Blog

  • Özgüven Eksikliği

    Özgüven Eksikliği

    Aynaya baktığımızda ne görüyoruz? Yüzümüzde hangi ruh hali var? Yaşadığımız şeylerden pişmanlık duyuyormuyuz?en önemlisi Mutlumuyuz? Son zamanların en klişe laflarından brkaçı ‘hiçbirşey yapmak istemiyorum!,mutsuzum!,içim sıkılıyor’. Peki bu sıkıntılar neden oluyor? Biz herşeyi kendi isteklerimiz doğrultusunda yaparız.yemek yemek istiyorsak yeriz,eğer siyah giymek istiyorsak giyeriz;ya da konuşmak istiyorsak konuşuruz. Yaptığımız her eylemi,kendimiz için yaparız. Kimileri çok yemek yiyerek,kimileri çok para harcayarak,kimileri kendini aşka bırakarak mutlu olmayı tercih eder.

    Kimileri ise sürekli beklenti içindedir. Hiçbirşey yapmadan çabalamadan arzuladiklarinin hemen olmasini dilerler.bununla mutluluk duyanlarda vardır.herkes iyi hissemek ister.yaşadığı bütün olumsuzluklara rağmen umudunu kaybetmeyen milyonlarca insan varken; sürekli kendini şartlayan bir hedef doğrultusunda ilerleyen ve hedefine ne kadar yaklaşırsa yaklaşşın asla mutlu olamayan insanlar da vardır. Boyu 169 dur 1 75 olmak ister,ya da kilosu 48 dir ama 50 hisseder  bilsede görmezden gelir ya da evlenirken sorun olmayan şeyler evlendikten sonra göze batmaya başlar eşini evlendikten sonra değiştirmeye çalışanlar olur.Peki bu yaptıklarımız bizi gerçekten mutlu edecekmi?  Mutlu olmanın tek yolu beklentilerin tamamlanması mı? Beklentiler tamamlandığın da herşey istediğimiz gibi olduğunda kuracak hayalimiz kalacak mı ? O zaman mı çözülecek sıkıntılarımız?

    Mutluluk, hayal kurmaktır. Bir hedef bulup o hedefe doğru gittiğimiz her yoldur bizim mutluluğumuz.biz başardıkça,hayallerimizi gerçekleştirdikçe yeni umutlar keşfederiz.biri bittiğinde diğerleri devreye girer. Farz edelim ki her istediğimiz oldu,hedef belirlemeden,çabalamadan,hayal kurmadan elde edersek hep birşeyler eksik kalır..herşey kolay elde ettiğimizden kolay sıkılırz ve mutlu olmak hayal olur. Hiçbir amacımız kalmadığın da huzursuz oluruz ,yaşadığımız her sıkıntı bizi ruhsal açıdan yıkar.Ruhsal açıdan yıkılırsak eşimize,ailemize verimli olabilmemiz ne kadar mümkün ? kim ister huzursuz bir anne veya hiç birşeyden mutlu olamayan baba..

    Bizim için en önemli mutluluk hayalimize koşmaktır.koşarken yaşadığımız bütün mücadeleler bizi aydınlığa götürür.yaptığımız herşeyin kıymeti büyük olur daha çok haz duyarız.yaşama sevincimiz artar.insan ilişkilerimiz güzelleşir.yüzümüz hep güler ve insanın sadece kendi hayali olmalı başkası için değil kendisi için yaşamalı. Öyleyse kim kendisini nasıl mutlu ediyorsa onu yaşasın. Neyle mutlu oluyorsa onu yapsın. Bütün kötü cümleleri ‘hayattan zevk alamıyorum,herşey üstüme geliyor,içim sıkılıyor’gibi hayatımızdan çıkarıyoruz.Derin bir nefes alıyoruz..Bugüne kadar yaşadığımız her ne varsa iyi ve ya kötü iyi ki diyoruz..gördüğümüz herşey bizim için bir tecrübeydi diyoruz. Belki yaşadıklarımız,hayallerimiz,çabalarımız olmasaydı hep eksik ve memnunıyetsiz olacaktık.yaşadığımız herşeye şükür ederek, hep en güzel şeyi hayal ederek,ne olursa olsun umudumuzu kaybetmeyerek,yaptığımız her ne varsa arkasında durarak,kendimizi severek yaşarsak mutlu olmak hiçte zor olmayacak! hiçbirşey sizin mutluluğunuzdan önemli değil. Ve siz istemedikçe sizi birisi asla üzmeyecektir. Hayatınızdan gülümseme ve mutluluk hiç eksik olmasın.Her zaman tutunacak bir hayaliniz olsun!

