Blog

  • Etkili İletişimin Yolları

    Etkili İletişimin Yolları

    Hangimiz gün içinde iletişim problemleri yaşamıyoruz? İşimizde, romantik ilişkilerimizle, ailemizle, en yakın arkadaşlarımızla.. Farklı ilişki dinamiklerinde, iletişim problemlerini çözmeye yönelik noktalar değişse de iletişimin temelini oluşturan olmazsa olmazlar vardır. Benim için bunlar:

    1-Dinleme

    2-Duygu ifadesi

    3-Konuşmanın odak noktası

    Dinlemek

    Etkili iletişimin olmazsa olmazı dinlemektir. İletişimin çoğunda olan kopukluk etkili dinleme gerçekleşmediğinde yaşanıyor. Konuşmaları, yönelen soruları, anlatımları yüzeysel ve anlamak istediğimiz şekilde değil, anlatılanı anlayarak dinlemek önemlidir. İletişim dinleme ile başlar. Bir çok yanlış anlaşılma ve kopukluk dinleme olmadığında gerçekleşir. Karşıdaki insanı dinlemek yerine, lafını sürekli bölmeye ya da konuşmanın sonunu tahmin etmeye çalışmak bir süre sonra iletişimin kopmasına sebep olabilir. .

    Bir birikim amacı olan dinleme, en az konuşma kadar hayatımızda öneme sahiptir.

    Duyguların İfadesi

    İletişimin olmazsa olmazı olan şeylerden biri de duyguların ifadesidir. Duyguyu ifade etmenin ilk aşaması ise duyguları tanıyabilmektir. Bu konuda duygusal kelime haznenizi gelistirmek güzel bir başlangıç olabilir. Nasıl hissettiğinizi başkalarına anlatırken hangi duyguyu yaşadığınızı ne kadar iyi ifade edebilirseniz, anlaşılma oranınız da aynı şekilde artacaktır. Üzüntü, korku gibi duygular bireyde güçsüzlük olarak algılandığı için ifadesi zor olabilir. O duyguyu hissetmenin de bir sebebi olabileceğini kabullenmek, duyguları doğru ifade etmeyi sağlayabilir. Duygularımızı yüksek sesle ifade etmek bize verebileceği olası zararları ve rahatsızlıkları ortadan kaldırmaya yardımcı olur. Bunun nedeni ise; yüksek sesle dile getirildiğinde amigdaladaki (duygusal hafıza ve duygusal tepkilerin oluşmasındaki primer role sahip bölge) aktivite azalır, bu da duygusal tepkinin azalmasına sebep olur.*
     

    Doğru şeye mi odaklanıyoruz?

        İletişime geçerken ve özellikle de sorunları çözmeye çalışırken sorun yaşanılan durumdansa sorunun yaşanıldığı kişiyi hedefimize koyabiliyoruz. Aslında sorunun çözümündense, sorun yaşanılan kişi odaklı olmak, çözümü oldukça zorlaştırır. Böyle zamanlarda insanlar yerine sorunlar hedeflenirse çözüm çok daha kolay olup, iletişime geçmek de daha keyifli olabilir.

         Mesela iş yerinde biriyle fikir ayrılığına düşüp sorun yaşanıldı. Bu kişiye karşı bir öfke oluştuğu için odak nokta problemdense kişiye kayabilir. Ama buradaki asıl amaç aslında o sorunun çözümüne odaklanmakta olmalı. Hedefe problemi koyduğunuzda onun çözümüne yoğunlaşmak ve sorun yaşanılan kişiyle iletişime geçmek çok daha kolay olacaktır.

  • Hipertansiyon; ne kadar bilinçliyiz?

    Hipertansiyon; ne kadar bilinçliyiz?

    Hipertansiyon genel olarak toplumda sık görülen bir hastalık olmakla birlikte yeterli bir bilinç olduğu söylenemez. Ülkemizde yapılan Türk Böbrek Hastalıkları ve Hipertansiyon Derneğinin çalışmalarına göre bu hastalığın ülkemizde görülme sıklığı %35’dir. 60 yaş üstü erkeklerde görülme sıklığı %60-80 arasındadır.

    Genel olarak dünyadaki sıklığını araştıran çalışmalar her 3-5 kişiden birinin hipertansif olduğunu gösteriyor. Buna karşılık 1970’li yıllardan beri yapılagelen bir Amerikan çalışmasının (NHANES) sonuçlarına göre hastaların ancak yarısı hastalığının farkındadır. Bu farkında olanların da ancak yarısı bir hekime başvurmaktadır. 30 yıl içerisinde bu çalışmanın her on yılda bir yayınlanan sonuçlarına bakıldığında bu gerçeğin değişmediğini görüyoruz.

    Buna karşılık hipertansiyon en ciddi ölüm sebebi olan kalp damar hastalıkları(koroner arter hastalığı, kalp yetmezliği) ve beyin damar hastalıkları (inme, beyin kanaması gibi) açısından en önemli risk faktörlerin başında geliyor. Kan basıncı yüksekliği yani hipertansiyonla ilgili bilmemiz gerekenleri aşağıda sıralamak istiyorum:

    Kan basıncı normalde kaç olmalı ?

    Toplumda büyük tansiyon denilen sistolik kan basıncı en fazla 140mmHg küçük tansiyon yani diyastolik kan basıncı en fazla 85mmHg olmalıdır. Bu basınçların üstündeki değerlere biz hipertansiyon diyoruz. Hipertansiyonu olan hastaların tedavisinde de kan basıncının normale dönüştürülmesi tedavi hedefidir. Ancak şeker hastaları ve böbrek hastaları için hedef 130mmHg’dır. Kan basıncı normal sınırlar içerisinde günlük değişimler gösterir. Gün içerisinde en düşük sabah uyanmadan önceki saatlerde olur ve gün içerisinde akşama doğru bir yükselme gösterir ve uyku saatlerinde düşmeye başlar. Eğer kişide bu uyanmadan önceki düşme görülmüyorsa bu hasta için hipertansif risk daha fazla olduğu anlamına gelir. Bu yüzden bir kısım hastada kan basıncının 24 saatlik değişimi Holter dediğimiz cihazla izlenmesi yararlı görülmektedir. Hipertansiyonu olan kişilerde kan basıncının yüksekliği gün içerisinde değişken, labil, olabilir veya yalnızca doktora gittiğinde yüksek olabilir ki buna ‘’ beyaz gömlek hipertansiyonu” diyoruz. Kan basıncının arada bir bile yüksek değerlere yükselmesi daima anlamlıdır, sinirsel tansiyon gibi deyimlerle geçiştirilmemeli hemen ilaç tedavisi başlanmasa bile, ilaç dışı – tuz kısıtlaması gibi- önlemlerin hemen alınmasını ve izlenmesini gerektirir.

    Hipertansiyon nedenleri nelerdir?

    Hipertansiyon %90 oranında bir nedene bağlı değildir ki biz buna ‘’primer” veya ‘’esansiyel” hipertansiyon diyoruz. Bu hastalarda çok kez ailesel bir eğilim, şişmanlık, diyabet, lipit yüksekliği, sigara içimi gibi risk faktörleri dikkati çeker. Çoğunlukla 40 yaşından sonra erkeklerde, menopoz sonrası kadınlarda çok sık olarak görülür. İleri yaşta %70’i bulan düzeyde rastlanır. Tüm hipertansif hastaların geri kalan yüzde %10’u ise bir nedene bağlı ‘’sekonder” hipertansiyondur. Sekonder hipertansiyon nedenlerinin %80’i böbrek hastalıklarıdır ki bunlar nefritler ve böbrek yetmezliğidir. %10 kadarı böbrek damar darlığıdır. Bazı başta böbrek üstü bezi olmak üzere iç salgı bezi hastalıkları da ikincil nedenler içerisindedir. Bir hipertansiyon olgusunda öncelikle bu ikincil durumlar mutlaka araştırılmalıdır. Çünkü bu durumların tedavisi tamamen başkadır. Örneğin böbrek damar darlığı aynı koroner damarlarda olduğu gibi balonla genişletilerek tedavi edilebilirler. Daha çok genç yaşta, yani hipertansiyonun görece az görülebileceği yaşlarda araştırılması gerekmekle birlikte ileri yaşlarda da ortaya çıkabileceği akılda tutulmalı ve mutlaka ilk rastlanan hastada sekonder nedenler gözden geçirilmelidir. Hipertansiyon tedavisi altında olan hastada tedaviye direnç varsa mutlaka ikincil bir durum araştırılmalıdır.

    Kan basıncı yüksekliği neden önemlidir?

    Hipertansiyon yaşamsal risk teşkil eden bir hastalıktır. En sık ölüm veya sakatlık nedeni olan kalp damar hastalıkları, beyin damarı hastalıklarının (inme, beyin kanaması), görme kayıplarının, bazı böbrek hastalıklarının arkasında hipertansiyonun varlığı söz konusudur.

    Hipertansiyonda mutlaka ilaç almak gerekli midir?

    Bu her şeyden önce hipertansiyonun şiddetine ve kalp, böbrek, göz gibi hedef organ tutuluşunun var olup olmamasına bağlıdır. Eğer hafif şiddette bir hipertansiyon ve hedef organ tutuluşu yoksa şişmanlık, sigara kullanımı, diyabet, kan yağlarının (kolesterol, trigliserit ) yüksekliği gibi risk faktörlerine yönelik diyet ve eksersiz gibi ilaç dışı önlemler yeterli olabilir. Alınacak önlemlerin başında da diyetteki tuz kısıtlaması gelir. 6 ay süre ile bunların uygulanması yeterli olmamışsa ilaç tedavisi devreye girecektir, bazen tek ilaç bazen de birden fazla ilacın birlikte kullanımı gerekecektir ve bu ilaç dışı önlemler de sürdürülecektir.

    İlaçlar hakkında neler bilmeliyiz?

