Blog

  • Kan Tutma Fobisi

    Kan Tutma Fobisi

    Yaşam boyunca çok çeşitli olaylara maruz kalabilmektedir insan. Psikolojik olayların neden sonuçları üzerinde tarihten beri çalışmalar yapılmış ve hala yapılmaktadır. Daha önceki yazılarımızda fobinin ne anlama geldiğini ve fobi çeşitleri üzerinde yazdığım yazılarımda neden ortaya çıktığı ve çözüm yollarının nasıl olduğuna dair siz değerli okuyucularımıza paylaşma fırsatı oluştu. Bir diğer fobi çeşidi olan kan tutma fobisi, kişinin kan görme ihtimali ya da kan görmesiyle yaşadığı yoğun duygu ve beraberinde tansiyonunun düşmesi ile de bayılmalar gerçekleşmektedir.

    Kan görmemiz yaşadığımız dünyada da çeşitli olaylarda görebiliriz. Fakat kan ile işlem yapılan meslek gruplarında bu fobinin yaşayan insan sayısını da görmezden gelemeyiz. Tıp fakültesinin ilk yıllarında bazı öğrenciler kana maruz kalarak yoğun duygular yaşayabilmekte ve bayılabilmektedirler. Bu durum mesleğinin icrasında yaşanılabilecek problemler arasında da gösterilebilir. Peki, neden bir yaramız olduğunda kan tutar bizi? Kanayan bir yara gördüğünüzde beyniniz bu yara sizin olmasa bile bir şeylerin ters gittiğini, yolunda olmadığını ortada panik yapmayı gerektirecek bir durum olduğunu fark eder. Eğer oradaki kan akmaya devam ederse kişi ölecektir ve bunu beyin bilir. Beyin yara ve kan sizin olmasa bile ölmekten içgüdüsel olarak korunmaya programlanmıştır. Bu sırada bilinçaltı panik başlatır ve kalbinize daha yavaş atması emrini verir. Bu emir aslında yaradan akan kanı yavaşlatarak ölümü en azından birkaç dakika geciktirmek amaçlı bir tedbirdir. Bilinçaltımız işte bu kadar derin tecrübe ve zekâya sahiptir. Kalp yavaşlaması beraberinde beyninize giden kanın miktarını azaltacağı için beyniniz vücudunuzun kontrolünü bir süreliğine sizin bilincinizden alır ve sizi hayatta tutmak üzere kontrole geçer. Bu sırada her yeri çok parlak beyaz olarak görürsünüz çünkü gözbebeğiniz olabildiğince açılmıştır, alnınızdan soğuk terler akar ve kulağınızda çınlama başlar, ayaklarınızın üzerinde durmanız güçleşir. Aslında endişe ettiğimiz şey bu kadardır. Bu mekanizma sizin zayıf olduğunuzu değil de vücudumuzun kendisini savunma biçimidir. Demek oluyor ki bizim zihnimizde oluşan bu olumsuz düşünceler psikolojik çöküntü ve bazı belirtilere sebebiyet vermektedir.

    Peki, bu psikolojik rahatsızlıktan nasıl kurtulurum sorusuna bakalım. İlk önce vücudunuzda herhangi bir biyolojik rahatsızlık olup olmadığını hekimler ile gerçekleştirilen muayenede ortaya çıkmaktadır. Konunun psikolojik olduğu kanaatine varıldığında ruh sağlığı uzmanlarında yardım alınarak bu fobinin üzerinde çalışılabilir. Bir psikolog olarak yaşanılan korku, kişinin düşünceleri ve maruz kalınmaktan korkan şeyler üzerinde gerçekleştirilen seanslar hastayı bu fobiye maruz kaldığı zamanki stratejilerini belirleyecektir. Tabi burada hastaya hemen kan ile maruz kalınması istenmeyecektir. Aşamalı olarak kişinin eşiği yükseltilmesinde fayda vardır.

  • Ben kanser olsaydım

    Ben kanser olsaydım

    Dr. Murat BAŞ (Onkoloji-Kanser-Uzmanı)

    Ben kanser olsaydım,…..

    Bir “fırsat” olarak görürdüm bunu,bir musibet değil,…

    Kanser olduğum söylenseydi bana,

    Şaşırmazdım,….

    Sadece başkaları kanser olur diye düşünmez,

    Kendimi hazırlıklı bulurdum.

    Direnmez, kabul ederdim.

    Suçluymuş gibi savunmaya girmezdim.

    Önce

    Ne kadar zamanım kaldığını öğrenirdim,…

    Her şeyi sil baştan

    Yeniden kurgulardım,…….

    Hayata ve doğaya ulaşmaya çabalardım.

    Tüm pişmanlıklarımdan

    Kaygılarımdan

    Geleceğin belirsizliğinden

    Kurtulurdum.

    Keyifli bir hastalığın

    Tadını çıkarırdım.

    Yüz yıllık,olağanüstü ve özgür

    Bir yaşamın planlarını yapardım.

    Kalan zamanıma hepsini sığdırırdım.

    Ertesi günü yatağımdan

    Henüz dünyaya gelmiş bir bebek gibi uyanırdım.

    Bedenimin

    Benliğimin farkına varır,

    Onların kontrolünü

    Doktorlar da dahil, kimseye bırakmazdım.

    Tek karar verici ben olurdum,

    Ne doktorlara bir “Peygamber”

    Ne de tedavilere bir “ayet” gibi bakardım.

    Bedenim ve tedavilerime ilişkin kararlarımı

    Asla tartışmaya açmazdım.

    Hastalığımla kavga etmez

    Onunla barışırdım.

    Onu yeneceğim diye

    Kalan ömrümü

    Hastane koridoru ve doktor ofislerinde geçirmezdim.

    Hiç kimseye

    Hiç bir şey söyleme

    İhtiyacı hissetmezdim.

    Zihnimin “anlam” ve “haz” odalarını genişletirdim,

    Mucizelere inanmazdım.

    Hiçbir şeyin dikkatimi dağıtmasına müsaade etmezdim.

    Bana ölecekmiş gibi bakanlara;

    -“evet, öleceğim, çünkü doğmuştum” derdim.