  • Kolon kanseri

    KALIN BAĞIRSAK KANSERİ HAKKINDA NELER BİLİYORUZ
    ABD’de her yıl 150.000’den fazla kişi kalın bağırsak kanseri olduğunu öğreniyor. Türkiye’de ise çok sağlıklı kanser kayıtlarının olmamasına rağmen orantısal olarak yaklaşık 30.000 kişinin kolorektal kansere yakalandığını tahmin ediyoruz. Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Onkoloji Bilim Dalı olarak size bu konuda önemli olabilecek bilgileri vermeyi amaçladık. Bu bilgiler kalın bağırsak kanserinin belirtileri, tanısı, tedavisi ve bu hastalığın nedenleri ve nasıl korunulabileceğini içermektedir.
    KOLON ve REKTUM
    Kolon ve rektum, sindirim sisteminin “kalın bağırsak” olarak adlandırılan kısmını oluşturur. Kalın bağırsakların yaklaşık 150-180 cm’lik üst kısmına “kolon”, 15-17 cm’lik alt kısmına ise “rektum” adı verilir.
    Yiyecekler, midede ve ince bağırsaklarda sindirildikten sonra kalın bağırsaklara gelirler. Burada bağırsak içeriğinin içinde sindirim sisteminin daha üst kısımlarında emilmemiş olan su da vücutça emilerek geriye ‘gaita’ olarak adlandırılan katı kısım kalır. Gaita, kolon ve rektum boyunca ilerleyerek daha sonra anüs yoluyla vücuttan atılır.
    KANSER NEDİR?
    Kanser vücuttaki hücrelerin kontrolsüz olarak aşırı şekilde çoğalıp, vücudun çeşitli bölgelerine dağılmalarıdır. 100’den fazla değişik kanser türü vardır.
    Vücudun tüm diğer organlarında olduğu gibi kolon ve rektum da değişik türde hücre gruplarından oluşmuştur. Normal olarak hücreler ancak organizma onlara gerek duyduğunda çoğalırlar. Bu durum organizmanın belirli bir düzen içerisinde gelişmesini ve böylece sağlıklı kalmasını sağlar.
    Hücreler gerek olmadığı halde bölünüp, çoğalırlarsa o bölgede bir doku kitlesi oluşur. Fazladan oluşan bu kitle ‘tümör (ur)’ olarak adlandırılır. Bu kitleler benign (selim) veya malign (habis) olabilirler.
    Benign (selim) tümörler kanser değildir. Onlar komşu dokulara ve vücudun diğer organlarına yayılmazlar. Bening tümörler genelde vücuttan çıkarılabilirler. Nadiren zararlı olabilirler.
    Polip, bening bir tümördür. Kolon veya rektum duvarında oluşabilir. Kolon ve rektumdaki bu polipler ileride kansere dönüşebilme olasılıkları nedeniyle çıkartılmalıdırlar. Bir kişide polip saptanırsa, yeni bir polip oluşma olasılığı yüksektir. Bu nedenle bu kişiler düzenli olarak kontrolden geçirilmelidirler.
    Malign (habis) tümörler kanser olarak adlandırılırlar. Bu tümörler komşu doku ve organlara sıçrayıp, onlara zarar verebilirler. Kanser hücreleri kanserli dokudan koparak kana karışabilirler veya lenf yollarına girebilirler. Kanserin yayılması ve vücudun diğer bölgelerinde tümör oluşması bu yolla olur. Kanserin sıçraması ve yayılması “metastaz” olarak adlandırılır.
    Tümörler kolon ve rektumun herhangi bir bölgesinde oluşabilir. Kanser hücreleri kolon ve rektum dışına genelde lenf (akkan) yoluyla yayılırlar. Kolon ve rektum kanserleri karaciğer, akciğerler, beyin, böbrekler ve mesaneye yayılabilirler.
    Kanser vücudun diğer bir bölgesine yayıldığında, o bölgede yayıldığı yerdeki türden bir tümör oluştururlar ve aynı adla anılırlar. Örneğin bağırsak kanserleri, karaciğere yayıldığında karaciğerde oluşan tümör kolorektal kanser hücrelerinden oluşmuştur. Bu durum “metastatik kolorektal kanser” veya “karaciğere metastaz yapmış kolorektal kanser” olarak adlandırılır. “Karaciğer kanseri” olarak adlandırılmaz.
    ERKEN TANI
    Kanser ne kadar erken tanınır ve tedavi edilebilirse o kadar iyi sonuç alınır. Bu özellikle kolorektal kanserler için daha önemlidir. Tedaviden en iyi sonuç hastalık yayılmadan yapılırsa alınır. Aşağıdaki önerileri yerine getirerek insanlar kolorektal kanserlerin erken tanınmasını sağlayabilirler.
    Düzenli check-up’lar esnasında “rektal muayene” uygulanmasını isteyiniz. Bu muayenede doktor kayganlığı sağlayacak jel sürülmüş bir eldiven giyerek makattan parmağı ile muayene yapar ve rektumdaki anormallikleri saptar.
    50 yaşından itibaren yılda bir kez “gaitada gizli kan” testini yaptırınız. Bu test gaitada gizli olarak bulunabilecek kanı tesbit etmemizi sağlar. Çok az miktardaki gaita bir plastik kaba konarak doktorun muayenehanesinde veya bir laboratuarda yapılabilir. Bu test kolorektal kanserlerin neden olduğu göremediğimiz miktardaki kanamaları saptamamıza yarar. Bunun yanısıra bu tür gizli kanamaya yol açabilecek diğer nedenler de vardır. Bu testin pozitif olması daima kanser olduğunu göstermez.
    50 yaşından itibaren her 3-5 yılda bir “sigmoidoskopi” tetkiki yaptırınız. Bu tetkik ışıklı bir tüp boru yardımıyla makattan girilerek rektum ve kolonun alt kısmının görülmesidir. Doktor bu ışıklı tüp yardımıyla bağırsakların bu kısmındaki polip, tümör ve diğer anormallikleri görebilir.
    Kolon ve rektum kanseri konusunda daha riskli olan kimselerin doktorun önerisiyle bu tetkikleri daha sık olarak yaptırmaları veya ek bir takım testleri yaptırmaları gerekebilir.
    BELİRTİLER
    Kolorektal kanserler çeşitli belirtiler gösterebilirler. Aşağıdaki belirtilerin görülmesi durumunda kolorektal kanserden kuşkulanılmalıdır.
    Dışkılama alışkanlıklarında değişiklik,
    İshal veya kabızlık olması,
    Gaitada bulaşmış kan görülmesi veya gaitanın katran gibi siyah bir renk alması,
    Dışkı çapının incelmesi,
    Genel mide yakınmaları (gaz, şişkinlik, ağrı veya kramplar),
    Sıklaşmış gaz ağrıları,
    Bağırsakların dışkılama sonunda tamamen boşalamamış gibi olma hali,
    Nedeni bilinmeyen kilo kaybı,
    Uzun süren halsizlik.
    Bu belirtiler ülser, bağırsak iltihabı, hemoroid gibi diğer nedenlerle de olabilir. Belirtilerin hangi nedenle olduğuna doktorunuz karar verecektir. Bu belirtilerin görülmesi halinde doktorunuza başvurmalısınız. Doktorunuz bu belirtiler nedeniyle sizi bu konuda uzmanlaşmış diğer bir doktora gönderebilir (gastroenterolog gibi).
    TANI
    Yukarıda belirtilen bulguların nedenini bulabilmek için doktorunuz siz ve aileniz hakkında bir takım sorular soracak, ayrıntılı bir muayene yapacak ve bir takım tetkikler isteyecektir. Daha önce bahsedilen tetkiklere ek olarak doktorunuz aşağıdaki ek testleri isteyebilir.
    Barsak sisteminin görüntülenmesi: Hastaya baryum içeren bir solusyonun makat yoluyla verilmesinden sonra röntgen filmlerinin çekilmesi işlemidir (barium enema). Baryum kolon ve rektumun görüntülenmesini sağlayarak doktorun tümörü veya diğer bir anormalliği tanımasını sağlar. Doktorun küçük bir tümörü görebilmek için bazen bağırsakları genişletmesi gerekebilir. Bu nedenle test boyunca dikkatli bir şekilde bağırsaklara hava verilebilir. Bu işlem “çift kontrast baryumlu film” olarak adlandırılır.
    Kolonoskopi: Yine ışıklı bir tüp kullanarak kolonun tümünün incelenmesidir. Bu işlem bükülebilir bir sigmoidoskop ile yapılanla aynıdır fakat bu kez ışıklı tüp daha uzundur.
    Doktor bir polip veya anormal bir büyüme saptarsa onu sigmoidoskop veya kolonoskop yardımıyla alabilir. Alınan bu parçayı patoloji doktoruna göndererek o parçanın incelenmesini ve kanser hücrelerinin araştırılmasını sağlar. Bu işlemin adı “biopsi almak”tır. Poliplerin çoğu bening (selim)’dir. Fakat bunu saptamanın tek yolu biopsi almaktır. Eğer patolog (patoloji uzmanı) kanser saptarsa, hastanın doktoru bu kanserin evresini, büyüklüğünü ve yaygınlığını bilmek ister. Evreleme işlemi, kanserin başka bir dokuya yayılıp yayılmadığı ve diğer organları etkileyip etkilemediği konusunda doktora yardımcı olur. Tedavinin nasıl olacağı kararı bu bulgulara göre verilir.
    Evreleme, kolorektal kanserin çoğunlukla akciğerler ve karaciğere yayılması nedeniyle röntgen filmleri, ultrasonografi ve bilgisayarlı tomografi ile bu organların taranmasıyla yapılır. Doktorunuz karaciğer fonksiyonlarının belirlenmesi amacıyla ek kan tetkikleri isteyebilir, ayrıca CEA (karsino embriyojenik antijen) testi istenebilir. Bu test özellikle hastalığın yayıldığı durumlarda, kolorektal kanserli insanların kanında normalden daha fazla miktarda bulunabilir.
    TEDAVİ
    Doktor her hasta için gerekli bir tedavi planı yapacaktır. Kolorektal tümörlerin tedavisi hastalığın boyutuna, yerleşim yerine, evresine, hastanın genel sağlık durumuna ve diğer faktörlere bağlıdır.
    Kanser hastalarının çoğu hastalıkları ve tedavi seçenekleri konusunda tüm bilgileri öğrenmek isterler. Onların sorularına en iyi cevap verebilecek kişi doktorlardır. Tedavi seçenekleri konusunda konuşulurken, hasta doktoruna hastalık hakkında yapılan çalışmalar (araştırmalar) konusunda bilgi isteyebilir. Bu çalışmalar “clinical trials (klinik araştırmalar)” olarak adlandırılır ve kanser tedavisinin daha iyi yapılabilmesi için gerçekleştirilmektedir.
    Hastaların doktora görünmeden önce ona soracakları soruları bir liste halinde hazırlamaları onlara yardımcı olur. Hasta notlar alabilir, doktorun söyledikleri ile konuşulanları kaydedebilir. Bazı hastalar doktorla görüşmelerinde yanlarında bir arkadaşlarının veya aile üyelerinden birinin bulunmasının kendilerine yardımcı olabileceğini düşünürler.
    Tedaviye başlamadan önce hastanın doktora sormak isteyebileceği bazı
    sorular şunlardır:
    Hastalığın evresi nedir?
    Tedavi seçeneklerim nelerdir? Benim için hangisini önerirsiniz? Niçin?
    Benim için uygun olabilecek klinik bir çalışma var mı?
    Her tedaviden beklediğimiz yararlar nelerdir?
    Her tedavinin riskleri ve muhtemel yan etkileri nelerdir?
    Yan etkiler konusunda neler yapılabilir?
    Tedavi boyunca kendi kendime yapabileceğim ne tür tedbirler vardır?
    Muhtemel tedavi maliyeti ne olacaktır?
    Hasta veya bir yakını tedavinin etkinliği konusunda doğal olarak bilgi sahibi olmak isteyebilir. Bazen onlar hastanın tamamen iyileşip iyileşmeyeceği veya ömrünün ne kadar kaldığı konusunda istatistiksel bilgiler isteyebilirler. Unutulmamalıdır ki, bu değerler büyük hasta gruplarından elde edilen ortalama değerlerdir. Özellikle bir kişinin prognozu hakkında kesin veri olarak kullanılması uygun olmaz. Çünkü iki kanser hastası bile birbirinin aynı değildir. İnsanlar doktora iyileşme ve yaşam şansları konusunda sorular sorarlar. Fakat doktorlar her zaman ne olacağını bilemeyebilirler. Doktorlar kanserin gidişatı hakkında konuşurken “hastalığın tamamen geçmesi (cure)” terimi yerine “hastalığın iyileşmesi veya kontrol altına alınması (remission)” terimini kullanmaları uygun olur. Bu nedenle hastaların çoğu tamamen iyileşmesine rağmen hastalığın geri gelme olasılığı nedeniyle doktorlar “remission” terimini kullanırlar.
    Kanser ve tedavisi hakkında öğrenilecek çok şey vardır. Hastalar bunların tümünü bir defada anlamayabilirler. Anlamadıkları şeylerin açıklanması veya daha fazla bilgi edinmek için değişik sorular sormaktan çekinmemelidirler.
    TEDAVİ YÖNTEMLERİ
    Kalın bağırsak kanseri genellikle cerrahi, kemoterapi ve/veya radyasyon (ışın) tedavisi ile tedavi edilir. Biyolojik tedavi gibi yeni tedavi yaklaşımları ile ilgili çalışmalar sürdürülmektedir. Bir hasta için bu tedavi şekillerinden biri veya birkaçının kombinasyonu gerekebilir.
    Cerrahi, kalın bağırsak kanseri için en sık kullanılan tedavi şeklidir. Ameliyatın tipi hastalığın yerine ve büyüklüğüne bağlı olarak değişir. Hastaların çoğunda bağırsakların bir kısmının alınması (partial colectomy) şeklinde bir yöntem uygulanır. Bu operasyonda cerrah kalın bağırsakların kanserli kısmı ile birlikte onun çevresindeki bir miktar sağlam dokuyu çıkarır. Cerrahi, sıklıkla erken evre bağırsak kanserlerinde gerekli tek tedavi şeklidir.
    Genelde tümör çevresindeki lenf nodlarını da çıkarmak kanserin evresi konusunda yardımcı olur. Patoloji uzmanları bu lenf nodlarını mikroskop altında inceleyerek onlara kanserin bulaşıp bulaşmadığını tespit ederler. Eğer kanser bu lenf düğümlerine sıçramışsa, vücudun diğer bölümlerine de sıçramış olması muhtemeldir ve bu durum daha fazla tedaviyi gerektirir.
    Çoğu vakada cerrahlar, kalın bağırsakların tümörlü kısmını çıkardıktan sonra sağlam kısımlarını birbirine bağlarlar. Cerrahi uygulamanın bu kısmı “anastamoz” olarak adlandırılır. Eğer kalın bağırsakların sağlam kısımları birbirine bağlanamazsa cerrah “kolostomi” denilen bir işlem uygulayarak, karın duvarında kalın bağırsak içeriğinin dışarı atılmasını sağlayan bir delik açarak bağırsakları buraya bağlar. Hasta bu deliğe bir torba takarak gaitanın bu torbada birikmesini sağlar. Kolostomi geçici veya kalıcı olabilir.
    Geçici kolostomi; daha alttaki bağırsak kısmının cerrahi işlem sonrası iyileşmesi için geçici süre kullanılır. Daha sonra ikinci bir ameliyatla cerrah sağlam bağırsak kısımlarını birbirine bağlar ve kolostomiyi kapatır. Hastaların bağırsak fonksiyonları normale döner.
    Kalıcı kolostomi; kanser rektumda ise gerekli olabilir. Kanserli bölgesi kolonun daha aşağısında olan az sayıdaki hasta için kalıcı kolostomi gerekebilir. Hastaların yaklaşık %15 kadarı için kalıcı kolostomi gerekir.
    Kolostomiye uyum sağlamak zaman almasına rağmen hastaların çoğu normal yaşamlarına dönebilirler. Bir hemşire veya kolostomi bakımı konusunda deneyimli bir uzman hastalara kolostomi bakımını ve normal aktivitelere devam etmenin yollarını öğretir.
    Hastanın cerrahi öncesi doktoruna sormak isteyebileceği bazı sorular:
    Ne tür bir ameliyat olacak?
    Daha sonra ne olacak? Ağrım olacak mı? Siz bana nasıl yardım edeceksiniz?
    Kolostomi gerekecek mi? Geçici mi, kalıcı mı olacak?
    Hastanede ne kadar kalacağım?
    Özel bir diyetim (perhizim) olacak mı? Bana diyeti kim verecek?
    Ne zaman düzenli işime dönebilirim?
    Ek bir tedavi gerekecek mi?
    Kemoterapi, kanser hücrelerini öldüren ilaçların kullanılmasıdır. Kemoterapi cerrahi işlemin uygulanmasından sonra bazen hastalığın yayılmasını önlemek için verilir. Bu ek tedavi “adjuvant kemoterapi” olarak adlandırılır. Kemoterapi yeni tümörlerin oluşmasını önlemek veya tamamen çıkarılmayan tümörlerde onların oluşturduğu şikayetleri ortadan kaldırmak için verilir. Doktor tek bir ilaç veya birkaç ilacı birlikte kullanabilir.
    Kemoterapiyi yalnız bu konuda özel eğitimi olan hemşireler verir. Kemoterapinin verilme sayısı kür diye ifade edilir (1. kür, 2. kür gibi) ve genellikle aynı ilaçlar 21 veya 28 günde bir tekrarlanarak verilir. Kemoterapi çoğunlukla damardan sıvı şeklinde ayaktan tedavi merkezlerinde veya ağızdan hap olarak verilir. Bazen hastanın genel durumundaki bozukluk , verilen ilaçlar veya ilaçların veriliş şekillerine göre hastaların tedavilerini hastanede yatarak almaları gerekebilir. Her kür sonrası hastalar medikal onkoloji polikliniğinde kontrol edilirler. Bu kontrollerde hastalar muayene edilir, şikayetleri dinlenir, ilaçların yan etkileri sorgulanır ve vücuttaki diğer organlara bir zarar verip vermediğini araştırmak için bazı kan tetkikleri istenir. Her kür öncesi kan sayımının yapılması ve bu sayımın kemoterapiyi veren yetkili hemşirelere gösterilmesi gerekmektedir. Bir hastanın ameliyat sonrası kemoterapi alıp almayacağını, eğer alacaksa kaç kür alacağını patoloji raporundaki tümöre ait özellikler belirler. Ancak bu kararların verilmesinde hastanın yaşı ve genel durumu da önemli rol oynar.
    Kemoterapi “sistemik bir tedavidir”, yani ilaçlar kan akımına karışır ve tüm vücuda dağılır.
    Klinik çalışmalarda araştırmacılar kemoterapi ilaçlarını sadece tedavi edilecek bölgeye uygulamanın yollarını bulmaya çalışmaktadırlar. Karaciğere yayılmış kalın bağırsak kanseri için ilaçlar kan damarları yolu ile direkt karaciğere verilebilir (Bu tedavi “intrahepatic kemoterapi” olarak adlandırılır). Genelde bir kimse kemoterapi ilaçlarını hastanede, doktor muayenehanesinde veya evde alabilir. Bu hangi ilaçların verildiğine ve hastanın genel durumuna bağlıdır. Kısa süreli hastanede kalmak gerekli olabilir.
    Hastalar kemoterapi hakkında şu soruları sorabilirler:
    Tedavinin hedefi, amacı nedir?
    Hangi ilaçları alacağım? Onlar ne yapacak (neye yarayacak)?
    İlaçların yan etkisi olacak mı? Bu durumda ne yapabilirim?
    Tedavi ne kadar sürecek?
    Radyasyon tedavisi, (ışın tedavisi veya radyoterapi olarak adlandırılır) yüksek enerjili ışınların kanser hücrelerine zarar vermesi ve onların büyümesini önlemesi ilkesine dayanır. Cerrahi tedavi gibi ışın tedavisi de bölgesel bir tedavidir. Sadece tedavi edilen bölgedeki kanserli hücreleri etkiler. Radyoterapi bazen cerrahi öncesi tümörü küçülterek daha kolay alınmasını sağlamak için kullanılabilir. Daha sık olarak cerrahi sonrası bölgede kalan kanserli hücreleri yok etmek için kullanılır. Cerrahi ile çıkarılamayan tümörlerde oluşan ağrı veya diğer belirtileri ortadan kaldırmak için de kullanılabilir. Radyoterapi genelde ayaktan hastanede veya haftada 5 gün süreyle klinikte yatarak birkaç hafta süresince verilebilir.
    Araştırmacılar radyoterapi uygulamanın daha etkin yollarını araştırmaktadırlar. Örneğin cerrahi öncesi ve sonrası radyoterapi uygulamanın (sandwich tekniği) yararlarını veya cerrahi süresince radyoterapinin uygulanması araştırılmaktadır. Doktorlar yayılmamış rektum kanserlerinde tek başına (cerrahi uygulamaksızın) radyoterapi kullanımını da araştırıyorlar.
    Radyasyon tedavisinden önce hastaların sormak istedikleri bazı sorular:
    Radyasyon (ışın) nasıl verilecek?
    Bu tedavinin amacı ve hedefi nedir?
    Tedavi ne zaman başlayıp, ne zaman bitecek?
    Tedavi süresince kendi kendime neler yapmalıyım?
    Ne tür yan etkiler görülebilir?
    Tedavi sonucunda kısırlık riski var mıdır?
    Biyolojik tedavi, vücudun savunma sisteminin harekete geçirilerek kanser hücrelerinin yok edilmesine yardımcı olmasının sağlanmasıdır. Bazı hastalarda biyolojik tedavi kemoterapi ile birlikte kullanılabilir veya cerrahi sonrası adjuvant tedavi olarak kullanılabilir. Klinik çalışmalarda yeni biyolojik tedavi tipleri kullanılmaya başlanmıştır. Hastaların bazı biyolojik tedavi türlerini alabilmek için hastanede kalmaları gerekebilir.
    TEDAVİNİN YAN ETKİLERİ
    Uygulanan kemoterapötik ilaçların sadece kanser hücrelerini etkilemesini sağlamak zordur. Sağlıklı dokuların da zarar görmesi nedeniyle tedavi istenmeyen yan etkilere neden olabilir.
    Kanser tedavisinin yan etkileri kişiden kişiye ve tedaviden tedaviye değişiklik gösterebilir. Doktorlar bu yan etkileri en aza indirmeye çalışırlar. Bu yüzden doktorun tedavi sırasında ve sonrasında oluşabilecek sağlık problemlerini çok iyi bilmesi gerekir.
    CERRAHİ
    Kolorektal kanserde uygulanan cerrahi tedavi ve açılan kolostomi, hastalarda geçici kabızlık ve ishale neden olabilir. Doktorlar oluşan bu problemleri en aza indirmek için diyet veya çeşitli ilaçlar önerebilirler. Ameliyattan sonra ağrısı olan hasta mutlaka bunu doktoruna söylemelidir. Böylece doktoru tarafından verilecek ilaçlarla, oluşan ağrı giderilecektir.
    Ameliyat sonrasında yaranın iyileşmesini sağlamak için fizik aktivitenin kısıtlanması gerekmektedir. Kolostomili hastalarda, kolostomi çevresindeki deride hassasiyet oluşabilir. Doktor ve hemşireler hastaya kolostomi bölgesinin bakımı ve temizliği konusunda bilgi vererek bu hassasiyetten ve infeksiyondan bölgeyi korurlar.
    KEMOTERAPİ
    Kemoterapi alan hastalar her kemoterapiden yaklaşık bir hafta kadar sonra medikal onkoloji polikliniğinde doktor kontrolünden geçmelidir. Bu kontrolde hastalar muayene edilir, şikayetleri dinlenir, kemoterapinin yaptığı yan etkiler değerlendirilerek gerekirse ilacın dozunda yeniden ayarlama yapılır.
    Kemoterapinin yan etkileri verilen ilaca göre değişir. Genel bir kural olarak kemoterapi hızla çoğalan hücreleri etkiler. Kanama sırasında pıhtılaşmayı sağlayan, hastalıklara karşı savunmamızı yapan ve vücudumuzdaki organlara oksijen taşıyan kan hücreleri hızlı çoğalan hücrelerdir. Bu kan hücreleri kemoterapi aldıktan yaklaşık 1 hafta 10 gün sonra sayıca azalırlar ve bu nedenle çabuk morarma veya diş fırçalama gibi küçük işlemler sonrası kanama olabilir. Normalde vücudumuza girdiklerinde savunma sistemimiz güçlü olduğundan hastalık yaratmayan mikroplar kemoterapi sonrası savunmamızı sağlayan hücreler azaldığından kolaylıkla ateşli hastalıklara yakalanmamıza neden olabilirler. Bu dönemde yıkayarak yediğimiz çiğ sebze ve meyveleri (örneğin salata gibi) en az 10 gün kadar yemekten kaçınmalısınız. Bu dönemde çevredeki insanlardan mikrop kapmamak için kalabalık ortamlarda bulunmaktan da kaçınmalısınız.
    Unutmayınız ki bu yasak meyve ve sebzelerin hastalığınız üzerine olan herhangi bir etkisinden dolayı değil, ne kadar temiz yıkasanız da yiyeceğiniz sebze veya meyvenin üzerinde kalmış olması muhtemel mikroplardan kaçınmak içindir. Yiyeceklerinizin bu zaman dilimi içinde pişmiş olmasına dikkat ediniz. Eğer 38.50C in üstünde, bir saati geçen ateşiniz olursa mutlaka doktorunuza ulaşınız. Ateşiniz var ve kan hücreleriniz kan sayımında düşük bulunursa antibiyotik tedavisi almanız gereklidir. Kan hücrelerinizin sayısında meydana gelen bu azalma bir hafta ila 10 gün içinde kendiliğinden geçer ve hücreler normal sayılarına ulaşır.
    Bir başka hızlı çoğalan hücre grubu sindirim sistemi hücreleri ve kıl kökü hücreleridir. Bu nedenle kemoterapi sonrası genellikle ilk haftadan sonra saçlar dökülür. Hastalarda iştah kesilmesi, bulantı, kusma, ishal ve ağız yaraları gelişebilir, bu yan etkilerin hemen hepsi ilaç tedavisi ile kontrol altına alınabilir. Bu yan etkiler kısa sürelidir, hastaların şikayetleri bir sonraki kemoterapi başlamadan önce geçmiş olur. Kemoterapinin bahsedilen bu yan etkilerinin şiddeti hastadan hastaya değişir.
    Günümüzde modern kemoterapilerle uzun, kalıcı yan etkilere rastlamak nadirdir. Ancak bazı kemoterapi ilaçları kalp üzerinde olumsuz etkiler yapabilir, bu tür ilaçları kullananlarda doktor periyodik olarak kalbinizin etkilenip etkilenmediğini anlamak için tetkikler ister. Bugün kullanılan kemoterapi ilaç dozları ve kemoterapi kür sayıları kalp üzerinde olumsuz etki yapacak boyutta değildir. Bazı kanser ilaçları yumurtalıkları etkileyerek yumurta hücrelerini öldürürler, böylece yumurtalıklar kadınlık hormonu olan östrojeni üretemez ve hastalar menopoza girerler. Adetler seyrekleşir yada durabilir ve bu durumda kadınlar hamile kalamazlar. Özellikle 35-40 yaşın üzerinde kemoterapi ile meydana gelen kısırlık kalıcıdır. Daha genç hastalarda kemoterapi süresince kesilen adetler bir süre sonra normale dönebilir.
    Kemoterapi ilaçları çoğunlukla damardan verilir ve verildikleri damara zaman içinde zarar verip, damarın sertleşmesine ve dışarıdan bakıldığında gözle fark edilebilir hale gelmesine neden olabilirler. Kemoterapi alırken veya aldıktan sonraki gün ilacı aldığınız kolda kızarıklık şişme ve yanma olursa hemen doktorunuza haber vermelisiniz.
    Kemoterapi alırken herhangi bir nedenle ağrı kesici kullanmanız gerekirse doktorunuza danışınız. Çünkü bazı ağrı kesiciler vücuttaki kan hücrelerinde sayıca veya işlevce azalmaya neden olabilirler. Bunun dışında kalp, akciğer ve böbrek hastalığınız için kullandığınız ve hayati önemi olan ilaçlarınıza kemoterapi süresince devam edebilirsiniz. Kullanmak zorunda olduğunuz bu ilaçları doktorunuza yaptığınız ziyaretlerde göstererek bir sakınca olup olmadığını sormanız uygun olur.
    IŞIN TEDAVİSİ
    Karın bölgesine ışın tedavisi alan hastalarda bulantı, kusma, ishal olabilir. Kolorektal kanserlerde uygulanan ışın tedavisi pelvik bölgede kılların dökülmesine neden olabilir. Bu etki kalıcı veya geçici olabilir. Tedavi sırasında deri kızarabilir, kuruyabilir, hassaslaşabilir ve kaşınabilir. Hastalar dar giysilerden kaçınmalı, pamuklu giysileri tercih etmelidirler. Doktor önerisi olmadan deriye kesinlikle losyon veya krem sürülmemelidir. Işın tedavisi sırasında hastalar kendilerini çok yorgun hissederler. Özellikle tedaviden haftalar sonra bile bu durum devam edebilir. Bu süreçte hastalar olabildiğince dinlenmekle beraber hastalar normal aktivitelerinden uzaklaşmamalıdırlar.
    BİYOLOJİK TEDAVİ
    Biyolojik tedavinin yan etkileri çok çeşitli olmakla beraber sıklıkla grip benzeri bir durum, titreme, ateş, halsizlik, bulantı, kusma, ishal bazen de döküntüler oluşabilir.
    DİĞER YAN ETKİLER
    Kanser iştah azalmasına neden olabilir. Bazı hastalarda ağızda tatsızlık oluşur. Çoğunlukla tedavilerin yan etkileri olan bulantı, kusma ve ağızda yaralar hastanın yemek yemesini güçleştirir. Fakat beslenme çok önemlidir. Öğünler mutlaka yeterli kalori ve protein içermelidirler. Böylece kilo kaybı ve dokuların kendini tekrar tamir etmesi sağlanabilir.
    Tedavi alan hastalar, düzenli ve yeterli beslenirlerse kendilerini daha enerjik ve iyi hissedeceklerdir ve ilaçların yan etkileri daha az görülecektir.
    Bazen kolorektal kanser tedavisi hastaların cinsel yaşamını etkileyebilir. Ameliyat sırasında bazı sinirlerin ve damarların tedavi nedeniyle zarara uğraması sonucu geçici veya kalıcı impotans oluşabilir. Karın bölgesine uygulanan ışın tedavisi de bazen erkeklerde sertleşme problemlerine yol açabilir. Kolorektal tümörler için ameliyat uygulanan kadınlarda da cinsel sorunlar oluşabilir. Işın tedavisi de geçici olarak vaginada kuruluk ve hassasiyete neden olabilir. Doktorlar ve hemşireler bu sorunların giderilmesine yönelik önerilerde bulunabilirler.
    Tedavi sırasında ve sonrasında cinsel yaşamınıza eskiden olduğu gibi devam etmenizde bir sakınca yoktur. Kemoterapinin yumurtalık hücreleri üzerinde olan mutajenik (bebekte ciddi anormallikler olabilmesi) etkileri nedeni ile tedavi süresince gebeliği önlemek için doğum kontrol yöntemlerinden biri tercih edilmelidir. Verilen kemoterapi ilaçlarının çoğu yumurtalıkların çalışmasını bozar ancak bu etkilenmenin derecesi hastadan hastaya değişir.
    Tanı sonrası tedavi planı ile yaşadığınız fiziksel ve ruhsal sıkıntılar, hastalığa veya tedaviye bağlı yorgunluk, halsizlik hissi, cinsel yaşamınızın, istek ve heyecan duyma gibi duygularınızı etkileyebilir. Cinsel yaşamınız ile ilgili bu tür sorunlar, bu dönemde yaşadığınız ve tedavi sonrası geçen diğer sorunlar gibi zaman içinde geçecektir.
    Kolostomili hastaların cinsel yaşam konusunda özel bir kaygıları vardır. Cinsel birlikteliğe hazır olmadan önce kolostomiye alışmaları zaman alabilir. Bazı hastalar bu durumu onların düşüncelerini ve duygularını anlayan bir eşle, arkadaşla veya kaygılarını giderecek bir terapistle paylaşabilirler. Enterostomi uzmanları hastaların cinsel yaşamlarında kolostomiye uyum sağlamalarına yardımcı olabilir. Onların cinsel yaşamlarının devamı için bir takım tedbirler alıp, önerilerde bulunabilir.
    Cinsel yaşamınıza yönelik kaygılarınız olduğunu ve bu konuda yardım almak istediğinizi tedavi aldığınız kemoterapi ünitesindeki doktor ve hemşirelere belirtmekten çekinmeyiniz .
    İZLEM
    Kolorektal kanser tedavisinden sonra hastaların düzenli takibi çok önemlidir. Kanser aynı veya komşu bölgede tekrar ortaya çıkabilir veya vücudun başka bir yerine yayılabilir. Doktorlar hastalarını yakından takip ederek kanserin geri gelmesi durumunda mümkün olan en kısa sürede onu tekrar tedavi edecektir.
    Takipte fizik muayene, gaitada gizli kan testi, sigmoidoskopi, kolonoskopi, göğüs röntgeni, çeşitli kan testleri ve CEA ölçümü yer alır. Sıklıkla ameliyattan önce hastaların CEA düzeyleri yüksektir ve ameliyatla tümör çıkarıldıktan sonra haftalar içinde normalleşir. Eğer CEA düzeyleri tekrar yükselmeye başlarsa, bu kanser geri geliyor anlamına gelebilir. Bu arada diğer testlerde yapılmalıdır. Çünkü bu yükselme kanser dışında diğer nedenlerle de olabilir.
    Kolorektal kanserle ilgili kontrollerin yapılması sırasında hastalar diğer kanser tipleri açısından da kontrol edilmek isteyebilirler. Kalın bağırsak kanseri olan kadınlarda meme, yumurtalık ve rahim ağzı kanserlerinin gelişme riski artmıştır. Erkeklerde ise prostat kanserinde artış görülür.
    Kanser tedavisi gören hastaların az bir kısmında yıllar sonra da yan etkiler görülebilir. Hastalar olabilecek bu yan etkiler konusunda da doktorlarıyla konuşmak isteyebilirler. Böylece hastalar düzenli kontrollere devam ederler ve herhangi bir problem ortaya çıkar çıkmaz doktora haber verirler.
    NEDENLER VE KORUNMA
    Kolorektal kanser en sık kanserlerden biridir. Kolorektal kanser oluşumu tek bir sebebe bağlanamaz. Çeşitli faktörler kolorektal kanser oluşumunda rol oynayabilir. Kanser bulaşıcı değildir. Bazı insanların kolorektal kanser olma riski diğerlerinden daha fazladır. Aşağıdaki durumlarda risk artmıştır:
    Polipler: Çoğu (hemen hemen hepsi) kolorektal kanser, bağırsak poliplerinden gelişir. Polip selim bir oluşumdur fakat bazen kansere dönüşebilir. Poliplerin alınması kanser oluşumunu önlemede en önemli yoldur.
    Yaş: 50 yaşın üstü kolorektal kanser riskinin arttığı yaş grubudur.
    Aile öyküsü: Yakın akrabalarda bağırsak kanseri bulunması kanser oluşum riskini artırır. Hatta bazı tip kolon kanserleri ailesel geçiş gösterir.
    Familial polipozis: Bu kalıtsal hastalık kalın bağırsaklarda yüzlerce polip oluşumu ile kendini gösterir. Zamanla bu polipler kansere dönüşebilirler. Tedavi edilmemiş “familial polipozis”li hastalar mutlaka bir süre sonra kanser olurlar.
    Diyet: Diyetlerinde yüksek yağ, düşük meyve ve sebze ve düşük posalı gıdalar alanlarda kolorektal kanser görülme riski daha fazladır.
    Ülseratif kolit: Bu hastalık bağırsağın iltihabi bir hastalığıdır. Bu hastalarda diğer insanlara göre bağırsak kanseri olma riski daha fazladır.
    Araştırmacılar bazı faktörlerin de kanser oluşumunu arttırdığını düşünmektedirler. Örneğin şehir yaşamının kanser oluşumunu arttırdığı düşünülmektedir. Siyah ırkta kolon kanseri, beyaz ırkta da rektum kanseri görülme sıklığı fazladır.
    İnsanlar bağırsak kanseri olma risklerini azaltabilirler. Örneğin bağırsaklarında polip saptanan birisi doktoru ile görüşerek onun alınmasını sağlayabilir. Yeme alışkanlıklarını değiştirip daha az yağlı yiyecekler yiyebilirler. Fazla yağlı yiyecekler; et, yumurta, kurutulmuş yiyecekler, yemeklerde ve salatalarda kullanılan yağlardır. İnsanlar yiyeceklerindeki posa miktarını artırabilirler. Posalı yiyecekler; kepekli ekmek ve tahıllardır. Bu konuda diyet uzmanları size yardımcı olabilir.
    Sonuç olarak özellikle 50 yaş üzeri insanların bağırsak kanseri konusunda risk durumlarını doktorları ile görüşüp, onların uygun göreceği kontrolleri yaptırmalarında yarar vardır.
    Bağırsak kanserleri konusundan daha fazla bilgiyi aşağıdaki telefon, fax ve e-mail adresleri ile ilgili internet sitelerinden edinebilirsiniz.
    Bu kitapçık A.B.D Ulusal Kanser Enstitüsü tarafından yayınlanan “What You Need To Know About Cancer of the Colon and Rectum” adlı kitapçık esas alınarak hazırlanmıştır.

