Blog

  • İsteklerini Ağlayarak İfade Eden Çocuklarla İletişim

    İsteklerini Ağlayarak İfade Eden Çocuklarla İletişim

    Ailesiyle olan iletişimi, çocuğun dünyasında büyük önem taşır. Anne-baba ve çocuk üçgeninde, taraflar duygularını ve düşüncelerini birbirlerine aktarabilirse sorunlarına çözüm bulabilirler. Bu noktada önemli olan şey etkili iletişimdir.

    Çocuklarla doğru iletişim kurabilmenin en etkili yolu, söylemek istediklerinizi açık ve net bir şekilde ifade etmenizdir. Örneğin “Hayır” kelimesini mümkün olduğunca kullanmamalısınız. Çünkü küçük çocuğunuz hayır ne anlama geldiğini tam olarak anlayamaz. Yani şimdi hayır ama sonra evet mi, sonsuza kadar hayır mı, peki neden hayır… Bunların ayrımını yapamaz. O yüzden hayır diyerek kestirip atmak yerine sebeplerini açıklamalısınız.

    Özellikle 3-6 yaş arasındaki çocuklarla iletişim kurarken sabırlı olmak çok önemlidir. Çocuklar bu yaş aralıklarında inatlaşma, ısrarcı olma ve hatta kötü sözler söyleyerek saldırma eğiliminde olabilirler. Çocuğunuz uygun olmayan bir şey istediğinde ve o an için mümkün olmadığını açıkladığınızda eğer bağırıp çağırmaya, ağlamaya başlar, kötü sözler söylerse, “Hayır, kötü sözler söylememelisin, kaç defa söyledim böyle konuşma diye” demek yerine onu anladığınızı ifade etmeniz ve “Kızgınsın anlıyorum ama kızgınlığını başka kelimelerle ve başka şekilde nasıl ifade edebilirsin” demeniz ona kızgınlığını kötü sözler söylemeden de anlatabileceği yolları öğretmeniz gerekir.

    Burada iki türlü de çocuğunuzun yaptığını onaylamıyorsunuz aslında, ama yaklaşma biçiminiz çok önemli. İlk cümle çocuğunuzu suçlayıcıdır. Bu çocuğunuzun savunmaya geçmesine ve saldırmaya devam etmesine neden olur. Ama ikinci cümle ile çocuğunuzu anladığınızı ve ona duygularını farklı yollarla da ifade edebileceğini açıklıyorsunuz. Böylece çocuğunuz savunma durumuna geçmez, aksine durup düşünmesine yardımcı olursunuz. Belki ilk zamanlar bu yaklaşım etkisiz gibi gözükebilir. Ancak çocuğunuza bu şekilde yaklaşır iletişim kurarsanız, zamanla iletişiminizin çok daha güçlü olduğunun farkına varırsınız.

    Çocuğunuza kararlı ve tutarlı bir tavırla yaklaşın. İstediği şeyi neden yapamayacağınızı basit bir şekilde açıklayın ve kararınızdan kesinlikle vazgeçmeyin. Önce ”hayır” dediğiniz bir şeye sonradan ”evet” derseniz, çocuğunuz bunu size karşı sürekli kullanmaya başlayacaktır. Siz pes edene kadar da sizinle çatışmaya devam edecektir. Sizin kararlı olduğunuzu anlayabilmesi için ona zaman verin. İstediğinizi anlattıktan sonra bir süre bekleyerek sakinleşin ve durumu anlaması için zaman tanıyın. Sizinle inatlaştığında dikkatini başka bir yöne çekebilirsiniz. Alışveriş merkezinde beğendiği bir oyuncağı almanız için bağırıyorsa geçen bir kediyi veya ilgisini çekebilecek herhangi bir şeyi göstererek dikkatini dağıtabilir ve hemen oradan uzaklaşabilirsiniz.

    Çocuğunuza sonsuz alternatifler yerine sınırlı seçenekler sunun. Sabah uyandığında ”Hangi kazağını giymek istersin” diye sormak yerine, ”Kırmızı kazağını mı, yoksa sarı kazağını mı giymek istersin?” diye sorun. Yemek yerken de mutlaka sebze yemeği yemesini istiyorsanız; ”Ispanak mı yersin, yoksa pırasa mı?” diye sorabilirsiniz. Bu şekilde çocuğunuz kendisine değer verdiğinizi, onun seçimine öncelik tanıdığınızı düşünerek sunulan seçeneklerden birini daha kolay kabul edecek, siz de makul iki seçenekten birini kabul ettirebildiğiniz için kendinizi rahat hissedeceksiniz.

    Bunların hepsini yapıyorum ancak benim çocuğumda işe yaramıyor diye düşünüyorsanız, çocuğunuzla iletişim dilinizi etkili hale getirmek istiyorsanız, isteklerini ağlayarak, öfkeyle, saldırganlıkla ifade ettiğinde tutumunu nasıl değiştirebileceğinizle alakalı bilgi almak istiyorsanız bir uzmandan destek almanız oldukça faydalı olacaktır.

  • Peptik ülser

    Peptik ülser

    Sindirim sisteminde yemek borusu, mide ve oniki parmak barsağının iç yüzünü döşeyen ve mukoza olarak adlandırılan tabakanın, mide asidi, sindirim enzimleri (pepsin, safra tuzları ve pankreas enzimleri) veya ilaçlarla (Aspirin ve antiromatizmal ilaçlar) hasarlanması sonucunda ortaya çıkan derin yaralar ülser veya peptik ülser olarak adlandırılır. Mide asidi ve pepsin (midede proteinlerin sindirilmesini sağlayan enzim) gıdların sindirimi için son derece gerekli olan salgılardır.

    Mide asidi güçlü bir asit olmasına rağmen (pH 1-2) normalde midede ve onikiparmak barsağında bir hasar oluşturmaz. Mukoza yüzeyinde mide asidinin mukozaya ulaşmasını engelleyen kalın bir mukus tabakası mevcuttur, (mukus= sümüksü madde). Mide mukozasında asit, pepsin ve safra asitleri gibi mukozayı hasarlayabilecek faktörlerle, mukozayı koruyucu faktörler arasında bir denge söz konusudur. Bu dengenin saldırgan faktörler lehine değişmesi mukoza bütünlüğünün bozulmasına ve ülser oluşmasına yol açar. Halk arasında mide ülseri olarak bilinmesine rağmen peptik ülserlerin büyük bir kısmı onikiparmak barsağında bulunur.

    Midede oluşan ülserler gastrik ülser, onikiparmak barsağında oluşan ülserler duoedenum ülseri veya bulber ülser olarak adlandırılır. 3-5mm den 5cm e varan genişlikte olabilirler.

    Toplumun yaklaşık %10 unun yaşamlarının herhangi bir döneminde peptik ülser hastalığı geçirdiği sanılmaktadır. Erkeklerde kadınlara göre iki kat daha fazla sıklıkta görülür. Onikiparmak barsağı ülseri 30-45 yaşları arasında sık görülürken mide ülserleri daha ileri yaşlarda (50-65) ortaya çıkmaktadır.

    ÜLSER NEDEN OLUŞUR?
    Mide asidi güçlü bir saldırgan fatör olmasına rağmen tek başına ülser oluşturması imkansız gibi görünmektedir. Çünkü ülserli hastaların ancak ¼ inde mide asit salgısı artmıştır ve yarısında da normal sınırlardadır. Mide asit sekresyonunun çok aşırı miktarda arttığı bazı hastalıklarda hemen her zaman ülser oluşumu söz konusu olamakla birlikte bu gibi durumlar çok nadir olarak görülür (Zollinger Ellison sendromu gibi). Bununla birlikte asit olmadan ülser olamayacağı deyimi (No acid No ulcer) günümüzde halen geçerliliğini sürdürmektedir, zira mide asit sekresyonunu baskılamadan mide veya duodenum ülserini iyileştirmek mümkün değildir. Günümüzde ülserin iki temel sebebi olduğu kabul edilmektedir. Bir çok mide ve oniki parmak barsağı ülserli hasta Helicobacter pylori (HP) adı verilen bir bakteri ile enfektedir (%75).

    Diğer bir gurup hastada da uzun süreli aspirin veya steroid olmayan antiromatizmal ilaç (NSAEİ) kullanımı söz konusudur. Dünyada 15 milyon insanın NSAEİ kullandığı, bunların %60 nın mide şikayetleri tanımladığı, %10 unda da mide ve/veya oniki parmak barsak ülseri oluştuğu ve ortalama %3-4 ünde de hastanede yatmayı gerektirecek ciddi komplikasyonların ortaya çıktığı bilinmektedir. Diğer taraftan ülserli hastaların yaklaşık 1/5 inde HP enfeksiyonu veya antiromatizmal ilaç kullanımı saptanamaması ülser etyopatogenezinin henüz tam olarak anlaşılamadığının bir göstergesidir.

    Önceki yıllarda ülser oluşumunda önemli bir sebep olduğu düşünülen stres faktörü günümüzde önemini yitirmiş olmakla birlikte vücudun aşırı strese maruz kaldığı durumlarda ( örneğin geniş vücut yanıkları, kafa travmaları ve yoğun bakımda kalmak gibi) ciddi mide ve/veya onikiparmak barsağı ülserlerinin oluşabileceği ve ülserli hastaların strese maruz kalmaları sonrasında şikayetlerinin artabildiği bilinmektedir.

    HELİCOBAKTER PYLORİ (HP) HAKKINDA BİLİNMESİ GEREKENLER
    HP ağız yoluyla alınarak midede yerleşen ve burada gastrit olarak adlandırdığımız kronik bir enfeksiyon ve inflamasyon (yangı) oluşturan, burgu şeklinde (spiral şeklinde) bir bakteridir. Mide mukozasını örten mukus tabakasının altında yerleşerek mide asidinden ve diğer etkenlerden korunarak yaşamını sürdürür. HP hem salgıladığı toksinlerle ve hem de vücudun bakteriye karşı oluşturduğu immun yanıt (vücudun bağışıklık sisteminin bakteriye karşı oluşturduğu yanıt) sonrasında ortaya çıkan bazı maddelerle mukus tabakasını zayıflatarak mide mukozasını asit ve diğer saldırgan faktörlere duyarlı hale getirir. Toplumumuzun yaklaşık %80 inin bu bakteri ile enfekte olduğu gösterilmiştir.

    HP enfeksiyonu peptik ülser oluşumunda önde gelen faktörlerden biri olarak kabul edilmekle birlikte bu bakteri ile enfekte olan insanların hepsinde ülser oluşmaması ve son yıllarda giderek artan oranlarda HP negatif ülserlerin saptanması ülser oluşumunda HP yanında başka faktörlerin de etkili olduğunu düşündürmektedir. HP ülser oluşumundan çok ülserin nüks etmesinde daha önemli rol oynuyor gibi görünmektedir.

    Günümüzde HP enfeksiyonun neden olduğu kabul edilen hastalıklar şekilde görülmektedir. HP Dünya Sağlı Örgütünce (WHO) 1.derece kanserojen faktörler arasında kabul edilmiştir. Bakterinin midede varlığı endoskopik biyopsi, üre-nefes testi ve kan ve dışkıda antikor ve antijen aranması gibi testlerle gösterilebilir. Midede HP varlığı saptanan peptik ülserli hastalarda bazı özel ilaç rejimleri kullanılarak HP tedavisi yapılarak bakteri mideden temizlenir. Bu tedavinin etkinliği %80 civarındadır.

    ÜLSERİN BELİRTİLERİ NELERDİR?
    Ülserin en sık görülen bulgusu karnın üst kısmında, iki kaburga yayı arasında ve göğüs kemiğinin alt ucu ile göbek arasında genellikle avuç içi ile ifeda edilen bir bölgede hissedilen künt bir ağrıdır. Ağrı, ezilme, kazınma veya yanma şeklinde de olabilir, sırta iki kürek kemiğinin arasına ve karnın yan taraflarına yayılabilir. Gece uykudan uyandırabilir. Ağrı ile birlikte bezen bulantı ve kusma olabilir. Ağrı 15-20 dk dan birkaç saate kadar değişen bir süre devam edebilir. Aç kalma sonrasında başlayabilir.

    Genellikle gıda veya antasit alımı ile hafifler veya geçer. Bu nedenle hastalar sık yemek yeme ihtiyacı duyabilirler. Mide ülseri olan hastalarda ağrı yemek sonrasında artma gösterebilir ve şişkinlik ve gaz yakınması daha belirgin olabilir. Bazı hastalarda hiçbir bulgu yokken kanama veya delinme ülserin ilk bulgusu olabilir. Kusma şikayeti ön planda olan hastalarda kilo kaybı görülebilir. Bazı hastalarda şikayetler mevsimsel değişimler göstererek özellikle bahar aylarında şiddetlenebilir.