    Bugün piyasada büyük hasta gruplarıyla yapılmış çalışmalarla etkinliği kanıtlanmış 4-5 grup etki mekanizmasına sahip çok sayıda ilaç vardır. Bu ilaçlar özellikle yan etki profilinde ve hedef organ hasarını önlemede farklılık arzeder. Aynı zamanda bir hipertansiyon hastasında ilaç kullanılırken hastanın yaşı, birlikte bulunan hastalıkları, diyabet, kalp hastalığı ve böbrek hastalığının varlığı gibi faktörler dikkate alınır. Örneğin diyabeti olan bir hastada hele idrarda proteinüri var ise belli bir grup ilaç tercih edilir. İleri yaşta bir hastaya belli ilaç gruplarının etkinliği, komplikasyonları önleme başarısı çalışmalarla gösterilmiştir. Dolayısıyla ilaç seçimini hekiminiz sizin kişisel tıbbi ve hatta sosyal özelliklerinizi dikkate alarak yapacaktır. Bir de şunu belirtmeliyiz ki yan etkisiz ilaç olamaz. Bir ilacı kullanırken yan etkiden de endişe etmeyin, hatta prospektüsü de okumayınız. Eğer ilaca bağlı olduğunu düşündüğünüz bir durum varsa kendiliğinizden ilacı kesmeyip durumu hekiminizle paylaşarak gerektiğinde kesiniz. Hipertansiyon ilaçları ömür boyu kullanılmak üzere icat edilmiş ilaçlardır, uzun süre kullanımlarında etkinlik azalması gibi durumla karşılaşılmaz, ancak kan basıncı yüksekliğinin karakteri değişebilir ya da başka hastalıklar eklenebilir o zaman ilacı değiştirmek gerekebilir. Ama şunu belirtmeliyim ki hipertansiyon tedavisi başarılıdır ve bugün için kontrol edilemeyen hipertansiyon hastası yoktur. Genellikle kan basıncı kontrolu iyi iken kontroldan çıktığında akla gelen ilk şey ya hasta ilacı bırakmıştır ya da tuz diyetini bozmuştur.

    Hipertansiyon hastasını kim tedavi etmelidir ?

    Hipertansiyonun çok sık görülen bir hastalık olduğu dikkate alındığında tüm dünyada bu hastalığın birinci basamak hekimleri yani pratisyen hekimlerin takip etmesi öngörülmüştür. Tıp eğitimi ve tedavi için dünyadaki sağlık örgütlerinin çıkardıkları rehberler bu öngörüye dayanır. Yine de erken yaşta ortaya çıkan veya tedaviye dirençli hipertansiyon olgularının ikincil hipertansiyon nedenlerinin araştırılması için ve/veya hipertansiyonla ilgili hedef organ sorunlarının ortaya çıktığı durumlarda bunların da tedavisi açısından nefroloji uzmanının bulunmadığı yerlerde iç hastalıkları uzmanı veya kardiyolog tarafından değerlendirilmesi gerekebilir.

  • Aile Dizimi Nedir?

    Aile Dizimi Nedir?

    Aile Dizimi Nedir?

    Kantum Drama Aile Dizimi yaşamımızda yolunda gitmeyen ve bizi zorlayan sorunlarımızın sebebini köklerimizle kurduğumuz bağlarda arayan, genlerimizle taşınan, bizim bile farkında olmadığımız travmaların iyileşmesini sağlayan; herkesin yaşamında en az bir kez deneyimlemesi gereken müthiş iyileştirici ve güçlendirici etkiye sahip bir çalışmadır.

    • Genel bir mutsuzluk haliniz varsa,
    • Yaşamınızda bir şeylerin yarım kaldığını hissediyorsanız,
    • Korku ve endişeler hayatınızı kontrol ediyorsa,
    • Tekrarlayan ve sonu gelmeyen borçluluk haliniz varsa,
    • Partnerinizle problemlerinizi çözemediğinizi ya da ilişkinizin tıkandığını düşünüyorsanız,
    • Kendinizi hakkettiğinizi düşündüğünüz noktada göremiyorsanız,
    • Hep haksızlığa uğrayan taraf olduğunuzu ve ilişkilerinizi dengeleyemediğinizi düşünüyorsanız,
    • Çocuklarınızın davranışlarını anlamlandıramıyor yada onlara yön vermekte zorlanıyorsanız,
    • Depresyon günlük hayatınızın bir parçası haline gelmişse,

    Bu çalışma size farklı bir pencere açar, kendinizi ve ilişki dinamiklerinizi dışardan gözlemleme şansına sahip olur ve çözüme o anda gidebilirsiniz.

    Çoğu katılımcı çalışma sonrasında üzerinden büyük bir yükün kalktığını ifade eder. Etkisi o kadar güçlüdür ki, bir başkası için yapılan bir çalışmanın içinde bulunmak ta benzer sonuçlara yol açmaktadır.

    Diğer terapi ve koçluk yaklaşımlarından farklı olarak Kuantum Drama Aile Dizimi bireyi sisteminden yani “anne-babasından/ eşinden ve çocuklarından/ büyükanne ve büyükbabasından/ amcaları, halaları, dayıları ve teyzelerinden ve hatta iş arkadaşları, iş yeri ve patronundan”ayrı ele almaz. Çünkü herkes bir sistemin içine doğar ve bir sistemin parçası olarak yaşamını devam ettirebilir.

    • Annemiz mutsuzken biz nasıl yaşamın tadınız çıkarabiliriz?
    • Amcamız iflas etmişse, biz nasıl işlerimizi büyütebiliriz?
    • Atalarımız yurdunu terk etmek zorunda kaldıysa, bulunduğumuz yere nasıl ait hissedebiliriz?
    • Halamız dışlandıysa, çocuğumuzu yaşamın güvenli olduğuna nasıl inandırabiliriz?

    Sistemin vicdanı bizi bazen bu acıları telafi etmek zorunda bırakır. Kantum Drama Aile Dizimi ise bize ait olan ve olmayan bu yükleri hafifletmekte yardımcı olur.

  • Meme kanseri ve tedavisi

    Meme kanseri ve tedavisi

    Meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanserdir. Erkeklerde de görülebilir, ancak çok az orandadır. Kadınlarda görülme sıklığı 100 kat daha fazladır. Meme kanseri gelişiminde bazı risk faktörleri vardır. Bu risk faktörlerinin bazıları birey tarafından önlenebilir Örneğin, fazla kilo almama veya alkol kullanmama gibi, bazıları ise isteğimiz dışın olan risklerdir örneğin ailesel yatkınlık veya yaş gibi. Bu risk faktörleri:

    Cinsiyet: Meme kanserleri kadınlarda yaygındır, erkeklerde sıklığı azdır.

    Yaş: Yaş ilerledikçe meme kanseri sıklığı artar. Ancak erken yaşlarda da meme kanseri gelişebileceği unutulmamalıdır.

    Genetik ve Ailesel Yatkınlık: Birinci derece yakınlarında meme kanserinin ortaya çıkmış olması önemli bir risk faktörüdür.

    Hormonal Faktörler: Meme kanserinin gelişmesi ve ilerlemesi hormonal faktörlerle direk ilişkilidir. Uzun süreli östrojen içeren ilaçların kullanımı meme kanseri gelişimine yol açabilir, ya da var olan kanserin hızla büyümesini kolaylaştırabilir.

    Diyet: Dengeli beslenme çok önemlidir. Hayvansal yağların kullanımı, fazla kilolu olmak, alkol kullanmak meme kanseri gelişiminde risk faktörleridir.

    Çevresel Faktörler: Radyasyona maruz kalmak, bazı kimyasal maddelerin ortamda bulunması, çevre kirliliği meme kanseri gelişiminde etkili olur.

    Sigara: Pekçok kanserin ortaya çıkmasında etkendir bu nedenle içilmemelidir.

    TEDAVİ:
    Meme kanseri tedavisi mutlaka uzman bir ekip tarafından yürütülmelidir. Meme kanseri tedavisinde her gün yeni bir adım atılmakta ve hastalara daha modern ve etkili tedaviler sunulmaktadır. Bu tedavilerin en doğru ve etkili olarak kullanılması ancak bir ekip çalışmasıyla mümkündür.

    Bu açıdan yetkili doktorlardan oluşmuş ekibe tümör konseyi denir.

    • Tümör Konseyi:

    – Meme Cerrahı

    – Medikal (Tıbbi) Onkoloji Uzmanı

    – Radyasyon Onkolojisi Uzmanı

    – Radyoloji Uzmanı

    – Patoloji Uzmanı

    – Nükleer Tıp Uzmanı

    – Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı

    – Psikiyatri Uzmanı

    – Algoloji (Ağrı tedavisi) Uzmanı

    Doktorlarından oluşur.

    TEDAVİ SEÇENEKLERİ
    Meme kanseri tedavisi hastalığın tipi ve evresine göre yönlendirilir. . Bu tedavi pekçok aşamayı kapsar. Tedavi yöntemleri tümör konseyi tarafından belli bir planda ve sırada uygulanır. Örneğin hasta önce ameliyat edilir, arkasından kemoterapi uygulanır , takiben ışın tedavisi uygulanarak teda programı tamamlanır. Uygulanan tedavi yöntemleri:

    1. Cerrahi,

    2. Radyoterapi

    3. Medikal tedavi

    – Hormon tedavisi

    – Kemoterapi

    – Biyolojik tedavi olarak sıralanır.

    RADYOTERAPİ

    • Radyasyon Onkolojisi Uzmanlarınca yapılır.

    • Meme kanserinin lokal yinelemesini engellemek ya da ileri evrelerde şikayetleri gidermek amacıyla uygulanır

    Medikal Tedavi

    • Medikal (Tıbbi) Onkoloji Uzmanlarınca yapılır

    Kemoterapi

    Hormonal Tedavi

    Biyolojik Tedavi

    Kemoterapi

    • Tümör hücrelerini öldüren ilaçlarla yapılan tedavi

    • Erken evrelerde hastalığın tekrarlamasını engellemek

    ileri evrelerde tedavi amaçlı

    Hormonal Tedavi

    • Östrojene duyarlı olduğu tespit edilen meme kanserlerinde östrojen etkisini yok etmek amacıyla yapılan tedavi

    • Erken evrelerde hastalığın tekrarlamasını engellemek

    • ileri evrelerde tedavi amaçlı

    Biyolojik Tedavi

    • Meme kanseri hücrelerine karşı özel olarak geliştirilmiş ilaçlarla yapılan tedavi

    • Erken evrelerde hastalığın tekrarlamasını engellemek

    • ileri evrelerde tedavi amaçlı

    Meme Ca Tedavisi Sonrası Takip

    Tedavi programı tamamlanan hasta tedavisonrası dönemde belli aralıklarla muayene ve tetkik edilmelidir. Bu lokal yineleme ve sistemik yayılımı tespit edebilmek için gerekjlidir.