  • Özgüven Eksikliği ve Çocuk

    Özgüven Eksikliği ve Çocuk

    Son günlerde sık sık rastladığımız sorunlardan bir tanesi çocuklarımızın kendisine olan güvensizliğidir.Gelişme çağındaki çocuklarımızın birçoğu kendisi olmaktan mutsuz.Bu durumun farkında olan ebevyenler için çocuklarının başarılı ve göz önünde olması imkansız bir hale gelir.Asla çocuklarının bu kaygıyı yeneceklerini düşünemezler.Bunun üzerine çocukları üzerinde şiddetli bir baskı uygularlar.bu süreç özgüven eksikliği yaşayan çocuklar için işkence haline gelir.

    Özgüven insanın kendi kişiliğinden,kendi ruh hali ve fiziğinden mutlu olmak demektir.Özgüven eksikliği yaşayan çocuklarımızın yerine kendimizi koyarsak aslında ne kadar zor bir aşamadan geçtiklerini anlamış oluruz.Düşünsenize sürekli başka bir insan sizden üstün tutuluyor,bazı zaman sırf ebeveynlerimiz için yaptığımız güzel şeyler onlar tarafından onaylanmıyor. Onaylanmamakla da kalmıyor daha iyisi isteniyor. Neden komşunun kızı 100 alıyorken sen 85 aldın? Ya da neden sen bu kadar kilo aldın bak arkadaşımın kızına filinta gibi…bu tarz yaklaşımlara maruz kalan çocuklarımız için hala daha iyisini beklemek ne kadar mümkün? Özgüven eksikliği yaşayan çocuklarımız bir görev verildiğin de yapabileceklerine emin olmadıklarından.daha önce hiç yapmadıkları bir şeyi yaparken tedirginlik yaşarlar.

    Peki çocuklarımızın kendilerine özgüven duymasını nasıl sağlarız? Çocuklarımız gelişimsel çağları boyunca büyüklerinden gördükleri sevgi,onay ve değer onların kişilğini etkiler.Yaptığı güzel şeyler de hata olduğu halde tebrik edilen,gurur duyulan çocuğunu olduğu gibi benimseyen ebevyenlerin çocukları kendilerine özgüven duyarlar.Aileleri arkdasında olduğu için yeni yapacağı herşeyde başaracaklarına inanırlar.Çocuklarımız bir hata yaptıklarında hatayı görmezden gelmeyin,ama elestirmeyinde.Kıyaslama yapmayın.onu olduğu gibi kabul edin ve kendisini sevmesini sağlayın.onların kendi başarılarını ve yeteneklerini görmelerine yardım edin.Çocuklarınıza sevgi göstermeyi ihmal etmeyin.Onların sizinle paylaştığı en ufak sorunla bile dalga geçmeyin onu ciddiye alın.Sizinle herşeyi paylaşmasını sağlayın.Eğer çocuğunuzdan birşeyler bekliyorsanız bu onun sınırlarını aşmasın.onun yapabileceğinizden fazlasını yapmaya zorlamayın.Söylediğiniz her cümleye dikkat edin.Unutmayın çocuklarımız bizim herşeyimiz hiçbir başarı onların mutluluğundan önemli değildir.

  • Kanser ve beslenme

    Diyet ve fiziksel aktivitenin sadece kanser üzerine değil hipertansiyon, kolesterol yüksekliği, koroner kalp hastalığı, şeker hastalığı gibi toplumun büyük bir kısmını etkileyen bir çok önemli hastalık ile ilişkili olduğu çok sayıda çalışmada ispatlanmış durumdadır. Hemen hemen her hastaya doktorlar tarafından diyet ile ilgili bazı kısıtlamalar getirildiği ve her hasta ve sağlıklı bireye, hastalıktan koruyucu özelliği sebebiyle egzersiz önerildiği herkes tarafından bilinmektedir.