    Öleceğim için kaygılanan

    Eşim, çocuklarım ve dostlarımı

    Teselli ederdim.

    Onlara

    Benden önce ölebilecekleri

    İhtimalini hatırlatır,

    Hayatlarının farkına varmalarını söylerdim.

    Şimdiye dek bana hep “mutlak-değişmez hakikatler” diye anlatılan

    Yalan balonlarını patlatırdım.

    Tanrıdan “özel bir randevu” alırdım.

    Onunla arama hiç kimseyi sokmadan,

    Bir dost, bir arkadaş gibi dertleşirdim.

    Her şeyi unutur,yalnız kendimi hatırlardım.

    Sadece kalp atışlarımı dinlerdim

    Zeytin yemek için

    Zeytin ağacı dikerdim mesela.

    Ne yapacak bir işim

    Ne de bir ödeyecek bir borcumun olmayışının

    Keyfini yaşardım.

    Uzun süredir hayalini kurduğum hayat için

    Bana “fırsat” sunduğu için

    Tanrıya şükür,hastalığıma teşekkür ederdim.

    “Takıntı” halini almış

    Bütün “Hayat ödevleri”ni bir kenara bırakırdım.

    Derin bir sessizlik içinde

    Yeni hayatıma

    Kanat çırpardım.

    Kendimi “atlı karınca”daymış gibi hisseder,

    Bir tur, bir tur daha atardım.

  • Klostrofobi

    Klostrofobi

    Klostrofobi isminden de anlaşılacağı gibi bir fobi türüdür. Kısaca kapalı alan korkusu da denebilir. Her insan kapalı alandan korkmaktadır fakat bunu onunla karıştırmamak gerekmektedir. Klostrofobi yaşayan bireyler, geçmişten getirilen bir korkunun zamanla ortaya çıkarabileceği gibi, bir olay karşısında verilen tepkiye bağlı olarak da meydana gelebilmektedir. Çocukken yapılan bir hata sonucu kişinin kendini suçlaması ve baskı ile klostrofobi oluşumu, çocuklukta kilitli kalmış olma, cezalandırılma duygusu, mükemmeliyetçi kişilik yapıları klostrofobi nedenleri arasında sıralayabiliriz.

    Klostrofobi yani kapalı alan korkusunun çeşitli belirtileri vardır. Bu belirtiler arasında terleme, boğuluyormuş hissiyatı, nefes sıkışıyormuş gibi hissetme, duvarların üstüne üstüne geldiğini düşünme, kısılıp kaldığını düşünme gibi belirtiler ile yaşamı kısıtlandırmaktadır. Kısıtlandırmak derken asansöre binememe, korktuğu nesneye maruz kalamama hatta ve hatta eve girememe gibi davranışlar da sergileyebilir. Bir video izlemiştim yakınlarda, orada çocuk asansörde kalması üzerine “baba” diye sesleniyordu ve ağlıyordu tabi çocuğun klostrofobik olup olmadığını tam bilmiyoruz ama buna benzer belirtiler gösterdiğini görmekteyiz.

    Tabi bu belirtiler insan yaşamını kısıtlamakta veya tamamen bir yere çıkmama gibi sonuçlarla karşılaşabilir. Böyle bir durumla yaşayan kişiler var ise ya da siz yaşıyorsanız profesyonel destek alınması yaşam kalitenizin artmasına sebep olacaktır. Burada bahsetmişler iki çeşit tedavi yönteminin olduğundan siz değerli okuyucularımızla paylaşmak isterim. Birincisi farmakolojk (ilaç) desteği, hekim kontrolünde hastaya uygulanan ve hastanın sakinleşmesini maruz kalmaktan korktuğu duruma sakin yaklaşmasını sağlayacak bir tedavi şekli görülebilir. Diğer tedavi yöntemi ise terapi desteğinin verilmesi. Burada terapi desteği verecek kişinin hangi metodu uygulaması kendisine kalmış bir durum. Önemli olan hastayı korktuğu, çekindiği davranışları aşamalı olarak yeniden yapılandırarak maruz kalması ve hayata kazandırılması amaçlanmaktadır. Yabancı bir videoda görmüştür klostrofobik olan insanlar bu kişilere başvurmuştu ve onlar da aşamalı olarak kişinin korktuğu şeylerin üzerine giderek ödevler veriyordu, tabi bu ödevler belirli periyodlar neticesinde uygulanılıyordu. Öyle uzun zamandan da bahsedilmiyordu. Grupta elbette ki karşılaşmakta sorun yaşayan bireyler olmuştu pes edenler mi dersin ama program sonunda çoğu bireyin bu fobiden kurtulduğunu görmüştük. Dediğimiz gibi eğer uzmanları tarafından yapılırsa ve kişinin bununla alakalı gayret ve emeği var ise fobinizden kurtulmanız mümkün olabilir.

  • Böbrek nakli hakkında bilinmesi gerekenler

    Böbrek nakli hakkında bilinmesi gerekenler

    Kronik böbrek hastalıkları tedavileri yapılamadığı taktirde veya ileri dönemde ortaya çıktıklarında (Bkz: ‘’ Kronik böbrek yetmezliği hızla artıyor” adlı makalemiz) ilerleyerek son dönem böbrek yetmezliği dediğimiz noktaya gelmektedir. Bu dönemde böbrek işlevleri yaşamaya yetersiz hale gelmektedir ki bu dönemde böbreğin yerine bu işlevleri yapacak bir şey koymak gerekecektir. Ne mutlu ki böbreğin yerine bir şey koymak olanağı mevcuttur. Bu böbrek işlevlerini yerine getirmek üzere çok kez pek çok hastada diyaliz dediğimiz yöntemi koymaktayız. Kuşkusuz bu yöntemle üremik toksinlerin bir kısmını temizleyebilirken, böbreklerin yaptığı kan yapımı kemik metabolizması ile ilgili hormonların salgılanması da yapılamamaktadır. Bu durumda bu eksikliklerin sağlanması ek bazı ilaçlarla sağlanmaya çalışılır. Ayrıca hemodiyaliz dediğimiz makina ile yapılan diyaliz yönteminde kişi yaşamını makinanın bulunduğu merkeze bağımlı geçirmek zorunda kalmaktadır. Haftada en az 3 kez 4 saat bu merkezlerde zamanını geçirmek zorunda kalması ciddi olarak hasta yaşam kalitesini bozuyor.