    ÜLSER NASIL TEŞHİS EDİLİR?
    Ülser benzeri şikayetlerle doktora başvuran hastalarda başvurulacak teşhis yöntemi ülserin direkt olarak görülerek teşhis edilmesine ve gerektiğinde doku örneği alınmasına imkan veren endoskopidir (Gastroskopi). Nadiren bazı vakalarda baryumlu mide duodenum grafisi tanıda yardımcı olabilir. Mide ülseri şüphesi olan hastalara kanser olasılığını uzaklaştırmak için mutlaka endoskopik inceleme yapılmalı ve incelenmek üzere doku örneği (biyopsi) alınmalıdır.

    ÜLSER NASIL TEDAVİ EDİLİR?
    Ülser tedavisinde ilk basamak mide asidinin azaltılmasıdır. Asit salgılanması baskılandığında ancak asit ortamda aktif hale gelebilen bir enzim olan pepsin de inaktive edilmiş olur. Günümüzde mide asit salgısını güçlü bir şekilde baskılayan ilaçlar sayesinde ülser tedavisi oldukça başarılı bir şekilde yapılabilmektedir. Aktif ilaç tedavisinin ne kadar süre ile devam edeceğine doktorunuz karar verecektir. Asit salgısının azaltılması yanında ülser tedavisinde ikinci yapılması gereken şey midelerinde HP saptanan hastalarda bu bakterinin tedavi edilmesidir. Bu tedavi genellikle en az iki çeşit antibiyotik içeren 1 veya 2 haftalık tedavi rejimleri kullanılarak yapılır. Hangi tedavi rejiminin seçileceğine doktorunuz karar verecektir.

    HP tedavisi özellikle ülser nüksünün önlenmesi bakımından önemlidir. Tek başına bakterinin tedavi edilmesi ülser tedavisi için yetersizdir, ülserin iyileşmesi için mide asidinin yeterli bir süre baskılanması gerekir (genellikle 6-8 hafta). Mide ülserlerinde genellikle daha uzun süreli bir tedaviye ihtiyaç duyulur. Mide ülserleri tedavi sonrasında mutlaka endoskopik olarak kontrol edilmeli ve tamamen iyileştikleri görülmeden hasta takipsiz bırakılmamalıdır.

    Ülser saptanan hastalarda aspirin ve /veya antiromatizmal ilaç kullanımına ara verilmesi gerekir. Bu ilaçlar çok gerekli olduklarında ancak doktor kontrolünde kullanılabilir.
    İlaç tedavisi sürerken hastaların yaşam tarzlarında, sigaranın kullanımının sonlandırılması ve alkol tüketiminin azaltılması gibi bazı değişiklikler yapılması uygun olur. Sigara kullanmaya devam eden hastalarda ülser daha sık tekrarlamaktadır. Acılı, baharatlı ,asitli ve kafein içeren gıda ve içecekler ve alkol ülserin aktif olduğu dönemlerde şikayetlerin artmasına sebep olabileceği için tedavinin erken dönemlerinde tüketilmeleri kısıtlanabilir.

    Bunun dışında ülserli hastada özel bir diyet uygulamak gerekmez. Süt içmeyi seven hastaların günde 1-2 bardak süt içmelerine müsade edilebilir. Sütün tedavi amacıyla sık aralıklarla içilmesi sakıncalıdır. Stresli bir yaşam süren hastalarda stresin azalmasına yönelik yaklaşımlar tedavide yardımcı olabilir. ( Hobilere ağırlık verilmesi, psikoterapi, yoga vb.)

    Cerrahi tedavi günümüzde ancak tıbbi ve endoskopik tedaviye cevap vermeyen kanama, tıkanma ve delinme gibi komplikasyonlar ortaya çıktığında uygulanmaktadır.

    ÜLSERİN KOMPLİKASYONLARI NELERDİR?
    Kanama, tıkanma (mide çıkışının ülser nedeniyle daralması- obstrüksiyon) ve delinme (perforasyon) ülserin başlıca komplikasyonlarıdır.

    Kanama: Ülserin ciddi komplikasyonlarından biridir. Bulantı , kahve telvesi veya kırmızı renkte kanlı kusma, halsizlik, çarpıntı, soğuk terleme, baş dönmesi, göz kararması ve katran renginde yumuşak kıvamda dışkılama ülser kanamasının bulgularıdır. Bu belirtilerin şiddeti kanamanın şiddeti ile doğru orantılıdır. Kanam şiddetli olduğunda dışkı koyu kırmızı renkte gelebilir. Kanama olduğunda genellikle ağrı hissedilmez. Kanama geçiren hastaların mutlaka hastaneye yatırılarak takip ve tedavi edilmesi, endoskopi yapılarak varsa aktif kanamanın durdurulması gerekir. Nadiren cerrahi tedaviye ihtiyaç duyulabilir.

    Tıkanma: Kronik (müzmin) oniki parmak barsağı ülserlerinde zamanla barsakta oluşan deformasyon ve daralma nedeniyle mide çıkışında ileri derecede daralma ortaya çıkabilir. Bu hastalardaki başlıca şikayetler 10-12 saat önce yenilen gıdaların kusulması ve midede kalan gıdaların oluşturabileceği ağız kokusudur. Hastalar akşam yemeğinde yedikleri gıdaları ertesi gün kustuklarında çıkardıklarını ifade ederler. Bazen tıbbi tedaviye yanıt alınabilirse de genellikle endoskopik balon dilatasyonu, stent koyulması veya cerrahi tedaviye ihtiyaç duyulur.

    Delinme : Güçlü ilaçların kullanıma girmesi nedeniyle günümüzde nadir görülen bir komplikasyondur. Karın üst kısmında ani başlayan, bıçak saplanır tarzda şiddetli karın ağrısının saatler içinde tüm karına yayılması en önemli bulgusudur. Tedavi edilmediğinde yaygın karın zarı iltihabı (peritonit) nedeniyle ölüme sebep olur. Teşhis koyulduktan sonra tedavisi cerrahidir.

  • Anksiyete

    Anksiyete

    Esasen anksiyete, bireyin fiziksel ve ruhsal bileşenlerinin doğal tepkilerinden biri olarak kabul edilir. Yaşamımızı tehdit eden veya tehlike niteliği taşıyan uyaranlara karşı, vücutta ortaya çıkan fiziksel (çarpıntı, terleme, solunum sayısının atışı, kaslarda kasılmalar vs.) ve ruhsal belirtiler (ruhsal gerginlik, endişe, öznel sıkıntı hissi gibi) anksiyete olarak tanımlanır. Tehdit veya tehlike unsuruna karşı ortaya çıkan bu belirtiler, tehdit veya tehlikeden korunmamıza yardımcı olur (kaçmak veya mücadele etmek gibi).

    Peki doğal tepkilerimizden biri olarak kabul edilen anksiyete ne zaman “bozukluk” olarak tanımlanır?

    Eğer yukarıda belirttiğimiz fiziksel ve ruhsal belirtiler, çoğunlukla bir tehdit veya tehlike unsuru olmadan ortaya çıkıyorsa, belirtiler süreğen hale geldiyse veya günlük işlevselliğinizi (mesleki, ailevi, sosyal, akademik vs.) etkilemeye başladıysa, muhtemelen “anksiyete bozukluğu” söz konusudur?

    Bu hastalar yaşamlarını,her an bir felaketin çıkmak üzere olduğuna inanarak geçirirler.Kötü bazı şeylerin onların kontrolünün dışında meydana gelebileceğine inanmışlardır.Aniden bir salgına yakalanacaklar; doğal bir afet olacak; bir suçun kurbanı olacak; paralarını kaybedecek ya da sinir krizi geçirecektir veya delireceklerdir.Kötü bir şey meydana gelecek ve buna engel olamayacaklardır.Ağır basan duygu ,alt düzey korkudan tam gelişmiş panik ataklara doğru gelişen anksiyetedir.Bu hastalar,günlük olayları idare etmekten korkmazlar,felaketlerden korkarlar.

    Bu hastaların çoğu,bu durumla baş etmek için kaçınma ya da aşırı tefafiye itimat ederler.Fobik olurlar,yaşamlarını kısıtlar,sakinleştiriciler alırlar,sihirli düşünceyle meşgul olurlar,kompülsif ritüeller uygularlar ya da sakinleştirici,bir şişe su,herkesin güvendiği bir kişi gibi ‘’güvenli işaretlere’’bel bağlarlar.Bu davranışların tümü ,kötü şeyin oluşmasını durdurma amacına sahiptir.

    Tedavi amaçları:

    Hastanın felaket olacağı düşünceleri azaltmak ve üstesinden gelebilecekleri değerlendirmeleri bilişsel ve yaşantısal müdahalelerle artırmaktır.Genellikle hastalar korkularının oldukça abartılı olduğunu fark etmeye başlarlar.Tedavinin nihai amacı kendileri için rahatsızlık veren bir durumda daha önceden kullanmış oldukları başa çıkma becerilerini (kaçınma,aşırı telafi) daha sağlıklı baş etme beceriyle yapılandırmak ve korktukları pek çok durumla yüzleştirmektir.

  • Peptik ülserler ve oniki parmak ülserleri

    Peptik ülserler ve oniki parmak ülserleri

    Mide besinlerin parçalanması ve sindirilmesi için bol miktarda asit ve pepsin salgılamaktadır. Salgıladığı asit ve pepsinin midenin kendi yüzeyine zarar vermemesi için çeşitli organizmanın koruma mekanizmaları vardır. Helicobacter pylori adı verilen bulaşıcı bir bakteri yada ağrı kesici ilaçlar mide yüzeyini koruyan mekanizmalarda yetersizliğe yol açmakta ve bunun sonucunda da mide yüzeyinin bütünlüğünde bozulmalar (ülserler) ortaya çıkmaktadır. Özellikle Helicobacter Pylori infeksiyonunun yaygın olduğu ülkemizde mide ve on iki-barsak (duodenum) ülserleri oldukça sık görülmektedir. Her 10 kişiden biri hayatlarının bir döneminde peptik ülser hastalığına yakalandığı bilinmektedir.

    Peptik ülser belirtileri nelerdir ?
    Mide ve on iki-barsak ülserleri karnın üst kısmında bazen sırta doğru yayılan ağrılara neden olurlar. Bu ağrılar kimi hastalarda yanma , kimi hastalarda kazınma kimi zamanda kramp tarzında olabilir. Bazen hiç ağrı olmaksızın ekşime, midede dolgunluk hissi, kilo kaybı gibi yakınmalar görülebilir. Peptik ülserler her zaman hastada yakınmaya neden olmazlar. Bazen hiçbir yakınma yok iken hastalık, mide kanaması yada nadiren mide delinmesi gibi komplikasyonlar ile ortaya çıkabilir.

    Peptik ülser tanısı nasıl konulur ?
    Mide ve on iki-barsak ülserinin kesin tanısı gastroskopi ile konulur. Gastroskopi imkanı olmadığı durumlarda baryumlu mide duodenum grafisi de tanıya yardımcı olabilmekte ise de bu yöntem ile yüzeyel ve küçük ülserler gözden kaçabilmektedir. Ayrıca mide ve on iki-parmak ülseri olan her hastada Helicobacter Pylori infeksiyonu olup olmadığı araştırılmalıdır.

    Peptik ülser tedavisi;
    Helicobacter pylori mikrobu nedeni ile ülser hastalığı olan hastalarda öncelikle 7-14 gün süre ile 2 ayrı antibiyotik ve bir mide asidini ortadan kaldıran ilaç (Omeprol, Lansor, Nexium, Pariet vb) ile üçlü tedavi yapılmalıdır. Daha sonra tedaviye mide asidini ortadan kaldıran ilaçlarla 4-8 hafta kadar devam edilmelidir. Helicobacter pylori infeksiyonu olayan hastalarda sadece mide asidini ortadan kaldıran ilaçlar ile 4-8 haftalık bir tedavi yeterli olmaktadır. Ağrı kesicil ilaçlar nedeni ile ülser oluşmuştuğu durumlarda ( Aspirin, romatizma ilaçları vb) kullanılıyor ise ülser tedavisi süresince mümkünse kesilmelidir.

    Peptik ülser ve diyet
    Eski yıllarda uygulanan katı ülser diyetlerinin ülser hastalığının tedavisine bir katkı yapmadığı artık bilimsel çalışmalar ile gösterilmiştir. Ülser hastalarının uzak durması gereken üç şey alkol, sigara ve ağrı kesici ilaçlardır (aspirin, voltaren, apranax, endol vb). Bunların ülser gelişiminde rol oynadıkları ve ülser iyileşmesini geciktirdikleri iyi bilinmektedir. Hastayı yediğinde özellikle rahatsız eden besinlerden kaçınılabilir. Bu hastalara günde 3 öğün düzenli beslenmeleri önerilmektedir.

