Blog

  • Astım ve yaşlılık

    Astım, son yılların en sıkıntılı hastalıklarından biri olup, genel olarak çocukluk çağı ve gençlik çağı hastalığı olarak bilinmektedir. Ancak son 30 yıldır astımlı hasta sayısında çok ciddi artışlar olduğunu bilmekteyiz ve bu hastaların yaşlarının spektrumuna baktığımızda hiç de az sayılmayacak kadar yaşlı astımlı hastamız olduğunu görüyoruz. Evet eski çağlara hatta yıllara göre son yıllarda uzamış bir insan ömründen bahsetmek mümkün, bu sebeple yaşlı nüfusumuzda artış da kaçınılmazdır. Bu sebeple yaşlılarımızı eskisinden çok daha fazla olarak hem yaşamımızda hem de bizler kliniklerimizde çak daha fazla görüyoruz. Onların sağlıklı ve huzurlu bir ömür geçirmesi hepimizin asli görevlerinden olmalıdır. Araştırmalar gözden geçirildiğinde yaşlılarda astım tanısını koymak hem zor hem de bir çok hastalıkla karışma olasılığı nedeniyle yanlış tanılar oldukça fazladır. Bir çok hastamızın aslında astım olduğu kanaatine çok kolay varmamıza rağmen maalesef bu yaşlılarımız yanlış tanı ve gereksiz ilaçlarla oyalanmakta ve belki de sağlıklarını her geçen gün daha da kaybetmektedirler. Aslında doğru tanı almış bir astımlı yaşlı hastanın tanı ve tedavi yönetimi eğer bu işle ilgili hekimle tarafından uygulanırsa son derece sağlıklı bir ömür sürmek olasıdır.

    Dünya sağlık örgütünün 1963 raporuna göre yaşlılık kronolojik olarak tanımlanmıştır. Buna göre; 45 ila 59 yaş arası, orta yaşlılar; 60 ila 74 yaş arası, yaşlılar; 75 yaş ve üstü olanlar ise ileri yaşlılar olarak tanımlanmıştır. Birleşmiş Milletler Raporu (1980)’ na göre ise yaşlanma 60 yaş sonrasında başlamaktadır. Ancak bu rakamların son dönemde 65 yaş üzerine çekilme eğilimi olduğunu görmekteyiz. Ülkemiz nüfus dağılımına baktığımızda da yaşlı sayımızın ve dolayısıyla nüfusa oranının giderek arttığını görmekteyiz. 1990 yılında 65 yaş üstü insanlarımızın genel nüfusa oranı % 4; 2010 yılında % 6,1 iken bu oranın 2010 yılında % 7,7, 2025 yılında ise % 9 dolayında olması beklenmektedir. Dolayısıyla yaşlı nüfusumuz gelişmemize paralel olarak artmaktadır ve artacaktır. Bizlerin görevi de yaşlılarımıza sağlılıklı bir ömür sürmeleri için sahip çıkmak, her türlü sorunlarına doğru ve yerinde yaklaşımlarla kesin çözüm bulmak, hastalıklarını en iyi şekilde tedavi etmektir.

    Alerjik hastalıkların genel olarak çocukluk ve gençlik çağı hastalığı olduğu bilinmekle birlikte, ilk belirtilerini yaşlılık döneminde verdiği hasta sayısı hiç de az değildir. Bu sebeple alerjik astım hastalığı da pekala yaşlılıkta ortaya çıkabilir ve doğru tanı almalıdır.

    Ortalama insan ömrünün giderek uzamakta olduğu ve çevresel faktörleri de hesaba kattığımızda astımın ileri yaştaki kişilerde de ciddi sağlık problemi olarak her geçen yıl daha çok sorun yaratacağını düşünmekteyiz. Şu an için Türkiye genel polülasyonunda astım sıklığı % 6-7, çocuklarda %5-8, erişkinlerde % 5 oranında iken 65 yaş üzeri vakaların sıklığını belirlemek için yeterli çalışma olmadığını görmekteiyz. Yurt dışı verilerinde ise 65 yaş üzeri % 4-10 oranında astımlı vaka görülmektedir. Yine tablonun geneline baktığımızda çocukluk ve erişkin yaşta başlayan astımın daha çok alerjik astım şeklinde olduğunu görüyoruz; buna rağmen yaşlı hastalımızın da alerjik astım şeklinde karşımıza geldiğini görmekteyiz.

    Yaşlı vakalarımızda 3 tip astım görmekteyiz. Bunlardan birincisi, hastalığın çocukluk ve/veya geçlikten beri var olduğu ve yaşlılığa kadar alevlenme ve sönmelerle devam ettiği Tip-A; ikincisi çocukluk v/veya gençliğinde astım belirtileri ortaya çıkmış, ancak daha sonra tedavi ile yıllarca sessiz kalmış, sonunda yaşlılıkta bulguların tekrar görüldüğü Tip-B; son olarak da astıma ait belirtilerin yaşlılıkta ortaya çıktığı ve tanı aldığı Tip-C’ dir. Hangi tip olursa olsun pratik uygulamalarımızda hem tanı, hem tedavi hem de takipte bu vakalarda zorlandığımız aşikardır. Ancak, doğru hekim seçimi ile bu üç zorluktan (tanı + tedavi + takip = 3T) da kolayca sıyrılmak işten bile değildir.

    Tanı esnasında anamnez ve hastalık hikayesi alırken belirgin zorluklar olduğu ya da olabileceğini akıldan çıkarmamak gerekir, dolayısıyla, sabırla hastayı dinlemek ve bu konu için zaman harcamak gereklidir. Yaşlıda var olabilecek olan yandaş hastalıkların olduğu, kullandığı bir çok ilacın da astım ve benzeri klinik tablolara ait bulgulara sebep olabileceği mutlaka bilinmelidir. Bunun için bir çok hastalık ve ilacın astım bulguları üzerine olabilecek etkilerini çok iyi bilmek ve değerlendirmek gerecektir. Laboratuvar tanısı esnasında kullanılan testlerin doğruluk ve güvenilirlikleri de değerlendirmeyi yapan hekimin uygulamasına ve tecrübelerine göre oldukça fazla değişebilmektedir. Bu nedenle hastaya mutlaka yeterince vakit ayrılmalı, testler titizlikle uygulanmalı, tanı değerlendirmesinde hekimin önceki tecrübeleri de göz önüne alınarak resmin tamamı görülmeye çalışılmalıdır. Tanı esnasında en çok karışabilecek durumlar olarak; kalp yetmezlikleri, anfizem, kronik bronşit, kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), gastro-özefajiyal reflü (GÖR) ve tümörlerdir. Ayrıca hastamızın kullandığı anti-hipertansifler, non-steroid anti inflamatuvarlar (romatizma ilaçları) ve beta blokerler (ki özellikle kalp damar hastalıkları, tansiyon yükseklikleri ve ritim bozukluklarında kullanılır) astım bulgularını kötüleştirebileceği için mutlaka gözden geçirilmelidir. Testleri yaparken de özellikle IgE testleri açısından yaşlılardaki temel immün yanıt değişimlerini göz önünde bulundurarak zayıf cevaplar alabileceğimizi aklımızdan çıkarmamalıyız. Bu nedenle bu testlerin de konuya hakim alerji ve immünoloji uzmanları tarafından yapılması mutlak bir gerekliliktir.

    Tedavide de zorluklar olabilir. An hatlarıyla bunlar: Hastalık, daha kronik olma eğilimindedir; bir çok yaşlı, uzman yerine pratisyen hekimce takip edilmektedir; ilaçlara alınan cevap çok daha az olmaktadır; ilaç yan etkileri çok daha fazla görülmektedir; diğer hastalıklar için kullanılan ilaçlarla geçimsizlik olabilmektedir; yalnız yaşayan yaşlılarda tedavi düzensiz olabilmektedir; ilaca (özellikle inhalerlere) uyum azdır; beyinsel ve motor fonksiyonlarda kısıtlanma nedeniyle kullanım güçlüğü gözlenmektedir. Buradaki değişkenlere baktığımızda hastalığın tedavisinin mutlaka profesyonellerce yapılması gerektiği anlaşılmaktadır. Çok özel bir popülasyon olan yaşlılarımızın bu özel hastalıklarını da doğru doktorlara yaptırmalıyız.

    Tedavide yaşanılan zorluklar, takipte de karşımıza çıkabilmektedir. Astımın genel olarak kronisite gösterdiğini biliyoruz; dolayısıyla uzunca süreler takip edilmesi mutlaka zorunlu olan da bir hastalıktır. Bu vesile ile astımlı yaşlı hastalarımızın rutin kontrollere gelmesi gerekmektedir. Ancak; yaşlılarda rutin kontrollere gelebilme olanağı genç ve erişkinlere göre daha azdır. Burada da hasta eğitimi ön plana çıkmakta ve yaşlımızı, hastalığı ve takibinin ciddiyeti konusunda yeterince zaman harcayarak eğitmemiz gerekliliği doğmaktadır. Tüm basamaklara baktığımızda hastalığın, tanısı, tedavisi ve takibi için ciddi bir zaman ve emek harcamak gerekmektedir. Ancak bunları hepsi yaşlılarımızın sağlığı ve mutluluğu için gereklidir. Yaşlı astımlı hastaların sıklıkla acil servise başvurabileceği, akut ataklarla hekime gidebileceği bilindiği için tıp eğitimi esnasında tüm hekimlerimize bu hastalığın acil atak tedavisi hakkında bilgiler aktarma zorunluluğumuz da gün ışığına çıkmaktadır. Takip esnasında kullanılan PEF ve spirometri uygulamaları, cihaza uyumsuzluk, kas güçsüzlüğü, göğüs duvarı rijiditesinin artması, hatalı uygulamalar, zorlu ekspirasyona bağlı baş dönmeleri ve yine zorlu ekspirasyona bağlı bronkospazm nedeniyle zorluk yaratabilmektedir.

    Yaşlı hastalarımızın tedavisindeki amaçlarımız ise şöyle sıralanabilir:
    – Egzersiz dahil günlük normal aktiviteyi sağlamak,
    – Kronik semptomları önlemek,
    – Acil servis dahil, hastaneye atak nedeniyle gelişi en aza indirmek,
    – Yan etkisi en az ya da hiç olmayan ilaçları seçmek,
    – Hastayı ve yakınlarını hastalık ve gidişi hakkında yeterince bilgilendirmek…

    Bilindiği üzere astım tedavisinde bir çok ilaç ve uygulama yöntemi vardır. Ancak burada, kişiye özel olarak uygun ilaç ve cihaz seçmek gereklidir. Yaş, efor kapasitesi, fiziksel aktivite ve ekonomik duruma göre en uygun, en az yan etkili ve mutlak endike olan ilaç/ilaçlar kullanılmalıdır. Konu ile profesyonelleşmiş ve tecrübeli hekiminiz size doğru tedavi konusunda yardımcı olacaktır.