    Elinizdeki bu rehber, kanser riskini azaltan beslenme ve diğer yaşam tarzı alışkanlıklarıyla ilgili konularda, sağlık çalışanlarına ve genel halka tavsiyeler vermek amacıyla Amerikan Kanser Topluluğunun belli aralıklarla yayınladığı kılavuzlar temel alınarak hazırlanmıştır. Her ne kadar hiçbir diyet hiçbir hastalığa karşı tam korumayı garanti etmese de bu rehberler diyetin ve fiziksel aktivitenin kanser riskini nasıl düşürdüğü hakkında günümüzde bilinen en iyi bilgiyi sunmaktadırlar.

    Bu rehber sayesinde beslenme ve egzersiz hakkındaki sorularınızı cevaplayabilmek dileği ile . . .

    Kanserin Önlenmesinde Diyet ve Fiziksel Aktivitenin Önemi


    Sigara kullanmayan Amerikalıların çoğunluğu için beslenme tercihleri ve fiziksel aktivite kanser riskinin en önemli değiştirilebilir belirleyicileridir. ABD’de her yıl ortaya çıkan 500.000’den fazla kansere bağlı ölümün 1/3’ü diyet ve fiziksel aktivite alışkanlıklarına, diğer 1/3’ü sigara kullanımına bağlanmaktadır. Her ne kadar kalıtım kanser riskini etkiliyor olsa da ve kanser, hücrelerdeki genetik mutasyonlarla meydana geliyor olsa da toplum ve kişiler arasındaki kanser riskindeki farklar, kanserin kalıtılmayan faktörlere de bağlı olabileceğini düşündürmektedir. Sigara kullanımı, belli bir diyet ve yaşam boyu aktif kalmak gibi kişiye has faktörler bir kişide kanser gelişimi riskini önemli ölçüde etkilemektedir. Sağlıklı bireysel davranışlar en etkili olarak toplumdaki sosyal ve çevresel faktörlerle mümkün olduğu için, bu rehber ilk defa toplumsal davranışlar için açık tavsiyeler içermektedir. Amerikan Kanser Topluluğu kanser riskini azaltan beslenme ve diğer yaşam tarzı alışkanlıklarıyla ilgili konularda sağlık çalışanlarına ve genel halka tavsiyeler vermek için beslenme ve fiziksel aktivite rehberi yayınlamaktadır. Amerikan Kanser Topluluğu Beslenme ve Fiziksel Aktivite Rehberi Danışmanlık Komitesi tarafından 2001’de güncelleştirilen bu rehberler, kanser riski ile diyet ve fiziksel aktivite arasında laboratuar deneylerinde olduğu kadar insanlarda yapılan çalışmalarda da bağlantı kuran mevcut bilimsel kanıtlara dayanmaktadır. Bu rehberler bilimsel kanıtların son durumunu yansıtmaktadır. Bir çok bakımdan hem çalışmalar hala mevcut olmadığı için hem de son bulgular tutarsız olduğu için kanıt kesin değildir. Her ne kadar randomize kontrollü çalışmalar bilimsel sonuçlar için altın standart olsa da böyle bir kanıt henüz mevcut değildir. Diyet, fiziksel aktivite ve kanser riski ile ilgili birçok karmaşık ilişki hakkındaki çıkarımlar kanser biyolojisinin daha iyi anlaşılmasıyla birlikte gözlemsel çalışmalara dayanmaktadır.

    Diyetin ana bileşenleri ile sık görülen kanserlerin arasındaki bugünkü bilimsel kanıtın izafi dayanağı özetlenmiştir. Farklı kaynaklardan kanıtın bütünlüğü ele alındığında bu rehberler hem kanser riskinde azalmanın yararlarını hem de kapsamlı sağlık yararlarını ele almaktadır. Her ne kadar hiçbir diyet hiçbir hastalığa karşı tam korumayı garanti etmese de bu rehberler diyetin ve fiziksel aktivitenin kanser riskini nasıl düşürdüğü hakkında günümüzde bilinen en iyi bilgiyi sunmaktadırlar. Amerikan Kanser Topluluğu Rehberleri koroner arter hastalığını önlemek için Amerikan Kalp Derneğinin çıkardığı rehberlerle ve sağlık ve insan hizmetleri bölümü tarafından, Amerikalılar için Beslenme Rehberi 2000’de tanımlanan genel sağlık teşviki ile benzerlik göstermektedir.
    Amerikan Kanser Topluluğu Rehberleri diyet ve fiziksel aktivite şekilleri hakkında kişiye yönelik tavsiyeler içermektedir. Bu yüzden bu komite kanser riskini düşürmeye yönelik beslenme ve fiziksel aktiviteyle ilgili 4 tavsiyeye eşlik eden toplumsal davranış için bir anahtar öneri sunmaktadır. Bu tavsiye sağlıklı besin seçenekleri ve fiziksel olarak aktif olma olanaklarına ulaşılabilirliği arttırarak sağlıklı davranışları destekleyen toplum ölçütlerinin önemini vurgulamaktadır.

    AMERİKAN KANSER DERNEĞİNİN KANSER ÖNLENMESİ İÇİN BESLENME VE FİZİKSEL AKTİVİTE REHBERİ

    Amerikan Kanser Derneğinin kişiye yönelik tavsiyeleri
    1) Başta bitkisel kaynaklı olmak üzere çeşitli sağlıklı besinler tüketin
    * Her gün 5 veya daha fazla porsiyon sebze ve meyve çeşitlerinden yiyiniz
    * İşlenmiş (rafine) tahıllar ve şekerler yerine, ham tahılları tercih ediniz
    * Kırmızı etin, özellikle yağlı ve işlenmiş olanların, tüketimini kısıtlayınız.
    * Sağlıklı kiloyu korumaya yardımcı olacak besinleri
    seçiniz
    2) Fiziksel olarak aktif bir yaşam tarzı benimseyiniz
    * Yetişkinler haftanın 5 ya da daha fazla günü 30 dakika ya da daha fazla orta derecede aktivitede bulunmalıdır. Haftanın 5 yada daha fazla günü 45 dakika yada daha fazla orta-şiddetli derecede aktivitede bulunmak meme ve kolon kanseri riskindeki azalmayı daha da artırabilmektedir.
    * Çocuklar ve gençler haftanın en az 5 gününde günde en az 60 dakika orta-şiddetli derecede fiziksel aktivitede bulunmalıdır.
    3) Yaşam boyu sağlıklı kiloyu koruyunuz.
    * Kalori alımını fiziksel aktiviteye göre dengelemek gereklidir
    * Son zamanlarda fazla kilolu ya da şişman olanlar kilo vermelidir.
    4) Alkollü içeceklerin tüketimi sınırlanmalıdır
    Toplumsal davranışlar için Amerika Kanser Derneğinin önerileri
    Ulusal, özel ve toplumsal organizasyonlar sağlıklı beslenme ve fiziksel aktivite davranışlarının sağlanmasını ve devam ettirilmesini destekleyen sosyal ve fiziksel çevre yaratmak için çalışmalıdırlar.

    * Okullarda, işyerlerinde ve toplumda sağlıklı besinlere ulaşılması sağlanmalıdır.
    * Okullarda fiziksel aktivite için, toplumda ulaşım ve dinlenme için güvenli, eğlenceli ve ulaşılabilir mekanlar sağlanmalıdır.

    Tablo 1: Beslenme ve fizik aktivite kılavuzları

    TOPLUMA YÖNELİK TAVSİYELER

    Sosyal, ekonomik ve kültürel faktörler diyet ve fiziksel aktiviteyle ilgili kişisel tercihleri belirgin bir biçimde etkilemektedir. İnsanların çoğu sağlıklı bir yaşam biçimi edinmek isteseler de diyet ve fiziksel aktivite rehberlerine uymayı zorlaştıracak büyük engellerle karşılaşmaktadırlar. Yüksek kalorili yiyeceklerin ve lokanta yemeklerinin rahat ve uygun fiyata olması bu yiyeceklerin tüketiminde artışa sebep olmaktadır. Ayrıca fiziksel aktivitedeki azalma ile beraber bugünkü gidişat, her yaştaki ve her toplum kesimindeki insanlarda endişe verici şişmanlık salgınına katkıda bulunmaktadır. Uzun çalışma saatleri ve ev halkının çoğunun çalışması, yemek hazırlamaya ayrılan zamanı azaltmaktadır. Bu da ev dışında çoğunlukla işlenmiş besinler ve fast food (hazır yemek) yemede artışa neden olmaktadır.

    Boş vaktin azalması, ulaşım için otomobillerin kullanılması, elektronik eğlencenin ve iletişim araçlarının kullanımının artması hepsi daha az aktif bir yaşam tarzı oluşmasına katkıda bulunmaktadır.
    Beslenmenin iyileştirilmesi ve fiziksel aktivitenin artması birden fazla strateji gerektirecektir. Bu stratejiler, toplum ve çalışma alanlarında sağlık programlarından, toplumsal planlama, ulaşım, okula dayanan fiziksel eğitim ve beslenme hizmetlerini etkileyen politikalara kadar uzanmaktadır. Çabalar, özellikle tüm halk gruplarının sağlıklı beslenme seçenekleri ve fiziksel aktivite için olanakları kullanabilmesini artırmak durumundadır. Ulusal ve özel organizasyonların her biri yeni politikalar ve ihtiyaç duyulan değişiklikler için yeni kaynaklar üretmelidir. Yaşam tarzı değişikliğinde özellikle ikna edici olabilecek olan sağlık hizmetleri çalışanları, çevrelerinde politika değişikliklerini teşvik etmede liderlik üstlenebilirler.

    Yetişkinlerde sigara kullanımında azalma, sağlık davranışlarını değiştirmede sosyal çevrenin gücü için yararlı bir örnektir. Erişkinlerde kişi başına düşen sigara tüketimi sigara kullanımının sağlığa zararlarının anlatıldığı 1964 Surgeon General raporundan sonra sürekli bir düşüşe geçmiştir. O zamandan sonra diğer sosyal ve politik faktörler sigara kullanımını azaltmada daha da önemli olmuştur. Bunlar, sigara reklamlarını düzenleyen ulusal politika değişikliklerini, ergin olmayanların tütün ürünlerine ulaşmasını kısıtlamayı, tütün ürünlerinin vergisini arttırmayı, sigara kullanmayanların haklarına dikkati çekmeyi içermektedir.

    Sağlıklı beslenme ve fiziksel aktivite şekillerini inşa etmek kişisel yaşam biçimi tercihlerinde ve ulusal politikalarda benzer amaçlı değişiklikler yapmayı gerektirecektir. Ulusal, özel ve toplumsal organizasyonları sağlıklı beslenme ve fiziksel aktivite davranış şekillerini benimsemeyi destekleyen sosyal ve fiziksel çevre yaratmaya çabalamalıdır.

    KİŞİYE YÖNELİK ÖNERİLER


    Düzenli fiziksel aktiviteyle birlikte sağlıklı beslenmenin kanser riskini azalttığını gösteren güçlü bilimsel kanıtlar vardır. ABD’deki kanser ölümlerinin yaklaşık %35’i diyette yapılacak değişikliklerle önlenebilmektedir. Beslenme ve kanser bilimsel çalışması çok karmaşıktır; bu sebepten konu ile ilgili birçok önemli soru cevap beklemektedir. Tek başına besinlerin, besin kombinasyonlarının, aşırı beslenmenin ve enerji dengesizliğinin ya da yaşamın belirli evrelerinde vücut yağ dağılımının nasıl kendine has olarak kanser riskini etkilediği şu an için açık değildir. Fakat epidemiolojik çalışmalar beslenmeleri sebze ve meyve yönünden zengin, hayvansal yağ, et ve/veya kaloriden fakir olan toplumların bazı sık görülen kanserlere yakalanma riskinin düşük olduğunu göstermektedir. Kanser riskini etkileyen beslenmenin özgül bileşenleri hakkında daha çok şey bilinene kadar, en iyi önerinin bu rehberlerde tanımlandığı gibi tüm besinleri ve kapsamlı diyet şekillerini vurgulamak olduğu düşünülmektedir.

    1) Özellikle bitkisel kaynaklı çeşitli sağlıklı besinler yenmelidir
    a. Beş ya da daha fazla porsiyon
    sebze ve meyve çeşidi yenmelidir
    Her öğün ya da atıştırma meyve
    ve sebze içermelidir.
    Her çeşit meyve ve sebze
    yenmelidir.
    Patates kızartması, cips ve diğer kızartılmış sebzeler kısıtlanmalıdır.
    Eğer meyve ya da sebze suyu içilecekse %100 doğal olanları tercih edilmelidir.
    b. Rafine tahıl ve şekerler yerine ham tahıl tercih edilmelidir.
    Ham tahıl, pirinç, ekmek ve makarna tercih edilmelidir.
    Hamur işi, tatlandırılmış tahıllar, yumuşak içecekler ve şekerler dahil rafine karbonhidratların tüketimi kısıtlanmalıdır.
    c. Özellikle yüksek yağ içeren ve işlenmiş olan kırmızı etin tüketimi kısıtlanmalıdır
    Sığır, keçi ve kuzu eti yerine balık, tavuk ve fasulye tercih edilmelidir.
    Kırmızı et yenilecekse ince ve küçük porsiyon seçilmelidir.
    Etleri kızartmak ya da közlemek yerine fırında, ızgarada ya da haşlayarak hazırlamak tavsiye edilmektedir.
    d. Sağlıklı kiloyu korumaya yardımcı olacak besinler seçilmelidir.
    Dışarıdan yemek yenecekse yağı, kalorisi, şekeri düşük besinler tercih edilmeli ve büyük porsiyonlardan kaçınılmalıdır.
    Yüksek kalorili yiyeceklerden küçük porsiyon yenmeli, düşük yağlı ya da yağsızın düşük kalorili demek olmadığı hatırlanmalıdır. Düşük yağlı kekler, pastalar ve benzer yiyecekler çoğunlukla yüksek kalorilidir.
    Patates kızartması, cheeseburger, pizza, dondurma ve diğer tatlılar gibi kaloriden zengin besinler yerine meyve, sebze ve diğer düşük kalorili besinler tercih edilmelidir.

    SEBZE VE MEYVELERİN YARARLI ETKİLERİ


    Yüksek oranda sebze, meyve tüketimi olan toplumlarda akciğer, ağız, yemek borusu, mide ve kolon kanseri daha az görülmektedir. Hormona bağlı olduğu kabul edilen meme ve prostat gibi kanserler için kanıt daha az güçlüdür. Diğer faktörlerden kaynaklanan kanserlerde bile diyet önemli bir faktör olabilmektedir. Mesela pek çok çalışmada, çok meyve ve sebze tüketenlerde akciğer kanseri görülme sıklığı düşük bulunmuştur. Her ne kadar tütün kullanımı akciğer kanseri için ana faktör olsa da diyet de sigara kullananlarda ve yaşam boyu kullanmamışlarda riski değiştirmektedir.

    Meyve ve sebze tüketiminin kanser riskini düşürdüğü yönündeki kanıt özel besinleri izole etmeye ve yüksek risk altındaki popülasyona farmakolojik dozlarda vermeye teşebbüs edilmesine sebep olmuştur. Bu teşebbüslerin çoğu kanseri ya da kanserin öncül lezyonlarını önlemede başarısız olmuş ve bazı vakalarda ters etkisi olmuştur. Dikkate değer örnekler akciğer kanserini önlemek için beta-karotenle yapılan üç önemli çalışmadır. Beta-karotenden zengin beslenenlerde akciğer kanseri riskinin düşük olduğunu gösteren birçok gözlemsel epidemiolojik çalışmadan sonra bu çalışmalar başlatılmıştır. Bu klinik denemelerden ikisinde yüksek doz beta-karoten desteği alan ve sigara kullananlarda, placebo (içinde ilaç yoktur) alanlara oranla daha yüksek oranda akciğer kanseri gelişirken, üçüncü çalışmada hiçbir etkisi saptanmamıştır. Bu bulgular, tekli yüksek oranda alınan besinlerin zararlı olabileceği fikrini desteklemektedir.