    Peptik ülser tedavi edilmez ise neler olabilir ?
    Uygun tedavi almamış ülser hastalığı kanama, delinme, darlık gelişimi gibi komplikasyonlara neden olabilir. Ülser kanamalarının büyük bir kısmı endoskopik yolla tedavi edilebilmektedir. Ülsere bağlı darlık gelişiminde hastaların bir kısmında ilaçlarla bir kısmında endoskopik tedavi yapılabilmektedir. Ancak uzun sürmüş (kronik ) ülser darlıklarında cerrahi müdahalegerekmektedir. Ülser nedeni ile mide veya barsak duvarında delinme oluşmuş ise tek tedavi cerrahidir.

    Peptik ülser kansere dönüşebilir mi ?
    Hayır mide ve on iki-barsak ülserlerinin kansere dönüşme riski yoktur. Ancak özellikle mide kanserleri ülser yapısında da olabildiğinden baştan tanının yanlış konabilmesi söz konusu olabilir. Bu nedenle mide ülseri varlığında mutlaka ülserden parça alınarak ( biopsi) patolojiye gönderilmesi ve 2 ay içinde ülserin iyileştiğinin endoskopi ile teyit edilmesi gerekmektedir. İyi huylu peptik ülser komplikasyonları arasında kanserleşme yoktur.

  • Vajinismus Tedavisi

    Vajinismus Tedavisi

    Cinsel birleşme esnasında kadının korku ve kaygı duyarak kendini kapatması, vajinadaki kaslarını ve bacaklarını kasması durumu olan vajinismus toplumumuzda oldukça sık görülen bir durumdur. Çiftler böyle özel bir durumu kimseyle paylaşamadıkları için sıklığını bu sorunu yaşayan kişiler olarak bilmeniz mümkün değildir.  Ancak oldukça sık görülmektedir. Vajinismus yüzde yüz tedavisi olan bir hastalıktır. Ancak tedavide uygulanan yöntemlerin bilimsel yöntemler olması ve bazı noktalara dikkat edilmesi önemlidir.

    Öncelikle vajinismus tedavinde dikkat edilmesi gereken önemli noktalardan bahsedecek olursak;

    . Tedavi mutlaka eşle beraber olmalıdır. Her seansa çiftin birlikte gelmesi gerekmese de genellikle birlikte gelinmesi gerekmektedir. Vajinismus çiftin ortak bir problemidir.

    . Mutlaka bir kadın doğum uzmanına muayene olunması gerekmektedir. Fiziksel bir sorunun olması düşük bir ihtimal olsa da bir kontrolden geçilmelidir.

    . Terapi boyunca verilen ödevler zamanında yapılmalı, eğer yapmakta zorlanılıyorsa bunun cinsel terapistle paylaşılıp seanslarda üzerinde çalışılması gerekmektedir.  

    . Çift tedavi devam ederken uzun bir süre birbirlerinden ayrı kalmamalı.

    .Çift bu süreçte birbirlerine ve kendilerine özen göstermelidirler.

    . Tedavi boyunca evlerine uzun süreli yatılı misafir gelmemelidir.  

    Vajinismusun tedavisinde en temel terapi yaklaşımı Bilişsel Davranışçı Terapidir. Bilişsel Davranışçı Terapide, kişilerin cinsellikle ilgili yanlış bilgilerinin, mitlerinin düzeltilmesi, bunların yerine doğru bilgilerin geçip özümsenmesi sağlanır. Vajinismusun görülen en sık nedeni, kişilerin cinsellikle ilgili yanlış ve eksik  bilgilerinin olmasıdır. Kişi bu bilgiler konusunda ikna olana kadar çalışmalar yapılır. İlk cinsel birleşme, haz alma, penis, vajina, kızlık zarı hakkında cinsel eğitim verilir. Burada görsel materyallerden faydalanılır. Kadının cinsel organını tanıması için bazı davranışsal ödevler verilir. İlk seanslarda ayrıntılı bir cinsel öykü alınır. Bu bilgiler ışığında kadının neleri yapmakta zorlandığı tespit edilir ve aşama aşama bunlar ilgili davranışsal ödevler verilir. Bu ödevler kadını cinsel birleşmeyi korkmadan rahat bir şekilde yaşayabilmeye hazırlar. Bilişsel davranışçı tedavide, hem zihinsel hemde davranışsal olarak çalışılır. Zihinsel çalışmalar kişinin davranışlarını olumlu yönde değişime uğratır. Davranışsal ödevler de yanlış bilgilerin değişmesini sağlar. Cinsel terapi cinsellikle ilgili bir değişim ve dönüşüm sağlar.  Vajinismus hastalığını yaşayan kadınlar, cinsel terapide karşılaşacakları ödevlerle ilgili de kaygılanırlar ve yapamayacaklarını düşünürler. Ancak cinsel terapide ödevler aşama aşamadır. Yapılan bir ödev kişiyi diğer aşamaya hazırlar. Çiftler zorlanmadan, keyif alarak bu ödevleri yapabilmektedirler. Hiçbiri yapılamayacak aşamalar değildir.

    Bilişsel Davranışçı Terapinin yanı sıra EMDR terapi tekniği de vajinismus tedavisinde oldukça etkin bir yöntemdir. EMDR (Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşlemleme) tekniği, kişinin korktuğu, kaygılandığı durumlara karşı duyarsızlaşmasını sağlar. Vajinismus tedavisinde de Emdr tekniği kişinin korktuğu, rahatsız olduğu durumları sıkıntı yaşamadan gerçekleştirmesinde önemli bir fayda sağlar.  Tüm bunların yanı sıra vajinismus tedavisi kolay bir cinsel işlev bozukluğudur. Özellikle çiftin arası iyi ise, birbirlerini seviyorlarsa vajinismusun tedavisi çok kolaydır. Eğer kadının ilk gece korkusu var ise, çiftlerin evlilik öncesi cinsel danışmanlık almaları böyle bir sorun yaşamadan koruyucu tedavi açısından oldukça önemlidir. Evlilik öncesi cinsel danışmanlık alan çiftler de vajinismus hastalığı görülmez.  Doğru bilgiyle ilk geceyi yaşayan çiftler rahat olurlar, zevk alırlar, herhangi bir sorunla karşılaşmazlar.

    Bunların dışında günümüzde vajinismus ile ilgili uygulanan yanlış tedaviler de söz konusudur. Bunlara karşı dikkatli olunması gerekmektedir. Uygulanan yöntemlerin bilimsel olup olmadığı konusunda iyi araştırma yapılmalı. Özellikle çok kısa sürede (tek seansta) tedavi vaad eden kişilere güvenilmemelidir. Çünkü vajinismus kadının çocukluğundan itibaren öğrendiği yanlış bilgiler neticesinde oluştuğu için tedavisi de belli bir süreyi almaktadır, ancak bu çok uzun bir süre de değildir. Çiftin motivasyonu ne kadar yüksek ise tedavisi de daha kısa sürmektedir.

  • Yaz rehavetinden okul disiplinine geçebilmek için öneriler

    Yoğun bir okul döneminin ardından geçirilen yaz tatili çocukların akran ve aile ilişkilerini geliştirebilmeleri, dinlenmeleri, fiziksel etkinliklere katılabilmeleri, oyun oynayabilmeleri ve gezmeleri için bir fırsattır. Ancak, yaz tatilinin sona ermesi ile çocuğun uyku ve beslenme döngüsünün düzene girmesi, derslere katılımının sağlanması, ekran karşısında geçirdiği zamanın kısıtlanması, ev ödevlerini ve sorumluluklarını yerine getirmesi gerekmektedir. Okulun açılış günü yaklaşırken ailenin gündemi değişebilir ve çocuklar bir anda değişen sürece uyum sağlamakta zorlanabilir. Doğru bir iletişim ve günlük etkinliklerin okul açılmadan önce yapılandırılmaya başlaması ile çocukların okula uyumu kolaylaşabilir.

    1. Yaz tatilinin bitişi ve çocuğunuzun bu konudaki duyguları hakkında konuşun:

    Yaz tatilinin bitişini ve okulun açılacağı tarihi çocuklara hatırlatmak, onların okula uyumunu kolaylaştıracağı için önemlidir. Ancak bu konuyu ve okul döneminde sorumluluklarının artabileceğini sürekli vurgulamaktan kaçınmak uygun olacaktır. Çocuklarda yaz tatili sonrası okula başlarken gerginlik ve bir miktar kaygı olağandır. Özellikle yeni bir okula başlayacak olan çocuklarda bu endişe daha belirgin olabilir. Hem çocukların hem de onların ailelerinin okul dönemi başlarken bir miktar kaygı yaşamalarının olağan olduğunu bildirmek çocuğunuzu rahatlatabilir. Okul dönemi içerisindeki sorumlulukların yanında, çocuklarla bir sohbet havasında; özledikleri sınıf arkadaşlarından, okulun sosyal ortamından, gezilerden konuşmak, geçmişteki okul yıllarına ait olumlu anılara odaklanmak çocukların kaygılarını azaltabileceği gibi, okula uyumlarını da kolaylaştıracaktır.

    2. Sabahları uyanma ve okula hazırlanma rutini için planlama yapın:

    Yaz tatilinin bitişinin en önemli göstergesi çocukların sabahları daha erken kalkmak, okul için giyinmek ve eşyalarını hazırlamak zorunda kalmalarıdır. Çocuğunuzun bu rutine daha kolay alışabilmesi için okul dönemindeki servis ve ders saatleri ile ilgili olarak ona bilgi vermeniz ve kendisinden beklenen sorumlulukları açıklamanız onun bu rutine alışmasını kolaylaştıracaktır. Sorumlulukları basit ve net yönergeler ile açıklamak, bunları bir liste haline getirip, yatağının baş ucuna asmak sabahları hazırlanmayı kolaylaştırabilir. Daha küçük sınıflarda bu liste resimli ve çıkartmalı olarak hazırlanıp ilgi çekici hale getirilebilir. Sabah rutinleri okul açılmadan önceki hafta bir kaç kere denenebilir. Bu denemelerde eksiklerden çok, çocuğun yapabildiklerine odaklanmak ve yapabildiği şeylerle ilgili övgü ve olumlu geri bildirimler vermek hem motivasyonunu hem de kendine güvenini artıracaktır.

    3. Yaz ödevleri ve ev ödevlerinin tamamlanabilmesi için planlama yapın:

    Çocukların okulda öğrendiklerini pekiştirebilmeleri için yaz ödevlerinin tamamlanması önemlidir. Ancak çoğu çocuk tatildeki seyahatlar ve etkinliklere kapılıp, ödevlerini tamamlamayı ihmal edebilir. Okulun açılışı yaklaştığında bu ödevlerin bir anda hatırlanabilir ve ana babalar kalan sürede ödevlerin bitirilmesi için çocukları zorlayabilir. Ancak, bir haftalık sürede tamamlanacak yaz ödevi hem gerekli pekiştirme işlevini sağlamayacak hem de çocuğun kaygılarını ve ebeveynler ile çatışmalarını artıracaktır. Bunun yerine yaz ödevini bir- iki kere hatırlatmak ve tatilin kalan süresinde yapabildiği kadarını tamamlayabilmesi için yardımcı olmak önerilebilir. Yeni okul yılındaki ev ödevleri için yazılı bir plan hazırlamak, okul sonrası ödevleri biriktirmeyip, düzenli olarak yapmanın önemini vurgulamak çocukların okula uyumunu kolaylaştırabilir. Küçük sınıflardaki çocuklar için hazırlanan planlarda görseller ve çıkartmaların kullanılması çocukların uyumunu artırabilir. Ödevlerin 20- 30 dakikalık küçük parçalara bölünmesi ve tamamlanan her parçadan sonra çocuklara olumlu geri bildirim verilmesi çocukların uyumunu kolaylaştırır ve motivasyonlarını artırabilir.

    4. Uyku düzenini planlayın:

    Hemen her çocuk için yaz tatili, gece geç yatabilmenin, sabahları geç kalkabilmenin, ebeveynlerle birlikte daha fazla zaman geçirmenin olağan olduğu bir dönemdir. Okulların açılması ile birlikte bu düzeni aniden değiştirmekte zorlanabilir ve yatış/ kalkış zamanları ile ilgili olarak ebeveynlerle çatışabilirler. Yaz tatili sona ermeden okul döneminde geceleri ne zaman yatılacağının planlanması, bu planın yazılı hale getirilmesi çocukların uyumunu kolaylaştırabilir. Okullar açılmadan önce çocukların yatış saatlerini her gece 10- 15 dakika kadar erkene çekmek ve ani değişikliklerden kaçınmak uygun olabilir. Uyku düzenini oturtabilmek için gün içi kestirmelerin de engellenmesi gereklidir.