    Uygulama:

    • 5 yıl süreyle her 4-6 ayda bir klinikte muayene.

    • 5 yıldan sonra yılada bir muayene

    • Yılda bir meme mamografi

    • Hormonal tedavi olarak tamoksifen alanlar yılda bir jinekolojik muayene

    • Kemik erimesi açısından takip

    SONUÇ:
    Meme kanserinin kadınlarda sık görülen bir kanser olması nedeniyle kendi kendini muayene yöntemleri, düzenli aralarla doktor muayenesi ve mamografi ile tarama programlarının uygulanması gerekir. Risk faktörlerine mutlaka dikkat edilmeli ve olabildiğince risk faktörleri azaltılmalıdır. Erken tanı tedavide temel kuraldır. Erken evrede hastalığın tedavi edilebilir bir hastalık olduğu unutulmamalıdır. Hastalık görüldüğünde tedavisi mutlaka uzman bir merkez tarafından yapılmalı ve tedavi, izlem programına harfiyen uyulmalıdır.

  • Erkek Çocuk Bebekle Oynarsa?

    Erkek Çocuk Bebekle Oynarsa?

    Erkek çocuk bebekle oynarsa?
    Ne olur?

    Çoğu anne baba kız çocuklarının bebeklerle oynamasını, yemek ve temizlik oyunları oynamasını normal bulur, onaylar ve hatta mutlu olurken, kızların tamir oyunları oynaması ya da arabalarla oynamasına da karşı çıkmazlar. Kız çocuklar her oyunu oynayabilmekte yani “herşeyi” yapabilmektedir.

    Söz konusu erkek çocuğa geldiğinde ise, hareketli oyunlar oynaması, arabalarla oynaması, kağıt kalem ile uğraşması kabul edilip beğeni alırken bebekle ya da mutfak oyuncakları ile oynaması aileyi kaygılandıran bir durum olarak ortaya çıkmaktadır.

    Özellikle babalar (ki annelerin sayısı da az değil) bebekle oynayan erkek çocuklarının cinsel yöneliminin değişeceğini düşünmekte, çocuklarının büyüdüğünde “gay” olacağından korkmaktadır.

    Oyun çocukların dünyayı tanıdıkları ve ebeveyn rollerini taklit ettikleri alandır. Kız çocuk arabayla oynadığında erkek olmayacağına göre, erkek çocuk da bebekle oynadığında kız olmayacaktır.

    Olsa olsa ileride çocuklarına bakım verebilen, yemek ya da temizlik yapmaktan sıkıntı duymayan, kendi ihtiyaçlarını giderebilen bir birey olur .

    Unutmayalım, oyuncakların cinsiyeti yoktur.

  • Ülseratif  kolit  ve crohn  hastalığı hakkında

    Ülseratif kolit ve crohn hastalığı hakkında

    İnflamatuvar barsak hastalığı (İBH) deyimi, Ülseratif kolit nı içermektedir. Ülseratif kolit, kalın barsağın iç yüzeyini etkileyen kronik iltihabi hastalığıdır. Crohn hastalığı ise ağızdan anüse kadar gastrointestinal sistemin tüm kısımlarını tutabilirse de daha çok ince barsağın son kısmı (terminal ileum) ve kalın barsakta yerleşir ve ülseratif kolitin aksine barsak duvarının tüm tabakalarını tutabilen bir iltihap oluşturur. İltihabın aktif olduğu dönemlerde barsak iç yüzeyi kırmızı ve şiş, ülsere ve kanamalıdır. Bazı vakalarda ükseratif kolit ve Crohn hastalığı arasında kesin bir ayrım yapılamayabilir ve bu durumda indetermine kolit varlığından söz edilir. ve Crohn hastalığı

    İnflammatuar barsak hastalıkları neden olur?
    İnflamatuvar barsak hastalıklarının nedenleri bilinmemekle birlikte çok sayıda teori vardır. Bir teoriye göre hastalık genetik kökenlidir. Hastaların % 15-20 kadarında böyle bir ilişki saptanır. Bu hastalığa neden olan bir grup gen olup olmadığını araştıran çalışmalar hala devam etmektedir. İBH olan kişilerde, vücudun bağışıklık sisteminde bir takım değişiklikler görülmüştür. Bu değişikliklere neyin sebep olduğu hala bilinmemektedir. Bu alanda yapılan çok sayıda çalışma vardır. Stresin bu hastalığa neden olduğu kesin olarak gösterilmiş olmamakla birlikte bir çok hastalıkta olduğu gibi İBH da da stres hastalık semptomları nı arttırmaktadır.

    İBH sıklıkla ergenlik döneminin sonları (yirmili yaşlar) ve genç erişkinlik döneminde (Otuzlu yaşlar) görülmektedir ancak her yaş gurubunda ortaya çıkabilir. Hastalık kadın ve erkeklerde eşit oranda görülmektedir.

    ÜLSERATİF KOLİT

    Ülseratif kolit (ÜK) daha çok 15-40 yaşları arasında görülmektedir. Ülseratif kolit gastrointestinal sistemde sadece kalın barsağı etkileyen ve barsağın iç yüzeyini etkileyen bir hastalıktır. Sadece kalın barsağın rektum olarak adlandırılan son kısmını tuttuğunda proktit olarak adlandırılmaktadır. Kalın barsaktaki iltihap barsaktaki suyun emilmesine engel olduğu gibi barsağa su sızmasına da sebep olduğundan ishale neden olur. İltihap genellikle barsakta yaralar ve ülserlerin oluşumu ile birliktedir ve bu da ishalin kanlı olmasına ve karın ağrısına yol açar.

    Ülseratif kolitin belirtileri (semptomları) nelerdir ?
    ÜK in en çok bilinen semptomları ishal, acil dışkılama hissi, karın ağrısı ve dışkılama birlikte veya dışkılama olmaksızın oluşan rektal kanamadır (rektal kanama = makattan kan gelmesi). Bazı hastalar kendilerini iştahsız, yorgun hissedebilir ve kilo kaybetmiş olabilirler. Kanama genelde hafif olmakla birlikte bazen ciddi seviyede olabilir ve anemi (kansızlık) meydana gelebilir. Eklem ağrısı, gözlerde şişlik ve kızarma ve karaciğerle ilgili problemler görülebilir. Bu problemler kolit düzeldikten sonra iyileşebilmektedir.

    Ülseratif kolit genellikle iyileşme ve nüksetme dönemleri (remisyon ve relaps dönemleri) ile giden bir hastalıktır. Hastaların yarısında hastalık sadece hafif belirtilerle seyrederken diğerlerinde ateş, kanlı ishal, bulantı ve karın ağrıları vardır. Şiddetli belirtileri (semptomları) olan ülseratif kolitli hastaların hastaneye yatırılarak tedavi edilmeleri ve bazı durumlarda cerrahi tedavi gerekebilir. Kanama toksik megakolon hastalığın iki önemli komplikasyonudur.

    Ülseratif kolit olduğumu nasıl bilebilirim? Ülseratif kolitli hasta özel bir beslenme diyeti takip etmelimidir?
    Hastalığın hastanede yatarak tedavi olmayı gerektirecek ölçüde şiddetli olduğu dönemlerde ağızdan beslenmenin bir müddet için kesilmesi gerekebilir. Orta ve hafif derecede aktif hastalığı olan veya hastalığı inaktif dönemde olan ülseratif kolitli hastaların takip etmeleri gereken özel bir diyet yoktur. Baharatlı ve acılı yiyeceklerin hastalığın belirtilerini artırabileceği bilindiğinden bu tür gıdaların tüketilmemesi tavsiye edilir. Bakteriyel veya viral besin zehirlenmeleri hastalığı aktive edebileceğinden ülseratif kolitli hastaların gıda tüketiminde hijyenik kurallara özellikle dikkat etmeleri gerekir. Antiromatizmal ilaçlar, aspirin, antibiyotikler ve ağızdan alınan demir preparatlarının doktor bilgisi dahilinde kullanmaları gerekir. Kortikosteroid kullanan hastaların tuz kullanımını azaltmaları gerekir.

    Tedavi sonrasında ishali düzelen ve aksine kabızlık gelişen ülseratif kolitli hastalara suda ıslanmış bir kaç adet kuru kayısı yemeleri veya diyetlerine 1-2 tatlı kaşığı kepek eklemeleri tavsiye edilebilir.

    Ülseratif kolit kansere neden olur mu?
    Kalın barsağın tümü hastalıktan etkilenmiş olan ülseratif kolitli hastalar kolon kanseri açısından normal topluma göre daha yüksek bir risk taşırlar. ve ayrıca 8-10 yıldır ülseratif kolit tanısı olan hastalarda, risk yine yüksektir. Özellikle hastalığı 20 yıldan beri var olanlarda kanser gelişme riski artmakta (%10) , 30 yıldan sonra hastaların yaklaşık %20 sinde kalınbarsak kanseri oluşmaktadır. Birinci derece akrabasında kalın barsak kanseri olan ülseratif kolitli hastalarda da kanser gelişme riski artmıştır. Bu gruptaki kişilerin doktorlar tarafından konsülte edilmesi ve periodik olarak kolonoskopi ve biopsi yapılması gerekmektedir.

    CROHN HASTALIĞI

    Crohn hastalığı barsak duvarının derin katlarını tutan iltihabi reaksiyon, ülserasyon, darlık ve fistüllerin oluşumu ile seyreden ve iyileşme ve nükslerle giden kronik bir hastalıktır. En çok etkilenen bölgeler ince barsağın son kısımları ( terminal ileum) ve kalın barsağın ilk bölümüdür. Bu tip tutulum ileokolit olarak adlandırılır. Crohn hastalığı, bazen gastrointestinal sistemin diğer bölümlerini de tutabilir. Ağızda aftöz ülserler yaygındır. Bu ülserler yemek borusu, mide ve onikiparmak barsağında da oluşabilir. Biopsi yapılmadan bu ülserleri peptik ülserden ayırmak zordur.

    Crohn hastalığının belirtileri (semptomları) nelerdir?
    Crohn hastalığının en sık görülen semptomları, özellikle sağ alt kadranda hissedilen karın ağrısı, ishal ve kilo kaybıdır. Ayrıca rektal kanama ve ateş de olabilir. Kronik gizli veya aşikar kanama anemiye neden olabilir. İlerlemiş Crohn hastalığı olan çocuklarda büyüme ve gelişme geriliği sık olarak görülür. Eklem ağrısı, gözlerde şişlik ve kızarma ve karaciğerle ilgili problemler meydana gelebilir.