    Sağlıklı günler dileğiyle…
    Prof. Dr. Cengiz KIRMAZ

  • Şiddetin Çocuklar Üzerinde Etkileri

    Şiddetin Çocuklar Üzerinde Etkileri

    Gerek dünyada gerekse ülkemizde birçok araştırma yapılmıştır, şiddetin çocuk ruh sağlığına etkisi üzerine. Yapılan araştırmaların sonucunda birçok ilginç sonuca rastlamak olası. Araştırmalardan çıkan en önemli sonuç herkesin hemfikir olduğu “evet şiddet kesinlikle olumsuz bir davranış şeklidir, hele hele çocuğa yapılan şiddet affedilemez yanlış bir davranıştır”. Yine araştırmalardan çıkan bir diğer önemli sonuçta şiddet ile karşılaşan kimselerin özellikle çocukların kişilik yapılarında ve duygusal dünyalarında ciddi çöküntüler oluştuğu gerçeği ile karşı karşıya kalmaktayız. Şimdi sıkı durun; bütün bu olumsuzluklara yol açtığının bilinmesine rağmen toplumumuzda gerek çocuğa gerekse kadına karşı şiddetin küçümsenmeyecek bir boyutta olduğu gerçeği de maalesef çok açık bir şekilde karşımıza çıkmaktadır.

    Şiddet bilindiği üzere fiziksel olarak güçlü olanın güçsüz olana karşı uyguladığı yabani bir davranış şeklidir. Bu sebepten dolayıdır ki genel de şiddete maruz kalanlar çocuklar ve kadınlardır. Şu kesinlikle göz ardı edilmemelidir ki her nerede olursa olsun her ne sebeple olursa olsun şiddet kesinlikle savunulamaz yabani bir davranış şeklidir ve hiçbir şekilde meşruluğu yoktur. Şiddet öğrenilmiş bir davranış şeklidir. Yani şiddet model alınmış bir davranış şeklidir. Babasının dövdüğü çocuğun veya annesinin dayak yediğini gören bir çocuğun bunu yaşamayan bir çocuğa göre ileriki yaşantısında şiddete başvurma oranı daha fazla olacaktır. Unutmamalıyız ki biz çocuklarımıza nasıl davranıyorsak, çocuklarımız da davranış olarak bizden onları öğrenecektir.

    Hemen akıllara şöyle bir soru geliyor: Şiddeti önlemek için ne yapabiliriz? Eğitim ve kültür şiddetin önlenmesinde etkin bir rol oynar mı? Evet, kesinlikle evet şiddetin önlenmesinde en önemli faktör eğitim ve kültürdür. Yukarıda sonuçlarından bahsettiğim araştırma gösteriyor ki, eğitim ve kültürün hâkim olduğu bireylerde karşısındaki kendinden daha güçsüz olan bireye şiddet uygulaması daha az görülen bir davranış biçimidir. Bunun sebebi de çok basittir eğitim ve kültürün hâkim olduğu bireyler problemlerin çözümünde farklı yöntemler geliştirmiş olan kimselerdir. Bu insanlar problemlerinin çözümünde daha çok iletişimi kullanmaktadırlar bu da şiddetin engellenmesinde önemli roller üstlenmektedir.

    Anne ve babası tarafından şiddet uygulanarak terbiye edilemeye çalışılan çocukların, büyüyüp evlendiklerinde kendi eşlerine ve çocuklarına şiddet uyguladıklarını birçok kere görmüşüzdür. Bu çocukların geçmişleri incelendiğinde yukarıda da değindiğimiz gibi şiddete meyilli olduklarını ve bu durumu da model alma yoluyla edindiklerini rahatça söyleyebiliriz. Eğer şiddet ortamı varsa bu tüm toplumu çok ciddi biçimde etkiler. Şiddet toplumda korkuya, insanlar arası güvensizliğe, içine kapanmaya, sosyal hayattan uzaklaşmaya neden olur. Buna toplumun şiddet olaylarına duyarsızlığı, boş  vermişliğinin de eklenmesiyle çok ciddi sorunlar yaşanmaktadır. Televizyonlarda şiddet içeren görüntüleri izleyen çocuklar ve gençler, adeta kahramanlaştırılan kişilerle kendilerini özdeşleştirirler. Şiddet konusunda en önemli nedenlerden biri aile içindeki uyumsuzluklar, anne babadan biri ya da ikisinin de olmaması, anne babanın alkol, madde bağımlılığı, kavgaları, birbirine saygı göstermemeleri, çocukların ilgi, sevgiden yoksun büyümeleridir. Çocukluğunda anne babası tarafından şiddet uygulanarak terbiye edilmeye çalışılan çocuklar, büyüyüp evlendiklerinde kendi eşlerine ve çocuklarına şiddet uygulamaktadır.

    Şiddeti körükleyen bir başka araç da bilgisayar oyunları ve internet olduğunu unutmamak gerekmektedir. Erkek çocukları daha fazla olmak üzere şiddet içeren savaşlı, kavgalı bazen garip yaratıklarla dolu, oldukça canlı ölüm, boğuşma, kan, yaralama görüntülerinin ve bolca silahın bulunduğu oyunları, kahramanın yerine kendisini koyarak ve sanki oyunun içinde bizzat öldürüyor, yaralıyor, yok ediyor gibi canlı biçimde yaşayarak oynamakta, bazen bu oyunlar uzun saatlerini almaktadır. Böylece şiddete, ölüme, kana alışkanlık gelişmekte, tüm bunları olağan, normal şeylermiş gibi algılamaya başlamaktadır.

    Kendisini güvencede hissedebilmesi ve diğerlerine güvenebilmesi için, her çocuğun anne-babasıyla güçlü, sevecen bir ilişki kurabilmesi gerekir. Kendisine sevgi ve ilgi gösteren bir yetişkinle böyle bir bağ kuramayan bir çocuğun, düşmanlık duyguları içinde gelişmesi ve “zor” bir genç olması ihtimali vardır. Kendileriyle çok küçük yaşlardayken ilgilenilmiş çocuklar arasında, “sorunlu davranışları” olan gençlere daha az sayıda rastlanmaktadır. Bir çocuğa her zaman sevgi gösterebilmek hiç de kolay bir şey değildir. Eğer çocuğunuzu idare etme konusunda herkesinkinden daha farklı güçlükler yaşıyor ve çok zorlanıyorsanız, bu durumda bir Psikolojik Danışmana başvurabilirsiniz. Böylelikle, çocuk yetiştirme konusunda bilimsel kanıtlara dayalı bazı yöntemler hakkında bilgiler edinebilirsiniz. Çocukların kendi akıllarının olduğunu unutmamak çok önemlidir. Çocuklarınızın giderek artan bağımsızlık ihtiyaçları ve bu ihtiyacı doyurmaya yönelik davranışları bazen sizleri kızdırabilir, engelleyebilir ya da hayal kırıklığına uğratabilir. Onlara herhangi bir tepki göstermeden önce, durumu çocuğunuzun bakış açısından değerlendirme konusunda göstereceğiniz istek, sizin de kendi duygularınızla baş etmenize ve daha sabırlı davranmanıza yardımcı olur. Çocuklarınıza öfke ve düşmanlık dolu sözler ve davranışlarla tepki vermekten kaçınmak için elinizden geleni yapın.

    Çocuklar genellikle taklit ederek öğrenirler. Ailelerinin değerleri, tutumları ve davranışlarının onlar üzerindeki etkisi büyüktür. Saygı, dürüstlük, ailemizden ve akrabalarımızdan gurur duymak gibi değerler, çocuklarımız için önemli bir güç ve güven kaynağı olabilirler. Çocuğunuzun olumsuz arkadaş baskısı altında olduğu, şiddetin yoğun rastlandığı bir ortamda yaşadığı  ya da davranış bozuklukları olan öğrencilerle aynı okullara gittiği durumlarda bu değerler özellikle önemlidir. Çocukların çoğu, bazen saldırganlaşıp bir başka insana vurabilirler. Bu tür şiddete yatkın davranışların olası tehlikeleri hakkında çocuklarınızla konuşurken kesin olun. Sorunlarını şiddete başvurmadan daha yapıcı yöntemlerle çözmüşse, onu bunun için takdir ettiğinizi hemen belirtin ve ödüllendirin. İyi davranışlarına daha fazla dikkat gösterilerek ve takdir edilerek, çocukların bu davranışlarını tekrar etmeleri ve sürdürmeleri sağlanabilir.

    Çocuklarınıza ceza vermek için onları itmek, kakmak, tokatlamak, vurmak ya da dayak atmak gibi davranışlar, onlara sorunlarını  iterek, kakarak, vurup, çarparak çözmenin uygun olacağı; ceza vermeleri gerektiğinde onların da benzer şekilde cezalar verebilecekleri mesajını  vermektedir. Fiziksel cezalar istenmeyen davranışları ancak belli bir süre için durdurabilmektedirler. Hatta çocukların  çok sert cezalara bile uyum yapabildiği bu nedenle de cezanın hiç  bir etkisi kalmadığı bilinmektedir. Oysaki fiziksel olamayan disiplin yöntemleri çocukların duygularıyla daha kolay başa çıkmalarına yardımcı olmakta; sorunlarını şiddet-dışı  yöntemlerle çözebilecekleri yolları öğretmektedir.

    Evdeki şiddet çocuklar için korkutucu ve zararlıdır. Çocukların korku duymadan, sevgi içinde yaşayabilecekleri güvenli bir eve ihtiyaçları  vardır. Evinde şiddete tanık olan çocukların, ileride mutlaka şiddet gösterecekleri söylenemese de karşılaştıkları sorunları  şiddete başvurarak çözmeye “yatkın” olacakları  söylenebilir. Evinizi şiddetten uzak, güvenli bir yer haline getirmek için elinizden geleni yapın ve kardeşler arasındaki şiddet içeren davranışları kesinlikle engelleyin. Anneler babalar arasındaki düşmanlık ve saldırganlık dolu kavgaların da çocukları çok korkutacağını ve onlar için kötü örnekler oluşturacağını  unutmayın. Bazen çocuklarınızın sokaklarda, okulda ya da evde şiddete maruz kalmasını engelleyemeyebilirsiniz. Bu durumlar olduğunda, yaşadıkları korku duygularıyla baş edebilmeleri için kendilerine yardım etmeniz gerekebilir.

    Televizyonda, sinemada ya da bilgisayar oyunlarında çok fazla şiddet izlemenin de çocuklarda saldırgan davranışlara yol açtığı  bilinmektedir. Bir ebeveyn olarak çocuğunuzun izlediği şiddet miktarını kontrol altında tutabilirsiniz.