    5. Ekran zamanını düzenleyin:

    Çocuklar yaz tatillerinde televizyon, telefon/ tablet karşısında daha fazla zaman geçirebilir ve bilgisayar/ konsol oyunları ile daha çok oynayabilir. Uyku düzeninde olduğu gibi bu alanda da ani değişikliklerden kaçınmak ve tatilin kalan süresi için ekran karşısında geçirilen zamanı yavaş yavaş azaltmak çocukların okula uyumunu kolaylaştıracaktır. Okul döneminde çocukların televizyon/ telefon/ tablet ve oyunlarla ne kadar zaman geçirebileceği önceden planlanabilir ve planlamaya çocuklar da dahil edilebilir. Çocukların ekran karşısında geçirdiği zamanı ayarlayabilmek için alarm kurulabilir ve bu alarmın kararlaştırılan süreden yarım saat, on beş ve beş dakika önce bir kaç kere çalması sağlanabilir.

    6. Öğünleri düzenleyin:

    Çoğu çocuk, yaz tatillerinde beslenme düzenini de aksatmaktadır. Tatilin sonlanmasından önce bu konuda konuşulması ve planlama yapılması uygun olabilir. Öğünler planlanırken abur cubur yerine sağlıklı beslenmenin önemi vurgulanabilir.

    7. Banyo ve kişisel temizliği düzenleyin:

    Çocuklar yaz tatillerinde diş fırçalamayı, tırnaklarını kesmeyi ve banyo yapmayı aksatabilir. Tatil bitmeden önce kişisel temizliğin önemi konusunda çocuklarla konuşulabilir ve bu konuda bir planlama yapılabilir. Çocukların eksik kaldığı alanlardan çok yapabildiklerine odaklanmak bu konudaki uyumlarını artıracaktır.

    8. Bireysel sorumluluklar verin:

    Okula hazırlığın çocuğun da etkin katılımı ile gerçekleştiğini vurgulayın. Bu nedenle okul için üniforma ve gerekli malzemeleri alırken beraber alışveriş yapın ve onun seçim ve tercihlerini de göz önünde bulundurun.

    9. Okulu sadece sorumluluklar ve dersler temelinde algılamasını engelleyin:

    Özellikle daha küçük sınıflardaki çocuklarda okulun aynı zamanda akran ilişkileri ve oyun için önemini de vurgulayın. Bunun için onu sınıf arkadaşları ile buluşturabilir, veya okul bahçesinde oyun oynamalarını sağlayabilirsiniz. Diğer tüm etkinliklerde olduğu gibi burada da çocuğun istek ve tercihlerini göz önüne alın.

    10. Okul malzemelerini bir gece önceden hazırlayın:

    Özellikle okulun ilk günü sabah yoğunluğunu ve tartışmaları engellemek için okul malzemelerini ve çantasını geceden hazırlayın. Bir gece önceden hazır olmanın önemi ve faydaları hakkında çocuğunuzla konuşun.

    Çoğu çocuk yukarıda sıralanan öneriler ve benzerleri ile okula görece rahat biçimde uyum sağlayabilir. Yine de uzun süren, çocuğun ve ailenin ilişki ve iletişimini bozan okula uyum sorunlarında bir ruh sağlığı çalışanından yardım almaktan çekinmeyin.

  • Depresyon

    Depresyon

    Mutsuzluk ve/veya zevk alamama hangi seviyenin üzerinde, ne kadar süre sonra veya hangi başka belirtilerle ortaya çıktığında bir ruhsal hastalık olarak nitelendirilir?

    Mutsuzluk veya zevk alamama, ortalama günlük işlevselliğinizi (mesleki, ailevi, sosyal, akademik vs.) etkilemeye başladığında muhtemelen müdahale edilmeyi gerektiren bir durum haline gelmiş demektir. Günlük işlerinizi yapmaya başlayamamak veya ertelemek, depresyon için önemli bir belirti olabilir.

    Mutsuzluk veya zevk alamama, süreğen hale geldiyse (tanı sistemlerinde en az iki hafta olarak belirlenmiştir) depresyonda olabilirsiniz.

    Mutsuzluk veya zevk alamama ile beraber dikkatinizi toplamakta/odaklanmada zorlanma, enerji kaybı/yorgunluk/çabuk yorulma, iştahta azalma veya artma, uyku kalitesinde bozulma, suçluluk ve/veya değersizlik düşünceleri, intihar düşünceleri belirtilerinden en az dördüne sahipseniz depresyon tanı ölçütlerini karşılıyorsunuz demektir.

    Depresyonun Yaygınlığı

    Kadınlarda erkeklere göre 2 kat daha sık görülmektedir. Kadınların %10-25’inde, erkeklerin %5-10’unda depresyon görüldüğü bildirilmiştir.

    DEPRESYON TEDAVİSİ

    Amerikan Psikiyatri Birliği’nin yayınladığı DSM-5 kılavuzunda depresyon tanı kriterleri tanımlanmıştır. Buna göre temel maddeler; en az iki haftalık süre boyunca, işlevsellikte belirgin düşmeye, çökkün duygudurum veya ilgisini yitirme/zevk alamamadır. Bu temel maddelerden birinin olduğu tabloya aşağıdakilerden en az 5 tanesinin olması tanı için gereklidir. Bu alt maddeler; kilo alma/verme(diyet yapmıyorken), uykusuzluk/çok uyuma,  içsel huzursuzluğa bağlı hareketlilik/yavaşlama, bitkinlik, enerji yokluğu, değersizlik, suçluluk duyguları, konsantrasyon güçlüğü, tekrarlayıcı bir şekilde ölüm düşüncesi şeklindedir.

    Dünyada yeti yitimine neden hastalıkların başında gelen depresyon tedavi edilmediğinde intihar gibi olumsuz durumlarla sonuçlanabilir. Bu yüzden ”Artık yaşamaktan zevk almıyorum” diyen birinin depresyonda olabileceği ve acilen tedavi olması gerektiği akıldan çıkarılmamalıdır.

    İlaç tedavisinin yanında psikoterapi hastalığın iyileşmesini hızlandırmada ve tekrarının önlenmesinde gereklidir.Tedavi genellikle 6 ay kadar sürer. Hasta görüşmeleri hastanın durumuna göre haftalık veya aylık seanslar şeklinde düzenlenebilir.

  • Çocuğun ruhsal gelişiminde anne-baba tutumlarının etkisi

    Anne babaların ilk görevleri çocuğun bakımını sağlamak, onu korumaktır. Çocuk büyüdükçe ana-babaların işlevi çocuğun davranışı denetleme, yönlendirme, cesaretlendirme etrafında yoğunlaşır. Çocuğun gelişimi, sağlıklı bir insan olabilmesi için duygusal gereksinmelerinin de karşılanması çok önemlidir. Toplumsal gereksinmeler, duygusal gereksinmelerle sıkı sıkıya bağlıdır. Çocukların gerek yaşıtlarıyla gerekse aile içinde bireylerle iyi ilişkiler kurabilmeleri için fırsatların sağlanması ve bunların geliştirilmesi de ana babaların görevidir. Ana babaların işlevi çocuklarına en geniş anlamda bilgi sağlamayı ve beceri kazanmayı öğretmektir. Sonuç olarak denilebilir ki tüm bu gereksinmeleri yeterli olarak karşılanabilirse sağlıklı nesiller yetiştirmek mümkün olacaktır.

    İnsanın en önemli gelişim dönemleri sırasında birlikte olduğu ve sürekli etkileşim içerisinde bulunduğu anne ve babanın tutumlarının önemi kişiliğin sağlıklı oluşmasındaki önemi yadsınamaz. Anne-baba-çocuk ilişkisi, temelde anne ve babanın tutumuna bağlıdır. Tutum doğrudan gözlenebilen bir özellik değil, davranışa hazırlayıcı bir eğilimdir.

    Ancak ana babaların veya onların yerine geçen kişilerin çoğu kez açık olmayan, hatta kendilerinin bile farkında olmadıkları hatalı tutumlar sergiledikleri bilinmektedir. Bu hatalı tutumlar ve ortaya çıkardıkları sorunlar aşağıda özetlenmiştir.

    Aşırı Koruyucu Tutum:

    Koruma ve himaye etme normal bir annelik ve babalık davranışıdır. Ancak koruma ve kollama davranışının çocuğun kendini gerçekleştireceği faliyetleri engelleyecek şekilde yaygınlaştırmak aşırı koruyucu ebeveyn davranışı olarak değerlendirilmektedir. Bu tutumla çocuklara aile içinde devamlı korunmaya muhtaçmış gibi davranılır, ana-baba çok müdahelecidir, çocuğa kendi kararlarını vermesi için yeterli zemin hazırlanmaz. Adler’e göre aşırı korunup şımartılan çocukların hiçbir engelle karşılaşmalarına izin verilmemiş ve yetenekleri gereğince gelişmemiştir. Yetişkin yaşama yeterince hazırlık yapma olanağı bulamamıştır. Aile dışındaki kişilerle ilişki kurmazlar. Bu çocukların bir diğer özelliği de başkalarından çok kendilerini düşünmeleridir ve bu da sosyal duyguların gelişmediğinin belirtisidir. Çocuğa gösterilen sürekli koruyuculuk onun dünyayı düşman bir çevre olarak algılamasına, çocukta her zaman güçlüklerden korkma gibi bir duygu belirmesine, sadece hayatın olumlu yönleriyle karşılaşacak şekilde yetiştirildiğinden güçlükler karşısında beceriksiz tavırlar almasına, herhangi bir işi yalnız başına yapmaları gerektiğinde başarı gösterememelerine, günlük yaşamdaki değişikliklerden kaygı duyup, ilerideki yaşamda sürekli bir koruyucu aramalarına neden olur. Bu çocuklar yetişkin yaşama ulaştıklarında kendilerinin katkıları olmasa da toplumun kendisine bir yaşam sağlamakla yükümlü olduğuna inanırlar. Dolayısıyla toplumun vermediği hakları kendilerine tanımaya kalkışırlar, sonuçta pek çok hatalar ve başarısızlıklar yaşarlar.

    Aşırı Baskılı –Otoriter Tutum :

    Otoriter ana-babalık etme, çocuklarla tartışmadan, anlaşmadan, onların isteklerini hiçbir şekilde kabul etmeksizin ana babalar tarafından kararlaştırılan kural ve emirlerin çok sıkı uygulanmasıdır. Otoriter ailelerde iletişim boyutundaki davranışlara bakıldığında:

    İletişim konuları sınırlıdır, çocuk ebeveynin konuşmalarına katılmaz, babayla iletişimde çoğu kez anne tampon olur, sürpriz/kritik sorulara anne veya baba genellikle kaçamak cevap verir, çocuğun öğretmeni hakkında kötü söz söylemesine izin verilmez, çocuğun anne babaya kızmasına izin verilmez , çocuğa karşı ebeveyn tarafından sıcak hitaplar kullanılır ve fazla yakınlık gösterilirse çocuk haddini aşar veya zayıf karakterli olur diye düşünülür , kararların çocuk tarafından sorgulanmasına izin verilmez. Sosyal ilişkiler boyutunda ise çocuk ebeveynin uygun görmediği bir kimseyle arkadaşlık edemez, çocuk bu ilişkide ısrarcı olursa ceza uygulanır, hiçbir arkadaşının evine gidemez, fazla oyun ve spor çocuğun derslerindeki başarısını etkiler diye düşünür ve bu konuda kısıtlama getirir, çocuğun değil kendisinin uygun gördüğü mesleğe girmesine çalışır, çocuğun nerede olduğunu ve ne yaptığını bilmesi şarttır, çocuğun ne yediği ne kadar yediği ile yakından ilgilenir, çocuğa duygularını her zaman kontrol etmesini öğretir çocuğun ana-babanın bilmediği sırları olmamalıdır diye düşünür, çocuk ‘’ben’’ in uzantısıdır, ‘’ben’’i iyi yansıtmazsa beni karalar inancındadır. Fiziksel ceza en iyi disiplin şeklidir diye düşünür, çocuğa karşı sözel saldırganlığa sık sık ve en ufak bir istenmedik davranış karşısında başvurur, kullandığı ceza türlerinden birisi de sevgisini kısmaktır, en büyük suç büyüklere karşı gelme, onların ısrar ettikleri konuda onlara itaatsizlik diye düşünür azarlama ve negatif eleştirilerin çocuğu daha iyiye götürdüğüne inanır.

    Böyle bir ortamda yetişen çocukta ise otoriteye tam itaat, yabancı olan herşeye karşı güvensizlik, dünyayı ve hayatı tehtid edici olarak görme düşüncede katılık ( siyah-beyaz düşünce ), kudrete aşırı hayranlık ve zayıflığı aşırı hoş görme, kendi bastırılmış dürtülerini başkalarına yansıtma gibi otoriteryen kişilik yapısına uygun özellikler gelişir.

    Aşırı baskı ve sıkı disiplin anlayışıyla yetiştirilen çocuklarda genel olarak üç tür tepki görülür :

    1 . Çocuğun sinmesi , aşırı derecede uysal ve söz dinler görünmesi,

    2. Açıkça karşı koymak ve her türlü otoriteye başkaldırmak ,

    3. Baskı , korku ve tehtidin olduğu yerde tamamen sinmek, kendini rahat hissettiği, kendisine yumuşak ve ılımlı davrananların yanında başkaldırmak .