    Crohn hastası olduğumu nasıl bilebilirim?
    Crohn hastalığının belitilerine benzer şikayetleriniz olduğunda başvurduğunuz doktorunuz hastalık öykünüzü dinledikten ve beden muayenenizi yaptıktan sonra sizden bazı kan ve dışkı testleri isteyecektir. İstenecek diğer testler ülseratif kolit bölümünde anlatılanlar ile aynıdır; Kolonoskopi ve baryumu kolon grafisi (lavman opak) ne ek olarak genellikle ince barsakların baryumlu grafisi de ( enteroşilizis veya konvansiyonel ince barsak grafisi) istenir. Crohn hastalığının komplikasyonları nelerdir? barsak tıkanıklığıdır.Fistüller Crohn hastalığının diğer önemli bir komplikasyonudur. Fistüller, ülserin barsak duvarını delerek komşu organlarla ( idrar kesesi, vajina veya cilt gibi çevre dokulara) barsak arasında tünel benzeri bir oluşum yapması sonucu meydana gelir. Cilde açılan fistüller sıklıkla anüs çevresinde oluşmaktadır. Fistüller enfekte olup abse formuna oluşturabilir. Bazen cerrahi tedavi gerekebilir. Hastalığın uzun dönemdeki diğer bir koplikasyonu kemik osteoporoz aolarak adlandırdığımız kemik yoğunluğundaki azalmalardır. ÜLSERATİF KOLİT VE CROHN HASTALIĞI NASIL TEDAVİ EDİLİR?

    Ülseratif kolit ve Crohn hastalığı iyileşme ve aktivasyon dönemleri ile seyreden kronik gidişli hastalıklar olmakla birlikte çoğu hasta normal ve iyi kalitede bir hayat sürebilmektedir. Doktorunuz aşağıdaki konuları içerecek şekilde bir tedavi programını sizinle konuşacaktır.

    Doktorunuzun size anlatacağı farklı tedavi yaklaşımları olabilir. Kullanılacak farklı ilaçların etki mekanizmaları ve barsaklardaki etki yerleri de farklıdır. Doktorunuzun tüm önerilerine uymalı ve planlanmış tedavi bitene kadar veya doktorunuz bitirmenizi söyleyene kadar tedavinizi kesmemelisiniz. Hafif şiddette hastalığı olan ülseratif kolitli vakalarda yeterli dozda alınacak 5-ASA preparatları (Salofalk, Asacol vb) yeterli olurken orta ve ileri derecede aktif hastalığı olan vakalarda genellikle kortikosteroidlerin kullanılması gerekir. Dirençli vakalarda bağışıklık sistemini baskılayan daha güçlü ilaçların (Azathiopurin, Infliximab, cyclosporine vb.) kullanılmasına ihtiyaç duyulabilir. Bu ilaçlar ancak doktor kontrolünde kullanılmalı ve olası yan etkileri nedeniyle hastalar belirli aralarla takip edilmelidir.

    İBH da diyet nasıl olmalıdır?
    İBH da sindirim sisteminin bir kısmı hasta olduğundan hem besin maddelerinin emilimi bozulmuş, hem de kaybı artmıştır. Ayrıca hastaların hastalıkları nedeniyle perhiz yapma düşüncesi içinde olmaları nedeniyle de gıda tüketimi azalmıştır. Hastalığın hastanede yatarak tedavi olmayı gerektirecek ölçüde şiddetli olduğu dönemlerde nadir de olsa ağızdan beslenmenin bir müddet için kesilmesi ve hastanın damar yoluyla verilecek sıvılarla beslenmesi gerekebilirse de orta ve hafif derecede aktif hastalığı olan veya hastalığı inaktif dönemde olan hastaların takip etmeleri gereken özel bir diyet yoktur. Baharatlı ve acılı yiyecekler, çok yağlı yiyecekler, fazla miktarda alınacak asitli meyve suları hastalığın belirtilerini artırabileceğinden bu tür gıdaların tüketilmemesi tavsiye edilir. Alkolün ve kolalı içeceklerin hastalığı kötüleştirdiğine dair bir bulgu yoktur, dokunmadığı taktirde makul miktarda tüketilebilirler. Bakteriyel veya viral besin zehirlenmeleri hastalığı veya semptomlarını aktive edebileceğinden inflamatuar barsak hastalığı olan hastaların gıda tüketiminde hijyenik kurallara özellikle dikkat etmeleri gerekir. Süt ve süt ürünleri dokunmuyor ve şikayetleri başlatmıyorsa tüketilmesinde sakınca yoktur, aksine önemli bir protein ve kalsiyum kaynağı olarak tavsiye edilir.

    İBH için düzenlenen diyet programının amacı uygun besin alımını sağlamak ve kalsiyum, demir, vitaminler, protein vb. maddelerin eksikliklerinin gelişmine engel olmaktır. Doktorunuz beslenmeniz ile ilgili değerlendirmeyi yaparken yeterli kalori, vitamin ve mineral alıp almadığınızı da değerlendirir. Beslenmeniz yeterli değilse, doktorunuz size bazı ilave besleyici formülasyonların kullanımını tavsiye edebilir. Barsaklarında ileri derecede darlık gelişmiş ve barsak tıkanıklığı bulguları olan Crohn hastalarının kabuklu meyve, kurutulmuş meyveler ve sebze gibi posalı gıdaları tüketmemeleri ve sıvı gıdalarla beslenmeleri önerilir. Barsaklarında darlık oluşmuş olan hastaların bu tür gıdaları tüketmeleri şikayetlerinin artmasına neden olur.

    Tedavi sonrasında ishali düzelen ve aksine kabızlık gelişen ülseratif kolitli ve barsaklarında darlık gelişmemiş olan Crohn hastalığı olan hastalara suda ıslanmış bir kaç adet kuru kayısı yemeleri veya diyete 1-2 tatlı kaşığı kepek eklemeleri tavsiye edilebilir. İshalli döenmlerde ise sıvı laımı artırılmalıdır.

    Antiromatizmal ilaçlar, aspirin, antibiyotikler ve ağızdan alınan demir preparatlarının doktor bilgisi dahilinde kullanmaları tavsiye edilir. Kortikosteroid kullanan hastaların tuz kullanımını azaltmaları gerekir.

    Cerrahi tedaviye ne zaman ihtiyaç duyulur?
    İBH hastası olan çoğu insan, ilaç ve beslenme planı içeren bir tedavi programı ile rahat bir yaşam sürebilmektedir. Crohn hastalığı olan hastaların %40 ı hastalığın başlamasından sonraki ilk 10 yılda, %80 i de ilk 20 yılda cerrahi tedaviye ihtiyaç duyarlar ve bu cerrahi girişimlerin hemen yarısı acil şartlarda gerçekleşir. İBH da aşağıdaki durumlar ortaya çıktığında cerrahi tedavi gerekli olabilir. Doktorunuz, kesin koşulların varlığında cerrahi tedavinin uygulanmasına karar verecektir;

    – Aşırı kanama

    – Uzun süreli ve ciddi hastalık varlığı

    – Toksik megakolon gelişmesi (Ülseratif kolitin şiddetli bir formu) ve barsak

    duvarında delinme

    – İlaç tedavisi ile hastalığın kontrol altına alınamaması

    – Barsakta ileri derecede darlık veya tıkanıklık oluşması

    – Çocuk ve gençlerde büyüme geriliği

    Birçok cerrahi tedavi tekniği bulunmaktadır. Her birinin avantaj ve dezavantajları doktorunuz ve ameliyatınızı yapacak cerrah tarafından size anlatılacak ve sizin için en iyi yöntemin uygulanmasına çalışılacaktır. Ülseratif kolitte kalın barsağın çıkarılması hastalıklı organın tamamıyle uzaklaştırılacağı anlamına gelmektedir. Crohn hastalığında ise genellikle barsakların hastalığa iştirak eden kısımları çıkarılır ve kalan barsakta herzaman için yeni hastalık çıkma olasılığı olduğundan genellikle kalıcı bir iyileşme sağlanamamaktadır.

    INFLAMATUAR BARSAK HASTALIKLARI VE GEBELİK
    Tedavideki gelişmeler IBH lı kadınların gebe kalabilmelerini ve sorunsuz bir gebelik geçirmelerini sağlamıştır. İnaktif Crohn hastalığı (CH) ve ülseratif koliti (ÜK) olan kadınlar gebe kalabilme (fertilite) bakımından genel popülasyonla aynı şansa sahiptirler. ÜK aktif veya remisyonda olsun fertiliteyi etkilememektedir. CH olan kadınlarda primer ve sekonder amenore (adet görememe) daha sıklıkla görülür. Aktif CH pelvisde skar oluşumu ve Fallop tüplerinde fonksiyon kaybına yol açabilir. CH vajina çevresinde apse veya fistül oluşturarak ağrılı cinsel birleşmeye (dyspareunia) sebep olabilir. Ayrıca aktif IBH seyrinde oluşabilecek beslenme yetersizliği de (malnutrisyon)fertilite üzerinde olumsuz etki yaratabilir. Erkeklerde İBH tedavisinde kullanılan sulfasalazine ve Mtx. gibi ilaçlar oligospermi ve sperm motilitesinde (hareketlerinde) azalma oluşturarak fertiliteyi etkileyebilir. İnaktif

    IBH nın gebelik öncesinde remisyona sokulması ve gebelik süresince de remisyon halinin sürdürülmesi optimal tedavi yaklaşımıdır. Gebelik öncesinde ilaç kullanmadığı halde remisyonda olan gebelerde gebelik öncesinde medikal tedaviye başlama endikasyonu yoktur. Gebelik öncesinde medikal tedavi ile remisyonda olan hastalarda gebelik süresince remisyonun sürdürülmesi için gerekli olan en düşük dozda idame tedavisi sürdürülmelidir. Gebe hastaya hamile kalmadan önce hastalığının inaktif dönemde olmasının (remisyona sokulmasının) gerektiği anlatılmalıdır. İdeal olan, gebe kalmadan önce hastanın 3-6 aylık bir süre kadar remisyonda kalmasıdır.