    Şiddete karşı davranışlar sergiledikleri her ortamda çocuklarınızı destekleyin ve ödüllendirin. Arkadaşlarından birinin diğerine vurduğu, küfrettiği, tehdit ettiği durumlarda çocuğunuza sakin ama kesin sözcüklerle nasıl tepki gösterebileceklerini öğretin. Şiddete karşı durmanın ve direnç göstermenin, daha fazla cesaret gerektirdiğini anlatın. Çocuklarınızın farklı yörelerden, farklı aile yapılarından gelen kişilerle geçinmelerine, onları kabullenmelerine yardımcı olun. İnsanları sadece farklı oldukları için eleştirmenin ve etiketlemenin acı verici, incitici olduğunu öğretin ve kesinlikle bu tür davranışlara izin verilmeyeceğini anlamalarını sağlayın. Şiddeti başlatan ya da cesaretlendiren sözcükleri kullanmanın ya da şiddet dolu davranışları sessizce seyretmenin, yanlış ve zararlı olduğunu anlatın. Tehditlerin ve itip kakmanın şiddeti körükleyen davranışlar oldukları konusunda kendilerini uyarın.

    Dayak çoğunlukla, yetişkinin öfkesi sonucunda çocuğa uygulanır. Çocuğun yaptığı herhangi bir davranış, yetişkini öfkelendirir ve dayak gerçekleşir. Bazı anne babalar, dayağın çocuk eğitiminde gerekli olduğunu düşünürler. Çünkü onlar da kendi anne ve babalarından öyle görmüşlerdir. Çocuklarını dövdükleri için hiç rahatsızlık duymazlar. Bazı anne babalar da dövdükten bir süre sonra yaptıklarından pişmanlık duyar, çocuğa sarılır, öper hatta özür dilerler. Çocuk, canı yandığı, incitildiği için öfke duyar ama bunu ifade edemez; çünkü bunu ona yapan annesi babası ya da bir biçimde bağımlı olduğu bir başka yetişkindir. Onlara duyduğu sevgi ile onların ruhunda yarattığı hasarı birbiriyle uzlaştıramaz. Bunun sonucunda da öfkeyi kendine yöneltir. Çocuğun kendine duyduğu bu öfke, onun tüm yaşam alanlarına yayılır. Hissettiği olumsuz duygular, yaşama uyumunu zorlaştırır. Okulda, arkadaş ilişkilerinde sorunlar yaşamaya başlar. Bir eğitim aracı olarak kullanılan dayak, kısa bir süre için etkili olabilir. Dayak yediği andan itibaren kısa bir süre içinde çocuk istenmeyen davranışı yapmaz. Ancak, bir süre sonra çocuk, kendisini o davranışı yapmaya yönelten gereksinmeleri karşılanmadığından, yeniden aynı davranışta bulunur. Dayağın, uzun vadede çocuğa kazandırdığı hiçbir eğitici yanı yoktur. Hiç mi bir şey kazandırmaz? Kazandırır, dayağı, bir yöntem olarak o da kendi yaşamına katar. Daha sonra da öğrendiği bu yabani davranışı başka insanlar üzerinde kullanmaya kalkar maalesef.  

    Çocuk dayakla terbiye edilemez. Terbiye, uzun etkili bir eğitim verme, tutum ve davranış değiştirme biçimidir. Oysa dövülen çocuk için, annesindeki öfkenin dinmesi önemlidir, aynı davranışları sonra yine tekrarlayabilir. Pek çok ‘dayak arsızı’ denilen çocukların neden dövüldüklerine değil, dayağın sonucuna önem verdikleri görülür. 

    Dayağın çocuk eğitiminde hiçbir faydası yoktur. Birçok bilimsel çalışma bunu ortaya koymaktadır. Çocuklukta karşılaşılan dayağın olumsuz etkileri yaşamın her döneminde ortaya çıkmaktadır. Evlilik döneminde sıkça yaşanan dayak olaylarında da çocukluk döneminde maruz kalınan fiziksel şiddetin etkisi vardır. Çocuğun kendine güven duygusunu ciddi şekilde sarsan dayak olaylarının olumsuz etkileri, yaşamın her döneminde ortaya çıkmaktadır. Evlilikte yaşanan dayak olaylarında da çocuklukta karşılaşılan fiziksel şiddet etkili olmaktadır. Dayak yiyerek büyüyen birey, eşiyle karşılaştığı sorunların çözümünde dayak eğilimine girmektedir.

    Şiddet öğesinin yer aldığı görüntüler, sadece yetişkin değil , tüm yaş gruplarına yönelik programlarda yer almaktadır. Bu da şiddetin sıradanlaştırılması gibi çok tehlikeli bir olguyu beraberinde getirmektedir. Çocuk zihinsel süreçlerindeki özelliklerinden dolayı izlediklerini yetişkinler gibi algılayamamakta ve bu yüzden farklı etkilenmektedir. Çocuk izledikleri gerçek mi, hayal mi? Yetişkinler kadar kolay algılayamaz. Bazı çizgi filmlerde karakterler onca şiddetten sonra ayağa kalkabilmektedir. Yani orada uygulanan şiddetin zarar vermediği gibi bir algılama da söz konusu olabilmektedir. Çocuğun aşırı bir biçimde televizyon izlemesi, onu okumaktan, sinema ve tiyatroya gitmekten, hatta çoğu kez oyun oynamaktan bile yoksun bırakmaktadır. Çocuğun sosyal ilişkileri zayıflamakta ve içe kapalı bir hale gelebilmektedir. Mutlaka çocukların izlediği programlar çocuklar ve yetişkinlerle birlikte izlenmelidir. Böylece hem o program hakkında fikir sahibi olup çocuklara uygun olup olmadığına karar verilebilir, hem de programın ardından çocuklarla sohbet ederek o programdan çocukların neler kazandığı yada nasıl etkilendiği görülebilir. Eğer çocuklar şiddet içeren sahneleri izlemek durumunda kalırsa bu durumda çocuklara bu gibi davranışların insanları incittiğinden bahsedilmeli ve bir olayın şiddet kullanmadan nasıl çözebileceği hakkında düşünmeye sevk edilmeli. Televizyonu asla çocuklar için bir oyalama aracı olarak görmemek ve bu doğrultuda kullanmamak gerekmektedir.

    Şiddet kısa vadede tırnak yeme, ders başarısızlığı, sosyal uyumsuzluk, saldırganlık ve alt ıslatma şeklinde bazı sonuçlar doğururken asıl uzun vadede yarattığı problemler gözden kaçırırlmamalıdır. Şiddet gören çocuk ileriki yıllarda mutsuz bir birey olmaktadır, mutsuz bir evlilik yapma olasılığı yüksektir, suç işleme oranı oldukça yüksektir.

    Sonuç olarak; şiddet öğrenilmiş bir davranıştır ve her öğrenilen davranış istenildiği zaman değiştirilebilir. Anne-babalar şiddetin yaratabileceği sonuçlar hakkında bilgi sahibi olduklarında bu değişimi daha kolay sağlayacaklardır.

  • Astım ve gebelik!

    Astım ve özellikle alerjik astım giderek artan bir sıklıkta karşımıza çıkmaktadır (1). Bu hastalık için bir çok etiyolojik sebep varken, bazı özel durumlardan da etkilendiği aşikardır. Gebelik gibi fizyolojik geçici değişiklik de bu hastalığın gidişini önemli ölçüde etkileyebilmektedir. Halen dünyada yaygın bir şekilde önemli bir sağlık problemi olan bu hastalığın % 3.4-12.4 oranında gebede karşımıza çıktığı bildirilmektedir (2,3). Gebe kadınlarda bu hastalığın takip ve tedavisi için bir çok uzlaşı raporu da yayınlanmıştır (4-8).

    Gebelik astımı etkiler mi?

    Geçmişte yayınlanmış bir çok kohort ve prospektif çalışmada gebelikte astımın 1/3 kuralına tabii olduğu konusu vurgulanmıştır. Yani astımın gebeliklerin 1/3’ ünde etkilenmediği, 1/3’ ünde kötüleştiği, 1/3’ ünde de iyileştiği bildirilmiştir (9,10). Bunun yanında prospektif iki çalışmada da ağır astımlı gebelerin %52-65’ inde hastalığın daha da kötüleştiği, hafif astımlı gebelerde ise yalnızca %8-13’ ünde kötüleşme olduğu gösterilmiştir (11,12). Astım alevlenmelerinin genel olarak 24-36. haftalar arsında olduğu belirtilmiştir (11,13). Murphy ve arkadaşlarının yaptığı çalışma ile astımlı hastalarda alevlenmelerden 1. derecede sorumlu olan etkenin viral solunum yolu enfeksiyonları (%34) olduğu, bunu da inhale steroid tedavisine uyumsuzluğun (%29) takip ettiği gösterilmiştir (11). Bir başka çalışmada ise ağır astımlı gebelerin % 69’ unda, hafif astımlı gebelerin %31’ inde, astımı olmayan gebelerin ise sadece %5’ inde solunumsal ya da üriner enfeksiyonların bulunduğu gösterilmiştir (14). Bu bilgilerimize dayanarak esasen astımın ağırlığını önemsemeden gebe astımlı hastalarımızı çok iyi takip etmemiz gerektiği söylenebilir.

    Gebelikte astımı etkileyen fizyolojik değişiklikler tablo.1’ de gösterilmiştir.

    Tablo.1: Gebelikte astımı etkileyen fizyolojik faktörler.

    – Serbest kortizol düzeylerindeki artış inflamatuvar tetiklenmelere karşı koruyucu etkili olabilir
    – Bronkodilatatör substanslarda artış (progesteron gibi) havayolu cevaplarında düzelmeye neden olabilir
    – Bronkokonstrüktör substanslarda artış (prostaglandin F2-alfa gibi) havayolu cevaplılığını arttırabilir.
    – Plasental 11 beta hidroksisteroid dehidrogenaz tip 2’ nin azalan aktivitesi plasental kortizol konsantrasyonunu arttırarak düşük doğum ağırlığına sebep olur
    – İnflamatuvar sitokinlerin plasental gen ekspresyonları düşük doğum ağırlığı riskini arttırabilir
    – Hücre aracılı immün sistemin modifikasyonu infeksiyon ve inflamasyona verilen maternal cevabı etkileyebilir.

    Astım gebeliği etkiler mi?

    Gebelik öncesi astım kontrolünün gebelik gidişatını nasıl etkileyeceğine dair çok sınırlı bilgimiz vardır. Martel ve arkadaşlarının yaptığı ve bu konuda ilk çalışma sayılabilecek olan 1808 astımlı gebeyi inceleyen araştırmada gebelikleri öncesinde astımın kötü kontrol edildiğine dair kriterlere sahip olan gebelerde hipertansiyon ortaya çıkma riskinde artış saptanmıştır (15). Daha önceleri yapılan bazı çalışmalar çelişkili sonuçlar vermekle birlikte değişen ağırlıkta astıma sahip olan, kontrolsüz ve uygun tedavi almayan astımlı gebelerde bir takım sorunların ortaya çıktığına dikkat çekilmiştir. Astımlı kadınların düşük doğum ağırlıklı ya da intrauterin gelişme geriliği olan bebeklere sahip olduklarını gösteren çalışmalar (9,16) olmasına rağmen geniş prospektif çalışmalarda bu gösterilmemiştir (13,17,18). 1453 astımlı gebeyi inceleyen 4 çalışmayı sistematik olarak gözden geçiren bir derlemede inhale steroid kullanmayan gebelerin düşük doğum ağırlığı olan bebeğe sahip olma rölatif riskleri 1.55 olarak saptanmıştır (19). 934 hastayı gözden geçiren diğer bir üç çalışmayı sistematik olarak değerlendiren başka bir derlemede de astım alevlenmesi olan gebelerde astımı olmayan gebelere ve astım alevlenmesi olmayan gebelere göre düşük doğum ağırlıklı bebeğe sahip olma riskinin arttığı gösterilmiştir (16). Çoğu çalışma sonucunda astımlı gebelerde inhale steroid kullanımının fetal gelişme üzerinde olumlu etkilerinin olduğu belirlenmiştir (20). Buna karşılık, hafif astımlı olduğu kabul edilerek steroid tedavi verilmeyen gebeliklerde, anlamlı derecede düşük doğum ağırlıklı bebekler rapor edilmiştir (20).

