Blog

  • Sınav Kaygısı

    Sınav Kaygısı

    Sınav kaygısı, daha önce öğrenilen bilgilerin sınav sırasında kullanılamamasına sebep olan ve kişinin potansiyelini gerçekleştirmesine engel olan yoğun kaygı olarak tarif edilebilir. Kaygının iki türünü birbirinden ayırmak gerekmektedir. Kişi eğer sınava yeteri kadar hazırlanmadıysa ve kaygısı bilgi eksikliğinden kaynaklanıyorsa bu tepki doğaldır. Ancak sınava yeteri kadar iyi hazırlanıldığı halde kişi panik duygusuna kapılıyorsa ve fazla tepki veriyorsa bu doğal bir tepki değildir. Kişinin belli bir miktarda kaygı yaşaması normaldir fakat sınava farklı anlamlar yüklendiğinde, sınavı mutlaka kazanmaları gereken bir savaş olarak olarak gördüklerinde, bu durum onlar için bir sorun halini almaya başlamaktadır. İlk olarak sınavlara yüklenen anlamı sorgulamalı ve sınavın gerçekte ne olup olmadığını anlamamız gerekmektedir.

    Sınav Ne Değildir?

    Çoğunlukta unuttuğumuz gerçeklerden biri şudur ki; sınav kişinin değerini ölçen bir araç değildir. Kişinin geleceğini belirleyecek tek araç da değildir. Sınavda başarılı olmak hayatta mutlu olmanın tek yolu değildir. Sınav sadece öğrenilenlerin değerlendirilmesine yarayan ve bu bilgilerle bir üst kuruma yerleşmeyi sağlayan bir araçtır.

    Kaygı ile Korku Arasındaki Fark Nedir?

    Kaygı, kişinin duygusal ya da düşünsel olarak kendisini baskı altında hissettiğinde ortaya çıkan bir duygudur. Kaygı ile korku aynı şey değildir. Korku duygusu hissedildiğinde, kişinin fiziksel varlığını tehdit eden bir unsur vardır. Kaygı duygusunda ise kişinin fiziksel varlığına yönelik bir tehdit yoktur. Korku daha kısa süreli iken, kaygı ise daha uzun süre devam etmektedir. Kişi kaygıyı kendi olumsuz düşünceleri neticesinde üretmektedir.

    Sınav Kaygısının Belirtileri Nelerdir?

    Konsantrasyon bozukluğu, huzursuzluk, endişe, sıkıntı, üzüntü, başarısızlık duygusu, gerginlik veya sinirlilik halidir. Bedensel belirtiler ise; kalp atışlarının hızlanması, solunum sayısının artması, ağız kuruluğu, yoğun iç sıkıntısı, uyku düzeninde bozulma, bağırsak hareketlerinde bozulma, yüz, boyun, omuz, karın, bel kaslarında gerginlik.

    Hiç Kaygı Yaşamadan Başarı Gelir mi?

    Her duygu gibi “kaygı”da kişinin yaşamında önem taşımaktadır ve gereklidir. Her öğrencinin belli bir düzeyde kaygı yaşaması normaldir. Orta düzeyde bir kaygı kişiye enerji verir, motive eder. Amaç kaygıyı tamamen ortadan kaldırmak değildir. Yoğun kaygı ise, konsantrasyon zorluğuna, karar vermede zorluk yaşamaya, unutkanlığın artmasına, öğrenilen bilgilerin kullanılamamasına sebep olmaktadır. Orta düzeyde kaygı ile birlikte kişinin dikkati artar, öğrenme gücü artar, hatırlaması kolaylaşır, zamanı verimli kullanabilme konusunda beceri kazandırır, odaklanmayı artırır.

    Sınav Kaygısı Yaşıyor Musunuz?

    • Sınavdan bir önceki gece uyuyamıyorsanız,

    • Sınavda heyecanlandığınız için çok iyi bildiğiniz ve çalışmış olduğunuz halde başarılı olamıyorsanız,

    • Sınav sırasında midenizde, karın bölgenizde gerilme ya da rahatsızlık duyuyorsanız,

    • Sınav sırasında soğuk terleme ve baş ağrıları çekiyorsanız,

    • Sınav sırasında bildiğiniz bilgileri unutuyorsanız,

    • Sınavda soruları gerçekte olduğundan daha zormuş gibi algılıyorsanız ve gerçekte kolay olan soruları yanıtlamakta zorlanıyorsanız,

    • Dikkatsizlik yüzünden çok yanlış yapıyorsanız sınav kaygısı yaşıyor olabilirsiniz.

    Sınav Kaygısının Oluşmasında Etkisi Olan Düşünceler

    Kişinin sınav kaygısı yaşamasına sebep olan bazı düşünceler vardır.

    • Sınavda kesinlikle başarılı olmalıyım

    • Sınavım kesinlikle kötü geçecek

    • Başarısız olursam annem-babam ne der

    • Ya hata yaparsam?

    • Ailem benim için çok fazla fedakarlık yaptı. Onları hayal kırıklığına uğratmamam gerekiyor.

    • Kazanamazsam mahvolurum, ailemin yüzüne nasıl bakarım

    şeklindeki düşünceler kişinin kaygısını artırmakta ve performansını sergilemesine engel olmaktadır. Bu düşüncelerin hiçbir işlevselliği yoktur. Bu düşünceler akıllarından geçtikten sonra ilk önce onların duygularını, sonrasında davranışlarını etkilemektedir.

    Sınav Kaygısı ile Baş Etme Yöntemi Olarak Yararlı Düşünceler

    Kişinin aklından geçen olumsuz düşüncelerin gerçekliği sınandığında aslında hiçbir gerçekçi yanı olmadığı ve olumlu yönden kişiye hiçbir katkısı olmadığı görülmektedir. Bu tip düşünceler kişiyi hem amacından uzaklaştırmaktadır hem de endişesini artırmaktadır. Sınav kaygısı ile baş etmek için sınav kaygısını oluşturan düşünceleri alternatifleri ile değiştirmek gerekmektedir. Bu alternatif düşünceler;

    • Bu sınavdan yüksek puan almak için elimden geleni yapacağım ve çalışacağım ama alamazsam da bu dünyanın sonu değil,

    • Sınav hayatımın anlamı değil,

    • Sınav için elimden geleni yapacağım fakat başarılı olamasam da ailem beni sevmeye devam edecek,

    • Sınavda başarılı olamazsam bu benim hayatımın sonu olamaz,

    • Sorumlu olduğum çok fazla konu var fakat zamanımı iyi planlarsam hepsini yetiştirebilirim.

    Şeklinde düşünmek kişinin kaygısını azaltacaktır. Düşünce sisteminde yapılmış olan değişiklik kişinin doğrudan duygusunu etkilemekte ve bu da beraberinde davranış değişikliğini meydana getirmektedir.

    Kaygı ile Başa Çıkma Yolları

    Kaygı ile başa çıkmanın ilk adımı, kaygıyı meydana getiren düşünce ve duyguların farkına varmaktır. Bu sebeple, sınav öncesi ve sonrası kaygı yaşayan kişi ilk önce bunun nedenleri üzerinde düşünmeli ve gerçekçi bir bakış açısıyla bütün unsurları değerlendirmelidir.

    Kişiyi kaygılandıran sınav değil, sınava ve sınavın sonuçlarına yüklenen farklı anlamlar ve sınav hakkında üretilen olumsuz düşünceler olduğunu kabullenmek gerekmektedir. “Mutlaka …. lisesine gitmeliyim” veya “mutlaka ….. bölümü kazanmalıyım” şeklindeki -meli, -malı’lı ifadeler kişinin kendi üzerinde stres ve baskı yaratmaktadır. Sınavlar sizin değerinizi belirleyen, kişiliğinizi ölçen araçlar değildir.

    Gevşeme Tekniği

    Eğer yoğun kaygı içindeyseniz gevşeme tekniği ile bedeninizin tümünün gevşemesini sağlayabilirsiniz. Bu teknik ağrılarınıza iyi gelir, zihninizin boşalmasını, dikkatinizin artmasını sağlar ve kanı harekete geçirir. Ayakta, oturarak ya da yatarak uygulayabilirsiniz.

    • Burnunuzdan derin bir nefes alırken ayağınızı yere yapıştırın. Nefesinizi tutarken ayaklarınızla yeri kavramaya çalışın. Yatıyorsanız ayaklarınızın parmak aralarını açarak gerin. Nefesinizi burnunuzdan yavaşça verirken ayaklarınızı gevşetin.

    • Nefes alın. Nefesinizi tutarken baldırlarınızı kasın, nefes verirken gevşetin.

    • Nefes alın. Nefesinizi tutarken bacaklarınızın üst kısmını kasın, nefes verirken gevşetin.

    • Nefes alın. Nefesinizi tutarken bir yandan kalçanızı sıkın bir yanan da karnınızı içine çekin, nefes verirken gevşetin.

    • Nefes alın. Nefesinizi tutarken ellerinizi yumruk yapıp bileklerden içeri kırın ve kollarınızı kasın, nefes verirken elleri, kolları gevşetin.

    • Nefes alın. Nefesinizi tutarken omuzlarınızı yukarıya doğru kaldırın, nefes verirken omuzlarınızı düşürün.

    • Nefes alın. Nefesinizi tutarken tüm yüzünüzü buruşturun, nefes verirken yüzünüzü gevşetin.