    Meyve ve sebzelerin hangi bileşenlerinin kansere karşı en koruyucu olduğu şu an için net değildir. Meyve ve sebzeler her biri kanseri önlemeye yardımcı olabilecek olan yüzden fazla potansiyel yararlı vitamin, mineral, lif ve diğer maddeler içeren karmaşık maddelerdir. Meyve ve sebzeler, deneysel çalışmalarda bazı kanserlere karşı yarar sağladığı gösterilmiş olan özel karotenoid, flavonoid, terpene, sterol, indol ve fenol gibi özel fitokimyasallar içermektedirler.

    Sebzelerin, lahananın, fasulye, soğan, sarımsak ve domates gibi ürünlerin yararlarının olabileceğini test eden bir çok çalışma devam etmektedir. Özel besin bileşenleri hakkında daha fazla şey bilinene kadar en iyi öneri 5 veya daha fazla porsiyon meyve ve sebze çeşidini her şekliyle yemektir –taze, donmuş, konserve, kurutulmuş ve suyu sıkılmış olarak-.
    Sayısız sağlık kurumunun günde en az 5 porsiyon sebze ve meyve yenmesi yönündeki önerilerine rağmen hala bu besinlerin alımı, çocuk ve yetişkinlerde düşüktür. Meyve ve sebzelerin günde 5 ya da daha fazla yenmesi için ‘DAHA İYİ SAĞLIK İÇİN GÜNDE 5 KEZ’ programı
    başlatılmıştır.

    TAHILLAR


    Buğday, arpa, yulaf gibi tahıllar ve bunlardan yapılan besinler sağlıklı bir diyetin temelini oluşturmaktadır. Tahıllar; folat, vitamin E ve selenyum gibi düşük kolon kanseri ile ilişkilendirilen pek çok vitamin ve mineralin önemli kaynağıdır. Tahıllar, rafine unlardan, lif ve belli başlı vitaminler ve mineraller açısından daha zengindirler. Her ne kadar lifli besinler ve kanser riski arasındaki ilişki yetersiz olsa da yüksek lifli besinler tüketmek hala önerilmektedir. Tahılların faydaları lif kadar içerdiği diğer besin öğelerinden kaynaklanabileceği için lifi, lif-ekleri yerine tahıllardan almak en iyisidir.
    Fasulye; birçok vitamin, mineral, protein ve lifin mükemmel kaynağıdır. Fasulye, mercimek ,bakla, bezelye ve soya fasulyesi, kansere karşı koruyucu besinlerden zengindir ve ete karşı yararlı bir alternatif olabilirler.

    Meyveler
    1 orta boy elma, muz ya da portakal
    ½ bardak doğranmış, pişirilmiş ya da konserve meyve
    ¾ bardak %100 meyve suyu
    Sebzeler
    1 kupa çiğ yapraklı sebze
    ½ bardak doğranmış, pişmiş ya da çiğ sebze
    ¾ bardak %100 sebze suyu
    Tahıllar
    1 dilim ekmek
    28 gram yemeye hazır tahıl
    ½ bardak pişmiş tahıl ya da makarna
    Fasulye ve fındık
    ½ bardak pişmiş kuru fasulye
    2 yemek kaşığı fıstık yağı
    ½ bardak fındık
    Süt Ürünleri ve Yumurta
    1 kupa süt ya da yoğurt
    45 gram doğal peynir
    52 gram rafine peynir
    1 yumurta
    Et
    56- 84 gram pişmiş yağsız kırmızı et, tavuk ya da balık

    Tablo 2:Bir defada (serviste) alınacak yiyecek miktarı

    YAĞ DİYETİ VE KIRMIZI ET TÜKETİMİ
    Yüksek yağ diyetinin kalın barsak (kolon ve rektum), prostat ve rahim (endometriyum) kanserlerinin riskini arttırdığı bilinmektedir. Yüksek yağ diyeti ile meme kanseri arasındaki ilişki ise zayıftır. Yüksek yağ diyeti ile değişik kanserler arasındaki ilişkiyi araştıran çalışmalar, toplam yağ miktarının, yağın özel tipinin (doymuş, tekli-doymamış, çoklu-doymamış yağlar), ve yağdan alınan kalorilerin kanser gelişimi ile ilişkili olduğunu göstermektedir. Kırmızı etteki doymuş yağların, balıktaki omega-3 yağ asitlerine ve zeytindeki tekli doymamış yağlara göre kanser riski oldukça fazladır. Değişik yağ tiplerinin değişik kanserlerdeki etkileri halen araştırılmaktadır.

    Bir gram yağdaki kalori miktarı, bir gram protein ve karbonhidrattaki kalori miktarının yaklaşık 2 katı olması sebebiyle yağın kendisi ve kalorisinin kanser ile ilişkisi tam olarak ayırt edilememektedir. Aynı zamanda yüksek yağlı diyet ile yüksek kalori ve fazla et tüketimi birliktelik gösterdiğinden, yağın kanser ile doğrudan ilişkisini ispatlamak oldukça zordur.
    Hayvansal gıdalar doymuş yağların ve kolesterolün ana kaynağını oluşturmaktadır. Et, her ne kadar yüksek protein ve mineral kaynağı ise de, etin özellikle de kırmızı etin fazla tüketilmesinin barsak ve prostat kanseri başta olmak üzere birçok kanserin riskini arttırdığı değişik çalışmalarda gösterilmiştir. Bu ilişkinin ne kadarının etin içindeki yağa ne kadarının diyet faktörlerine bağlı olduğu tam olarak bilinmemektedir. Örnek olarak, protein yüksek ısıda pişirildiği zaman mutasyonlu bileşikler ortaya çıkmaktadır. Bu mutasyonlu bileşikler et ile barsak kanseri ilişkisine katkıda bulunuyor olabilir.
    Doymuş yağların, kanser ve koroner kalp hastalığı riskini arttırdığını kesin söylemek için daha fazla delile ihtiyaç vardır. Doymuş yağları azaltmanın en iyi yolu, hayvansal yiyeceklerin tüketimini akıllıca yapmaktır. Yağsız etlerin, düşük yağlı veya yağsız süt ve süt ürünlerinin tüketilmesi, tereyağı yerine sıvı yağların kullanılması uygun olacaktır. Baklagiller ve diğer sebzelerin yemekte fazla kullanılması uygun olacaktır. Baklagiller ve diğer sebzelerin yemekte fazla kullanımı ile bitkisel besinleri arttırıp hayvansal besinleri azaltmak mümkün olabilir. Fırında pişirmek ve ateşte kızartmak, tavada kızartmaya göre yağ oranını düşürmektedir. Et, zararlı bakteriler ve parazitler yok edilecek şekilde tam olarak pişirilmeli ancak kömür haline gelecek şekilde kavrulmamalıdır.

    SAĞLIKLI KİLO İÇİN YİYECEKLERİN SEÇİLMESİ
    Birçok insan aldığı kaloriyi azaltmadan, sadece düzenli fiziksel aktivite ile sağlıklı kiloya ulaşamaz. Son dönemlerde tüketilen yiyeceklerin büyük oranlarının yüksek yağ, şeker ve saf karbonhidrat içerdiği bilinmektedir. Bitkisel yiyeceklerin fazla olduğu değişik diyetlerin tüketilmesiyle yüksek kalorili yiyeceklerden uzak durulabilir. Bu yiyeceklerin porsiyon miktarının azaltılması da diğer bir seçenek olabilmektedir.

    Diyetteki yağ oranlarının azaltılarak saf karbonhidrat oranlarının arttırılmasıyla şişmanlığın azalmadığı, tersine şişmanlığın %8 oranında arttığı gösterilmiştir. Fazla miktarda şeker ve diğer yüksek saf karbonhidratların tüketilmesi, insülin duyarsızlığına (şeker hastalığı), vücut yağ dağılımın değişmesine ve kanserin büyümesine sebep olabilecek büyüme faktörlerinin artmasına katkıda bulunmaktadır.

    FİZİKSEL AKTİVİTENİN FAYDALARI
    Kolon ve meme kanseri başta olmak üzere birçok kanserin ve diğer sağlık sorunlarının risklerinin düzenli aktivite ile azaldığı bilinmektedir. Fiziksel aktivite değişik şekillerde kanser riskine etki etmektedir. Düzenli fiziksel aktivite sayesinde alınan ve verilen kalori dengesi düzenlenmekte ve ideal kilo sağlanmaktadır. Fizik aktivite ile barsak hareketleri artmakta, bu şekilde de barsak yüzeylerinin mutasyona uğramış yiyeceklerle temas zamanı azalmaktadır. Dolayısıyla fizik aktivite ile kolon kanseri riski azalmaktadır. Yine düzenli aktivite, meme dokusunun kanda bulunan östrojene maruziyetini azaltarak, meme kanseri riskini azaltmaktadır. Aynı zamanda enerji metabolizmasını arttırarak insulin ve bazı büyüme faktörlerinin konsantrasyonunu azaltır ve bu şekilde de birçok kanserin riskini düşürmektedir. Düzenli fizik aktivite ile kanser dışında kalp hastalığı, şeker hastalığı, kemik erimesi (osteoporoz) ve hipertansiyonun da azaldığı unutulmamalıdır.

    ÖNERİLEN AKTİVİTE MİKTARLARI
    Kanser riskini azaltmak için yapılması gereken fiziksel aktivitenin ne sıklıkta, ne kadar süre ve ne yoğunlukta yapılması gerektiği tam olarak bilinmemektedir. Ancak elimizdeki verilerle kolon kanseri riskinin en küçük aktivitelerle bile belirgin azaldığı bilinmektedir. Haftada 5 veya daha fazla gün (her gün 45 dakika olmak şartıyla) orta şiddetteki egzersizlerle meme, barsak, böbrek, rahim, yutak borusu ve diğer bazı kanser risklerinin azaldığı gösterilmiştir.

    Oldukça hareketsiz olan insanlar bile yavaş yavaş arttırarak her gün 30 dakika orta şiddetli egzersizlerle kalp damar hastalıklarını ve kiloyu önemli ölçüde azaltabilirler. Orta derecede aktif olan insanlara ise 30 yerine günde 45 dakika egzersiz önerilmektedir.

    HAREKETSİZ YAŞAMDAN KURTULMAK İÇİN ÖNERİLEN YOLLAR

    1. Asansör değil merdiven kullanılmalıdır.
    2. Mümkünse yürüyerek veya bisikletle işe gidilmelidir.
    3. Öğlen yemeği arasında arkadaşlarla, ailece veya yalnız başına egzersiz yapılmalıdır.
    4. Hızlı yürüyüş için 10 dakikalık egzersiz molası alınmalıdır.
    5. Beraber çalıştığınız arkadaşlarınıza e-mail ile mesaj atılacağına yürüyerek bilgi verilmelidir.
    6. Eş veya arkadaşlarla dansa gidilmelidir.
    7. Aktif tatiller planlanmalı, sportif faaliyetlerde bulunulmalıdır.
    8. Günlük egzersizler zamanla arttırılmalıdır.
    Bu kuralların önerdiğinden daha az hareketli olan insanların fiziksel aktivitelerini arttırmaları gereklidir. Kas iskelet hasarlarının olmaması için germe ve ısınma hareketlerinin her seansta yapılması önerilmektedir.
    Kanser ve diğer hastalıkları engelleyen fiziksel aktivitelere küçük yaşta başlanması en büyük faydayı veriyor olsa da, her yaşta egzersiz yapmanın faydalı olduğu ispatlanmıştır.

    ALINAN HARCANAN ENERJİ DENGESİ


    Fazla kilo ve şişmanlığın aşağıdaki kanserlerle birliktelik gösterdiği yapılan epidemiyolojik ve hayvan çalışmalarıyla desteklenmiştir.
    1. Meme kanseri
    2. Barsak (kolon) kanseri
    3. Rahim (endometriyum) kanseri
    4. Yemek borusu (ösofagus) kanseri
    5. Safra kesesi kanseri
    6. Pankreas kanseri
    7. Böbrek kanseri
    İnsan kilosu ve boyundan faydalanılarak hesaplanan Vücut Kitle İndeksi (VKİ) şişmanlığın göstergesi olarak kullanılmaktadır. Uzmanlar, VKİ’nin 18.5-25.0 kg/m² arasındaki değerlerinin sağlıklı olduğunu düşünmektedirler. VKİ 25.0-29.9 arasında ise fazla kilolu, 30 ve üstünde ise şişman olarak adlandırılır. Kişi VKİ’ni 18.5-25 arasında tutmaya çalışmalıdır.
    İdeal vücut ağırlığına ulaşmak için yapılacak en iyi şey, alınan verilen enerjiyi dengelemektir. Fazla miktardaki yağları, kaloriyi azaltarak ve egzersizi arttırarak

    kiloyu düşürmek mümkündür. Küçük porsiyonların seçilmesiyle, yağ ve saf karbonhidrat oranları fazla yiyeceklerin (tavada kızartılmış yiyecekler, kekler, tatlı bisküvi, çörek-börekler, çikolatalar, dondurma) sınırlandırılması ile kalori alımı azaltılabilir. Bu tür yiyecekler sebze, meyve ve baklagiller ile değiştirilmelidir.

    Gençlik dönemindeki fazla kilo ve şişmanlığın tüm hayat boyu devam ettiği bilinmektedir. Dolayısıyla gençlik çağında şişman insanların fazla olduğu günümüz şartları göz önünde bulundurularak gelecekte kanser vakalarının artacağından endişe edilmektedir.

    ALKOLLÜ İÇECEKLER KULLANILIYORSA TÜKETİMİ SINIRLANDIRILMALIDIR


    Alkol kullanan insanlar, erkekler için günde 2 ölçek, kadınlar için günde 1 ölçek içkiyi geçmeyecek şekilde tüketimi sınırlandırmalıdırlar. Bayanların bedenleri daha küçük ve alkolü metabolize etme hızları daha yavaş olduğu için önerilen miktar daha azdır. Alkol kullanımı ağız, farenks, larenks, özofagus (yemek borusu), karaciğer ve meme kanserlerinin kanıtlanmış nedenidir. Alkol tüketimi kolon kanseri riskinin artışıyla da ilişkili olabilmektedir. Bu kanserlerin her birinin riski, günde 2 ölçek içkiden fazla alındığında belirgin olarak artmaktadır. Sigara ile birlikte alkol alımı ağız, larenks ve yemek borusu kanseri riskini sadece sigara veya sadece alkol içmeye oranla çok daha fazla arttırmaktadır. Bunun yanı sıra, düzenli olarak haftada birkaç ölçek içki kullanılması kadınlarda meme kanseri riskini arttırmaktadır. Alkolün meme kanseri ile ilişkisinin mekanizması tam olarak bilinmemektedir, fakat alkole bağlı olarak kanda dolaşan östrojenlerin veya diğer hormonların artmasına, folik asit düzeylerinin azalmasına ya da alkol veya alkol yıkım ürünlerinin meme dokusu üzerine direkt etki etmeleri sonucu olabilir diye düşünülmektedir. Meme kanseri riskini azaltmak için alkol alımının azaltılması önemli bir yol olabilmektedir. Alkol kullanımı nedeniyle artmış olan meme kanseri riskini düzenli dozda kullanılan folik asit vitamininin azaltabileceği bazı çalışmalarda öne sürülmüştür, fakat bu tam olarak gösterilememiştir.