    Periton diyalizi dediğimiz diyaliz yöntemi evde hasta tarafınından uygulandığı için yaşam kalitesi nisbeten daha iyi olsa da bu yöntem de böbrek işlevlerini yerine koymada yetersiz kalıyor. Bununla birlikte diyaliz tedavisinin her iki çeşidi de kronik böbrek yetmezliği hastaları için her hastaya uygulanabilir olması nedeniyle tartışmasız hastaların tamamı için yaşam kurtarıcı tedaviler olduğu da kabul edilmelidir. 1960’lı yıllardan itibaren başlayan ama 80’li yıllardan itibaren tüm dünyada yaygın olarak uygulanan diyaliz tedavisi yukarıda çok azına değindiğimiz sorunlarla sürmekte, hastaların yaşam kalitesini yeterince sağlayamadığı gibi maalesef hastaların yaşam sürelerini de kabul edilebilir boyuta getirememiştir. Onun için de son dönem böbrek hastalığı (SDBH) hastaları için böbreğin yerine başka bir böbrek koymak demek olan böbrek nakli (renal transplantasyon) her zaman daha üstün bir tedavi yöntemi olarak kendini kanıtlamıştır.

    Böbrek Nakli neden SDBH’nın en iyi tedavisidir ?

    Böbrek nakli herşeyden önce sürekli olarak böbreğin sağlayabileceği her türlü olanağı hastaya sunabildiği için kesinlikle gerçek bir yerine koyma tedavisidir. Esasen hastaların 10 yıllık yaşam süresi diyaliz hastalarının 5 katı kadar daha iyidir. Yaşam kalitesi tartışmasız, normal kişilerin yaşam kalitesine yakındır. Hastalar bağışıklığı baskılayıcı ilaçlar kullanmak zorunda olmasına rağmen tedavi maaliyeti, diyaliz tedavisinden en az iki üç kat daha azdır. Kişinin çalışabilir olması, ekonomiye katkısı ise hesaplanamayan ama kesinlikle daha fazla getirisi olan konulardır.

    Böbrek naklinde böbrek vericisi kimlerdir?

    Böbrek naklinde asıl sorun organ sağlanmasıdır. Organ kaynağı canlı akraba veya akraba olmayan vericiler ile ölü vericilerdir. Vericilerin alıcı ile kan grubu uyumu ilk şarttır. Burada belirtmeliyiz ki bu kural aynı kan vericilerin de olduğu gibi A ve B grubları kendi grublarından ve 0 grubundan, AB grubu tüm gruplardan, 0 grubu ise yalnızca 0 grubundan alabilirler şeklinde anlaşılmalıdır. Rh faktörü burada önemli değildir, negatif pozitife veya tersi olasıdır. O grubu alıcılar A grubundan bazı özel önlemlerle organ alabilir ama bu yöntemler hem gayet riskli hem de çok çok pahalıdır. Bu nedenle bizim ülkemizde bu bilgi birikimi, hatta deneyim ve olanaklar olduğu halde haklı olarak uygulanmamaktadır. Bu risklere girmek yerine özellikle ölü böbrek bağışını artırmak çok daha akılcıdır. Organ vericilerinin hücrelerinde bu arada beyaz kan hücrelerinde bulunan doku uyum antijenleri ( HLA antijenleri) alıcı ile yeterli miktarda uyumlu olmalıdır. Bu şekilde kabul edilebilir oranda uyum öncelikle anne-baba ve kardeşler arasında olabilir. Daha az oranda amca-hala-teyze-dayı gibi ikinci, hatta üçüncü derecedeki akrabalarda olabilir. Ölü vericilerde bir bekleme havuzunda çok sayıda bekleyen doku uyumu antijenleri tesbit edilmiş hastalar içerisinden bir ölüden alınmış organın doku tipine uyum her zaman -1, 2,3 uyumsuz şeklinde- sağlanabilir. Bu uyumsuzluk ne kadar fazla ise organ reddi riski de o kadar artar.

    Yine zorunlu durumlarda ameliyat sonrası bağışıklığı baskılayıcı tedavi tasarımı daha güçlü kılınarak bu risk artışı giderilmeye çalışılır. Kuşkusuz daha güçlü bir bağışıklık sistemini baskılayıcı tedavi daha fazla ilaçla ilgili yan etki ve risk anlamına gelir. Renal transplantasyonun avantajı her zaman diyalize göre daha ağır bastığı için çok hasta özellikle genç hastalar için bu risklerin göze alınması doğru olacaktır. Canlı akraba olmayan vericili böbrek nakli organ yokluğunun kısmen telafisi amacıyla bu şekilde tedavi tasarımındaki değişiklik olanakları dolayısıyla gündemdedir. Burada asıl sorun etik sorunlardır. Yasalarımız çıkar karşılığı yapılan organ bağışını yasaklamış, organ ticaretini cezalandırmaktadır. Bunun için de en tipik canlı akraba olmayan verici eşler arası yapılan nakillerdir. Bu tanımlama kayınpeder, kayınvalide gibi hısmi akrabalara kadar genişletilebilir. Bu tür vericilikte ticari bir durum olmadığı açık olduğundan Etik Kurullar bu tür verici adaylarına izin verebilmektedirler.

    Ölü(kadavra) organ nasıl sağlanıyor?