    Bunun yanında otoriter tutumun fazlaca uygulanmasının, çocukta dışsal denetim odağına neden olarak aşağılık duygusunu arttırdığını, zengin bir toplumsal ilginin gelişmesini engellediğini, çocukta bağımsızca bir girişimde bulunmada kendisine güven duymama hissine sebep olduğu ve bu yüzden olumsuz benlik kavramına yol açtığı bilinmektedir (Maccoby-Martin 1983)

    İhmal Eden Ana –Baba Tutumu :

    İhmal, ana-babanın çocuğa bakma ve koruma yükümlülüklerini gereğince yerine getirmemeleri biçiminde tanımlanabilir. Zuravin ve Grief (1989), geniş ve dar anlamda, aile davranışını içine alacak şekilde ihmal tiplerini sıralamışlardır. Bunlar çocuğun sağlığına önem vermemek, 7 günlük bakımını reddetmek veya geciktirmek, yol göstermemek, terk etmek, uygun bir ev ortamı sağlamamak, evdeki risklerden ve hastalıklardan korumamak, beslenmesine dikkat etmemek, eğitimine önem vermemek, sorun davranışlar gösterdiğinde aldırmamak, duygusal açıdan çocuğun istendiğini, sevildiğini hissettirmemek, bir anlamda onu reddetmek şeklindedir. İhmalin dolaylı ve dolaysız belirtilerinden söz edilebilir. Dolaysız belirtiler pislik ve bakımsızlık şeklinde kendini gösterebilir. Dolaylı belirtiler ise büyüme geriliği. sık hasta olma, beslenme bozukluğu şeklinde ortaya çıkar. Buna fiziksel ve zihinsel gelişme geriliği de eşlki edebilir. Alen ve Oliver ihmal edilen çocukların dil gelişiminin geri kaldığını bulmuşlar, ihmalin dil gelişiminde çevreye güvensizlikten daha çok rol oynadığı üzerinde durmuşlardır. İhmal edilen çocuklarda alkol ve madde bağımlılığı, agresyon, kendine saygı ve kendini denetim azlığı, kabul edilmez sosyal davranışlarda bulunma yüksek oranlarda gözlenir.

    Aşırı Hoşgörülü Tutum :

    Ana-baba çocuğun isteklerini hiçbir denetim ve sınırlama getirmeksizin daima kabul ederler.

    Baumrind’in bir çalışmasında bu tutumda ebeveynlerin çocuklarının cinsel ve saldırgan dürtülerini de içeren tüm dürtülerine karşı kabul edici ve toleranslı davrandıkları, daha az ceza uyguladıkları, otoritelerini kullanmaları gerektiğinde dahi bundan kaçındıkları, yaşına uygun görevleri konusunda bile çok az istekte bulundukları, çocuklarına bütün durumlarda kendi davranışlarını ayarlama ve kendi kararlarını almada izin verdikleri bulunmuştur. Bu tutumun sürekliliği, çocuğun gereğinde duygu, istek ve dürtülerini denetleyebilme yeteneğinin gelişimini olumsuz etkiler, agresif davranışların artmasına neden olur.

    İkili Çıkmaz:

    Bateson ve ark. İlk kez 1956’da tanımladıkları hatalı ana-baba tutumudur. Burada, ana-babanın aynı anda iki veya daha çok , birbirleriyle çatışan va uyuşmayan mesajlar vermesi ve çocuktan da bu mesajlar doğrultusunda hareket etmesinin beklenmesidir.

    Demokratik Tutum:

    Bu tutuma sahip ana-babalar çocuklarını ayrı bir kişi olarak kbul edip değer vermekte ve bağımsız bir kişilik geliştirmelerini teşvik etmektedirler . hem çocuğun hem de ebeveynin doğruları tanınmaktadır . Bu ailede iletişim konusunda sınır yoktur , çocuk ebeveyninin konuşması sırasında kendi fikrini söyleyebilir , çocuk düşüncelerini evde ebeveynini baskı korkusu olmadan rahatça açabilir , çocuk cinsellikle ilgili, tanrı ile ilgili sorularını , ülke ve okuldaki düzen ile ilgili eleştirilerini evde dile getirebilir . Anne baba çocuğun görüşlerine saygı duyar , onu görüşlerini ifade etmek için teşvik eder , aile için planlar yaparken genellikle çocukların tercihini öğrenir ve bunu göz önünde tutar , çocuk arkadaşlarını kendisi seçer , ebeveynce uygun olmayan bir ilişki söz konusu olduğunda çocukla konuşulur , uygun görülmeyen bir ilişkide çocuk ısrarcı olursa bu ısrarın nedenleri birlikte araştırılır , ebeveyn çocuğun arkadaşlarını tanımaya çalışır , çocuk ve arkadaşlarıyla birlikte faliyette bulunur . çocuk çalışma ve oyun temposunu kendisi belirler . Aile çocuğun kendi eğitimi ile ilgili girişimlerini destekler çocuğa görevler ve aile sorumlulukları verir, başı derde girdiğinde sorunu , yapabildiğince kendisinin çözmesini bekler , meraklı olması , araştırması , soru sorması için teşvik eder , başına gelebilecek kötü şeyler için çocuğu uyararak kontrol eder , çocuk kendisine yakışan konusunda kendisi karar verir, çocuğun birçok kararı kendisinin vermesine izin verir , çocuğun denediği ya da başardığı şeyler için onu taktir ettiğini bilmesini sağlar , iyi olduğu zaman çocuğu ödüllendirmenin , kötü olduğu zaman onu cezalandırmaktan daha iyi olduğunu bilir.

    Hatalı Ana –Baba Tutumlarının Nedenleri :

    Evlilikte Anlaşma:

    Yapılan araştırmalar ;karı-koca ilişkisinin doyuruculuğu ve eşlerin kendi yaşamlarından memnun olup olmamalarının , çocuklarından beklentilerini ve çocuğa dönük davranışlarını etkilediğini göstermektedir Evliliklerinden mutlu olan annelerin , mutsuz olanlara kıyasla çocukları ile daha çok konuştukları , onlara daha aydınlatıcı ve olumlu yanıtlar verdikleri , çocuklarına daha az karıştıkları görülmüştür . Eşler arasında anlaşmazlık varsa bu birlikteliğin ürünü olan çocuğa da olumsuz duyguların beslenmesi olasıdır . Bazen ilişkileri düzene sokmak amacıyla dünyaya getirilen çocuk bunu başaramamışsa düşmanca duygulara hedef olabilir . Çocuğunu reddeden mutsuz anneye sahip bir çocuk en azından ihmal ediliyor demektir . Ayrıca yaşamlarında eşleri çok az yer alan anneler , kocası ile özlediği ilişkiyi çocuğu ile giderme yoluna giderek aşırı koruyucu bir tutum içine girebilirler .

    Anne –Babanın Geçmiş Deneyimleri :

    Çocukluğunda karşılıklı saygı ve sevgi ortamında yetişen ebeveyn bu özellikleri öğrenerek gelecek hayatına taşır .Ana babalar kendi çocukluğunda edindiği tutum,inanç, duygy ve davranışları ,kendi çocuğu ile olan ilişkisine taşır . Bu tutum ve inançlar her ana-babanın kendi çocukluğundaki gelişiminin , aile yapısının , ailesinde nasıl geliştiğinin ve gelişirken kendi uyumsuzluklarının nasıl yorumlandığının sonucudur .

    Steele çalışmasında kendi beklentileri doğrultusunda davranmayan çocuğunu , her davranışında cezalandıran , tutarsız davranışlar gösteren anneleri incelemişler ve bu annelerin çoğunun kendi anneleri tarafından da aynı şekilde muamele gördüklerini dolayısı ile kendine saygısı düşük , hayal kırıklığına uğramış , kızgın bir kişilik geliştirdiklerini bulmuşlardır . Anne geçmişteki olumsuz deneyimlerini hatırlamasa bile , bu deneyimler bilinç altına işleyerek onun bugünkü davranışlarına etkili olabilmektedir . Sevgi ve sıcaklıktan yoksun ailelerde büyüyen bazı anneler ise kendi çocukluklarında yoksun oldukları sevgiyi çocuklarına verirlerken aşırı şekilde davranabilmektedirler .

    Çocuğun Özellikleri :

    Anne babanın nasıl bir çocuk istediklerini konusunda daha doğumdan önce hayali bir çocuk kavramı oluşur . Dünyaya gelen çocuk beklentilere uygun olmadığı taktirde reddetme davranışı gelişebilir . prematüre doğanlar , hasta ve sakat olanlar bu gruba öncelikle girerler . Ayrıca çocuklarının sayı , cinsiyet ve kişilik özelliklerinden memnun olan anne baba daha uygun tavırlar içinde olabilirler . Çocuğun olumlu veya olumsuz davranışlarının annenin tepkilerinde önemli rolü vardır . Her konuda olumsuz davranan , reddeden , ağlayan çocuğun özellikleri bireysel özelliklerinden kaynaklanabilir . Ancak bu durumda annenin olumsuz davranışı çocuğun olumsuz davranışlarını artırır.

    Ayrıca annelerin ilk çocuklarının ölümü , uzun zaman hiç çocuklarının olmaması , çok güç bir doğum , çok güç bir hamilelikten sonra çocuğa sahip olma aşırı hoş görülü ya da koruyucu tutum geliştirlmesine de neden olabilir .

    Dış ve İç Stres Faktörleri :

    Ekonomik yetersizlik, yoksulluk , işsizlik , borçlanma , iyi beslenememe , yetersiz ev koşulları,

    anne babanın sosyal çevreden kopmuş olmaları , erken ana babalık ve duygusal olarak yetişkinliğe ulaşmamış olmak , çiftlerden birinin alkol veya uyuşturucu bağımlısı olması , hapse girmesi , aile fertlerinden birisinin kronik rahatsızlığı veya ölümü aile içinde kriz yaratarak anne babayı aşırı duyarlı hale getirip , dayanıklılığını azaltırlar .

    Toplumun Kültürel Değerleri :

    Çeşitli toplumlarda farklı inanışlar yüzyıllardır ana babanın çocuklarına olan tutumlarını etkilemiştir . Bu açıdan bakıldığında Türkiye’de ataerkil , geniş ve geleneksel aile yapısı yaygındır . Baba diğer aile üyelerini idaresi altına alan ailenin başıdır , ve anne gereğinden fazla koruyucudur . Bu şartlarda erkeğin karar alması yaygındır . Erkek dış dünya ile ilgili iken kadının yeri ev , çocuk bakımı , eve ait işlerdir .Türkiye’de disiplinin yaygın anlamı utandırma iz bırakma , çocuktan doğa üstü olmasını bekleme , dövmedir . Tükiye’de yapılan çalışmalar özellikle geleneksel aile yapılarında fiziksel cezalandırma yöntemlerinin sıklıkla uygulandığını ve bunun toplumun büyük kısmı tarafından geleneksel olarak getirildiğini göstermektedir . fakat diğer taraftan Türk ailesi genellikle çocuğa karşı sıcak ve sevecendir , sevgi ve kontrol birliktedir. Ayrıca son yapılan çeşitli çalışmalarda alt , orta ve üst sınıf ebeveynler arasında fiziksel cezadan kaçınma ve disipline bakışta demokratik eşitlikçi olmaya eğilimin arttığı bulunmuştur .

    Ana-Baba Tutumları ve Çocuğun Ruhsal Sorunları Arasındaki İlişki :

    Model alma gibi öğrenme teorileri davranım bozukluğunun gelişimini ve temelini açıklamada önemli bir ilgi görmüştür . Saldırgan çocukların ana babalarının da saldırgan olduğunun bulunmasıyla bu hipotez kuvvetlenmiştir. Bandura ve Walters antisosyal ergenlerin ailelerinin normal grup ergenlerin ailelerine göre daha çok fiziksel cezayı kullandıklarını ve saldırgan davranışlara daha çok meyilli olduklarını bulmuşlardır . Saldırgan ve antisosyal davranış gösteren ergenlerin kendileri gibi saldırgan ve suçlu kardeşleri ve babaları olduğu saptanmıştır .davranım bozukluğu olan çocukların evlerinde yapılan doğal gözlemlerde bu çocukların ana –babalaının açıklamasız ve belirsiz istemleri tehtitkar ve sinirli bir tavırla ifade ettikleri ve bunun son derece fazla olduğu görülmüştür .davranışlarında tutarlılık da yoktur ayrıca çocukların agresif ve uygunsuz davranışlarına genelde izin verdikleri görülür .Bu ebeveynler normal gruplardan çok daha fazla eleştirici ve negatiftirler .Araştırmaların büyük bir kısmı güç kullanma ve cezalandırıcı ebeveyn tutumu ile çocukta ortalamanın üzerinde bir saldırganlık arasındaki ilişkiye dikkat çekmektedir .Anne babanın hem kendi içlerinde hem de biribirleri arasındaki tutarsızlıkları çocukların sınırlarını tanımamalarına olur . Bu tutarsızlık çocuğun davranışlarına da yansıyarak değer yargılarının sağlıklı oluşumunu güçleştirir.