    Astımlı gebelerde hipertansiyonun görülme sıklığındaki artışı ortaya koyan eski çalışmalar dışında iki geniş, çok merkezli, prospektif ve iyi düzenlenmiş çalışmada astım semptomları olan veya düşük hava akımı hızları olan gebelerde gestasyonel hipertansiyonun daha sık görüldüğü gösterilmiştir (21,22). Bunlara ek olarak, hem eski hem de prospektif değişik çalışmalarda astımlı olan gebelerde astımlı olmayan gebelere göre sezeryan gerekliliğinin arttığı bildirilmiştir (9,13,17).

    Gebelikte astıma yaklaşım:

    Gebelikte astıma yaklaşım ve tedavi prensipleri genel olarak gebelik dışındaki kadınlara ve erkek hastalara göre herhangi bir farklılık göstermez (4-8). Ancak, özellikle astım alevlenmesi esnasında tablo-2’ de gösterildiği gibi bazı önelmler alınmalıdır. Astımlı gebeleri inceleyen geniş prospektif bir çalışmanın sonuçlarına göre gebelikte astıma uygun yaklaşım hem maternal hem de fetal problemleri azaltmaktadır (12,17). Antenatal fetal değerlendirmele sıklığının, astım ağırlığı, intrauterin gelişme geriliği ve pre-eklampsi riski baz alınarak belirlenmesi gerekmektedir (fetal ultrasonografi, non-stres test).

    Tablo.2: Akut astımlı gebede yaklaşım.

    – Erkenden müdahale edilmeli
    – Anne ve fetüsün iyi olduğu sıkı bir şekilde devamlı takip edilmeli
    – Oksijen saturasyonu %95’ in üzerinde tutulmalı
    – PaCO2 40 mmHg altında tutulmalı
    – Anne sol yan pozisyonda yatırılmalı
    – Sıvı alımı mümkün değilse yoğun IV sıvı (125 ml/saat) verilemli
    – Uygun pozisyon, hidrasyon ve tedavilerle hipotansiyonda sakınılımalı
    – Yalnızca anafilaktik bir durum vars adrenalin kullanılmalı
    – Eğer gerkli ise erkenden entübasyon yapılmalı, ancak ödem nedeni ile gebelerde bu durum için uzman bir kişi gerekebilir..

    Eğitim:

    Astımı olan bir gebeye çok iyi bir şekilde astım hastalığının temel mekanizmaları anlatılmalı; tetikleyiciler, astım kontrolü, kullanılacak olan aletler, ilaçlar ve kişisel davranışlar hakkında bilgi verilmelidir. Özellikle alerjenler gibi çevresel faktörler konusunda hem hekim hem de hasta uyanık olmalıdır.

    Farmakolojik tedavi:

    Bazı anne ve hekimler astım ilaçlarının anne ve bebek üzerinde oluşabilecek olan potansiyel yan etkileri açısından oldukça endişelidirler. Son dönemlerde yapılan bir çalışmaya göre kadınların hamile kalınca % 23’ ünün inhale steroidlerini, %13’ ünün kısa etkili ?2 agonistlerini, % 54’ ünün de ataklar için verilen oral steroidlerini azalttıkları gözlenmiştir (23). Bir başka çalışmada da acil servise başvuran gebe kadınlara gebe olmayanlara göre daha az oranda steroid tedavisi başlamaktadırlar, bunun yanında kullanılan steroid dozlarını düşürmektedirler (24). Bu tür yaklaşımlar güvenli gibi göüzkse de aslında perinatal bir sürü problemin düşük ekspiratuvar akım ve kontrolsüz astım ile ilişkili olduğu gösterilmiştir (21,22). Ayrıca prospektif çalışmalar, vaka-kontrol çalışmaları ve sistematik derlemeler inhale steroidlerin, teofilinin, kısa etkili ?2 agonistlerin fetal konjenital malformasyon, preeklampsi, erken doğum veya düşük doğum ağırlığı riskini arttırmadığını da göstermiştir (15,25-27). Dolayısıyla gebelikte iyi bir astım kontrolü sağlanmalı, ilaçlar düzenli kullanılmalı ve hasta uyumu sağlanmalıdır.

    Hamilelikte bir çok ilacın farmakokinetiği ve absorpsiyon oranları değişmekle birlikte gebelikte astım tedavisi açısından gereken ilaçlar için herhangi bir doz ayarlamasına gerek yoktur. İlk trimesterde kullanılan sistemik dekonjestanların fetal gastroşisis, intestinal atrezi ve hemifasiyal mikrozomi riskinde hafif bir artış yaptığı gösterilmiştir (28).

    İlk trimesterde kullanılan oral kortikosteroidlerin fetal yarık dudak-damak anomalisi yaptığına dair epidemiyolojik çalışmalar vardır (29). Buna rağmen özellikle ağır astımlı vakalarda hayat kurtarıcı etkileri nedeniyle bu tür yan etkiler göz ardı edilebilir.

    Geniş prospektif vaka-kontrollü çalışmalarda kortikosteroidlerin erken doğum ve preeklampsi ile ilişkili olduğu gösterilmiştir (15,30). Bu ilaçlar içerisinde prednisonun özellikle % 90’ ının plasentada inaktive edilmesi nedeniyle fetal herhangi bir yan etkisi yoktur (31).

    İnhale steroidler gebe astımlılarda en önemli tedavi araçları olup herhangi bir fetal marformasyon ya da perinatal mortalite yaratmamaktadırlar (15,19,25-27).

    Kromolin sodyum ve kısa etkili beta-2 agositlerde gebelikte güvenli gözükmektedirler (21,25,30). Uzun etkili beta-2 agositlerle ilgili az sayıda çalışma vardır. Hayvan deneylerinde formeterol ve salmeterolün fetal malformasyona neden olduğu gösterilse de az sayıda deneğin katıldığı prospektif çalışmlarda insanlarda fetal malformasyon, erken doğum veya düşük doğum ağırlığına neden olmamıştır (21,32,33). Uzun etkili beta-2 agonistler açısından en iyisinin kortikosteroidlerle kombine kullanılması olduğu gösterilmiştir (34).

    Lökotrien antagonistlerinin gebelerde kullanımına dair çalışma çok çok azdır. Çok kısıtlı sayıdaki hastayı değerlendiren iki çalışmada da fetal malformasyon gözlenmemiştir (21,35).

    Kaynaklar

    1. Devereux G. The increase in the prevalence of asthma and allergy: food for thought. Nat Rev Immunol 2006;6:869-74.
    2. Kwon HL, Belanger K, Bracken MB. Asthma prevalence among pregnant and childbearing-aged women in the United States: estimates from national health surveys. Ann Epidemiol 2003;13:317-24.
    3. Kurinczuk JJ, Parsons DE, Dawes V, Burton PR. The relationship between asthma and smoking during pregnancy. Women Health 1999;29:31-47.
    4. National Asthma Education and Prevention Program Working Group. Managing asthma during pregnancy: recommendations for pharmacologic treatment—2004 update. Expert panel report. J Allergy Clin Immunol 2005;115:34-46.
    5. Global Initiative for Asthma (www.ginasthma.com)
    6. Lemiere C, Bai T, Balter M, Bayliff C, Becker A, Boulet LP et al. Adult Asthma Consensus Guidelines Update 2003. Can Respir J 2004;11:9A-18A.
    7. British Thoracic Society; Scottish Intercollegiate Guidelines Network; British guideline on the management of asthma. Thorax 2003;58 Suppl 1:i1-94.
    8. National Asthma Concil Australia. Asthma management Hanbok 2006. Melbourne: 2006.
    9. Lao TT, Huengsburg M. Labour and delivery in mothers with asthma. Eur J Obstet Gynecol Reprod Biol 1990;35:183-90.
    10. Schatz M, Harden K, Forsythe A, Chilingar L, Hoffman C, Sperling W et al. The course of asthma during pregnancy, post partum, and with successive pregnancies: a prospective analysis. J Allergy Clin Immunol 1988;81:509-17.
    11. Murphy VE, Gibson P, Talbot PI, Clifton VL. Severe asthma exacerbations during pregnancy. Obstet Gynecol 2005;106:1046-54.
    12. Schatz M, Dombrowski MP, Wise R, Thom EA, Landon M, Mabie W, et al. Asthma morbidity during pregnancy can be predicted by severity classification. J Allergy Clin Immunol 2003;112:283-8.
    13. Stenius-Aarniala BS, Hedman J, Teramo KA. Acute asthma during pregnancy. Thorax 1996;51:411-4.
    14. Minerbi-Codish I, Fraser D, Avnun L, Glezerman M, Heimer D. Influence of asthma in pregnancy on labor and the newborn. Respiration 1998;65:130-5.
    15. Martel MJ, Rey E, Beauchesne MF, Perreault S, Lefebvre G, Forget A et al. Use of inhaled corticosteroids during pregnancy and risk of pregnancy induced hypertension: nested case-control study. BMJ 2005;330:230.
    16. Murphy VE, Clifton VL, Gibson PG. Asthma exacerbations during pregnancy: incidence and association with adverse pregnancy outcomes. Thorax 2006;61:169-76.
    17. Dombrowski MP, Schatz M, Wise R, Momirova V, Landon M, Mabie W, et al. Asthma during pregnancy. Obstet Gynecol 2004;103:5-12.
    18. Schatz M, Zeiger RS, Hoffman CP, Harden K, Forsythe A, Chilingar L et al. Perinatal outcomes in the pregnancies of asthmatic women: a prospective controlled analysis. Am J Respir Crit Care Med 1995;151:1170-4.
    19. Murphy VE, Gibson PG, Smith R, Clifton VL. Asthma during pregnancy: mechanisms and treatment implications. Eur Respir J 2005;25:731-50.
    20. Murphy VE, Zakar T, Smith R, Giles WB, Gibson PG, Clifton VL. Reduced 11 beta-hydroxysteroid dehydrogenase type 2 activity is associated with decreased birth weight centile in pregnancies complicated by asthma. J Clin Endocrinol Metab 2002;87:1160-668.
    21. Bracken MB, Triche EW, Belanger K, Saftlas A, Beckett WS, Leaderer BP. Asthma symptoms, severity, and drug therapy: a prospective study of effects on 2205 pregnancies. Obstet Gynecol 2003;102:739-52.
    22. Schatz M, Dombrowski MP, Wise R, Momirova V, Landon M, Mabie W et al. Spirometry is related to perinatal outcomes in pregnant women with asthma. Am J Obstet Gynecol 2006;194:120-6.
    23. Enriquez R, Wu P, Griffin MR, Gebretsadik T, Shintani A, Mitchel E et al. Cessation of asthma medication in early pregnancy. Am J Obstet Gynecol 2006;195:149-53.
    24. Cydulka RK, Emerman CL, Schreiber D, Molander KH, Woodruff PG, Camargo CA, Jr. Acute asthma among pregnant women presenting to the emergency department. Am J Respir Crit Care Med 1999;160:887-92.
    25. Schatz M, Dombrowski MP, Wise R, Momirova V, Landon M, Mabie W, et al. The relationship of asthma medication use to perinatal outcomes. J Allergy Clin Immunol 2004;113:1040-5.
    26. Blais L, Beauchesne MF, Rey E, Malo JL, Forget A. Use of inhaled corticosteroids during the first trimester of pregnancy and the risk of congenital malformations among asthmatic women. Thorax 2006.
    27. Rahimi R, Nikfar S, Abdollahi M. Meta-analysis finds use of inhaled corticosteroids during pregnancy safe: a systematic meta-analysis review. Hum Exp Toxicol 2006;25:447-52.
    28. Werler MM. Teratogen update: pseudoephedrine. Birth Defects Res A Clin Mol Teratol 2006;76:445-52.
    29. Park-Wyllie L, Mazzotta P, Pastuszak A, Moretti ME, Beique L, Hunnisett L et al. Birth defects after maternal exposure to corticosteroids: prospective cohort study and meta-analysis of epidemiological studies. Teratology 2000;62:385-92.
    30. Schatz M, Zeiger RS, Harden K, Hoffman CC, Chilingar L, Petitti D. The safety of asthma and allergy medications during pregnancy. J Allergy Clin Immunol 1997;100:301-6.
    31. Briggs GG, Freeman RK, Yaffe SJ. Drugs in pregnancy and lactation. Seventh ed. Philadelphia: 2005.
    32. Jones KL, Johnson DL, Van Maarseveen ND, Chambers CD, Schatz M. Salmeterol use and pregnancy outcome: A prospective multi-center study. J Allergy Clin Immunol 102, S156. 2002.
    33. Wilton LV, Shakir SA. A post-marketing surveillance study of formoterol (Foradil): its use in general practice in England. Drug Saf 2002;25:213-23.
    34. Ernst P, McIvor A, Ducharme FM, Boulet LP, FitzGerald M, Chapman KR et al. Safety and effectiveness of long-acting inhaled beta-agonist bronchodilators when taken with inhaled corticosteroids. Ann Intern Med 2006;145:692-4.
    35. Merck Research Laboratories. Seventh annual report on exposure during pregnancy from the Merck pregnancy registry for Singulair® (montelukast sodium) covering the period from U.S. approval (February 20, 1998) through July 31, 2005. Merck Research Labs, editor. 2006. West Point, PA.