    Bu vericiler çok kez ölüm durumu hastanede gerçekleşmiş vericilerdir. Dolaşım durduktan sonra 30-35 dakika içinde organların çıkarılıp, uygun bir çözeltiyle işlemden geçirip soğutulması gerektiğinden hastane dışında ölümlerde bunu gerçekleştirmek pratikte nadiren mümkün olabilmektedir. Beyin ölümü de bir ölüm şeklidir, ölüm gibi geri dönüşsüz bir durumdur. Biz tüm beyin fonksiyonlarının beyin sapı reflekslerinin ortadan kalktığı hastanın solunumun durduğu ancak devam eden dolaşımın idamesi için solunum makinasına bağlı olmak zorunda olan hastalar beyin ölümü tanımına girer. Bunun söylenebilmesi için beyin ölümünü kanıtlayan muayene ve testlerin 12 saat arayla tekrarlandığında pozitif sonuç vermesi gereklidir. Fakat hem yasal olarak hem de bilimsel olarak beyin ölümü raporu en az 12 saat izlemle yapılan bu inceleme ve muayeneler sonucunda 4 hekim tarafından oy birliği ile verilebilir. Ölü vercili organ nakillerinde organlar bu tür hastalardan sağlanmaktadır. Canlılığında organ bağış kartı olduğu bilinen hastalardan – ki bu bir vasiyet olduğu için organ bağışı aileleri için bir görev olmaktadır – izinsiz olarak , organ bağış kartı olmayan kişilerden organlar ancak ailelerinin izniyle alınabilir. Genellikle böbrekler, karaciğer, kalp ve gözün saydam tabakası (kornea) alınmaktadır. Vericilerin ölüm nedeni bir enfeksiyon hastalığı veya kanser olmamalı, talep edilen organların ölüm halinde fonksiyonları normal olmalıdır. Çıkarılan böbrekler uygun bir solüsyonla soğutulduktan sonra 48 saat içinde kullanılması gerekmektedir. Bu süre her organda değişiktir. Dini anlamda organ bağışında bir sakınca olmayıp sevap olduğu konusunda çok sayıda din adamı, ilahiyatçı ve Diyanet İşleri Başkanlığının görüş bildirimi makale mevcuttur.

    Ölü böbrek naklinde sistem nasıl işliyor ?

    Canlı böbrek nakli yapılamayan vericisi olmayan hastaların böbrek nakli yapılan bir hastaneye başvurarak kandan doku tipi tayinleri yapılır. Doku tipi , kan grubu ve hastalığı ile ilgili bilgilerle birlikte Sağlık Bakanlığındaki (SB) bekleme listesine alınır. Herbir bölge içinde herhangi bir hastanede sağlanan organ en uygun alıcı hangi merkezde ise oraya organ gönderilir. O merkez de listedeki en uygun 5 hastayı 4-5 saat içinde başvurmak koşuluyla davet eder. Bu hastalar klinik ve laboratuvar olarak tekrar kontrol edilirler. Organ uyumu açısından bir de karşılaştırma testi (çapraz uyum testi -XM) uygulanır. Eğer bir organ için doku tipi ve XM durumu eşit birden fazla aday var ise yine SB tarafından saptanmış kriterlere (yaş, diyalizde bekleme süresi vs.) göre hazırlanmış puan sistemi kullanılarak hasta seçilir organ bir hastaya o merkez tarafından takılır.

    Canlı vericide aranan koşullar nelerdir? Yakınına böbrek bağışlayan kişi zarar görebilir mi?

    Tabii ki diyaliz hastaları bu bağışı yapacak kişiler yine yakınları olduğu için bu soruyu çok sorarlar. Canlı böbrek nakli 1955 yılından bu yana yapılmaktadır, dolayısıyla 50 yıllık deneyim mevcuttur. Gerekli incelemeler yapıldığı taktirde böbrek vericisinin çok önemsiz operasyon riski dışında yaşamını tek böbrekli devam etmesinden kaynaklanan hiç bir riski olamaz. Bu nedenle yaşamına tek böbrekli devam etmesine razı olamayacağımız, böbrek hastaları, şeker hastaları ve hipertansiyon hastaları verici adayı olamazlar. Verici yaşı mutlaka 18 yaşından büyük tercihan 60 yaşından küçük olmalıdır. Evlilerde eşlerinin bu operasyona rızası şarttır. Ayrıca yapılan incelemelerde alıcıya transfer edilebilir bir hastalığı (viral hepatit gibi tedavi edilemeyen enfeksiyon, kanser vs.) olmamalıdır. Bu bağışın yarar ve zararının farkında olunmalı, aile baskısı gibi unsurlar olamaksızın kabul edilmelidir . Tabii ki kabul edebilecek hukuki ehliyeti de olmalıdır (zeka geriliği, psikoz vs söz konusu olmamalı).

    Tedavinin sonuçları nedir?

    Böbrek nakli hastalarının en büyük sorunu böbrek reddi yani rejeksiyonudur. Bunu önlemek için bağışıklığı baskılayıcı ilaçlar kullanıyoruz. Buna rağmen böbrek 5 yıllık sağkalım süresi canlı vericilerinde %90, ölü böbrekler vericili nakillerde %70-80 düzeyindedir. Hastaların kullandığı ilaçların oluşturduğu yan etkiler riskler nedeniyle oluşan enfeksiyonlar ve gayet düşük oranda habis organ riski söz konusudur. Bütün bunlara rağmen böbrek naklinin kesinlikle hele diyalizle karşılaştırıldığında daha avantajlı olduğunu unutmamalıdır. Hasta böbreğini kaybetse de tekrar nakil olabilir ya da ilerleyen yaşında tekrar diyalizle yaşamını sürdürerek yaşam kalitesinin fazla bozulmadığını düşünebilir.

    Herkese böbrek nakli yapılabilir mi?