    Gebe kalma (konsepsiyon) sırasında hastalığı remisyonda (iyileşmiş halde) olan ÜK li gebelerin 1/3 inde gebelik sırasında veya doğum sonrasında hastalık aktive olur ve bu aktivasyon oranı aynı süre izlenen gebe olmayan kadınlardakinden farklı değildir. Hastalık aktivasyonu 1.trimestrde (gebeliğin ilk 3 ayı) biraz daha sık görülmektedir. Konsepsiyon sırasında aktif hastalığı olan ÜK li gebelerin %45 inde gebelik sırasında hastalık aktivitesi artmakta, %25 inde azalmakta ve %30 unda da değişmemektedir. Konsepsiyon sırasında inaktif hastalığı olan CH lı gebelerin %25 inde gebelik sırasında hastalık aktive olmaktadır ve bu oran da gebe olmayan ve aynı süre izlenen kadınlardakinden farklı değildir. Konsepsiyon sırasında aktif CH hastalığı olan gebelerin 1/3 inde gebelik süresince hastalık remisyone girmekte, 1/3 inde aktive olmakta ve 1/3 inde de değişmemektedir ki bu oranlar da aynı süre izlenen gebe olmayan kadınlardakinden farklı değildir.

    Diğer bir deyişle konsepsiyon sırasında aktif CH olan gebelerin %66 sında ve aktif ÜK olan gebelerin de %75 inde gebelik sırasında da aktif hastalık devam eder. Konsepsiyon sırasında hastalığı inaktif olan Crohn hastalarının %80 i komplikasyonsuz doğum yapabilirken konsepsiyon sırasında aktif hastalığı olanlarda bu oran %50 ye düşmektedir. Konsepsiyon öncesinde ve sırasında aktif hastalığı olan gebelerde gebelik süresince idame tedavisinin sürdürülmesi ve alevlenme dönemlerinde yoğun tedavi uygulanması tavsiye edilir.

    5-ASA tedavisi genellikle gebelik süresince iyi tolere edilir ve fötal anomali oluşturma riski yoktur. BU tedavi sırasında folat ihtiyacı artabileceğinden gebelere ilave folat verilmesi gerekir. 5-ASA tedavisi gebelik süresince de gebelik öncesinde kullanıldığı dozda sürdürülmelidir. İlacın günde 3.2g ve üzerindeki dozlarda bile güvenli olduğu gösterilmiştir. Antibiyotik kullanımı gerektiğinde ampicillin güvenle kullanılabilir. Sefalosporinler ve metronidazol ancak ikinci ve üçüncü trimestrde (gebeliğin 2. ve 3. üç aylık dönemleri) kullanılabilir. Ciprofloxacinin hayvan deneylerinde kıkırdak anomalilerine yol açtığı görülmüştür ve bu nedenle gebelikte kullanılması tavsiye edilmez. Bir çok otör Azathiopurin in gebelik sırasında etkili ve güvenli olduğu konusunda görüş birliğine sahiptirler. Bununla birlikte azathiopurin FDA (Food and Drug Administration – Amerikan gıda ve ilaç dairesi) sınıflandırmasında D gurubu ilaçlar arasında yer almaktadır ve bu da ilacın fötal (anne karnındaki bebekte) anomali oluşturabileceği anlamına gelmektedir. Azathiopurin tedavisi alan renal transplantasyon yapılmış gebelerin %80-90 ında gebeliğin sağlıklı bir şekilde sürdüğü görülmüştür. Azathiopurine tedavisinde prematürite (erken doğum), abortus (düşük), konjenital anomali, bebeklik dönemi enfeksiyonları ve neoplazi sıklığının artmadığı gösterilmiştir. Gebe kalma öncesinde IBH olan babanın azothiopurin kullanmasının konjenital anomali oluşma riskini artırdığına dair retrospektif bir çalışma mevcuttur. Bu nedenle erkeklerin gebe kalma amacıyla yapılacak cinsel birleşmeden en az 3 ay önce azathiopurin tedavisini kesmeleri tavsiye edilmelidir.

    Gebelik sırasında diğer immunomodülatör ilaçların kullanımı hakkındaki veriler sınırlıdır. Transplantasyon literatüründeki bulgulara göre siklosporin in ilk trimestrde kullanımından kaçınmak gerekir. Toksik yan etkilerinin ve diğer ilaçlarla etkileşiminin sık olması nedeniyle gebelik sırasında çok gerekmedikçe kullanılmamalıdır. Erken doğum ve düşük bebek ağırlıklı doğum riskini artırdığı fakat teratojenik etkisi olmadığı bildirilmiştir. Şiddetli vakalarda cerrahi tedaviye alternatif olarak kullanılabilir. Hastalığın alevlenme dönemlerinde TNF-alfa blokerleri (Infliximab, Remicade) tedavisinin uygulanması gerekebilir. Gebelik sırasında infliximab tedavisi uygulanan gebeler üzerinde yapılan çalışmaların sonuçlarına göre bu ilaca bağlı bir teratojenik etki bildirilmemiştir ve ilaç süte geçmemektedir. Bununla birlikte eldeki veriler yeterli olmadığından gebelik sırasında gerekmedikçe kullanılmaması ve konsepsiyondan 6 ay önce tedavinin kesilmesi önerilmektedir. MTX ve thalidomide in gebelik sırasında kullanımı kontrendikedir. Özellikle gebeliğin ilk 6-8 haftalarında alındığında teratojenik etkisi belirgin olmaktadır. MTX tedavisi altında olan hastalarda tedavinin konsepsiyondan en az 6 ay önce kesilmesi tavsiye edilmelidir.

    Cerrahi tedavi düşünülen hastalarda bu işlem mümkünse gebe kalınmadan önce (tercihan en az 1 yıl önce) yapılmalıdır. Gebe kalan İBH lı kadınlarda ancak toksik megakolon, kanama, obstrüksiyon ve perforasyon gibi komplikasyonlar ortaya çıktığında cerrahi girişim düşünülmelidir. Bu tür bir komplikasyon geliştiğinde cerrahi müdahale ertelenmemelidir zira mortalite (ölüm riski) %50 ler seviyesindedir. Cerrahi girişim için 2.trimestr (gebeliğin 2. üç aylık dönemi) en uygun zaman olarak kabul edilir. 3.trimestrde (gebeliğin 3. üç aylık dönemi) uygulanan cerrahi girişim erken doğum riskini artırmaktadır. Ülseratf kolitli bir gebede gerektiğinde ileal poş-anal anastomozla birlikte uygulanacak proktokolektomi ( kalın barsağın cerrahi olarak çıkarılması) gebeliğin gidişini etkilmemekte ve erken doğum riskini artırmamaktadır, ancak daha sonraki dönemde gebe kalmayı etkileyebilir. Şiddetli kolit veya toksik megakolon nedeniyle total kolektomi yapılan vakalarda fötal (bebeğe ait) mortalite %50 civarındadır ve bu tür vakalarda iv. siklosporin veya erken doğum daha uygun tedavi yöntemleri olarak görünmektedir.

    İleostomi ve ileoanal poş anastomozu olan ülseratif kolitli gebeler genellikle gebeliği iyi tolere ederler. Stomal prolapsus ve obstrüksiton riski hafifçe artmıştır. Gebelik poş ve stoma fonksiyonlarında fazla bir değişiklik oluşturmamaktadır. Dışkılama sayısında artma ve inkontinans görülebilir. Bu hastalar obstetrik bir kontrendikasyon yoksa vaginal doğum yapabilirler.

    IBH olan bir çok gebe normal vaginal doğum (normal yolla doğum) yapabilir. Rektovaginal fistül veya apse gibi aktif perianal hastalığı olan gebelerde sezeryanla doğum tavsiye edilir. Daha önce IBH nedeniyle kolektomi, ileostomi veya ileoanal anastomoz vb. gibi cerrahi girişim geçirmiş olan hastaların büyük çoğunluğu normal vaginal doğum yapabilirler ve bu şans kendilerine verilmelidir. Bazı hastalarda vaginal doğum sonrasında yeni perianal hastalık (anüs ve çevresindeki bölge) gelişebildiği bildirilmiştir (%15-20). Epizyotomi yapıldığında kesinin fissür veya fistül hattından geçmemesine dikkat edilmelidir. Hastalığa bağlı rijit perinesi olan hastalarda vaginal doğum tavsiye edilmemelidir.

    Emzirmenin IBH aktivitesi üzerindeki etkisi bilinmemektedir. 5-ASA emzirme döneminde güvenli gibi görünmektedir. Azathiopurin konusundaki görüşler henüz bir kesinlik kazanmamıştır ve bir çok otör bu ilaçların ancak gerekli olduğunda kullanılmasını tavsiye etmektedir. Metronidazol ve ciprofloxacin adlı ilaçlar emzirme döneminde kullanılmamalıdır. MTX (Methotrexate) ve cyclosporine emziren annelerde kesinlikle kullanılmamalıdır.

    Hastalığı olan gebeler düşük (abortus), erken doğum veya konjenital anomali oluşumu bakımından artmış bir riske sahip değillerdir. Bununla birlikte aktif İBH varlığı gebelik süresince oluşabilecek erken doğum, düşük ve düşük doğum ağırlıklı bebek doğumu gibi istenmeyen olayların gelişme riskini artırmaktadır. Aktif hastalığı olan gebelerde abortus ve erken doğum riski genel popülasyona göre 2-3 kez daha fazladır.Tıkanıklık (darlık gelişimi- striktür), ödem ve skar dokusu nedeniyle barsak duvarının kalınlaşması sonucu oluşur. Barsak lümeni, tamamen kapanıncaya kadar daralır ve sonunda tam barsak tıkanması oluşur.

    Ülseratif kolite benzer şikayetleriniz olduğunda doktorunuz hastalık öykünüzü dinledikten ve beden muayenizi yaptıktan sonra sizden bazı kan ve dışkı testleri isteyecektir. İstenecek diğer testler şunlar olabilir;Fleksibl sigmoidoskopi veya kolonoskopi ve biyopsi alınması Baryumlu lavman ( lavman opak)

    Bu test, kolonun röntgen ile görüntülenmesidir. Radyoopak bir madde olan baryum lavman ile kolona verilir. : Kalın barsağınızın endoskopla incelenmesi. Küçük kıvrılabilir bir tüp, anüsten sokularak kalın barsağınızın iç yüzeyi incelenir. Eğer gerekiyorsa, doku örneği alınır. (bkz. Kolonoskopi). Endoskopik inceleme ile inflamasyonun derecesi (hafif, orta ve şiddetli) ve kalın barsaktaki tutulum seviyesi hakkında bilgi sahibi olmak mümkündür ki bu tür bir yaklaşım doktorunuzun sizi ne tür bir ilaçla tedavi edeceğine karar vermesinde son derece yardımcı olacaktır.