    Sağlıklı günler dileğiyle…
    Prof. Dr. Cengiz KIRMAZ

  • Parola Yaşam, İşareti Sorgulamak

    Parola Yaşam, İşareti Sorgulamak

    Kendinizi bireysel gelişim anlamında daha ileri noktalara taşımak istiyorsanız, bu süreç içinde kendinizi sorgularken, analiz ederken bu sorgulama ve analizin dozunu iyi ayarlamanız gerektiğini unutmayın, bu durumda yapılacak en önemli hata bu dozu ayarlayamamanız olacaktır bu da bir süre sonra rahatsızlık ve mutsuzluk yaratabilir dikkat…
     
    Egoyu devreden çıkarma gayretleri içinde edinilen deneyimler, değerler kolaylıkla gözden kaçırılabilmektedir. Geçmiş muhasebesi, günün değerlendirilmesi, yarının planlanması derken kişi bir anda suçluluk çukuruna düşebilmektedir. Bu durumdan dışarı çıkması da o kadar kolay olamayabilir. Buna çevrenin ve özellikle yakınların eski imaja tepkilerini de katarsak bireyin kendisinin kuvvetli olduğu yanları ile gurur duymasına izin verilmez. Zaten gelişmeye açık alanları üzerinde odaklanmış olan kişi için bu süreç çok zordur ve bunun üstüne kendisi dâhil herkes tarafından kişiliği çeşitli darbeler yiyebilir.

    Bu geçiş dönemi özgüveninizde düşüşe yol açabilir. Çok iyi bildiğiniz, deneyimli olduğunuz birçok konuda bile çekingen davranışlar göstermeniz doğaldır. Agresif olunmamalı ama pasif de olunmamalı. İşte bunun orta noktası olan kararlı, özgüvenli kişilik hem bireyi hem de çevreyi mutlu edebilen bir bakış açısı olabilir. Bu yapıda herkesin ortak çıkarı söz konusudur. Herkes aynı gemidedir. Şartları, emeği, başarıyı, başarısızlığı ortak paylaşır. Birey kendi öz benliğini, yetilerini, açık alanlarını inkâr etmeden bulunduğu ortamda var olmaya çalışır.

    Kişinin bireysel gelişim yolculuğu, daha çok kendi tarafından ortaya konan bir programdır. Bulunduğu noktadan yeterince memnun değilse birey değişim ve gelişim için birtakım programlar dizayn etmeye başlar. İşte bu noktada denge, azim, sabır çok önemlidir.

    Aşırı uçların her zaman zararlı olduğunu söylüyoruz. Tutkuya dönüşen hedefler diğer olgularla dengesizliğe yol açabileceğini unutmamalıyız. Her şeyin belli sınırlar içinde dengelenmesi gerekir. Bu düşünceye sıkı sıkıya bağlı olmalıyız. Birçok büyük başarının altında tutkular yatar diye düşünüyor olabiliriz belki de. Ama bedeli neler oluyor? İşte beni düşündüren bu. İdeali oynayan bir anne babanın çocuğu onların hiç de mükemmel yaratıklar olmadığını fark ettiği anda çeşitli psikolojik sorunlar yaşayabilir, hatta bu uç noktalardaki yapılara dönüşebilir. Tıpkı son zamanlarda çocukları tarafından öldürülen annelerde yaşadığımız acı ama kesinlikle çok ciddi dersler çıkarılması gereken olaylar gibi. Bilmem bu kaç anne babanın dikkatini çekti.

    Yaşamı sorgularken, analiz ederken, dengelere özen gösterebilmek çözümlerden biri olabilir. Basitçe var olabilmek için düşüncelerde, şuur altında karmaşadan uzak durmak da bir seçim. Yaşamda doğrular veya yanlışlar yok seçimler, sonuçlar ve bedeller var.

    Ruhunuzun, düşüncelerinizin, yaptıklarınızın, söylediklerinizin, hissettiklerinizin, davranışlarınızın ve dolayısıyla da yaşadıklarımızın hep dengede olduğu bir yaşam dilerim.

  • Yaşam tarzı değişikliği; ye iç sev…

    Öğün atlamak veya çok az yemek temel besin öğeleri, vitamin, mineral, protein ve temel yağ asitlerinin alımını azaltır.

    Ne kadar az yerseniz, yorgunluk, yetersiz beslenme, düşük enerji seviyesi ve ani açlık krizleri gibi yan etkiler de o denli güçlü olur; bu nedenle, sağlıklı bir yaşam tarzı sürdürmenin anahtarı dengeli beslenmedir

    Meyva ve Sebze yerken hem 5 porsiyon almaya, hem de seçim yaparken çeşitli renklerde ürün tüketmeye çalışmalısınız

    Besinsel lifler sindirimin düzenlenmesinde önemli bir rol oynarlar ve açlık hissinin kontrol edilmesine yardım edebilirler

    Kemiklerin ve dişlerin oluşumu ve onarımı için kalsiyuma ihtiyaç vardır. Kalsiyum sinirlerin çalışmasına yardım eder, kasların gerilip gevşemesini, kanın pıhtılaşmasını ve kalbin düzenli çalışmasını sağlar

    Protein, 8 tanesi temel kabul edilen 20 önemli amino asitten oluşur. Bu 8 amino asidi vücut üretemez ve bunların besinlerden temin edilmesi gerekir

    Alkol bazı besin öğelerine yönelik ihtiyacı arttırabilir

    Soğuk sularda yetişen balıklar önemli Omega-3 Yağ Asitleri kaynaklarıdır. Fakat balık sevmiyorsanız Omega-3 Yağ Asitlerini alabileceğiniz diğer kaynaklar keten tohumu, kabak çekirdeği, ceviz, kolza tohumu ve soya yağıdır

    Ayaküstü yenilen gıdalar çoğu zaman çok fazla kalori, çok fazla yağ ve çok az vitamin, mineral ve lif içerir. Düzenli şekilde bu tip gıdalar yemek vücudunuzun ihtiyacına yetecek kadar vitamin ve mineral almadığınız anlamına gelebilir.

    Bir vejetaryen olarak beslenmenizde başta protein olmak üzere ihtiyacınız olan tüm besin öğelerini temin etmekte zorlanabilirsiniz. Süt, peynir, patates, soya fasulyesi ve tam tahıllı gıdalar da protein açısından zengindir

    Bir vegan olarak gıda seçenekleriniz daha sınırlı olabilir. Bu nedenle ihtiyacınız olan tüm besin öğelerini temin etmek daha zordur

    Dış etkenler ekstra besin öğelerine yönelik ihtiyacınızı etkileyebilir

    Optimum sağlık ve zindelik için egzersizle birlikte dinlenme ve dengeli beslenme esastır

    Daha az gıda tükettikleri ve muhtemelen kilolarına dikkat ettikleri için kadınların beslenme ihtiyaçlarını karşılamada erkeklere kıyasla daha fazla zorlanabilirler

    Yaşlandıkça vücudumuz beslenme elemanlarının emilimini eskisi kadar iyi gerçekleştiremez ve dolayısıyla da normal günlük beslenmeniz ile yeterince besin öğesi almıyor olabilirsiniz

  • Okul Korkusu ve Başarısızlığı

    Okul Korkusu ve Başarısızlığı

    Okula başlama çağı tüm anne-babalar ve çocuklar için heyecan verici bir dönemdir. Okul hayatı boyunca çocuklar bireysel ve sosyal gelişim süreçlerinin en önemli basamaklarını tamamlarlar.

    Özellikle ilkokula başlama döneminde bazı çocuklar anne-babadan ayrılmakta zorlanabilirler, ya da okula devam konusunda hiçbir sorun yaşamayan bir çocuk bir anda okula gitmemek için bazı biyopsikososyal tepkiler gösterebilir.