    Sınav Kaygınızı Nasıl Azaltabilirsiniz?

    Sınavdan önce;

    • Zamanınızı planlamaya çalışın. Çalışmanız gerekenleri planlayın. Çalışmalarınızı başka bir zamana ertelemeyin

    • Daha önceki başarısızlıklarınızdaki başarısız olma sebeplerinizi araştırın ve bunlara yönelik hedefler oluşturun

    • Beslenmenize, uyku düzeninize dikkat edin

    Sınav Sırasında;

    • Olumsuz düşüncelerinizi aklınızdan çıkarmaya çalışın

    • Duygu ve düşünceleriniz üzerindeki farkındalığınız ile birlikte kontrolü sağlayın

    • Yapabileceğiniz sorulardan başlamak sizleri motive eder, kaygınızı azaltır

    • Yapamadığınız sorulara işaret koyup atlayın, sorular bitince yapamadığınız sorulara tekrar dönün

    • Kaygınızın arttğını hissettiğinizde birkaç dakika arkanıza yaslanın, derin nefes alarak dinlenin

    • Sınav sırasında “daha çok çalışmalıydım” vb. şeklinde düşünmek yerine “şuanda ne yapabilirim” diye düşünmeye çalışın

    Sınav Sonrasında;

    • Kendinizi ödüllendirin

    • Keyif veren etkinliklere mutlaka zaman ayırın

    • Eksikleriniz üzerinde düşünüp, bu eksikleri nasıl tamamlayabileceğinize yönelik planlama yapın.

    Sınav Öncesi Ailelere Öneriler

    Aileler sınavı hayatın en önemli olayı görüp çocuğuna bu şekilde yansıttığında, çocuk sınavları gözünde büyütmeye başlar ve kaygısı artar. Sınav kaygısını artırıcı konuşmalar yapmak, ailenin kendi gerginliğini ve stresini çocuğuna yansıtması ve sınavın sonuçlarıyla ilgili aşırı meşgul olması çocukların kaygısını artırır. Onlara yardımcı olmak için sınavla ilgili değil, sınavlar için harcadığı emek ile ilgilenmek ve onları cesaretlendirmek gerekir.

    Sınav sürecinde bazı anne-babalar tatil programı yapmamak, eve misafir çağırmamak gibi fedakarlıklar yaparlar ve kendi hayatlarını unutup sadece çocukları için yaşarlar. Bu durum çocuğa sınavın hayatları için çok önemli olduğunu, ailelerinin fedakarlıklarına yanıt vermeleri gerektiğini düşünmelerine sebep olur ve beraberinde çocuğun kaygısı artar.

    Sen yaparsın, başarırsın, güveniyorum gibi sözler de onların üzerinde baskı oluşturur ve kaygılarının artmasına sebep olur. Öncelikle çocuğunuza inanın, kişinin her zaman kazanmasının ve başarılı olmasının mümkün olmadığını, kazanmak kadar kaybetmenin de hayatın bir parçası olduğunu ve hayatın sonu olmadığını anlatın. Sınav sonucu ne olursa olsun sizin onu sevdiğinizi ve sevmeye devam edeceğinizi belirtin. Sınavlar gelip geçicidir ama çocuğunuzla kuracağınız ilişki kalıcıdır. Çocuğunuza onun başarısından ziyade önemli olanın, elinden gelenin en iyisini yapmak olduğunu, sınavın ondan ve sağlığından daha değerli olmadığını, başarısız olsa da ona karşı sevginizin devam edeceğini, onu her koşulda seveceğinizin mesajını verin. Sınavlar çocuğunuzu sevmeniz için bir ölçüt değildir. Her çocuğun başarıyı yakalayacağı alan farklı olabilir.

    Sınava ilişkin A-B-C planları olsun. En kötü ihtimali de gözden geçirin ve birlikte yedek bir plan oluşturun. Yedek bir planının olduğunu bilmesi de onu da rahatlatacaktır. Çocuğunuz ile ilgili beklentilerinizde gerçekçi olun. Yapabileceğinizden çok daha fazla ders çalışmasını beklemek ya da sınavda kapasitesinin çok üstünde başarı sağlamasını beklemek kaygısının artmasına sebep olacaktır.

    Ders çalışırken çocuğunuzu takdir edin. Olumsuz yanlarını görüp, “bu şekilde olmaz, kazanamazsın, başaramazsın” yerine, ders çalıştığı zamanlarda gayretini takdir edin. Sürekli olarak “ders çalış” demek çocukta çalışma isteği uyandırmaz, daha çok ders çalışmaktan uzaklaşmasına neden olur. “ne yaptın, anlayamadığın yerler var mı, beraber gözden geçirmek ister misin, bizlerden beklentin, isteğin var mı” şeklinde bir yaklaşım tercih edilmelidir.

    Kimse kesinlikle başkasıyla kıyaslanmak istemez. Anne-babalar bazen kötü niyetle değil ama motive ettiklerini düşünerek, çocuklarını başkalarıyla kıyaslayabilmekteler. Bunun kesinlikle hiçbir motive edici özelliği yoktur. Negatif cümlelerden uzak durmak gerekmektedir. Aynı şekilde “bu şekilde başaramayacaksın” demek de onların kendilerine olan güvenlerini sarsmaktadır.

    Kendinizi çocuğunuzun yerine koyarak yaşadığı zorlukları anlamaya çalışın. Kaygılarını, endişelerini görmezden gelmeyin. “bu şekilde hissetmemelisin” diyerek duygularını küçümseyip, yok saymayın. Her koşulda onu anladığınızı ve her koşulda ona destek olacağınızı ona hissettirin.

    Sınav kaygısı birçok kişi tarafından yaşanabilmektedir. Özellikle bilişsel ve davranışçı müdahaleler ile üstesinden gelinebilecek bir durumdur. İlk olarak hissettiğiniz duygular hakkında farkındalık kazanıp, bu duruma yönelik baş etme yöntemlerini deneyebilirsiniz. Buna rağmen yine de sınav ile ilgili kaygı yaşamaya devam ediyorsanız uzman desteği almanız daha sağlıklı olacaktır.

  • Baharda ishale dikkat

    Akut barsak infeksiyonları ve gıda zehirlenmeleri günümüzde tüm dünyada önemli bir saglık sorunudur.

    Gelişmekte olan ülkelerde, özellikle infeksiyöz ishaller çocuk ölümlerinin önemli nedenlerindendir. Dünyada bir yılda 3-5 milyarı bulan ishal olgusu meydana gelmekte ve çogunlunu çocukların oluşturduğu 5-8 milyon kişi ishale bağlı gelişen ikincil problemler nedeniyle kaybedilmektedir.
    Akut barsak infeksiyonları ve gıda zehirlenmeleri genel olarak ishalle karşımıza cıkar.

    İshal; sıklık olarak günde 3-4 kezden ve miktar olarak yaş ve beslenme faktörlerine bağlı olarak değişmek üzere 200 gramdan fazla, normal dışı sulu dışkılama olayı olup, artmış sıvı ve elektrolit kaybına neden olan bir durumdur. Sıklıkla gelişen ölümlerin nedenide ;bahsettiğim sıvı ve sodyum, potasyum gibi elektroilitlerin hızla kaybı nedeniyle gerçekleşir.

    Bahar mevsiminin gelmesi ve sel olaylarının görülmesiyle su ile bulaşan paraziter hastalıkları artırabilir. Bir gerçek vardır ki; dışkı ile kirlenmiş gıdaların ve suyun alınması ishale neden olan en önemli etkendir. Parazitlerin neden olduğu ishal vakalarının mart ile haziran ayları arasında daha yaygın olarak görülür, burada karların aniden erimesi sonucu içme suyu kaynakları başta olmak üzere tüm su kaynaklarının kontamine olması en önemli faktörlerin başında gelmektedir.
    Ani başlayan ishal çok kez bulantı, kusma, karın ağrısı ve ateşle birlikte seyreder. .

    İshal mevcutsa çok rahat davranmayın ve belirtilerini sakın hafife almayın. Fazla gücü olmayan bir virüs ya da bakteri söz konusu ise alınacak önlemler ile hastalık birkaç gün içinde geçer. İnat eden sorunu mutlaka paylaşın ve hekim görüşü alın. Bu koşullarda önerimiz doğrultusunda antibiyotik ya da ishal kesici ilaç kullanmanız gerekebilir.

    Ellerinizi yıkayın

    Nasıl mı korunuruz? Elbette su ve sabun ile. Her yemekten Önce ve sonra ellerinizi sabunlu su ile yıkayın. Ellerimizi her yıkayışta ön kolu da yıkamalıyız. Yıkama süresi en az 20- 30 saniye boyunca devam etmelidir. Şayet kullanılan havlu kirli ise yapılan her şey boşa gitmiş demektir.Bunu asla ihmal etmeyin. Tuvalet temizliğini de su ve sabun ile tamamlamak mutlak gereklidir. Bebek ya da yaşlı hastaların altını değiştirirken de aynı özen gösterilmelidir. El temizliği yanında besin sanitasyonuda önemle dikkat edilmesi gereken bir kuraldır; özellikle yeşil yapraklı bitkiler bol suyla yıkanmalıdır, hazırlanmadan önce bir miktar sirke eklenmiş suda bekletmek faydalı olabilir. Bununla beraber su kesintisi ardından gelen ilk suyun ve su kesintisi sırasında kullanılmak üzere biriktirilen suyun kalitesinde bozulma olması nedeniyle bu suların içilmemesi yada besin temizliğinde kullanılması sakıncalı olabilir.