    Depresif çocukların ailelerinde ise ebeveyn-çocuk çatışması , aile içi çatışma , evliliğe ait çatışma vardır . Depresif çocukları anneleri , çocukları ile ilgili düşük etkileşimleri olduğunu belirtmektedirler . Bu çocukların ebeveynleri dominant ve kontrol edicidirler ve çocuklarına alınan kararlarda daha az söz verirler . Çocuklarına karşı eleştirel ve negatif tarzda bir iletişimde bulunurlar . Depresif çocukların ana-babalarının çocuklarını daha az ödüllendirdiği daha fazla cezalandırdığı ve çocuklarının başarıları için daha yüksek standartlar koydukları belirtilmiştir . Ayrıca depresif ebevynlerin çocukların duygusal ve fiziksel ihtiyaçlarına daha az dikkatli ,daha negatif duygulu oldukları , çocukları ile daha az aktivitede bulundukları , çocuklarıyla iletişimde güçlük çektikleri ve bunların etkisiyle çocuklarında da depresyon görülme riskinin daha yüksek olduğu bulunmuştur .İntihar eğilimli hemen hemen tüm gençlerde ailede problem olduğu bulunmuştur. Bütün araştırmalar intihar düşüncesi ve girişimi , gerek intiharla ölüm olaylarında en önemli anahtarı en önemli suçluyu aile olarak işaretlemektedirler. Bu gençlerin aileleriyle ilgili olarak üç tutum üzerinde özellikle durulmaktadır .

    Ailede ilişki yokluğu: Bu aile içinde izolasyon, aile bireylerinin birbirleriyle ilişkilerinin kopukluğu veya hiç yokluğu anlamına gelir. Böyle bir ailede yetişen çocuk büyük bir olasılıkla utangaçtır, içine kapanıktır, yalnızdır sonuç olarak da tpoluma uyumsuzdur .

    Ailede olumsuz ilişkiler :Ana baba arasında uzun süreli vurucu kırıcı tahrip edici ilişkilre söz konusudur. Ailede sürekli dayak, dövme, dövüşme, temel eğitim ve iletişim aracıdır. Alkolizm sıktır. Böyle ailelerde yetişen çocuklarda depresyon ve kendine dönen bir saldırganlıkla intihar çok sıktır .

    Ailede krizler: Bazı ailelerde gençlerden yeteneklerinin ve zekalarının üzerinde başarı beklenmesi ve bu gerçekleşmeyince anne baba sevgisinin kaybedildiği korkusu genci intihara itebilir.

    Ana-baba tutumları ile ruhsal sorunlar arasındaki ilişkilerle ilgili bir başka çalışma demokratik-otoriter ve ilgisiz olarak algılanan ana-baba tutumlarının çocuğun kaygı düzeyi ile ilgisinin araştırılmasıdır. Araştırma sonuçlarına göre demokratik ana-baba tutumu i hem durumluk hem de sürekli kaygı durumu arasında olumsuz bir ilişki varken, ilgisiz ana –baba tutumları ile olumlu yönde ilişki vardır. Ayrıca aşırı destek gören bireylerde nevrotik savunma mekanizmalarının daha çok kullanıldığı belirtilmiştir.

    Hatalı ana baba tutumları gencin kendinin ,ailesinin, yakın çevrenin, giderek toplumun ondan beklediklerine tümüyle ters düşen, herkesin kendisine yönelik umutlarını boşa çıkaran karanlık bir geleceğe yönelmesine yani ters kimlik geliştirmesine neden olabilir.

    Ergenlik dönemi yaşanırken bütün gençler temelde şu savaşımı vermektedirler: Kişiliğindeki güçlü ya da sağlıklı yanları ön plana kendisini olabilecek en olumlu biçimde var etmek ve toplum tarafından da öyle tanınmak. Gencin geleceği konusunda büyüklerin fazlasıyla kaygılı ve kuşkulu oldukları bir ev ortamında, gencin de kendi geleceği ve kim olacağı konusunda kuşkuya kapılması beklenir bir şeydir. Böyle ailelerde gence yerli yersiz yöneltilen sert ve giderek acımasız uyarılarsa çok zaman ters teper. Hastalıklı ölçüde hırslı ebeveynlerin gencin önüne koydukları hedeflerin onun gözünde ulaşılmaz olması durumunda da, ayrıca aile içinde tanınmanın, farkedilmenin, özel bir yer edinmenin tek yolunun ters kimlik edinmekten geçiyormuş gibi görünmesi durumunda da böyle bir seçim gündeme gelebilir.

  • Kuşaklar ve Bilmemiz Gerekenler

    Kuşaklar ve Bilmemiz Gerekenler

    Kuşak ya da kuşak kavramı, hem sosyal hem de beşeri bilimlerin ilgi alanına giren disiplinler arası bir kavramdır. Bu çerçevede, kuşak kavramı için yapılan çeşitli tanımları da her bilim dalı kendi alanları ile ilgili sınırlarına bağlı kılmıştır (Özer, Eriş, Özmen, 2013, s. 124). Konu insanın hayat boyu gelişim süreci ekseninde ele alındığında, yaş kuşakları tanımlarını biyolojik temelli ve sosyal temelli tanımlar olmak üzere iki gruba indirgemek mümkündür. Konu biyolojik açıdan ele alındığında, yaş kuşakları kavramı “ebeveynlerin ve çocuklarının doğumları arasında geçen ortalama yıl aralığı” olarak tanımlanmaktadır (Keleş, 2011, s. 130). Bu açıdan her 20-25 yılda bir yeni kuşağın dünyaya geldiği varsayılmaktadır. Bahsi geçen yaklaşım geçmişte sosyal araştırmalara da fazlasıyla katkıda bulunmuş ancak, değişen çevresel ve toplumsal koşullar, sosyal araştırmacıları kuşak kavramını tekrar düşünmeye yitmiştir. Çünkü günümüzde kişilerin ekonomik hayata katılması, evlenme, çocuk sahibi olma gibi yeni gelecek kuşağın habercisi olan gelişmeleri daha uzun sürelere yayması, buna karşın bilgi ve iletişim teknolojilerinde takibi zor bir hızla yaşanan gelişmeler, paralel olarak çevresel faktörlerin de sürekli değişimi ve tüm bu gelişmelerin kişilerin hayat tarzlarını, vizyonlarını, alışkanlıklarını doğrudan etkilemesi kuşak kavramının biyolojik temelli varsayımlarını da sarsmıştır (Özer vd., 2013, s. 124; Keleş, 2011, s. 130). Mannheim (1952), kuşak kavramının sosyolojik bir temelde değerlendirilmesi gerektiğinin üzerinde durmuştur. Yapılan sosyolojik tanımlar incelendiğinde yaş kuşaklarını “yakın tarih aralığında doğmuş, yetişme sürecinde aynı sosyal, politik, ekonomik, teknolojik gelişmelerden etkilenmiş, bu gelişmeler ışığında benzer sorumluluklar yüklenmiş, yüklendikleri sorumlulukların bir sonucu olarak ortak inanç, davranış, beklenti ve değerler geliştirmiş topluluklardır” şeklinde tanımlamak mümkündür (Lower, 2008; Mannheim, 1952; Joshi, Dencker, Franz, 2011) . İlgili yazın incelendiğinde, yaş kuşaklarının doğum aralıkları ve isimlendirilmesi hususlarında araştırmacılar tarafından bir ittifaka varılamadığı anlaşılmaktadır. Yapılan çalışmalarda yaş kuşakları sınıflandırılmasının ilgili çalışmanın nitelik ve amacına göre ele alındığı ve ara kuşak olan M kuşağının Y ya da Z kuşağının içinde değerlendirildiği görülmektedir (Nielsen ve Boomcagers, 2000; McCrindle ve Wolfinger, 2009; ERC, 2009; Adıgüzel vd., 2014, Atak, 2016).Ayrıca yaş kuşaklarının sınıflandırılması konusunda bölgesel ve sosyo-kültürel farklılıkların da göz ardı edildiği ve genellikle Amerikan literatüründe yapılan sınıflandırmanın kullanıldığı dikkat çekmektedir.

    Sessiz Kuşak: Farklı kaynaklarda 1928-1945 ya da 1925-1945 yılları arasında doğanları ifade eden bu kuşağa, “Gelenekselciler Kuşağı”, “Tecrübeli Kuşak”, “WWII Kuşağı”, “Savaş Kuşağı” gibi isimler de verilmektedir. Doğdukları ve yetiştikleri yıllarda 1929 Büyük Ekonomik Buhran ve 2. Dünya Savaşı’nı yaşayan bu kuşak, savaşa katılamayacak kadar küçük, fakat savaşın acısını ve etkilerini en fazla yaşayan kişileri bünyesinde toplamaktadır. Yaşam kültürleri içinde ise, yine dönem koşullarının bir gerekliliği olarak büyük aileler ve/veya yerel sosyal topluluklar içerisinde, yoğun ilişkiler ile yaşamak vardır. Yaşam felsefeleri ise, “yaşamak için çalışmak” olarak ifade edilebilmektedir. Sıkıntılar, zorluklar ve riskler içerisinde süren bir hayatın sonucunda sessiz kuşak üyeleri risk sevmeyen, tedbirli, tasarruf yanlısı, pratik zekalı, itaatkar, disiplinli, pragmatik, sadık, çalışkan, kendini toplumsal değerlere adamış, çağımızın en yaşlı üyeleridir (Adıgüzel vd., 2014, s. 171; Akdemir vd., 2013, s. 14; Williams ve Page, 2011, s. 37; ERC 2011).

    Bebek Patlaması Kuşağı: 2. Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında nüfus patlaması yıllarında doğan 1 milyar bebeği ifade eden bebek patlaması (Baby Boomer) kuşağı “Mc Generations”, “Baboo”, “Soğuk Savaş Kuşağı”, “Love Generation” gibi isimlerle de adlandırılmaktadır. İlgili yazında doğum tarihleri olarak ise, 1946 – 1964 ve 1944 – 1960 yılları işaret edilmiştir. 2. Dünya Savaşı’nın bitmesiyle beraber savaş lojistiğini sağlayan fabrikaların sivil ekonomiye kazandırılması sonucu ekonomik refahın gitgide arttığı bu dönemde, ülkelerin siyasi ve ekonomik yapılarında yaşanan değişimler bu kuşak üyelerinin düşünce yapısını da etkilemiştir. Radyonun da altın yıllarını yaşayan bebek patlaması kuşağı insan hakları hareketlerinin de doğrudan içinde olmuştur. Sadakat duygusu yüksek olan kuşak üyeleri, kanaatkâr, çalışkan, idealist, kararlarında tutarlı, kendi kendini motive edebilen, takım çalışmasına yatkın, değişme ve dönüşme eğilimli, işini ailesinin dahi önünde tutan bir yapıdadır. Pazarlamacılar tarafından şu ana kadar yeryüzüne gelen en büyük kuşak olarak ifade edilen bebek patlaması kuşağı, her zaman gelişimin bir parçası olmuştur. Bebek patlaması kuşağından günümüze kalan ana düşünceler kadın-erkek eşitliği, ırkçılığa karşı mücadele ve çevre duyarlılığıdır (Adıgüzel vd., 2014, s. 173-174; ERC 2011; Özer vd., 2013, s. 127; Akdemir vd., 2013, s. 15-16).

    X Kuşağı: 1965 – 1979 yılları arasında doğan bu kuşak,“Baby Busters”, “Twenty Something”, “F-You Generation”, “Latchkey Generation”, “X’ers Generation” olarak da isimlendirilir. İsminin anlamı “ex olmak”tan gelmiştir, nüfus artışının yavaşladığı “kayıp kuşak”tır. İlk kez kişisel bilgisayara sahip olma imkânına erişen bu kuşak, gelişen teknoloji alışkanlıklarının da alt yapısını oluşturmuştur. X kuşağı ile birlikte kuşakların belirlenmesinde toplumsal olayların rolü azalmış, teknolojik gelişmelerin rolü ön plana çıkmaya başlamıştır. Teknoloji ve bilgi ile barışık olan bu kuşak, girişimci, amaç odaklı, bağımsız, işi sadeleştirmeye çalışan, kendine güvenen bir kuşaktır. Toplumsal sorunlara oldukça duyarlı olan kuşak üyelerinin iş motivasyonu da oldukça yüksektir ve aynı işte yıllarca çalışabilmektedirler. Kendilerini topluma zıt olarak görürler ve Baby Boomers’lara göre daha kanaatkar ve gerçekçidirler. Bu kuşakla birlikte aileler daha az çocuk sahibi olmuş ve aileler küçülmüştür (Adıgüzel vd., 2014, s. 174-175; ERC 2011; Özer vd., 2013, s. 126; Akdemir vd., 2013, s. 16; Atak, 2016, s. 17).