    Okul reddi kavramı okul çağındaki bir çocuğun okula gitmeye karşı gösterdiği endişeli tepkiler olarak tanımlanabilir. Okul reddi üç farklı durumda ortaya çıkabilir; ilk okula yeni başlayan çocukların anne-babalarından ayrılmaktan dolayı duydukları endişe durumudur. Genellikle kısa bir süre sonunda çocuğun uyum sağlaması beklenir. İkinci durum ise çocuğun okul ortamında rahatsız eden ya da korkutan bir durumdan dolayı okula gitmek istememesidir. Örneğin arkadaşları tarafından zarar gören bir çocuğun okula gitmekten korkması olağandır. Üçüncüde ise aileden ayrılma endişesinin yoğun olarak yaşandığı durumlar gözlemlenmektedir. Çocuk evden ve anne-babasından ayrılma durumunda yoğun stres yaşadığı için okula gitmeyi reddedebilir.

    Okul reddi çocuk, aile ve okul çalışanları için ciddi bir problem oluşturur. Okula gitmeyi reddetmek, kısa ve uzun dönemde çocuğun sosyal, duygusal ve akademik gelişimi üzerinde olumsuz etkilere neden olabilir.

    Yeni okula başlayan 5–6 dönemindeki çocuklar için anne-babalarından ayrılmak, yeni bir sosyal ortama uyum sağlamak, sosyal ilişkiler kurmak zorlu bir süreçtir. Bu dönemde anne-baba tarafından aşırı korunan, kural ve sınırlamalar öğretilmeyen, duygusal olarak yaşının olgunluğuna sahip olmayan çocuklar diğer yaşıtlarına göre daha fazla zorlanmaktadırlar. Ancak bazı durumlarda çocuk okula başlamak için gerekli olgunluğa ve becerilere sahip olsa da okul reddi sorunu ortaya çıkabilmektedir. Okul reddinin ortaya çıkma nedenlerinin çocuğun kişilik özellikleri, aile ortamı ya da okul ortamı ile ilgili etkenlerle ilişkili olduğu belirlenmektedir.

    Bu nedenle anne-baba okul reddi ile karşılaştığında çocuğu endişelendiren ve rahatsız eden sorunun kaynağını dikkatlice araştırmalıdır. Okuldaki öğretmenleri ve uzmanların desteği ile sorun mümkün olan en kısa sürede ve mümkünse okula devamsızlığa en az düzeyde izin vererek çözülmeye çalışılmalıdır. Süreç uzarsa mutlaka bir uzman yardımına başvurmaktan ve profesyonel yardım almaktan kaçınılmamalıdır.

    Okula gitmek istememenin nedenlerini araştırmak için anne-baba olarak sınıf öğretmeninden ve okul danışmanından yardım almanız önemlidir. Çocuğunuz için birlikte, iş birliği içinde çalışmak en etkili çözüm yolu olacaktır. Sorunun ne olduğunu anlamak için çocuğunuzu dinleyin. Onu endişelendiren, üzen, korkutan şeyin ne olduğunu size anlatması için onu cesaretlendirin.

    Okul reddi ile baş etmede en önemli maddelerden biri öncellikle çocuğun okula devam etmesini sağlamaktır. Fiziksel olarak kontrolleri yapıldıktan sonra doktor aksini önermediği takdirde anne-baba çocuğu okula göndermelidir.

    Çocuğun kendisini endişelendiren durum ya da durumlar hakkında konuşmasına fırsat vermek, sorunun nedenlerini anlamaya çalışmak doğru çözümü bulmak için gereklidir.

    Uzun süreli ve şiddetli okul reddi durumlarında profesyonel yardım için aile bir Psikolojik Danışmana başvurmalıdır.

    Sorun çocuk ve aile için ne kadar zorlayıcı olursa olsun, sabırlı yaklaşıp okul reddine neden olan etkenlerin doğru tespit edilmesi ve bunların düzenlenmesi için çaba harcanmalıdır.

  • Sigara, alerji ve astım

    Astım, hem özgül hem de kimyasal bir takım uyaranlara fazlaca verilen iltihabi yanıtla karakterize kronik bir hava yolu hastalığıdır (1). Bu cevabı uyaran bazı ajanlar bilinirken bazıları bilinmemektedir. Bu ajanlarla tekrar eden maaruziyetler sonucunda hastalık giderek kötüleşmekte ve bronşial normal cevaplarda ikincil değişiklikler meydana gelmektedir.

    Sigara içme sonucunda hava yollarını direkt olarak etkileyen bir çok zararlı madde içeren toksik ajanlarla karşılaşılırken akciğerlerdeki bölgesel iltihap da tetiklenmektedir. Hem kronik obstrüktif akciğer hastalığı (kronik bronşit + amfizem) hem de astım gibi sigara ile ilişkili akciğer hastalıklarında kalıcı ve devamlı süren hava yolu iltihabı meydana gelmektedir (2).

    Sigara içmek astımlı hastalarda akut (ani) atağı tetikleyebilmektedir; bunun yanında astım ağırlığı ile sigaraya maaruziyet arasında çok sıkı bir ilişki vardır (3-5). Bu bilgiler hayvan modelleri ile de desteklenmektedir (6,7). Son dönemdeki bilgilerimiz aktif sigara içiminin erişkinlerde astımın başlangıcı için önemli bir risk faktörü olduğunu göstermektedir (8).

    Sigara ile ilişkili hava yolu iltihabı (inflamasyonu)

    Sigara içmek devamlılık arz eden hava yolu iltihabına yol açar. Sigara çok miktarda toksik, karsinojenik madde bulundurur bu nedenle bronşiyal hücrelerde kısa ve orta dönemde hasara neden olur (9). Biyolojik ve moleküler mekanizmalar değişik yollardan ancak birlikte hareket ederek hasara neden olur (10). Bronşiyal hücrelerdeki anormal değişiklikler yanında moleküler tamir mekanizmalarında görevli bazı hücrelerdeki (makrofajlar ve diğer inflamatuvar hücreler) fonksiyon bozuklukları sonucunda programlı hücre ölümü (apopitozis) sisteminde anormallikler ortaya çıkmaktadır. Tüm bunlar sonucunda apoptozis ve marofaj fagositozunda bozulma, hücrelerde beklenmeyen ölüm (nekroz) başlangıcı ve son olarak da geriye dönüşü olmayan bronş daralmaları meydana gelmektedir (11-13). Ayrıca astımı olmayan sigara içenlerde de hava yolları, içmeyenlerle karşılaştırıldığında hava yolu iltihabını ortaya çıktığı gözlenmiştir (14-17).

    Sigara içen astımlılarda hava yolundaki iltihabi (inflamatuvar) hücreler

    Sigara içen insanlarda havayolu duvarında oldukça fazla iltihabi hücre (daha çok CD8+ T hücre ve makrofaj), bronşiyal sıvılarda (balgam) da nötrofil şeklindeki iltihap hücrelerinde artış olduğu gözlenmiştir (14,18). Akciğer biopsi kesitlerinde ise sigara içen kişilerde içmeyenlere göre alerjideki en önemli hücre olan eozinofil artışı saptanmıştır (19). Astımı olup da sigara içen kişiler hakkında yeterli yayın olmasa da deney hayvanı astım modellerinde sigara dumanına maaruziyetin bronşiyal aşırı tetiklenmeyi artırdığı ve alerjen uyarısını takiben bu örneklerde eozinofil ve alerjik tipteki Th-2 sitokin cevabının arttığı gösterilmiştir (20,21).

    Sigara içen astımlılarda sitokinler ve diğer mediyatörler

    Astımlı sigara içicilerin balgamlarında IL-8 denilen ve nötrofil tipindeki iltihap hücrelerini akciğere çağırmaya yarayan sitokinde artış olduğu, bunun sonucunda akciğere iltihap hücrelerinin toplandığı ve bu değişikliklerin sigara içme miktarı ile ilişkili olup; hastanın solunum fonksiyon testlerinin (% FEV1 gibi) bozulduğunu görmekteyiz (22). Aynı şekilde sigara içen astımlılarda balgam alerji hücrelerinin doku yıkıcı proteinlerinin (eozinofilik katyonik protein = ECP) düzeylerinin de arttığı gösterilmiştir (22). IL-18 sitokini, anti-alerjik mekanizmaları çalıştıran Th-1 tipinde gelişimden sorumlu önemli bir sitokindir. Dolayısıyla bu sitokin, alerjik mekanizmaları çalıştıran Th-2 yönünde gelişimi de baskılamaktadır. Sigara içen hem astımlı hem de astımı olmayan vakalarda sigara içmeyenlere göre IL-18 düyezlerinde anlamlı bir düşme saptanmıştır. Bu etki özellikle astımlılarda çok belirgin olarak bulunmuştur (23). Tüm bu bulgularla sigara içiminin astımlı hastalarda bağışıklık cevabını (immün cevap) alerjik tip olan Th-2 yönüne doğru çevirdiği söylenebilir.

    Kortizon (steroid) tedavisi almamış olan astımlı sigara içicilerde, sigara içmeyen astımlılara göre bronşları genişlettiği bilinen nitrik oksit (NO) düzeylerinin de düştüğü görülmüştür (24). Sigara içimi muhtemelen NO üretimini sağlayan enzimi baskılayarak (inhibe ederek) NO düzeyini düşürmektedir. Ayrıca sigara içen astımlılarda oksidatif stresin arttığı görülmüştür (25,26). Yine nörojenik iltihabın da sigara içen astımlılarda olaya katkıda bulunduğu bilinmektedir (27).

    Sigara içen astımlılarda hava yolunda yeniden yapılanma (remodeling)

    Astımlı hastalarda dokuların anormal şekilde yeniden düzenlemesi ve yapılanması (remodeling) bir gerçektir. Sigara içen astımlı hastalarda ise remodelingin çok daha ağır olduğu saptanmıştır (28).

    IgE ve sigara

    Genel populasyonda sigara içimi ile ev tozu akarlarına karşı gelişen alerji antikoru olan spesifik IgE düzeyleri arasında pozitif bir ilişki vardır (29).

    Pasif sigara içimi

    Pasif sigara içimi ile özellikle çocuklarda astım görülme sıklığında artma ve bununla birlikte öksürük, hırıltı, bronşit, bronşiolit, pnömoni görülme sıklığında artma, akciğer fonksiyon testlerinde bozulma görülmektedir. Pasif sigara içimi ile astım görülme sıklığı ve ağırlığında artma saptanırken ataklar da daha sık görülmektedir. Bu nedenle acil servise başvuru sıklığında da artış gözlenmektedir (30,31). Bu riskler özellikle erken yaşlarda ailenin sigara içimi ile çok ilişkilidir.

    Son zamanlarda Almanya’ da yapılan bir çalışmaya göre erişkinlerde pasif sigara içimi ile alerjik duyarlılanma arasındaki ilişki değerlendirilmiştir. İstatistiki anlamlı olmasa da pasif sigara içimi ile alerjik duyarlılanma ve alerjik rinit görülme sıklığı arasında pozitif bir ilişki saptanmıştır (32).