    Her tür ishalin tedavisinde ilke: kaybedilen su ve minerallerin yerine konulmasıdır. Ne türden olursa olsun eğer ishal var ise tedavisi için diyet esastır.Bunun için öncelikle bol miktarda su içmek gerekir. Su yerine ayran, ölçülü olmak kaydı ile maden suyu, ve benzeri elektroilit içeren diğer sıvılar kullanılabilir. Eczanelerde bu amaç için hazırlanmış tuz, mineral ve şeker karışımı paketler de mevcuttur. Meyve suyu ve sekerli çay gibi, tuz içermeyip, yüksek seker içeren sıvılar hiperozmolariteye yol açarak ishali şiddetlendirebilir, ayrıca kahve; içerdiği kafein sebebiyle hücre içinde bazı enzim yapılarını arttırarak ishal sırasındaki sıvı kaybını artıırabilir. Yağlı, sütlü, lifli gıdalardan kaçınıp, bakliyat ve etli gıdalara yönelmek doğru bir yaklaşım olabilir.Beslenmenin sık aralıklarla alınan küçük porsiyonlar şeklinde olması uygundur. En önemli uyarı ise; Eğer doktorunuz önermediyse ishal kesici ilaç, kesinlikle kullanmayın. Yerli yersiz ishal kesmek, son derece olumsuz gelişmelere yol açabilir.

  • Bireysel Terapi

    Bireysel Terapi

    Bireysel terapi, yaşadığınız olumsuz yaşantıların sizin üzerinizdeki etkilerini fark etmenizi sağlayan, yaşadığınız olumsuzluklar karşısında kendinizi güçlü hissetmenize yardımcı olan, kendi iç dünyanızda yaşadığınız problemlere çözüm üretebilmenize olanak tanıyan, kendi hayatınız üzerindeki yetkinliğinizi artıran bir süreçtir. Bu süreç tamamen gönüllülük esasıyla işlemektedir. Terapiye başvuran kişinin kendi arzusu ile süreç başlatılır. Kişi kendisinde gözlemlediği, kendisini zorlayan yaşantıların varlığını kabul edip bunları çözümlemek istediğinde kendisi için çok önemli ve kıymetli bir adım atmış olur. Kişi kendi hayatının sorumluluğunu almaya karar vererek olumsuz yaşantılarını geride bırakıp, çözüm için profesyonel bir destek almaya ihtiyaç duyabilir.

    Terapi seansları ile kişi düşünce, duygu, davranışları hakkında farkındalık kazanarak, sorunları ve nedenlerine yönelik içgörü geliştirerek, bu terapi süreci ile kendi yaşamının kontrolünü ele alır ve baş etme mekanizmaları geliştirir. Terapi seanslarında deneyimlenen yaşantıları kişinin günlük hayatına entegre edebilmesi terapinin amaçlarındandır. Bireysel terapide terapist akıl vermez sizin adınıza karar almaz. Terapide, danışanının karar verme becerileri güçlendirilir, nasıl doğru karar alabileceği gösterilir ve kişi kendi hayatının sorumluluğunu alır. Terapistler, kişinin kendi kendisinin terapisti olabilmesini sağlamaya çalışmaktadırlar.

    Terapi seansları genellikle haftada bir kez, 50 dakika olarak yapılmaktadır. İlk seanslarda ilk olarak terapist sizi tanıyacak, gerekli gördüğü durumlarda birtakım testler uygulayacak ve ihtiyacınıza yönelik birlikte oluşturacağınız gerçekçi hedefler doğrultusunda sizin için uygun tedavi tekniğine karar verecektir. Belirlenen hedefler doğrultusunda seanslarınız ilerleyecektir. Terapist sizi hayatınızın tüm alanlarında bir bütün halinde tanımaya yönelik görüşmeleri gerçekleştirecektir. Sürecinize göre seansların sıklığı değişebilmektedir. Görüşmeler genellikle haftada bir olmak ile birlikte, sürece göre iki haftada bir veya daha uzun aralıklarla gerçekleşebilir. Terapide hedeflenen değişim bir süreç işidir ve zaman alabilir. Bu zaman ise kişiden kişiye, durumdan duruma değişiklik göstermektedir. Seansların sürekliliği fayda sağlanabilmesi açısından önem arz etmektedir.

    Seanslar her zaman kişiye iyi hissettirmez. Seanslar kendinize ait farkındalık geliştirmenize, sorunlarınıza başka açılardan bakmanıza, fark etmediğiniz bazı durumları görmenizi sağlar. Bu da kişiye o an iyi hissettirmeyebilir ve kişi için zorlayıcı olabilir ama asıl bu zorlu süreç değişiminize yardımcı olacaktır.

    Terapide gönüllülük esastır ve destek alan kişi istediği zaman seansları sonlandırabilir. Sürecin sonlandırılmasına terapist ve danışanın birlikte karar vermesi sağlıklı olan ve beklenendir.

    Bireysel terapi ile çalışılabilecek konular:

    • Kaygı Bozuklukları

    • Depresyon

    • Panik Bozukluk

    • Fobik Bozukluklar (Sosyal Fobi, Özgül Fobi, Agorafobi)

    • Somatoform Bozukluklar

    • Obsesif – Kompulsif Bozukluk

    • Yeme Bozuklukları

    • Kişilik Örgütlenmeleri (Borderline Kişilik, Narsistik Kişilik, Şizoid Kişilik, Bağımlı Kişilik, Çekingen Kişilik, Mükemmeliyetçi Kişilik)

    • Aile, Ebeveyn, Arkadaş İlişkilerindeki Problemler

    • Değersizlik Duyguları

    • Yetersizlik Duyguları

    • Yalnızlık Duygusu

    • Boşluk Hisleri

    • Ayrılık & Terk Edilme Kaygısı

    • Öfke Problemleri

    • Sosyal Beceri Problemleri

    • Sınır Çizememe Problemleri

    • Karar Vermede Zorluk Yaşama

    • Başkaları Tarafından Değerlendirilme Endişeleri

    • Uyum Problemleri

    • Performans Kaygısı

    • Stres ile Başa Çıkmakta Zorluk Yaşama

    • Kayıp ve Yas Süreci

    • Travma Sonrası Stres Bozukluğu

    Yaşadığınız problemlerin hayatınıza olan olumsuz etkileriyle baş edebilmek ve buna yönelik çözüm üretebilmek için bir uzman tarafından bireysel terapi ile destek alabilirsiniz.

  • Diyabet ve böbrek hastalığı

    Diyabet ve böbrek hastalığı

    Bu yıl, 11 Mart 2010 tarihindeki Dünya Böbrek Gününün sloganı ‘’Diyabetini iyi kontrol et, böbreklerini koru’’ şeklinde kabul edilmiştir. Diyabetik hasta sayısı dünyada ve ülkemizde hızla artıyor. Bunun yanı sıra kronik böbrek hastaları da hızla artmakta ve bu artış maalesef diyabetik nefropati (DN) dediğimiz diyabetik hastalarda görülen kronik böbrek hastalığı nedeniyledir. Hızlı bir seyirle etkilediği hastaları eninde sonunda diyaliz hastası yapan bu tehlikeli hastalığı Dünya Böbrek Gününde ele almak istiyoruz.

    Diyabetik nefropati sık görülen bir sorundur : Türkiye’de diyalizle ve böbrek nakli ile tedavi gören son dönem böbrek yetersizliği hastası 2008 yıl sonu itibariyle 55 bin civarındadır. 45 bin kadarı diyaliz olmakta, ancak 7-8 bin kadarı da fonksiyonel nakil böbreği ile yaşıyor. Her yıl %10 kadar yani 5 bin civarında yeni diyabetik hasta bu sayıya ekleniyor. Hem yeni tedaviye başlayan hem de halen tedavi olan hastaların içinde diyabetik hastalar %30’luk oranla birinci sırayı teşkil ediyor. Bundan belki daha önemlisi 10 yıl önce ancak 11 bin kadar olan diyaliz hastasının ancak %12’sinin diyabetik olduğu gerçeğidir. Genellikle çocuklukta başlayan ve mutlak insülin yetmezliği demek olan Tip I diyabetliler tanı konduktan 15 yıl sonra en az %30’u diyabetik nefropatinin ilk işareti olan mikroalbuminüri dediğimiz asgari düzeyde protein kaçağı geliştirirler ve bunların yarısından biraz azı da belirgin protein kaçağı veya yerleşik DN geliştirirler. Erişkin yaşta başlayan ve daha yaygın gördüğümüz Tip 2 diyabette, diyabetin başlayışı iyi belirlenemediği için ne kadar zamanda bu oran ne olur pek söylenemez. Ama bu oran Tip 1 diyabettekinden kesinlikle çok azdır ve son yıllarda insülin tedavisindeki gelişmeler, protein kaçağının tedavisi ve hipertansiyonun dikkatli izlenmesi ve kontrolu sayesinde azalma eğilimindedir. Örneğin bir çalışmada 90’lı yıllarda 1000 hastada yılda 32 hastada DN görülürken, 2000’li yıllarda bu oran 15’e düşmüştür. Fakat Tip 2 diyabetin yaygınlığı ve artan şişmanlık ve hareketsizlik nedeniyle hızla artan sayısını dikkate aldığımızda yukarıda sözünü ettiğim ürkütücü durum karşımıza çıkmaktadır.