    Böbrek nakli yapılacak kişinin aktif enfeksiyon hastalığı veya kanser gibi malign hastalığı olmamalıdır. Enfeksiyonlar bu arada viral B ve C hepatitleri karaciğerde belirgin hasar yapmamış ise tedavileri yapılarak organ nakline hazırlanabilir. Şeker hastaları da böbrek nakli olabilir. Bu hastaların insülin ihtiyacı ilaçlar nedeniyle artabilir ama bu durum bir sakınca teşkil etmez. 60-65 yaşın üzerindeki hastaların yaşam kalitesi talebi genç hastalar gibi olmayabilir. Hatta bu yaşta hastaların diyalizde sağkalım süreleri ile böbrek nakli olanların sağ kalım süreleri arasında belirgin fark olmaz. Bu nedenle düşünülmeyebilir ama bu da göreceli bir kavramdır. Hastanın diyaliz sürdürmesinde bazı güçlükler varsa örneğin damar yolu sorunları varsa pekala böbrek nakli bir seçenek olarak düşünülebilir. Yaşlıdan yaşlıya ölü böbrek programı veya hemen hemen kendi yaşındaki durumu uygun eşler arası böbrek nakli düşünülebilir. Bazı böbrek hastalıkları nakil böbrekte tekrarlayabilir ama bu nedenle ihmal edilebilir düzeyde böbrek kaybedilir, bu yüzden hiçbir hastalık organ nakline engel değildir. Örnekler çok çeşitli olabilir. Her diyaliz hastası böyle bir isteği varsa mutlaka bir böbrek nakli programı olan bir merkeze bizzat ulaşarak kendi özelini tartışmalıdır.

  • Hayvan Fobisi

    Hayvan Fobisi

    Kedi, köpek, yılan, örümcek, fare, kuş gibi hayvanlara karşı duyulan mantıksız, orantısız korkuya hayvan fobisi(zoofobi) denilmektedir. Kişi korktuğu bir hayvanla karşılaştığında aşırı kaygı duymakta, saldırıya uğrayacağına ya da bir şekilde zarar göreceğine inanır. Hastalanacak, bayılacak, boğulacak hatta hayatını kaybedecekmiş gibi hisseder. Vücudunda nefes alışverişi değişir, kalp çarpıntısı, sıcak basması, soğuk terleme gibi belirtiler ortaya çıkmaktadır. Yaşadığı bu yoğun endişe, kaygı yüzünden hayvandan mümkün olduğu kadar uzaklaşmaya çalışır, hatta bu kaçış sırasında kendini tehlikeye atabilir. Bir arkadaşım vardı köpeklerden kaçan ve gördüğü zaman karşı kaldırıma geçen birisiydi. Bu hayvanlara karşı fobi geliştirmişti ve hayvanla karşılaşacağını düşündüğü ortamlara girmemek için aşırı tedbirler alırdı. Sonra ne yaptı bu fobisini bilmiyorum. Hayvan fobisinde her zaman korku ön planda değildir. Bazen iğrenme duygusu daha baskın olabilir. Örneğin hamam böceği gördükten sonra kişi rahat edemez, yerini değiştirir, vücudunda birdenbire kaşınma belirebilir.

    Hayvan fobisi çeşitli şekillerde neden olabiliyor. Daha önce yaşanmış bir travmatik olay hayvan fobisine yol açabilir. Örneğin çocukken bir hayvanın saldırısına uğramak, yoğun sıkıntı yaratan bir durum yaşamak fobiyi ortaya çıkarabilir. Ya da çevresindeki bireylerin bir hayvandan aşırı derecede iğrendiğini gören bir çocukta fobi gelişebilir. Bazı hayvanlarla ilgili negatif konuları dinlemek, filmlerde ilgili durumları seyretmek de fobiye zemin hazırlayabilir. Öte yandan psikanalitik kurama göre, bilinç dışı korkular ve istekler, yasaklar nedeniyle bilinç düzeyine çıkmakta zorlanırsa, bu durum kendini bir hayvan fobisi şeklinde gösterebilir.

    Hayvan fobisi köyden kente göçle çok sık olmamakla birlikte gördüğümüz fobiler arasındadır. Daha çok rastladığımız kedi, köpek, küçük böcekler fobi türlerindendir. Bu bahsettiğimiz fobi türünde yaşamı kısıtlayan yönler mevcut ise ruh sağlığı uzmanlarından destek alınması fobiyi yenmede bize yardımcı olunacaktır. Tedavisi önce korkulan hayvana ait fotoğraflar, filmler, maketler şeklinde kişiyi alıştırılması sağlanmaktadır. Daha sonra kişiye korktuğu hayvanla karşılaştığında korkusuyla mücadele etmek için gevşeme ve nefes egzersizleri öğretilir. Nefes çalışması, yavaş ve derin şekilde nefes alıp vererek yapılıyor. Gevşeme teknikleri ise vücuttaki bazı ana kas gruplarını önce yavaş yavaş kasıp sonra gevşetmek esasına dayanıyor. Yardımcı yöntemlerden biri de, korkulan durumu hayali olarak yaşama ve onunla başa çıkmasını sağlamaktır.