    Sonuç olarak, sigara içimi ile alerjik duyarlılanma ve astım arasında göz ardı edilemeyecek bir ilişki olduğu kesindir. Bu sebeple hastalarımızı sigarayı bırakmaya yönlendirmeli ve pasif sigara içiminden de korunmalarını önermeliyiz.

    Kaynaklar

    1. Global Initiative for Asthma (GINA). Global strategy for asthma management and prevention. Available at: http://www.ginasthma.com/Guidelineitem. Accessed 31th August 2007.

    2. Hargreave FE, Parameswaran K. Asthma, COPD and bronchitis are just components of airway disease. Eur Respir J 2006;28:264-7.

    3. Althuis MD, Sexton M, Prybylski D: Cigarette smoking and asthma symptom severity among adult asthmatics. J Asthma 1999; 36:257-64.

    4. Lange P, Parner J, Vestbo J, Schnohr P, Jensen G: A 15-year followup study of ventilatory function in adults with asthma. N Engl J Med 1998; 339:1194-200.

    5. Siroux V, Pin I, Oryszczyn MP, Le Moual N, Kauffmann F: Relationships of active smoking to asthma and asthma severity in the EGEA study. Epidemiological study on the Genetics and Environment of Asthma. Eur Respir J 2000; 15:470-7.

    6. Seymour BW, Pinkerton KE, Friebertshauser KE, Coffman RL, Gershwin LJ: Second-hand smoke is an adjuvant for T helper-2 responses in a murine model of allergy. J Immunol 1997;

    159:6169-75.

    7. Moerloose KB, Pauwels RA, Joos GF: Short-term cigarette smoke exposure enhances allergic airway inflammation in mice. Am J Respir Crit Care Med 2005; 172:168-72.

    8. Piipari R, Jaakkola JJ, Jaakkola N, Jaakkola MS: Smoking and asthma in adults. Eur Respir J 2004; 24:734-9.

    9. Hoffmann D, Hoffmann I. The changing cigarette, 1950-1995. J Toxicol Environ Health 1997;50:307-64.

    10. Bartal M. COPD and tobacco smoke. Monaldi Arch Chest Dis 2005;63:213-25.

    11. Stockley RA. Neutrophilic inflammation; “Don’t you go to pieces on me!”. Eur Respir J 2006;28:257-8.

    12. Rydell-Törmänen K, Uller L, Erjefalt JS. Direct evidence of secondary necrosis of neutrophils during intense lung inflammation. Eur Respir J 2006;28:268-74.

    13. Willemse BWM, Ten Hacken NHT, Rutgers B, Lesman-Leegte IGAT, Postma DS, Timens W. Effect of 1-year smoking cessation on airway inflammation in COPD and asymptomatic smokers. Eur Respir J 2005;26:835-45.

    14. Saetta M, Turato G, Maestrell P, et al. Cellular and structural bases of chronic obstructive pulmonary disease. Am J Repir Crit Care Med 2001; 163: 1304–9.

    15. Jeffery P. Structural and inflammatory changes in COPD: a comparison with asthma. Thorax 1998; 53: 129–36.

    16. Roth M, Arora A, Barsky S, Kleerup E, Simmons M, Tashkin D. Airway inflammation in young marijuana and tobacco smokers. Am J Respir Crit Care Med 1998; 157: 928–37.

    17. Kuschner W, D9Alessandro A, Wong H, et al. Dosedependent cigarette smoking-related inflammatory responses in healthy adults. Eur Respir J 1996; 9: 1989–94.

    18. Di Stefano A, Capelli A, Lusuardi M, et al. Decreased T lymphocytes infiltration in bronchial biopsies of subjects with severe chronic obstructive pulmonary disease. Clin Exp Allergy 2001; 31: 893–902.

    19.Lams B, Sousa A, Rees P, et al. Immunopathology of the small-airway submucosa in smokers with and without chronic obstructive pulmonary disease. Am J Respir Crit Care Med 1998; 158: 1518–23.

    20. Seymour BW, Schelegle ES, Pinkerton KE, et al. Secondhand smoke increases bronchial hyperreactivity and eosinophilia in a murine model of allergic aspergillosis. Clin Dev Immunol 2003; 10: 35–42.

    21. Seymour BW, Pinkerton KE, Friebertshauser KE, Coffman RL, Gershwin LJ. Second-hand smoke is an adjuvant for T helper-2 responses in a murine model of allergy. J Immunol 1997; 159: 6169–75.

    22. Chalmers G, MacLeod K, Thomson L, Little S, McSharry C, Thomson N. Smoking and airway inflammation in patients with mild asthma. Chest 2001; 120: 1917–22.

    23. McKay A, Komai-Koma M, MacLeod K, et al. Interleukin-18 levels in induced sputum are reduced in asthmatic and normal smokers. Clin Exp Allergy 2004; 34: 904–10.

    24. Verleden G, Dupont L, Verpeut A, Demedts M. The effect of cigarette smoke on exhaled nitric oxide in mild steroid-naive asthmatics. Chest 1999; 116: 59–64.

    25. MacNee W, Rahman I. Oxidants and antioxidants as therapeutic targets in chronic obstructive pulmonary disease. Am J Respir Crit Care Med 1999; 160: 58–65.

    26. Caramori G, Papi A. Oxidants and asthma. Thorax 2004; 59: 170–173.

    27. Kwong K, Wu Z-X, Kashon M, et al. Chronic smoking enhances tachykinin synthesis and airway responsiveness in guinea pigs. Am J Respir Cell Mol Biol 2001; 25: 299–305.

    28. Carroll N, Perry S, Karkhanis A, et al. The airway longitudinal elastic fiber network and mucosal folding in patients with asthma. Am J Respir Crit Care Med 2000; 161: 244–8.

    29. Jarvis D, Chinn S, Lucynska C, Burney P. The association of smoking with sensitization to common environmental allergens: results from the European Community Health Survey. J Allergy Clin Immunol 1999; 104: 934–40.

    30. DiFranza JR, Aligne CA, Weitzman M. Prenatal and postnatal environmental tobacco exposure and children’s health. Pediatrics 2004; 113:1007–15.

    31. Macaubas C, Klerk NH, Holt BJ, et al. Association between antenatal cytokine production and the development of atopy and asthma at age 6 years. Lancet 2003; 362:1192–7.

    32. Topp R, Thefeld W, Wichmann HE, Heinrich J. The effect of environmental tobacco smoke exposure on allergic sensitization and allergic rhinitis in adults. Indoor Air 2005 Aug;15(4):222-7.

    Sağlıklı günler dileğiyle…

    Prof. Dr. Cengiz KIRMAZ

  • İkinci Evliliklerde Araştırmaların Dili

    İkinci Evliliklerde Araştırmaların Dili

    İkinci kez evliliklere birçok insan kuşkulu gözlerle bakar; ancak boşanan birçok insan boşandıktan sonra hayatını tekrar tasarımlamak anlamında yepyeni bir ilişkiye başlama eğilimindedir.

    Bu dönemde insanlar birçok birliktelik yaşayabilirler ve sonrasında da bu birlikteliklerini yeni bir evlilikle sonuçlandırabilirler. İkinci evlilikler insanların yeni bir umutla girdikleri, olumlu yaşantıları yaşayabilecekleri, mutlu olacakları, aynı zamanda huzurlu bir aile ortamına ulaşabilecekleri hazzı giderme yoludur. İkinci evlilikler zaman zaman yalnızlıklarını gidermek amacıyla zaman zaman da hayatın sorumluluklarını bölüşebilmek anlamında ortaya çıkan bir durumdur.

    İKİNCİ EVLİLİKLERDE ARAŞTIRMALARIN DİLİ

    Bu konuyla ilgili o kadar çeşitli araştırmalar yapılmıştır ki bunlardan çıkan sonuçlarda oldukça açıklayıcıdır. Yapılan araştırmalar, boşanma suretiyle ayrılan kişilerin 3 ile 5 yıl sonra yeniden evlendiklerini ortaya koymaktadır. Erkeklerin yeniden evlenme oranı kadınlara göre daha fazla ve daha çabuktur. Birçok erkek ve kadın ilk evliliklerinde tecrübesiz olduklarından dolayı hatalar yaptıklarını ve bu hatalardan ders alarak artık gerçek sevgiye ve ortak güzel ilişkiye hazır olduklarını hissederler ve yeniden evlenirler ( Gestoff, 1975).

    İkinci evlilik ikinci bir hayata başlamak gibidir aslında; artık mantık ön plandadır ve birinci evliliklerden alınan derslerle daha sağlıklı bir evlilik yapma olasılığı yüksektir.

    Tabii ki ikinci evlilikler durup dururken olmamaktadır. Eşin ölümü ya da farklı nedenlerden dolayı boşanmadan dolayı aile birliği dağılmış olabilir. Bu aslında yukarıda da değindiğimiz gibi korkutucu bir süreç değildir ve eğer gerekiyorsa yaşanılması gereken bir süreçtir de. Yani bu doğal bir yaşam sürecidir.

    BOŞANDINIZ AMA HAYAT DEVAM EDİYOR

    Şu hiçbir zaman unutulmamalıdır ki hayat devam etmektedir, yaşam devam eden hayatın içinde bir tercihtir. İnsanlar ne kadar kötü bir evlilik tecrübesi yaşarlarsa yaşasınlar boşandıktan bir süre sonra ikinci evlilik düşüncesi ortaya çıkmaktadır. İşte bütün mesele burada odaklanmaktadır. Yaşanan ilk evlilik tecrübesi kötü ama ikinci evlilik hala isteniyor, bu konuda insanların birçok çekinceleri olmakla birlikte yine de ikinci evlilikler vardır ve daha da mutlu olmak amacıyla yapılır. İnsanlar ikinci evlilikten psikolojik olarak olumsuz etkilenecekleri konusunda bir takım önyargılar içerisinde olabilirler. Bu önyargıların bir kısmı eksik bilgi bazıları da yanlış inanışlardan kaynaklanabilmektedir.

    NELERE DİKKAT ETMELİ?      

    Eşlerin ikinci evliliklerinde dikkat etmeleri gereken önemli noktalar vardır. Geçmişin üzerine kesinlikle bir çizgi çekilmeli geçmişte yaşanan olumsuzluklardan ders çıkarılmalı ama asla geçmiş hatırlanmamalı hele hele karşılaştırma yapmak gibi bir yanlışa kesinlikle düşülmemeli. Geçmişten çıkarılan dersler bir bir uygulamaya konulmalı. Eğer çiftlerden birinin başından bir evlilik geçmiş diğeri hiç evlenmemişse ilk evliliğini yapan kişi evlendiği kişinin eski hayatının onun üzerindeki olumsuz etkilerini bilmeli ve davranışlarını buna göre şekillendirmelidirler.