  • Çocuklarda Davranış Problemleri

    Çocuklarda Davranış Problemleri

    Ebeveynlerin en zorlandığı konuların başında çocuklarda ortaya çıkan davranış problemlerle başetme biçimleridir. Ebeveynler davranış problemleri karşısında nasıl tutum sergileyeceğini bilememektedir. Çoğunlukla davranış problemini bastırmak için fiziksel şiddete başvurmaktadır. Fiziksel şiddete maruz kalan çocuk başka davranış problemleri ortaya çıkararak işin içinden çıkılmaz bir kaosa doğru sürüklenmeye başlarlar.

    Davranış problem karşısında aile paniklemeden çıkış sebebini araştırmalıdır. bu davranış gelişimsel sürecin bir parçası mı yoksa tutumlardan kaynaklanan bir davranış şeklimi, çocuk bize bir şeyler mi anlatmak istiyor. Bunun iyi analiz edilmesi gerekmektedir. sebebbini anlamadığımız davranışa yaklaşımımız olumlu sonuç vermeyebilir.
    Ebeveynlerin bocaladığı noktalardan bir tanesi sert bir tutum mu sergileyeyim yoksa yumuşak bir tutum mu hangisi iyi sonuç verir diye denemeye başlarlar. Aslında hiçbirisi… Önemli olan dengeyi sağlamaktır. Bir nesneye fazla kuvvet uygularsanız yerinden fazla oynatırsınız. Eğer az kuvvet uygularsanız yerinden hiç oynatamazsınız. Gerektiği kadar kuvvet uyguladığımızda istediğimiz sonucu alabiliriz.
    Davranış problemini anlayıp analiz ettikten sonra çocuğun yaşına ve düzeyine göre ödül ceza yöntemleri kullanabiliriz. Çocuğun sevdiği şeylerin ve sevmediği şeylerin listesini yapmakla işe başlayabilirsiniz. Günlük veya haftalık bir çizelge yapabiliriz. Davranış problemi ortaya çıkmadığı gün veya saatler dilimine gülen yüz, çiçek v.s gibi sosyal ödüller verilebilinir. Gün içerisinde veya haftada belirli bir sayıya ulaştığında hazırlamış olduğumuz arzu listesindeki ödüllerden birine hak kazanmış olacaktır.

    Davranış problemi ortaya çıktığında aile abartılı tepki göstermemeli, ailenin tepkisini fark eden çocuk bunu aileye karşı kullanabilir. Aileler biz elimizden geleni yapıyoruz ama hiçbir değişiklik yok diye aceleci bir tavır sergileyebilirler.

    Davranış problemi Çocuğun mizacına ortaya çıkışından ne kadar süre sonra müdahale edildi. Ne şekilde müdahale edildi. Davranış problemlerinin sönme süresini belirleyen unsurlardandır.

    Uygulamaların her aşamasında çocuğa anlayabileceği bir şekilde sözel olarak aktarımda bulunulması gerekmektedir. Karşılaşacağı uygulamalar ve yaşayacağı süreci bilen çocuk uygulamalardan haberdar olduğu için bir sürpriz ile karşılaşmadığı için kendini güvende hisseder ve daha sonraki herhangi bir programa daha çabuk uyum sağlayıp kendi kendini kontrol etmeyi, kendi disiplinini geliştirmeye başlayabilir.
    Çocuklarda en çok görülen davranış problemleri aşağıdaki gibidir.
    -Yalan söyleme.
    -Alt ıslatma.
    -Parmak emme.
    -Tırnak yeme.
    -Uyku problemleri.
    -Aşırı inatçılık.
    -İçe kapanıklık.
    -Vurma.
    -Yeme Problemleri.
    -Okul uyum sorunları.
    -Küfür etme.
    -Kardeş kıskançlığı.
    Davranış problemlerinin sosyal boyutu da vardır. Bazı davranış problemleri sosyal çevreye de bağlıdır. Sosyal çevreye bağlı problemler ailelere daha korkutucu veya başedilmesi daha zormuş gibi gelse de aslında her davranış problemi gibi çözülemeyecek bir sorun değildir.

    Uç bir örnek olarak ” küfür etme” davranışını ele alırsak. Küfür Çocuğun sosyal çevreden veya ebeveynlerden öğrendiği bir davranış biçimi olabilir. Çocuk küfür ettiğinde aşırı bir tepki verir veya ilk etapta çocuğun söylediği yeni bir şey olduğu için gülücüklerle yada alkışlarla karşılarsa çocuk bu davranışı sürdürmeye devam eder. Baskıcı bir tutumda çocuk istediği olmadığı zaman aileye karşı kullanabileceği bir koz geçmiştir eline.Gülücükle karşılanan durumda ise çocuk sosyal ödülünü almak için küfür davranışına devam edecektir. sonraları bu davranış ailenin hoşuna gitmese de çocuk bu davranışı devam ettirebilir.

    Her davranış problemi karşısında ebeveynler sakin kalmayı başarabildiğinde çocukta sakin kalmayı öğrenmeye başlayacaktır. Ebeveynlerin tutumlarının değişmediği durumlarda çocuktan değişimi beklemek iğneyle kuyu kazmak gibidir. Biz değişelim ki çocuklarımızı değiştirebilelim.

  • Zayıflatıcı mide balonu

    Zayıflatıcı mide balonu

    Aşırı şişmanlık estetik bir sorun olmasının yanında esas olarak bir sağlık sorunudur ve tedavi edilmemesi durumunda yüksek tansiyon, şeker hastalığı, kalp yetersizliği, eklem hastalıkları ve psikolojik rahatsızlıklara neden olmaktadır. Şişmanlık tedavisinde kullanılan ilaçların uzun süreli kullanımları yan etkileri nedeniyle sorun oluşturmaktadır. Zayıflatıcı mide balonu sistemi (mide içine balon yerleştirilmesi) obezite (şişmanlık) tedavisinde giderek artan sıklıkla tercih edilen etkili bir zayıflatma yöntemidir. Bu yöntem sayesinde bariatrik cerrrahi olarak adlandırılan mide küçültme ameliyatları bir çok merkezde artık terkedilmeye başlanmıştır. Yöntem herhangi bir cerrahi girişim gerektirmeden sadece endoskop kullanılarak tecrübeli bir gastroenterolog tarafından rahatlıkla uygulanabilmektedir.

    Bu yöntem obezite ve eşlik edebilecek diğer hastalıklar nedeniyle cerrahi girişimin riskli olduğu hastalar için özellikle uygundur. Mide içindeki balon midede yer kapladığından erken doyma ve tokluk hissi vererek hastanın daha az miktarda gıda tüketmesine ve böylece kilo vermesine sebep olur. Yeterli kilo kaybı sağlandığında, genellikle 6 aydan uzun olmayan bir süre sonrasında , balon endoskop aracılığıyla söndürülerek mideden çıkarılır. 6 aylık izlem sonrasında elde edilen kilo kaybı her hastada farklıdır ve 15kg-80 kg arasında değişebilen miktarlarda olabilmektedir.

    ZAYIFLATICI MİDE BALONU KİMLER İÇİN UYGUNDUR?
    Zayıflatıcı mide balonu, yoğun diyet ve egzersiz programlarına rağmen kilo veremeyen 18-55 yaş arasındaki erişkinlerin zayıflatılması amacıyla kullanılan ve geçici bir süre uygulanabilecek olan bir yöntemdir. Genellikle 6 aydan daha uzun süre kullanılması tavsiye edilmez. Hamilelerde ve emziren annelerde kullanılması önerilmez. Elbetteki tedavinin uygulanmasından önce zayıflama programınızı yürüten iç hastalıkları ve/veya endokrinoloji ve metabolizma hastalıkları uzmanı ile gastroenteroloğunuzun bu tedavinin sizin için uygunluğu konusunda bir fikir birliğine varmaları gerekir.

    1- Vücut kütle indeksi (BMI- Body Mass Index) 30-40 arasında olan ve bu nedenle ciddi tıbbi problemler gelişme riski altında olan şişman insanlarda
    2- Aşırı kilo nedeniyle tedavi edilemeyen tip 2 şeker hastalarında
    3- BMI 40 üzerinde olan veya BMI 35-40 arasında olup birlikte ciddi tıbbi problemleri bulunduğu için zayıflatıcı cerrahi girişimi tolere edemeyecek hastalar veya bu özelliklere sahip oldukları halde cerrahi girişim uygulanmasını istemeyen hastalarda
    4- Herhangi bir nedenle cerrahi tedavi uygulanması gerektiği halde obezitenin oluşturduğu cerrahi risk nedeniyle bu tedavileri uygulanamayan ve vücut ağırlığının cerrahi girişime uygun seviyeye indirilmesi gereken hastalarda kullanılması uygundur.

    ( BMI = Vücut ağırlığı / boy2)

    Örneğin; Vücut ağırlığı 115kg, boyu 1.65m olan bir
    insanda

    BMI = 110 / 1.65 x 1.65 = 40 olarak hesaplanır.

    ZAYIFLATICI MİDE BALONU KİMLER İÇİN UYGUN DEĞİLDİR?
    Zayıflatıcı mide balonunun estetik amaçlı zayıflamada ve BMI < 30 olanlarda kullanılması tavsiye edilmez. Ayrıca yemek borusu ve midenin iltihabi ve ülserli hastalıklarında, darlıklarında, geniş mide fıtığı olanlarda, daha önce mideye yönelik cerrahi girişim geçirmiş olanlarda, gebelerde ve emziren kadınlarda, psikiatrik hastalığı olanlarda, alkol bağımlılarında, kan pıhtılaşmasını engelleyen ilaç kullanmak zorunda olanlarda veya kan pıhtılaşma bozukluğu olan hastalarda zayıflatıcı mide balonu uygulanamaz.

    ZAYIFLATICI MİDE BALONU NASIL UYGULANIR?