    Y Kuşağı: İlk dijital kuşak olmasının da etkisiyle “İnternet Kuşağı”, “Echo Boomers”, “Millenial”, “Nexters”, “Generation Next”, “Digital Generation” olarak da adlandırılan Y kuşağının doğum tarihi konusunda, 1980 yılından 2000 yılına kadar geniş bir aralıkta görüş farklılıkları vardır. En önemli özelliği teknolojiye ve gelişime çok açık olması ve ilk dijital kuşak olması gösterilebilen Y kuşağı girişimci bir ruha sahip ve teknik becerilerinin yüksek olmasına karşın, soyut becerileri düşüktür. Narsizm boyutunda özgüven sahibi, özgürlüğüne ve statüye düşkün, sabırsız, hızlı bilgi edinebilme kabiliyetine sahip, rahat yaşamı seven, iyi yönetildiklerinde zengin bir yetenek kaynağıdırlar. Çekirdek aile içerisinde yetişen Y kuşağı, ne kadar bağımsızlığına düşkün ise, bir o kadar da ailesine bağlıdır ve dostlarını diğer kuşaklara göre daha fazla aramaktadırlar. Toplumda anlaşılmak ve saygı görmek istemektedirler. Çoğu, akranları ile zaman geçirmek istemekte, genellikle koşulsuz sevgi ve zamanla onlarla bağlantılı olmayı yeğ tutmaktadırlar. Tüm bunlar Y kuşağının sosyal bir kuşak olduğunu göstermektedir. Günün ortalama 15 saatini medya ve iletişim araçları ile geçirir, çoklu görevlerde önceki kuşaklara göre daha başarılı, istediği zaman yüksek adaptasyon seviyesine sahip olmakta fakat yaptığı işlerden de çabuk sıkılabilmektedirler. İletişim konusunda da gerek telefon, gerek interaktif dünyanın temellerinin atılmasının sebebi olan Y kuşağında asıl amaçlanan bu neslin her üyesinin 18 yaşına gelmeden bir cep telefonu sahibi olması idi. Y kuşağı şu ana kadar gelmiş en eğitimli, en medeni, en teknolojiye açık, bilgiyi kaynaklarından öğrenebilen, global dünyayı keşfetmeye çalışan insan topluluğudur (Akdemir vd, 2013, s. 15; Willams ve Page, 2011; Nielsen ve Boomcagers, 2012; McCrindle ve Wolfinger, 2009; Özer vd, 2013, s. 126; Adıgüzel vd., 2014, s. 173-174; Keleş, 2011, s. 131; Yelkikalan vd., 2010, s. 500-501, Atak, 2016, s. 25; Türk, 2013, s. 11).

    M Kuşağı: Önemli bir ara kuşak olan bu teknolojinin ayrılmaz parçaları, 1995 – 2004 tarih aralığında doğmuştur. Telefon, internet sağlayıcı cihazlar, cep bilgisayarlarını yanlarından ayırmayan milenyum çocukları, bir yandan müzik dinlerken, bir yandan internetten haberlere bakabilir ve bir yandan da arkadaşları ile sohbet edebilmektedirler. Tüketici olarak almak istediği ürünün en ucuzunu ve en kalitelisini internet üzerinden araştırarak kıyaslama yoluna gitmektedirler. Tüm dünyalarını bilgisayar ekranına sığdırabilen bu kuşak, teknoloji ile sınırsız bir iletişim olanağı sağlasa da yeniliklerden haberdar, her şeyi bilen, yetenekli ama yalnız ve içine kapanıktır. Sosyal ağların gücünü keşfetmiş, teknolojiyi hayatlarının merkezine koymuş, yalnız bir kuşaktırlar ve internet girişimcisi olma adayıdırlar (Yelkikalan vd., 2010, s. 501-502).

    Z Kuşağı: 2005 yılından itibaren dünyaya gelmeye başlayan ve halen devam eden, internetin olmadığı zamanları hiç görmemiş, “İnternet Kuşağı” da denilen kuşaktır. Bireysel, tatminsiz, yaratıcı, yenilikçi, sonuç odaklıdırlar. Dünyadaki değişimin çok hızlı olması, Z kuşağının kişisel özelliklerinin şimdiden bilinmesini zorlaştırmaktadır. Yepyeni bir pazarı ifade eden Z kuşağı, özellikle pazarlama profesyonellerinin ve araştırmacılarının ilgisini çekmektedir. Sahip olduğu imkânlar sayesinde karşılaştırma, araştırma kabiliyetine sahip olacak bu kuşağın marka sadakatinin düşük olması beklenmektedir. Pazarlamacılar ürünlerini şimdiden bu yeni sessiz neslin kalbine yerleştirmeye çalışmaktadırlar. İleride ekonomik durumları çok iyi, çok diplomalı, uzman, buluşçu olması beklenen Z kuşağı üyeleri, kendi istedikleri zaman, kendi belirledikleri koşullarda öğrenmek isterler.

  • Çocuğa olumlu özelliklerin kazandırılması

    Süt çocukluğu döneminde gereksinimlerin sürekli ve yeterli olarak doyurulması, bebekte bir güven duygusu geliştirir. Çocukluk yıllarında ana babanın sevgisi, koruması ve desteğiyle pekişecek olan bu güven duygusuna temel güven duygusu denir. Doğaldır ki, bebeğin yetersiz ve düzensiz doyurulması, çağrıların sürekli olarak karşılıksız kalması, onda karşıt duygunun, güvensizlik duygusunun gelişmesine yol açar.

    İlk aylarda çocuk tam alıcı ve edilgindir. Bebeğin oturması, ellerini kullanması, altıncı aydan sonra dişlerinin çıkmasıyla etkinliğe doğru bir gelişme olur. İlk aylarda kim kucak açarsa ona giden bebek, altınca aydan sonra tanımadığı kişilere gitmez olur. Yabancı korkusu ya da ayrılık bunaltısı denen bu tepki çocuğun anneyi tek güvenilir kimse olarak tanımasının bir sonucudur. Ortak yaşamın iyice belirgin olduğu ilk yıllarda anne ayrılığı, çocuk için en örseleyici olaydır.

    İlk yaşlarda ve genellikle süt çocukluğu çağında sevginin önemini ne denli vurgulasak azdır. Bu sevginin sürekli olması ve en çok bir iki kişiden gelmesi önemlidir. Sevgi veren kişilerin durmadan değişmesi, sevgi yeterli olsa bile, yavru için güven verici olmaz.

    Çocuk ilk duygusal bağlarını kendisini besleyenle kurmaktadır. Bu bakımdan çocuğun yeme alışkanlığı kazanmasında büyüklerin tutumunun önemli bir rolü vardır. Süt çocukluğu döneminde karşılaşılan emme güçlüğü ve yetersiz beslenmenin sebepleri çok değişik olabilir. Çocuktaki ve annedeki biyolojik, psikolojik ve sosyal sorunları çok yönlü ele almak gerekir. Anne emzirmeye isteksiz ise bebek hemen hisseder ve meme emmekten kaçınabilir. Annenin gerginliği hemen bebeğe bulaşır. Bebeğin kesinlikle beğenmediği bir mamaya ısrarla devama ve bebeği zorlamaya gerek yoktur. Miktar olarak da kesin rakamlarda ısrarlı olunmamalıdır. Çocuğun iştahı, uygun miktarın sağlanmasında en iyi ölçüttür.

    Bebeğin meme ya da biberondan kaşıklı beslenmeye geçişi her zaman kolay olmaz. Bebeklerin çoğu mamayı ağızlarında tükürürler ya da çok uzun bir süre ağızlarında tutarlar. Burada çok sabırlı olmak gerekir. Bebekler kesinlikle zorlanmamalıdır. Bebeğin ağzını burnunu kapamakla ya da bağırıp çağırmakla bir sonuç alınamaz. Mamaların biraz tatlandırılması veya sütle karıştırılması bebeğin kaşıkla yemeğe alışmasına genelde yardımcı olur. Bebekler sakıncalı yemek adetlerine kolayca alışırlar. Özellikle yemek saatlerinde başka şeylerle uğraşılmayacağı öğretilmelidir.

    Çocuk yemek yerken arkadaşlık ister, yalnız yemek yemekten hoşlanmaz, devamlı konuşur, sorular sorar. Ailenin bir bireyi olduğunu bilir ve ailesiyle aynı masada oturarak kendisine ait olayları, aktiviteleri anlatmaktan zevk alır. İyi bir dinleyici olmak ve eleştirerek şevkini kırmamak çok önemlidir. Belki yemek masasındaki alışkanlıkları, hareketleri henüz olumlu değildir, ama iştahla yemek yer, kişiliğine verilen önem ve sıcak aile havası onun kendisine olan güvenini artırır.

    Bu dönemde yemek yeme konusunda aşağıdaki problemler olabilir:

    Yemeği reddedebilir.

    Yemek seçebilir.

    Aşırı yeme isteği olabilir.

    Yavaş yiyebilir, yemekle oynayıp sağa sola saçabilir.

    Masadan devamlı kalkıp oynayabilir, masa başında oturamaz.

    Katı gıdaları almıyor olabilir.

    Öfke nöbetleri ve ağlama olabilir.

    Yeme problemleri çocuk-ebeveyn arasındaki ilişki problemini, ilişki problemi de yeme problemini doğurur ve bu kısır bir döngü kazanır. Çocuklar seçmekte serbest bırakılırsa ve onların seçme arzusuna yer verilirse daha iyi bir yemek yeme alışkanlığı kazandırılabilir. İlk başlarda belli saatler ve fazla miktarda yiyecek konusunda ısrar edilmemeli, çocuğun açlık hissi rehber alınmalıdır. Nadiren organik bir neden (mide çıkışındaki bir darlık veya barsak duvarlarının iltihaplanması, bir maddeye karşı allerjik etki oluşması gibi) yeme problemine yol açabilir. Bu dönemde aile sofrasının önemi büyüktür. Yemekteki çocuğun anlayacağı konularda ilginç ve güzel sohbetlerin büyük yararı olur. Bunun tersine ailenin en zor sorunları sofrada anlatılır, alacak ve borçlar masada konuşulursa, bu durum çocukların sinirli, iştahsız, içine dönük olmalarına sebep olur. Yemek saatleri aranılan ve sevilen saatler olmaktan çıkar. Çocukların kötü yeme davranışlarının en önemli sebeplerinden biri annenin ilgisini çekmek içindir. Masadaki uygunsuz davranışlarda çocuğa kızmak veya onunla inatlaşmak yerine, yemekten sonra oyun oynayacaklarını, çarşıya çıkabileceklerini veya çocuğun istediği bir aktiviteyi yapabileceğinizi, ama ilk öncelikle yemeğin yenmesi gerektiğini uygun bir dille anlatmak daha doğrudur.

    Yemek seçme konusunda çocukla inatlaşmamak gerekir. Anne yemeği pişirme ve sofra hazırlama safhalarında çocuğa iştirak etmesini sağlayarak, konuya eğilimini artırmalıdır. Yapılan yiyeceklerde çocuğun arzu ve kararı da göz önüne alınmalıdır. Reddedilen yiyecekler değişik şekillerde hazırlanması, göz ve damak zevkine hitap edecek şekle getirilmesi önemlidir. Elmadan, sosise kadar değişik yiyecekleri vermek için kürdanları kullanarak cazip hale getirebiliriz. Yemedikleri et veya sebzeler ezilip, sandviç içlikleri gibi yayılarak ve bir ekmeğin arasında bunlar verilebilir. Süt içmeyen bir çocuğa sütü sütlaç şeklinde yedirebiliriz.

    Yenilen yiyeceklerin vücuttaki görevleri, ne işe yaradıkları tekrar tekrar çocuğa anlatılmalıdır, bunu büyümesi için gerekli olduğunu bildikten sonra daha rahat yiyebilir. Çocuklar büyükleri taklit ettiklerinden, hiç sevmediğiniz yemekten bile birkaç kaşık yemeniz, çocuğa örnek olacaktır.

    Uzlaşma yoluna gidilerek, sevmediği bir yemek, sevdiği bir yemekle birlikte verilebilir.

    Özellikle küçük çocuklarda üç hafta önce istenmeyen bir yemek, üç hafta sonra aynı tepkiyi almayabilir. Bu nedenle aynı tepkiyi alacağını düşünmemek ve öyle davranmamak gerekir.