    Alkol kullanımı koroner kalp hastalıkları riskini azaltabilse dahi meme kanseri açısından yüksek riski olan kadınlar alkol almamaya ciddi olarak dikkat etmelidirler. Uzmanlar hali hazırda alkol kullanan kişilerin alkol alım miktarını erkeklerde günlük 2 ölçek, kadınlarda ise 1 ölçek içki ile sınırlamalarını önermektedirler. Alkol kullanmayan erişkinlerin kalp hastalıkları riskini azaltmak amacıyla alkol almaya başlamaları için yeterli neden yoktur, çünkü kardiyovasküler riski sigara içmeyerek, az-doymuş yağlı diyet alarak, şişmanlıktan korunarak, düzenli olarak fiziksel egzersiz yaparak ve kan basıncını kontrol ederek azaltmak mümkündür.

    Bazı insanlar hiç alkol almamalıdırlar. Bunlar; çocuklar ve gençler, hangi yaşta olursa olsun içtikleri zaman kendilerini belirli bir düzeyde sınırlayamayan kişiler, hamile olan veya hamileliği planlayan kadınlar, araba kullanacak veya dikkat, beceri, koordinasyon gerektiren diğer aktivitelerde yer alacak kişiler ve alkol ile etkileşebilecek reçetelendirilmiş veya doğal ilaçlar kullanan kişilerdir.

    SIK RASTLANILAN KANSERLERİN RİSKİNİ ETKİLEYEN DİYET VE FİZİKSEL AKTİVİTELER


    Kılavuzda belirtilen diyet ve aktivitelerle genel kanser riskini azaltmak amaçlansa da belirli diyet ve fiziksel aktivite alışkanlıkları özel kanser bölgelerini etkilemektedir. Bu bölümde diyet ve fiziksel aktivite faktörleriyle sık görülen başlıca kanserler arasındaki ilişki özetlenecektir.

    Mesane ( İdrar Torbası ) Kanseri
    Sigara içmek ve bazı endüstriyel kimyasallara maruz kalmak mesane kanseri için önemli risk faktörleridir. Fazla miktarda sıvı alımının daha çok sebze tüketiminde olduğu gibi mesane kanseri riskini azalttığına dair sınırlı veri mevcuttur.
    Beyin Kanseri
    Beyin kanseri hakkında bilinen besinsel risk faktörü yoktur.
    Meme Kanseri
    Meme kanseri Amerikalı kadınlarda en sık tanı konulan ve akciğer kanserinden sonra 2. sıklıkta kansere bağlı ölüme neden olan kanserdir. İlk adetin 12 yaşından önce olması, hiç doğum yapmamış olmak veya ilk doğumu 30 yaşından sonra yapmak, geç yaşta menopoza girmek ve ailede meme kanseri hikayesi olması meme kanseri riskini arttıran faktörlerdir. Buna rağmen hormon replasman tedavisi kullanımını sınırlamak, şişmanlıktan korunmak, fiziksel aktivite yapmak ve emzirmek gibi davranışlarda oluşturulan değişikliklerle bu risk azaltılabilmektedir.
    Diğer kanserlere oranla eldeki veriler daha zayıf olmasına rağmen bazı çalışmalar fazla miktarda sebze ve meyve içeren diyetlerin meme kanseri riskini azalttığını ileri sürmektedir. Alkol, riski orta derecede arttırmaktadır. Uzun süreli ve yoğun fiziksel aktivitenin meme kanseri riskini azalttığına dair veriler çoğalmaktadır. Şu anda, meme kanseri riskini azaltmak amacıyla verilecek en iyi beslenme önerileri şunlardır: Haftada en az 4 saat çok yoğun fiziksel aktivitede bulunmak, günde 1 ölçek içkiden daha fazla alkol alımını sınırlamak veya hiç alkol kullanmamak ve kalori kısıtlaması ve düzenli fiziksel aktiviteyle birlikte ömür boyu kilo alımını engellemek.

    Kalın Barsak Kanseri ( Kolorektal Kanser)
    Kolorektal kanser Amerikalı erkek ve kadınların toplamında kansere bağlı en sık 2. ölüm nedenidir. Kolon kanseri riski, ailede kolorektal kanser hikayesi olanlarda artmıştır. Diyet ve fiziksel aktiviteye ek olarak değiştirilebilecek bazı diğer faktörler bu kanserin etiyolojisini etkilemektedir. Risk, sigara içimi ve muhtemelen aşırı alkol alımıyla artmaktadır. Risk, aspirin veya diğer steroid olmayan anti-enflammatuar ilaç kullanımı ve muhtemelen hormon replasman tedavisiyle azaltılabilmektedir. Şimdilik ne aspirin benzeri ilaçlar ne de post menapozal hormonlar muhtemel yan etkileri nedeniyle kolorektal kanserden korunmak için önerilmemektedir. Çalışmalar düzenli olarak orta derecede aktivite yapanlarda, daha düşük kolon kanseri riski olduğunu göstermektedir ve yoğun egzersizin kolon kanseri riskini azaltmakta daha da yararlı olabileceğine dair veriler artmaktadır. Fiziksel hareketsizlik, rektum kanserinden çok kolon kanseri riskinde artışla ilişkilidir. Sebze ve meyve ağırlıklı diyetler riski azaltmakta, kırmızı et içeriği yüksek diyetler kolon kanseri riskini arttırmaktadır. Folik asit desteğinin kolon kanseri riskini düşürebileceğine dair bir takım veriler mevcuttur. Kolon kanseri riskini azaltmak için yapılacak en iyi beslenme önerisi: fiziksel aktivitenin yoğunluğunu ve süresini arttırmak, kırmızı et tüketimini sınırlamak, şişmanlıktan korunmak ve fazla alkol tüketmemektir. Ayrıca Amerikan Kanser Grubu’nun barsaktaki polipleri bulup çıkarmakla ilgili olarak düzenli kolorektal tarama önerilerini uygulamak da çok önemlidir.

    Endometriyum (Rahim) Kanseri
    Şişmanlık ve menopoz sonrası hormon kullanımı rahim kanseri riskini arttırmaktadır. Menopozdan sonra kilolu kadınlarda östrojen düzeyleri kilolu olmayanlara göre daha fazladır. Bu östrojenin rahim kanserini arttırdığı düşünülmektedir. Sebze ve meyvelerin tüketimi rahim kanseri riskini azaltabilmektedir. Şu anda rahim kanseri riskini azaltmak için verilebilecek olan en iyi öneri diyet ve düzenli egzersizle sağlıklı bir kiloda kalınması ve her gün en az 5 porsiyon sebze ve meyvenin yenilmesidir.

    Böbrek Kanseri
    Aşırı kilolu kişilerde böbrek kanseri riski artmıştır. Bunun nedeni bilinmemektedir. Böbrek kanseri riskini azaltmak için verilecek olan en iyi öneri şişmanlamamaktır.
    Lösemi ve Lenfomalar
    Lösemi ve lenfomalar için bilinen hiçbir besinsel risk faktörü yoktur.
    Akciğer Kanseri
    Akciğer kanseri Amerika’da en önde gelen kansere bağlı ölüm nedenidir. Akciğer kanserlerinin % 85’den fazlası sigara içme sonucunda olur. Pek çok çalışma günde en az 5 porsiyon sebze ve meyve yiyen kişilerde akciğer kanseri riskinin bu şekilde beslenmeyenlere oranla daha düşük olduğunu göstermiştir.Yüksek doz beta-karoten ve/veya A vitamini kullanımı sigara içenlerde akciğer kanseri riskini arttırmıştır (azaltmamıştır). Şu anda akciğer kanseri riskini azaltmak amacıyla yapılacak olan en iyi öneri sigara içmemek ve her gün en az 5 porsiyon sebze ve meyve yenilmesidir.

  • Çocuk Merkezli Oyun Terapisi

    Çocuk Merkezli Oyun Terapisi

    Çocuklar oyun aracılığıyla öğrenir ve büyürler. Yetişkinler yaşadıkları sorunları kelimelere dökerek ifade edebilirken çocukların dili ise oyundur. Oyun ile çocuk ifade edemediği bilinçli ve bilinçdışı yaşantılarını ortaya çıkarır. Çocuklar çözülmemiş duygularını ve yaşantılarını semptom ile dışa vurmak yerine oyun terapisi ile yaşadığı sorunları oyun içerisinde ifade etme imkanı bulur. Bu terapilerde çocuğun duyguları ve davranışları terapist tarafından koşulsuz bir şekilde kabul edilir. Çocuk koşulsuz kabul edildiğini hissettikçe, iç dünyasını açığa çıkaracak ve problemleri üzerinde güvenli bir ortamda çalışma imkanı bulacaktır.

    Oyun, çocukların beraber oyun oynadığı kişilerle bağ kurmasını sağlar. Güvenli bağlanmalar işlevsel ve sağlıklı ilişki kurabilmeye olanak tanır. Çocuk merkezli oyun terapisinin içerisinde çocuklar, oyun ile kendilerini ifade etmeden önce terapiste güvenme ihtiyacı duyarlar. Güvenli ortam sağlandıktan sonra çocuklar duygularını ve davranışlarını bu ortam içerisinde keşfederler. Çocuklar terapist tarafından güven veren, koşulsuz kabul edici bir ortamda oyun oynadıklarında, terapistin de kendilerine duydukları güvenini hissederler. Bu da beraberinde çocukların kendilerine güvenmelerini, kendi duygu ve davranışlarını kabul etmelerini ve bu duygu ve davranışlarından sorumlu olmalarını sağlar.

    Çocuk merkezli oyun terapisinde terapist, çocuğu ve çocuğun oyunun koşulsuz kabul eder, hoşgörülüdür ve empatik bir tutum içerisindedir. Ebeveynler veya yetişkinler ile evlerde, okullarda sınırlandırılmış oyunların oynanması, çocuğun hayal dünyasının oyuna yansıtılmasına imkan tanıyan oyunların azalması olumsuz etkilere sebep olabilmektedir. Çocuk merkezli oyun terapisinde ise terapist çocuğun kendisini keşfetmesini ve kendi duygu ve davranışlarının sorumluluğunu almasına olanak tanıyarak çocuğun benliğinin kabul edildiğini hissettirmiş olur. Böylelikle çocuklar kendi düşünce, duygu, davranışları üzerinde yeterlilik kazanırlar.

    Çocuk ile terapist oyun terapisinde terapötik ilişki kurarlar. Bu ilişki ile beraber çocuklar yaşadıkları problemleri sevildiklerini, koşulsuz kabul edildiklerini hissederek çözebilirler. Çocuk merkezli oyun terapisi çocuklara kendileri gibi olabildikleri, kendi doğalarını, özlerini sergileyebilecekleri güvenli bir ortam sağlar. Bu ortam içerisinde çocuk gerçek hayatında yaşadığı sorunları ve problemleri oyununa aktarır. Oyun içerisinde yaşadığı sorunuyla karşı karşıya gelir, dürtülerini, kaygılarını, arzularını ifade etme imkanı bulur ve bu esnada terapist çocuğun duygularını koşulsuz kabul eder ve yansıtır. Bu süreç problemlerin çözülmesine olanak tanır ve terapist ile çocuk arasında kurulan terapötik ilişki çocuğu iyileştirir.

    Ebeveynler çocukların problemlerini çözme sorumluluğunu aldıklarında, farkında olmadan çocuğa bağımlılık ve çocuğun kendi duygusuyla baş edemediği, baş edemeyeceği yönünde örtük mesajlar gönderirler ve bu sebeple çocuğun benlik saygısı, kendine duyduğu güven azalır. Çocuk merkezli oyun terapisinde ise terapist yargıda bulunmaz, yönerge vermez, yönlendirmez, tavsiyede bulunmaz, eleştirmez, soru sormaz. Terapist çocuğun kendi problemlerini çözebileceğine, bu becerilerine saygı duyar ve böylelikle çocukların süreç içerisinde sorumluluk duyguları gelişir, kendi problemlerini kendi de çözebileceklerini öğrenirler.

    Oyun terapisi 3-12 yaş arası çocuklar için uygundur. Seansların süresi 30 ile 45 dakika arasında değişir. Oyun terapisi ile çalışılabilecek konular:

    • Kaygı bozuklukları

    • Korkular

    • Tırnak yeme, Parmak emme

    • Ayrılık Kaygısı

    • Depresyon

    • Yeme, Uyku, Tuvalet Problemleri

    • Kardeş Kıskançlığı

    • Arkadaşlık ilişkileri

    • Sosyal Beceri sorunları

    • Uyum sorunları

    • Davranış bozuklukları

    • Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu

    • Sınır Problemleri

    • Öfke kontrolü

    • Boşanma süreci

    • Kayıp, Yas

    • Travma

    Çocuğunuz bu tür problemler yaşıyor ise uzman desteği eşliğinde oyun terapisi seansları ve ebeveynin de sürece katılımıyla çocuğun yaşadığı sorunları aşabilmeleri hedeflenmektedir.

  • Gastro-özefagiyal reflü hastalığı nedir? Reflü olduğumu nasıl anlarım? Reflünün tedavisi nedir?

    Reflü hastalığı (gastro-özefagiyal reflü) hastalarımda sık gördüğüm hastalıklardan bir tanesidir. Bu nedenle bugünkü konumuz sizlerin de isteği doğrultusunda bu olacak.
    Mide asidinin veya mide içeriğinin yemek borusuna kaçması nedeniyle oluşan hastalığa GÖRH demekteyiz.
    GÖRH Olduğumu Nasıl Anlarım?
    • Göğüsde yanma hissi
    • Yediklerinizin ağza gelmesi
    • Ağza acı su (mide asidinin) gelmesi
    GÖRH’ün Yaptığı Tipik Olmayan Şikayetler Nelerdir?
    • Öksürük
    • Astım
    • Ses kısıklığı
    • Göğüs ağrısı
    • Aftlar (ağız içi yaralar)
    • Hıçkırık
    • Diş çürümesi
    Ne Zaman Endoskopi-Gastroskopi Yaptırmalıyım?
    • Yutma güçlüğü varsa
    • Yutarken ağrı varsa
    • Erken doyma hissi varsa
    • Kanama varsa
    • GÖRH’ün yaptığı tipik olmayan şikayetler varsa
    Reflünün Tedavisi Nedir?
    Yaşam Tarzı Değişikliği
    • Az miktarda yemek
    • Yemekten sonra en azından 2-3 saat yatmamak
    • Yatağın başını 15cm yükseltmek
    • Yağlı yiyeceklerden, çikolatadan, kahve, kola, alkolden, acılı ekşili yiyeceklerden uzak durmak (ne reflüyü arttırıyorsa ondan uzak durmak)
    • En önemlisi sigaradan uzak durmak
    İlaçlar
    • H2 reseptör antagonistleri (famotidin, ranitidin): Hastaların %60’ında şikayetleri azaltır, %50’sinde endoskopik olarak iyileşme tesbit edilir
    • PPI (proton pompa inhibitörleri- omeprazol, lansoprazol vs): plasebo ve H2reseptör antagonistlerinden üstün olduğu gösterilmiştir
    Cerrahi
    • Uzun süreli ve artan dozlarda ilaç tedavisi kullanan hastalarda yapılabilir. Açık yöntemlebaşarı şansı %50’lerdeyken kapalı (laparoskopik) ameliyatlarla başarı şansı %90’a kadar çıktığı bildirilmektedir.