    Diyabetik nefropati hızlı ilerler: DN erken döneminde ancak özel yöntemle saptanan mikroalbuminüri dediğimiz bir belirti ile kendini gösterir. Sonra bu durum rutin idrar analizi ile dahi saptanan giderek günde 3-5gm’ın üzerinde bir protein kaçağına doğru ilerler. Genellikle bu dönemde daha önce başlamamışsa hipertansiyon da tabloya eklenir. Daha sonra da hızla gelişen bir börek fonksiyon kaybı ve nihayet diyaliz hastası olma durumu ortaya çıkar. Bu hastaların en ciddi sorunu da ciddi bir tuz ve su birikimi ve bunun yol açtığı kan basıncı yüksekliğine eşlik eden sol kalp yetmezliği ve akciğerde sıvı birikimi ile gelişen bir nefes darlığı sorunudur. Bu yüzden üre ve kreatinin düzeyleri çok aşırı artmadan hastaların çoğu acil diyaliz tedavisine alınması gerekir. Bu yüzden bu hastalarda erkenden diyalize hazırlık yapmak bir kural olmuştur.

    Diyabetik nefropati önlenebilir: Kişi diyabet ise öncelikle bu gerçeği kabul etmeli ve bu hastalığın gereklerini yerine getirmelidir. Hastalarda diyabetik kontrol yapılamadığı durumda bedel maalesef ağır olmaktadır. Kan şekerinin kontrolu başlangıçta en önemli önlemdir. Bunun da anahtarı öncelikle kilo almamak veya kilolu isek kilo vermek ve ölçülü bir unlu ve şekerli besinlerden oluşan diyetin güne dağılmış biçimde 5 öğünde alınmasıdır. Başlangıçta ağızdan alınan ilaçlar ama diyabetin yaşı arttıkça da şeker kontrolu iyi de olsa zamanında insülin tedavisine geçilmesi diyete eşlik edecektir. 3 aylık şeker kontrolunu gösteren bir test olan HbA1C (glukozlanmış hemoglobin) düzeyleri 3 ayda bir bakılmalı %6.5 hedefinin altında tutulmalıdır. Diyabetik hastalarda sık olarak karşılaştığımız yanlışlık hastanın sadece kan şekerine bakılarak izlenmesidir. Hatta hastaların bir kısmı kendi kendine bu işi yapmakta bir doktor izlemine bile girmemektedir. Halbuki bu hastalar birlikte sık görülen hipertansiyon kalp damar hastalıkları, göz dibi kılcal damar değişikliği ve kanamalarla körlüğe sebeb olan göz retinası hastalıkları ve diyabetik ayak dediğimiz bacak veya kol kesilmesine giden tehlikeli bir sürece yol açan çevrel sinir hastalığı bakımından yakın takibi gerekir. Yapılması gereken tetkiklerin beşında da basit bir idrar analizi gelir. Daha iyisi idrarda protein kaçağının erken tanısı için de idrarda mikroalbuminüri ve kreatinin birlikte veya 24 saatte total mikroalbumin miktarının tayini DN erken tanısı için son derece önemlidir. Eğer mikroalbuminüri başlamışsa, en önemli önlem yine şekerin iyi kontroludur, DN’yi önleyebilir. Eğer hastalık ilerler de aşikar proteinüri –yani rutin idrarda saptanabilirliği- ortaya çıkarsa glisemik kontrol artık daha az işe yarayacaktır. DN oluşumu böbrek içi basıncın artışı ile yakın ilişkili olduğundan böbrek içi basıncı düşürmek var olan mikroalbuminüri veya proteinüriyi azaltmak amacıyla kan basıncı yüksekliği olmasa da ARB veya ACEI grubundan bir tansiyon ilacının verilmesi de gereklidir.

    Özellikle mikroalbuminürinin başladığı evrede hastalarnı olanak varsa nefroloji uzmanı tarafından takibinin böbrek sağkalım süresini uzattığını gösterir önemli sayıda çalışma vardır. Hastaların kan basıncı (tansiyonları) yüksek ise mutlaka 130’un altına düşürülmesi gerekir. Bunun sağlanması da DN ilerlemesini önleme açısından son derece önemlidir. Kan basıncı kontrolunun sağlanması için ilaçla birlikte, tuzsuz yemenin öneminin de altını çizmeliyiz. Diyabetik hastalar esasen tuza duyarlıdır ve bu yüzden de hipertansiyon diyabetiklerde diyabet olmayanlara oranla daha fazla görülür. Bir de DN gelişirse hele bir de böbrek fonksiyon bozukluğu da ortaya çıkarsa daha da tuza duyarlı hale gelir. Bu yüzden DN’li bir hasta tuzsuz diyet yapamaz ise ilaçla tansiyonunun düşürülmesi kesinlikle olanaksızdır.

    Diyaliz gören diyabetik hastaların gidişi daha olumsuzdur: Diyabetik hastalar, böbrek yetersizliği olmasa da kalp damar hastalıkları açısından olumsuz bir gidişle karşı karşıyadır. Bu duruma böbrek hastalığı da eklenince daha da damar sertliği süreci hızlanmakta ve bu da bu gidişi daha olumsuz hale getirmektedir. Diyalize giren diyabetik hastaların yaşam süreleri diyabetik olmayan diyaliz hastalarına göre bir buçuk kat daha kısadır.

    Diyabetik diyaliz hastaları da böbrek nakli olabilirler: Diyabetik hastaların böbrek nakli olmalarına engel yoktur. Nakil olan hastaların yaşam süreleri diyalize girenlere göre daha iyi olmaktadır. Zaten böbrek nakli ameliyatı öncesi diyabeti olmayan kronik böbrek yetersizliği hastalarının önemli bir kısmı kullanılmak zorunda olan ilaçlar nedeniyle nakilden sonra diyabet geliştirmektedirler..

    Diyabete genetik yatkınlık belki kader olabilir ama diyabetik bir hastanın başta böbrek hastalığı olmak üzere her türlü olumsuz komplikasyonu diyabetin dikkatli izlenmesi ve tedavisiyle, önleyici önlemler sayesinde kader olmaktan çıkabilir.

  • Kardeş Kıskançlığı

    Kardeş Kıskançlığı

    Kardeş kıskançlığı birçok aileyi zorlayan konulardan biridir. Kıskançlık, sevilen bir kişinin başkası ile paylaşılmasından duyulan rahatsızlıktır. Kıskançlık duygusu aynı öfke, üzüntü, mutluluk gibi doğal duygulardan bir tanesidir ve sevilen kişinin bir başkasıyla paylaşılamamasından ve temelde güvensizlikten kaynaklanmaktadır. Kıskançlık neticesinde kardeşine istenmedik tutum sergileyen çocuğu yargılamadan önce ilk olarak bu duygunun nedenleri üzerine düşünmek ve bu kıskançlık duygusunun doğal bir duygu olduğunu kabul etmek gerekmektedir. Aile içinde önemli olan kardeşlerin rekabet etmeden işbirliği içinde, duygularını sağlıklı ve işlevsel bir şekilde ifade edebildikleri, her birinin ayrı ayrı koşulsuz kabul edildikleri ve değer gördükleri, kimsenin bir role hapsedilmediği bir aile ortamında büyümeleridir.

    Kardeş kıskançlığının nedenleri bakacak olursak, doğmadan önce tüm ilgi ve dikkat çocuğun kendi üzerindeyken, kardeşi doğduktan sonra bu ilgi ve dikkatin kardeşine yöneltimesi neticesinde çocuk kaygı yaşayabilir. Anne ve babası tarafından daha az sevileceğini, daha az ilgi göreceğini, anne babasının kendisine olan sevgisini kaybedeceğine ilişkin korku yaşayabilir. İlk olarak çocuğun bu kaygısını anlamak gerekmektedir.

    Kardeş kıskançlığının diğer nedenlerine baktığımızda bir diğeri, kardeş doğumu sırasında anne baba tutumlarının farklılaşmasıdır. Kardeşe duyulan kıskançlığın şiddeti, anne-baba ile çocuk arasındaki ilişkinin niteliğine ve çocuğun yeni doğan kardeşine olumsuz bir tutum içerisinde sergilediği davranışlarına ailenin gösterdiği hoşgörü de etkilidir. Kıskançlık duygusunun şiddetini belirleyen etmenler de biri de kardeşler arasındaki yaş farkıdır. Yaş farkı az olan kardeşlerdeki kıskançlık duygusu, yaş farkı fazla olanlara göre daha yüksektir. Çevredeki kişilerin tepkileri ve tutumları da bu duygu üzerinde etkili olabilmektedir. Çocukları birbirleriyle kıyaslamak olumsuz etkileri olan yaklaşımlardır. Çevreden gelen tepkiler ile kıyaslanan çocuklar birbirleriyle rekabet ederek, birbirlerine karşı öfke, kıskançlık gibi duygular besleyebilirler.