    Yeme alışkanlığının kazandırılmasında gerek sofra kuralları, gerekse yeme kuralları hakkında tutarlı ve kararlı davranışlar tüm aile fertleri tarafından uygulanmalıdır. Öğün sayısı ve süresi belirlenmeli ve sofra kurallarının niçin konulduğu çocuğa izah edilmeli ve bu kurallara tüm aile bireylerinin uyması sağlanmalıdır. 15 dakikalık öğün süresince yemeyen bir çocuğa sofra kaldırılıp, yeniden konmamalıdır. Çocuk aç kalabilir. Eğer öğünü yemeden yatarsa, gece aç yatmasında sakınca yoktur.

    Babası geç gelen çocuklarda, anneni katıldığı bir yemek yemek ve daha sonra babanın da bulunduğu sofrada daha hafif (tatlı, meyva, kahvaltı gibi) bir yemek yenebilir.

    Şeker ve çikolata alışkanlığı olan çocuklarda tatlı kutusu hazırlanabilir. Her gün belli miktarda tatlıyı bu kutuya koyup, bundan başka tatlı verilmeyeceğini belirtebiliriz. Böylece çocuk tasarruflu kullanmayı zaman içinde öğrenebilir.

    Okul çağı çocuklarında sabah kahvaltısı en çok önem verilen öğün olmalıdır. Okula götürülecek yiyeceklerde, çocuğun seveceği, fakat çevresindeki arkadaşlarının da rahatlıkla alabileceği, fazla pahalı olmayan yiyecekler tercih edilmelidir. Aksi takdirde çocuğun bulunduğu ortamdan dışlanabileceği unutulmamalıdır. Yemeği paylaşma ve arkadaşları ile birlikte yeme hem paylaşım, hem de sosyal adaptasyonda önemli bir adımdır.

    Tuvalet eğitimi diye bilinen özerklik dönemi ikinci ve üçüncü yaşı içine alır. Her şeyden önce çocuk, yürümeye ve konuşmaya başlamıştır. Kazanılan bu iki önemli yetenek, onu süt çocukluğunun güçsüz, edilgin ve bağımlı durumundan çıkarır. Çocuğun ilk öğrendiği sözlerden biri ‘yok‘ kelimesidir. Başına buyruk, ele avuca sığmaz, öfkeli, tutturan bir çocuk olup çıkmıştır. Annesine görünmez bir iple bağlı, ama ayrı bir kişi, ayrı bir varlık olduğunu bilmenin, yeni yeteneklerini kullanmanın sarhoşluğu içindedir. Kendiliğinden verdiği bir oyuncağı, biraz sonra ağlayarak geri ister. Karşıt duygular arasında gidiş geliş en belirgin olarak tuvalet eğitiminde ortaya çıkar. Anne ister ki çocuk dışkısını, çişini haber versin, kuru kalsın, bezini kirletmesin, oturağa otursun, dışkısını kendi istediği zaman değil, annenin uygun gördüğü zaman yapsın. Çocuk korkutmalar ya da gönül almalarla bir düzene zorlandıkça, özerk tutumuna aykırı düşen bu duruma direnç gösterir. Annenin sabırsız olduğu, baskı kullanarak kısa sürede sonuç almak istediği durumlarda çocuğun direnmesi açıktan baş kaldırmaya dönüşür. Örneğin; Saatlerce oturakta oturmaya zorlanan çocuk, kendini tutar, kaldırılıp bağlandıktan sonra dışkısını boşaltır. Bu dışkılama üzerinde kurduğu egemenliğini anneye bırakmak istemeyişinden ileri gelen bir tutumdur. Dışkısının birikmesi, sonra boşalımından haz duyar. Dışkılama bu dönemde çocuğun ilgi odağı olmaya başlar. Çocuk bununla da kalmaz, dışkısına kendinin bir parçası ve değerli bir nesne gözüyle bakar, erişkin gibi bakmaya yavaş yavaş alışır. Parmağıyla karıştırmaktan, sağa sola bulaştırmaktan zevk alır. Kirlenmesine, dokunmasına arada kazaya kızmamak gerekir. Sözle sakin olarak anlatmak, uygun davranınca sevecen sözle ödüllendirmek doğrudur.

    Özerklik döneminde çocuk, hiç kısıtlanmadan, kendi isteklerine ve eğilimlerine hiç ket vurulmadan yetiştirilirse, engel tanımayan, bencilliği ve saldırganlığı gittikçe artan, isteklerini ne pahasına olursa olsun elde etmek isteyen, öfke nöbetleriyle vurucu, kırıcı bir yaratık olup çıkar. Dışkılama ve işemeyi bir saldırganlık aracı olarak kullanır. Pis ve savruk olur, yatağına işediği gibi, ortalığa da işer. Dışkısını öteye beriye yapar. Bu davranışlarında özerkliği korumayı aşan bir baş kaldırma vardır.

    Anne her zaman yenik düşmez, dayak, korkutma ve ayıplama yöntemleriyle çocuğa aşırı bir baskı uygulayabilir. Bu durumda çocuk doğal eğilimlerini içe bastırarak, annenin istediği davranışları benimsemek zorunda kalır. Saldırganlık yerine aşırı uysallık ve boyun eğme ya da açık saldırganlık yerine inatçılık gelişebilir. Pisleme ve dağıtma eğiliminin yerini, aşırı temizlik, titizlik ve düzenlilik alır. Dışkısını çok düzenli yaparak ya da günlerce tutarak annenin beklediği temizliği ve kuruluğu sağlamaya çalışır. Bu özellikler çok belirgin olursa, çocuk ileride aşırı titiz, düzenli, kılı kırk yaran, kuruntulu bir kişilik geliştirebilir.

    Tuvalet eğitiminin çocukla annesi arasında bir savaşa dönüşmemesi gerekir. Bu amaçla çocuğun kısa sürede temiz ve kuru kalması beklenmemelidir. Kimi annelerin yaptığı gibi çocuğu daha üç aylıkken eğitmeye kalkışmak, çocuk için güç, anne için yorucu olur. Anne ister istemez sabırsızlanır, çocuğu tedirgin eden zorlamaya girişir. Tuvalet eğitimi için en uygun yaşın XII.-XV. aylar olduğu saptanmıştır. Dışkılama ile görevli büzücü kaslar, fizyolojik olarak çocuk yürümeye başlayınca gelişebilmektedir. Ayrıca 1-1.5 yaş arasında başlatılan eğitimin en kısa sürede tamamlandığı da bir gerçektir. Ancak dışkısını düzenli haber verme bakımından, çocuğa iki yaşına kadar süre tanımak gerekir. Tuvalet eğitiminin bir yaşından önce VIII. ayda başlatılmasının da büyük bir sakıncası olmaz. Yeter ki çocuğa baskı yapılmasın, bir-iki ay içinde kuru kalması beklenilmesin. Önemli olan, çocuğun tepkisine ve direncine yol açmayacak kararlı bir tutumla dışkılamayı düzene sokmaktır. Genellikle çocuklar çişlerini 2 yaşlarında haber vermeye başlarlar. Ancak 3-4 yaşına kadar, geceleri yataklarını ıslatmaları olağandır.

    Oyun döneminde (3-6 yaş) özerklik döneminin inatçılığı ve olumsuzluğu gitmiş, onun yerini söz dinlerlik almıştır. Erişkin gözüyle oyun, çocuğun eğlenmesine ve oyalanmasına yarayan amaçsız bir uğraştır. Oyunu işin karşıtı olarak görür. Oysa, oyun çocukların baş uğraşı ve en önemli işidir. Çocuk oynadıkça duyuları keskinleşir, yetenekleri serpilir, becerisi artar. Oyun çocuğun en güçlü ve en doğal dürtülerinden biri olan saldırganlık dürtüsünün boşalmasına yarar. Çocuğun ikili oyunlarda olsun, üçlü ve toplu oyunlarda olsun, davranış biçimi aile içinde aldığı eğitimi yansıtır. Kendi hakkını korumak, başkalarının hakkını gözetmek, işbirliği ve paylaşma evde değil, ancak oyun ilişkilerinde kazanılan toplumsal özelliklerdir. Oyuna doymamış çocuk okulda öğretime hazır değildir. Oyun çocuğun gelişmesi ve kişilik kazanması için sevgiden sonra gelen en önemli ruhsal besinidir.

    Kızın anneyi benimsemesi, erkek çocuğun da babayı örnek alması kişiliğinin gelişmesinde en önemli olaydır. Erkek çocuk erkek kimliğini babaya benzeyerek, kız çocuk da kız kimliğini anneye benzeyerek kazanır. Onların doğru, iyi ve uygun gördüğü özellikleri özümsemeye, yanlış, kötü ve beğenilmeyen davranışlarından kaçınmaya çabalar. Kısacası ona yön verecek kuralları ve değerleri benimser. Öte yandan yasaklara uyar, iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırmasına yarayan, davranışlarına yön veren bir üstbenlik geliştirir. Cezadan korktuğu için değil, öncelikle ana-baba sevgisini sürdürebilmek amacıyla olumlu özellikleri benimser. Ceza korkusu ikinci derecede bir etkendir. Doğaldır ki özdeşimin yolunda gitmesi için ilk koşul, ana-baba arasında sevgi ve güven bağının bulunmasıdır.

    Çocuğa nasıl ceza verilmelidir: İlk kural davranış ortaya çıkmadan ya da suç işlenmeden çocuğun durdurulmasıdır. Bu kesin bir dille ve kararlılık belirten bir ses tonu ile yapılmalıdır. Soğukkanlı bir tutumla daha iyi sonuç alınır. İkinci etkili yöntem, suçuna karşılık, çocuğu sevdiği şeyden yoksun bırakmaktır. Bu sokağa çıkma yasağı, televizyonu izlememe yasağı, karanlık olmamak kaydıyla odasına kapama cezası olabilir. Ceza hem suçu aşmamalı, hem de uygulanabilir ve gerçekçi olmalıdır. Üçüncü ceza yöntemi, çocuğa yaptığını düzelttirmektir. Bilerek kırdığı arkadaşının oyuncağını ya da bir camı harclığından ödemelidir. Cezanın suça uygunluğu kadar, tutarlılığı da önemlidir. Aynı davranış bir gün hoş görülüyor, ertesi gün cezalandırılıyorsa cezanın eğitici değeri düşer. Önemle üstünde durulması gerekli bir kural da, çocukların duygu, düşünce ve isteklerinden dolayı değil, davranışlarından ötürü cezalandırılmalarıdır. Başka bir deyişle çocuk, içtenlikle dile getirdiği yakınmaları ve açıkladığı olumsuz düşünceleri nedeniyle ceza görmemelidir.

    Çocuğa yaramazlığından, yanılgısından ve söz dinlemeyeşinden dolayı kınamak ve eleştirmek en sık başvurulan eğitim yöntemidir. Burada önemli olan eleştirinin ölçüsüdür. Bir kural olarak çocuğun kişiliği değil yanlış davranışı eleştirilmelidir. Eleştiriyi, ‘Sen aptalın birisin zaten’ diyerek çocuğun kişiliğine yöneltmek yerine, ‘Bu yaptığın çok saçma bir iş! Senden beklemezdim!’ demek daha az örseleyicidir. Çocuğa sorumluluğunu anımsattığımız gibi, ondan daha iyi davranış beklediğimizi de göstermiş oluruz. Bunun gibi, çocuğu överken de ölçüyü kaçırmamakta yarar vardır. Sevilmek ve bu sevgiyi yitirmemek için, hep en uslu, en çalışkan, en başarılı olmak gerekirmiş duygusuna kapılır. Başka bir deyişle, ana-babanın desteklemek amacıyla yaptığı bu övgülerin sık söylenmesi, köstekleyici bir etki yapabilir.

    Disiplinde amaç, çocuğa davranışlarını düzenlemesini sağlayacak kendi kendine yönetme yeteneği kazandırmak olmalıdır. Ana-babası yanındayken, ceza veya dayak korkusuyla sesi kesilen, ana-baba denetimi kalkınca çığrından çıkan çocuk , bu özdenetim yeteneğini kazanmamış, demektir.

    Çocuk eğitiminde babanın yeri çok önemlidir. Çocuklarına verecek zamanı olmayan baba pek azdır. Çocuklara ayrılacak bir yarım saat, kısa bir gezinti, yemekte söyleşmek çocuklar için çok önem taşır. Okunmamış bir gazete çocukların yatışından sonraya da bırakılabilir. Çocuk kitapların yazmadığı, öğretmenlerin öğretmediği pek çok yaşam bilgisini babadan öğrenir. Ergenlik çağına gelmiş genç ise, baba istese de, vakti olsa da, yaşam bilgisini dışarıda aramaya yönelir. O zaman da baba çok geç kalmış olur.

    Erdemlerin kazanılması çocuğun kişilik gelişimi ile sıkı sıkıya ilgilidir. Ana, baba ve çocuk ilişkisi olumlu ise, çocukta onların hoşuna giden davranışı benimseme doğal olarak gelişir.