  • Çocuklarda Tuvalet Eğitimi

    Çocuklarda Tuvalet Eğitimi

    Çocuklarda tuvalet eğitimi, onların psikolojik gelişimleri açısından önemli bir yer tutmaktadır. Tuvalet eğitimine ideal başlama yaşı 24-36 aylar arasıdır. Bu aralık çocuklar arasında bireysel farklılık göstermektedir. Bazı aileler bu süreci kolaylıkla aşabilirken, bazı aileler için zorlu geçebilmektedir. Çocuğun hazıroluşluğuna diğer çocuklarla karşılaştırma yaparak karar vermemek gerekmektedir. Dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta tuvalet eğitimine başlamak için çocuğun ve bakım verenin bu süreçte hazır olup olmadığını belirleyebilmektir. Bu eğitime çocuğun hazır bulunuşluğundan önce başlandığında ya da geç başlanması halinde çocuklar birtakım zorluklar yaşamaktadır. Çocuğun hazır olması kadar, bu süreci yönetecek ebeveynin de kararlı olması gerekmektedir.

    Tuvalet eğitimine başlamak için çocuğun hazır bulunuşluk düzeyini anlamanıza yardımcı sorular şu şekildedir:

    • Çocuğunuz idrarını defalarca az az yapmak yerine birkaç kere de yeterli bir miktarda yapabiliyor mu?

    • Birkaç saat boyunca kuru kalabiliyor mu?

    • Tuvalete gitme ihtiyacı olduğunu yüzüyle, mimikleri ile veya duruşu ile ifade edebiliyor mu? Tuvalete gitmesi gerektiği zamanları bildiriyor mu?

    • Altının ıslanmasından rahatsızlık duyuyor mu?

    • Yetişkinlerin davranışlarını taklit yeteneği gelişmiş midir?

    • Yetişkinlerin tuvalet kullanımıyla ilgileniyor mu?

    • Pantolonunu nispeten indirip çekebiliyor mu?

    • El ve parmak koordinasyonu çeşitli objeleri kavrayabilecek kadar gelişmiş mi?

    • Bağımsız davranabiliyor mu?

    • Tek başına kendine ait bir iskemlede oturup kalkabiliyor mu?

    • Basit yönergeleri yerine getirebiliyor mu?

    Bu sorulara evet cevabını veriyorsanız, çocuğunuz tuvalet eğitimine başlamak için hazır görünmektedir. Bu aşamadan sonra eğitimin zihin ve davranış düzeyindeki hazırlığına geçebilirsiniz.

    Zihinsel hazırlık kısmında ilk önce çocuğa onun anlayabileceği bir dil ile somutlaştırarak tuvaletin neden kullanılması gerektiği, çiş, kaka, bunların ne olduğu çocuğun anlayabileceği bir dil ile anlatılması gerekmektedir. Bu süreçte yine oyun ve oyuncaklardan, kitaplardan da yararlanabilirsiniz. Oyuncak ayı ya da benzeri bebek gibi oyuncaklara bez bağlayarak tuvalet eğitimi verebilirsiniz. Oyuncağının bezden çıkması oyunu ile çocuğunuz özdeşim kurarak ve eğlenerek tuvalet eğitimine uyum sergileyebilir. Ayrıca ona tuvalet eğitimi ile ilgili okuyacağınız hikayeler ve bu hikayeler üzerine gerçekleştireceğiniz sohbetler de bu süreci kolaylaştıracaktır.

    Davranışsal hazırlık kısmında ise tuvalette yapılan hareketlerin gösterilmesi ve tuvaletin nasıl kullanılacağının öğretilmesidir. Külotun indirilişi, tuvalete nasıl oturacağı, sonrasındaki temizlik öğretilmelidir. Tuvaleti çocuğunuza göre hazırlamanız da önem taşımaktadır. Tuvalete boyunun ulaşabilmesi için basamak yüksekliğinde bir destek hazırlayabilir ve klozetin önüne koyabilirsiniz. Tuvaletin içine koyacağınız destek ile oturma alanını daraltabilirsiniz. Bunları çocuğunuz için eğlenceli hale getirerek, birlikte oynadığınız oyunlarla gösterip öğretebilirsiniz. Çocuğun tuvalete veya lazımlığına alışmış olması önemlidir. Lazımlığına oturmayı rutin ve çocuğunuz için eğlenceli işlerden biri haline getirebilirsiniz. Bu çocuğunuzun alışkanlık geliştirmesini kolaylaştıracaktır. Tuvalet eğitiminde çocuğunuz ile birlikte alışveriş yapabilirsiniz. Çocuğunuzun seçtiği malzemelerin kullanılması ve bu sürece onu da dahil etmeniz onu motive edecektir.

    Eğer çocuğunuz kendisine söylediklerinizi anlamasına rağmen yönergelere uymuyorsa ve yönergelere uymak konusunda direnç gösterip sizinle inatlaşıyorsa tuvalet eğitimine başlamamanız ve ilk olarak bu konu ile ilgili çözüme kavuşmak için çalışmaların yapılması gerekmektedir. Bu süreçte sabırlı ve hoşgörülü olmanız gerekmektedir. Bu sebeple ebeveynin de hazırbulunuşu önem arz etmektedir. Tuvalet eğitimi sürecinde çocuk gerileme gösterebilir. Bu durum ile karşılaşan ebeveyn öfkelenmemeli, özellikle öfkesini, endişesini çocuğa yansıtmamalıdır. Çocuğunuz tuvaletini yapmayı kesin bir şekilde reddediyorsa tuvalet eğitimine çocuğunuz hazır olana kadar beklemeniz ve inatlaşmamanız oldukça önemlidir.

    Bez bırakmaya karar verildikten sonra en önemli noktalardan bir diğeri, gündüz ve gece bezin bir arada bırakılmasıdır. Ebeveynlerin yaptığı yanlışlardan biri gündüz bezi çıkartıp, gece bezin bağlanmasıdır. Yatağına ıslatacağı, uykuda altına kaçıracağı endişesi ile aileler gece bez bağlamayı tercih etmektedirler. Fakat bu yaklaşım çocuğun sürecini daha zorlu bir hale getirebilmektedir. Gündüz mesane kontrolünü sağlayan ve altına kaçırmayan çocuk, gece altına yapabilmekte ve bu nedenden dolayı tutma refleksi gelişememekte, altını ıslatma sorunları devam etmektedir ve sonraki süreçte de gece bezini bırakmakta aile ve çocuk zorluk yaşamaktadır. Bu sebeple gündüz ve gece bez bırakma süreci aynı anda olmalıdır. Bezi bir kere hayatınızdan çıkarttığınızda bu tamamen her koşul için gerçekleşmelidir. Yoksa çocuk bezi istediği zaman kullanabileceğini düşünebilmekte ve geri dönüşler yaşanabilmektedir. Ailelerin gece bağlamayı tercih ettikleri alıştırma külotu da altına bağlanan bezin mantığından farklı değildir ve gece bez bağladığında veya alıştırma külotu giydirdiğinizde çocuğunuza giden mesaj yine aynı olacaktır. Eğer yatağın ıslanması ile ilgili siz endişe içindeyseniz yatağına çarşafının altına hasta bezlerinden serebilirsiniz.

    Çocuğunuzun bezi bırakıp, tuvaleti kullanacağı gün hem çocuk hem de aile için heyecan vericidir. Hazırlıklarınız tamamlandıktan, çocuğunuzdan bezi çıkartmaya yönelik hazırlığına ilişkin geri dönüşleri aldığınızda ve siz kesin olarak karar verdiğinizde, çocuğunuza bunu bir iki gün önceden “artık bezlerinden ayrılacağını, bezini kullanmayacağını” söylemelisiniz. Aile içinde de bununla ilgili konuşmalar gerçekleştirebilirsiniz. Bezi çıkartacağınız günün sabahında bezini açın, kirli bezini birlikte kaldırın. Evinizdeki diğer bezleri de artık ihtiyacı olmadığı açıklamasıyla birlikte kaldırın. Kendi seçtiği temiz ve yeni külotunu giymesine yardımcı olun. Ona rol model olarak tuvalet ihtiyacınız geldiğinde tuvalete gittiğinizi bildirin. Senin de çişin geldi mi? şeklinde ona da sorun. Öğle uykusuna yatmadan ve gece uyumadan önce mutlaka çişini yaptırın.

    Tuvalet alışkanlığını kazanamamış kimse yoktur. Süreç içerisinde yaşayabileceğiniz zorluklar siz ebeveynleri endişeye sürüklememelidir. Tuvalet eğitimi sürecinde sizin bu konuyla ilgili endişenizi sezinleyip, çocuk kendi üzerinde bu konuyla ilgili baskı hissetmemelidir. Özellikle bu süreci yöneten ebeveynin tutumu sürecin uyum içinde ilerlemesini sağlayacak önemli faktörlerden biridir. Süreç içerisindeki dikkat edilmesi gereken önemli konulardan biri, ebeveynin ‘kötü, pis’ vb. şeklindeki tepkileri ve söylemleridir. Çocuk tuvaletini yaptığında onu çişinden ya da kakasından tiksindirecek, utanmasına sebep olacak tepkilerde ve söylemlerde bulunulmamalıdır. Ebeveynin bu tepkileri süreci zorlaştırmaktadır. Çocuk kirlenmeye karşı bir hassasiyet geliştirebilir ve tutma refleksi gelişmişken kirlenmesin diye bırakma refleksini geliştiremeyebilir. Sonrasında da çocuğunuzda tuvalet ihtiyacını tuttuğu için altına kaçırmalar gözlemlenmeye başlanabilir. Eleştirmekten, rencide etmek, cezalandırmaktan kesinlikle kaçınmak gerekmektedir. Başarılarını, yapabildiklerini övgü ile karşılayarak çocuğunuzu cesaretlendirmelisiniz. Tuvalete yetişememiş bile olsa tuvalete gitmesi veya tuvalete gidip pantolonunu çıkarmış olması da takdir edilmelidir. Süreç

    içerisinde “kızım kendi kendine tuvaletini yaptı”, “artık kızım da temiz, kuru külot giyiyor.”, “kızım artık büyüdü” gibi sözel ifadelerle ödüllendirmeniz çocuğunuzu motive edecektir.

    Unutulmamalıdır ki, tuvalet eğitiminin tamamlanması çocuktan çocuğa farklılık göstermektedir. Bu eğitime başlamak için doğru zamanı belirleyebilmek de önemlidir. Çocuğunuzun hayatında kardeş doğumu, taşınmak, okul sürecine yeni başlamış olmak gibi benzeri bir değişim mevcut ise, tuvalet eğitimi sürecine uyum sergilemekte zorlanabilir. Bu öneriler dışında tuvalet eğitimi süreci içerisinde karşılaştığınız, çocuğunuzda gözlemlediğiniz ve zorluk yaşadığınız durumlarla ilgili bir uzman desteğine başvurmanız daha sağlıklı olacaktır.

  • Hipertansiyonla ilgili bilinmesi gerekenler

    Hipertansiyonla ilgili bilinmesi gerekenler

    Ülkemizde yapılan Türk Böbrek Hastalıkları ve Hipertansiyon Derneğinin çalışmalarına göre bu hastalığın ülkemizde görülme sıklığı %35’dir. 60 yaş üstü erkeklerde görülme sıklığı %60-80 arasındadır. Genel olarak dünyadaki sıklığını araştıran çalışmalar her 3-5 kişiden birinin hipertansif olduğunu gösteriyor. Buna karşılık 1970’li yıllardan beri yapılagelen bir Amerikan çalışmasının (NHANES) sonuçlarına göre hastaların ancak yarısı hastalığının farkındadır. Bu farkında olanların da ancak yarısı bir hekime başvurmaktadır. 30 yıl içerisinde bu çalışmanın her on yılda bir yayınlanan sonuçlarına bakıldığında bu gerçeğin değişmediğini görüyoruz. Buna karşılık hipertansiyon en ciddi ölüm sebebi olan kalp damar hastalıkları(koroner arter hastalığı, kalp yetmezliği) ve beyin damar hastalıkları (inme, beyin kanaması gibi) açısından en önemli risk faktörlerin başında geliyor. Kan basıncı yüksekliği yani hipertansiyonla ilgili bilmemiz gerekenleri aşağıda sıralamak istiyorum:

    Kan basıncı normalde kaç olmalı ? Toplumda büyük tansiyon denilen sistolik kan basıncı en fazla 140mmHg küçük tansiyon yani diyastolik kan basıncı en fazla 85mmHg olmalıdır. Bu basınçların üstündeki değerlere biz hipertansiyon diyoruz. Hipertansiyonu olan hastaların tedavisinde de kan basıncının normale dönüştürülmesi tedavi hedefidir. Ancak şeker hastaları ve böbrek hastaları için hedef 130mmHg’dır.

    Kan basıncı ne zaman ölçülmeli? Kan basıncı normal sınırlar içerisinde günlük değişimler gösterir. Gün içerisinde en düşük sabah uyanmadan önceki saatlerde olur ve gün içerisinde akşama doğru bir yükselme gösterir ve uyku saatlerinde düşmeye başlar. Eğer kişide bu uyanmadan önceki düşme görülmüyorsa bu hasta için hipertansif risk daha fazla olduğu anlamına gelir. Bu yüzden bir kısım hastada kan basıncının 24 saatlik değişimi Holter dediğimiz cihazla izlenmesi yararlı görülmektedir. Eğer kan basıncı günde bir defa ölçülecekse akşam üstü ölçülmesi akla uygundur. Hipertansiyonu olan kişilerde kan basıncının yüksekliği gün içerisinde değişken, labil, olabilir veya yalnızca doktora gittiğinde yüksek olabilir ki buna ‘’ beyaz gömlek hipertansiyonu’’ diyoruz. Kan basıncının arada bir bile yüksek değerlere yükselmesi daima anlamlıdır, sinirsel tansiyon gibi deyimlerle geçiştirilmemeli hemen ilaç tedavisi başlanmasa bile, ilaç dışı – tuz kısıtlaması gibi- önlemlerin hemen alınmasını ve izlenmesini gerektirir.

    Hipertansiyon nedenleri nelerdir? Hipertansiyon %90 oranında bir nedene bağlı değildir ki biz buna ‘’primer’’ veya ‘’esansiyel’’ hipertansiyon diyoruz. Bu hastalarda çok kez ailesel bir eğilim, şişmanlık, diyabet, lipit yüksekliği, sigara içimi gibi risk faktörleri dikkati çeker. Çoğunlukla 40 yaşından sonra erkeklerde, menopoz sonrası kadınlarda çok sık olarak görülür. İleri yaşta %70’i bulan düzeyde rastlanır. Tüm hipertansif hastaların geri kalan yüzde %10’u ise bir nedene bağlı ‘’sekonder veya ikincil’’ hipertansiyondur.