    Kardeş kıskançlığının belirtileri annenin hamilelik döneminde başlayabilmektedir. İçe kapanma, sık sık sevilip sevilmediğini sorgulama, ilgi çekmeye çalışan davranışlar içerisinde olma, altını ıslatma, parmak emme, bebeksi konuşma gibi yaş dönemi öncesine ait davranışlar sergileme, saldırgan davranışlar sergileme, huzursuz, gergin olma, baş ağrısı, mide bulantısı gibi psikosomatik belirtiler gösterme, doğacak veya doğmuş olan kardeşine yönelik çok yoğun sevgi veya çok yoğun öfke içerisinde olmak kardeş kıskançlığının belirtileri arasında sayılmaktadır. Kardeşinin doğmasıyla birlikte çocuk ikircikli duygu yaşamaktadır. Bir yandan ilgi ve koruyuculuk bir yandan da huzursuzluk, öfke, kıskançlık gibi duygular içerisindedir. Kendi içinde annem ve babam eskisi gibi beni sevmezse korkusu taşıyabilmektedir. Bu duygu ile beraber çocuk ailesini sınayan davranışlar içerisine girer. Huysuz, gergin, agresif bir tutum sergileyip olur olmadık isteklerde bulunur, pasif agresif davranışlar sergiler. Kardeşi gelene kadar evin ilgi odağı kendisiyken bir anda kendini sevilmeyecek gibi hissedebilir. Bu his ile beraber içine kapanık, yemek yemeye başlayabilir veya okula gidiyorsa derslerindeki başarısında düşüş olabilmektedir. Çocuklar önceki gelişim dönemi davranışlarına dönerek (gerileme, regresif) kıskançlık duygularını ifade edebilmektedirler. Bunlara örnek olarak, parmak emme, altını ıslatma, bebeksi konuşma, tırnak yeme, konuşma bozuklukları, kekeleme, uyku problemleri, annenin yatağında yatmak isteme vb. davranışlar gösterilebilir. Yemek yemede, uykuda, giyinmekte veya başka konularda özellikle anneyi zorlayarak sorun çıkartabilmektedirler.

    Kıskançlık duygusu ile beraber kardeşine ya da onun eşyalarına zarar vermeyi deneyebilmektedirler. Uygun şekilde bu duruma müdahale edilmezse saldırgan davranışlar daha da artabilir. Anne-babanın tepki göstereceğini bildiği için kardeşini seviyormuş gibi yapıp sahte bir sevgi gösterirken, gizlice kardeşini ağlatıp ona zarar verebilir. Bazı çocuklar kıskançlık duygularını belirgin bir şekilde belli ederken bazı çocuklar da duygularını bastırarak, aşırı sahte sevgi gösterisinde bulunurlar. Bu davranışlarının altında ebeveynlerinin sevgisini ve ilgisini kaybetme korkusu yatmaktadır.

    Anne-baba olarak neler yapabileceğinize bakacak olursak, ilk olarak daha kardeş gelmeden çocuğunuzu hazırlamak ile başlayabilirsiniz. İlk aşamada sizin kaygılı olmamanız, rahat hissetmeniz önemlidir. Eğer çocuğunuzun kardeşine nasıl davranacağı ile ilgili kaygı içindeyseniz, çocuğunuz da bunu hissedecektir. İlk olarak kardeşinin isim seçiminde onun da düşüncelerini alabilirsiniz. Kardeşi ile ilgili olan sürece çocuğunuzu da katarsanız o da sorumluluk hissedebilecektir. Doğacak çocuğunuzun eşyalarını birlikte hazırlayabilirsiniz. Bir bebeğin ihtiyaçları neler olabilir şeklinde sohbetler edebilirsiniz. Bu süreçte bebek ile ilgili konularda onun da yardımını isteyebilir ve ona küçük sorumluluklar verebilirsiniz. Kardeş ile ilgili hikaye kitapları okuyabilir ve okuduğunuz kitapların içeriğiyle ilgili sohbetler edebilirsiniz.

    Her şeyden önce ilk olarak kıskançlık duygusunun doğal olduğunu kabul edip, çocuğunuzun davranışlarını kıyaslamamalı ve yok saymamalısınız. Çocuğunuzun hissettiği bu duyguyu dışa vurması konusunda onu teşvik edebilmelisiniz. Bu süreçte de oyun ve resimlerden faydalanabilirsiniz. Oyunda çocuk, gerçek hayatta ifade edemediği duyguları ifade edebilme imkanı bulur. Örneğin oyun içinde canlandırdığı kardeş karakterini boğar veya geri gelmemek üzere tatile gönderir. Çizdiği resimlerde de kardeşini aile tablosunun dışında çizebilir veya aile resminde hiç yer vermeyebilir. Bu durumda çocuğun kıskançlık duygusunu empati ile karşılamalı, anlayış göstermelisiniz. Çocuğun kardeşine olan olumsuz duygularını inkar edip yok saymak yerine bu duyguların varlığını kabul etmeli, uygun bir şekilde bu duyguları açığa çıkartmayı sağlamalısınız. “Kardeşinin sürekli etrafında olması senin için zor olmalı. Ne hissettiğini bana anlatabilirsin, nasıl hissettiğini bilmek benim için önemli” gibi söylemlerle çocuğunuzun duygularını dinleyebilirsiniz. Ebeveyn olarak, birbirlerine zarar vermeden öfkelerini nasıl ifade edebileceklerini onlara öğretmelisiniz. “Kardeşine vurmana izin veremem ama çok öfkeli olduğunu bana anlatabilirsin, çizebilirsin, bunu bana biraz daha anlatmak ister misin?” şeklinde yaklaşım sergileyebilirsiniz. “Herkesin çok tatlı diyerek kardeşinin etrafına toplanıp sevmesi seni öfkelendirebiliyor değil mi? Sen bebekken de aynısını sana da yapıyorlardı ama kızgınlığını anlayabiliyorum. Bu olduğunda bana bir işaret ver göz kırpmak gibi. Ben de sana göz kırparım. Böylece benim seni anladığımı anlarsın. Bu bizim aramızdaki bir oyun olsun.” gibi yaklaşımlarla duygularının anlaşıldığını hissettirebilirsiniz. Olumsuz duygular dışarı çıkmadan, ifade edilmeden olumlu duygular içeri giremez. Kardeşler arasında olumlu duygular olması için ısrarcı olmak olumsuz duyguları meydana getirebilmektedir ama kardeşlerin arasındaki olumsuz duyguları anladığınızda, anladığınızı hissettirdiğinizde olumlu duygular beraberinde gelmektedir.

    Çocuğun anne babasından beklediği, özel olduğunu hissetmektir. “ben ikinizi de eşit seviyorum” demeniz kendilerini özel ve ayrı bir birey olarak sevilme ihtiyaçlarını karşılamamaktadır. Çocuklar eşit sevgi yerine, özel olarak sevilme ve ilgilenilme ihtiyacı duymaktadırlar. “En çok kimi soruyorsun?” sorusuna ikinizi de eşit seviyorum demek yerine, “ikiniz de benim için özelsiniz. Sen benim biricik kızımsın, sen benim biricik oğlumsun. Dünya üzerinde senin benzerin olan başka biri yok, kızım/oğlum olduğun için çok memnunum” şeklinde onların özel olduğunu vurgulamak önemlidir. Çünkü eşit sevilmek, bir şekilde daha az sevilmektir. Kıskanmasın diyerek bir çocuğunuza aldığınızın aynısını diğerine almak, gösterilen ilgi eşit olsun diye çocuklardan biri sadece anne ile, diğer çocuk da sadece baba ile zaman geçirmesi şeklinde yaklaşımlar kıskançlık duygusunu daha fazla arttırmaktadır.

    Hem sözlerinizle hem de davranışlarınızla onu sevdiğinizi ifade etmeniz gerekmektedir. Çocuk kardeşi doğduktan sonra anne babanın sevgisinde azalma olmadığını hissetmelidir. Çocuğunuza zaman ayırarak, onunla konuşarak, onunla birlikte ortak bir zaman diliminde paylaşımda bulunarak davranışlarınızla da sevginizi hissettirmelisiniz. Doğan kardeşine rağmen annesinin kendisiyle oyun oynadığını, zaman geçirmeye çalıştığını gören çocuğun kaygısı azalacak ve beraberinde kıskançlık belirtileri de azalmaya başlayacaktır. Her çocuğunuz için ayrı, onlara özel zaman ayırmak çok önemlidir ama bu zamanı eşit olarak paylaştırmak yerine çocuğun ihtiyacına göre zaman ayırmanız doğru olacaktır.

    Doğan kardeşine zarar verebileceği endişesi ile çocuğunuzu bebekten uzaklaştırmaya çalışmanız doğru değildir. “Sen artık abla oldun” diyerek çocuktan yaşının üzerinde olgunluk beklememek gerekmektedir. Çocuk kardeşini sevmek zorundaymış gibi hissetmemelidir. “Kardeşimden nefret ediyorum” diyen bir çocuğu ayıplamak, çocuğun kardeşine olan kızgınlı ve kıskançlığını daha da artırmaktadır. Çocuk bu olumsuz duygusunu ifade etmeden önce anne bu durumu kendisi ifade edebilir. “Kardeşin doğduğundan beri onunla ilgilendiğim için seni sevmediğimi düşünüyor olabilirsin, ama bu doğru değil. Eskisi kadar seni seviyorum. Benim de kardeşim olduğu zaman böyle hissetmiştim, anneme öfkelenmiştim. Ama sonradan bunun böyle olmadığını anlamıştım.” gibi söylemler anne ile çocuk arasındaki bağı güçlendirir, çocuğun kaygısını azaltır.