  • İdrarda protein kaçağı: idrar tetkikinin önemi

    Kronik böbrek yetersizliği olasılığı, etrafımızda diyaliz ve böbrek nakli hastaları arttıkça ‘’Acaba böbreklerim nasıl, günün birinde ben de diyalize girmek zorunda kalabilir miyim ?’’ diye bir çok kişiyi endişeye sokmaktadır. Hastalığın en dikkatici özelliği sinsi gidişi ve günün birinde bardağı taşıran son damla ile kişiyi hastanelik etmesidir. Birden bir diyaliz gerçeği kişinin yaşamına daha doğrusu tüm ailesine bomba gibi düşebilmektedir. Halbuki bu sorunun yanıtını verebilmek için hekimler çok kapsamlı araştırmalara girişmeden önce basit bir idrar tetkiki yaptırarak işe başlarlar. Çünkü vücudumuzdaki organlarımızdan sadece böbreklerimiz idrar dediğimiz bir ürün dışarı atarak çalışması hakkında adeta bize bir rapor sunmaktadır. Onun için de rastlantısal olarak idrarda herhangi bulgu bulunması da kişiyi yukarıda sözünü ettiğimiz endişeye haklı olarak sevketmektedir. Böbrekte bir hasarın varlığını göstermede en etkin en güvenilir idrar bulgusu da proteinüri yani idrarda protein görülmesidir.
    PROTEİNÜRİ NEDİR?
    İdrarla günde 150mg civarında protein atılır. Bu miktar da rutin kullanımdaki basit idrar incelemelerinde saptanmaz. Genç yaşlarda, 30 yaşından önce, postural proteinüri dediğimiz hemen tamamı günün aktif zamanlarında (gündüz) atılan hiçbir zaman günde 1gm’ı geçmeyen proteinüri görülebilir. Bu fizyolojik bir durumdur. Yine de bu gibi durumların bazen bir başka böbrek hastalığına ait bir belirti olup olmayacağı bir uzman hekim tarafından araştırılması ve açıklanması zorunluluğu olabilir (Askeri okul muayeneleri veya benzeri durumlar) ve hatta ayrıca 30 yaşına kadar da izlenmesi gerekir. Ateşli durumlarda ve kalp yetersizliğinde de bir miktar proteinüri geçici veya aralıklı olarak da görülebilir. Genellikle günde 300mg üstünde bir proteinüri varsa rutin idrar tetkiklerinde saptanabilir.
    Tam idrar tetkiki dediğimiz inceleme yöntemi ucuz ama gayet güvenli önemli bir araştırma yöntemidir. Bu yöntemde idrar bulgularını bu arada proteinüriyi daldırma çubuğu dediğimiz bir test aracı ile üzerindeki renk indeksiyle çalışan indikatörler vasıtasyla 1+ ile 4+ arasında yarısayısal bir ifade ile saptama olanağı vardır. Rastgele alınan idrar örneğinde kolayca saptanan proteinürinin günlük atılımının sayısal değeri ise gayet önemlidir. Bu miktar hastalığın türünü dahi tahmin etmede yararlı olabilir. Ayrıca bir çeşit hastalık (minimal lezyon hastalığı) dışında daha yüksek günlük protein atılımı daha olumsuz bir gidişi düşündürür. Genel olarak günlük idrarda 500mg ve üzerindeki proteinüri, özellikle 1gm üzerine de çıktığı zaman anlamlı bir proteinüri olarak algılanır. Hele 3 gm ve üzerinde günlük protein atılımı ise molekülünün küçük olması dolayısıyla daha çok albumin kaybı demektir ki karşılanamayan bir kayıp olduğu için de kanda albumin miktarında düşmeye neden olur. Bunun sonucunda da vücudun her tarafında (bacaklarda, karında, akciğer zar boşluğunda ) sıvı toplanması yani ödem görülür. Biz bu duruma nefrotik sendrom diyoruz. Nefrotik sendrom daima nefron dediğimiz böbreğin fonksiyonel organcığının kılcal damarlardan oluşan yumakcık (glomerul) dediğimiz parçasının hastalığıdır, biz bu tür hastalıklara glomerulonefrit diyoruz.
    Bir çok çeşiti olan bu hastalıklar ödem dışında başka yakınmalara da yol açarlar. En önemlisi de bu hastalıklar önemli bir kısmının tedavisinin yapılamadığı durumda böbrek yetersizliği (üre yüksekliği) ile son bulmasıdır. Basit idrar tetkikinde proteinüri saptandığı taktirde günlük idrar toplanarak bir günlük miktarı saptanmalıdır. Özellikle 1gm ve üstünde günlük proteinüri ile seyrettiği taktirde- erken ve aktif dönemde ve daha böbrek yetmezliği gelişmeden bir nefroloji kliniğinde böbrek biyopsisi yapılmalıdır. Bu alınan parçanın bir nefropatoloji laboratuvarında özel yöntemlerle incelenmesiyle glomerulonefritin türünün tayini önem arzetmektedir. Bu hastalıklar vücudumuzu koruyan bağışıklık (immun) sisteminin kendine karşı reaksiyon geliştirerek (oto immun) oluşan antikor-antijen komplekslerinin böbreklere yerleşerek başlattığı yangısal reaksiyon sonucu gelişen hastalıklardır. Onun için de bağışıklık sistemini baskılayıcı bazı ilaçların bir süre veya sürekli kullanılmasını gerektirecektir. Bu tedavilerle herbir glomerulonefrit türüne göre değişen, hastadan hastaya da farklı olabilen başarılı, kısmen başarılı veya başarısız sonuçları olabilir. Ama şunun altı çizilmelidir ki- birçok hasta diyalize girmek zorunda olduğu noktada hastalığını öğrenmektedir- erken olarak bir tedavi şansı yakalamanın çaresi basitçe tam idrar tetkiki yaptırıp böbrek hasarının en güvenilir göstergesi olan proteinürinin varlığının saptanmasıdır.

  • Yükseklik Korkusu

    Yükseklik Korkusu

    Yükseklik korkusu(akrofobi) iki şekilde ortaya çıkabilir. Bunlardan biri doğuştan gelen yükseklik korkusu diğeri ise taklit edilen yükseklik korkusudur. Doğuştan gelen yükseklik korkusuna sahip kişiler bebeklik döneminde bile bu korkunun belirtilerini gösterirler. Ancak taklit şeklinde oluşan yükseklik korkusunda tamamen yaşanmış veya görülmüş bir olayın etkisi vardır. Kişi, yüksekten düşmüş veya düşen birini görmüşse endişesinden dolayı yükseklik korkusuna yakalandığını düşünür.

    Yükseklik korkusu olanların, günlük hayattaki en çok karşılaştıkları sıkıntı evlerinin balkonundan veya camından aşağıya bakamamaktır. Böyle bir durumda yükseklik korkusu olanlar ya duvar, pencere gibi yerlere tutunma ihtiyacı hissederler ya da direkt aşağı bakmamak için geriye çekilirler. Bu tarz hareketler korku duyanların bireyin hayatını zorlaştırmaktadır.

    Yükseklik korkusu yaşayan kişi korkmasına neden olacak bir durumla karşılaştığında örneğin yüksek bir yerde bulunma mecburiyetinde kaldığında yoğun bir baş dönmesi yaşadığını sanabilir. Bu yüzden de yükseklik korkusunun baş dönmesi şikâyetiyle halk arasında karıştırıldığına yönelik bilgiler de mevcuttur. Ancak yükseklik korkusu olan kişinin o esnada hissettiği baş dönmesinden daha farklıdır. Kişi kendi vücut dengesine güvenemez ve tutunacak, destek sağlayacak bir şeyler arar. Belirtileri genel olarak diğer fobilerden daha farklı değildir. Terleme, kalp çarpıntısı, titreme, ağlama gibi fiziksel belirtilerin dışında psikolojik anlamda kilitlenme ve sağlıklı kararlar verememe durumları da yaşandığı gözlemlenmektedir.