    İkincil (sekonder) hipertansiyon ne demektir? Sekonder hipertansiyon nedenlerinin %80’i böbrek hastalıklarıdır ki bunlar nefritler ve böbrek yetmezliğidir. %10 kadarı böbrek damar darlığıdır. Bazı başta böbrek üstü bezi olmak üzere iç salgı bezi hastalıkları da ikincil nedenler içerisindedir. İlk karşılaşılan hipertansiyon olgusunda öncelikle bu ikincil durumlar mutlaka araştırılmalıdır. Çünkü bu durumların tedavisi tamamen başkadır. Örneğin böbrek damar darlığı aynı koroner damarlarda olduğu gibi balonla genişletilerek tedavi edilebilirler. Daha çok genç yaşta, yani hipertansiyonun görece az görülebileceği yaşlarda araştırılması gerekmekle birlikte ileri yaşlarda da ortaya çıkabileceği akılda tutulmalı ve mutlaka ilk rastlanan hastada sekonder nedenler gözden geçirilmelidir. Hipertansiyon tedavisi altında olan hastada tedaviye direnç varsa mutlaka ikincil bir durum araştırılmalıdır.

    Kan basıncı yüksekliği neden önemlidir? Hipertansiyon yaşamsal risk teşkil eden bir hastalıktır. En sık ölüm veya sakatlık nedeni olan kalp damar hastalıkları, beyin damarı hastalıklarının (inme, beyin kanaması), görme kayıplarının, bazı böbrek hastalıklarının arkasında hipertansiyonun varlığı söz konusudur. Hipertansiyonda mutlaka ilaç almak gerekli midir? Bu her şeyden önce hipertansiyonun şiddetine ve kalp, böbrek, göz gibi hedef organ tutuluşunun var olup olmamasına bağlıdır. Eğer hafif şiddette bir hipertansiyon ve hedef organ tutuluşu yoksa şişmanlık, sigara kullanımı, diyabet, kan yağlarının (kolesterol, trigliserit ) yüksekliği gibi risk faktörlerine yönelik diyet ve eksersiz gibi ilaç dışı önlemler yeterli olabilir. Alınacak önlemlerin başında da diyetteki tuz kısıtlaması gelir. 6 ay süre ile bunların uygulanması yeterli olmamışsa ilaç tedavisi devreye girecektir, bazen tek ilaç bazen de birden fazla ilacın birlikte kullanımı gerekecektir ve bu ilaç dışı önlemler de sürdürülecektir. Özellikle tuzsuz diyete riayet edilemiyorsa ilaç tedavisinden yarar beklenemez.

    İlaçlar hakkında neler bilmeliyiz? Bugün piyasada büyük hasta gruplarıyla yapılmış çalışmalarla etkinliği kanıtlanmış 4-5 grup etki mekanizmasına sahip çok sayıda ilaç vardır. Bu ilaçlar özellikle yan etki profilinde ve hedef organ hasarını önlemede farklılık arzeder. Aynı zamanda bir hipertansiyon hastasında ilaç kullanılırken hastanın yaşı, birlikte bulunan hastalıkları, diyabet, kalp hastalığı ve böbrek hastalığının varlığı gibi faktörler dikkate alınır. Örneğin diyabeti olan bir hastada hele idrarda proteinüri var ise belli bir grup ilaç tercih edilir. İleri yaşta bir hastaya belli ilaç gruplarının etkinliği, komplikasyonları önleme başarısı çalışmalarla gösterilmiştir. Dolayısıyla ilaç seçimini hekiminiz sizde bulunan diğer tıbbi koşulları ve hedef organ tutuluşlarını hatta sosyal özelliklerinizi dikkate alarak yapacaktır. Bir de şunu belirtmeliyiz ki yan etkisiz ilaç olamaz. Bir ilacı kullanırken yan etkiden de endişe etmeyin, hatta prospektüsü de okumayınız. Eğer ilaca bağlı olduğunu düşündüğünüz bir durum varsa kendiliğinizden ilacı kesmeyip durumu hekiminizle paylaşarak gerektiğinde kesiniz. Hipertansiyon ilaçları ömür boyu kullanılacak ilaçlardır, uzun süre kullanımlarında etkinlik azalması gibi durumla karşılaşılmaz, ancak kan basıncı yüksekliğinin karakteri değişebilir ya da başka hastalıklar eklenebilir o zaman ilacı değiştirmek gerekebilir. Ama şunu belirtmeliyim ki hipertansiyon tedavisi başarılıdır ve bugün için kontrol edilemeyen hipertansiyon hastası yoktur. Genellikle kan basıncı kontrolu iyi iken kontroldan çıktığında akla gelen ilk şey ya hasta ilacı bırakmıştır ya da tuz diyetini bozmuştur.

    Hipertansiyon hastasını kim tedavi etmelidir ? Hipertansiyonun çok sık görülen bir hastalık olduğu dikkate alındığında tüm dünyada bu hastalığın birinci basamak hekimleri yani pratisyen hekimlerin takip etmesi öngörülmüştür. Tıp eğitimi ve tedavi için dünyadaki sağlık örgütlerinin çıkardıkları rehberler bu öngörüye dayanır. Yine de erken yaşta ortaya çıkan veya tedaviye dirençli hipertansiyon olgularının ikincil hipertansiyon nedenlerinin araştırılması için ve/veya hipertansiyonla ilgili hedef organ sorunlarının ortaya çıktığı durumlarda bunların da tedavisi açısından nefroloji uzmanının bulunmadığı yerlerde iç hastalıkları uzmanı veya kardiyolog tarafından değerlendirilmesi ve tadavisi uygundur.

  • Bilişsel Davranışçı Terapi

    Bilişsel Davranışçı Terapi

    Psikoterapi, kişinin yaşadığı problemlere çözüm bulmak, kişinin uyumunu arttırmak, kişiye farkındalık kazandırarak olumlu yönde değişimini sağlamak amacıyla iki taraf arasında gerçekleşen etkileşim sürecidir. Bu süreç içerisinde terapist dürüst, tutarlı, içten, samimi ve empatik bir tutum içerisinde danışanı güven ve işbirliği ile koşulsuz kabul eder. Bu süreçte terapistler güvenilir belli bir takım teknikler ve teoriler ile süreci yönetirler. Bu yöntemlerden biri de Bilişsel Davranışçı Terapi’dir.

    Bilişsel Davranışçı Terapiye göre insanlar aynı olaylar karşısında farklı tepkiler vermektedir. Bu farklı tepkiler, kişilerin bu olayları nasıl yorumladığıyla ilgilidir. Bilişsel olarak yapılan yorumlar kişinin davranışlarını etkilemektedir. Hatta davranışları da duygusunu ve düşüncesini etkilemektedir. Bu sebeple bilişsel davranışçı terapide kişinin duyguları ve davranışlarında değişimler oluşturmak için danışanın düşünce sisteminde bir takım değişiklikler yapılması hedeflenir. Terapist ilk olarak düşünce hatalarını tespit eder ve bu düşünceler üzerinde çalışmaya başlanır. Kişi, duygularını ve davranışlarını etkileyen gerçekçi ve işlevsel olmayan düşüncelerini daha gerçekçi ve daha işlevsel bir hale çevirebilmeyi öğrendiğinde duygu ve davranışlarında olumlu yönde değişiklikler meydana gelmektedir. Bu terapi şeklinde düşünce, duygu, davranış değişikliği oluşturabilmek amacıyla çeşitli teknikler kullanılmaktadır.

    Bilişsel davranışçı terapiye göre erken dönem çocukluk yaşantıları kişinin temel inançlar ve varsayımlarını meydana getirmektedir. Kişinin işlevsel olmayan düşünceleri temelde yetersizlik veya değersizlik temel inancı etrafında şekillenmektedir. Altta yatan işlevsiz inançların değiştirilmesi ile düşüncelerde daha gerçekçi ve işlevsel değişiklikler meydana getirilebilmektedir. Altta yatan temel inançlarındaki danışanın bilinçli farkındalığı ve bu inançlardaki temel değişim danışanın yaşadığı sorunlarının tekrarlaması ihtimalini azaltmaktadır.

    Bilişsel Davranışçı Terapide danışanlar pasif bir katılım göstermezler. Terapilerde aktif olarak çalışmalara katılırlar. Danışanlardan düzenli olarak seanslara gelmeleri ve kendilerine verilen psikolojik ölçekleri doldurmaları beklenir. Danışanın seanslardaki deneyimlerini günlük hayatına aktarabilmesine yardım niteliği taşıyan ödevlerini, terapist ile birlikte belirledikten sonra uygulaması beklenir. Bu yüzden seanslarda işbirliği esastır. Danışanın sıkıntısı azaldıkça ve terapi sürecine alıştıkça, terapist seanslarda; hangi sorunlar hakkında çalışılacağına danışan ile birlikte karar vererek, düşüncesindeki bozuklukları belirleyerek, önemli noktaları özetleyerek ve seansların sonunda verilen egzersizleri danışan ile birlikte tasarlayarak danışanın süreç içerisinde daha aktif olmasını desteklemektedir.

    Terapiler amaca dönük ve probleme odaklıdır ve sorunun çözümüne odaklanmaktadır. Terapide tanıya bağlı kalmaksızın “şimdi ve burada” danışanın sorunları incelenmektedir. Bu amaçları terapist ile danışan aciliyet sırasına göre birlikte belirlemektedirler. Terapi süreci zamanı belirli ve kısa sürelidir. Seanslar genellikle haftada bir kez, 50 dakika şeklinde sürdürülür. Bu süreçte danışana kendi kendisinin terapisti olması öğretilmektedir. Kişinin özyeterliliğini kazanmasını sağladığı için bu terapi şeklinin öğretici ve eğitici bir yönü vardır.

    Bilişsel Davranışçı Terapi ile çalışılabilecek alanlar:

    • Depresyon

    • Panik Bozukluk

    • Yaygın Kaygı Bozukluğu

    • Fobik Bozukluklar (Sosyal Fobi, Özgül Fobi, Agorafobi)

    • Obsesif – Kompulsif Bozukluk

    • Yeme Bozuklukları

    • Uyku Bozuklukları

    • Somatoform Bozukluklar

    • Kişilik Bozuklukları

    • Travma Sonrası Stres Bozuklukları

    • Cinsel İşlev Bozuklukları

    • Madde Bağımlılığı

    • Öfke Problemleri

    • İlişki Problemleri

    Bilişsel davranışçı terapi özellikle kaygı bozuklukları, depresif bozukluklar, panik bozukluklar, fobik bozukluklar üzerinde oldukça etkili ve işlevsel terapi yöntemlerinden biridir.

  • Yüksek tansiyon böbrekleri tehdit ediyor

    Kan Basıncı yani tansiyon, damar içsersindeki kanın ,akımı sırasında damar duvarlarına yaptığı basınçtır.Tansiyon; kalp tarafından pompalanan kan miktarı ve damarların bu akıma karşı oluşturduğu dirence bağlıdır. Kan basıncının, sürekli olarak 140/90 mmHg veya daha yüksek olarak sebat etmesine hipertansiyon denir.

    Hipertansiyon, günümüzde dünyadaki en önemli sağlık sorunlarından birisidir.Hipertansiyon, dünyada önlenebilir ölüm nedenleri içerisinde bir numaralı risk faktörüdür.Bu değerler yaş gruplarına ve cinsiyete göre düzeltildiğinde, Türkiye’de hipertansiyon sıklığı % 31.8 olduğu bulundu. 75 yaş üstü grupta ise yaklaşık dört kişiden üçünde hipertansiyon bulunmaktadır.Hipertansiyon türk toplumunda kadınlarda (% 36.1) erkeklerden (% 27.5) daha yüksek olarak rastlanmaktadır.Ve yine bu sıkılık yaşla birlikte artmaktadır.Hipertansiyon başağrısı , başdönmesi gibi bir takım yakınmalara yol açabildiği gibi, hiçbir şikayete yol açmadan da ortaya çıkabilir. Hipertansiyon, herhangi bir şikayete yol açmasa da uzun vadede felç, kalp hastalıkları ve kalp yetmezliği ile böbrek hastalıklarının en önemli sebeplerindendir ve yalnızca kan basıncı ölçümü ile teşhis edilir.Ülkemizdeki yuksek tansiyonlu kişilerin yaklaşık yüzde altmışı bu hastalığının farkında değil. Bu da düzenli kan basıncı ölçümünün neden bu kadar önemli olduğunu gösterir. Farkına varıldığı takdirde kan basıncı yüksekliği sıklıkla kontrol edilebilir. Beslenme alışkanlıklarındaki değişiklikler ve egzersiz sıklıkla kan basıncını düşürür. Bunun yanı sıra, doktor önerisi ile çeşitli tansiyon ilaçları kullanılarak kan basıncı kontrol altına alınabilir. Tanı konmuş ve tedavi uygulanmakta olan hastalarınsa sadece %20 sinin kan basınçları kontrol altındadır. Kan basıncının kontrol altına alınması, kalp hastalıkları ve inme gibi serebrovaskuler hastalıklar nedeni ile olan ölümleri azaltmakta, böbrek yetmezliğinin ilerlemesini yavaşlatmakta ve insanların korkulu rüyası olan diyaliz gereksinimi ortadan kalkmaktadır.

    Dünya’da ve tabii ülkemizde de sayıları hızla artan diyaliz ve böbrek nakli hastalarının, primer hastalık nedenlerinin başında birinci sırada diyabet, ikinci sırada hipertansiyon gelmesidir. Kronik böbrek yetmezliğinin önlenmesi bir bakıma hipertansiyonun kontrolu ile yakından ilgilidir. Böbrekler hipertansiyonun hem nedeni hem de kurbanıdır.

    Hipertansiyon damarları etkileyen bir hastalık olduğu için kalp ve beyin gibi böbrekleri de hedef organ olarak seçmektedir. Buna biz hipertansif böbrek hastalığı diyoruz. Bunun nedeni böbreğin en küçük fonksiyon gören organcığı olan kılcal damarlardan oluşan glomeruller (yumakcık) içindeki basıncın artışı bu dokunun fonksiyon kaybına neden olmakta, böbrekler büzüşmekte ve yetmezliğe gitmektedir. Bu nedenle böbrek rahatsızlığı olmayan bir tansiyon yüksekliği hastasında tedavi hedefi 140/90 mmHg iken böbrek hastalığı var ise hedef daha düşük değer 130/85 olarak kabul edilmektedir. Belirtilmesi gereken önemli bir nokta da şudur: böbrek yetersizliği damar sertliği sürecini hızlandırmakta kalp damar hastalıklarını ortaya çıkarmakta ve bir kısır döngüye girilip kan basıncı yüksekliği böbrek fonksiyonlarının kaybını daha da ilerletmektedir. Bu tehlikeli, yaşamı tehdit edici süreçte tetiği hipertansiyon çekmektedir.

    Tuz ve Hipertansiyon ilişkisi: Yukarıda belirttiğimiz gibi böbreklerin tuz atma kapasitesini aşan boyutta diyette tuz alımı, ya da kronik böbrek hastalıkları ve ileri yaş nedenli böbrek kitlesinin azalmasıyla tuz atma kapasitesinde azlık hipertansiyonun sık nedenidir.Türk toplumu gunde yaklaşık 20 grama yaklaşan tuz tüketimine sahiptir; bu durum olması gerekenın yaklaşık beş katıdır. Günümüz toplumunda hazır, hızlı-yemek yeme alışkanlığı, dışarıda yemek yeme zorunluluğu, konserve edilmiş tuzda hazırlanmış yemeklerin sofralarımızda artışı hipertansiyonu olan kişi sayısını artırmış ve artırmaya devam etmektedir. Hipertansiyon tedavisi olan bir hasta yemeklerde tuz kısıtlamasını sağlayamıyorsa ilaçlarda da yarar sağlayamamakta, hipertansiyonun tehlikeli yaşamsal sonuçlarına katlanmak zorunda kalmaktadır.