    Birbirleriyle çatışma yaşayan kardeşler arasındaki roller de önem taşımaktadır. Kardeşlerden biri sevilmek ve kabul edilmek için “iyi çocuk”, diğeri ise olumsuz bir ilgi olsa da ilgi ilgidir diyerek “kötü çocuk” rolüne hapsolabilmektedir. Roller bir kez belirlendikten sonra çocuklar bu rolleri oynamayı sürdürebilirler. Burada ebeveyne düşen en önemli görev, zorba rolündeki çocuğu şefkata yönlendirmek, kurban rolündeki çocuğu ise güçlendirmektir. Birbirleriyle tartıştıklarında dikkatinizi saldırgan davranışlar sergileyen çocuğunuza yöneltmemelisiniz. Bunun yerine mağdur olan ile ilgilenin. Burada saldırgan çocuğa giden mesaj “annemin ilgisini çekemedim, buna değmedi”, mağdur olan çocuğa giden mesaj ise “seslendiğim için annemin ilgisini çektim” şeklinde olacaktır. Onlar kavga ettiklerinde yargılamamalı, cezalandırmamalısınız. Kimin haklı haksız olduğunun kararını siz vermemeli, taraf tutmamalısınız. Sorumluluğu çocuklarınıza vererek “Sende kibar ve anlayışlı olabilme becerisi var. Onu kullan” şeklinde sorunu kendilerinin çözebileceklerine dair güven duyduğunuzu belirtmelisiniz.

    Çocuğunuzdaki kardeş kıskançlığı çocuğunuzun günlük hayattaki işlevselliğini etkiliyor, aile içi ilişkilerinizde bu durum sebebiyle zorluk yaşıyorsanız, çocuğunuzda gözlemlediğiniz tepkiler gereğinden daha uzun sürmüş ve kardeşin varlığına uyum sergilemekte direnç gösteriyorsa, anne-baba olarak nasıl bir tutum sergileyeceğiniz konusunda bilgi sahibi olmak istiyorsanız uzman desteği alabilirsiniz.

  • Kilo verememenin 10 sebebi

    Kilo verememenin 10 sebebi

    Kilo verememenin 10 sebebi
    Diyet yapan bir kişinin 6 ay-1 yıl içerisinde ağırlığının %10’unu kaybetmesi yada ayda 2-4 kilo kaybı ideal olanıdır.
    Kilo verme başarısızlıkla sonuçlanmışsa yada kilo kaybı artık durma noktasına gelmişse bunun nedenlerini araştırmak gerekir.
    İşte 10 sebep
    1.Fazla kiloya sebep olabilen altta yatan bir hastalık bulunması
    Kilolu kişilerin sık yaptığı hatalardan biridir. Bir doktora danışmadan , muayene olmadan ve tetkik yaptırmadan kendi kendine yapılan diyetler belli bir süre sonra başarısızlıkla sonuçlanabilir.Bunu akıntıya karşı kürek çekmek olarak değerlendirebiliriz.
    Farkında olmadığınız bir tiroid hastalığı, gizli şeker yada insülin direnci, böbreküstü bezlerinin fazla çalışması , polikistik over sendromu gibi durumlar kilo verememenizin tıbbi sebeplerin olabilir.Bu tür hastalıklar her yaşta ortaya çıkabileceği için kilo vermekte zorlandığınızda ya da kilo vermeniz durduğunda bu hastalıkların bir uzman hekim tarafından araştırılması gerekir.Eğer altta yatan sebep bulunursa kilo vermeniz çok daha kolay olacaktır.
    2.Doğru olmayan beslenme uygulamaları
    Bir diyet sizi aç bırakıyorsa o diyet doğru diyet değildir.Çok düşük kalorili diyetler vucudumuzdan yağ dokusu ile beraber fazla miktarda kas dokusu kaybına yol açarlar.Bizim gün içerisinde enerjiyi en fazla harcayan kaslarımızdır.Kas kaybı ile beraber metabolizma hızınız yavaşlar ve kilo kaybına karşı bir direnç oluşur.Hatta eskisinden fazla kilo almanızın da sebebi olabilir.
    3.Psikolojik problemler bulunması ve aşırı stress hali
    Psikolojik problemleriniz yada aşırı stresli bir haliniz varsa başarısız olma ihtimaliniz artar.Kullanılan bazı ilaçlarda yan etki olarak kilo artışına yol açabilir.Sorunlarınız varsa zayıflama tedavisine başlarken bir psikiyatri uzmanı yada psikolog tarafından değerlendirilmeniz daha uygun olur.
    4.Kişinin düzenli uygun bir egzersiz yapmaması
    Kilo kaybı kişinin günlük aldığı kaloriden daha fazla kalori yakmasıyla olur.Bunuda uygun bir beslenme programına ilave edilen egzersizlerle daha kolay sağlarız.En basitinden kişinin günlük 45 dk hızlı tempolu düzenli yürüyüş yapması 200 kcal eneji yakımı sağlar ve metabolizma hızınıza göre 200-300 kcal(kalori) daha düşük diyet verilmesi sizin haftada en az 0.5 kg ayda 4 kg kilo kaybına yol açar.Aynı zamanda yapılan egzersizler kas kitlenizin korunmasına yol açar ve metabolizma hızınızın azalması engellenmiş olur.
    5.Aileniz ve çevrenizden yeterli desteği alamamak
    Kilo vermeye karar vermek sizin için en önemli adımdır.Bu adımı atarken ailenize ve çevrenizde beraber olduğunuz herkese söylemelisiniz.Onlardan size destek olmalarını ve gerektiğinde sizi uyarmalarını söyleyin.
    6.Öğünleri atlamak
    Metabolizmanın düzenli çalışması için günde 3 ana 3 ara öğün yapılması bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Sabah kahvaltısı erken saatte yapılmalı,öğün atlanmamalıdır.Özellikle akşam yemeğini saat 19.00 dan önce yemeye çalışınız.Ana öğünlerden 2,5-3 saat sonra mutlaka ara öğün yapmanız metabolizmanızın hızını arttıran en önemli faktördür.
    7.Yeterli uyku uyunmaması ve dinlenilmemesi
    Metabolizmamızın en yavaş olduğu gece saatlerinde mutlaka uyumalı, en hızlı olduğu sabah saatlerinde de mutlaka ayakta olmalıyız.Uykusuzluk stres hormonlarını arttırır ve bu hormonlar kilo artışına yol açabilir.Bu yüzden mutlaka günde 7-8 saat uyumanız gerekir.
    8.Bol su içmemek
    Metabolizmamızın uygun çalışması için günde 2.5-3 lt su içmeyi bir alışkanlık haline getirmeliyiz.
    9.Zararlı alışkanlıkları bırakmamak
    Sigara ve alkol gibi maddeleri tüketenlerin zayıflama programlarında daha az başarılı oldukları bilimsel çalışmalarda görülmüştür.
    Bu kişilerin diyet ve egzersiz programlarına daha zor uyum sağladıkları görülmüştür.
    10. Ümitsizliğe kapılmak
    Belli miktarda kilo verdikten sonra,vucut yeni durumuna karşı bir denge sağlamaya çalışır ve kilo kaybı azalır,bazen de durabilir.Bu dönemde ümitsizliğe kapılmamalı ,mevcut kilonuzu korumaya çalışmalı ve egzersiz miktarını arttırmaya çalışmalısınız.Ümitsizliğe kapıldığınız durumlarda bir uzmandan yardım istemekten çekinmeyin,teknolojinin ilerlemesi ile artık doktorlarınızda bir mail uzağınızda..

  • Ergenlik Dönemindeki Çocuğuma Nasıl Sınır Koyabilirim?

    Ergenlik Dönemindeki Çocuğuma Nasıl Sınır Koyabilirim?

    Çocuklar küçük yaşlardan itibaren ebeveynlerinin rehberliğine ihtiyaç duyarlar çünkü kendileri için neyin yararlı ve önemli olduğunu bilemezler. Bu yüzden, ebeveynler çocuklarına hem erken çocukluk dönemlerinde hem de ergenlik döneminde rehberlik etmeli ve yaşadıkları ortamı sağlıklı bir kişilik gelişimi için güvenli hale getirmelidir. Bu yüzden, ebeveynler, bazı kural ve sınırlar koyarak ergenlik dönemindeki çocuklarını korumalı ve onları toplumun kurallarına uyumlu yetiştirmelidir.

    Eğer bir evde etkili bir disiplin sağlanamıyorsa bu aile üyeleri arasındaki ilişkilerden kaynaklanıyor olabilir. Anne ve babanın disiplin yöntemindeki tutarsız davranışları, ailenin ergen üzülmesin diye otorite figürü olmaktan çıkmaları gibi birçok faktör disiplin yöntemlerinin etkisinin azalmasına sebep olabilir. Fakat etkili bir disiplin yönteminden önce çocuğa koşulsuz sevgi ve kabul gösterilmesi gerekmektedir.