    Tüm bu belirtilerin psikolojik mi yoksa biyolojik mi olduğuna karar verilmesi için hekimlerden destek alınmalıdır. Bu belirtilerin psikolojik tedavisinin ön plana çıkmasıyla psikoterapi hastaya önerilebilir. Kişinin korktuğu durum ile aşama aşama karşı karşıya gelmesi korkunun ortadan kalkmasına neden olacaktır.

  • Meme kanserinden korunma

    Meme kanserinden korunma

    Meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanser türüdür. Her sekiz kadından biri yaşamı boyunca meme kanseri ile karşılaşma riski altındadır. Bu nedenle meme kanserinin tanınması ve erken tanı yöntemlerinin kullanılması, yüksek riskli kadınlarda meme kanseri gelişimini önleyici tedavilerin başlanılması çok önemlidir. Bu bölümde yüksek riskli kadınlarda önleyici tedavi yöntemleri üzerinde durulacaktır.

    Meme kanseri gelişimi açısından risk faktörleri:

    1. Cinsiyet, yaş, ırk/etnisite

    2. Menarş yaşı (ilk adet yaşı), doğum yapma ve sayısı, ilk tam dönem hamilelik yaşı, menapoz yaşı, laktasyon, infertilite, düşük yapma.

    3. Aile öyküsü, bilinen veya şüphe edilen genetik bozukluklar (BRCA1/2, p53, PTEN veya meme kanseri riski ile ilişkili diğer gen mutasyonları)

    4. 30 yaşından önce toraks (göğüs ) bölgesine radyoterapi, hormon replasman tedavisi, alkol kullanımı.

    5. Diğer faktörler (Kişisel meme kanseri öyküsü, meme biyopsi sayısı, atipik hiperplazi veya lobüler karsinoma in situ, dens meme yapısı, vücut kitle indeksi

    Yüksek riskli hastada risk azaltıcı tedaviler

    Meme kanseri açısından yüksek risk grubuna giren kadınlar için bazı risk azaltıcı yöntemler tanımlanmıştır ve uygulanmaktadır. Risk azaltıcı tedavilerin genel olarak amacı; i) Kanserden korunma, ii) Sağkalım avantajı ve iii) Hayat kalitesinde artış sağlamaktır.

    Bu amaca yönelik olarak tanımlanmış olan yaklaşımlar: 1. Yaşam biçiminde değişiklik yapılması 2. Yakın izlem (Tarama) 3. İlaçla önleme (Kemoprevansiyon) 4. Cerrahi

    a. Risk azaltıcı mastektomi (memenin alınması) b. Risk azaltıcı oferektomi (yumurtalığın alınması)

    Bazı yaşam tarzı özelliklerinin (obezite, fazla alkol alımı ve bazı tip hormon replasman tedavileri gibi) meme kanseri açısından risk faktörleri veya artmış risk için belirteçler olduğu yönünde kanıtlar vardır. Ancak, yaşam tarzında yapılacak değişiklikler ile meme kanseri riskinde azalma olması arasındaki ilişki kesin olarak gösterilememiştir.

    Risk azaltıcı ilaçlarla tedaviler (kemoprevensiyon)

    Meme kanseri riskini azaltan ilaçlar sadece 35 yaş ve üzeri kadınlarda önerilir. Öncelikle kadının meme kanseri gelişme riski bu konuda özel olarak hazırlanmış bilgisayar programı veya “Meme Kanseri Gelişme Riski” için oluşturulmuş web sitelerindeki formlar aracılığı ile hesaplanır. Eğer meme kanseri gelişme riski yüksek olarak bulunursa meme kanseri gelişmesini önleyici tedaviler hakkında bireye bilgi verilir ve bu tedavilerden hangisinin daha uygun olacağı, yöntemlerin olumsuz yan etkilerinin neler olabileceği konusunda aydınlatılır.

    Meme kanseri gelişme riskini azaltan iki önemli ilaç Tamoksifen ve Raloksifendir. Her iki ilacında meme kanseri gelişme riskini önemli derecede azalttığı bilimsel çalışmalarda gösterilmiştir. Her iki ilaç önemli tedavi klavuzlarında meme kanseri gelişmesini önlemek için önerilmektedir. Ülkemizde de 2010 da yapılan meme hastalıkları konsensus toplantısında bu ilaçların meme kanserini önlemede tedavi amaçlı kullanımları önerilmiştir.

    Özellikle birinci derecede yakını (anne, kız kardeş) meme kanseri olan bireylerin mutlaka risk değerlendirmesi yapılmalı ve yüksek riskli olan 35 yaş üzeri bireylerde meme kanserini önleyici tedaviler konusunda tedbirler alınmalıdır.

  • Uçak Fobisi

    Uçak Fobisi

    Teknolojinin gelişmesiyle seyahatlerimizin de çeşidi değişmektedir. Eskiden uzun süren deve, eşek, at vs gibi hayvanlarla yapılırken motorlu taşıtların icadıyla araba, otobüs gibi taşıtlarla yolculuk yapar olduk. Çok çeşitli yolculuk yapmak için alternatifler oluşur olmuştu. Bunlar arasında tren, deniz yolu ulaşımı da alternatifler arasında idi. Daha sonra hava yolu şirketlerinin uçak seferlerini başlatması daha önce ekonomik boyutu bütçeyi zorlamaktaydı, daha sonra açılan çeşitli havayolu şirketleri aralarındaki rekabet bilet fiyatlarındaki azalmalar uçak ile seyahatlerin yapılmasını daha da kolaylaştırdı. Uçak seferlerinin makul hale gelmesi zamanın kısalmasına neden olurken psikolojik rahatsızlığı da beraberinde getirmiş oldu. Bahsettiğim psikolojik rahatsızlık uçak fobisi.