    Biten evliliklerden bir ile üç yıl içinde yetişkinlerin çoğu yeni hayatlarına alışırlar ve duygusal dengeleri düzelir. Boşanmış kadınların üçte ikisi, erkeklerin de dörtte üçü tekrar evlenmektedir. Görüldüğü gibi boşanma yetişkinlerin evlilik kurumuna verdiği değeri değiştirmemekte, ikinci evliliklerin başarısı da çoğu zaman üvey anne, üvey baba ve çocuk ilişkisinin başarısına bağlı olmaktadır.

    YA ÇOCUKLARA BU DURUM NASIL AÇIKLANMALI?

    İkinci evlilikler tabii ki tozpembe olamamaktadır her zaman. En dikkat çekici tarafı, karşılaşılan en büyük sorunlardan biri de çocuklardan gelen tepkilerdir. Yeni bir beraberlik kurma aşamasında ki bireyler doğru bir yaklaşımla evleneceği kişiyi çocuğa kabullendirebilir. Burada asıl önemli olan doğru yaklaşımdır. Çocuklar yeni bir beraberliğe çok iyi hazırlanabilirler ve hiçbir detay göz ardı edilmeyebilir ve çocuk bu evliliğe pozitif bakabilir ancak buna rağmen bazı sorunların yaşanması olasıdır. Ebeveyni ölmüş olan çocukların dışında ki çocukların hayalinde uzunca bir süre anne babasının tekrar bir araya gelmesi hayali yatar. Bu karar çocuğun bu hayalini suya düşürür ki bu durumda da çocuk bazı aşırı tepkilerde bulunabilir. Gerek evlenen kişiler gerekse  çocuk, önceleri bazı zorluklar yaşayacaklardır. Özellikle ilk zamanlarda  çocuklardan yeni gelen ebeveyne anne ya da baba diye hitap etmesi istenmemelidir.

    Bireylerin ikinci evliliklerinde eş seçimlerinde çocuklarının sevebileceği ve kabul edeceği birini mi tercih etmelidirler konusunda kesin bir doğru olmadığından dolayı bu konuda yorum yapmak çok gerçekçi olmayacaktır. Ancak bu konu hakkında söylenecek şey şu olabilir eşlerin kendi aralarında mutlu olmaları çocuklara yansıyacaktır bu nedenledir ki önce bireylerin birbirleriyle iyi anlaşabilecekleri daha önemlidir. Eş seçimi çok karmaşık bir olay olup kişilerin eş seçiminde birçok faktör rol oynar, çocuklarla uyumlu kişi olup olmaması birçok faktörden sadece biri olabilir. Bu kesinlikle atlanılmaması gereken bir gerçektir.

    Eş seçiminde dikkat edilmesi gereken faktörlerden biri de beklentilere cevap alınıp alınamadığıdır, anne-babanın kendine uyan bir eş seçmesi, onunla mutlu ve kendi ile barışık olması en azından mutlu bir ebeveyne sahip olma açısından çocuğa dolaylı olarak olumlu yansır. Kendi içsel problemlerini çözmüş, iç barışı sağlamış, psikolojik olgunluğa erişmiş, mutlu huzurlu bir anne babanın şüphesiz çocuklarına katacağı çok önemli katkıları olacaktır.

  • Hayat sizi güldürmüyorsa; yapılan espriyi anlamadınız demektir…

    *SAĞLIK:*

    1. Çok su için.
    2. Kahvaltıyı kral, öğle yemeğini prens ve akşam yemeğini de dilenci gibi yiyin.
    3. Ağaçlarda ve bitkilerde yetişen yiyecekleri daha çok ve fabrikalarda üretilen yiyecekleri daha az yiyin.
    4. 3 E ile yaşayın — Energy, Enthusiasm, and Empathy *(enerji, heyecan ve duygu paylaşımı).*
    5. *Meditasyon, yoga ve dua yapacak zaman yaratın*.
    6. Daha çok oyun oynayın.
    7. 2011’de okuduğunuzdan daha fazla kitap okuyun .
    8. Her gün en az 10 dakika sessiz olarak oturun.
    9. 7 saat uyuyun.
    10. Hergün 10-30 dakika yürüyüş yapın. Ve yürürken gülümseyin.

    KİŞİLİK:
    11. Hayatınızı başkalarınki ile karşılaştırmayın. siz sadece kendi hayatınızı yaşayınız

    12. Kontrol edemeyeceğiniz olumsuz düşüncelere veya şeylere sahip olmayın. Bunun yerine enerjinizi olumlu şekilde şu an için harcayın.
    13. Kendinizi fazla abartmayın; sınırlarınızı bilin.
    14. Kendinizi çok da ciddiye almayın.
    15. Kıymetli enerjinizi gevezelikle, dedikoduyla boşa harcamayın.
    16. Uyanık iken daha fazla hayal kurun.
    17. Kıskançlık, çekememezlik zamanın boşa harcanmasıdır. İhtiyacınız olan herşeye zaten sahipsiniz.
    18. Geçmiş meseleleri unutun. Partnerinizin geçmiş hatalarını hatırlatmayın. Bu durum mevcut mutluluğunuzu bozar..
    19. Hayat, birisine kin duyarak zamanı boşa harcamak için çok kısadır. Kimseden nefret etmeyin.
    20. Geçmişinizle barış yapın ki, şimdiki zamanı bozmasın.
    21. Sizden başka hiç kimse senin mutluluğundan sorumlu değildir.
    22. Hayatın bir okul olduğunu ve öğrenmek için burada olduğumuzu unutmayın. Problemler, cebir dersi gibi gelip giden, ancak aldığımız derslerin bir ömür boyu devam
    ettiği eğitim programının bir parçasıdır.
    23. Daha fazla gülümseyin ve gülün.
    24. Her tartışmayı kazanmak durumunda değilsiniz. Aynı fikirde olmamak için anlaşın.

    SOSYAL YAŞANTI:
    25. Ailenizi sık arayın.
    26. Her gün diğerlerine iyi bir şey verin.
    27. Herkesi herşey için affedin.
    28. 70 yaşından büyük ve 6 yaşından küçük kimselerle vakit geçirin.
    29. Hergün en az 3 kişiye gülümseyin ve tanımadığınız en az 1 kişiye “GÜNAYDIN” deyin.
    30. Başkalarının sizin hakkınızda ne düşündüğü sizi ilgilendirmez.
    31. Hasta olduğunuz zaman işin sana bakmamalı. Arkadaşların bakmalı. Onlarla temasta olun.

    HAYAT:
    32. Doğru şeyi yapın!
    33. Faydalı, güzel veya neşe dolu olmayan herşeyden uzak durun.
    34. ALLAH herşeyi iyileştirir.
    35. Bir durum iyi veya kötü olsun, nasılsa değişecektir.
    36. Nasıl hissettiğinizin önemi yok, haydi kalkın, giyinin ve ortaya çıkın.
    37. En iyisine henüz sıra gelmedi.
    38. Sabah canlı olarak uyandığınız zaman, bunun için ALLAH’a şükredin.
    39. Maneviyatınız daima mutludur. Öyleyse mutlu olun.

  • Boşanma ve Çocuklar Üzerinde Etkileri

    Boşanma ve Çocuklar Üzerinde Etkileri

    Evlilik bir seçim olduğuna göre evliliği sonlandırmak da bir seçimdir. Eşler birbirleri ile iletişim kurmakta zorlandıklarında, paylaşım azaldığında, başka biri ile birlikteliğe karar verdiklerinde ya da farklı nedenlerden dolayı boşanmayı isteyebilir. Boşanma olayı, buna karar veren erişkinlerde bile psikolojik sorunlara yol açmakla beraber bu durum çocuklarda daha da karmaşık bir hale dönüşebilir.

    Pek çok kişinin evliliğini çocuklarını düşündüğü için sonlandırmak istemediğini biliyoruz. Bana göre; sürekli kavga gürültünün olduğu bir aile ortamında yaşamak çocukların gelişimlerini ve ruhsal durumunu daha da olumsuz etkileyebilir. Tabii ki her çatışmada ve olumsuz durumda boşanma olsun demek istemiyorum, ama hiçbir çıkar yol yoksa boşanmak kaçınılmazdır. Ancak bu olayı dramatize edip, işin içinden çıkılamaz bir hale dönüştürmemek gerekir.

    Eşler boşanma kararı aldıktan sonra bu durumu birlikte çocukları ile paylaşmalı. Zor olsa bile çocukların önünde sakin görünmeye ve kontrolü kaybetmemeye çalışmalıdır. Eğer eşler kendilerinden emin görünür ve tutarlı konuşurlarsa, çocuklar üzülseler bile durumu daha kolay kabul edeceklerdir.

    Şunu unutmamak gerek; eşler birbirinden boşanabilir, ancak çocuklarından boşanamazlar.

    Boşanmış anne babalara sahip olmak ya da boşanmış bir ailenin üyesi olmak kendi başına zararlı değildir. Önemli olan, aile üyeleri arasındaki ilişkilerin ve aile hayatının kalitesidir. Çocukların ayrılma ve boşanmaya gösterdikleri tepki büyük ölçüde eşlerin birbirlerine tepkilerine bağlıdır. Çocuğun en az zararla bu olayı atlatmasını sağlamak gerekir.

    Boşanma kararı alındıysa bu durumu çocuklardan saklamamak en doğru yoldur. Eşlerden biri hiçbir açıklama yapmadan evden ayrılırsa çocuk reddedildiğini ve istenmediğini düşünebilir ve her şeyin sorumlusu olarak kendini görebilir. Onlarla konuşurken eşinizle aranızdaki sorunlardan ve ayrılma kararınızdan onların sorumlu olmadıklarını belirtin. Çocukların önünde mutsuz görünmemeye ve kontrolünüzü kaybetmemeye çalışın. Sorulara açık ve net cevaplar vermeye ve birbirinizi suçlamamaya çalışın. Ayrıca istediği zaman evden ayrılan ebeveyni görebileceği belirtilmeli.

    Çocukların ruhsal olarak sağlıklı gelişebilmeleri ve insanlarla kalıcı ve sevgi dolu ilişkiler kurabilmeleri onların hayatlarındaki en önemli kişilere anne babalarına yakın olmalarına bağlıdır. Eşler boşanma döneminde öfke, kırgınlık, küçümsenme ve suçluluk duygularını bir arada yaşarlar, ancak çocukları bunlardan uzak tutmak gerekir.

    Boşanmalar o kadar yaygınlaştı ki, mutlu bir aile yaşamı olan çocuklar bile en yakın arkadaşlarının anne babası gibi, kendi anne babalarının da boşanacağı endişesini taşımaktadır.

    Çocuğunuza yardımcı olmak istiyorsanız, çocuğunuzun duygu ve düşüncelerini paylaşmaya ve onu dinlemeye ve anlamaya çalışın. Ayrıca boşanma süreci başladığında onları mahkeme ortamından uzak tutmalı ve taraf tutmak zorunda bırakmamalısınız. Eşler çocukları ile ilgili kararlarda bir araya gelebilmeli. Çocuğunuzu eski eşinizi cezalandırmak için kullanmamalısınız.

    Çocuklarınıza davranışlarınızla ve sözel olarak onları çok sevdiğinizi belirtin.