    Günümüzde yaygın olarak, ergenler serbest bırakıldığında ya da risk alıcı bazı davranışlar sergilediğinde, bu durum aile ve toplum tarafından“özgüveni yüksek birey” olarak tanımlanmalarına neden olabilir. Aynı zamanda, kural ve sınır koyan anne babaların da ergenlere daha az ilgi ve sevgi gösterdikleri düşünülür. Fakat düşünülenin aksine kural ve sınırlara sahip olan aileler ergenlik dönemindeki çocuklarının hayatını düzene koyarak çocuklarının kendilerini güvende hissettiği bir ortam yaratmış olurlar. Bu hususta dikkat edilmesi gereken nokta, sınırlar ve kurallar oluşturulurken ergenin de sürece dahil edilmesi gerektiğidir. Örneğin; akşam eve gelme saati kararlaştırılırken mutlaka ergenin de fikri alınmalı ve talepleri göz önünde bulundurulmalıdır. Böylece, sürece dahil olan ergen kurallara uyma konusunda daha istekli ve hassas davranacak ve bunun sonucunda herhangi bir aksilik ile karşılaşıldığında davranışının sorumluluğunu alacaktır.

    Ergenler, yetişkin olmaya çalıştıkları bu süreçte yaşamlarını sürdürdükleri çevrenin kurallarını bilmeye ihtiyaç duyarlar. Bu yüzden, ne yapıp ne yapamayacaklarını, neyi ne dereceye kadar yapıp yapamayacaklarını bilmek isterler. Çünkü sınırları belirlenmiş bir dünya özünde kendilerini daha da güvende hissettirir. Ebeveynleri tarafından ergenlere sınırlar konulması, anne ve babalarının gerektiğinde kendilerini koruyabilecek yetkinlikte olduğuna dair onlara mesajlar verir. Ergenler, içinde bulundukları dönem gereği bazen sınırları zorlayabilirler fakat kendilerini güvende hissetmek ve dünyayı anlamlandırabilmek için hayatlarında sınırlara da ihtiyaç duyarlar.

    Sınırlar konulurken anne ve babaların konulan kurallar ve sınırlar konusunda anlaşması ve tutarlı olması, sınır koymanın yanı sıra sınırların nasıl uygulanacağı konusunda dikkat edilmesi gereken diğer bir noktadır. Anne ve babalar istikrarsız davrandıklarında ergenler de istedikleri zaman ebeveynlerine ısrarcı davranarak istediklerinin olması konusunda zorlama yapabilirler. Evdeki kurallara uymakta zorluk çeken ergenler aynı davranışları ev dışındaki sosyal ortamlarda da devam ettirebilirler. Aynı zamanda çocuğa rehberlik eden anne ve baba figürleri istikrarsızlık sebebiyle güvenilirliklerini kaybedebilirler.

    Ergenlik döneminde en işlevsel sınır koyma yöntemlerinden biri ergenin yaptığı davranışın bedelini ödemesidir. Bedel ödeme, ergenlerin yaptıkları seçimlerin ya da davranışlarının sorumluluğunu almaları; bu davranış ve sorumlulukların iyi ya da kötü sonuçları ile yüzleşmelerine olanak tanınmış olmasıdır. Örneğin; ergen çocuğu olan bir aile düşünelim. Ergen birey eve en geç gelme saati 18.00’i erken buluyor ve bunun 19.00’a çıkarılmasını talep ediyor. Böyle bir dönemde ebeveynler ile bir aylık deneme süreci yapılabilir. Bu bir aylık süreçte ergen bireye akşam 19.00’da evde olabileceği, bunun bir deneme süreci olduğu ve saate uygun hareket edip etmemesine göre durumun tekrar değerlendirileceği bildirilir ve bu bir aylık süreçte ergenin eve gidiş geliş saatleri, bu durumun ergeni nasıl etkilediği gözlemlenir. Bir ayın sonunda da uygun koşullar tekrar değerlendirilebilir. Bu süreci değerlendirecek olursak; çocuk önce ailesine talebini bildirmiş, ailesi çocuğun talebinde ona bir seçim hakkı tanımıştır. Bu seçimin içeriği ergene iki şey sunmaktadır. Eğer ergen yeni belirlenen saate uygun hareket ederse, eve geliş saatini esnetme fırsatı olacaktır. Fakat bir aylık süreçte aksaklıklar yaşanırsa ve yeni belirlenen saatten daha geç bir saatte eve gelirse eve geliş saati aynı kalacaktır. Bu durumda ergen birey kendi seçimlerinin ve sorumluluğunun iyi ya da kötü bir şekilde bedelini ödemiş olacaktır.

    Diğer bir yöntem ise, ayrıcalıkların kaldırılmasıdır. Ayrıcalıkların kaldırılması, sınır koymanın daha zor olduğu ve uyarı ve bedel ödeme gibi yöntemlerin işe yaramadığı ailelerde kullanılabilir. Ayrıcalıkların kaldırılması yöntemi ergenin herhangi bir ayrıcalığından televizyon programı izleme, cep telefonu kullanma, bilgisayar oyunu, sinemaya gitme ve benzeri ayrıcalıklı bir aktivitesinden mahrum bırakılmasıdır. Ayrıcalıkların kaldırılmasındaki diğer önemli bir etken ise sürenin uzunluğudur. Sürenin çok uzun olması ergene bu yaptırıma neden maruz kaldığını unuttururken, sürenin çok kısa tutulması yaptırımı işe yaramaz bir hale getirebilir. Örneğin; ergene 1 gün boyunca cep telefonunu kullanmaması gibi bir sınırlama konabilir ya da bir akşam televizyon izlemesi sınırlanabilir. Fakat dikkat edilmesi gereken bir husus vardır ki senede bir gün ya da uzun aralıklı olan aktiviteler için (örn.: doğum günü kutlaması) sınırlama getirilmemelidir.

  • Şişmanlık ve yüksek tansiyon ilişkisi

    Şişmanlık ve yüksek tansiyon ilişkisi

    Son yıllarda giderek artan obezite birçok hastalığın oluşmasında önemli bir role sahiptir.
    Hipertansiyon,zayıf erkek ve kadınlara oranla obezlerde altı kat sık görülmektedir.
    Obezite ile parelel seyreden hipertansiyon,özellikle abdominal obezite(bel çevresinin kadınlarda 80 cm erkeklerde 94 cm ‘in üzerinde olması)varlığında çok yüksek değerlere ulaşmakta, her 10 kg’lık artış sistolik kan basıncında 3mmHg,diastolik kan basıncında 2.3 mmHg lık artışa sebep olmaktadır.
    Kilo kaybı ile kişi kullandığı tansiyon ilaçlarına uyumu ve tansiyonunun kontrol altında tutulması kolaylaşacak,ileride ilave bir ilaca gereksinimi azalacaktır.
    Obezite;kalp hastalıkları,şeker hastalığı,kolesterol yüksekliği riskinide arttırarak hipertansiyon gelişimine katkıda bulunur.
    Obezite bir hastalıktır!!Kendisi ve sebep olduğu hastalıklar yüzünden yaşamdan çalmaktadır.

  • Tam da Benim İstediğim Gibi Bir Çocuk

    Tam da Benim İstediğim Gibi Bir Çocuk

    Çocuğunuzun tam da sizin istediğiniz gibi biri olma fikri kulağa ne kadarda güzel geliyor değil mi? Sizin sevdiğiniz her şeyden istisnasız hoşlanan, sevmediklerinize ise yüz metre dahi yaklaşmayan, sizin istediğiniz mesleği seçen, istediğiniz kişiyle arkadaş olan istemediğinizle konuşmayan, sizin istediğiniz biriyle evlenen bir çocuğa sahip olmayı mı hayal ediyorsunuz? O zaman bu yazı da işinize yarayacak çok şey bulacaksınız demektir.

    Çocuğunuzu kucağınıza aldığınız ilk anı hatırlıyor musunuz? Doğduğu ilk andan itibaren size ne kadar da muhtaç ve bağımlı olduğunu. Acıktığında karnını doyurmanıza, korumanıza, üşüdüğünde giydirmenize, hatta gazı geldiğinde çıkarması için yardımcı olmanıza ne kadar da muhtaçtı. Sonra biraz büyüdü ve ona güldüğünüzde agucuklar yapmaya, sesiniz biraz yükseldiğinde ise huzursuzlanmaya başladı. Yürümeye başladığında ise sizin peşinizden gelmek istedi. Yabancı birini gördüğünde size koştu çünkü size güveniyordu. Daha küçücükken siz onu istediğiniz yere kucağınızda taşırken, yürümeyi öğrendiğinde o istediği yeri keşfetmeye çalıştı ve siz onun peşinden koşturmak zorunda kaldınız. Biraz daha zaman geçtikten sonra artık istemediği zaman yemek yememeye başladı. Bir şeyleri kendi yapmak istedi ve çocuğunuzun bir şeyleri başardığını gördüğünüzde onu “Aferin” diyerek, alkışlayarak ya da başını okşayarak takdir ettiniz. Neden mi? Çünkü çocuğunuz büyümeye başlamıştı, kendi başına başardığı birçok şey vardı. Yemeğini kendisi yiyor, tuvalet ihtiyacını karşılıyor, kendisi giyinip soyunabiliyordu. Bunlar küçükken bağımsızlaşmaya başladığının küçük emareleri idi. Bu süreç aynı zamanda kendi gibi olmayı da içinde barındırarak gelişiyordu ve bu bağımsızlaşma savaşı kendi kişiliğini bulana dek devam edecekti. Bu zamana kadar ve bu zamandan sonra ihtiyacı olan tek şey sizin koşulsuz sevginiz ve size duyduğu güven olacaktır. Geçmişe dönüp baktığınızda sizin de ailenizden beklediğiniz en yegane şey bu olmaz mıydı? Ailenizin sizi artı ve eksi yönlerinizle koşulsuz sevdiğini, kabul ettiğini ve desteklediğini düşünün. Bu yüzden tam da sizin istediğiniz gibi bir çocuk yetiştirmek yerine çocuğunuzun kendi gibi biri olmasında ona destek olmaya ne dersiniz?

