boyunca önemli rol oynamaktadır.

    1. Sosyal beceri gelişimi

    Çocuk, annenin sevgisi ve bakımı ile sevilebilecek ve değer verilen bir varlık olduğunu ve çevresindekilerin gereksinimlerini karşılayabileceğini öğrenir ancak baba aracılığı ile anne dışında bir bireyin varlığını kabullenmektedir. Anne ve çocuk dışında, babanın varlığı çocuğun sevgiyi ve sahip olduklarını paylaşabilmeyi, karşılaştığı sosyal sorunlara çözüm getirebilmeyi öğrenmesi için önem taşımaktadır. Erken dönem çocuk ve bebek zihninde anne ile kendisini bir tutabilmektedir, diğer bireylerin varlığı ise ancak baba figürünü fark etme ile kabullenilmektedir. Bu üçlü ilişki içerisinde paylaşım, isteklerini erteleyebilme, ihtiyaçlarını ifade edebilme, duyguları tanıma ve ifade etme becerilerinin temeli atılmaktadır.

    2. Cinsel kimlik gelişimi

    Hem erkek, hem kız çocuklarının cinsel gelişimi babaların varlığından etkilenmektedir. Erkek çocuklar, üç yaş civarında baba ile annenin sevgisi için rekabete girebilmekte, bu rekabetin çözümü olarak da babaları ile özdeşleşebilmektedir. Bu özdeşim babanın eşyalarını kullanma, gözlüğünü ve benzeri eşyalarını takma/ kullanma, boya ile kendisine bıyık/ sakal çizme gibi davranışlarla dışa vurulabilir. Sağlıklı bir baba- çocuk ilişkisi ve çocuğun cinsel gelişimi için bu rekabet ve özdeşim davranışlarının gelişimsel olarak olağan olduğunu kabullenmek, öfke ve rekabet duygularını ifade edebilmesini kolaylaştırmak faydalı olabilir. Erkek çocukların rekabet ve özdeşimle ilgili davranışlarına katı bir şekilde yaklaşmak, çocuğun beceri ve yetilerini aşağılamak ise bu gelişim basamağında sorun yaratabilir ve cinsel kimlik ve rolleri olumsuz etkileyebilir. Diğer yandan kız çocuklarının da üç yaşından itibaren babalarına ilgi duymaya başladığı, onlarla daha çok zaman geçirmek ve iletişim kurmak istedikleri bilinmektedir. Kız çocukların babaları ile kurdukları ilişki ve iletişim biçimi ileride karşı cinsle kurdukları ilişkilerin kalitesini ve biçimini etkileyebilmektedir. Babasını kusursuz olarak algılayan, çok yakın bir iletişim kuran kız çocukları ileride karşılaştıkları erkekleri geçmişteki babaları ile karşılaştırıp yetersiz olarak algılayabilmektedir. Diğer yandan baba ile ilişki ve iletişimi kısıtlı olan ve babaları tarafından ihmal edildiklerini düşünen kız çocukları erişkin hayatlarında kendilerinden yaşlı ve olgun erkekler ile ilişki kurmayı tercih edebilmektedir. Ayrıca baba ile ilişki ve iletişiminde sorun yaşayan kız çocukları ileride içe yönelim bozuklukları (depresyon, kaygı ve benzeri) açısından risk altında olabilir.

    3. Zeka gelişimi

    Babanın varlığı ve çocuğa ilgisi, çocuğun çevresindeki fiziksel ve sosyal uyaranları zenginleştirmekte, bu da çocukların zeka gelişimine katkıda bulunmaktadır. Annelerin çocukları ile daha çok sözel ve duygusal becerilere dayalı oyunları oynadıkları, babaların ise çocukları ile daha çok fiziksel becerilere dayalı oyunları oynamayı tercih ettikleri saptanmıştır. Fiziksel becerilere dayalı oyunlar ise çocukların kas gelişimi, görsel- motor organizasyon, görsel dikkat, organizasyon becerileri gibi becerilerini geliştirmektedir. Babaları ile daha çok zaman geçiren ve farklı becerileri geliştiren oyunlar oynayan çocukların gelecekteki akademik ve mesleki başarılarının daha yükske olduğu da gösterilmiştir.

    4. Öz güven gelişimi

    Hem erkek, hem kız çocukları için baba, “dış dünyadaki sorunları çözen”, fiziksel yapısından bağımsız olarak “güçlü” olarak algılanan ebeveyndir. Çocuklar babalarının aile içi ve dışındaki sorunlara yaklaşımını model alır ve özgüvenlerini geliştirirler. Babanın çocuğuna karşılacağı sorunları çözebileceği ile ilgili mesajı da özgüven gelişimine katkı sağlamaktadır.

    5. Kişilik gelişimi

    Ülkemiz ailelerinde kural koyan, cezalandıran ebeveyn olarak daha çok babalar ön plana çıkmaktadır. Babaların disipline yönelik yaklaşımı çocuklarının kişilik gelişimini de etkileyebilmektedir. Sürekli kısıtlayan, cezalandıran, kurallar ve yönergeler konusunda çocuklarının fikirlerine açık olmayan babaların çocukları ya baba ile çatışmaya girmekte ve isyankar bir kişilik örüntüsü geliştirmekte veya kendi istek ve ihtiyaçlarını bastırarak boyun eğmektedir. Diğer yandan aile içi kural ve yönergeler hakkında çocukların da geri bildirimini dikkate alan, kural ve sınırları çocuğun yaşına ve gelişim düzeyine göre değiştirebilen babaların çocuklarının daha sağlıklı bir kişilik gelişimi gösterdiği gözlenmektedir.

    6. Ruhsal sağlık

    Sağlıklı bir ruhsal gelişim, paylaşabilme, isteklerini erteleyebilme, ihtiyaçlarını ifade edebilme, duygularını tanıma ve ifade etme, cinsel kimliğini oluşturabilme ve bu kimlikle ilgili rolleri yerine getirebilme, bilişsel becerileri karşılaştığı sorunları çözmek için kullanabilme, karşılaştığı sorunları çözebileceğine yönelik kendine güven duyma gibi becerileri gerektirmektedir. Sayılan bu beceriler, ileride gelişebilecek depresyon, kaygı ve benzeri ruhsal sorunlara karşı da direnç sağlamaktadır. Dolayısıyla, çocuklarda ruh sağlığı için babaların veya baba yerine geçebilecek bireylerin varlığının yaşamsal önemde olduğu belirtilebilir.

    7. Kaynaklar

    7.1. Cabrera N, Fitzgerald HE, Bradley RH, Roggman L. Modeling the dynamics of paternal influences on children over the life course. Appl Developmental Sci. 2007;11(4):185-189
    7.2. Rohner RP, Veneziano RA. The importance of father love: History and contemporary evidence. Rev Gen Psychol 2001; 5 (4): 382-405.
    7.3. Paquette D. Theorizing the father–child relationship: Mechanisms and developmental outcomes. Hum Dev 2004; 47: 193–219.