    Balon sönük haldeyken ağızdan yutturularak mideye ulaştırılır ve daha sonra balona ekli kateter aracılığıyla balon steril su veya hava ile şişirilir. Balon yeterli hacme ulaştıktan sonra üzerindeki mekanizma vasıtasıyla kateter balondan ayrılarak geri çekilir ve balon midede bırakılır. İşlem sırasında ağrı hissetmemeniz için işlem öncesinde size sakinleştirici ve ağrı kesici ilaçlar yapılır. Midesine balon yerleştirilen hastalar işlemden bir kaç saat sonra yemek yemeye başlayabilir ve günlük yaşamlarına devam edebilirler.

    Zayıflatıcı mide balonu takılmış olanlara gıdaları iyice çiğneyerek yavaş yemeleri, yeterli miktarda sıvı tüketmeleri ve karbonhidratlı içeceklerden uzak durmaları tavsiye edilir. Öğün aralarında gıda alınmamalı, gece geç saatlerde ve yatmadan en az iki saat öncesine kadar yemek yenmemelidir. Öğün aralarında su içilmesi midedeki balonun yüzeyinde biriken gıdaların temizlenmesine yardımcı olacaktır. Hergün düzenli egzersiz yapılması (en az 15dk. yürüme gibi) tavsiye edilir. Mideyi tahriş edici aspirin ve antiromatizmal ilaçlar gibi ilaçlar kullanıldığında birlikte koruyucu ilaçların alınması gerekir. Yeterli gıda alınmaması bazı hastalarda vitamin ve mineral eksikliğine yol açabileceğinden hastaların bu yönden izlenmeleri ve gerektiğinde vitamin takviyesi yapılması uygun olur.

    ZAYIFLATICI MİDE BALONU UYGULAMASININ YAN ETKİLERİ NELERDİR?

    Balon uygulanması sırasında görülebilecek yan etkiler üst gastrointestinal sistem endoskopisi (Gastroskopi) sırasında oluşabileceklerden farklı değildir (Bkz. endoskopi- gastroskopi). Bazı hastalarda daha önceden var olan göğüste yanma ve ekşime şeklindeki reflü şikayetleri mideye balon yerleştirildikten sonra artma gösterebilir. Balon takıldıktan sonraki ilk günlerde karın üst bölümünde rahatsızlık ve şişkinlik hissi, bulantı ve nadiren kusma görülebilir ve genellikle bir kaç hafta içinde bu şikayetler geriler. Ancak kusma uzun sürdüğünde vücudun sıvı ve elektrolit dengesi bozulabileceğinden hasta doktor kontrolü altında izlenmeli ve gerektiğinde balon çıkarılmalıdır. Bazı hastalar karın üzerine veya yan yattıklarında ağrı hissedebilirler.

    Mide içindeki balonun yeterince şişirilmemesi veya sönmesi halinde balon mide çıkışını tıkayarak bulantı ve kusmaya sebep olabilir. Nadiren sönmüş balon mideden ince barsaklara geçerek barsak tıkanmasına yol açabilir ve bu durumun tedavisi için cerrahi girişim gerekir. Balon mide içinde hareket halinde olduğundan balonun basısına bağlı mide ülseri oluşma olasılığı yok denecek kadar azdır. Balon metilen mavisi ile karıştırılmış steril su ile şişirildiğinden mavi renkte idrar yapılması halinde balonun patladığı anlaşılır ve vakiy kaybedilmeden endoskopi yapılarak balon kolayca mideden çıkarılır.

  • Çocuğumda Özel Öğrenme Güçlüğü Var Mı?

    Çocuğumda Özel Öğrenme Güçlüğü Var Mı?

    Özel Öğrenme Güçlüğü (ÖÖG), bireyin zekasının normal ya da normalin üzerinde olmasına rağmen akademik ve okul başarısında ciddi oranlarda başarı düşüklüğü yaşaması ile kendini gösteren bir bozukluktur. Bir bireyin ÖÖG tanısı alabilmesi için yaşadığı belirgin başarı düşüklüğünün; yetersiz eğitim, sosyo ekonomik sorunlar (fakirlik, kalabalık ev ortamı vs), görme – işitme bozuklukları, depresyon, kaygı bozuklukları ve dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu ya da zeka geriliği ile bir ilgisi olmaması gerekir.

    Yetersiz eğitim ve ÖÖG sıkça karışan iki durumdur. Öğrenci hem öğretmeni ile duygusal açıdan bir ilişki kuramıyor hem de kendisinden yeteri kadar eğitim göremiyorsa bazen ÖÖG gibi görülen ama aslında ÖÖG olmayan durumlara rastlanabilir.

    Bunların yanı sıra aşırı koruyucu tutumlarla büyütülen bağımlı çocuklarda da aileden ayrılıp bir öğrenci bilincine sahip olmakla ilgili bazı zorluklar yaşanabilir. Kendi özbakımını yerine getiremeyen, sorumluluk almakta zorlanan çocuklarda da okula karşı bir isteksizlik ve öğrenme süreçlerinde bir takım zorluklar görülebilir. Aileye bağımlı büyüyen bir çocuk okul ve yeni öğrenmelere karşı kapalı olabilir. Gene duygusal anlamda zorluk yaşayan (aşırı kaygılı ve ürkek yapıda ya da depresif) çocuklarda da akademik anlamda zorluklar yaşanabilir. Ancak bu durumlar da bir ÖÖG tablosu gibi değerlendirilmemelidir.

    Zekasında ya da fiziksel bir takım becerilerinde zorluk yaşayan çocuklar da öğrenmede zorluk yaşayabilirler. Bu durumlar da gene ÖÖG gibi değerlendirilmemeli, zeka ya da diğer fiziksel fonksiyonlar (görme ve işitme ölçümleri) için bir takım testlere tabi olduktan sonra ÖÖG tablosu olup olmadığına karar verilmelidir.

    Özel Öğrenme Güçlüğünün Sebepleri Nelerdir?

    Kesin olarak bilinmese de ÖÖG’ye hafif düzeyde bir takım beyin hasarları ya da genetik etmenlerin sebep olduğu iddia edilmektedir. Ancak bu teoriler henüz ispatlanamamıştır.

    Özel Öğrenme Güçlüğü Belirtileri Nelerdir?

    Okul öncesi dönemine dair belirtiler:

    • Dil gelişiminde gecikmeler, konuşma bozukluğu (yanlış telaffuz, kelime dağarcığının yavaş gelişmesi…vb. )

    • Yetersiz kavram gelişimi

    • Zayıf düzeyde algısal- bilişsel yetenekler

    • Hafıza ve dikkat problemi (sayıları, alfabeyi, haftanın günlerini öğrenmede güçlük)

    • Yetersiz motor gelişim (öz bakım becerilerinde güçlük, sakarlık, çizim becerilerinde sorun)

    Okul dönemine ilişkin belirtiler:

    • Okul Başarısı: Yaşıtlarına ve zekasına göre oldukça düşüktür. Kimi derslerde başarısı normal yada normal üstü iken bazı derslerde düşük olmaktadır.

    • Okuma Becerisi: Okuma hız ve niteliği açısından yaşıtlarından geridir. Bazı harflerin seslerini öğrenemez, harfin şekli ile sesini birleştiremez. Harf-ses uyumu gelişmemiştir.

    • Yazma Becerisi: Yaşıtlarına göre el yazısı okunaksız ve düzensizdir, sınıf düzeyine göre yazı yazarken yavaş kalır, yazarken bazı harf ve sayıları, kelimeleri ters yazar, karıştırır b-d, m-n, i-i, 2-5, d-t, ğ-g, g-y, ve-ev gibi, yazarken bazı harfleri, heceleri atlar yada harf/hece ekler, sınıf düzeyine göre yazılı imla ve noktalama hataları yapar. Küçük-büyük harf hataları yapar, hece bölmekte zorlanır, noktalama hataları yoğundur, yazarken kelimeler arasına hiç boşluk bırakmaz yada bir kelimeyi iki-üç parçaya bölerek yazar. Örneğin (sil gi), (ge li yo rum) gibi.

    • Aritmetik Beceriler:  Matematikte zorlanır, dört işlemi yaparken ya yanlış yapar ya da yavaştır, sıklıkla parmak sayar, problemi çözüme götürecek işlemi bulmakta zorlanır, sayılarla alakalı kavramları anlamakta güçlük çeker, bazı matematik sembollerini öğrenmekte zorlanır, birbirine karıştırır, sınıf düzeyine göre çarpım tablosunu öğrenmekte geridir.

    • Çalışma Alışkanlığı: Ev ödevlerini almayı unutur, not alsa da eksik alır, ev ödevlerini yaparken ve ders çalışırken yavaş ve verimsizdir, ders çalışırken sık sık ara verme ihtiyacı duyar, ders yapmaktan kolayca sıkılır.

    • Organize Olma Becerisi: Odası, çantası, eşyaları ve giysileri genelde dağınıktır. Defter ve kitaplarını kötü kullanır ve çabuk yıpratır, yazarken gereksizce satır atlar, gerekli olmadan boşluk bırakır, sayfanın belirli bir kısmını kullanmayıp boş bırakır, zamanını ayarlamakta güçlük çeker, düşüncelerini düzenleyemez, kafası genelde karışıktır.

    • Oryantasyon (Yönetim) Becerileri:  Sağı ve solu karıştırır, yönünü bulmakta zorlanır, kuzey-güney, doğu-batı kavramlarını karıştırır. Ön-arka, alt-üst kavramlarını karıştırır, zamanla alakalı kavramları (önce-sonra, dün-bugün gibi) karıştırır. Gün, ay, yıl, mevsim kavramlarını karıştırır. Saat kavramını öğrenmekte zorlanır. Analog saatleri anlamaları zordur.

    • Sıraya Koyma Becerisi: Olayları belli bir düzen ve sırayla anlatmakta zorlanır, önce olanı sonraymış gibi anlatır. Haftanın günlerini, ayları, mevsimleri doğru saysa bile aradan sorulduğunda (çarşambadan önce hangi gün gelir, mayıstan sonra hangi ay gelir, haftanın beşinci günü hangisidir gibi) yanıtlamakta zorluk çeker yada yanlış yanıtlar.

    • Sözel İfade Becerisi: Duygu ve düşüncelerini sözel olarak ifade etmekte zorlanır. Düzgün cümleler kuramaz, takılır, heyecanlanır, şaşırır, sınıfta sözel katılımı genellikle azdır, bazı harflerin seslerini doğru olarak telaffuz edemez, bir takım ses hataları yapar.

    • Motor Beceriler: Hareketli oyunlarda yaşıtlarına oranla başarısızdır. Sakardır, düşer, yaralanır, kazara bir şeyler kırar.