    Ergenlik dönemi deyince genelde aklımıza asi, söz dinlemeyen, kendini ispatlamaya çalışan, zaman zaman içine kapanık, genelde yalnız kalmak isteyen, daha çok hem cinsleri ile vakit geçiren, kadın-erkek arkadaşlığının romantik boyutlara dönebildiği örnekler gelir. Peki ergendeki tüm bu fiziksel, hormonal, ruhsal, zihinsel ve sosyal gelişim ve değişim boyunca ebeveynlere veya bakım verenlere düşen rol nedir? Bu süreçte çocuğunuz kendisindeki zihinsel ve fiziksel farklılıkları, ruh halindeki iniş ve çıkışları anlamlandırmaya çalışırken sizin anlayışınıza, onu tüm yeterlilikleri ve eksiklikleriyle kabul etmenize ihtiyaç duyar. Çocuğunuz bu dönem boyunca kolları ve bacakları daha hızlı büyüme gösterdiği için sakarlıklar yapabilir. Hormonal değişimlerden kaynaklı olarak duygusallaşabilir ya da sosyal olarak sizinle değil de arkadaşlarıyla daha çok vakit geçirmek isteyebilir. Çünkü bu süreçte ergenler yetişkin gibi davranmaya çalışırken içlerinden gelen çocuksu dürtüler ile de baş etmeye çalışırlar. Bu noktada da ailelere düşen en önemli rol ergenleri koşulsuz kabul ile kucaklamak olacaktır. Peki çocuğumun yanlışlarını da mı kabul etmeliyim, ona doğruyu yanlışı nasıl öğreteceğim? diye soruyor olabilirsiniz. Bu noktada aile tutum ve davranışlarına ihtiyaç duyulan kabul ve sınır boyutları olarak ele alınabilir. Kabul boyutu, ergeni merkeze alan çocuğunuzu kabul etmekten tutun da reddetmeye kadar farklılık gösteren bir cetvelin iki ucuna benzetilebilir. Aynı şekilde, sınır boyutu da kısıtlayıcı tutumdan hoşgörülü tutuma kadar uzanan geniş bir yelpaze olarak düşünülebilir.

    Anneler, babalar ya da bakım verenler olarak siz ergenlik dönemindeki çocuklarınıza onları oldukları gibi kabul ettiğinizi gösterirseniz, onların önem verdikleri sorunları ya da hobileri ile ilgilenirseniz, duygularına aracılık eder ve çocuklarınızı anladığınızı onlara hissettirebilirseniz ergenler kendilerinin kabul gördüğünü düşünürler. Böylece, ergenlik dönemindeki çocuklarınız kendi davranışlarının sorumluluklarını alan, kendi kendini denetleyebilen, eksikliklerinin ve yeterliliklerinin kendisinin de bilincinde olduğu kişilikler geliştirirler. Tam tersi olarak ergenin küçük görüldüğü, sevilmediği, şiddet gördüğü düşmanca bir ebeveyn ve ergen ilişkisi ise ergende saldırgan davranışların ortaya çıkmasına, evden kaçmaya, kötü arkadaşlıklar edinmesine, uyuşturucu kullanımına neden olabilir.

    Bunlara ek olarak pek çok ebeveyn farkında olarak ya da olmayarak zaman zaman çocuklarına kabul edilmediğini hissettirebilmektedir. Nasıl mı? Örneğin; çocuğunuz düşüncesini dile getirdiğinde “Sen daha küçüksün anlamazsın?”, “Büyüklerine karşılık verme!”, “Bunlarda sorun mu oğlum/kızım” gibi cümleler sizin de ağzınızdan çıkıyorsa çocuğunuz büyük ihtimalle kendi duygu ve düşüncelerine saygı duyulmadığını ve sizin onu anlamadığınızı düşünüyor olabilir ve bunun sonucunda; ya kendi gibi ailesi tarafından kabul görmeyen arkadaşlıklar kurabilir ya agresif tavırlar sergileyip sürekli size kendinizi ispatlamaya çalışır ya da içine kapanık kimseye kendini açmayan bir ergen haline gelebilir.

    Sevgili ebeveynler, öncelikle ergenlik dönemindeki çocuklarınızın ne söylediklerini duymak istemelisiniz. Neden sizle değil de arkadaşlarıyla daha çok vakit geçirmek istiyor, neden kendisi ile daha çok ilgilenmeye başladı, neden sizinle oturma odasında oturmaktan değil de kendi odasında oturmaktan keyif alıyor, neden ufak tefek sakarlıklar yapıyor? Bunların sebebini hem gerçekten duymak istemeli hem de çocuklarınızı artı ve eksi yönleri ile kabul etmelisiniz. Ergen çocuğunuza vakit ayırmalı, o an vakit ayıramıyorsanız bunu çocuğunuza açık ve net bir dil kullanarak anlatmalı ve daha sonrasında çocuğunuz için uygun zaman yaratmalısınız.

    Sonuç olarak, anneler, babalar veya bakım veren diğer kişiler çocuklarına koşulsuz sevgi ve şefkat göstermeli, onlara güven ile yaşayacakları bir ortam yaratmalı ve çocuklarınızın sizlerden farklı kişilik özelliklerine sahip olabileceğini unutmamalısınız.

  • Kilo fazlalığı cinsel yaşamı nasıl etkiliyor ?

    Tüm dünyada giderek daha fazla insanda görülen kilo sorununun şeker hastalığı, kalp hastalığı, yüksek tansiyon, bazı kanserler, osteoartrit, sosyal problemler, erken ölüm gibi önemli sağlık sorunlarına yol açabildiği iyi bilinmektedir. Ancak, şişmanlığın cinsel yaşam üzerindeki etkileri çok fazla incelenmemiştir.Şişmanlık ile vucuttaki artmış yağ dokusundan çeşitli hormonların dönüşümü artar bu hormonal değişimle kişide cinsel bozukluklara yol açabilir. Ayrıca şişmanlık, cinsel bozukluğa yol açtığı bilinen yüksek kolesterol, yüksek tansiyon, şeker hastalığı ve depresyon gibi durumlarla yakından ilişkilidir, fazla kiloların damarlar üzerindeki olumsuz etkileri aracılığıyla cinsel yaşamı olumsuz etkilediği de düşünülmektedir.Ayrıca, şişmanlık bireyin ruh halinide etkileyerek cinsel işlev bozukluklarına yol açabilir.

    Yapılan çalışmalar, erkeklerde şişmanlık ile cinsel fonksiyon bozukluğu arasında ilişki olduğunu göstermektedir. Kilolu erkeklerde sertleşme sorunları görülme riskinin normal kilolu olanlara göre %30-%90 oranında daha yüksek olabildiği saptanmıştır. Ayrıca, sertleşme sorunu olan erkekler, böyle bir sorunu olmayanlara göre daha kilolu ve daha geniş bir bel çevresine sahiptir. Bu kişilerde yüksek tansiyon ve yüksek kolesterol düzeyleri bulunma olasılığı da daha yüksektir.

    Kadınlarda şişmanlık ile cinsel işlev bozukluğu arasındaki ilişkiyi inceleyen çalışmalar çok az sayıdadır. Bazı çalışmalar kadınlarda kilo sorununun cinsel uyarılma ve tatmini olumsuz etkilediğini göstermiştir. Karın bölgesinde şişmanlığın yanı sıra yüksek kolesterol ve yüksek tansiyon gibi risk faktörlerinin bir araya geldiği metabolik sendromlu kadınlarda cinsel işlev bozukluğunun daha yaygın olduğu ortaya konmuştur. Bir çalışmada da özellikle genç yaştaki kadınlarda kilo arttıkça cinsel istek ve tatminde azalma eğilimi olduğu gözlenmiştir.

    Kilo verilmesinin genel olarak hem erkeklerde hem de kadınlarda cinsel yaşamı iyileştirdiğini gösteren çalışmalar bulunmaktadır. Orta derecede kilo vermenin (ortalama %13) cinsel açıdan kendini çekici hissetmeme, cinsel isteksizlik, çıplak görünmek istememe, cinsel ilişkide güçlük, cinsellikten kaçınma ve cinsel yaşamdan zevk almama gibi bir çok alanda iyileşme sağladığı gösterilmiştir. Ayrıca, kadınlarda kilo sorununun tedavi edilmesinin hamile kalma, gebelik süreci, kısırlık ve menopoz ile ilişkili risk faktörlerini de azaltabileceği bildirilmiştir.

    Sonuc olarak daha sağlıklı bir hayat ve cinsel yaşam için fazla kilolarınızdan kurtulmanız gerekır. Bunun için öncelikle bir iç hastalıkları yada endokrinoloji uzmanı tarafından hormonal durumunuzun belirlenmesi ve sonrasında zayıflama tedavisine başlanması çok önemlidir.

    Herkese sağlıklı günler dilerim.

    Uzm.Dr.Burak Umut ÇAĞLAR

    İç Hastalıkları Uzmanı