    Korku normal bir insan duygusudur ve bazı durumlarda kişinin korku veren durumdan uzaklaşmasını sağlayarak koruyucu işlev gösterir. Fakat korkunun düzeyi artarsa kişi paniğe kapılmaktadır. Tehlikeli bir durumla karşılaşınca normalde verilen “kaç ya da savaş” tepkisinin yerini donakalma alabilir. Eğer kişinin korkusu aşırı, anlamsız ve sürekli ise, bu durumla karşılaşma ihtimali olduğunda dahi yoğun sıkıntı yaşıyorsa, bu durum kişinin günlük hayatını, işlevlerini engelliyorsa bu durumda korkuya “fobi” adını veririz. Benzer biçimde kişi uçaktan aşırı korkuyor, binemiyor, binmesi gerektiğinde ya kaçınıyor ya da çok sıkıntı ile uçak yolculuğuna katlanabiliyorsa o kişide uçak fobisi vardır.

    Her ne kadar uçak kazalarının sayısı az olsa da insanın aklına düşerse ne olur kaygısı hiç aklımızdan gitmeyebilir. Yükseklik fobisiyle birleşirse de yükselmesiyle kaygı seviyemiz artarak uçak yolcuğu yapamaz oluruz. Uçak fobisi daha önceki yaşanmış tecrübe, uçak kazası alma haberi ve kapalı mekânda seyahat etme duygusu uçak fobisinin nedenleri arasında gösterebiliriz. Televizyondan aldığımız haberler neticesinde o korkuyu günler öncesinden yaşayabiliriz.

    Uçak fobisinin psikoterapisinde kişinin zihninde yer alan uçuşla ilgili olumsuz algı ve yanlış düşünceler üzerine de durulmaktadır. Tedavide öncelikle kişinin başka fobilerinin, depresyon, stresle ilgili bozukluklar gibi başka ruhsal sorunlarının bulunup bulunmadığı yapılan görüşme esnasında not alınarak değerlendirilmelidir. Terapistin uçuşla alakalı donanımının da olması tedavi sürecinde bireyin uçak fobisini yenmesinde etkili olabilmektedir. Terapist aynı zamanda uçak fobisi yaşan bireyle beraber uçuşuna eşlik edebilir ve olumsuz izlemleri üzerinden yardımcı olabilmektedir. Son zamanlarda duyduğum simülatör uçak deneyimleri de hastalığın tedavisini üstlenmektedir. Unutmayalım ki hastalığın tedavisi için ruh sağlığı uzmanlarından yardım alınarak yenmek hastalığın ilerlemesini engelleyecektir.

  • Hiperlipidemi

    HİPERLİPİDEMİ

    Hiperlipidemi nedir?

    Hiperlipidemi; kanda çeşitli yağların yüksekliğini ifade etmek için kullanılan bir terimdir. Bu çeşitli yağ tipleri kolesterol, trigliserid, LDL-kolestroldür. Bunların dışında faydalı kolesterol olarak değerlendirilen HDL-kolesterol de vardır. Yağ tiplerinde olan bozukluklar başta kalp damar hastalıkları olmak üzere çeşitli hastalıkların ortaya çıkmasında ve ilerlemesinde rol oynar.

    Kolesterol, yağ benzeri doğal bir madde olup vücutta karaciğerde yapılır. Dışarıdan hayvansal yiyeceklerle alınır. Bitkisel yiyeceklerde bulunmaz. Düşük dansiteli lipoprotein kolesterol (LDL kolesterol= KÖTÜ kolesterol) karaciğerde oluşan kolesterolü taşır. Bu kolesterol damarlarda birikir ve daralmasına neden olur.

    Özellikle kalbe giden damarlar kalınlaştığında kan akımı yavaşlar. Kalbe yeterince oksijen taşınamaması sonucunda kalp krizi oluşur. Yüksek dansiteli lipoprotein kolesterol (HDL kolesterol= İYİ kolesterol) ise kolesterolün damarlarda birikmesini önler. Kalp hastalıklarına karşı korur.

    Trigliseritler de kanda bulunan diğer bir yağ türüdür. Yükselmesi kalp hastalığı riskini artırır ve çeşitli hastalıklarda da yükselir (yağlı beslenme, şeker hastalığı, vb.)

    20 yaş üzerindeki bireyler her 5 yılda bir kan total kolesterol, LDL-kolesterol ve HDL kolesterol ile trigliserit düzeylerini ölçtürmelidir.

    Kanda kolesterolü neler yükseltir?
    Beslenme : Tereyağı, yumurta sarısı, sakatatlar, yağlı et, tavuk (özellikle yağlı ve derisiyle yenirse), süt, yoğurt, peynir gibi özellikle katı (doymuş) yağlar ve kolesterolden zengin yiyecekler tüketmek. Diyet enerjisinin yağlardan gelen oranının %35’in üzerinde olması.

    Vücut ağırlığı : Vücut ağırlığının yüksek olması. Kilo vermek total kolesterol, LDL kolesterol ve trigliseritlerin düşmesine, tersine HDL kolesterolün yükselmesine yardımcı olur.

    Fiziksel aktivite : Düzenli aktivite yapmamak, hareketsiz yaşam tarzı. LDL-kolesterolü yükseltir. Düzenli fiziksel aktivite yapmak LDL kolesterolün düşmesini, HDL kolesterolün ise yükselmesini sağlar. Yaşam tarzınızda tedavi edici değişiklikler yapmak LDL kolesterol düzeyinizi %20-30 arasında düşürür.

    HEDEF DEĞERLER

    Total Kolesterol
    İstenen düzey < 200
    Sınırda yüksek 200-239
    Yüksek > 239

    LDL kolesterol
    Optimal < 100
    Optimale yakın veya optimal-üstü 100-129
    Sınırda yüksek 130-159
    Yüksek 160-189
    Çok yüksek > 190

    HDL kolesterol
    Düşük < 40
    Yüksek > 60

    Trigliserid
    Normal < 150
    Sınırda yüksek 150-199
    Yüksek 200-499
    Çok yüksek > 500

    Yaşam tarzı değişikliği ile birlikte tıbbi beslenme tedavisi kan yağlarındaki değerlerinizin düzelmesinde en önemli rolü alır. Bu konuda ilaç kullanımı içinse uzman doktorlara başvurarak tedavi planı düzenlemek gerekir.