    • Özbakım Becerileri: Çatal-kaşık kullanmakta, ayakkabı-kravat bağlamakta zorlanır, ince motor becerilere dayalı işlerde (düğme ilikleme, makas kullanma, boncuk dizme gibi) zorluk çeker.

    Özel Öğrenme Güçlüğünün Tedavisi Ne Şekilde Olmaktadır? (h2)

    Özel öğrenme güçlüğünü tedavi etmenin en uygun yolu eğitimdir. Verilmesi gereken eğitim okuldaki eğitimden oldukça farklıdır. Çocuk normal bir okulda eğitimine devam ederken bireysel yada grup halinde özel bir eğitime alınır.

    Dislektik çocukların eğitimlerinde görsel, işitsel, dokunma ve kinestetik (hareket) algının geliştirilmesini, ardışıklık, dikkat ve bellek gibi yeteneklerinin artırılmasını, motor koordinasyon becerilerinin geliştirilmesini içermektedir. Ayrıca dinleme, konuşma, okuma-yazma (dil) becerilerinin geliştirilmesi, düşünme ve kavram süreçlerinin gelişiminin desteklenmesinin bu süreç eğitimi içerisinde yer almaktadır. 

    Özel öğrenme güçlüğü disleksiyi tamamen ortadan kaldıracak bir ilaç tedavisi bulunmamaktadır. Ancak öğrenme sorunun yanı sıra depresyon, kaygı bozukluğu, dikkat eksikliği, aşırı hareketlilik, gibi başka psikiyatrik bozukluklarda soruna eşlik ediyorsa bu sorunların ilaçla tedavisi düşünülmelidir.

  • Gastrit ve tedavisi

    Gastrit ve tedavisi

    Mide, yutulan gıdaların geçici bir süre depolanarak küçük parçalara ayrıştırılıp sindirildiği j harfi şeklinde ve keseye benzer bir organımızdır Alınan gıdalar kimus adı verilen ayran veya sulu boza kıvamında bir sıvı haline dönüştükten sonra porsiyonlar halinde ince barsağa geçirilir. Midenin iç yüzü mukoza olarak adlandırılan ve kabaca 3 ayrı katman oluşturan hücre dizilerinden meydana gelmiş bir tabaka ile kaplanmıştır. Mide mukozasında değişik hücre çeşitleri bulunur. Bu hücreler hidroklorik asit, sindirim enzimleri (pepsin) ve değişik hormonlar salgılarlar.

    GASTRİT NEDİR ?
    Gastrit mide mukozasının bir çeşit inflamasyonudur (Yangı). Bu değişik etkenlerin yaptığı uyarı sonrasında beyaz kan hücrelerinin mukozada birikmesi anlamına gelir. Gastrit akut veya kronik olabilir.

    GASTRİTİN SEBEPLERİ NELERDİR?
    Helicobacter pylori (HP) :
    Kronik gastritin en sık görülen nedenidir. HP ağız yoluyla alınarak midede yerleşen ve burada gastrit olarak adlandırdığımız bir iltihap oluşturan, spiral şeklinde bir bakteridir. Mide mukozasını örten mukus tabakasının altında yerleşerek mide asidinden ve diğer etkenlerden korunarak yaşamını sürdürür. HP hem salgıladığı toksinlerle ve hem de vücudun bakteriye karşı oluşturduğu immun yanıt (vücudun bağışıklık sisteminin bakteriye karşı oluşturduğu yanıt) sonrasında ortaya çıkan bazı maddelerle mukus tabakasını zayıflatarak mide mukozasını asit ve diğer saldırgan faktörlere duyarlı hale getirir. Gelişmekte olan ülkelerde genellikle çocukluk çağında alındığından tedavi edilmediğinde mide mukozasında hayat boyu süren bir kronik iltihaba sebep olur.Yaşlı popülasyonda daha fazla olmak üzere toplumumuzun yaklaşık %80 inin bu bakteri ile enfekte olduğu gösterilmiştir. HP enfeksiyonu ülser oluşumunda önde gelen faktörlerden biri olarak kabul edilmekle birlikte bu bakteri ile enfekte olan insanların hepsinde ülser oluşmaması ve son yıllarda giderek artan oranlarda HP negatif ülserlerin saptanması ülser oluşumunda HP yanında başka faktörlerin de etkili olduğunu düşündürmektedir.

    Günümüzde HP enfeksiyonun neden olduğu kabul edilen hastalıklar şekilde görülmektedir. HP Dünya Sağlı Örgütünce (WHO) 1.derece kanserojen faktörler arasında kabul edilmiştir. Bakterinin midede varlığı endoskopik biyopsi, üre-nefes testi ve kan ve dışkıda antikor ve antijen aranması gibi testlerle gösterilebilir. Midede HP varlığı saptanan hastalarda bazı özel ilaç rejimleri kullanılarak bakteri mideden temizlenir. Bu tedavinin etkinliği %80-85 civarındadır.

    Aspirin ve antiromatizmal ilaçlar :
    Bu tür ilaçlar mide mukozasındaki koruyucu mekanizmaların zayıflamasına yol açmak suretiyle mukozanın asit ve diğer saldırgan faktörlere karşı hassasiyetini artırırak gastrit oluştururlar. Oluşan gastrit hiçbir belirti vermeden sezsiz geçirilebileceği gibi kronik formda ve ülser / kanama gibi komplikasyonların oluşumu ile birlikte de seyredebilir.

    Otoimmun gastrit :

    Vücudun bağışıklık sistemi (immun sistem) bazı durumlarda yanlışlıkla kendi doku ve organlarına karşı aktif hale gelebilir ve bu doku ve organları hasarlayıcı maddeler ve hücreler oluşturabilir (Otoimmunite ve otoimmun hastalıklar). Hipotiroidi (Hashimato tiroiditi), Sjögren sendromu, romatoid artrit, lupus, tipI diabet bu gurup hastalıklar arasında sayılabilir. Mide mukozasındaki bazı hücreler de immun sistemin hedefleri arasında olabilir ve bu durum kronik gastrit ve mide mukozasında asit salgılayan hücrelerin kaybı ile giden bir hastalığın ortaya çıkmasına sebep olur. Bu hastalarda mide asidinin azalması yanında vücutta demir ve B12 vitamini eksikliğine bağlı kansızlık da görülür ve bu durum otoimmun gastrit ve pernisiyöz anemi olarak adlandırılır. Bu tür midelerde yaşamın ilerleyen dönemlerinde mide kanseri oluşma olasılığı normal kişilere göre artmıştır.

    Alkol :
    Alkol ve diğer kimyasal maddeler mide mukozasında hasarlanma oluşturabilirler. Normal dozda kullanıldığında ve aç karına içilmediği alkolün mide mukozasında belirgin bir gastrit oluşturması beklenmez.

    Hipertrofik gastritis :
    Midenin iç yüzünü kaplayan mukozal kıvrımların inflamasyon nedeniyle kabalaşması ve genişlemesi sonrasında ortaya çıkan gastrit hipertrofik gastrit olarak adlandırılır. Bu tür gastritin bir türü Menetrier hastalığı olarak bilinir. Mide mukozasından aşırı protein kaybı sonucunda kanda protein seviyesi düşer ve ödem oluşur.

    GASTRİT NE GİBİ BELİRTİLER OLUŞTURUR?

    Gastritin belirtileri akut veya kronik oluşuna göre değişir. Akut gastritte karnın üst kısmında ağrı, gaz, geğirme, yanma, ekşime,bulantı ve kusma gibi bulgular görülürken kronik gastritte ağrı daha az belirgin olup yemek sonrasında şişkinlik ve dolgunluk hissi, erken doyma, bulantı hissi, geğirme, iştahsızlık ve ağızda kötü tat gibi dispeptik yakınmalar daha sık görülür. Kronik gastritte ağrı belirginleştiğinde gastrit zemininde ülser veya başka hastalıkların gelişmiş olabileceği düşünülür. Aspirin ve antiromatizmal ilaçların kullanımı sonrasında oluşan akut gastritte gizli veya aşikar kanama oluşabilir.

    GASTRİT NASIL TEŞHİS EDİLİR?

    Hastadan ayrıntılı bir hikaye alınması ve dikkatli bir beden muayanesi sonrasında, gastritten şüphelenildiğinde doktorunuz size şikayetlerinizi hafifletecek bir tedavi düzenleyebilir. Bununla birlikte gastritin kesin teşhisi için endoskopi (gastroskopi) yapılarak mukozanın görülmesi ve mutlaka patolojik inceleme için doku örneği alınması gerekir (biyopsi). Gastrit düşündüren şikayetlerle başvuran her hastada endoskopi yapılması gerekli değildir. Özellikle 40 yaş altındaki hastalarda, endoskopi yapılmasını gerektirecek başka bir sebep yoksa, kan veya dışkı örneği kullanılarak yapılan testlerle HP enfeksiyonun varlığı araştırılabilir.

    GASTRİTİN KOMPLİKASYONLARI NELERDİR?
    HP nin sebep olduğu kronik gastrit zemininde sık olmasada mide ve oniki parmak barsağı ülseri, lenfoma ve mide kanseri gibi ciddi koplikasyonlar gelişebilir. HP gastritinin sebep olduğu lenfoma erken dönemde MALT lenfoması (MALT = Mucosa associated lenfoid tissue) olarak adlandırılır ve hastalığın erken döneminde bakterinin temizlenmesi ile tam iyileşme sağlanabilir. Aspirin ve antiromatizmal ilaçlaların sebep olduğu gastrit bazen ciddi olabilen kanamarla birlikte olabilirler.

    GASTRİT NASIL TEDAVİ EDİLİR?

    Gastritin tedavisi sebebe göre yapılır. Çoğu zaman mide asidinin azaltılması şikayetlerin hafiflemesini sağlar. HP pozitif bulunan olgularda bakterinin temizlenmesine yönelik en az iki antibiyotik içeren 1 veya iki haftalık tedavi kürleri uygulanır. Aspirin ve antiromatizmal ilaçlar kullanan hastalarda bu ilaçların kesilmesi ve / veya kullanım gerekliliğinin gözden geçirilmesi uygun olur. Daha özel gastrit tiplerinde ve komplikasyon gelişen vakalarda sebebe ve ortaya çıkan komplikasyonlara yönelik tedavi yöntemleri uygulanır.